http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

 

Kitap Ana Sayfa

 

TANRI’YI HOŞNUT ETMEK 2. BÖLÜM

Pleasing God (R.C.Sproul)

 

 DOKUZUNCU BÖLÜM

 

GERÇEK BAĞIŞLAMA

 

Çözümlenmemiş suçluluğun ne denli felç edici olduğunu hepimiz gördük. Suçluluk gerçeği bir kimse için sırtta taşınması çok ağır ve eziyetlidir. İnanlının Yolculuğu’ndaki kahramanın o korkunç ağırlığı gittiği her yere nasıl taşıdığını hatırlıyoruz. Pavlus’un sözünü ettiği o “ölüme götüren bedeni” yine hepimiz hatırlıyoruz. The Mission adlı Hollywood yapımı olan filmi seğredenler tövbekar lejiyonerin sırtına bağlı bir teneke yumağını dağın tepesine çıkarırken çektiği eziyeti gözlerinin önünde canlandırabilecekler.

       Bu yükü atmak, özgürlüğün ne tatlı olduğunu bilmektir. İşayanın duyduğunu duymak-“Suçların bağışlandı”-özgürlüğün hoş melodisini duymaktır. Çağlar boyu Roma Katolikleri, günah çıkarma hücresindeki rahibin Te Absolvo-“Seni bağışlıyorum” deyişini duydukları an özgürlüğün verdiği o hazzı hissetmişlerdir.

       Roma Katolikliğinde günah çıkarmak[3] kefaret etme sakramentine aittir. Bu sakrament, Reformasyon döneminde Protestan kiliselerinin büyük bir çoğunluğu tarafından reddedilmiştir. Sonuç olarak birçok Protestan bir Roma Katolik uygulaması olan günah çıkarmaya önyargılı ve düşmansı bir tavırla yaklaşırlar. Bu gibi sözlerle ifade edilen protestoları oldukça sık duyarız, “Günahlarımı neden bir rahibe itiraf ediyim ki? Mesih, Baş Kahindir. Günahlarımı direk olarak O’na itiraf edebilirim. Dünyasal bir kahine (rahibe) ihtiyacım yok!” Bu gerçekçi mi yoksa yanlızca anti-Katolik bir önyargıyı haklı çıkarmaya mı çalışıyoruz?

       Çoğu Protestanın neyi protesto ettiğini bilmemesi kilise tarihinin üzücü bir gerçeğidir. Zaman aşımı, esas protesto edilen noktayı derinlere gömmüştür. Geriye kalan şey ise önemsiz şeyler üzerinde duran Roma’ya karşı ne olduğu belirsiz bir önyargıdır.

 

KEFARET ETME VE PROTESTANCILIK

Tartışmayı uygun bir bakış açısına oturtmak için ilk önce Reformcuları kışkırtan tarihsel olaylara kısaca bir bakalım. Reformasyon hareketi, kefaret etme sakramenti etrafında oluşan yanlış bir uygulama sonucu başlamıştır. Kefaret etme, ölümcül günah işlemiş kişiler için kurtaran lütfun yenilenmesinde Roma tarafından gerekli görünen bir adımdı. Roma, kefaret etme sakramentini şöyle tanımlıyor: “canlarını hurdaya çevirmiş olanlar için ikinci bir aklanma katmanı”.

       Neden “ikinci bir aklanma katmanı”? Roma teolojisinde  ilk aklanma katmanı vaftiz sakramentidir. Aklayan lütuf, vaftiz aracılığıyla insanın canına işlenir. Vaftiz olmuş kişi, ölümcül bir günah işleyinceye dek ya da işlemediği sürece bir lütuf konumunda kalır. Ölümcül günaha “ölümcül” denir çünkü kurtaran lütfu öldürür yahut yok eder. Ölümcül günah işleyen bir kişinin, yeniden aklanmaya ihtiyacı vardır. Yeni aklanma ise kefaret etme sakramenti aracılığıyla gelir.

       Kefaret etme sakramenti birkaç bölümden oluşur. İtiraf, tövbe, rahibin bağışlaması ve tatmin işleri. Roma Katolik kilisesi kefaret etmeyi, bir tür hisden ziyade eylem olarak tanımlar. Kişinin yaptığı birşeydir. Kutsal Kitabın Protestanlarca yapılan tercümelerinde, orijinal metinden tövbe etmek olarak çevrilen kavram, Kutsal Yazıların Katolik versiyonlarında “kefaret etme” olarak çevrilir.

       Reformasyon görüşü kefaretin tek bir bölümü etrafında odaklanmıştır-tatmin işleri. Günümüze uyarlasak bu kavram şöyle işlemektedir. Kişi özel hücreye girerek rahibe günahlarını itiraf eder. İtiraf dusını eder ve rahibin onu bağışladığını söylemesini bekler. Daha sonra rahip, bu kişinin yapması için bir kefaret işi belirler.  Kişiden belirli sayıda “Yüce Meryem” ya da “Göklerdeki Babamız” ya da diğer törensel duaları söylemesi istenebilir. Zaman zaman daha güç şeylerin yapılması istenir. Bunlara tatmin işleri denir. Tanrı’nın gerektirdiklerini “tatmin ederler” ve Tanrı’nın tövbekar kişiyi yeniden aklamasını yasal ya da “uygun” kılar.

       Orta Çağda, zekat vermek geçerli bir kefaret işi olarak kabul edilirdi. Kilise, kurtuluşun satılık olmadığını belirtmeye çok özen gösteriyordu. Bir kimse, fakire ya da kiliseye para vererek bağışlanmayı “satın alamaz”. Buna karşılık zekat vermek, hakiki bir tövbe ruhu ve Tanrı sevgisiyle yapıldığında uygun bir tatmin işi olarak kabul görüyordu.

       16.yy’da özellikle bununla ilgili büyük bir sorun patlak verdi. Roma, St.Peter sarayını inşa etmek için muazzam bir inşaat projesi yürütmekteydi. Kilise, bu projeye içten ve tanrısal bir yürek ile maddi katkıda bulunan kişiler için Papa tarafından onaylanmış endüljanslar çıkardı. (Endüljans, işlenen günahlar için gereken geçici cezaların kaldırılması anlamına gelirdi.)

       Almanya’da, William Tetzel adlı Roma’nın ahlaksız bir temsilcisi bunlar uygun bir yürekle alınması şart değilmiş gibi özellikle fakir köylülere endüljans satmaya başladı. Diğer bir değişle, kişi para karşılığı günahlardan aklanmaya sahip olabilirdi. Ne gerçek bir tövbeye ne de toplum yararına yapılan kefaret işlerine gerek vardı. Baş pazarlamacı Tetzel, kefaret etme sistemini beş paralık yaptığı için Martin Luther’in öfkesini uyandırdı. Ünlü Doksanbeş Tez, bu kötü kullanımlara cevap olarak yayınlanmıştı.

       Endüljans skandalı yüzünden insanlar ve yaptıkları çok çirkinleştirdi. Tartışma büyüyerek aklanma öğretisi sorgulanmaya başlandı. Sonunda Luther yanlızca imanla aklanma öğretisini ortaya koydu. Kefaret etme sakramentine tatmiş işleri açısından saldırdı.

       Günahlarımız için gereken kefaretin tümünün Mesih tarafından sunulduğunu savundu Luther. Bu tatmin edişe hiçkimse hiçbir şey ekleyemez. Tatmin işleriyle elde edilen sözde “uygun (yasal) kazanç” (meritum de congruo) da dahil olmak üzere, hiçbir insan, herhangi bir insan çabası ya da kazancıyla Mesih’in tamamladığı işe birşey ekleyemez. Aklayan lütuf, günahlarını gerçek bir yürekle itiraf edip, imanla Mesih’i kucaklayan herkese karşılıksız sunulur.

       Luther, herşeyin merkezindeki yalnızca imanla aklanma öğretisinin yanında diğer meseleleri “önemsiz” olarak nitelendirmiştir. Luther, yanlızca imanla aklanmayı, “her bir inanlının varoluşunun ya da yokoluşunun dayandığı tek madde” olarak tanımlar.

       Sonuç olarak Protestan Hıristiyanlarında artık itiraf diye birşey yoktur. Hemen hemen hiçbir insandan Te Absolvo sözlerini duymayız.

       Protestanlar çoğu zaman bir rahibin “Seni bağışlıyorum” demesi düşüncesi karşısında huzursuz olurlar. Burada Roma’yı savunmak gerekirse, kilise hiçbir şekilde bir rahibin kendi içinde bizlerin günahlarını bağışlama hakkının olduğunu söylemeye çalışmamaktadır. Roma’nın bakış açısına göre rahib, İsa’nın şu sözleriyle öğrencilerine verdiği yetkiyi kullanmaktadır, “Kimin günahlarını bağışlarsanız, bağışlanmış olur; kimin günahlarını bağışlamazsanız, bağışlanmamış kalır” (Yuhann 20:23). Bu uygulama, Protestan vaizlerin Pazar sabahı kürsüye gelip “Bağışlanma Güvencesi” konulu vaaz vermesinden pek farklı birşey değildir.

 

GÜVENCEYE DUYULAN DERİN İHTİYAÇ

Ne yazık ki çoğu Protestan, günahlarının bağışlandığından emin olamamaktadırlar. Sürekli onları rahatsız eden suçluluk duygularının hışmına uğramışlardır. Çarmıh sanki hiç olmamış gibi yaşarız. İsa’nın Kefaretinin sanki bizim günahlarımızı kapatmaya yeterli olmayacağı gibi artık huy haline gelmiş, durmadan içimizi yiyip bitiren bir düşünceyi kafamızda barındırırız. Lütuf, diğer insanların ihtiyacı olduğu birşeydir. Biz, kendi günahımızın bedelini kendimiz ödemek isteriz. Bir şekilde suçumuzun bedelini ödememiz gerektiğini düşünürüz.

       Bir keresinde bir bayan bana şöyle söyledi, “Günahlarımın bağışını nasıl elde edebilirim? Günahlarımı bağışlaması için Tanrı’ya tekrar ve tekrar dua ettim ama kendimi halen suçlu hissediyorum.”

       Bu bayan teolojik bir tavsiye arıyordu aslında. Bağışlandığından emin olmasını sağlayacak bir tür sihirli araç sunmamı bekler gibi bakıyordu yüzüme. Ona şöyle cevap verdim, “Bence bir kere daha bağışlanmak için dua etmelisin.”

       Cevabım bu bayanı yanlızca hayal kırıklığına uğratmamıştı ama aynı zamanda da kızdırmıştı. “Ne dediğimi duymadınız mı? Tekrar tekrar dua ettim. Bir kere daha etmenin ne faydası olacak ki?” dedi.

       “Bu sefer Tanrı’dan gururlu tavrın için af dilemeni istiyorum” diye cevap vedim.

       Kadın iyice sinirlendi. “Gurur mu?!! Ne gururu? Ne demek istiyorsun?! Kendimi defalarca dua ederek alçalttım. Gurur bunun neresinde?”

       Eğer günahlarımızı itiraf edersek Tanrı’nın günahlarımızı bağışlayacağını açıkladım ona. “Ama günahlarımızı itiraf edersek, güvenilir ve adil olan Tanrı, günahlarımızı bağışlayıp bizi her türlü kötülükten arındıracaktır” (1. Yuhanna 1:9).

       Suçlulukla suçluluk duygusu arasında nasıl çok önemli bir fark varsa, bağışlanma ile de bağışlanma duygusu arasındaki fark da o denli önemlidir. Suçluluk nesnel; suçluluk duygusu özneldir. Bağışlanma nesnel; bağışlanma duygusu özneldir.

       Eğer Tanrı bir insanı bağışlanmış ilan etmişse, o kişi gerçekten, nesnel olarak ve tamamıyla bağışlanmıştır. Bağışlanmışlık artık bir gerçektir. Bağışlanmışlık gerçeğinden sıcak, huzur duyguları akıyorsa bu çok tatlı ve harika bir artıdır. Fakat bağışlanmışlığın nihai kıstası değildir.

       Bu iki ağazı olan bir kılıçtır. Kişi, bağışlandığı zaman bağışlanmışlık hisleri duyabilir. İnsanların, Tanrı’nın kesinlikle yasakladığı bazı şeyleri yapmaları için Tanrı’nın kendilerine “esenlik” verdiğini söylediklerini duydum. Zina yapmaları için Tanrı’nın kendilerine vicdan huzurluğu verdiğini söyleyenleri duydum. Bu gibi sözler kesinlikle Kutsal Ruh’u kederlendiriyor olmalı.

       Tanrı, tövbekar kişiyi karşılıksız bağışlar. Tövbekar olmayan kişinin hissettiği huzurun yazarı Tanrı değildir. O huzur sahte huzurdur, yalancı huzurdur.

       Bayandan gururluluğu için af dilemesini istememin sebebi şuydu: Eğer yürekten tövbe eder, günahlarımız itiraf ederek O’na dönersek Tanrı, günahlarımızı bağışlayacağına dair söz vermiştir. Tanrı’nın vaatleri güvenilirdir. Kendimiz dahil olmak üzere Tanrı’nın bağışladığı bir kişi bağışlamayı reddetmek gururlu bir davranıştır. Pavlus’un şu sözlerine dikkat edin: “Sen kimsin ki, başkasının kulunu yargılıyorsun? Kulu haklı çıkaran da, suçlu çıkaran da kendi efendisidir. Kul haklı çıkacaktır. Çünkü Rab’bin onu haklı çıkarmaya gücü vardır” (Romalılar 14:4).

       Burada elçi, Mesih’in kabul ettiği diğer insanları yargılamamamız konusunda bizleri uyarmaktadır. Eğer Tanrı’nın bağışladığı diğer insanları yargılamamıza izin verilmiyorsa, Tanrı’nın bağışladığı kendimizi yargılamamıza da ne kadar fazla izin verilmez?

       Tanrı bir insanı bağışladığında, kendini bağışlanmış hissetse de hissetmese de o kişi bağışlanmıştır. Duygusal Hıristiyan hislerine göre yaşar. Ruhsal Hıristiyan Tanrı’nın Sözü’ne göre yaşar. Eğer Tanrı beni bağışlanmış ilan ediyorsa, kendimi bağışlamayı reddetmek kibirlilikten başka hiçbir şey değildir.

       Danışmanı olduğum bayan kendini bağışlanmış hissetmedi çünkü belki de Tanrı’nın vaatlerinin doğruluğundan şüphe duyuyordu. Ya da başka birşeydi. Belki de lütfa karşı tepki veriyordu. Yine tekrarlıyorum, lütuf diğerleri için iyi birşeydir fakat bu bayan lütfu kabul etmek istemeyecek kadar kibirliydi. Bağışlanmasını kendisi kazanmak istiyordu. Aklanmayı eski usülle, Smith-Barney metoduyla arıyordu: onu kazanmak istiyordu.

       İsa, düşünüşümüzle kolayca anlayabildiğimiz fakat içimize işlemesi zor olan bir benzetme anlatmıştır:

 

Hanginizin çift süren ya da çobanlık eden bir kölesi olur da, tarladan dönüşünde ona, “Çabuk gel, sofraya otur” der? Tersine ona, “Yemeğimi hazırla, kuşağını bağla ve ben yiyip içerken bana hizmet et. Ondan sonra da sen yiyip içersin” demez mi? Verdiği buyrukları yerine getirdi diye köleye teşekkür eder mi hiç? 10Siz de böylece, size verilen buyrukların hepsini yerine getirdikten sonra, “Biz değersiz kullarız; sadece yapmamız gerekeni yaptık” deyin.

Luka 17:7-10

 

       Biz değersiz kullarız. Tanrı’nın bize emrettiği herbir şeyi yapmış olsak dahi övünecek hiçbir şeyimiz olmaz. Yükümlülüğümüz, kusursuz itaattir. Ek kazanç talep etme hakkımız yoktur.

       Gerçek şu ki, bizler Tanrı’nın emrettiği herşeyi yapmadık. Nasıl olur da bunu telafi edebiliriz? Bize buyurduğu herşeyi yapmış olsak bile değersiz kullar isek, eksikliğimizde nasıl değerli olabiliriz? Açıkça, olamayız. İşte bu yüzden her birimizin kesinlikle lütfa gereksinimi vardır.

       Borçlarını ödeyemeyen borçlularız bizler. Bizler, hesap vermeye çağrıldığında kendi kendine şöyle diyen kurnaz kahya gibiyiz, “Ne yapacağım ben? Efendim kahyalığı elimden alıyor. Toprak kazmaya gücüm yetmez, dilenmekten utanırım” (Luka 16:3).

       İçinde bulunduğumuz çelişki budur. Kazmaya gücümüz yetmez ve dilenmeye utanırız. Fakat dilenmek zorundayız. Borcunu ödeyemeyen borçlunun yapabileceği tek şey budur.

       Bizler lütufla yaşar, bağışlanmayla yürürüz. Günahlarımızı itiraf ettiğimizde Tanrı’nın onları bağışlamak için verdiği vaatin güvenilirliğinde seviniriz.

 

BAĞIŞLAMAK VE UNUTMAK

Kutsal Kitap, Tanrının bizi bağışladığında, doğu batıdan ne kadar uzaksa  günahlarımızı da bizden o kadar uzaklaştırdığını söyler:

 

Bize günahlarımıza göre davranmaz, suçlarımızın karşılığını vermez. Çünkü gökler yeryüzünden ne kadar yüksekse, Kendisinden korkanlara karşı sevgisi de o kadar büyüktür. Doğu batıdan ne kadar uzaksa, o kadar uzaklaştırdı bizden isyanlarımızı.

Mezmur 103:10-12

 

       Tanrı günahlarımızı bağışladığında onları Unutulmuşluk Denizi’nin derinliklerinde gömer. Yeremya bu vaadi açıklar: “Fesatlarını bağışlayacağım, ve artık suçlarını anmıyacağım” (Yeremya 31:34). Tanrının artık günahlarımızı anmayacağını söylediğinde Kutsal Kitap ne demek istiyor? Tanrı günahlarımızı ne açıdan bağışlıyor ve unutuyor? Bu kelimelerin, insansal benzetmeler olarak kullanıldığını burada not etmek önemlidir. Kadir Tanrı’nın, herşeyi bilen Egemen ve yüce Allah’ın aniden hafızasını yitirdiği sonucuna varmamalıyız. Tanrı benim hayatım hakkında herşeyi bilir. İşlediğim her günahın farkındadır. Suçumu kaldırdığında, ona ilişkin bilgisini kaybediyor değildir. Onu kayıtlardan kaldırır. Bana hiç günah işlememişim gibi davranır. Günahımı Mesih’in doğruluğuyla örter.

       Tanrı’nun unutması, ilişkisel bir unutmadır. Yani, artık o suçu bana karşı kullanmamak üzere unutur, hatırlamaz. Tanrı günahımı bağışladığında onu bana karşı kullanmaz. İçinde bana karşı bir öfke beslemez. Düşmanlık barındırmaz. Onunla olan ilişkin bütünüyle yenilenmiştir. İşaya kitabında vaat ettiğini benim için gerçekleştirir: “Rab diyor: Şimdi gelin de davamızı görelim; suçlarınız kırmız gibi olsa da, kar gibi beyaz olur; kırmız böceği gibi kızıl olsa da, yapağı gibi olur” (İşaya 1:18).

 

DİĞER İNSANLARI BAĞIŞLAMAK

Rab’bin duasının en ürkütücü öğelerinden biri şu istektir: “Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla” (Matta 6:12). Diğer insanları bağışlamada Tanrı kadar cömert olamıyoruz. Bize karşı suç işleyenlere karşı davrandığımız gibi Tanrı da O’na karşı olan suçlarımızı bağışlamada isteksiz ve çekingen olsaydı, başımız büyük belada olurdu.

       Hıristiyanlar olarak bizler, bağışlanmış kişileriz. Aynı şekilde de bağışlayıcı kişiler olmaya çağırıldık. Başkalarını bağışlamanın anahtarı İsa’nın öğretisindedir:

 

Yaşayışınıza dikkat edin! Kardeşiniz günah işlerse, onu azarlayın; tövbe ederse, bağışlayın. Günde yedi kez size karşı günah işler ve yedi kez size geri gelip, “Tövbe ediyorum” derse, onu bağışlayın. Elçiler Rab'be, “İmanımızı artır!” dediler.

Luka 17:3-5

 

Hıristiyan kişinin diğer insanları bağışlama sorumluluğuna ilişkin pek çok karmaşıklık mevcuttur. İki ana konunun açıklanması gerekir. Bunlar: Kimi bağışlamamız istenir? Bağışlama neyi gerektirir?

       Kimi bağışlamamız gerektiği konusuna ilişkin Hıristiyan çevrelerinde çok yaygın bir yanlış anlama vardır. Nereden geldi ya da nasıl olduysa Hıristiyanlar, kendilerine karşı günah işleyen herkese kayıtsız, şartsız bağışlama sunma zorunluluğu altında oldukları düşüncesine kapılmışlardır. Örneğin bir kişi benim karakterimi aşağılayıcı bir davranışta bulunduğu zaman, bu davranışı ve sebep olduğu acıyı sineye çekmem ve o kişiyi hemen affetmem gerektiği düşünülür.

       Böyle bir fikir nereden çıktı ki? Belki İsa’nın öğretilerinde bulunmaktadır bunun için küçük bir işaret. Çarmıhtayken İsa’nın kendisini öldürenler için şu şekilde dua ettiğini görüyor: “Baba, onları bağışla. Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” (Luka 23:34). İsa, dağdaki vaazında şöyle demektedir, “Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar” (Matta 5:12). Yine, İsa’nın şu sözleri söylediğini görmekteyiz, “Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin” (Matta 5:39).

       İsa çok açıkça bir iyilik ahlakı ortaya koymaktadır. Bizlere karşı zulmedenlere, kötü davrananlara karşı katlanışlı ve sabırlı olmaya çağrıldık. Tartışmacı, acılık dolu ve sinirli bir ruhun Tanrı’nın egemenliğinde hiçbir yeri yoktur.

       İsa bize “öbür yanağınızı da çevirin” derken, aşağılanmaya katlanmak anlamını içeren bir Yahudi deyimi kullanmaktadır. Dikkat edersek, metinde İsa, eğer biri sağ yanağımıza tokat atarsa diğer yanağımızı da çevirmemizi söyler. Çoğu zaman bu söz, eğer bir kimse suratımızın bir tarafına vurursa, diğer tarafını da ona sunmalıyız şeklinde anlaşılır. Fiziksel bir saldırıya uğradığımızda, kendimizi korumak için hiçbir şey yapmaya hakkımız olmadığını öğretir gibi görünür bu söz. Bizi ezip geçmek isteyen herkes için paspas olmalıyız.

       Bunu nereye kadar götürmeliyiz? Bu sözler, eğer birisi kızımızı kaçırırsa, o kişiye oğlumuzu da mı vermemiz gerektiğini söylüyor bizlere? Hiç zannetmiyorum. İsa’nın kullandığı kelimelere bir bakın. Sağ yanağa vurulmasından bahsetmektedir. Farzedin ki bir kişiyle yüz yüze durmaktasınız ve o kişi sizin sağ yanağınıza tokat atmak istiyor. Bunu nasıl yapabilir? Şu iki yoldan biriyle.  Kişi size ya sol eliyle vurmalı ya da sağ elinin tersiyle. İnsanların büyük çoğunluğu sağaktır. Sağak bir insan tokat atmak için normalde sol elini kullanmaz (tabi, çok iyi eğitimli bir sol yumruğu yoksa).

       Yahudi deyiminde, kişinin sağ yanağına tokat atılması, elin tersiyle atılan aşağılayıcı bir tokatla küçük düşürülmek anlamını taşır. Orta Çağda, duelloya kışkırtmak için bu yolu kullanırdı insanlar. Kişi eldivenini çıkarıp, eldiveniyle size ters bir tokat atabilirdi. Çok eskilerden gelmektedir bu aşağılama deyimi. İsa bu sözleri söylediğinde, çok büyük bir ihtimalle, onu dinleyen kişiler şunu anlamışlardı: eğer bir kimse seni aşağılar, sana hakaret ederse, o kişiye aynı şekilde cevap vermemelisin. Kötülüğe, kötülükle karşı vermememiz gerekir. En önemli olan şey, sözel hakaretlere esenlik dolu özdenetim ve saldırgan olmayan tavırlarla tepki göstermektir. Yargılanması sırasında İsa aşağılanmış ve tokat yemiş olduğu ve isteseydi binlerce meleği yardımına çağırabileceği halde, bu hakaretlere sessizlikle katlanmayı seçti. Ona lanet edenleri kutsadı ve O’ndan nefret edenlere karşı iyilik yaptı. Yani, düşmanlarına karşı sevgi gösterdi.

 

NEREYE KADAR BAĞIŞLAMALI

       Fakat bu söylediklerimizin hiçbiri, haksız zarara uğranılan durumlarda adaletin sağlanması için Kutsal Kitap Yasası’nın farklı prensipler içerdiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Her bir Hıristiyan kilisesinde, kilise mahkemelerinin uygun şekilde kullanılması aracılığıyla, kilise içindeki sorunlarla ilgilenmesini sağlayan ve bu süreci düzenleyen belli başlı bazı kurallar belirlenmiştir. Ayrıca, çok ciddi sorunları çözüme bağlamak için devlet mahkemelerinin kullanımını düzenleyen prensipler de mevcuttur.

       Öyleyse, vardığımız ilk sonuç şudur: Eğer bize karşı günah işlenmiş ise, tek taraflı bir bağışlama sunabiliriz, fakat bu, her durumda kesin bir yükümlülük değildir. Burada, yapabilmek ile yapmak zorunda olmak arasındaki çok önemli farkı görmekteyiz. İsa’nın, bağışlanma üzerine Luka 17. bölümde ek olarak söylediği sözlerde şunları görmekteyiz, “Kardeşiniz günah işlerse, onu azarlayın; tövbe ederse bağışlayın.” Burada günah işleyen kişi kardeşlerden biridir. Bu buyruğun, bize karşı günah işleyen herkesi kapsamaması mümkündür. Herkese komşumuz gibi davranmalıyız, fakat herkes kardeşimiz değildir. Kardeş kelimesi, belirli ve özel bir anlamda, Hıristiyan olan bir kişiyi belirtir. En azından Hıristiyan bir kardeş tarafından bize karşı günah işlendiğinde kesin direktiflerimiz var. İlki, bu kardeşi azarlamaktır. Bu nedenle, tüm günahlara sessizlik içinde katlanmamız buyrulmaz. İsa, suçlu olan tarafı azarlamak ya da uyarmak için çok açık bir şekilde bizlere direktif vermektedir. Bunu takip eden şey ise hayati önem taşır. İsa diyor ki, “tövbe ederse bağışlayın.” Bu şartlı bir cümledir, “tövbe ederse.” Bu demek ki, eğer bir kardeş tövbe etmezse, ona tek taraflı bir bağışlma sunma yükümlülüğü altında değiliz. Tanrı nasıl bizleri bağışlamadan önce tövbe etmemizi gerektiriyorsa, bizler de aynı şartın sağlanmasını bekleyebiliriz.

       Tövbe etmese de, o kişiyi tabi ki bağışlamak isteyebiliriz fakat bu demek değildir ki tövbekar olmayan kişiyi bağışlamak şarttır. Buna karşılık, eğer kişi tövbe etmişse o zaman onu bağışlamak zorundayız. Eğer bir kardeş tövbe ederse, o kardeşi bağışlamak zorundayız. Tövbekar bir kişiyi bağışlamayı reddetmenin kendisi de bağışlanmaya ihtiyacı olan bir günahtır.

       İlahiyat okuluna gittiğim sıralarda küçük bir kilisede hizmet ediyordum. O kilisenin ileri gelenlerinden olan bir kadının kızına hakaret ettim. Kız aşırı derecede öfklendi. Gidip kendisinden büyük bir içtenlikle özür diledim. Fakat beni bağışlamayı reddetti. İki kere daha gidip, gerçekten ağlayarak ondan özür diledim. Yeni de bağışlamayı reddetti.

       Bağımlı olduğumuz genel kurulun başkanı olarak atanmış pastörle aylık birebir görüşme zamanımız için bir araya gelmiştik. Pastörlük eğitimim süresince benim gözetmenimdi. Hayatının beş yılını komünist bir hapisane kampında ve elli yılını orta Çin’de geçirmiş seksenbeş yaşında emekli bir misyonerdi. Eşine pek rastlanmayan derecede tanrısal bir adamdı. İlk pastörlük deneyimimde yaptığım rezaletten duyduğum derin utançla kendisine gittim. Yaptıklarımı anlattım. Beni dikkatle dinledikten sonra sakin bir ses tonuyla şöyle cevap verdi: “Genç adam…çok ciddi iki hata yapmışsın. Birincisi bariz, kızı öyle aşağılamamalıydın. İkinci hatan ise şu: Üç kere özür dilememeliydin. İlk özür dileyişinden itibaren topu ona atmıştın. Eğer seni bağışlamayı reddetmişse, kendi üzerine yargı getirecektir.”

       Yaşlı azizin sözlerinde bilgelik vardı. Bir kimseye karşı günah işlersek, tövbe etmeliyiz, ve artık olay bizim için kapanmıştır. Aynı şekilde eğer bir kardeş bize karşı günah işler ve tövbe ederse, onu bağışlamalıyız. Bu da bir sonraki önemli soruya götürür bizi. Bağışlama neyi gerektirir?

       Tanrı bizleri bağışladığında artık günahlarımızı bizlere karşı kullanmadığını daha önceden söylemiştik. Artık bu günahları bizi yargılamak için kullanmayacağı anlamında bir unutmadır bu. Fakat tüm bunlar, yapılan günahın telafi edilmesinin gerekmediği anlamına gelmez. Telafi, Roma Katolik kefaret etme sakramentindeki tatmin işleriyle aynı şey değildir. Telafi, borçlu olduğumuz şeyi ödemek demektir.

       Örneğin, patronumdan para çaldıktan sonra, bunu itiraf edip, özür dilemem yeterli değildir. Parayı geri vermeli ve gereken cezaları ödemeliyim. Zakay’ın İsa’ya söylediği şu sözlerinde, telafi prensibini kavradığını görmekteyiz: “Rab, işte malımın yarısını yoksullara veriyorum. Bir kimseden haksızlıkla birşey aldımsa dört katını vereceğim” (Luka 19:8).

       Tövbe ettiğimde, halen borcum olanı ödemek zorundayım. Davranışlarımın sonuçlarını kabul etmeye ve gereken cezaları çekmeye istekli olmak anlamına gelir bu. Dünyasal ya da geçici suçluluk ile göksel ya da ebedi suçluluk arasındaki farkı ortaya koymalıyız. Eğer dünyasal yasayı ihlal eder ve Tanrı’dan beni bağışlamasını istersem, Tanrı’nın ebedi bağışlamasını alabilirim ancak dünyasal günahımın cezalarını halen çekmek zorundayım.

       Eski Hollywood gangster filmlerinde çoğu zaman gördüğümüz bir sahne vardır: idam mahkümü dar ağacına ya da elektrikli sandalyeye doğru ilerlerken yanında bir rahip onun bağışlanması için dua eder. Dar ağacı ile Kutsal Kitap yan yana getirildiklerinde oldukça çelişkili bir manzara ortaya çıkar gibi gözükmektedir.

       Fakat Kutsal Kitap, yasayı ihlal edenler için, tövbekar olsalar bile, gerçek cezaların uygulanmasının gerektiğini belirtir. Yerel makamlar yargıyı merhametle hafifletebilirle ancak suçlu tövbe etmiş olsa bile hakkettiği cezaları kaldırmak gibi Tanrı tarafından belirlenmiş bir yükümlülük altında değillerdir. Tövbekar insan, duyduğu pişmanlıkla Tanrı’yı hoşnut eder fakat toplumun, adaletin yerine gelemesini talep etme hakkı vardır.

 

BAĞIŞLAMA VE TEKRARLANAN GÜNAHLAR

Evlilik yeminlerinin bozulduğu durumlara bağışlama nasıl uygulanmalıdır? Diyelim ki bir adam zina yaptı ve suçu ortaya çıktı. Suçunu itiraf etti, derin bir utanç ve pişmanlık gösterdi ve eşinden kendisini affetmesini istedi. Böyle bir durumda eşin, ahlaki sorumluluğu nedir?

       Bu sorunun hem kolay hem de karmaşık bir cevabı vardır. İsa, bizlere karşı günah işleyip, günahlarından tövbe eden kişileri bağışlamamızı buyuruyor. Bu nedenle eş, tövbekar kocasını bağışlamalıdır.

       Karmaşık olan cevap ise şudur: Böylesine bir bağışlama ne demektir, yani, neyi içerir? Bununla ilişkili başka bir soru da şudur: Kadın, kocasını affedip yine de boşayabilir mi?

       İlk bakışta böyle bir soruyu sormak bile saçma gözükebilir. Bağışlama, herhangi bir boşanma fikrini ortadan kaldırmalı gibi gözükür. Ancak herşey o kadar basit değildir. Tövbekar zinacı durumunda temel olarak uygulanabilecek üç yaklaşım vardır.

       Birinci yaklaşım: Sebebi her ne olursa olsun, boşanmanın kesinlikle haklı çıkarılamayacağına ikna olmuş birçok Hıristiyan vardır. Bu grup için çözüm basittir. Erkek tövbe etmese bile kadın onu boşamayabilir.

       İkinci yaklaşım: Bu yaklaşımda, zina halinde boşanmaya izin verilir. Erkek tövbe etmemişse, kadın onu haklı olarak boşayabilir. Ama eğer tövbe edilmişse, kocasını bağışlayıp, onunla evli kalması kadının sorumluluğudur.

       Üçüncü yaklaşım: Bu yaklaşım da, zina durumunda boşanmanın yasal olduğunu söyler. Boşanmayı şart koşmaz fakat buna izin verir. Buradaki bakış açısı, erkek tövbe etse bile kadının kocasını haklı olarak boşayabileceğidir. Kocasını bağışlamalı ve onu Mesih’teki bir kardeşi olarak kabul etmelidir. Fakat onunla evli kalmak zorunda değildir. Evlilik haklarından vazgeçilmesi, bu gibi bir suçta uygulanabilecek yasal cezaların bir parçası olarak görülür.

       Bu gibi olayların çözümlenmesi oldukça güç olsa da, bir şey çok açıktır. Bağışlama, hiçbir cezanın ya da telafinin gerekmediği anlamına gelmez. Bağışlama ile kastedilen, hiçbir düşmanlık olmaksızın kişisel ilişkinin korunmasıdır. Aynı zamanda bu günahın bu kişisel ilşiki içersinde tekrar huzursuzluk yaratmak için ortaya çıkarılmaması anlamına gelir.

       Luka 17. bölümde  İsa, bir kardeşin size karşı bir günde yedi kere günah işleyip, yedi kere tövbe etmesi durumunda, “Onu bağışlayın” demektedir.

       İsa “Üç hatadan sonra elenirsin” mentalitesine izin vermemektedir. Eğer bir kardeş bana karşı günah işler, tövbe eder, bağışlanır ve aynı şeyi tekrar yaparsa, ona “Bu iki etti!” dimeye hakkım yok.

       Bana karşı yapılan kötülüklerin hesabını tutamam. Eğer kardeşin ilk günahını bağışlamış ve artık onu bir kenara koymuşsam, işlediği günahı artık kendisine karşı kullanmayacağıma dair o kardeşe söz veriyorum demektir bu. Eğer tekrar günah işlerse, “Bu ilkti!” demek zorundayım çünkü birinci günahın ikincisi üzerinde artık bir etkisi yoktur.

       Bunlar yapılması güç şeylerdir tabi. Özellikle tekrarlanan günahlar söz konusu olduğunda merhametli olmakta büyük güçlük çekeriz. Şöyle deriz: “Beni bir kere kandırdın, yazıklar olsun sana. İkinci kere yaptın, yazıklar olsun bana!”

       Aynı hatayı iki kere affetmek oldukça zor bir şeydir. Yedi kere bağışlamak, merhamet gösterme yetimizi gerçekten en uç noktaya kadar zorlamaktır. İsa’nın verdiği buyruğa öğrencilerinin şöyle cevap vermiş olmalarına şaşmamalı: “İmanımızı artır” (Luka 17:5).

 

GEÇMİŞ GÜNAHLARI BAĞIŞLAMAK

Kişi Hıristiyan olmadan önce işlediği günahlar için bağışlanabilir mi? Açıkça, evet. Eğer cevap hayır olsaydı, bizler halen Tanrı yargısının laneti altında olurduk. Ancak, Mesih’in kefareti, işlediğimiz tüm günahlar içindir.

       Bir sonraki sorunun cevabında, bunun gibi geniş kapsamlı fikir birliği olmayacaktır. Bir Hıristiyan, Hıristiyan olmadan önce işlediği günahlardan sorumlu mudur? Yine, cevap ilk bakışta evetmiş gibi gözükür. Telafi prensibi geçerli olmalıdır.

       Bu soruya hayır diyen kişiler, bu düşüncelerini belirli bir yaklaşıma dayandırırlar. Yine, göz önüne alınan şey evlilik ve boşanma konusudur. Diyelim ki bir adam karısını yasal olmayarak, yani Kutsal Kitabın izni olmadan boşadı. Beş yıl sonra Mesih’e iman etti. Hıristiyan bir bayana aşık oldu ve onunla evlenmek istedi. Kilisenin tavrı ne olmalıdır? Bu adam eski karısıyla barışma yoluna mı gitmelidir yoksa özgürce yeni bir evliliğe adım atabilir mi?

       Adamın eski eşiyle hiçbir şekilde barışma zorunluluğu olmadan yeni bir evliliğe girebileceğini savunan kişiler, bu düşüncelerini adamın Mesih’te artık “yeni bir yaratık” olduğuna dayandırırlar. Yeniden doğmuş olarak bu adam, Hıristiyan olmadan önce yaptığı şeylerden hiçbir şekilde sorumlu değildir çünkü o zaman ki adamla, şimdi olduğu kişi aynı değildir.

       Kutsal Kitap prensibinin çok zavallıca bir saptırılmasıdır. Mesih’te yeni bir yaratık olsam bile, yeni yaratık olan “Ben’im”, R.C. Sproul. R.C. Sproul yeniden doğmuş olabilir ancak eski R.C. Sproul ile yeni R.C. Sproul arasında bire süreklilik bulunmaktadır. Ve yeni R.C. Sproul, eski R.C. Sproul’un borçlarını ödemek zorundadır.

       Şu örneği gözönüne alalım. Akşam üzeri saat dörtte, bir adam çalıştığı işyerinden onbin dolar çalıyor. Saat beşte Mesih’e iman ediyor. Şimdi bu adam, çaldığı paraları elinde tutmalı mı? Tam tersine. İman etmiş olmak, insanın yükümlülüklerini bırakın ortadan kaldırmasını, onları daha da artırır. Yeniden doğmuş bir kişi borçlarını ödeyip, yapması gereken her alanda suçlarını telafi etmek için daha da istekli olmalıdır.

       Tam telafi, tam tövbenin ayrılmaz bir parçasıdır. Gerçek tövbenin işaretidir. Eğer amacımız tam bağışlanmaysa, tam tövbe sunmaya istekli olmalıyız. Eğer amacımız Tanrı’yı hoşnut etmekse, tövbe etmeliyiz. Bedeli çok ağır diye düşünebiliriz. Aslında, “ucuz lütfun” anlamı işte burada karşımıza çıkmaktadır. Tam bağışlanmanın değeri sonsuzdur. Tam bir bağışlamanın sağladığı faydaları, tövbenin bedeliyle karşılaştırıldığında inanılmaz derecede ucuz olduğu görülür. Bağışlayan lütuf anlaşmasından daha büyük hiçbir anlaşma yoktur bu dünyada.

       Bağışlayan Tanrı, sunduğu bağışlamayı şükranlıkla kabul ettiğimizde hoşnut olur. Aynı zamanda, başkalarına karşı işlediğimiz günahları bir yetişkin gibi davranıp telafi ettiğimizde de hoşnut olur. Eğer Yeni Antlaşmayı doğru okuyorsak, öyle gözüküyor ki, Göklerin Egemenliği sorumluluk duygusu olan ve bağışlanmış insanlardan oluşmaktadır.

 

 

 

 

 ONUNCU BÖLÜM

 

BEDENSEL HIRİSTİYAN

 

S

uçluluk ve korkunun, yaşam boyu taşınabilecek dehşet verici yükler olduğunu gördük. Müjde’nin tatlılığı şu sözlerde yatmaktadır: “İşte, senin dudaklarına bu dokundu; ve fesadın kaldırıldı, ve suçun bağışlandı” (İşaya 6:7). Korun, günahlı İşaya’nın dudaklarına dokundurulması, Tanrı’nın suç altında ezilmiş canı bağışlayıp, diriltmesini sembolize eder.

       Tanrı suçumuzu kaldırdığında, fesadımızı bizden aldığında, dünyanın sunabileceği hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak bir özgürlüğü tadarız.  Ne beklenmedik bir kazanç, ne bir ordunun zaferi, ne seçim sonuçları, ne aşk ne de bir terfi, bir insanın canını Tanrı’nın ağızından çıkan şu tek bir cümlenin verdiği özgürlüğü yaşatabilir: “Günahların bağışlandı.”

       Elçi Pavlus, bir keresinde suçluluk yükünü anlatmak için çok açık ve neredeyse kaba kelimeler kullanmıştı: “Ne zavallı bir insanım! Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak?” (Romalılar 7:24).

       Bu tasvirin neredeyse kabalıkla sınırında söylememin neden “ölüme götüren beden” ifadesinin kullanılmasıydı. Bir çok eski kültürde, soğuk kanlı cinayetten suçlu bulunan kişinin, zincirlerle kurbanına bağlanıp, etrafta öyle dolaşması için bırakılması gibi bir gelenek vardı. Çürümekte olan bir bedene bağlandığınızı bir düşünün. Çürüme geçiren ve kokan bir bedeni oraya buraya çekmek zorunda olmak, insanı gerçek anlamıyla delirtmeye yeterlidir.

       Hıristiyan yaşantısı için uygun bir benzetmedir bu. Eski doğamız Mesih’le çarmıha gerilmiştir. Eski adam, idama mahkum edilmiştir. Onu Mesih’te ölü saymalıyız. Hıristiyan kişi, Kutsal Ruh tarafından diriltilmiş, yeni bir yaratıktır.

       Ancak içine düştüğümüz çelişki şudur. Eski adam ölü ilan edilmiş olabilir fakat ondan tamamıyla özgür değiliz. Halen o zavallılık doğasını beraberimizde taşırız. Ölü beden sanki öldüğünü bilmiyor gibidir.

       Bu çelişkiyi bir keresinde şu şekilde açıkladım: Eski doğamız başı kesik tavuk gibidir. Kanat çırpıp, gıdaklayarak çılgınca koşar. Bir çifti ayağa kalkıp, tavuğun başı kesildiğinde artık gıdaklayamayacağını söyleyene kadar benzetmem işe yaramıştı!

       Kafası kesilmiş tavuklar gıdaklayamasalar bile, bizim eski doğamız çılgınca gıdaklar. Ölü hiçbir şeyin çıkaramayacağı sesleri çıkarır. Tek bir deyişle, eski adam bzileri günaha çekmeye devam etmektedir. İşte bu nedenle Hıristiyan yaşantısı, bağışlanmanın tazelenmesi ve canlandırılması için her gün lütuf tahtına yaklaşılmasını gerektirir.

       Vaizlerin durmadan şunu söylemesi benim sinirmi bozuyor, “İsa’ya gelin. Bütün problemleriniz sona erecek!” Müjde’nin hiç de doğru olmayan ancak içtenlikle yapılan bir bildirimidir bu. Bir açıdan, kişi Hıristiyan olmadan hayatı karışmaya başlamamaktadır. Ruh’tan doğduğumuzda, eski adam ile yeni adam arasındaki çok sert bir çatışmanın içersine doğarız. Temiz ve arınmış vicdana sahip olan kişinin karşı karşıya kaldığı bir mücadeledir bu.

       Eski hayat, sürekli bir itaatsizlik yaşamıydı. Pavlus’un Efesliler’e anlattığı türden bir hayattı:

 

Sizler bir zamanlar, içinde yaşadığınız suç ve günahlarınızdan ötürü ölüydünüz. Bu dünyanın gidişine ve havadaki hükümranlığın egemenine, yani söz dinlemeyen insanlarda şimdi etkin olan ruha uymaktaydınız. Bir zamanlar hepimiz böyle insanların arasında, doğal benliğin ve aklın isteklerini yerine getirerek benliğimizin tutkularına göre yaşıyorduk. Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık.

Efesliler 2:1-3

 

       Bu bölüm, değişime uğramamış bir yaşamı karakterize eden sürekli bir itaatsizliği ortaya koymaktadır. Yaşamın tek bir yolu vardır, bu dünyanın yolu. Bu dünyanın ise tek bir efendisi vardır, Şeytan, havadaki hükümranlığın egemeni. Augustine bir keresinde insanın bir at gibi olduğunu söylemiştir. Bu atın binicisi ya Şeytan ya da Tanrı’nın Ruhudur. Bir şey dışında bu benzetme faydalıdır. Hıristiyan yaşantısında, binicimiz Şeytan olduğu zamanlarda olduğu kadar istikrarlı değilizdir. Kesinlikle belirtmeliyim ki, artık Şeytan sırtımızdan atılmış, yerine Kutsal Ruh binmiştir. Fakat yine de Şeytan, dizginleri ele geçirmek için elinden geleni yapmaktadır. At halen bir taraftan diğerine kayar. Çifte atıp, çılgınca zıplar ve binicisini sırtından atmaya çalışır. Bizler halen kişneyip, eski efendimizin başımızı okşamasını isteriz.

       Pavlus bunu şu şekilde açıkladı:

 

Yasa'nın ruhsal olduğunu biliriz. Ben ise bedenselim, günaha köle gibi satılmışım. Ne yaptığımı anlamıyorum. Çünkü istediğim şeyi yapmıyorum; nefret ettiğim ne ise, onu yapıyorum. Ama istemediğim şeyi yaparsam, Yasa'nın iyi olduğunu kabul etmiş olurum. O halde bunu artık ben değil, içimde yaşayan günah yapıyor. İçimde, yani doğal benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum.İçimde iyiyi yapmaya istek var, ama güç yoktur. İstediğim iyi şeyi yapmıyorum, istemediğim kötü şeyi yapıyorum.

Romalılar 7:14-19

 

      

ANTİNOMİAN GÖRÜŞÜ

Romalılar 7 birçok odağı olmuştur. Bunlardan ilki, sözde bedensel Hıristiyandır. Müjdeci Hıristiyanlar arasında, iki tür Hıristiyan olduğu görüşü çok yaygındır. Bunlar, bedensel ve ruhsal Hıristiyandır. Bedensel Hıristiyan, yüreğinin tahtında Mesih’in olmadığı ve bu nedenle de sürekli bir itaatsizlik yaşantısı sürdüren bir kişidir. Bir de “Ruhla dolu” Hıristiyan vardır. Bu kişinin hayatını tanımlayan özellikler ise itaat ve Tanrı’ya ve Sözü’ne ruhsal adanmışlıktır. Mesih, bu Hıristiyanın yaşam tahtında oturmaktadır.

       Bu ayrım büyük tehlikelerle donanmıştır. Bu tehlikenin iki yüzü vardır ve her ikisi de gerçeğin çirkin bir saptırılmasıdır. Birinci sapkınlık, çok eski bir yanlış inanış olan antinomianizmdir. Antinomianizm, tam olarak “yasa karşıtlığı” demektir. Buna inananların tek söyledikleri şarkı, “Yasa’dan özgürüm, ne mutlu bana. İstediğim kadar günah işlerim, yine de bulurum bağışlanma!” Bu sapkınlık,  lütuf ve bağışlanmanın yanlış algılanmasına dayanmaktadır. Kişinin Mesih’i kurtarıcı olarak kabul edip, Rab’bi olarak kabul etmeyebileceği düşüncesini içerir. İtaatin olmadığı, iyi işler meyvesinin gözükmediği bir iman olabileceğini varsayar. İşte bu tam olarak Yakub’un hakkında yazdığı, iman olmayan iman, Tanrı’yı asla hoşnut etmeyecek olan “ölü iman”dır.

       Buradaki bedensel Hıristiyan, Mesih’e inandığı söylenen fakat Ruh’un meyvesine ilişkin hiçbir belirti göstermeksizin, sürekli bir bedensel yaşantı süren bir kişidir. Bu tanımda kullanılan kelimelerin arasında ölümcül bir çelişki bulunmaktadır. Böyle bir kişiye bedensel Hıristiyan denemez. Bedensel bir Hıristiyan olmayan kişidir bu. Eğer bir insan, saf ve sürekli bir bedensellik yaşantısı sergiliyorsa, bu kişiye Hıristiyan denmez. İçinde Mesih’in Ruh’u yaşamamaktadır. Ruh’tan doğmuş olup, kişinin hayatında hiçbir değişiklik olmaması düpedüz imkansızdır. Meyve vermeyen Hıristiyan, Hıristiyan değildir. Antinomianizm, itaatsizlik çocuklarında egemenlik süren yasasızlık ruhudur. Bedensel Hıristiyanın “imanı”, iman değildir. Böyle bir iman tanrısızı aklamaz. Tanrı’yı hoşnut ediyor olamaz.

       Yanlızca imanla aklanmanın, yanlız başına olan bir imanla aklanma olmadığını hatırlayacağız. Tüm Protestanlığın merkezi bildirgesi, iyi işlerle değil, yanlızca imanla aklanmış olduğumuzdur. Fakat, gerçek aklayan iman İnanlının yüreğinde var olduğu andan itibaren kişi değişmeye başlar. Bu değişim, itaate yönelen bir yaşantıyla kendisini gösterecektir. İyi işler, gerçek imanın gereği, doğal olarak ortaya çıkacaktır. İşlerimiz bizi aklamaz. Bizleri aklayan Mesih’in doğruluğudur. Fakat eğer işler gözükmüyorsa, gerçek bir imanımızın olmadığı, dolayısıyla halen aklanmamış kişiler olduğumuzun güçlü bir kanıtıdır bu.

       Antinomian anlayışta, bedensel Hıristiyan diye birşey yoktur. Bu kavram, çelişkili olduğu kadar tehlikelidir de. Tehlike şuradadır: İnsanlar, kurulmak için gerekli olan tek şeyin iman ikrarı olduğunu düşünmeye başlarlar. Fakat Kutsal Kitap, insanların dudaklarıyla Mesih’i yüceltirken, yüreklerinin O’ndan uzak olabileceği konusunda bizleri uyarmaktadır. Sahip olduklarını iddia ettikleri şeye sahip olmadıkları halde imanları olduğunu söyleyebilirler: “Eğer bir kimse iyi eylemleri yokken imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar? Öyle bir iman o kimseyi kurtarbilir mi?” (Yakup 2:14).

       Yakup, böyle bir imanın ölü olduğunu ve kimseyi kurtarmayacağını üzüntüyle belirterek kendi sorusunu kendisi cevaplar.

       Öyleyse şu sonuca varıyoruz. Her ne kadar imanımızı ağızımızla ikrar etmemiz gerekse de, iman ikrarı tek başına bizleri kurtarmaya yeterli değildir. İkrar ettiğimiz şeye sahip olmalıyız. Kurtaran imana sahip olunmasıdır bizleri aklayan, ikrar edilmesi değil.

 

 

MÜKEMMELİYETÇİLİK GÖRÜŞÜ         

Bedensel ve Ruhla dolu Hıristiyan türleri arasındaki eski sapkın öğretilerden bir diğeri ise mükemmeliyetçilik görüşüdür. Buradaki hata, antinomianizmin tam tersi uç noktadadır olmasıdır. Mükemmeliyetçilik, daha bu dünyadayken mükemmel bir ahlak seviyesine ulaşabilmiş bir grup Hıristiyanın olduğunu öğretir. Doğruluğunun şüphe götürmemesi için, nihai olarak Hıristiyana günah üzerinde zaferli olma gücü veren araç Kutsal Ruh olduğundan, bu mükemmellik için O’na pay çıkarılır. Fakat mükemmellikte, bu aşamaya erişen insanların diğer Hıristiyanlardan bir şekilde daha üstün oldukları hissini veren, seçkin olma kavramı bulunmaktadır. “Mükemmel” olanlar, resmen kendilerine pay çıkarmazlar fakat, gurur o kişilerin yüreklerine sızmanın bir yolunu bulur.

       Mükemmeliyetçiliğin tehlikesi, insan düşünüşünü ciddi şekilde saptırmasındadır. Kendimizi, günahsızlık seviyesine ulaştığımıza inandırmak için ne kadar kasmamız gerektiğini bir düşünün.

       Mükemmeliyetçilik hatası, sonunda kaçınılmaz olarak bir ya da iki yanılgıya neden olur. Kendimizi günahsızlığa ulaştığımıza inandırmamız için ya ahlaki preformansımızı aşırı derecede yanlış değerlendiriyor olmalıyız ya da Tanrı’nın yasasının gereklerini ciddi bir şekilde hafife alıyor olmalıyız. Mükemmeliyetçilikteki ilginç çelişki şudur: Kendini antinomianizmden uzaklaştırmayı amaçladığı halde, kaçınılmaz olarak ve bile bile aynı hataya düşer.

       Günahsız olduğumuza inanmamız için Tanrı Yasasının standartlarını sıfıra indirmeliyiz. Tanrısal doğruluk seviyesini, kendi performans düzeyimize indirmeliyiz. Hem Tanrı Yasası hakkında hem de kendi itaatsizliğimiz hakkında kendimize yalan söylemeliyiz. Bunu yapmak da, günahımızı bize göstermeye çalışan Ruh’u söndürmemizi gerektirir. Bunu yapabilen kişilere “Ruhla dolu” değil, “Ruhu söndüren” kişiler denir.

       Kutsallaşmamızın gerçek işaretlerinden biri de mükemmeliğe ulaşmaktan ne kadar uzak olduğumuz anlayışının gittikçe derinleşmesidir. Mükemmeliyetçilik, aslında maske altında saklanan anti-mükemmeliyetçiliktir. Eğer mükemmel olduğumuzu düşünüyorsak, mükemmellikten çok uzağız demektir.

       Bir keresinde yaklaşık bir senedir Hıristiyan olan genç bir çocukla tanıştım. Büyük bir cesaretle “ikinci bereketi” aldığını ve artık tamamen zaferli bir  günahsız mükemmelik yaşantısı sürmeye başladığını söyledi. Hemen Pavlus’un Romalılar 7. bölümdeki sözlerine çektim genç adamın dikkatini. Romalılar 7. bölüm, Kutsal Kitabın her türlü mükemmeliyetçiliğe karşı indirdiği ölüm darbesidir. Genç dostum, hiç vakit kaybetmeden mükemmeliyetçilik sapkınlığının klasik düşünüşüyle, yani, Pavlus’un Romalılar 7. Bölümde inanlı olmadan önceki durumundan bahsettiğini söyleyerek bana cevap verdi.

       Genç adama, Romalılar 7. bölümü Pavlus’un iman etmeden önceki yaşamını anlatan bir bölüm olarak kesip atmanın, Kutsal Kitap açıklaması bakımından imkansız olduğunu söyledim. Bölüme beraber yakından baktık ve genç adam da Pavlus’un şimdiki yaşantısından bahsettiğini anladı. Bir sonraki tepkisi şu oldu: “Tamam…belki de Pavlus o anki yaşantısından bahsediyordu fakat daha ikinci bereketi almamıştı.”

       Bu ruhsal inatçılık karşısında şaşkınlığımı gizlemekte zorlandım. Sivri bir dille şöyle dedim: “Yani sen, ondokuz yaşında ve bir senelik bir Hıristiyanken, Pavlus’un Romalılar’a bu mektubu yazdığı zamanda Tanrı’yla olan beraberliğinden daha derin bir beraberlikte olduğunu mu söylüyorsun?”

       Genç adamın hiç tereddüt etmeksizin verdiği cevap beni şok etti: “Evet!” İnsanlar günahsızlık seviyesine ulaştıklarına kendilerini bu denli ileri bir düzeyde kandırabiliyorlar.

       Bir keresinde mükemmelliğin aynı “ikinci bereketini” aldığını söyleyen ve bu söylediklerini biraz da açıklayan bir bayanla tanışmıştım. Tamamıyla kutsallık bereketini aldığını ve bu nedenle de artık hiçbir günahı istem dahilinde işlemediğini söyledi. İstemeyerek yaptığını söylese de, ara sıra günah işlediğini kabul etti. Şimdiki günahları istem dışı günahlardı.

       İstem dışı günah da ne demekmiş? Her günah, iradenin kullanılmasıyla işlenir. Eğer bir şey iradenin dışında gerçekleşiyorsa, o ahlaki bir oluş değildir. Örneğin, kalbin istemimiz dışında çarpması, ahlaki bir oluş değildir. Her günah, istenerek işlenir. Aslında, iradenin bozulmuş eğilimleri, günahın özünü teşkil eder. İstenmeden işlenilen hiçbir günah yoktur. Kadın, bu günahı isteyerek işlediğini inkar ederek, günahına mazeret bulmaya çalışıyordu. Günah, hani birden “oluvermişti”. Bilinen en eski mazerettir bu: “Yapmak istemedim!”

       Wesleyan geleneğinin bir bölümünde, başka bir tür mükemmellik ortaya konmaktadır. Buradaki mükemmelliğe ulaşma, yetkinleşmiş sevgi ile sınırlıdır. Bazı ahlaki güçsüzlüklerle halen mücadele ediyor olabiliriz fakat en azından mükemmelleşmiş sevgi bereketini alabiliriz. Ama biraz düşünün. Yetkinleşmiş sevgi bereketini eğer almış olsak, artık nasıl günah işleriz ki? Eğer Tanrı’yı mükemmel olarak seviyor olsaydım, yanlızca O’na itaat etmeyi arzulardım. Tanrı’yı mükemmel bir şekilde seven bir yaratık nasıl O’na karşı günah işler?

       Birisi belki şöyle cevap verebilir: “Cehaletten günah işleyebiliriz.” Fakat Tanrı’ya karşı olan sevgimiz, aklımızın ve yüreğimizin mükemmel bir şekilde Tanrı’yı sevmesidir. O’nu bu şekilde sevmeye çağrıldık. Eğer Tanrı’yı tüm aklımızla mükemmel bir şekilde seviyorsak, bu cehalet nereden geliyor? Tanrı’yı aklıyla yetkinleşmiş bir şekilde seven bir kişi, Tanrı Sözü’nü çalışıp, O’nda ustalaşmaya özen gösterir. Mükemmel olarak seven bir akıl, yolumuzdaki nuru doğru olarak algılar. Mükemmel bir şekilde seven akıl, Kutsal Yazıları anlamada hata yapmaz.

       Fakat, akıllarımız halen mükemmel olmadığı için hata yapamaz mıyız? Neden akıllarımızın halen mükemmel olmadığını sorarım size. Beynimiz olmadığından ya da düşünemediğimizden değil. Düşünüşümüze gölge düşmüştür çünkü yüreğimize gölge düşmüştür. Yüreklerimize düşen gölgeyi kaldırırsanız, düşünüşlerimiz Tanrı’nın berrak ışığıyla aydınlanacaktır.

       Ve böylece yetkin sevgi, yetkin itaati getirecekti. Bu dünyanın gördüğü tek mükemmel sevgi, kendini mükemmel itaatte göstermiş Mesih’in sevgisidir. İsa, Baba’yı yetkin bir sevgiyle sevdi. Ne cehaletten ne de istemeyerek günah işlemişti.

 

 

KUTSAL KİTABIN GÖRÜŞÜ

Romalılar 7:14’de Pavlus şöyle der, “Ben ise bedenselim, günaha köle gibi satılmışım.” Pavlus’un bedensel bir Hıristiyan olduğu anlamına mı gelir bu? Pavlus, Mesih’i Kurtarıcısı olarak kabul etti de Rab’bi olarak kabul etmedi mi? Böylesine saçma sorular sormak, bu sorulara cevap vermek olur. Pavlusdan daha Ruhla dolu bir Hıristiyan görülmemiştir bu dünyada. Buna rağmen, “Ben ise bedenselim” dedi.

       Pavlus bedensel olduğunu söylerken Hıristiyan yaşantısında sürekli var olan eski adam ile yeni adam arasındaki mücadeleyi, benlik ile Ruh arasındaki savaşı belirtmektedir. İçinde bulunduğu mücadeleyi şu sözlerle özetler:

 

İç varlığımda Tanrı'nın Yasasından zevk alıyorum. Ama bedenimin üyelerinde başka bir yasa görüyorum. Bu da aklımın onayladığı yasaya karşı savaşıyor ve beni bedenimin üyelerindeki günah yasasına tutsak ediyor. Ne zavallı insanım! Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak? Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla Tanrı'ya şükürler olsun! İşte ben aklımla Tanrı'nın yasasına, ama doğal benliğimle günahın yasasına kulluk ediyorum.

Romalılar 7:22-25

 

       Pavlus’un, kişisel mücadelesini açıklamayı bir övgü duasıyla bitirdiğini görüyoruz. İç varlığımızda sahip olduğumuz kurtuluş için Tanrı’ya Mesih aracılığıyla övgü ve hamt sözleri söylemektedir.

       Campus Crusade for Christ tarafından yayınlanmış “Kutsal Ruh Kitapçığı” adlı (ya da, kapağını süsleyen beyaz güvercin resminden dolayı “Kuş Kitabı” diye anılan) tanınmış kitapçıkta bedensel Hıristiyan ile Ruhla dolu Hıristiyan arasındaki fark belirtilmektedir. İlk bakışta, Dr. Bill Bright bu iki tür Hıristiyan arasında kesin bir ayırım yapıyormuş gibi gözüküyor. Fakat eminim ki bu ne yazarın ne de kitapçığın amaçladığı bir şeydir. Bundan ziyade Dr. Bright bir pastör olarak, her gerçek Hıristiyanın deneyim ettiği Ruh ile benlik arasındaki mücadeleyi belirtmektedir. Kitapçığın amacı, bizleri Kutsal Ruh’un gücüyle eski adamın kötü eğilimlerini kontrol altında tutmaya çağırmaktır. Eski adam her gün öldürülmeli. Hıristiyan yaşantısında zafer, sahip olduğumuz herşey üzerinde egemenlik sürmesi gereken Kutsal Ruh’a sürekli olarak baktığımızda gelmektedir. İmanımızın Yazarı ve Tamamlayıcısı olan Mesih’e baktıkça bu mücadele aşılmaktadır.

       Herbirimizin benliğin eski doğasıyla halen çatışmaya devam ettiği bağlamında tüm Hıristiyanlar “bedenseldir”. Fakat kişinin yaşamının kontrolünün tamamıyla benliğin elinde olması bağlamında hiçbir gerçek Hıristiyan bedensel değildir. Eğer bedensel yönümüz bize tamamıyla hakim olsaydı, yeniden doğmamış olduğumuzu bilirdik. Eski adam karşısında zaferli olmak için Ruhla dolu bir yaşam yaşamaya çağrıldık. Günahın gücünün izlerinin halen içimizde olması nedeniyledir ki Kutsal Ruh’un doluluğuna ihtiyacımız vardır. O’nun kutsal doluluğunu isteyerek Tanrı’yı hoşnut ederiz. Ulaştığımız “mükemmellikten” duyduğumuz sevinci göstertiğimizde değil, ama O’na olan gereksinimimizi ve Tanrı’ya şükürler olsun ki Hıristiyan yaşantımızda giderek küçülen “ölüme götüren bu bedenden” hoşnut olmadığımızı belirttiğimizde O’nu hoşnut ederiz.

 

 

 

 

 

 ONBİRİNCİ BÖLÜM

 

GURUR GÜNAHI

 

K

arl Barth bir zamanlar, düşmüş insanın işlediği tüm günahların kökünde üç temel günahın olduğunu söylemişti. Bunlar, gurur (kibir), tembellik, ve yalancılıktı. Barth’ın doğru olup, olmadığı tartışılır ancak bu üçlünün çok dehşet verici olduğuna şüphe yoktur. O çirkin kafalarını farklı şekillerde dışarı çıkarırlar ve gerçek tanrısallığa ulaşmada verdiğimiz tüm uğraşları mahvetmeyi arzularlar.

       Bu bölümde, yukarıda bahsettiğimiz üçlünün birincisine bakacağız. Gurur hakkında Kutsal Kitap’tan sıkça gösterilen bölüm Süleymanın Özdeyişleri’nden olsa gerek: “Gururun ardından yıkım, kibirli ruhun ardından da düşüş gelir. Mazlumlar arasında alçakgönüllü biri olmak, kibirlilerle çapul malı paylaşmaktan iyidir” (Sül. Özd. 16:18-19).

       Gururun ardından yıkım gelir. Yıkım, düşüş ifadesidir. İnsanlar ileri doğru gidiyor olabilirler, imparatorluklar kuruyor, ünvanlar kazanıyor, yüksekten uçuyor olabilirler. Güçlü bir temeli gurur zayıflatırsa, bunların hepsi çöker. Düşmüş insan, “Mahvoldum!” diye ağlar. Hayatlarını hurdaya çevirmiş insanların dehşet verici  ağlayıştır bu.

       Bir sabah gururla ilgili komik bir şey oldu. Sabahın köründe, daha şafak sökmemişken karım ve ben alışveriş yapmaya gitmiştik. Otoparka gelip, arabayı parkettiğimde, Vesta bana şöyle dedi, “Herhalde arabadan inmemi beklemiyorsun. Benim de bir gururum var herhalde.” Şafak öncesi görünümünden ötürü eşim arabadan inmek istemiyordu. Üzerine bir eşorfman, fazlaca büyük bir erkek kazağı giymişti ve makyaj da yapmamıştı. Tabi saçını da taramamıştı. Ona baktım ve muzurca bir gülüşle şöyle dedim, “Birşey sorabilir miyim?” “Ne?” dedi. Kıyafetlerine bakıp, “Neden?” dedim.

       Kafama bir kitap indiriyordu neredeyse. Luther’in bir zamanlar karısı Katy Von Bora için söylediği en ünlü sözünün doğruluğunu kanıtlamıştı eşim: “Eğer Tanrı yumuşak huylu bir eşim olmasını isteseydi, onu taştan oyması gerekecekti!”

       Fakat Vesta’nın göstermekte olduğu gurur, Kutsal Kitabın sözünü ettiği gurur değildi. “Yaptığın işten gurur duymanın” ya da “güzel gözükmek istemenin” hiçbir kötülüğü yoktur. Bunlar sadece insanın onuruyla ilgili meselelerdir. Kaliteli bir iş çıkarmak istemenin günahlı bir yanı yoktur. Mükemmellik için uğraşmak, ayıp ya da günah değil, bir erdemdir. Kişinin yaptığı bir iş hakkında kendini iyi hissetmesi, iyi yapılmış bir işten sonra ulaşılmış tatminlik duygusunu belirtir. Tanrı’nın kendisi, yaptıklarına bakarak, “Çok iyi oldu!” demişti. Burada Tanrı, kendisini tanrısal bir yıkıma götüren gururla kabarmış değildir.

       Süleymanın Özdeyişleri, gururu, kibirli bir ruhla, çekilmez bir küstahlık ruhuyla ilşikilendirmektedir. Bu gibi kişiler, “küçük dağları ben yarattım” dercesine bir tavırla ortalıkta dolaşırlar. Onları gördüğümüzde hemen anlarız. Tanrı’nın bu gibi şeylerden nefret ettiği konusunda yaptığı uyarıları hatırlıyoruz: “Rab’bin nefret ettiği altı şey, iğrendiği yedi şey vardır: Gururlu gözler…” (Sül. Özd. 6:16-17a).

       Küstahlıktan doğan öldüren gurur, kendini insanlık tarihinin en trajik döneminde göstermektedir. Buna yanlızca düşüşlerden “biri” denmez, fakat “tek” Düşüştür, tüm insanlık ırkının düşüşüdür.

       Eden Bahçesinde işlenen ilk günah gururdu. Yılanın ayartması şu sözlerle geldi: “Allah gibi olacaksınız” (Tekvin 3:5). Mükemmelliğe ulaşmak için çabalamak birşey, Tanrı’yla eşit seviyede olmayı amaçlamak başka birşeydir.

       İnsandanki güç ve hakimiyet şehveti hiçbir sınır tanımaz. Tüm diğer insanların üzerinde bir konuma erişme ayartmasına her zaman için açık durumdayız. Düşüncelerimizi savunma gereksinimi olmadan, onları belirtebilmeyi arzuluyoruz. “Çünkü öyle dedim” ifadesi aslında yanlızca Tanrı’nın kullanabileceği bir sözdür.

       Tanrı gibi olma arzumuz ve ayartması sandığımızdan daha büyüktür. Yasaya bağımlı olmaya karşı direniriz. Üzerimizde çok fazla yetki kullanıldığında kıvranmaya başlarız. Özgür olmaya, herhangi bir bağdan, sorumluluktan özgür olmaya bayılırız.

 

 

BAĞIMSIZLIK ARAYIŞI

Özgürlük, gerçekten de çok değerlidir. Fakat özgürlüğümüzün sınırları bulunmaktadır. Gerçek şudur ki, belirli kısıtlamalar ve sorumluluklar altındayız. Nihai olarak Tanrı’ya cevap vermek zorundayız. İstediğimiz herşeyi yapmamıza izin verilmez.

       Geçenlerde bir arkadaşımla arabada gidiyorduk. Şehir trafiğinde yanlış yöne gittiğimizi farkettik. Kavşaktaki işarette, “U-Dönüşü Yapılmaz” yazıyordu. Arkadaşım ani bir U-dönüşü yaptı ve diğer yönde sürmeye devam etti. Kurallara aykırı olan bu davranışa sesli olarak karşı çıktığımda bana şöyle dedi, “R.C., teneke bir işaretten korkmamalısın!”

       Bir “suçlunun” söyleyeceği bir sözdü bu. Kutsal Kitap’ta yerel otoritelere itaat etmemizi söyleyen aklıma geldi. Tabi ki, bazı zamanlar yasalar adaletten çok bürokratik yetersizlikleri açığa çıkarıyormuş gibi gözüküyor fakat yine de yasadışı davranışlardan uzak durmaya çağrıldık. Benim yasaya olan itaatim, teneke bir tabelaya boyun eğmem değildir. Fakat, O’nun belirlediği yönetimlere bağımlı olma arzumun bir göstergesi olarak Mesih’e sunulmalıdır bu itaat.

       Tabi ki, Hıristiyanların yasaya boyun eymeyebilecekleri bir yana boyun eymemeleri gereken durumlar vardır. Ancak bunların haklı ve geçerli bir nedeni olmalıdır. Sadece rahatımızı kaçırdığı için yasaya uymamazlık edemeyiz. Böyle davranmak, kendimizi yasaların üzerine çıkarmak olur ki, bu da yıkıma götüren gururun bir göstergesidir.

       Tanrı gibi olma çabamız, yasayı aşma çabasıdır. Bağımsızlık arayışıdır. Bağımsızlık, kelime olarak “kişinin kendi yasasına sahip olması” demektir. Tamamen bağımsız olmayı arzulayan bir kişi, kendi kendine yasa olmak isteyen kişidir. Başka hiçkimseye cevap vermesi gerekmez.

       Ancak burada dikkatli olmalıyız. Böylesine bir bağımsızlıktan sakınmaya çalışmak, köle olmayı amaçlamak değildir. Kutsal Kitap’ta, sorumluluk ve yükümlülüğü uygun hatlar içinde belirleyen düzenlemeler mevcuttur. Çocuklar, anne-babalarına; işçiler, işverene; koyunlar, çobanlarına; öğrenciler, öğretmenlerine, vb. bağımlı olmak zorundadırlar. Herbirimiz, kaçınılmaz olarak ya yetki kullanmak ya da boyun eğmek zorunda olduğumuz bir takım ilişkiler içindeyizdir.

       Tanrı’nın bizleri özgür kıldığı yerlerde, bizleri tekrar köle yapmak isteyen gaddar hükümdarlara dikkat etmeliyiz. Anne-babaların çocuklarına boyun eğmeyi reddetmeleri yahut öğretmenlerin öğrencilerine boyun eğmeyi reddetmeleri kibir ya da küstahlık değildir. Bu “sorumlu olmak” değil, kullanılmaktır.

       Durmadan birisine karşı “sorumlu” olmaktan bahseden insanlardan korkarım. Bu kavram çok sinsi bir manipülasyon aracı, yetkilerini yasal sınırların ötesine götürmek isteyen yöneticilerin en sevdikleri araç olabilir.

       Bir keresinde kendi işini kurmuş olan bir adamla konuştum. Bana şöyle dedi, “Yönetim kurulu toplantılarımı duşta yaparım.” Demek istediği şuydu: Şirketinin genel müdürü ve sahibi olarak, en üst yetkiye sahipti. Patron oydu. Herşey ona bağlıydı. Fakat bu o kendisinin hiçkimseye hesap vermesi gerekmediği anlamına gelmiyordu. Bankasına, yaşadığı mahalleye ve eyaletine, kilisesindeki ihtiyarlara ve pastörlere ve en önemli olarak da Tanrı’ya karşı sorumluydu. Ancak sekreterinin yetkisi altında değildi. İş yerinde, sekreter o adamın yetkisi altındaydı.

       Bir Hıristiyanın tam olarak hangi yönetim altında bulunduğunu bilmesi ve istekli bir ruhla bu yönetime boyun eğmesi gereklidir. Bu göreve atanırken ettiğim yeminin bir parçası, kilisemin yönetimine boyun eyeceğime Tanrı’nın önünde ant içmemdi. Kilisenin, vicdanıma baskı yapamayacağını biliyoruz. Bunu yanlızca Tanrı yapabilir. Eğer kilise yönetimine karşı sağduyulu bir itirazda bulunmam gerekiyor ve bu itiraz da beni Tanrı’ya ya da kiliseye boyun eğmem arasında bir ikileme sokuyorsa, Tanrı’ya itaat etmeliyim. Ve eğer kiliseye karşı olan bu itaatsizliğim, kilisenin birliğini ve huzurunu bozacak boyutlarda ise, esenlik içinde o bedenden ayrılmalıyım.

       Aynı şey iş ilişkileri için de geçerlidir. Vicdanım beni itaatsizlik etmeye yönlendirmediği sürece, altında bulunduğum yönetimlere boyun eymeliyim. Eğer böyle bir itaatsizlik, işverenim tarafından kabul edilemezse, başka bir yerde iş aramalıyım.

       Bu gibi zor durumlarda, yüreklerimizi dikkatlice sorgulayıp, itirazımızın tanrısal bir vicdandan kaynaklandığından emin olmalıyız. Kibirli bir direnişi, ruhsal bir ikiyüzlülük örtüsüyle gizlemek çok kolaydır.

 

 

KONUM (MEVKİ) ARAYIŞI

Onurumuzu kırıcı bir şekilde muamele görmekten daha fazla hiçbir şey gururumuzu zedelemez. Çeşitli derecelerde insan saygısını kazanmak için uğraşırız. Sahip olduğumuz konuma eşit derecede saygıyla muamele görmek isteriz. Konum arayışı Amerikan yaşantısının ayrılmaz bir boyutu gibi gözükmektedir. Fakat hiçbir şekilde bu yanlızca Amerika’yla sınırlı değildir. Bu insansal bir olgudur. Eski kızılderili kabilelerinin reisleri başlarına giydikleri fazla tüyleri nasıl korumalıysa, müdür de yönetici tuvaletinin anahtarını iyi saklamalıdır.

       Free University of Amsterdam’da okumaya başladığımda professörlerimin resmi sıfatlarının nasıl kullanılacağına ilişkin bir protokol kitapçığı verdiler bana. Eğer professör, üst sınıf bir aileden geliyorsa “çok üstün doğan” diye hitab etmem gerekiyordu. Eğer yüksek lisans diploması almışsa, “çok iyi eğitimli”ydi. Eğer atanmış biriyse, “yüksek derecede layık” birisiydi. Tüm bu sıfatlar garip, ve karmaşıktı. Bu değerli insanlardan birine mektup yazarken mutlaka iki satır uzunluğunda sıfatları yazılmalıydı. Uygun sıfatı kullanmayan öğrencinin vay haline!

       Bu sıfat sistemi hayatımda gördüğüm en saçma şeydi. Yoldaki arabaların modellerini karşılaştırmakla aynı şeydi aslında. Kaplumbağaların, Mercedeslere yol vermesi gerekirdi. Bir keresinde kamyonun birinin trafik ışınğında durmakta olan bir bisikletçinin yanına geldiğini gördüm. Kamyon, yavaşça bisikletçiye yanaştı ve onu yolun kenarına itti, çünkü bisikletçi kamyonun geçip, onun olduğu yerde durmasına izin vermemişti.

       Konum hastalığı bulaşıcıdır.  Bu kültürde yaşadıktan belli bir süre sonra De Heer Sproul’a yazılmış bir mektup aldım. Çok sinirlenmiştim. “De Heer!” Bundan çok daha üstün sıfatlara layıktım! Sanki biri bana “kiracı” diye hitab ediyor gibiydi. Fakat aniden farkettim ki ben de bu mevki oyununa dalmak üzereydim.

       Mevki arayışımın Amsterdam’da sona erdiğini söylemek isterdim fakat öyle olmadı. Daha kısa bir süre önce oğlumla bir alışveriş merkezine gitmiştik. Bir kuyumcu dikkanına bakmak için durmuştuk. Kendimi büyük bir kıskançlıkla Rolex saatlere bakarken buldum. Oğluma şöyle dedim, “Bir Rolex’imin olmasını çok isterdim.”

       Oğlum şok olmuştu. “Ne?” dedi. “Hayatını daha rahat bir hale getirecek şeylere para harcamayı anlayabilirim de, sırf gösteriş için neden para harcıyasın ki?”

       Kelimeleri kalbime bıçak gibi saplanmıştı. Estetik üzerine bir vaaz vermeye hazırdım. “Güzellik meselesi bu. Güzel şeylerden hoşlanırım” demek istedim. Fakat bu yarı doğru olurdu. Güzel şeylerden gerçekten de hoşlanırım. Sanatı severim. Ama kalbimin derinliklerinde biliyordum ki, bir Rolex saat bana uygun değildi. Oğlum haklıydı. Beni çeken “Rolex” ismi ve onun temsil ettikleriydi. Bir konum meselesiydi ve bunu farkettiğimde kendile hiç de “gurur” duymamıştım.

       Filipililer 2. bölümdeki yüce kenosis (kendini boşaltma) sözleri bu konuyla yakından ilişkilidir. Elçi Pavlus’un sözlerine kulak verin:

 

Hiçbir şeyi bencil tutkularla ya da boş övünmeyle yapmayın. Her biriniz alçakgönüllülükle diğerini kendinden üstün saysın. Yalnız kendi yararını değil, başkalarının yararını da gözetsin.

Filipililer 2:3-4

 

 

       Bunlar yapılması gerçekten de güç şeylerdir. Sürekli kendimizi üstün görmeye yatkın kişilerken, burada başkalarını kendimizden daha üstün saymaya çağrılmaktayız. Bu tamamıyla doğal eğilimlerimizin zıttıdır. Çoğunlukla kendimizin diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmek isteriz. Diğer insanların bizi kendilerinden daha üstün saymalarını isteriz.

       Bu da çok eskilerden beri var olan tanrılar gibi olma ayartmasının bir parçasıdır. Aktör Gene Hackman, Hoosiers adlı filminde küçük bir Indiana kasabasındaki lisenin yeni işe başlayan basketbol koçunu canlandırıyordu. Okulda basketbola gereğinden fazla önem verildiği söyleniyordu. Basketbolcu çocukların tanrılar gibi muamele gördüklerinden şikayet ediliyordu. Tüm bunlara Hackman şu yanıtı vermişti: “İnsanların bir kaç dakikalığına bile Tanrı gibi muamele görmek için adam öldürebileceğini nasıl anlayamazsınız?”

       Artık bu, kendini beğenmişliğin kontrolden çıktığı, kişiyi mahvoluşun eşiğine sürüklediği aşamadır. Sahip olmaya çağrıldığımız alçakgönüllü düşünüşün tam tersidir.

 

 

GERÇEK ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK

Alçakgönüllülüğe yapılan böylesine yüce bir çağrı, gerçek hayatta hiçbir kimse tarafından örneğinin sergilenmediği soyut bir idealistik ahlaki olgu olarak kenara atılabilir. Fakat Pavlus bunu soyutluk dünyasında bırakmamaktadır. Mesih’in yaşamında mükemmel olarak sergilenen düşüncenin alçakgönüllüğünü kutlamaktadır:

 

Mesih İsa'da olan düşünce sizde de olsun. Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrı'ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. Ama yüceliğinden soyunarak kul özünü aldı ve insan benzeyişinde doğdu. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı. Bunun için de Tanrı O'nu pek çok yükseltti ve O'na her adın üstünde olan adı bağışladı.

Filipililer 2:5-9

 

       Mesih’in düşünüşüne ortak olmaya çağrıldık. İnsan benzeyişinde doğduğunda Kendini tamamen boşaltmıştı. Ancak, Kendini Tanrılığından ya da Tanrılığın verdiği özelliklerin hiçbirinden boşaltmamıştır. O Kendini, konumu itibarıyla boşaltmış, alçaltmıştır. Tanrı olmanın getirdiği hakları bir kenara bırakmıştır. Kendi asaletinin gerektirdiği düzeyin altında muamele görmeye boyun eğmişti. Tüm zamanlar için insanın sahip olduğu en yüce asalete sahip olan bir adamın sergilediği bu örnek, gururunu itaatin üzerine çıkaran her insanı utanca boğmalıdır.

       Kral Saul’u hatırlıyoruz. Saul, İsrail’in ilk kralı olması için Tanrı tarafından seçilmişti. İsrail’in kralına bağımsız yetki verilmeyecekti. O da, Tanrısal Kral’ın yasası altında olacaktı. Hiçbir dünyasal hükümdar, bu ulusun nihai egemeni Yahweh’nin yerine geçemezdi. Yahudilerin Tanrısı ve Kralıydı Yahweh.

       Saul iyi başlamıştı ancak çok geçmeden bulunduğu konumda gururla kabardı. Kahinin haklarını kendi üzerine alıp, Samuel’in görevini üstlendi (1. Samuel 13:9). Gittikçe daha da bencil ve inatçı biri oldu. Halk Davud’un yaptıklarına övgüler söylemeye başladığında kıskançlığı hat safhaya ulaştı: “Saul vurdu binlerini, Davud da onbinlerini” (1. Samuel 18:7). Bunun sonrası ise Saul’un umutsuzca yaptığı çılgınlıkların bir tarihçesidir.

       Saul’un yaşamı trajik bir şekilde sonuçlandı. Filistinlilerle yaptığı savaşta ağır yara almış halde, kendi kılıcının üstüne düşerek kendi canını almıştı. Düşmanları ise başını kesip, halk önünde sergilemek için bedenini asmışlardı.

       Davut Saul’un ölümüne ağladı ve Yahuda oğullarına bu Yay Neşidesini öğrenmelerini söyledi: “Ey İsrail, kendi yüksek yerlerin üzerinde öldürüldü izzetin! Yiğitler nasıl düştüler! Filistinlilerin kızları sevinmesinler diye, Sünnetsizlerin kızları sevinçle coşmasınlar diye, Gatta bunu bildirmeyin, Aşkelon sokaklarına yaymayın” (2. Samuel 1:19-20).

       Saul’un yaşamı şu Özdeyişin açık bir örneğidir: “Gururun ardından yıkım, kibirli ruhun ardından da düşüş gelir”. Yüce güç, büyük gurur, büyük gurur, büyük düşüşü doğurur.

       Konumun cazibesi çok güçlüdür. Hıristiyan olgunlaşmasına ölümcül bir bariyer örer. Hepimiz buna karşı açık bir hedefiz. Hiçkimse Rodney Dangerfıeld gibi yaşamak istemez. Herbirimiz diğerlerinin saygısını kazanmak için çırpınırız. Sigmund Freud, bir zamanlar kötü davranıştan ötürü okuldan uzaklaştırılan bir çocuğun hikayesini anlatmıştı. Çocuk sınıfın dışında durup, camlara çakıl taşı atıyordu. Sonunda müdür dışarı çıkıp çocuğa, “Neden cama taş atıyorsun?” “Herkesin halen burada olduğumu bilmesini istedim sadece” diye cevap verdi küçük çocuk.

       Herbirimiz cebimizde çakıl taşları taşırız. Görünümümüzü korumak isteriz. Özgüvenimizin sarsılmamasına çalışırız. Alçaltılmaktan korkarız. Gururumuz gerçekten de güçlü bir etkendir.

       1960’lı yılların başlarındaki Küba füze krizi sırasında Başkan Kennedy Rus donanma füzelerinin Küba’dan derhal çekilmesini istedi. Birleşik Devletler Küba’ya askeri yığınak yapmaya başladı. Aynı zamanda Nikita Khrushchev Sovyet donanmasının da Küba’ya gitmesi emrini verdi.

       Tüm dünya nefesini tutmuş olacakları bekliyordu. Walter Cronkite, her saat başı Sovyet donanmasının pozisyonuna ilişkin rapor vermekteydi. Ordu güçleri kafa kafaya Armageddon’a gidiyor gibiydiler. Son anda Rusya karar değiştirdi ve donanma gemileri Rusya’ya geri döndüler. Kennedy için büyük bir zaferdi bu. Khrushchev için ise bir yüzkarasıydı ve sonunda görevden alınmasına sebep oldu.

       Fakat sonra ne oldu? Kennedy, Küba’da denetim yapma hakkı istedi. Khrushchev reddetti ve Kennedy istediği geri çekti. Başkan Kennedy’nin bu talebini neden geri aldığını basın kendisine soruduğunda Kennedy şu cevabı verdi: “Galip olan zaten biziz. Sovyet başkanına onurlu bir son sunmak benim için önemliydi.”

       Kennedy’nin diplomasisi Khrushchev’in gururunu korumaya yönelikti. Rus başkanını onuru sıfırlanmış bir şekilde köşeye sıkıştırmak istemedi. Kennedy eğer bu kadar hassas olmasaydı, olabilecekleri düşündükçe tüylerim ürperiyor. Böylesine bir çekişmedeki gurur, dünyanın sonunu hazırlayabilirdi.

       Peki, gururun Hıristiyan yaşantısındaki yeri nedir? Hiçbir yeri yoktur. Düşmüş bir dünyada, başkanlar imajlarını korumak için ellerinden gelen tüm çabayı göstermelidirler. Dünyanın böyle işlediğini hepimiz zaten biliyoruz. Fakat bizler Filipililer 2. Bölümde Pavlus’un Mesih’in alçakgönüllülüğünü överek, Filipideki Hıristiyanlara Rab’leri örnek almaya çağırdığını görüyoruz. İtaat, alçakgönüllülük, giderek kaybolan gurur ve inatçılık-bunlar konum ve gurura değer veren dünyanın saçma saydığı şeylerdir. Evrenin Hakim’ini hoşnut etmek, bu dünyanın sahip olduğu değerlerden farklı değerlere tutunmak anlamına geldiğini biliyoruz. Alçakgönüllü bir yaşantı sürmenin ne demek olduğu konusunda en yüce örneği Kendisi vermiştir. O bizlere gururu bastırmamız gerektiğini değil, bunu nasıl yapabileceğimizi öğretti.

 

 

 

 

 

 ONİKİNCİ BÖLÜM

 

TEMBELLİK GÜNAHI

 

T

anrı, iş Tanrısıdır. Kutsal Kitap ilk olarak Tanrı’yı bizlere tanıtırken, yaradılış işindeki Tanrı’yı gösterir. O, ilk ve en yüce üreticidir. Tüm üretkenliğin kaynağıdır O.

       Düşüş’ün getirdiği lanet, çalışmanın artık zor ve zevksiz olacağı üzerinde durduğundan insanlar işlemenin de bu lanetin bir parçası olduğu sonucuna varmışlardır. Fakat dünyaya günah girmeden önce bile, yapmaları için kadın ve erkeğe Yaratıcıları tarafından bir iş verildiğini görüyoruz.

       Tanrı insanı yaratır yaratmaz, Aden’in doğusunda bir bahçe oluşturdu. Bu bahçede çokça ağaç yetişmesini sağladı. Ve sonra insana bu bahçeye bakma sorumluluğu verdi: “Ve Rab Allah adamı aldı,  baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu” (Tekvin 2:15).

       Bu aşamada daha hiçbir diken ya da gereksiz otlar yoktu. İstenmeyen hiçbir otun çıkmadığı bahçeye bakmayı bir hayal edin. Adem’in yapmak zorunda olduğu zevkli şeylerdi-budamak, meyveleri toplamak, kesmek ve bunun gibi. O bitmek tükenmek bilmeyen otlarla savaşmak zorunda kalmamıştı. Tırnağının arasına batacak hiçbir diken yoktu. Günlük sorumluluklarını yerine getirip, bir damla bile ter dökmeden tam bir hasat garantisine sahip olabilirdi. Düşüşten önce, Tanrı insanın bahçede çalışmasından hoşnuttu. Hoş bir işti; insan için yapması, ve Yaradan için seğretmesi hoştu.

       Fakat dünyaya günah girdi gireli, herşey değişti. Bir bahçeye bakmak ağır bir iş haline geldi. Adem’in üzerindeki lanet işte şöyle anlatılmakta:

 

Toprak senin yüzünden lanetli oldu; ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin; ve sana diken ve çalı bitirecek; ve kır otunu yiyeceksin; toprağa dönünceye kadar, alnının teriyle ekmek yiyeceksin; çünkü ondan alındın; çünkü topraksın ve toprağa döneceksin.

Tekvin 3:17-19

 

       Lanetin öğreleri şunlardı: diken, çalı, ter ve ölüm. İnsan acısının orijinal üçlüsü ise: kan, ter ve gözyaşı. Fakat gördüğümüz gibi işin kendisi lanet değildir. Düşüşten önce olduğu gibi, Düşüşten sonra da işlemek, Tanrısal bir buyruktur. Tanrı, yarattığı insanın çalıştığını görmekten hoşnut olmaktadır.

 

 

İŞÇİ ADAM

İnsanlığımızı düşündüğümüzde kendimizi çoğu zaman homo sapiens, “bilge adam” ya da “düşünen hayvan olan adam” olarak tanımlarız. Düşüncemizi en ayırıcı karakteristik özelliklerimize yöneltiriz.

       Karl Marx bu tanımdan tatmin olmamıştı. O, başka bir Latince ismi tercih etti – homo faber. Yani, “yaratan adam” ya da “işçi adam” (işleyen adam). Marx, çalışmanın insan yaşantısının ayrılmaz bir parçası olduğuna öylesine emindi ki insanın tanımını bile yaptığı işlere bağlamıştır. Diğer bir değişle çalışmak bir lanet değildir. Büyük oranda bizim kim olduğumuzu tanımlayan ve yaşantımıza tatmin ve anlam getiren (ya da getirmesi gereken) bir şeydir.

       Bu noktada Marx tamamıyla yanlış değildi. İnsanlarla ilk tanıştığımızda, çoğu zaman üç adımlık bir rutin izleriz. Birbirimize şu üç soruyu sorarız: “İsminiz nedir?” “Nerede oturuyorsunuz?” ve “Ne iş yapıyorsunuz?” İsim, adres ve iş-kültürümüzde bir insanı tanımlayan üç faktördür bunlar.

       Yaptığımız iş, öz kimliğimizle ayrılmaz bir bütündür. Bunu nasıl yaptığımız da eşit derecede önemlidir. Sürekli yaptığımız işteki performansımıza göre değerlendiriliriz. Bir anlamda herbirimiz, sopayı her salladığında vuruş ortalaması değişen bir beyzbol oyuncusu gibiyiz. Oyuncunun ortalaması belirli bir rakkamın altına düşerse, işi tehlikeye girer. Canlılığı, işine bağlıdır. Herbirimiz iş ile hayat arasındaki ilişkinin getirdiği güçlüklerle yüzleşiriz. Yaşamak için çalışmalı, çalışmaktan da öte, yeterince iyi bir düzeyde işlemeliyiz.

       Bununla birlikte çalışma, yanlızca hayatta kalma amacından daha yüce bir amaca sahip olmaktır. Ademle birlikte bizler de Tanrı tarafından üretken olmaya çağrıldık. Meyve vermeye çağrıldık. Üretken ve meyve veren insanlar olmak için adanmışlıkla çalışmaya istekli kişiler olmamız gerekir.

       Çalışmayı reddetmek, insanlığın en temel sorumluluklarından birini yerine getirmeyi reddetmektir. Bazı zamanlar bu lanetin yükü altında inleriz ancak dikenler, çalılar ve ter, bu işi yapmamamız için mazeret teşkil etmez.

       İş kelimesi Latince “çağırmak” anlamına gelen vocare kelimesinden gelmektedir. İşimiz, bir çağrı; Tanrı’dan gelen bir çağrıdır. İşimizi önemsememek, sorumluluklarımızdan kaçmak olur. Çalışmak zorundayız.

 

 

TEMBELLİK VE FAKİRLİK

Tembellik, üretkenliğin düşmanıdır. Tembel insan yanlız kendine zarar vermez ama topluma da bir yüktür. Tembel kişi, toplumun üretkenliğini artırmakta başırız olmakla kalmaz, diğer insanların ürettiklerinden geçinerek yaşamaya başlar. Bu da tembel kişinin antisosyal boyutudur-tembel olan, çok çalışan tarafından bakılıp, gözetilmek ister.

       Toplumun, fiziksel özürlülere karşı sahip olduğu sorumluluk, sağlam olanlara uzanmaz. Kutsal Kitap, fakirler ve Kilisenin fakirlere nasıl davranması gerektiğine ilişkin birçok şey söylemektedir. Kutsal Kitap’ta bahsedilen farklı tür fakirler arasındaki ayrımı yapmakta başarısız oluyorsak büyük bir hataya düşüyoruz demektir. Kutsal Yazılar en az dört tür fakirlik arasında ayrım yapmaktadır.

       Felaket Sonucunda Gelen Fakirlik: Bir yıkım ya da felaketin kurbanı olduklarından fakir olan insanlar vardır. Hastalık, sakatlık, sel ya da başka bir doğal felaket yüzünden üretemez hale gelmişlerdir. Hıristiyan kişi, bu gibi insanlara sevgi dolu yardım elini uzatmaya çağrılmıştır. Felakete uğramış kişileri rahatlatmaktan bizler sorumluyuz.

       Baskı Soncusunda Gelen Fakirlik: Bazı insanlar, gücü elinde bulunduran diğer adil olmayan kişilerin kurbanları olduklarından fakirdirler. Hırsızlık, tehdit a da şiddetin kurbanı olmuş olabilirler. Belki de köle olmak üzere satılıp, bir hayvan muamelesi gördüler. Belki de kullanılmakta olan dul ya da yetim kişiler bunlar.

       İnsanlara baskı yapan kişiler, Tanır’nın öfkeyle gürlemesine neden olurlar. Zayıf kişinin baskı altında olmasına ve kullanılmasına izin vermeyecektir. Bir ulus olarak İsrail’in tarihi, köle olan halkının yakarışlarını duyan ve Firavun’a, “Halkımı bırak!” demesiyle başlamıştır.

       Göklerin Egemenliği Uğruna Yaşanan Fakirlik: Fakir olmayı seçtikleri için fakir olan kişiler vardır. Gönüllü olarak tüm dünyasal varlıklarını bırakırlar. Bunlar, ihtiyacı olan kişilere daha fazla rahat sağlayabilmek için saf varoluş düzeyinde yaşayan bu dünyanın Mother Teresalarıdır. Bu tür bir yaşam tarzı her ne kadar Tanrı tarafından kesinlikle buyrulmamışsa da Tanrı’da kesin bir sevinç uyandırmaktadır. Bu tür bir fakirlik asildir. Erdemli amacı gerçekten de dikkate değer.

       Bu nedenle, kesinlikle Tanrı’nın yargısı altında olmayan üç farklı fakir insan türü görmekteyiz. Tanrı’nın öfkesini alevlendiren, dördüncüsüdür. Fakirlikleri, kendi günahlarının bir ifadesi ve sonucu olan kişilerdir bu grubu oluşturanlar.

       Tembellik Yüzünden Fakirlik: Fakirliğin bu kategorisi Tanrı’nın merhametini uyandırmaz. Tam tersine, Tanrı’nın öfkesi bu gibi kişilere karşı daha da alevlenir. Süleymanın Özdeyişlerindeki sözlere dikkat edin:

 

Ey tembel kişi, git, karıncalara bak, onların yaşamından bilgelik öğren. Başkanları, önderleri ya da yöneticileri olmadığı halde, yazın erzaklarını biriktirirler, yiyeceklerini toplarlar biçim mevsiminde. Ne zamana dek yatacaksın ey tembel kişi? Ne zaman kalkacaksın uykundan? “Biraz kestireyim, biraz uyuklayayım, ellerimi kavuşturup şöyle bir uyuyayım” demeye kalmadan, yokluk bir haydut gibi, yoksulluk bir akıncı gibi gelir üserine.

Süleymanın Özdeyişleri 6:6-11

 

 

       “Biraz kestireyim. Yarın yaparım.” Şimdi oyna, sonra çalış’tır tembelin felsefesi. Buna karşılık karınca, kış için yazdan hazırlık yapar. Acı kış geldiğinde tüm ambarları doludur.

       Yine, Özdeyişler şöyle söylüyor:

 

Tembel eller insanı yoksullaştırır, çalışkan eller zengin eder. Aklı başında evlat ürünü yazı toplar, hasatta uyuyansa ailesinin yüzkarasıdır.

Süleymanın Özdeyişleri 10:4-5

 

       Eski Antlaşma yazılarının bilgeliği tembelliğe ilişkin sözlerle doludur. Sadece kısa olarak birkaçını belirtelim: “İşini savsaklayan kişi, yıkıcıya kardeştir” (Sül. Mes. 18:9). “Tembel sahana daldırdığı elini ağzına bile götürmek istemez” (Sül. Mes. 19:24). “Tembelin isteği onu ölüme götürür, çünkü elleri çalışmaktan kaçınır” (Sül. Mes. 21:25). “Tembel der ki, ‘Dışarıda aslan var, sokağa çıkarsam beni parçalar’” (Sül. Mes. 22:14). “Haylazlıkla dam çöker; ve ellerin gevşekliğiyle evin içine yağmur damlar” (Vaiz 10:18).

       Bu gibi sözler Eski Antlaşma’yla sınırlı değildir. Tembelliğe ilişkin aynı olumsuz yargı Yeni Ahit’te de karşımıza çıkmaktadır. Emanet para benzetmesindeki efendi, hiçbir kar getirmeyen kölesiyle çok sert konuşmaktadır: “Kötü ve tembel köle! Ekmediğim yerden biçtiğimi, harman savurmadığım yerden devşirdiğimi biliyordun ha?” (Matta 25:26).

       Belki de tüm Kutsal Yazılarda tembel insana karşı yapılan en büyük suçlama Pavlus’un Selaniklilere yazdığı ikinci mektupta bulunmaktadır:

 

Hatta sizinle birlikteyken size şu buyruğu vermiştik: “Çalışmak istemeyen, yemek de yemesin!” Çünkü aranızda bazılarının boş gezdiğini duyuyoruz. Bunlar hiçbir iş yapmıyor, başkalarının işine karışıp duruyorlarmış.

2. Selanikliler 3:10-11

 

       “İş yoksa, aş da yok” tu elçinin emri. Çalışmayan kişileri Pavlus, başkalarının işine karışanlar olarak adlandırıyor.

       Yalancılar için kullanılan ilginç bir terim. (Belki daha güncel bir ifade olarak kaldırım mühendisi kullanılabilirdi.) Çalışmayı reddedenler halen bir işle meşgullerdi. Meşgul oldukları iş “orda burda takılarak” dedikodu yapmaktı. Yaptıkları iş, üretken bir iş değildi.

 

İŞKOLİK

İşkolik terimi kültürümüzde birbirinden oldukça farklı iki anlamda kullanılmaktadır. Genel kullanılına göre işkolik bir kişi, durmadan çalışan ve meşguliyetinin içinde sosyal etkinliklere ya da bunun gibi şeylere çok az zaman ayıran kişidir.

       Ancak bu terimin kullanıldığı bir ikinci anlam vardır. Psikologlar tarafından teknik anlamda kullanılır. Burdaki işkolik terimi, üretken olmayan ama başkalarının işine karışan ve az ya da hiç gerçek iş ortaya koymayan kişi için kullanılır. Sahte iş görüntüsü yaratmak için çalışır.

       Üniversitede sınıfımda bir çocuk vardı. Çalışma açısından oldukça disiplinli biri gibi gözüküyordu. Sınıfta olmadığı her an, masasının başında ders çalışıyordu. Öğrenci merkezine boş ziyaretlerde bulunmuyor, yurt partilerine de katılmıyordu. Onun için oyun yoktu.

       Fakat imtahan zamanı geldiğinde, hep çok düşük notlar alıyordu. Bazen kaldığı da oluyordu. O kadar disiplinli çalışmanın, böylesine az sonuç vermesi beni şaşırtıyordu. Bir akşam arkadaşım “çalışırken” onu seyretme fırsatım oldu. Masasının başına oturmuş, başını elleriyle destekleyerek, önündeki kitaba bakıyordu. Gözleri donmuş gibiydi. Önündeki sayfaya bir kaç dakika boyunca boş boş bakmasını seyrettim. Tek bir sayfa bile çevirmedi. Masa başındaydı. Gözleri kitabın üstündeydi ama aklı bariz başka bir yerdeydi. Gözleri açık uyuyan bir adama bakıyorum zannettim.

       Hasta işkolik, yoğun bir çalışma içindeymiş görünümü vermeye bayılır. Çoğu zaman ofise ilk gelip, son gidendir. Işığı bütün gece açıktır. Gittiği her yere ağır bir çanta taşır. Çoğu zaman ofisteki bölücü etkendir. Çalışma arkadaşlarını hataları yüzünden eleştirmeye bayılır. Suçu başkalarına atarak kendi hatalarını kapamaya çalışır. Her zaman meşgul gözükür ama en önemli karakteristik özelliği asla birşey üretmemesidir. Ya hiçbir şeyle ya da önemsiz bir şeyle meşguldür. Onu işi, üretken çalışmanın bir kopyasıdır.

       Burada dikkatli olmalıyız. Üretken olmayan işkolik, üretken ve çalışkan kişilere ait birçok karakteristik özelliğide sergiler. Bir kişi işe erken gelip, geç gidiyor diye o kişi üretken değildir.

       Sahte olan, gerçeği, üretim ve sorumluluk yüklenme alanlarında taklit edemez. Yalancı işçi meşgul gözükür fakat üretimsizlik ve kronik olarak işi başkasına verme gibi iki ölümcül hata ile belirlenebilir. Başkalarını eleştirmesi, kendi hatalarını örtmeye çalışmasından ileri gelir. Bu gibi işkolik, maske altına gizlenmiş bir tembeldir. İşkolik kişi çoğu zaman iş arkadaşlarını, hatta kendini bile kandırabilir. Fakat tembelliklerini örtmeye çalışan üretken olmayan işçilerden hoşnut olmayan Tanrı’yı kandıramaz.

       Birçok Hıristiyan, her zaman meşgul görünmesi gerektiği düşüncesiyle büyür. Sosyologlar ve tarihçiler uzun yıllar boyunca bu sözde Protestan iş ahlakını tartışmışlardır fakat Kuzey Avrupa ve Amerika’daki Protestanların çok abartılı bir iş anlayışı olduğu konusunda genel bir fikir birliğine varmışlardır. Onu lanet olarak görmek bir yana dursun, çoğumuz çalışmayı hayatın yüce amacı olarak görmeyi öğretildik. Sorun şu ki, böyle bir düşünüşün hüküm sürdüğü yerde tembel ve üretken olmayan insanlar olacaktır. Tabi böyle bir izlenim bırakmak istemedikleri için üzerlerini kapamaya çalışırlar. Bu insanlar yanlızca üretken olmayan yaşantılarıyla değil, fakat sürekli devam eden kandırma mekanizmalarıyla kendilerine (ve diğerlerine) yük olurlar.

 

 

ÇALIŞAN ADAMIN TATLI UYKUSU

Çalışmamız gerektiği Tanrısal bir buyruktur. Çalışıp tembel olmamak ise ahlaki bir meseledir. Nerede çalıştığımız ise bilgelik meselesidir. Erdemli kişi çalışan kişidir. Bilge kişi ise motive edilmiş yeteneklerini yaptığı işle kaynaştıran kişidir.

       Tabi ki, yeteneklerimize mükemmel olarak uyan bir işi her zaman bulmak mümkün değildir. Ancak kendimizi olabildiğince iyi tanıyıp, kendimizde gördüğümüz özelliklerle mümkün olduğu kadar uyuşan bir iş bulmaya çalışmak suçluluk ve stresin büyük bir bölümünü ortadan kaldıracaktır. Yaptığımız işe uygun olmadığımızı düşündüğümüz zamanlarda bile, yaptığımız işi iyi yapmamız gerektiğini söyleyen buyruk geçerlidir. Tanrı bizlerin, meziyet ve ihtiyaçlarımıza mükemmel olarak uyan işlerde çalıştığını görmekten hoşnut olur ancak içinde bulunduğumuz her koşulda adanmışlıkla çalıştığımızı gördüğünde de aynı derecede hoşnut olmaktadır.

       Kutsal Kitap bizlere çalışan kişinin uykusunun tatlı olduğunu söylemektedir (Vaiz 5:12). Üretken iş yorucu olabilir fakat aynı zamanda da oldukça tatmin edicidir. Kaygı ve stresle kesilmeyen, deliksiz bir uyku getirir beraberinde.

       Huzursuz uyku, çoğu zaman ihmal ettiğimiz sorumluluklardan duyduğumuz suçluluktan kaynaklanır. Yarım ya da hiç yapılmamış biçimde bıraktığımız işin fazlalığı oranında içimizdeki huzursuzluk da büyür. Çok ciddi derecede dönem dönem bunalım geçiren bir kadın tanıyordum. Bir psikoloğun denetimi altındaydı.  Sonuçta, kadının geçirdiği depresyon dönemlerinin çamaşır sepetindeki ütülenmemiş çamaşırların fazlalığıyla direk ilişkili olduğu görülmüştü. Ütü yapmaktan nefret ediyordu ve ailesi de yıka-ve-giy türden giysiler giymiyordu. Sepetteki çamaşırlar yükseldikçe, kadının huzursuzluğuda yükseliyor ve sonunda depresyona varan bir seviyeye ulaşıyordu.

       Bunu anlayabiliyorum. Her ne kadar daha bir psikoloğun gözetimi altına girmemiş olsam da, cevaplanmamış mektuplarıma karşı aynı huzursuzluğu hissediyorum. Mektuplarım biriktikçe kendimi daha kötü hissediyorum. Yaşamımda beni bunaltan bir suçluluğa sebep olan tembelliktir bu.

       Bir zamanlar bir ekonomi professörüm vardı. Adam, bir dönem boyunca masasının üstüne çıkıp, en çok sevdiği ekonomi prensibini avazı çıktığı kadar bağırarak söyledi: “Çalışmak zorundasın!” Dikkattimizi çekmeyi başarmıştı. Öğretiş tarzı biraz alışılmadık olabilirdi fakat tek bir cümleyle Tanrı Yasası’nın ruhunu aktarabilmişti. Çalışmak bizim sorumluluğumuzdur. Tanrısal görevimizdir. Her birimizin yapması gereken bir iş vardır.

       Kulağa bunca hoş gelen İsa’nın şu sözlerinden başka söz düşünemiyorum: “Aferin! İyi ve güvenilir köle!” Bir gün bu sözleri duymayı arzuluyorum. Hepimizin bunu istediğinden eminim. Ancak Mesih’ten böylesine bir övgü almak istiyorsak şu anda çalışmalı ve bizleri yapmaya çağırdığı işi yapmalıyız. Böyle yaparak O’nu hoşnut ederiz.

 

 

 

 

 ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

YALANCILIK GÜNAHI

 

B

ütün insanlar yalancı” der Mezmurlar 116:11. Aynı gerçek, tüm insanlığa yapılan elçisel suçlamada da yankılanmaktadır. Pavlus şöyle diyor: “Her insan yalancı olsa da, Tanrı’nın doğru olduğu bilinmelidir” (Romalılar 3:4).

       Yalancılık bizlerin ciddi bir sorunudur. Konuşmalarımız, davranışlarımız ve ilişkilerimizde gerçeği saptırırız. Birbirimize, Tanrı’ya ve kendimize yalan söyleriz. Bu soruna insanlık tarihinin en başlarında rastlarız. Kaydedilmiş ilk yalan, Aden’de yılan tarafından söylenmiştir. İblis Şeytan’a, “Ölmezsin” dediğinde, yalan söylüyordu. Yalan söylemek Şeytan’ın doğasıdır. İsa Şeytan’ı şöyle tanımlar:

 

Siz babanız İblis'tensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır.

Yuhanna 8:44

 

       Tanrı ile Şeytan arasındaki çatışma gerçek üzerinde odaklanmıştır. Tanrı, her gerçeğin kaynağıdır; Şeytan ise yalanın babası. Mesih ile Mesih karşıtı arasındaki merkezi olay da gerçek olgusudur. Mesih karşıtını tanımlayan “anti”[4] ön eki “karşısında” ya da “yerinde” anlamına gelebilir. Mesih karşıtı, Mesih’e karşı savaşır. En birinci amacı Mesih’in yerini almaktır. O yalancı bir kopya, gerçeğini sahtesiyle değiştirmek isteyen bir sahtekardır. Mesih karşıtı sahte Mesih’tir. Tek kelimeyle, yalancıdır. Olmadığı birşeymiş gibi davranmaya çalışıyor.

       Mesih karşıtı, en büyük ikiyüzlüdür. Büyük bir kandırmaca içindedir. Yalan işaretler ve harikalar yaratır. Onunla ilgili herşey sahtedir. Amacı gerçeği küçültmek, gerçeği gözden uzaklaştırmaktır. Şeytan kendine ışık meleği süsü verdiği gibi Mesih karşıtı da Mesih olarak tanınmaya çalışır.

       Mesih karşıtı gücünü, bizlerin gerçeğe ilişkin tavrımızdan alır. Yalanı seven insanlara çekici gelen türden yalanlar üzerine kurar krallığını. İsa’nın bu çarpıcı karşılaştırmasını hatırlayacağız: “Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Gerçekten yana olan herkes benim sesimi işitir” (Yuhanna 18:37).

       Gerçekten yana olmak Mesih’in sesini işitmektir. Mesih, gerçeğin beden almış şeklidir. Karanlık ve ışık, Mesih ve Mesih karşıtı arasındaki savaş, gerçek ile yalan arasındaki savaştır.

       Tembellik konusunda Kutsal Kitabın neler dediğine kısaca bakmıştık. Şimdi de aynısını yalancılık için yapalım. Aşağıdakiler, Kutsal Kitabın bu konu üzerinde söylediklerinden kısa alıntılardır:

 

Rab’bin nefret ettiği altı şey, iğrendiği yedi şey vardır: Gururlu gözler, yalancı dil… (Sül. Mes. 6:16-17). Rab yalancı dudaklardan iğrenir, ama gerçeğe uyanlardan hoşnut kalır (Sül. Mes. 12:22). Doğru kişi yalandan nefret eder, kötünün sözleriyse iğrençtir (Sül. Mes. 13:5). Yoksul olmak yalancı olmaktan yeğdir (Sül. Mes. 19:22). Bütün yalancılara gelince, onların yeri, kükürtle yanan ateş gölüdür. İkinci ölüm budur (Esinleme 21:8).

 

 

 

BAŞKALARINA YALAN SÖYLEMEK

Yalan söylediğimizde bunu çoğu zaman başkalarına karşı yaparız. Bir kaç nedenden ötürü yalan söyleriz. Dikkat etmeliyiz ki yalancılık, guru ve tembellik günahlarıyla çok yakından ilişkilidir. Başkalarına yalan söyleriz çünkü gerçeğin sahip olduğumuz ünü zedeleyeceğinden korkarız. Hakkımızdaki gerçeğin başkaları tarafından öğrenileceğini gururumuz kaldıramadığı zaman yalan söyleriz. Cezalandırılmaktan kaçmak, suçumuzu kapamak için yalan söyleriz.

       Aynı zamanda tembelliğimizi gizlemek için de yalan söyleriz. En yaygın yalan söyleme çeşilerinden biri ise kopya çekmektir. Yetersiz derecedeki hazırlığımızı örtmek için kopya çekeriz. Bir sınav için yeterince düzenli çalışmamışsak, düzenli bir çalışmanın yerini alacak kopyaya başvururuz. Yakalanmamışsak aldığımız not, anlamsız, yalan bir nottur. Eğer o sınav çok rekabetli bir sınav ise durum gerçekten çok üzücü olur. Çünkü kopya çekmemiz, bir tür hırsızlığa dönüşür çünkü bizim yalan yere kazandığımız başarıdan ötürü diğerleri cezalandırılır.

       Bir turnuvada hile yapan bir golfçü, hilekarlığın kurbanı olmuş diğer oyuncuları soymuş olur. Böylece hile yaparak hem gerçeği katletmiş oluruz hem de diğer insanları.

       Üniversitedeyken benim de karıştığım bir olayı utançla anlatmak istiyorum. Grekçede son derece zorlanan bir arkadaşım vardı. Her imtahandan önce buluşurduk ve ona hazırlanması için yardım ederdim. Final imtahanına geldiğimiz aşamada zar zor geçebilecek düzeydeydi. Final sırasında professör bizleri kendi “onurumuza” bırakıp, sınıftan çıktı. Pek de onurlu davranmadık.

       Arkadaşım yanıma oturuyordu. Sınav ilerledikçe heyecanı arttı. Kağıdıma bakmak için kafasını çevirmeye başladı. Ona yardım ettim. İyi görebilmesi için kağıdımı onun olduğu tarafa doğru kaydırdım. Açıkça bu suça gönüllü olarak ortaklık ediyordum.

       Sınav sonuçları professörün odasının kapısında asıldığında iki kişinin notunun yazılmadığı açıkça gözüküyordu. Benim ve arkadaşımın isminin yanında bir yıldız ve bir “professörü gör” şeklinde bir not vardı. Professörün kapısını çalarken kalbin yerinden fırlayacak gibiydi.

       Professör beni odasına aldı. Her öğrencinin her soruya verdiği cevabın şemasını çıkarttığını gördüğümde iğrençlik derecesinde şaşırmıştım. Şema, bir kaç soruda iki ama yanlız iki kişinin aynı hataları yaptığını gösteriyordu. Kanıtlar inkar edilmezdi. Professör üzgün bir ifadeyle bana bakıp şöyle dedi, “Tek bir sorum var.” “Evet efendim?” diye cevap verdim. “Kağıdındaki cevaplar kendi cevapların mı?” “Evet, ama” diye söze başlayıp durumdaki payımı itiraf ederken sözümü yarıda kesti.

       “Duymak istemiyorum” dedi professör. “Bilmek istediğim tek şey, cevaplarının kendinin olup olmadığı?” Tekrar, “evet” dedim ve hemen bana gidebileceğimi söyledi.

       Anlamadığım fakat bugüne dek bile halen minnettar olduğum sebeplerden ötürü professör bana hiçbir ceza vermemişti. Merhamet etmişti. Fakat arkadaşım için durum o kadar da iyi değildi. Tüm ders için genel not olarak bir F almıştı. Sonuçlar onun için akademik ve yıkımdı.

       Her ikimiz de kopya çektik. Yardımım sadece arkadaşımın paniğine duyduğum acımadan kaynaklanmıştı. Onun başarısı benim için önemliydi çünkü onu ben çalıştırıyordum. Onun için olduğu kadar kendim için de kopya çekiyordum. Her iki açıdan da ikimiz de yalan söylemiştik. O günden itibaren ne şekilde olursa olsun imtahanlarda kopya çekmemeye karar verdim.

       Kopya çekme ayartmalarına karşı da hassaslaşmıştım. Daha sonraları bir kilisede gençlik grubunun sorumluluğunu üstlenmiştim. Sınıfımda yaklaşık otuz kişi vardı. Bir keresinde onlara şöyle dedim, “Tamam herkes dürüstçe söylesin. Sınavlarda kaçınız hiç kopya çekti?”

       Aldığım yanıt beni şok etmişti. Odadaki her el kalkmıştı. Hepsinin yapmış olduğu mu yoksa bunu itiraf etmedeki istekliliklerinin mi beni daha çok şok ettiğini hatırlamıyorum.

       Daha sonra neden kopya çektikleri konusunda uzun bir konuşmaya başladık. Verdikleri cevaplar arasında: “Ailem iyi notlar almam için bana çok baskı yapıyorlar,…” “Diğer herkes kopya çekiyor, ancak böyle onlarla yarışabiliyorum.” “Aptal gözükmek istemiyorum.” “Sınavlar adil değil.”

       Konuşarak sorunu çözümledik. Grup olarak, alışkanlıklarımızı değiştirmeye karar verdik. Bir dönem boyunca her hafta onlara şöyle sordum: “Bu hafta kopya çektiniz mi?” Bazıları kopyayı hemen bırakmıştı. Fakat bazıları ise çok derin bir mücadele içindelerdi. Aralarında yeni bir dayanışma doğmuştu ve birbirlerini dürüst olmaya teşvik ediyorlardı.

       Diğerlerine söylediğimiz yalanların tümü gurur ve tembelliğimizle ilişkili değildir. Bazıları haksız kazanç arzumuzla ilgilidir. Satıcılar, örneğin, normal şartlarda doğruyu söylemelerinin beklendiğini unuturlar. Örneğin, bir iş anlaşmasında alıcıya gerçek söylenmelidir. Satıcılar bir tür “Alan dikkat etsin” mentalitesi arkasına saklanamaz. Eğer arabamın bir yerinde sorun varsa, arabamı satarken bu problemi tüm açıklığıyla ortaya koymalıyım. Satılan şeyi bilerek olduğundan farklı gösterip, satmak sahtekarlıktır. Alıcıya gerçeğin söylenmesi gerekir.

       Amerika’da daha yeni çıkan bir yasayla kiracılıkta ve reklamcılıkta doğruluk şart kaşuldu. Kiralayan kişilerin artık ek masrafları gizleyeme hakkı olmayacak. Reklam verenler ise artık ürünleri hakkında gerçek dışı tanıtım yaptıklarında suçlu olacaklar. Kiralarken, reklam yaparken  ya da satarken yalan söylemek hiç de küçük çapta olmayan bir hırsızlığa karışmak demektir.

 

 

BAŞKALARI HAKKINDA YALAN SÖYLEMEK

Başkalarına yalan söylemek başka birşey, başkaları hakkında yalan söylemek ise çok başka bir şeydir. Burada işin içinde iftira vardır. Başkaları hakkında yalan söylemek onların büyük zarar görmesine sebep olmaktır. İblis’in kendisi iftiranın ustasıdır. Öğrencilerini dedikodu yapmaya, arkadan konuşmaya ve iftira atmaya teşvik eder. Bir insanın iyi ismini çalmak, sahip olduğu bir şeyi çalmaktan daha zarar verici olabilir.

       Tanrı, diğerlerine karşı yalan söylemek ve iftira atmak konusuna öylesine önem vermektedir ki, On Emir’de buna da bir yer vermiştir: “Komuşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin” (Çıkış 20:16).

       Bu yasak, sadece bir kişiyi mahkemede yalan yere suçlamaktan daha fazlasını kapsamaktadır. Gerçeği ve yanlızca gerçeği söyleme sorumluluğu İsrail’de ciddiye alınırdı. Bir mahkemede yalan söylendiği ortaya çıktığı taktirde bunun cezası ölüme kadar uzanabiliyordu.

       Mahkemeler görgü tanıkların doğru söylediğinden emin olamazlarsa, bir ülkede adalet sağlanamaz. Ancak daha güncel düzeyde, başkasına zarar verici iftira şeklini alabilir. “İftira etmek” kelimesinin anlamını ve etkisini kısaca inceleyelim. Birisine iftira atmak, o kişi hakkında yalan şeyler, o kişiyi inciten yalanlar söylemektir. İftira atmak, haksız yere suçlamaktır. Her birimiz iftiranın verdiği acıyı tatmışızdır. İşlemekten suçlu olduğumuz günahların acısını çekmek başka bir şey, yapmadığımız bir şey için cezalandırılmak çok daha başka bir şeydir. Yalan yere suçlanmanın verdiği acıdan kimse hoşlanmaz.

       İsa, tüm hizmeti boyunca iftiranın kurbanıydı. Ölüm ıstırabında iken bile sözlü aşağılanmaya maruz kalmıştı. Çarmıha gerildiğinde onunla birlikte idam edilen iki hırsızın yaptığı tartışmanın konusu olmuştu. “Çarmıhta asılı duran suçlulardan biri O’na, ‘Sen Mesih değil misin? Haydi, kendini de bizi de kurtar!’ diye küfür etti” (Luka 23:39).

       İsa, gerçektende Mesih’ti. Bu konuda hiçbir soru işareti, hiçbir “eğer” yoktu. Burada Kendisine karşı, O’nu aşağılamak için yapılan suçlama ilginç bir şekilde gerçekti. Birinci hırsızın aşağılaması İsa’ya iftira atmak amacıylaydı. İkincisinin verdiği yanıt ise dikkate değer:

 

“Ne var ki, öbür suçlu onu azarladı. “ ‘Sende Tanrı korkusu da mı yok?’ diye karşılık verdi. ‘Sen de aynı cezayı çekiyorsun. Nitekim biz haklı olarak cezalandırılıyor, yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. Oysa bu adam hiçbir kötülük yapmamıştır.” Luka 23:40-41

 

       Burada, ikinci hırsız kendisine verilen cezanın adil olduğunu kabul etmiştir. Suçlu olduğu şeylerden ötürü çarmıha geriliyordu. Diğer hırsız da suçluydu. Adil olanı, hakkettiklerini alıyorlardı. Ancak İsa, kendisine yapılan suçlamalar karşısında masumdu. Yalan yere suçlanmanın kurbanıydı. Kurtuluş tarihinin merkez noktası Çarmıh, tanrısal kefaret açısından, kurluşun en kritik anıydı. Ancak insansal açıdan, gelmiş geçmiş en vahşi adaletsizlik örneğiydi. İnsanlık tarihinin en büyük ifitirasıydı. Roma adaleti, masum olan Tanrı Oğlu’nu ölüme layık görmüştü. Yahudiler, Tanrı’nın seçilmiş halkı, Mesih’i bekleyen o insanlar, suçsuz bir adamı Romalılar’a teslim etmişlerdi.

       İkinci hırsız buna rağmen herşeyi düzeltmiştir. “Bu adam hiçbir kötülük yapmamıştır.” Bu sözlerle hırsız, Roma temsilcisi Pilatus’un yargısını tekrarlamaktaydı, “O’nda hiçbir suç bulmadım” (Luka 23:14). Ancak bu sözleriyle İsa’yı aklamasına rağmen Pilatus, öfkeli kalabalığa teslim olarak iftira dolu suçlamaların cezalarının uygulanmasına izin verdi. Adaletin Romalı bekçisi olan Piltus, öfkeli bir çeteyi memnun etmek için adaletin yüzüne tükürmüştür.

       İkinci hırsız ne kadar günahlı yaşamış olsa da, son nefesini gerçek için savaşmaya harcadı. Dudaklarında adalet tanıklığı ve merhamet için yakarışla ölmüştü: “Ey İsa, kendi egemenliğine girdiğinde beni an” (Luka 23:42).

       İsa, güvenilirliğinin böylesine bir adam tarafından savunulduğunu duyduğunda açıkça etkilenmişti. Hırsıza, lütuf vaadiyle cevap vermekte geç kalmadı: “Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın” (luka 23:43).

       Hırsızın halen İsa’yla birlikte cennette olduğuna inanıyorum. Ancak Şeytan orada değil. Mesih’in egemenliğinde iftiraya yer yoktur.

       İftiranın, zarar verici bir yalan olduğu görüşündeyim çünkü iftira, Şeytanın Tanrı halkına karşı savaşmada kullandığı en baş silahlardan biridir. Bir kişiye iftira atmak, o kişinin ününe zarar vermektir. Ünümüz, “iyi ismimiz” bizlerin hayatları için çok önemlidir. Hayat kötü bir ün olmaksızın yaşanmak için bile yeterince zordur.

 

 

İYİ BİR AMAÇ UĞRUNA YALAN SÖYLEMEK

Yakup, kardeşi Esav’ın evlatlık hakkını çalarak haksız yere kardeşinin yerini alan bir kişiydi. Bu hırsızlık, kandırma yoluyla gerçekleşti. İshak yaşlandığında ve gözleri artık göremez hale geldiğinde Yakup, oğlak derisinden yapılan giysileri giyerek kendisini kıllı kardeşi Esav gibi gösterdi ve kendisini bereketlemesi için babası İshakı kandırdı. Tüm bunlar İshak’ın karısı Rebeka’nın yardımıyla gerçekleşti. Yalanın Anasıydı o:

 

Ve şimdi, oğlum, sana emrettiğime göre sözümü dinle. Şimdi sürüye git, ve oradan bana keçilerden iki iyi oğlak al; ve onları baban için sevdiği gibi lezzetli yemek yapacağım; ve yemesi için babana götüreceksin, ta ki, o, ölümünden önce seni mubarek kılsın. Tekvin 27:8-10

 

       Rebeka’nın Tanrı’nın iradesini gerçekleştirdiği savunulabilir. Tanrı, büyüğünün küçüğüne kulluk edeceğini söylemişti. Yakup, bir vaat çocuğuydu. Rebeka sadece Tanrı’nın kadir iradesinin kararlaştırdığı şeyin gerçekleştiğinden emin olmak istiyordu.

       Fakat Tanrı, Kendi kutsal iradesini gerçekleştirmek için insanların günah işlemelerini gerektirmez. Günah üzerinde kadirdir fakat günahın yazarı değildir. İradesini Yahuda aracılığıyla gerçekleştirdi ancak bunu yapmış olması Yahuda’yı günahından özgür kılmadı. Yusuf’un kardeşleri örneğinde olduğu gibi, onlar planlarını kötü amaçla yapmışlardı fakat Tanrı onu iyilik için kullandı. Bu nedenle Rebeka halen günahından sorumludur. Bu kadının günahı sonsuz bir acılık, Esav ve Yakub’un soyları arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir nefret uyandırmıştır. Bugün Filistin’deki kanlı düşmanlığın bir bölümününün bu kadının ahlaksız yalanından kaynaklandığını bile söyleyebiliriz.

       Peki fahişe Rahav’ın yalanına ne demeli? İbraniler 11’de Rahav kahramanlar kitabına geçmiştir:

 

Fahişe Rahav, imanı sayesinde casusları dostça karşıladığı için imansızlarla birlikte öldürülmedi. İbraniler 11:31

 

Yeşu 2. Bölümde Rahav’ın casusların ardından gelen adamları nasıl kandırdığını okumaktayız:

 

Ve kadın iki adamı aldı, ve onları gizledi; ve dedi: Evet, bana o adamlar geldiler, fakat nereden olduklarını bilmiyordum; ve vaki oldu ki, karanlık basınca kapılar kapanmak üzre iken o adamlar çıktılar, o adamlar nereye gittiler bilmiyorum; hemen arkalarından kovalayın. Yeşu 2:4-5

 

       Bu düpedüz bir yalanın kaydıdır. Öyleyse tartışılması gereken konu şudur: Rahav, yalanı yüzünden ya da yalanına rağmen mi Tanrı tarafından mubarek kılındı? Bazıları yalanına rağmen mubarek kılındığını savunarak Rahav’ı Rebeka’yla aynı kategoriye koyarlar. Bu görüş, yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu savunur.

       Diğer taraftan ise gerçeğin söylenmesi şart olduğunda gerçeği söylemek gibi bir prensip bulunmaktadır. Bu görüş ise, gerçeğin söylenmesinin her zaman şart olmadığını söyler.

       Bir örnek vereyim. Hollanda’da yaşadığım yıllarda İkinci Dünya Savaşı sırasında beş yıl boyunca Nazi yönetimi altında yaşayan bir kadının evinde kaldım. O zamanlar Nazi mücadelesi için yapılan projelerde ve kamplarda çalışmak üzere Hollandalı erkek çocuklarını yakalayıp buralara göndermek Almanların politikasıydı. Bu kadın küçük oğlunu saklamak için parkelerin altında bir yer kazadı. Bu küçük bölmeye havalandırma sistemi kurdu ve yiyecek depoladı.

       Bir gün Naziler bu kadının bulunduğu köyü ararlarken kadın oğlunu bu bölmeye sakladı. Kapıyı bile çalmadan Naziler silahlarıyla eve girdiler. Yatak odasına gidip oğlan kıyafetleri bulmak için dolapları aradılar. Sıcak olup olmadığı görmek için yatakları kontrol ettiler. Sonunda oturma odasına geri dönüp, tam olarak çocuğun saklandığı bölmenin üzerinde durdular. Askerlerden biri kadına şöyle dedi: “Burada bir erkek çocuğu saklıyor musun?”

       Bu kadının ahlaki sorumluluğu nedir? “Evet, yerin altında bir tane var” mı demeliydi? Zannetmiyorum. Burada yalan söylemek için ahlaki hakkı vardı. Nazilerin gerçeği bilmeye hakkı yoktu. “Hayır, burada çocuk yok” diye cevap verdi. Bunun üzerine askerler kadının vereceği tepkiyi görmek için aynı zamanda ona bakarak silahlarıyla yeri taramaya başladılar. Kadın dıştan hiçbir tepki göstermezken, içi inanılmaz bir korku ve terörle dolmuştu.

       Sonunda askerler evden ayrıldılar. Panik içindeki anne çocuğunu sakladığı yere koştu. Oğlu hiçbir yara almadan tehlikeyi atlatmıştı. Kadının askerleri kandırması, oğlunun hayatını kurtarmıştı.

       Değerli eşyalarımızı nerede sakladığımızı hırsızlara söylemek zorunda değiliz. Askerler, bölüklerinin nerde olduklarını söylemek zorunda değildirler. Gerçek, gerçeği hakkedenlere söylenmelidir. Gerçeği hakketmeyen kişilere gerçeği söylediğimizde Tanrı’yı hoşnut etmiyoruz.

 

 

KENDİMİZE YALAN SÖYLEMEK

Hayatta yapması en zor olan şeylerden biri kendimiz hakkındaki gerçeği kendimize söylemektir. İlk bakışta bunun zor olabilmesi imkansız gibi gözükür. Bizim hakkımızda bizden başka kim daha fazla şey bilebilir ki?

       Buna rağmen, kendimiz hakkında iyi bir fikre sahip olmasını istediğimiz tek kişi de yğine kendimizdir. Kişiliğimizin karanlık yüzünü tüm çıplaklığıyla kabul etmek en fazla acı veren şeydir. Çoğu zaman, kendimiz hakkındaki gerçekle yüzleşip, bunu kabul etmek için tanrısal gücün doğa üstü işleyişi ve kendimiz hakkındaki gerçeği gösterişinden başka hiçbir şey bunu başaramaz. Aslında, Kutsal Ruh’un kendimiz hakkındaki tüm gerçeği bir anda olduğu gibi bizlere göstermediği için çok şanslıyız. Böylesine bir gerçeğe kim dayanabilir ki? Tanrı’nın kutsallığına bir an bakması, İşaya’nın kendini lanetlemesine neden olmuştu. Tanrı kendilerini oldukları gibi görmelerine izin verdiğinde Eyüp ve Habakkuk neredeyse yok oluyorlardı.

       Bizler kendimize de yalan söyleriz. Hareketlerimiz olabilecek en iyi şeylerin ışığı altında değerlendiririz. Başkalarını katı bir şekilde yargılayıp, kendimize bahane uydurmakta hiç gecikmeyiz. Bahane bulma sanatının ustalarıyız.

       Hepimiz Davud’u hatırlıyoruz. Rab’bin yüreğine göre bir adamdı. Matşeba’yla günaha düştüğünde kendi suçunu kendisinden gizlemek için tüm kurnazlığını kullandı. Batşeba’nın kocası Uriya’yı savaşın en ön cephesine gönderterek suçunu dolaylı yoldan adam öldürmeyi ekledi.

       Batşeba’yı kendine eş olarak aldıktan sonra Natan peygamber tarafından azarlanmıştı. Natan, krala görünürde zararsız bir benzetmeyle yaklaştı:

 

“Ve Rab Natanı Davuda gönderdi. Ve yanına gelip olna dedi: Bir şehirde biri zengin ve öbürü fakir iki adam vardı. Zengin adamın pek çok koyunları sığırları vardı; ve fakir adamın satın almış ve beslemiş olduğu küçük bir dişi kuzudan başka bir şeyi yoktu; ve kuzu onun yanında kendisiyle ve çocuklarıyla beraber büyümüştü; ve lokmasından yer tasından içerdi, ve koynunda yatardı, ve kendi kızı gibi idi. Ve zengin adama bir yolcu geldi, ve kendisine gelen yolcuya hazırlamak için kendi koyunlarından ve kendi sığırlarından almaya kıyamadı, fakat fakir adamın kuzusunu aldı, ve yanına gelen adam için onu hazırladı.”  2. Samuel 12:1-4

 

       Peygamberin ağızından çıkan bu hikayeyi duyduğunda Davudun öfkesi alevlendi. Bölüm şöyle devam ediyor:

 

“Ve o adama karşı Davudun öfkesi çok alevlenip Natan’a dedi: Hay olan Rabbin hakkı için bunu yapan adam ölüm oğludur, ve bu şeyi yaptığı ve acımadığı için kuzuyu dört kat ödeyecektir.” 2. Samuel 12:5-6

 

       Bundan sonra Natan, kendi canı pahasına, ölümcül sözleriyle krala şu sözlerle bağırdı: “O adam sensin!”

       Davud mahvolmuştu. Tövbesi de suçu kadar şiddetliydi. Yastığını göz yaşlarıyla sırılsıklam yapmıştı. Yaralı vicdanıyla ellibirinci Mezmurun ölümsüz satırlarını kaleme aldı. Ancak Davud kendi suçu direk olarak görememişti. Natan peygamber, Davud’un yüzüne bir ayna tutup, günahı gizleyerek gösterdiğinde görebildi. Başka bir adamın suçunu anlatan bir hikayeye gizlendiğinde açıkça bu günahı görebildi. Ancak buna rağmen Natan peygamber parmağını Davud’a doğrultana dek Davud bu hikayeyi kendisine uygulamadı.

       Davut yanlız değildi. Kendini kandırmaya meğilli olmasında Davut aslında gördüğünüz “Herkes”dir.

 

 

TANRI’YA YALAN SÖYLEMEK

Başkalarına ve kendimize yalan söyleriz. Ancak Tanrı’ya karşı yalan söylediğimizde günahımız sonsuz bir boyuta ulaşır. Tanrı’ya karşı yalan söylemek küstahlık olduğu kadar aptalcadır da. O’nu kandırabileceğimizi düşünmek ahmaklıktır. Yüreğimizdeki her gizli düşünce tüm çıplaklığıyla O’nun önündedir. O’nun herşeyi delip geçen bakışlarından suçumuzu saklamak için hiç bir dağ yeterince büyük değildir.

       Tanrı’ya birçok farklı şekilde yalan söyleyebiliriz. Aden’den beri Tanrı’dan gizlenerek utancımızı saklamaya çalıştık. Bizler O’nun gerçeğini ihlal etmekteyiz. O’nunla olan antlaşmamızı bozmaktayız. Tanrı karşısında yemin etmek ve sonra onu bozmak, O’na karşı yalan söylemektir.

       Kutsal Yazılar’da Tanrı’ya karşı yalan söyleme konusunda karşımıza çıkan en belirgin bölüm Hananya ve Safira’nın örneğidir:

 

“Hanaya adında bir adam, karısı Safira’nın onayıyla bir mülk sattı, paranın bir kısmını kendine saklayarak gerisini getirip elçilerin buyruğuna verdi. Karısının da olup bitenlerden haberi vardı.

     Petrus ona, ‘Hananya, nasıl oldu da Şeytan’a uydun, Kutsal Ruh’a yalan söyleyip tarlanın parasınına bir kısmını kendine sakladın?’ dedi. ‘Tarla satılmadan önce sana ait değil miydi? Sen onu sattıktan sonra da parayı dilediğin gibi kullanamaz mıydın? Neden yüreğinden böyle bir düzen kurdun? Sen insanlara değil Tanrı’ya yalan söylemiş oldun.”

     Hananya bu sözleri işitince yere yıkılıp can verdi. Olanları duyan herkesi büyük bir korku sardı.” Elçilerin İşleri 5:1-4

 

       Suçu Petrus tarafından kendisine söylenir söylenmez Hananya son nefesini verdi. Bir kaç dakika sonra karısında ölümünde kendisine katıldı. Tanrı’nın yargısı çabuk ve kesindi. Yalancılığa göz yummayı reddetti.

       Elçilerin İşleri, Hananya ve Safira üzerine gelen yargı yüzünden “İnanlılar topluluğunun tümünü…büyük bir korku” sardığını söyler (Elçilerin İşleri 5:11).

       Hananya ve Safira’nın günahı, tüm varlıklarını satmayı reddetmeleri değildi. Bu, kilisenin tümü için şart koşulan bir şey değildir. Onların günahı, yalan söylemekti. Tanrı'’a bir yemin etmişler fakat tutmamışlardı.

       Kiliseyi saran o sağlıklı korku, o günden bu yana uçup gitmiştir. Günümüz kilisesinde, madden vermek üzere edilen yeminleri biliyoruz fakat buna rağmen duyduğmuz bu yeminlerin yüzde seksen ya da seksenbeşinden fazlasının gerçekleşmesini umamıyoruz. Halen kilisede Tanrı’ya yalan söyleyen Hananya ruhu bulunmaktadır.

       İsa gerçeğe tanıklık etmeye geldi. O’nun halkı da gerçeğin halkı olmaya çağrılmıştır. Hıristiyanlar olarak, yalan söylemeye meğilli olan düşmüş doğamızı bir kenara koymalıyız. Yalanı bırakmalıyız. Eğer güvenilirliği arzuluyorsak, dürüstlüğü arzulamalıyız.

       Gerçek kutsaldır çünkü Tanrı, gerçek Tanrısıdır. Yalanla ve yanlış olanla hiçbir ilişkisi yoktur. Sözüne kesinlikle güvenilebilir. Gerçeğe böyle bir adanmışlıkla bağlanmalıyız. Gerçeği söylemeli, yapmalı ve yaşamalıyız. Böylelikle gerçek Tanrısını hoşnut ederiz.

 

 

 

 

 

 ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

ÖĞRETİ VE YAŞAM

 

Ö

ğreti* değil, yaşam – işte esas önemli olan budur. Hıristiyan çevrelerinde çoğu zaman dile getirilen bir görüştür bu. Düşünüş çok basittir: Tanrı, neye inandığımızdan çok nasıl yaşadığımızla ilgilenir. İnanç bildirigeleri ve doktrinler önemsizdir. Önemli olan dışsal tutum ve davranışlarımızdır. Önemli olan doğru inanç değil, doğru davranıştır. Tanrı’yı, doğru düşünüşten ziyade doğru davranışla daha tam bir şekilde hoşnut edebiliriz.

       Bu, vahim sonuçları olan yanlış bir sorundur. Doğru düşünüş ve doğru yaşayış bir arada olmalıdır. Birbirlerinden farklı olduklarını söyleyebiliriz ancak bunları birbirlerinden ayırmak ölümcül olacaktır. Doğru teorilerimiz olabilir fakat yanlış uygulama yapabiliriz. Yahut, doğru teorimiz olmadığı halde doğru uygulama da yababiliriz ancak bu yanlızca mutlu bir uyumsuzluk içersinden doğan bir rastlantı sonucu olacaktır.

       Doktrinin bir kenara atılması genellikle her seferinde aynı aşamalarla gerçekleşir. Başlangıçta, etrafımızda teolojik açıdan bütün doğru cevapları bilen fakat hayatları büyük bir skandal olan kişilerin varlığı gözümüze çarpar. Şeytan, teoloji sınavından çok yüksek bir not alabilir. İsa’yı Tanrı’nın Oğlu olduğunu öğrencilerinden önce cinler kabul etmişti ancak cinler böylesine açıkça gördükleri bir gerçekten nefret ediyorlardı. Tanrı hakkındaki gerçeği bilen fakat buna rağmen Tanrı’yı kesinlikle hoşnut edemeyecek bir yaşam süren bir çok insan bulunmaktadır.

      

LİDERLERİN İHANETİ

Hıristiyan topluluğunda teoloji ve özellikle akademik teoloji konusunda derin bir kuşku bulunmaktadır ve bunun çok iyi bir sebebi vardır. Kilise, bir ilim adamının “Düşünen kişinin ihaneti” şeklinde tanımladığı bir deneyim yaşamıştır. Kutsal Kitap Hıristiyanlığına karşı olan şüpheciliğin çoğu, kilisenin kendi içinden gelmektedir. Tanrı’nın ölümünü ilan eden kilisenin kendi teologlarıydı. Kutsal Yazıların güvenilirliğine saldıran da yine ilahiyat okullarının kendisidir.

       İlahiyat okulundaki ilk senemde yaptığım kaba çıkışı hatırlıyorum. Profesörlerimden birinin yanlızca Mesih’in Tanrılığını inkar etmekle kalmayıp, buna düşmansı bir ses tonuyla saldırmasını duyduğumda şok olmuştum. Eğer bu profesör artık Kutsal Kitap inancını kabul edemeyecek kadar derin bir iman krizi içinde olduğunu söyleseydi daha az şaşırabilirdim. Hatta bu itirafı kırık bir yürek ve göz yaşları içinde yapmış olsaydı onu anlayabilirdim de. Ancak içinde bulunduğu reddediş, İsa’nın Kutsal Kitap’taki kimliğine karşı yönelmiş terörist bir tavırla kaplıydı.

       Bu konu hakkında ona sorular sorduğumda neredeyse bana kükreyerek şöyle dedi, “Genç adam, sen buraya çok fazla ön yargıyla gelmişsin.” Sahip olduğum için azarlandığım önyargılı inancım Mesih’in Tanrı olduğu inancıydı.

       Şaşkınlıktan dona kalmıştım. Büyük bir saflıkla, Hıristiyan hizmeti için bir Hıristiyan ilahiyat okuluna giden herkesin Mesih’in Tanrılığından emin olduğunu varsaymıştım. Bir insanın oraya başka hangi sebeple gidebileceğini anlayamıyordum. Kilisemizin inanç açıklamalarının açıkça Mesih’in Tanrılığını onayladığına dikkat çektiğimde adam bana (özel olarak) şöyle cevap verdi, “O ortodoks inanç açıklamaları hiçbir *** demek değildir.” (o lafı söylemeye çekinmemişti.)

       Sayısız öğrencinin, kiliseyle ilişkili okullarda bu gibi sayısız deneyimi olmuştur. Bu tür bir şüpheciliğin yarattığı acı ve şok karşısında verilen doğal bir tepki ise, düşünmenin olmadığı bir dünyaya çekilmektir. Bizleri taciz eden ayartma şu şekilde düşünmektir:  Akademik teolojinin ortaya çıkarttığı şey buysa, kimin bunun içine girer ki? Ben, inancımı basit tutacağım ve teolojiyle her türlü ilişkiden kaçınacağım.

       Sadece teolog olduğu için bir kişinin Hıristiyan olduğunu düşünmemeliyiz. Bir kişi atanmış bir din görevlisi diye onun Hıristiyan olduğunu varsayamayız. Ne üzücüdür ki, bu tür hizmete yanlış sebeplerden ötürü giren bir çok kişi bulunmaktadır. Bazıları teolojik şüpheciliği kendilerine meslek edinirler. Hıristiyanlığın yanlış olduğunu kanıtlamak, onu geçersiz kılmak ya da değiştirmek tutkusuyla yanıp tutuşan ve bu nedenle Hıristiyanlığı inceleyen birçok insan bulunmaktadır. Doğal insanın yaşam boyu Tanrı’ya karşı savaşacak kadar yeterince düşmanlığı vardır. Kilisenin içinde bir düşman bulunmaktadır.

       Atanmalarından sonra iman ettiklerini söyleyen birçok kilise görevlisinin tanıklığı duymuş olmamızdan, bir çok din görevlisinin inançsızlık içinde görevlerine atandığını görmekteyiz. Amerikalı sömürgeci bir pastör olan Gilbert Tennent bir zamanlar “İmansız Din Adamlarının Tehlikesi” adlı bir makale yazmıştı. Tennent sadece ağlayan bir kurt değildi. Dışarıda, koyun giysilerine bürünmüş kurtlar dolaşmaktadır. Tanrı’yı seven erkekler ve kadınlar kılığında dolaşırken, içlerinde Tanrı’yla savaşmaktadırlar. Bu, hiç de yeni bir şey değildir. Hatırlayacaksınız ki, İsa’nın dünyadaki yaşamı sırasında kendisine en düşman olan grup din bilginleri ve Ferisilerdi.

       İnsanlar bir çok farklı sebeğlerden ötürü göreve atanmak isterler. Bunlardan biri inançsızlıklarını haklı çıkarmak içindir. Bir diğer amaç ise demin de gördüğümüz gibi, Mesih’e karşı içten savaşmaktır. Ve ayrıca, kiliseyi sosyal konularla yakından ilgilenen harika bir kurul olarak gören gerçek hümanistler de bulunmaktadır. İçinde bulunduğu toplumu etkilemek için bir kimse buradan daha iyi bir ortam nerede bulabilir ki?

       Bir iş adamı yeni bir yere taşındığında, yeni ilişkiler kurmak için çok sıkı çalışmalıdır. O toplum içinde etkili olabileceği bir seviyeye yükselmek istiyorsa, bunun zaman ve çaba gerektirdiği gerçeğiyle yüzleşmelidir. Bir din görevlisi herhangi bir mahalleye ya da bölgeye geldiğinde hemen bir liderlik konumunu alır. Yerel kilisenin etkisi azalıyor olabilir ancak bu yine de doğrudur. Bu görevlinin, etkisini gösterebileceği hazır bir ortam bulunmaktadır. Bir kürsüsü vardır. Bir topluluğu vardır. Bir kilise programı bulunmaktadır. Maddi getirisi o kadar da iyi olmayabilir fakat bir etki yaratmak için sahip olduğu fırsatlar çok büyüktür. İnsanları kendi düşünüşlerinin doğru olduğunu ikna etmeyi arzulayanlar için vaaz kürsüsü sokak hatipliğinden daha etkilidir.

       Bunların arasında daha bir çok neden bulunmaktadır ve bazılarını belirtmek gerçekten acı veridir. Bunlardan hiç de şerefli olmayan bir sebep ise altmışlı yıllarda kendini hissettirmiştir. İlahiyat okuluna kabul edilmek, orduya katılıp, savaşa gitme zorunluluğunu ortadan kaldırıyordu. Bazı öğrenciler bunu açıkça itiraf etmişlerdir. Üç yıllık bir ilahiyat okulu gezisi, Vietnam’da dört yıllık geziden ya da Kanada’ya sürülmekten daha iyi bir fikir gibi gözüküyordu.

       Ancak bu konuda bir genelleme yapmaya cürret edemeyiz. Şu andaki din görevlilerinin büyük bir çoğunluğu Tanrı’ya gerçekten hizmet etmek arzusuyla bulundukları yerdedirler. Koyun giysisinde olan koyunlar da vardır. Aslında onlar koyundan da öte; çobandırlar. Bu pastörler Tanrı’yı ve halklarını severler. Tüm başarısızlıklarına rağmen Tanrı’yı hoşnut etmeye çalışırlar ve diğer insanları da bu yolda ilerletmeyi arzularlar.

 

DOKTRİNİN GEREKLİLİĞİ

Kilisenin adanmış pastörlere ihtiyacı vardır. Aynı zamanda adanmış teoloji öğretmenlerine de gereksinimi bulunmaktadır. Kilise her zaman Kutsal Kitaba uygun teologların yapıtlarından büyük ölçüde faydalanmıştır. Ben, tekrar ve tekrar Augustine’in derin fikirlerine, Thomas Aquinas’ın bilgeliğine, Calvin’in zekasına ve Luther’in tutkusuna geri dönüp, bakmaktayım. Bu adamlar benim aklımı ve canımı beslerler.

       Hepimizin iyi öğretmenlere ihtiyacı vardır. Ben onlarsız yapamayacağımı biliyorum. Peki böyle insanları nasıl bulacağız? İyi bir teoloji öğretmeninin özellikleri nelerdir?

       İyi öğretmenler bulmak, iyi bir doktor bulmaya benzer. Ne yaptığını bilen, ve kendilerine bedenlerimizi güvenle teslim edebileceğimiz bir doktor olmasını isteriz. Eğer doktor sıcak kanlı ve nazik ise fakat tıptan birşey anlamıyorsa, başımız büyük dertte demektir. Damarlarıma yanlış ilacı enjekte ederken elimi tutması beni pek fazla rahatlatmaz.

       Diğer taraftan, hastalarını az ya da hiç umursamayan ancak çok deneyimli ve profesyönel hekimler bulunmaktadır. Hastalıkları nasıl iyileştireceklerini bilirler ancak insanlara nasıl davranılması gerektiğini bilmezler.

       Eğer mümkünse, tıp bilgisi çok derin olan ve aynı zamanda kişi olarak bana değer veren bir doktor isterim. Tıbbı olarak bu, her iki dünyanında en iyisidir.

       Teolojide de, yüksek derecede bilgi ve beceri sergileyen ve aynı zamanda Tanrı’ya derin bir sevgi besleyen öğretmenlere ihtiyacımız vardır. Tanrı’yı sevmek Tanrı hakkındaki gerçekleri doğru olarak anlamamızı engelleyen bir dezavantaj değildir. Tam tersine Tanrı’ya karşı açık bir yürek teoloğun Tanrı bilgisini daha da derinleştirecektir.

       Free University of Amsterdam’daki profesör G. C. Berkouwer bir keresinde sınıfta şöyle demişti, “Beyler, tüm büyük teologlar yapıtlarına övgü duası ile başla, övgü duası ile bitirirler!” Övgü – büyük ustaların yapıtlarından bir övgü ruhu yükselir. Yapıtları analiz ve irdelemenin ötesine, övgüye geçer. Elçi Pavlus’un, kilisenin baş teoloğunun yazılarını okuyun. Seçilmişliğin en derin noktasında şu sözleri söylemek için düşünce akışını keser, “Tanrı’nın zenginliği, bilgeliği ve bilgisi ne derindir!” (Romalılar 11:33).

       Aynı övgü ruhunu kilise tarihinin devlerinde de görmekteyiz. En iyilerini belirtmek gerekirse, Augustine, Athanasius, Anselm, Aquinas, Luther, Calvin ve Edwards’ın eserlerinde bunu görmezden gelemeyiz. Bunların hiçbiri mükemmel değildir. Aralarında fikir ayrılıkları görebiliriz. Ancak imanın en gerekli döktrinlerine gelindiğinde aralarında muhteşem bir birlik görmekteyiz. C. S. Lewis’in bir zamanlar söylediklerine kulak verin:

 

Hıristiyanlıktan halen nefret ettiğim günlerde, …

 

       Bir de yirminci yüzyıl eleştirici teolog Rudolf Bultmann’ın eserlerini okuyun. Bultmann ender bir teknik bilgi sergilemektedir. Eleştiri becerileri dikkate değer. Buna rağmen yazılarında bir övgü kelimesi bulmak için eserlerini Diogenes’in ışığı altında incelemeniz gerekir. Tüm bunlar bizlere bazı şeyleri göstermelidir. Tanrı’yı övemeyen bir adamın geniş bilgisiyle Tanrı’yı nasıl hoşnut edebileceğini düşünsek iyi ederiz.

       Ancak halen karşımızda geniş bir toplumsal teoloji korkusu bulunmaktadır. Bazı zamanlar Hıristiyan kitapeverlerini eleştirmişimdir. Satılan kitapların çoğu teolojik açıdan zayıf kitaplardır. Bunlar çoğu zaman yanlızca sade değil (ki bu bir erdemdir) fakat aşırı basitliği (ki, zararlı bir özelliktir) öne çıkarırlar. Çok övgü vardır, ama hiç teoloji yoktur. Hıristiyan kitapevlerinde bulunan bazı yazılar doğru teolojiden ciddi derecede yoksundur. Basitçe, kötü öğretidir. İyi niyetle hazırlanmış, kötü öğretidir. Ama yine de kötüdür.

       Hıristiyan kitapevlerini ve Hıristiyan yayıncıları eleştirmek, beni besleyen elleri ısırmak gibidir. Ama eğer o eller, Mesih’in koyunlarına zararlı yiyecekler veriyorsa, biri onları ısırmalı.

       Büyük ustaların yazıtlarını desteklemeleri için kitapçılar ve yayıncılara yalvardım. Fakat çoğu zaman aldığım cevap büyük ustaların kitaplarının genel halk tarafından pek alınmadığıydı. Halen yalvarıyorum. Eminim ki eğer bu endüstri klasikleri ortaya koyup, onları desteklese, bu kitaplar satılır.

       Bir keresinde John Murray’in Principles of Conduct adlı kitabını ilahiyat derlerinden biri için ısmarladım. Yayıncı bana kitabın hiçbir kopyasının kalmadığını söyledi. Yayıncıya yeni bir baskı yapması için yalvardım, ve hatta gereken parayı toplayıp kendisine vermeyi de teklif ettim. Bu kitap tarihe karışmasına izin veremeyeceğim kadar çok önemli bir kitaptı. Yayıncı en sonunda kabul etti ve yeni bir baskı çıkarttı.

       Eğer Luther, Augustine, Edwards ve diğerlerinin kitaplarını satmaya başlayacaklarsa tüm kitapevlerinin benim kitaplarımı bodruma kapatmalarından ya da yakmalarından büyük sevinç duyardım. Onlardan öğrenmediğim ne biliyorum ki? Onlar ile benim aramdaki tek fark, onların yapıtları çok daha iyice düşünülmüş ve yazılmış olmasıdır. Eminim ki James Boice, J. I. Packer, Charles Colson ve bir dizi diğer günümüz yazarları da aynı şeyi söylerlerdi. Bizler en iyi halimizle, devlerin omuzlarında duran cüceleriz.

       Oğru öğretiye ihtiyacımız var. Kutsallık Ruhu aynı zamanda gerçeğin Ruhudur da. Gerçek ve doğruluk bir arada bulunur. Doğru yaşayış, doğru düşünüşten kaynaklanır. Yaşamlarımız içten değişmeden, dıştan değişebilir. Bunun tek getirisi de bir Ferisi olmaya hak kazanmaktır. Ancak Ruh, sorunun köküne iner.

       İyi meyve verenler, iyi ağaçlardır. Değişmiş bir yaşam ortaya çıkaran, değişmiş bir düşünüştür. Tanrı hakkında ne düşündüğümüz, Tanrı’ya nasıl yanıt verdiğimizi etkileyen en önemli faktördür. Tövbe, davranıştaki değişikliğin ortaya çıkmadan önce, düşünüşte meydana gelen değişimdir.

       Doktrin ve yaşam ayrımını reddetmeliyiz. Bu yanlış bir ayrımdır. Kutsal bir yaşam sürmeksizin, doğru öğretiye sahip olabiliriz. Ancak doğru öğretiye sahip olmadan kutsallıkta ilerlemek oldukça zordur. Ancak doğru öğreti doğru yaşayışı ortaya çıkarmak için yeterli değildir. Doğru öğreti, otomatik olarak kutsallığı getirmez. Doğru öğreti, kutsallaşma için gerekli bir maddedir. Hayati bir önşarttır. Oksijen ve ateş gibidir. Sadece oksijenin varlığı, ateşin olacağını garantilemez ancak onsuz da ateş yanmaz.

 

BİLİNÇ, İNANÇ, VİCDAN

Neden? Neden doğru öğreti kutsallık için gereklidir? Hıristiyan yaşamında gerçek kutsallığın ortaya çıkması için üç şeyin değişmesi gereklidir. Bilincimizde, inanç ve prensiplerimizde ve vicdanımızda değişiklik olmalıdır. Bilinç, inanç, ve vicdan – bu üçlü kutsallaşmamız için hayatidir.

       Bilinç, bilgiyi içerir. Tanrı’nın buyurduğunu ve O’nu hoşnut eden şeyi isteyerek yapabilmemizden önce, Tanrı’nın ne istediğini anlamalıyız. Yasa ile günahın bilincine varılır. Ayrıca Yasa ile doğruluğa ilişkin bilgi elde edilir.

       Bir insan bilinçli olmayarak, “şans eseri” yasaya itaat edebilir. Fakat böyle bir davranışın ahlaki açıdan hiçbir erdemli tarafı yoktur. Varsayalım ki bir adam arabasını saatte 80km hızla kullanmaktan hoşlanıyor. Arabasını hız limitinin 90km ve 25 km olduğu yerlerde aynı hızda, 80km hızla kullanıyor. Limitin 90km olduğu yolda, 80km ile gittiğinde, hız limitini aşmamış oluyor. Böylece yasaya uyuyor. Ama 25km hız limitinin olduğu bölgede 80km ile gittiğinde, etrafındakiler için büyük tehlike oluşturmaktadır.

       Varsayalım, hayali sürücümüz her seferinde hiz limiti levhalarını görmezden gelsin. Hız limiti levhasını uzaktan yakından andıran tüm işaretlere kayıtsız bu adam. Bilerek ve isteyerek kendini hız limitlerine karşı bilinçsiz bir şekilde tutuyor. Bazı zamanla yasaya itaat ediyor ancak sadece şans tesadüfen. Eğer bu adam bir sürücü olarak erdemli olmak ve her zaman hız limiti dahilinde araba kullanmak istiyorsa, ilk önce bazı şeyleri farketmeli, yasanın bilincinde olmalıdır.

       Ancak bilinçli olmak yeterli değildir. Hız limitinin bilincinde oldukları halde onları ihlal eden bir çok insan gördük hepimiz. Yasayı ihlal edenleri görmek için kendimizden daha uzağa bakmamız gerekmez. Davranışımızın değişmesi için, bilinçli olmanın ötesine geçip, inanca, prensiplere ilerlemeliyiz.

       İnanç, derinlik ve yoğunluk meselesidir. Belirli bir davranışın doğru olduğunun bilincinde olmak bir şey, bunun doğruluna inanmak başka bir şeydir. Bilgimizden ödün vermek, inançlarımızdan ödün vermekten daha kolaydır. İnanç, ya da prensip, oturmuş, yerleşmiş bilgidir. Bizlere sıkıca bağlanmıştır. Beyinlerimizin ötesine geçer ve vicdanımıza nüfuz eder.

       Vicdanımız, davranışlarımızın bir nevi yöneticisidir. Bizleri ya suçlayan ya da rahatlatan içsel sestir. Onaylama ya da onaylamama yoluyla davranışlarımızı izler. Sorun şudur ki, vicdanımız bizlere her zaman doğruyu söylemez. Vicdanımızı, sürekli kendimizi onaylatma yolunda eğitmekte çok ustayızdır.

       Suçlu bir vicdanla yaşamak zordur. Suçluluk duyguları bizleri felç eder. Gerçek mide bulantılarına sebep olabilir. Psikosomatik hastalıkları uyandırabilir. Suçlu bir vicdan tarafından saldırıya uğradığımızda ya davanışımızı değiştirebiliriz ya da vicdanımızı. Vicdanımızı etkisiz bırakabiliriz. Bize yönelttiği suçlamaları bahane yoluyla söndürüp, yok edebiliriz.

       Günahları tekrar ve tekrar işleyerek, vicdanımızın iç sesini de kısıp, kapatabiliriz. Pavlus’un Romalılar birinci bölümde tarif ettiği gibi düşüşümüze devam ederek artık yanlızca kendimiz günah içinde devam etmekle kalmayız ama başkalarını da bize katılmaları için teşvik ederiz.

 

Böyle davrananların ölümü hak ettiğine dair Tanrı buyruğunu bildikleri halde, bunları yalnız yapmakla kalmıyor, yapanları da onaylıyorlar. Romalılar 1:32

 

       Geçenlerde, Phil Donahue’nun pornografik filmlerde oynamış aktör ve aktrisleriyle yapılan söyleşinin bir bölümünün gösterildiği şovunu izledim. Oyuncular (a) suçluluk duymadıkları ve (b) radikal cinsel vahşet ve çocukların bu tür şeylere dahil edilmesine karşı oldukları için yüksek standartları oldukları konusunda ısrar ettiler. Cinsel vahşet ve çocuk pornografisi konusundaki vicdanları diğer alanlardaki vicdansızlıklarını “affettirmişti”.

       Porno aktörleri, kendilerinin yaptıklarından daha iğrenç şeylerden kaçındıklarını söyleyerek kendi davranışlarını haklı çıkarmak istediler. Söyledikleri kendilerini ne denli derin bir şekilde kandırdıklarını ortaya koyan ifadelerdi. Öyle ki, bu ifadelere kötü iyi denebilir. Kötü ve daha kötü bazında düşünüyorlardı. Kendi kötüleri iyiydi, çünkü daha kötü değildi. Kendi vicdanları onları rahat bıraksın diye, kötülük göreli hale getirilmişti.

       Bu oyun yanlıza pornografik alanda değil, bir çok farklı aşamada da oynanmaktadır. Kendiminkinden daha kötü bir kötülüğe işaret edebildiğim sürece, kendimi çarpık bir erdem-ayıp görüşüyle aldatabilirim.

       Vicdanın tanrısal bir şekilde işleyebilmesi için tanrısal inançların etkisi altında olmalıdır. Tanrısal vicdana sahip olabilmemiz için, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda vicdanlarımız keskinleştirilmelidir. Bu da aklı içerir. Öğreti, doktrin sorunudur.

       Öğreti, Tanrı’nın Sözü’nden gelir. Söz, vicdanlarımıza hitab eder. Bizim anlayışımız için verilmiştir. Söz, aklı meşgul eder, dirseği değil. Söz, Ruh’un kitabıdır. Ruh, Kutsal Yazıları esinler. Gerçeğin Açıklayıcısı O’dur.

       Ancak Ruh’un işi Kutsal Yazıları esinlemekle bitmez. Ruh, Söz’e ışık tutar ve Söz’ü hayatlarımıza uygular:

 

Oysa Tanrı bunları bize Ruh aracılığıyla açıkladı. Ruh her şeyi, Tanrı'nın derin düşüncelerini bile araştırır. İnsanın düşüncelerini, insanın içinde olan kendi ruhundan başka kim bilebilir? Bunun gibi, Tanrı'nın düşüncelerini de Tanrı'nın Ruhundan başkası bilemez. 1. Korintliler 2:10-11

 

Fuller İlahiyat Okulunun başkanı Dr. David Hubbard’ın bu metnin üzerine yaptığı bier konuşmayı dinledim. Dr. Hubbard Ruh’un, Tanrı’nın derin düşüncelerini araştırmasının ne anlama geldiğini açıkladı. İnsanlar, sahip olmadıkları ya da bilmedikleri şeyleri araştırırlar. Kutsal Ruh, umutsuzca Tanrı’nın gerçeğini keşfetmek için aranıp duran Tanrısal özyapının hiçbir şeyden habersiz bir üyesi değildir. Kutsal Ruh Tanrıdır. Babanın bildiği herşeyi Ruh da bilir – onu araştırması gerekmez.

       Bundan ziyade metin bizlere, Ruh’un bizler için yaptığı aydınlatma işinden bahsetmektedir. Bu sanki Ruh’un hazırda önümüzde olan şeyi görmemize yardım etmek için Tanrı Sözü’ne ışık tutması gibidir. Anlayış arayışımızda bizlere yardım etmektedir Ruh.

       Ruh bizleri doğrulya yönlendirmek ve günahlarımızı göstermek için gönderilmiştir. Bilginin yoğunluğu olan inancı (ya da bir başka anlamda, suçluluğun bilincini) bizlere verir. İsa,  Kutsal bu amaç için vaadetmiştir:

 

Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, Yardımcı size gelmez. Ama gidersem, O'nu size gönderirim. O gelince dünyanın günah, doğruluk ve gelecek yargı konusundaki suçluluğunu dünyaya gösterecektir. Yuhanna 16:7-8

 

       Değişmiş bilinçten, değişmiş inanca ve sonra da değişmiş vicdana olan ilerleyiş Kutsal Ruh tarafından yönetilir. Ruh, Söz ile beraber çalışır. Söz karşı yahut onsuz çalışmaz. Söz ve Ruh bir arada bulunurlar. Doktrin ve yaşam bir aradadır. İrade ve akıl bir aradadır. Bunları birbirinden ayırmak, içimizde gerçekleşen kutsallaştırma işini engellemek ve Kutsal Ruh’u kederlendirmek olur. Bunları birbirinden ayırmak Tanrı’yı hoşnut eden sağlam ve adanmış bir yaşamdan kaçmak olur.

 

 

 

 

 ONBEŞİNCİ BÖLÜM

 

ASLA PES ETME

 

Sir Winston Churchill çocukluk yıllarında eğitim gördüğü Eton’a geri döndü. Öğrenciler, Eton’un en ünlü mezununun konuşmasını duymak için toplanmışlardı. Churchill bir kelime dahisi, İngilizce dilinin rakipsiz ustası, hazır cevaplıların kralıydı. Tabi ki, hep Parlamento binasının içinde silahsız kimselerle münazara anlamında tartışmalara girerdi. Aptal insanlar yemek davetlerinde ona laf atıp, onu tahrik etmişlerdir ancak yaptıklarından hayatlarının sonlarına kadar pişman kalmışlardır. Ünlü oyun yazarı George Bernard Shaw bile oyunlarından birinin açılış gecesinde Churchill’e iğneli bir davetiye göndermiş ve şöyle demişti: “Sevgili Başbakanım, size yeni oyunumun açılış gecesi için iki tane bilet gönderiyorum. Biri sizin, diğeri de bir arkadaşınız için…eğer varsa.”

       Churchill hiç vakit kaybetmeden bir cevap gönderdi: “Sevgili Bay Shaw. Davetiniz ve bonkör hediyeniz için teşekkür ederim. Ancak ne yazık ki, programım oyunun açılış gecesinde orada bulunmamı engelliyor. Fakat ikinci gece mutlaka katılacağım…tabi eğer ikinci bir gece olursa.”        

       Churchill Eton’a geri dönene kalar, konuşmacı olarak ünü her İngiliz öğrenci tarafından duyulmuştu. Bu büyük adamın hitabını dinleyecekleri an çok yaklaşmıştı. Churchill kürsüye yaklaşırken topluluk susturuldu. Kürsüyü sıkıca tutup, çenesini bir buldog sertliğiyle açarak şöyle dedi: “Asla, asla, asla…pes etmeyin!” Ve sonra yerine oturdu.

       Tek bir cümleyle tüm dinleyenlerini şok etmişti. Kaç genç adamın gizli düşüncelerindeki bir kriz sırasında, savaşmak ya da kaçmak arasında kaldığı o korkulu anda bu sözleri hatırlamış olabileceğini insan merak etmeden geçemiyor.

       Asla pes etme. Kutsal Yasa’da tekrar ve tekrar verilen mesajdır bu. Kurtuluşumuzun yazarı ve tamamlayıcısı olan İsa’yı bir düşünün. İsa, başladığı şeyi bitirir. Şeytan’ı sadece bir süre boyunca yenmedi. Verdiği savaşta düşmanını sonsuza kadar kitledi.

       İsa’nın ağızından çıkmış olan en önemli sözlerden biri çarmıh üzerinde söylenmiştir. Ölüm ıstırabının en şiddetli acılarını çektiği sırada İsa şöyle dedi, “Tamamlandı.” İşte o an İsa yaşamı bıraktı. Görevi tamamlandığında. Önce değil. O ana dek değil. Görev tamamlanmalıydı.

       İsa şöyle dedi, “Sabanı tutup da geriye bakan, Tanrı’nın Egemenliğine layık değildir” (Luka 9:62). İsa’nın gözleri ileriye kilitlenmişti. Yüzünü Kudüs’e dönmüştü. Lut’un karısı geri dönüp bakmış, ve tuz olmuştu. İsa ileriye baktı, ve dünyanın kurtuluşunu sağladı.

       Pavlus bunu şöyle dile getirdi: “Kardeşler, ben kendimi henüz bunu kazanmış saymıyorum. Ancak şunu yapıyorum: geride kalan her şeyi unutup ileride olanlara uzanarak, Tanrı'nın Mesih İsa aracılığıyla yaptığı göksel çağrıda öngörülen ödülü kazanmak için hedefe doğru koşuyorum” (Filipililer 3:13-14).

       Bizler, göksel çağrımıza doğru koşmaya çağrıldık. Koşmak, güç sarfetmektir. Elçi Pavlus bizleri efor sarfetmeye çağırıyor. Doğruluğun ardınca gitmek, bir atlı işi değildir. Kutsallaşma için basit bir yol yoktur. Kararlılık önemlidir. Çaba önemlidir.

 

 

HEM PASİF HEM AKTİF

Kutsallaşma öğretisindeki en büyük bozulmalardan birisi sessizlik inancında görülebilir. Geleneksel olarak, sessizlik, tanrısal aktiviteyi ve insansal pasifliği vurgulayan bir nevi ruhsal pasifliktir. Sessizliğin popüler sloganı şudur, “Bırak Tanrı yapsın.” Bu slogan eğer bizlere ruhsal gelişmemizin sadece kendi çabalarımızla gerçekleşmeyeceğini hatırlamak için düşünülmüş ise faydalıdır. Kişisel reformasyon eğer Tanrı’nın lütfuna dayanmıyor ise, boşa zaman harcamaktır. Bu bağlılık ya da dayanma “Bırak Tanrı yapsın” yerine daha iyi olarak şu şekilde ifade edilebilir, “Bekle ve Tanrı’ya güven.”

       Kutsallaşmak çabayı içerir. Elçi, Hıristiyan kişiyi gayretli bir yaşama teşvik etmektedir:

 

Saygı ve korkuyla kurtuluşunuzu sonuca götürmek için daha çok gayret edin. Çünkü kendisini hoşnut eden şeyi hem istemeniz, hem de yapmanız için sizde etkin olan Tanrı'dır. Filipililer 2:12-13

 

       Kutsallaşma işbirliğiyle olacak bir şeydir. Bu işin içinde iki ortak bulunur. Ben çabalamalıyım, ve Tanrı da üzerine düşeni yapacak. “Tanrı kendine yardım edenlere yardım eder” şeklindeki abartılı Kutsal Kitap görüşünün eğer doğru her hangi bir tarafı varsa, o da bu noktada belirir. Bizler oturup, her şeyi Tanrının yapmasını seğretmeye çağrılmadık. Bizler çalışmaya, sıkı çalışmaya çağrıldık. Bir şey üzerinde saygı ve korkuyla çalışmak, adanmış ve vicdanlı bir çabayla işlemektir. Özenle ve sonuç için doğru bir endişeyle çalışmaktır.

       Çocukken bahçemizde nasıl çalıştığımı hatırlıyorum. Ailemizin bahçesinde olduğu kadar komşularımızın bahçesinde de çalışırdım. Bu işlere çok farklı bir tavırla yaklaştığımı çok iyi hatırlıyorum. Evde çalıştığımda tek umrumda olan işi hemen bitirip, oyun oynamaktı. Ağaçların etrafını ya da kaldırım kenarlarındaki çimleri ya hiç biçmezdim ya da baştan sağma biçerdim.

       Komşuların bahçelerinde çalışmak farklıydı. Burada para alıyordum. Yaptığım iş değerlendiriliyordu. Daha çok çabaladım. Detaylara daha önem verdim. Sarfettiğim eforda korku ve saygı vardı.

       Büyüdüğümde halen bahçe işi yapmak zorundaydım. Detaylara gösterdiğim özen daha da derinleşti. Artık sahiplenmeyi tatmıştım. Üzerinde çalıştığım benim bahçemdi. Ağaçların etrafını biçmem için kimse bana para vermiyordu. Kimse beni değerlendirmek için omzumun üstünden bana bakmıyordu. Ama orası benim bahçemdi. İyi gözükmesini istedim. Sonuçlar benim için önemliydi. (Ama yine de oyun oynamak için sabırsızlanıyordum!)

       Çok geçmeden, oğlumun bana yardım etmesini istediğimde biraz sinirlenmiştim. Ağaçların etrafını biçmeyi pek de umursamadığını farkettim. Çim biçme makinasını çok hızlı kullanıyordu. Çabucak kesip bitiriyordu. Pek fazla korkusu, pek fazla saygısı yoktu. Programında bir basketbol maçı vardı. Kendi kendime düşündüm, Bahçemizden hiç mi gurur duymuyor? Sonra, babaların günahlarının üçüncü nesile kadar geçtiğini farkettim. Bu babasının bir benzeri değil, babasının ta kendisiydi. Kendi bahçesi olduğunda ağaçların etrafını biçip biçmeyeceğini merak ediyorum. Zannediyorum yapacak çünkü o da herkes gibi sonucun önemli olduğunu görünce gereken çabayı gösterecek.

       Eğer Tanrı’yı hoşnut etmek için yaşıyorsak, göstereceğimiz çabanın ne denli önemli olduğunu kendimize daima hatırlatmalıyız. Kurtuluşumuz, yeniden doğduğumuzda sona ermiyor. Evet, yenileme işini Ruh kendi başına gerçekleştirir. Yenileme tek kişi tarafından yapılır, iki değil. Ben burada, Ruh canımı yenileme işini yaparken sessizim, pasifim. Ama iş bundan sonra başlıyor. Kurtuluşumu sonuca götürmeliyim. Hedefe doğru koşmalıyım. Ruh daima bize yardım etse de, bizler kurtuluşumuzu sonuca götürmeliyiz.       

 

 

 

 

EGEMENLİĞİN ZORLU KİŞİLERİ

İsa bir keresinde Kutsal Kitabı okuyanları yüzyıllar boyu şaşkına çeviren bir söz söylemiştir:

 

Vaftizci Yahya'nın ortaya çıktığı günden bu yana Göklerin Egemenliği zorlanıyor, zorlu kişiler onu ele geçirmeye çalışıyor. Matta 11:12

 

İsa ne demek istedi? Göklerin Egemenliği nasıl zorlanır? İlk bakışta sanki insanlar cennetin kapılarını zorlayıp, bir çeşit güç oyunuyla onu ele geçirebileceklermiş anlamı çıkmaktadır buradan. Cennete layık olmayan kişilerin kuvvet kullanarak göklerin egemenliğini ordu gücüyle işgal edebilecekleri söyleniyormuş gibi geliyor. Fakat bu yorum, Kutsal Kitabın Tanrı’nın krallığı hakkında öğrettiği her şeye büyük zarar vermektedir. Tanrı, bunu hakketmeyen bir kişinin Kendi huzuruna çıkmasını engelleyemeyecek kadar güçsüz değildir. Hiçbir insan, sadece kendi gücüyle Baba’ya gelemez. Tanrı’nın kalesi hırsızlara ve soygunculara karşı korumasız değildir. Tanrısız kişi göksel Kudüs’ü işgal edebilir ancak Siyon’u teslim olmaya asla zorlayamaz.

       Hayır, bence Jonathan Edwards bu ayetin yeni inanlıların büyük bir tutkuyla Tanrının Egemenliğini arzuladıklarınından bahsettiği görüşünde olduğunu söylediğinde doğru olduğunu düşünüyorum. Ruh tarafından uyandırılanların göklerin egemenliğe doğru koşkarken sahip oldukları tutkuyu tarif etmektedir. Vaftizci Yahya’nın yaklaşmakta olan egemenliği duyurmasıyla İsrail’de büyük bir uyanış başladı. İnsanlar Yahya’nın hazırlık niteliği taşıyan vaftizini almak için Şeria nehrine akın ediyordu.

       İsa bu duyuruyu bir adım ileriye götürdü. Yahya, “Göklerin Egemenliği yaklaşmıştır” (Matta 3:2) dediğinde, İsa aynı egemenliğin geldiğini ilan etmiştir (Luka 17:21). İsa’nın ortaya çıkmasıyla, egemenliğin kralı görünmüştür. Bu ise daha önce eşi benzeri görülmemiş ulusal bir tövbeyi başlatmıştır. Uyananlar, Mesih’I kucaklamaya koştular. Tövbekar günahkar, kralını kucaklamak için elinden gelen herşeyi yapar. Yeni uyanmış kişinin tutkusu ve heyecanı kuvvetlidir. Fiziksel anlamda kötü olarak zorlu değildir ancak yoğunluğu ve aniliği açısından zorludur.

       Bu yoğunluk, krallığı zorlamayı gerektirir. Kişinin gözlerini kararlı bir şekilde hedefe kilitlemesi demektir. Aslında, savaşlardan da buna bir örnek verilebilir. Etrafı duvarlarla çevrilmiş bir şehrin kapıları açıldığında zaferli kişiler kapıları itmekte tereddüt etmezler. Hiçbir asker o zafer anında tembelliğe ya da yorgunluğa teslim olmaz.

       Krallığı zorlayanlar orada yaşayacak olanlardır. Pes etme lüksüne sahip değiliz. Kutsallaşma işinden emekli olamayız. Göklerin Egemenliğinde pansiyon diye birşey yoktur. Sona kadar dayanmaya çağrıldık. Kendimizi Tanrı’ya adıyorsak, kendimizi hayat boyu hizmete adıyoruz demektir. “Full-time Hıristiyan Hizmeti” terimi sadece pastörler ya da misyonerler için değil, herkes için geçerlidir.

       İbraniler Mektubu’nun yazarı, Hıristiyan yaşamını ölüme kadar gidebilecek bir savaş olarak tanımlar.

 

İşte bizi çevreleyen bu denli büyük bir tanıklar kalabalığı olduğuna göre, biz de her yükü ve bizi kolayca kuşatan günahı üzerimizden sıyırıp atarak önümüze konan yarışı sabırla koşalım. Gözümüzü, imanımızın öncüsü ve tamamlayıcısı İsa'ya dikelim. O, kendisini bekleyen sevinç uğruna utancı hiçe sayıp çarmıhta ölüme katlandı ve Tanrı'nın tahtının sağında oturdu….Günaha karşı verdiğiniz mücadelede henüz kanınızı akıtana dek dayanmak zorunda kalmış değilsiniz. İbraniler 12:1-2, 4

 

       Bizleri tutsak etmiş günahları yenmeye çalıştığımızda çok çabuk sinirleniriz ve kolayca yeniliriz. Tek bir damla bardağı taşırır. Kan akıncaya dek direnmeden hemen teslim oluruz.

       Tekrarlanan başarısızlıklar özgüveni teşvik etmede pek az yararlıdırlar. İşte bu nedenle geçmişteki şeyleri unutmamız söylenir. Başarısızlıklarımızı unutmalıyız. Yenilgi içinde yuvarlanmamalıyız. Hedefe doğru koşmalıyız. Asla, asla, asla pes etmemeliyiz. Hedefimiz basit bir şey değildir. Uğruna savaşmaya değer. Saygı ve korkuya değer. Çünkü Mesih’in göksel çağrısıdır o. Aslında en yüce çağrıdır o. Bir golf turnuvasını kazanmak için gereken çabadan daha çok çaba gerektirir ve buna layıktır. Ağaçların etrafını kesmekten sonsuz derecede daha önemlidir. İsa’nın çağrısıdır o. Her damla kana, tere ve gözyaşına değer.

       Yine, İbraniler’in yazarının sözleri çok çarpıcıdır:

 

Terbiye edilmek önceleri hiç tatlı gelmez, acı gelir. Ama bu, böyle eğitilenler için daha sonra esenlik veren doğruluğu üretir. Bunun için sarkık ellerinizi kaldırın, bükük dizlerinizi doğrultun, ayaklarınız için düz yollar yapın ki, kötürüm olan yoldan sapmasın, tersine şifa bulsun. İbraniler 12:11-13

 

       İbraniler’in yazarı yukarıdaki sözlerinde, daha önce belirttiği bir noktayı açıklamaktaydı.

 

Oğullara söylenir gibi size verilen şu öğüdü de unuttunuz: “Oğlum, Rab'bin terbiye edişini hafife alma, Rab seni azarlayınca cesaretini yitirme. Çünkü O, sevdiğini terbiye eder, oğulluğa kabul ettiği herkesi cezalandırır.” İbraniler 12:5-6

 

       İbraniler, bizlerin öksüz olmadığımızı ama oğullar olduğumuzu açıkça belirtmektedir. Babamız bizleri yanlızca sevdiği için cezanlandırıyor. Bazı zamanlar üzerimizdeki eli ağırdır. Ama bu demek değil ki bize sert davranır. Fakat O’nun Tanrısal cezalandırma dokunuşunun ağırlığı kolayca bizleri kontrol altına alabilir. Disiplini çok acılı gözükür. İndirilmiş eller ve bükülmüş dizlerle ona cevap veririz. Tanrısal cezalandırmanın karşısında kim zayıf ve bükülmüş dizlerle durmaz ki?

       Ancak Tanrı’nın cezalandırması bizleri yok etmek değil, iyileştirmek içindir. Cezalandırma bir süre için acı vericidir. Diz kapaklarımız pek de rahat etmez. Ancak Baba’nın cezalandırmasının amacı eğitmektir. Hepimizin arzuladığı meyveyi, huzur dolu doğruluk meyvesini ortaya çıkarır.

       Bu meyve, gösterilen çabaya değer. Mücadeleye değer. Tattığımız cezalandırma, acının öteki tarafındaki meyve ile karşılaştırılamayacak kadar küçüktür.

       Ve yine İbraniler’in sözleri:

 

Sizler, dokunulabilen ve alev alev yanan dağa, karanlığa, koyu karanlık ve kasırgaya, gürleyen çağrı borusuna ve Tanrısal sözleri ileten sese yaklaşmış değilsiniz. O sesi işitenler, kendilerine bir sözcük daha söylenmesin diye yalvardılar. (“Eğer dağa bir hayvan bile dokunsa taşlanacaktır” buyruğuna dayanamadılar. Görüntü öyle korkunçtu ki Musa, “Çok korkuyor ve titriyorum” demişti.) İbraniler 12:18-21

 

       Bizlerin yaşadıkları böyle değildir. Yanan dağlar. Kasırgalar. Koyu karanlık. Gürleyen borular. Bu, Sina Dağı’nda bulunan İsrailoğullarının yaşadıklarıydı. Korku dolu bir zamandı. Tüm bunların daha devam etmemesi için insanları yalvarışta bıraktı. Musa bile son derce korkmuştu. Yazar bu korku dolu anı, bir karşılaştırma yapma amacıyla belirtmektedir:

 

Oysa sizler Siyon dağına, yaşayan Tanrı'nın kenti olan göksel Kudüs'e, bir bayram şenliği içinde onbinlerce meleğe, adları göklerde yazılmış ilk doğanların topluluğuna yaklaştınız. Herkesin yargıcı olan Tanrı'ya, yetkinliğe erdirilmiş doğru kişilerin ruhlarına, yeni antlaşmanın aracısı olan İsa'ya ve Habil'in kanından daha üstün bir anlam ifade eden serpmelik kana yaklaştınız. İbraniler 12:22-24

 

       Bizler yeni İsrailiz. Bizlerin Çıkış’ı, Mısır’dakinden çok daha yücedir. Musa bizim Aracımız’ın yanında cüce gibi kalır. Dağımız ise Sina değil, ebedi Siyon Dağıdır. Biz cennete girmekteyiz. Sayısız meleklerin arasına girmekteyiz. Tüm kutsalların birlikteliğini tadacağız. Bizlerin üzerine kurban edilmiş tüm kurbanların kanından daha değerli olan Mesih’in kanı serpildi.

       İşte bu ebedi ev için dayanmaktayız bizler. Böylesine bir mücadeleyi kim bırakabilir ki? Büyük bir tutkuyla böylesine bir sonun ardınca giden kim diriltilmeyecek ki?

       Bu konunun bir sonucu bulunmaktadır:

 

Böylece sarsılmaz bir egemenliğe kavuştuğumuza göre, minnettar olalım. Öyle ki, Tanrı'yı hoşnut edecek şekilde saygı ve korkuyla tapınalım. Çünkü Tanrımız yakıp tüketen bir ateştir. İbraniler 12:28-29

 

       İşte yakıp tüketen bu ateş için yaşamaktayız bizler. Hoşnut etmeye çalıştığımız O’dur. O’nun için bizler tekrar ve tekrar düştüğümüzde yeniden ayağa kalkarız. O’dur bizim kaderimiz.

 

R.C.Sproul



* ya da “beden”

[1] ya da “benlik”

[2] İngilizce’de bu ifadelerin hepsinde Türkçe karşılığı “beden” olan “flesh” kelimesi kullanılır.

[3] itiraf

[4] Mesih karşıtı ifadesi İngilizce Kutsal Kitap’ta “Antichrist” olarak çevrilmiştir.

* ya da Doktrin

 

 

 




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.