TANRI’YI HOŞNUT ETMEK
Pleasing God (R.C.Sproul)
ÖNSÖZ
“Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum” (Matta 3:17).
Yeni Antlaşma’da Tanrı, üç farklı olayda duyulabilir şekilde gökden konuşmaktadır: İsa’nın vaftizinde (Matta 3:17; Markos 1:11; Luka 3:22), İsa’nın görünümü değiştiğinde (Matta 17:5; Markos 9:7; Luka 9:35), ve İsa Kudüs’e girdiğinde söylediği sözlerden sonra (Yuhanna 12:28). Bunların ilk ikisinde Tanrı, Oğlu’ndan hoşnut olduğunu açıklamaktadır. Yaptığı şeyden, en yüce olan Tanrı’nın hoşnut olduğunu bilmek kadar insana ne sevinç verebilir? Her Hıristiyan, Tanrı’yı hoşnut etme tutkusuyla dolu olmalıdır. O’nu yüceltmekten sevinç duymamız gerekir. Kurtarıcımızı hoşnut etmek, bize zevk veren en büyük şeydir. Herbirimiz Hıristiyan yaşantımıza Tanrı’yı hoşnut edecek şekilde yaşama amacıyla başlarız. Ancak yol üzerinde bazı engellerle karşılaşırız. Bizlere zevk veren şeylerle, Tanrı’yı hoşnut edenler arasında ikilemler yaşarız.
Bu engelleri aşmak için yardıma ihtiyacımız vardır. Çok gerçek bir anlamda Hıristiyan yaşantısı çoğu zaman bir mücedeledir. Belli bir yol kateder, belli bir derece gerileriz. Gerilemek diye bir kavram gerçekten de vardır. Bazen bu gerileyiş, İblis’in kullanabileceği en kaygan maddelerle yağlanmış bir yoldan geriye kayıyormuşuz gibi gözükür. Ancak, bu kaygan yolun başında kollarını açmış göksel Babamız, titreyen ve hareket etmeye korkan bizleri tutmak için beklemektedir.
Bu kitabın yazılış amacı, Hıristiyan yaşamı için pratik bir rehber olmasıdır. Yüksek düzeyli ve ağır bir kitap değildir. Vermekte olduğumuz mücadelede bizlere yardım etmeyi hedefler.
Bu kitabın yazılması fikri, Tanrı’yı hoşnut etmekte zorlanan Hıristiyanlara yardım etmek için büyük bir çaba içinde olan editörüm Dr. Wendell Hawley tarafından ortaya konmuştur.
Kitabın yazılmasında katkıları olan Dr. Hawley ve sekreterim Bn. Maureen Buchman’a özel teşekkürlerimi sunuyorum. Yine, kırmızı kalemi gaddarca kullanmaktan çekinmeyen en acımasız editörüm, eşim Vesta’ya da özel olarak teşekkür ediyorum.
Orlando 1987
BİRİNCİ BÖLÜM
ŞEFKATLİ LÜTUF
|
İ |
|
“ |
nsanlar görüyorum, ağaçlara benziyorlar, ama yürüyorlar” (Markos 8:24). Ne sıradışı bir deneyim. Yürüyen ağaçlar, normal insanlar için normal bir şey değildir. Ancak, “yürüyen ağaçlar” gören o adam, geçiş aşamasında olan bir adamdı. Tam körlük ile berrak görüş ortasında bir yerdeydi. İlerde göreceğimiz gibi, Tanrı’yı hoşnut etme yolunda ilerlemekte olan tüm Hıristiyanları simgelemekteydi o adam.
Kutsal Kitap, İsa tarafından yapılan mucizevi iyileştirmelerden söz ettiğinde bunların çoğunlukla ani ve tam olduğunu görürüz. İsa, Lazar’ı kısmen ölümden diriltmedi. Eli sakat olan adam, aşama aşama iyileşmedi. Diğer mücizelerin çoğunda kişi hemen değiştirilmiş, iyileştirilmişti.
Bu nedenle Markos İncili’nde yazılı olan bu olay alışılmışın dışındadır. Kör bir adamın iki aşamada iyileştirilmesini anlatmaktadır:
İsa ile öğrencileri Beytsayda’ya geldiler. Orada bazı kişiler İsa’ya kör bir adamı getirip ona dokunması için yalvardılarç. İsa körün elinden tutarak onu köyün dışına çıkardı. Gözlerine tükürüp ellerini üzerine koydu ve “Bir şey görüyor musun?” diye sordu. Adam başını kaldırıp, “İnsanlar görüyorum” dedi, “ağaçlara benziyorlar, ama yürüyorlar.” Sonra İsa ellerini yeniden adamın gözleri üzerine koydu. Adam gözlerini açtı, baktı; iyileşmiş ve her şeyi açık seçik görmeye başlamıştı.
Markos 8:22-25
Bu, Mesih’in gücü ve lütfunun bir hikayesidir. Şefkatli lütfun hikayesidir. Kör adamın probleminden kaygı duyan insanlar İsa’ya doğru geldiklerinde, O’nun yaptığı ilk şey körün elinden tutmaktı. Adamın elinden tutarak İsa, onu köyün dışına çıkardı.
Olayı gözünüzün önünde canlandırın. Tanrı Oğlu’nun adamı olduğu yerde iyileştirecek gücü şüphesiz ki vardı. Fakat onun yerine İsa, adamı kalabalıktan uzaklaştırdı. Onunla özel olarak ilgilendi, hizmet etti. Böylece kör adam, insanların meraklı bakışlarına maruz kalmadı. Rabbimiz, adamın adımlarına yön verdi. Adamın hayatında daha önce böylesine güvenli bir rehberi olmamıştı. Düşme ya da tökezleme tehlikesi yoktu. Mesih’in eliyle yönlendiriliyordu.
Eğer İsa’nın şefkati o noktada son bulmuş olsaydı, eminim ki bu yeterli olurdu. Kör adam, bu deneyimi hayatının sonuna dek insanlara anlatırdı. “Bana dokundu!” deyip, bu deneyimin tadını sonsuza dek çıkarırdı. Fakat İsa’nın işi bitmemişti. Sonraki adımı attı.
Kalabalıktan uzaklaştıktan sonra İsa, duygularımızı rencide edecek bir şey yaptı. Adamın gözlerine tükürdü. Bir kimsenin gözümüze tükürmesi utanç verici ve aşağılayıcı bir hakarettir. Ancak İsa’nın amacı hakaret etmek değil, iyileştirmekti. Ona dokundu ve bir şey görüp, göremediğini sordu.
Bu noktada kör adam, insanları yürüyen ağaçlar gibi görmeye başladı. İsa, kör adamın görmek için herşeyi vermeye hazır olduğunu anladı. Görüşü sönük, bulanıktı fakat görebiliyordu. Biraz önce hiçbir şey göremiyordu. Gözleri işe yaramaz haldeydi. Fakat aniden, hareket eden cisimleri seçebiliyordu artık. Işıkla gölge arasındaki farkı algılayabiliyordu. Yeni bir dünya önünde açılmaktaydı. Artık kimsenin onun elinden tutup, yardım etmesine ihtiyacı olmayacaktı. Bastonunu atabilirdi.
İşa’nın işi bitmemişti. İkinci kere dokundu. Bu dokunuşla, bulanık olan şeyler berraklaştı. Kör adam artık, ağaçlarla insanları kolaylıkla birbirinden ayırabiliyordu. Artık ağaçların oldukları yerde durduğunu ve dallarının esintiyle hafifçe sallandığını görebiliyordu. İnsanları oldukları gibi, yürüyen insanlar olarak görüyordu. Kısa, uzun; şişman, zayıf; genç ve yaşlı insanlar arasındaki farkı seçebiliyordu. Kişileri, diğerlerinden ayıran kendilerine has ufak özelliklerini görebiliyordu. Belki de tüm bunları daha önceden dokunma yoluyla da yapabiliyordu. Elini bazı insanların yüzüne koyup, bazılarını o şekilde tanıyabiliyordu belki de. Farklı insanların kendilerine has seslerini de tabi ki farkedemez durumdaydı. Ancak şimdi, ellerini cebine sokup karşısında duranın kim olduğunu bilebilirdi. Net olarak gördüğü ilk sima, Mesih’in yüzüydü. Bu, onun için kutsal bir görümün başlangıcıydı. Kutsal Kitap bunun olduğunu söylemese de, öyle gözüküyor ki kör adamın bedeninde iyileştirilen tek organ gözleri değildi. Mesih’in dokunuşuyla, insan yüreği de iyileştirilir. Adamın taş olan yüreği, ruhsal yaşamın yeniliğiyle çarpan, etten bir yüreğe değiştirilmişti.
Bu iyileştirme hikayesi yanlızca Hıristiyan uyanışını simgelemek amacıyla verilmedi. Bu olay, gerçek zaman ve mekanda meydana gelmiş, Mesih’in muhteşem gücünü gözler önüne seren bir mucizedir.
Kutsal Kitap, bizlerin içinde bulunduğu düşmüşlük konumunu anlatmak için kör insan benzetmesini kullanır. Bizler, hepimiz, kör olarak doğmuş insanlarız. Bu dünyaya ruhsal karanlık içersinde gireriz. Tanrı’nın Egemenliğine ilişkin şeyleri anlamayız. Doğal olarak gözlerimizin üzerinde perdeler vardır ve bunlar öylesine kalındır ki insanları, yürüyen ağaçlar olarak bile göremeyiz. Tanrı’nın Egemenliğini görmemiz için Tanrı’nın şefkatli lütfunun özel bir dokunuşu gereklidir.
BAŞLANGIÇ: YENİLENME
Tanrı’ya ilişkin gerçekleri anlamak için gözlerimizi açan lütuf eylemine, yenilenme, ya da ruhsal olarak yeniden doğuş adı verilir. Bu, yanlızca Tanrı’nın yapabileceği bir şeydir. Kör adam kendi iradesinin gücüyle tekrar göremeyeceği gibi bizler de kendi kendimizi yenileyemeyiz. Kör bir adam, görmek istediğine karar verebilir ancak gözleri iyileştirilmezse göremez.
Yenilenme, aşamalar halinde gerçekleşen birşey değildir. Anidir. Kutsal Ruh’un canlarımıza tek bir dokunuşuyla gerçekleşir. Herşeye gücü yeten Tanrı’nın ani kuvvetinin başardığı tamamıyla etkili, kadir bir eylemdir. Yanlızca Tanrı, hiçbir şeyden birşeyi ve ölümden yaşamı çıkarabilir. Yanlızca Tanrı, insan canına hayat verebilir.
Tanrı, bir insan canına hayat verdiğinde bunu aniden yapar. “Aniden” kelimesiyle anlatmak istediğim, zaman açısından aniden değildir - fakat gerçekten de bu yenileniş, Tanrı’nın harekete geçmesinin bir sonucu olarak hemen gerçekleşir. Bu kelimeyle anlatmak istediğim, Tanrı’nın bu işi direk olarak, aracı ya da ikincil etkenler kullanmaksızın yaptığıdır. (Latince olan immediatus kelimesi esas olarak “aracısız” anlamına gelmekteydi).
Ben hastalandığımda iki şey yaparım. Dua ederim ve ilaç alırım. Tanrı’nın, bu ilaç aracılığıyla beni iyileştirmesini dilerim. Tanrı’dan, doktorun ellerini yönlendirmesini, Kendisinin özel sağlayışıyla iyileştirme yollarını açmasını isterim.
Fakat İsa adamı iyileştirdiğinde, dolaylı yollara başvurmadı. Hiçbir ilaca gerek yoktu. İsa, kendi sesiyle bilr iyileştirebilirdi. Hikayenin belirli bir kısmı beni çok düşündürüyor. İsa neden adamın gözlerine tükürdü? Neden, “Git Şiloha havuzunda yıkan” demedi? Açıktır ki güç, tükürükte yahut havuzun suyunda değildi. Bazı durumlarda İsa bu gibi araçları kullanarak insanları iyileştirdi. O’nun gücü direk, ve aniydi.
Yenilenmede de aynı şey geçerlidir. Vaftiz suyuyla yıkanmamız söylenmiştir. Ancak, o vatfiz hafuzunda insan canını kurtaran sihirli bir iksir bulunmaz. Su, kendisinin ötesinde, bizlere hayat veren diri suya işaret eder. Tanrı’nın iyileştirici kuvvetini simgeleyen dışsal bir semboldür.
Kör adamın iyileştirilmesi hikayesinde başka bir paralellik daha bulunmaktadır. Tanrı’nın kadir gücüyle aniden yenilenip, karanlığın hükümranlığından ışığın egemenliğine aktarılmış olmamıza karşın, kutsallaştırılmamız gerçekten de aşama aşama gerçekleşir.
Yeniden doğduğumuzda, insanları yürüyen ağaçlar gibi görürüz. Ruhsal görüşümüz bulanıktır. Herşeyi kesin bir berraklıkla görmeyiz. Görüşümüz, halen devam etmekte olan günahla bulanıktır. Eski doğamızın tüm kalıntılarının yok edileceği bir gün bizleri beklemektedir. Yüreklerimizin öylesine saflaştırıldığı bir gün gelecek ki, Mesih’in “ne mutlu” diye söylediği şu sözleri gerçekleşecek: “Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler” (Matta 5:8). İşte bu, Orta Çağdaki çoğu Hıristiyanın “saadet görüşü” dedikleri kavramdır.
Ruhsal durumumuzun mükemmelleştirilmesi işine yüceltilme denir. Yüceltilme bu yaşamda meydana gelmez. Kutsallaştırılmamızın tamamlanması için cenneti beklemeliyiz. Ancak, şu anda daha önce göremediklerimizi görebiliyor olsak bile, halen net bir görüşe sahip değiliz.
Bu yaşantımızda Mesih’in ikinci dokunuşuna ihtiyacımız var. Aslında, üçüncü, dördüncü, beşinci ve daha birçok dokunuşuna ihtiyacımız var Mesih’in. Gözümüzdeki perdeler artık kaldırılmış olsa da, halen Mesih’in eliyle yönlendirilmeye ihtiyacımız var.
Yenilenme, bir yolculuğun başlangıcıdır. Başarı ve başarısızlıkların olacağı, tökezleme ortasında olgunlaşmayla dolu bir yolculuktur bu. Bazen bu gelişme, acı verici derecede yavaş gibi gözükür ancak yine de bir gelişme vardır. Görüşü berraklaştırmaya doğru bir harekettir - şefkatli bir lütuf dokunuşuyla başlayıp daha fazla lütfa doğru ilerleyen bir yaşamdır bu.
Sisyphus, eski Yunan mitolojisinin trajik bir kahramanıdır. Tanrıları kızdırdığı için sonsuz cehenneme atılarak, lanetlenmişti. Yapması gereken şey, büyük bir kayayı, dik bir tepenin üst noktasına kadar çıkarmaktı. Kayayı hareket ettirmek için tüm gücünü harcaması gerekti.
Tepenin doruğuna her çıkışında, kaya yuvarlanıp bir kere daha yokuşun başına geri düşüyordu. Sisyphus’un, aşağı inip bu taşı tekrar yukarı itmesi gerekiyordu. Taşı hiçbir zaman tepenin üzerine çıkaramadı. Hiçbir ilerleme kaydedememişti.
Bazen Hıristiyanlar kendilerini Sisyphus gibi hissederler. İlerleme öylesine yavaş gerçekleşiyormuş gibi gözükür ki, kendilerini oldukları yerde sayıyor, boşa çaba harcıyor ve hiçbir şey elde edemiyormuş gibi hissederler.
Lanetlenmiş adamın hikayesindeki işkence, bitmek bilmeyen o kısır döngüdür. Hiçbir başı ya da sonu yoktur - sadece sonsuz tekrardan oluşan bir işkencedir.
Samson’un cezalandırılmasını hatırlayın. Gücünün sırrını casus sevgilisine açıklayınca Filistinliler tarafından yakalanmıştı. Korkunç utancı, Kutsal Kitap’taki şu ayetle özetlenmektedir:
Ve Filistinliler onu yakalayıp, gözlerini çıkardılar; ve onu Gazaya indirdiler, ve onu tunç zincirlerle bağladılar; ve hapishanede değirmen çeviriyordu.
Hakimler 16:21
Filistin cezaevinde değirmen çeviren bir insanın ne yaptığını gerçekten de bilmiyorum. Ama Hollywood’un bunu nasıl canlandırdığını gördüm. Samson hakkında yapılmış çok eski bir film halen az da olsa hatırımda kaldı. Israil’in bu güçlü adamı, Victor Mature canlandırmıştı. Hafızamda kalan sahne, bu kör adamın bir öküzün yerine değirmene bağlanışıydı. Öküzün bağlanmış olduğu kol, döndükçe makinanın mekanizması çalışıyor ve hayvan ise yürüdüğü yerden her geçişinde daha da derinleşen bir iz bırakıyordu. Victor Mature’ın boş gözleri ve terden parlayan kasları ile bitmek tükenmek bilmeyen bu çember etrafında, yanlızca geçtiği yerleri derinleştirerek ama hiçbir yere gidemeyerek acı dolu yürüyüşünü hayal edebiliyorum.
İşte bu kısır döngü böylesine zalimdi.
SÜREÇ: KUTSALLAŞMA
Ancak Hıristiyan yaşantısı, bunun gibi boş değildir. Bir çember yapısında değildir. Hıristiyan yaşantısı bir çizgidir. Bir başlangıcı, ortası ve sonu vardır. Çizginin sonunda görkem amaçlanır. Herşeyi başlatan Tanrı’nın, halkı için bir hedefi vardır. Mesih’in, “Gel, sevgili dostum, Babamın senin için hazırlamış olduğu egemenliğe gir” diyeceği güne doğru uzanıyoruz.
Elçi Pavlus ile birlikte bizler de şöyle diyoruz, “geride kalan herşeyi unutup, ileride olanlara uzanarak, Tanrı’nın Mesih İsa aracılığıyla yaptığı göksel çağrıda öngörülen ödülü kazanmak için hedefe doğru koşuyorum” (Filipililer 3:13). Hıristiyan yaşantısında bir göksel çağrı vardır. Bir kimse bir daire içersinde yukarıya doğru hareket edemez. Bizler, belli bir yere gitmekte olan bir çizginin üzerindeyiz. Yukarı doğru gitmektedir bu çizgi. Diğer bir değişle, Hıristiyan yaşamında bir ilerleme söz konusudur.
John Bunyan tarafından yazılmış olan The Pilgrim’s Progress (Gezginin İlerleyişi) adlı Hıristiyan klasiğini hatırlıyoruz. Buradaki gezgin, göğe doğru ilerleyen Hıristiyandır. Sırtındaki yükten ötürü, yolculuğu yavaşlamış ve zorlaşmıştır. Her yerde engellerle karşılaşır.
Bunyan, her Hıristiyanın yolunda duran birçok ayartılma ve düşüşleri anlamıştı. Ancak, Hıristiyan yaşamına ilişkin can alıcı iki noktanın da farkındaydı: Bizler gezginleriz, ve bizler yol katederiz.
Gezgin, yolculuğa çıkmış bir kişidir. Yolculuğu, onu farklı ve garip yerlere götürür. Hareket halinde olan bir insandır o. Eski Ahit zamanlarındakiler gibi o da, çadırlarda yaşar. Yarı göçebedir. Kalıcı olarak yerleşecek kadar bu dünyada hiçbir zaman evinde gibi değildir. Hayat her zaman onun için keşfedilmemiş bir bölgedir. İçtiği su hiçbir zaman durgun değildir. İman babası İbrahim gibi, yapıcısı ve yaratıcısı Tanrı olan daha iyi toprakları arar. Tüm Tanrı halkı bu dünyada geçici ve gezgindir.
Her Hıristiyan ilerleme kaydeder. İlerleme, bizlerin olduğumuz yerde durmamıza izin vermeyen Kutsal Ruhun içimizdeki varlığıyla kesinleştirilir. Ancak biz olduğumuz yerde kalmaya ne kadar da istekliyiz! Hatta, geriye gitmek istiyoruz. İsa’nın öğrencileri gibi bizler de korku içinde yukardaki odalarımızda saklanıyoruz. Fakat İsa, orada kalmamıza izin vermeyecektir.
Hiçkimse Hıristiyan olarak doğmaz. Bizler doğal halimizle bedendeniz. Hıristiyan yaşantısı, Kutsal Ruh’un işlemesiyle yeniden doğuşta başlar. “Yeniden doğmuş Hıristiyan” terimi neredeyse yanlış bir ifadedir. Gereksiz yere kullanılan kelimelerden oluşur. Bir nevi teolojik kekelemedir. Eğer bir kimse yeniden doğmuşsa, Hıristiyandır. Eğer Hıristiyansa, yeniden doğmuştur. Yeniden doğmamış Hıristiyan ya da yeniden doğmuş ama Hıristiyan değil diye birşey yoktur. Yeniden doğmak demek, Kutsal Ruh aracılığıyla Mesih’e doğmuş olmak demektir. Hıristiyan yaşantısı için bu bir ön şarttır. Bu aynı zamanda Hıristiyan yaşamının Tekvin’i, başlangıcıdır.
Herkes, Hıristiyan yaşantısına aynı şekilde başlar: Hepimiz yeniden doğarak başlarız. Yeniden doğuş deneyimlerimiz farklı olabilir ancak yeniden doğuş gerçeği hepimiz için gereklidir.
Herhangi iki Hıristiyanın, İnanlı yaşamlarına aynı şekilde başlamayacağını bilmek çok önemlidir. Bazı insanlar beş yaşındayken yeniden doğarlar, bazıları ellibeş yaşında. Bazıları, çok tutucu ve disiplinli bir geçmişten, bazıları ise düzensiz, kontrolden çıkmış bir çılgınlık geçmişinden gelip, yeniden doğarlar. Farklı günahlarla mücadele ederiz. Karışık ve benzer paketlerle başlarız.
Bazılarımız, iman ettiğimiz günü ve saati bilir. Diğerlerinin ise ne zaman doğduklarına ilişkin kesin bir fikirleri yoktur. Billy Graham, Mordecai Ham’in konuştuğu bir toplantıda Mesih’le tanıştığını söyler. Ruth Graham ise geçmiş beş yıl içersinde tam olarak ne zaman iman ettiğini hatırlayamıyor. İman ettiklerinde bazı insanlar ağlarlar, bazıları ise sevinçle coşarlar.
İman ettiklerinde, diğerlerinin de bizim gösterdiğimiz tepkileri göstermeleri gerektiğinde ısrar etmek çok feci bir hatadır. Ani ve belirgin bir şekilde iman etmiş olanlar, iman ettikleri günü ve saati tam olarak bilmeyen kişilerden şüphe duyarlar. Daha az heyecanlı ve ani bir deneyimi olmuş kişiler, diğerlerinin duygusal dengelerinin sağlıklı olduğu konusunda şüphe duyabilirler.
Bu aşamada, insanlara farklı zamanlarda, farklı biçimlerde günahlarını gösteren Kutsal Ruh’a saygılı olmalıyız. Karşı karşıya olduğumuz esas soru, ne zaman ya da nerede iman ettiğimiz değildir. Tek gerçek soru, iman edip, etmediğimizdir. Eğer Ruh’tan doğmuşsak, Mesih’te olan tüm diğer insanların kardeşiyiz.
Pavlus bizlere şöyle demektedir:
İman yoluyla, lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı’nın armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir. Çünkü biz, Tanrı’nın önceden hazırladığı iyi işleri yapmak üzere Mesih İsa’da yaratılmış olarak Tanrı’nın eseriyiz.
Efesliler 2:8-10
Bu noktada hepimiz eşitiz. Hiçbirimiz kendi kendimizi iman ettirmedik. Yeniden doğuş, Tanrı’nın işidir. Bizler Mesih’in eseriyiz. Usta, Mesih’tir. Yarattıkları ne sıkıcı ne de monotondur. Bizleri kurtardığında, ne kimliğimizi ne de kişiliğimizi yokeder. Her Hıristiyan, Mesih tarafından yaratılmış bir sanat eseridir. Her Hıristiyan, gerçek anlamda bir şaheserdir.
İsa, sanatını bir montaj hattında icra etmez. Sonsuz bir itina ve sabırla, yaratır ve şekil verir. Hıristiyan çevrelerinde, pek sık inanılan, ve mükemmellik öğretisi denen zehirli bir öğreti bulunmaktadır. Bu öğreti, kişinin daha bu dünyadayken ruhsal mükemmelliğe eriştiğini söyler. “Lütfun ikinci bir işleyişiyle”, ani kutsallaşma gibi “ikinci bir bereketten” söz ederler. Bunu öğretenlerden uzak durun.
Ani kutsallaşmayı öğreten ilk kişiyle tanıştığımda daha birkaç aylık bir Hıristiyandım. Üzerime el koymayı ve benim de bu ikinci bereketi almak için dua etmemi önerdi. Bu düşünce bana çok cazip gelmişti. Yeni Hıristiyan hayatımda karşılaştığım en ciddi zorluk, halen günah işliyor olmamdı. Yaşamımın bazı alanlarında büyük zaferler kazanmıştım fakat diğer taraflar çok inatçı gibi gözüküyordu. O aşamada bile Kutsal Ruh ile doğal benlik arasındaki savaşın farkındaydım.
Vaizle birlikte ani kutsallaşma için dua ettim. İşe yaramadı. İkinci bereket beni yüzüstü bırakmıştı. Yaşamının ilk safhalarını tamamıyle doğru bir kişi olma çabasıyla geçiren Martin Luther şöyle söylemişti, “Bir insan eğer keşiş olmakla cennete gidebilecek olsaydı, o kişi ben olurdum.” Bir insan eğer bu ikinci bereketi aramakla bulacak olsaydı, o kişi ben olurdum.
Vaiz, işlemeye devam ettiğim günahların, benim bu günahlardan kurtulmak için gösterdiğim çabaları engellediğinden emindi. Kısırdöngülerin en zalimine yakalanmıştım. Bu hizmetlinin bana aslında söylemeye çalıştığı şey, eğer günahımdan kurtulacak isem, ilk önce günahımdan kurtulmam gerektiğiydi. Diğer bir değişle, ikinci bereketi elde etmek için ihtiyacım olan tek şey, o ikinci bereketti.
Sonunda, başka bir vaiz beni bu çelişkiden kurtardı. Kısa süre içersinde anladım ki beni aniden kutsallaştıracağı söylenen bu ikinci bereket aslında, kutsal bir üçkağattı.
Yaşadığım deneyimden bu yana, kutsallıkta mükemmelliğe eriştiklerini iddia eden iki kişiyle tanıştım. Hıristiyan yaşamları trajikti. İnsanların kendilerini kutsallıkta mükemmelliğe eriştiklerine inandırmaları için ilk önce bu iki şeyden bir ya da her ikisini de yapmaları gerekir: Tanrı’nın yasasını öyle düşük bir seviyeye indirmelidirler ki ona tam olarak itaat edebilsinler, ya da kendi ruhsal performanslarını ölçerken bunu aşırı derecede abartmalıdırlar.
Bunların her ikiside ölümcüldür. Tanrı’nın yasasının gereklerini aşağı çekmek, Tanrı’nın kutsallığına karşı işlenmiş bir suçtur. İnsanın kendi durumunu aldatıcı derecede abartması ise aşırı bir gururdur.
Kutsallaşma, basitce el koymaktan çok daha fazlasını gerektirir. Yeniden doğuş anidir. Aklanma anidir. Ancak, kutsallaşma hayat boyu devam eden bir süreçtir. Bir takım engeller karşısında itinalı bir mücadeleyi içerir. Bunyan’ın gezinindeki gibi çukurlar ve zorluklarla doludur. Bizleri, canın karanlık gecesinden, ölüm vadisinin gölgesinden ve denenme çölünden geçiren bir yolculuktur bu.
Bu yolculuğun tek teminatı vardır: Mesih, bizimle beraber geleceğine ve bizi diğer tarafa ulaştıracağına söz verir. Rabbimiz başladığı işi bitirir. Yaratmanın tam ortasında, elinin işini bırakıp gitmez. Bizleri yürüyen ağaçlara bakar halde bırakmaz. Hayır, Rab bizlerin iyiliği ve olgunlaşmasıyla çok yoğun bir şekilde ilgilenir. Tanrı ve Tanrı’yı nasıl hoşnut edebileceğimiz hakkında daha fazla öğrenmemizi istemektedir Rab. Tanrı’yı hoşnut etmekten haz duymamızı istiyor. Dünyayı algılayış şeklimiz ve içinde nasıl yaşadığımız konusunda anlayışımızın derinleşmesi için görüşümüzün berraklaşmasını, iyileştirilen o kör adam gibi değişmemizi istiyor. Bu bağlamda olgunlaşmak ve değişmek, kutsal Tanrı’yı neyin hoşnut ettiği konusunda giderek daha fazla öğrenmek demektir. İşte, Tanrı’yı hoşnut etmede olgunlaşmak, kutsallaşmadır ve elinizdeki kitabın tek konusu da budur.
İKİNCİ BÖLÜM
HIRİSTİYAN YAŞANTISININ AMACI
|
B |
ir keresinde, fanatik kelimesinin şu şekilde tanımlandığını okudum: “Fanatik kişi, hedefini kaybetmiş bir biçimde o hedefe ulaşmak için iki kat çaba harcayan kişidir.” Fanatik, çılgın bir şekilde, amaçsızca koşturur. Potası olmayan bir basketbol oyuncusu, ağı olmayan bir tenişçi, çimen sahası olmayan bir golfçü gibidir.
Bir Hıristiyanın kutsallaşmada, yani Tanrı’yı hoşnut etmeyi öğrenmede ilerleyebilmesi için, hedefinin ne olduğunu açıkça bilmesi gerekir. Kutsal Kitap, bu hedefi açıkça ortaya koysa da, çok kolay unutulan bir noktadır bu.
Peki bu hedef nedir? İsa şöyle açıkladı: “Siz önce O’nun egemenliğinin ve O’ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir” (Matta 6:33).
Şimdi, bu buyruğu oluşturan kısımları inceleyelim. İlk olarak İsa, bize ardından gitmemizi söylüyor. Bir şeyin ardından gitmek çaba gerektirir. İtinalı bir arayışı içerir. Kaybettiği bozuk parayı bulmak için evi en ince köşesine kadar arayan kadın gibidir bu kişi. Aramak, ardından gitmek, uyumakla olmaz. Çalışmayı, sürekli çalışmayı gerektirir. Olduğumuz yere oturup, Tanrı’nın onu kucağımıza atmasını bekleyemeyiz.
Ünlü Yunan Matematikçi Arşimed’in, spesifik yerçekimi kanununu (suyun kaldırma kuvveti prensibini) banyoda yıkanırken nasıl keşfettiğini hepimiz biliyoruz. “Eureka, buldum!” diye bağırdı. Aynı şekilde Isaac Newton’un yerçekimi yasasını, bir elma ağacının altında otururken kafasına bir elma düşmesi sonucu bulduğu hikayesini de biliyoruz. Arşimed ve Newton’a bir anda gelen bu çözümler, yıllar boyu sürdürdükleri itinalı arayışın bir birikimi, sonucuydu. Elde ettikleri, şans eseri olmamıştı. Thomas Edison’un, elektrik ışığı için uygun olan tek filamanı bulmadan önce bin tane farklı madde üzerinde deney yaptığı söylenir. Çok şanslı değil, çok çalışkan. Tanrı’yı hoşnut etmeyi öğrenişimiz için de aynı şey geçerlidir.
Tanrı’nın ve Tanrı’nın Egemenliğinin ardından gitmemiz söylenir. İsa’nın, ilk olarak (önce) bunların ardından gitmemiz gerektiğini söylediğinin de bilincindeyiz. Burada önce kelimesi için kullanılan Yeni Antlaşma sözcüğü protos, herhangi bir dizi içersinde ilk sırada olan anlamına gelir. Kelime, öncelik vurgusunu taşır. Bu kavramın daha doğru bir çevirisi şöyle olabilirdi: “Siz diğer herşeyden önce O’nun egemenliğinin ve O’ndaki doğruluğun ardından gidin…”
Tanrı’nın Egemenliğinin ardından gidin. Doğruluğun ardından gidin. Hıristiyan yaşantısının öncelikleri bunlardır.
TANRI’NIN EGEMENLİĞİNİN ARDINDAN GİTMEK
Tanrı’nın egemenliğinin ardından gitmek ne demek? Hıristiyan dünyasında bu ruhsal arayış konusunda birçok karışmış düşünceler bulunmaktadır. Çoğu zaman Hıristiyanların ağızından şu sözleri duyarız: “Arkadaşım Hıristiyan değil fakat arıyor.”
Hıristiyan olmayan bir kişi neyi arar? Aramadığını bildiğimiz tek bir şey var. O kişi, Tanrı’yı aramıyor. Pavlus şöyle demektedir, “Tanrı’yı arayan kimse yok” (Romalılar 3:11). İnanlı olmayan bir kimse, asla ve asla Tanrı’yı aramaz. Bu kişi bir kaçaktır, Tanrı’dan kaçar. İnsanın doğal yatkınlığı, Tanrı’dan kaçmak, O’ndan saklanmaktır. İsa, kaybolanı arayıp, kurtarmaya geldi. Arayan O’dur, kaçanlar ise bizleriz. Günahlı durumunda insan, yaşamın bilmecelerine cevaplar arayabilir ancak Tanrı’yı aramaz.
Öyleyse, neden çoğu zaman İnanlı olmayan kişiler bize Tanrı’yı arıyorlarmış gibi gözükürler? Gözlemlerimizin sonucu olarak bunu biz bu şekilde düşünürüz. O kişiler, yanlızca Tanrı’nın verebileceğini bildiğimiz bir mutluluğu, matıklı düşünüşü, suçluluktan özgürlüğü, anlamlı bir hayatı ve diğer birçok şeyi aramaktadırlar. Ancak Tanrı’yı arıyor değillerdir. Tanrı’nın sağladığı faydaları aramaktadırlar. Doğal insanın günahı tam olarak şudur: Tanrı’nın kendisini istemeksizin, Tanrı’nın sağladığı faydaları arzularlar.
Bu düşünüşü şu nedenle reddediyorum: Tanrı’nın ardınca gitmek, O’nu aramak, Hıristiyanlara mahsus birşeydir. Tanrı’nın aranması, iman etme anında başlar. Tüm dünyaya “O’nu buldum” diye bağırsak bile, ilginçtir ki Tanrı’yı bulmak, O’nu aramanın başlangıcıdır. Tanrı’nın ardınca gitmek, hayat boru bir süreçtir. Tanrı’nın ardınca gitmek, Jonathan Edwards’ın dediği gibi, “Hıristiyan yaşantısının ana amacıdır”.
Tanrı’nın egemenliği ardınca gitmek, İsa’nın son buyruğunu ve Rab’bin duasının önemli isteğini yerine getirmektir: “Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin istediğin olsun.”
Öğrencilerinin İsa’ya sorduğu son soru şuydu: “Rab, İsrail’e egemenliği şimdi mi geri vereceksin?” (Elçilerin İşleri 1:6). Görkemli yükselişinde İsa bu gezegenden ayrılmadan dakikalar önce öğrencileri onu bu son soruyla sıkıştırdılar. Soruları, Tanrı’nın egemenliğiyle ilgiliydi. İsa bu soruya önce hafif bir azarlamayla, sonra ise bir buyrukla cevap verdi: “Benim tanıklarım olacaksınız” (Elçilerin İşleri 1:8).
Tanrı’nın egemenliğine tanıklık ederek, bu egemenliğin ardından gitmeye çağrıldık. Tüm dünyaya Tanrı’nın egemenliğinin neye benzediğini göstermek ardınca gitmeliyiz. Gökte olduğu gibi yerde de egemenliğin gelmesi, Kral’ın sadık çocuklarının Kral’ın istediğini burada ve şimdi yapmalarını gerektirir. Tanrı’nın Kralına hizmet ederek Tanrı’nın egemenliğine tanıklar oluruz. O’nu hoşnut eden şey budur. İsa’nın, egemenliğin gelişini Tanrı’nın isteğinin yapılmasıyla ilişkilendirmesinin bir nedeni vardır. “Egemenliğin gelsin. …senin istediğin olsun” ifadeleri birbirlerine aittir. Bir paranın iki yüzü gibidirler. Tanrı’nın egemenliği, Tanrı’nın istediğinin yapıldığı dünyaya gelir.
Öyleyse, vardığımız sonuç şudur: Hıristiyan yaşantısının, genel ve herşeyi kapsayan hedefi, amacı, Krala itaat etmektir. Ve biz itaat ettiğimizde Tanrı hoşnut olur.
DOĞRULUĞUN ARDINCA GİTMEK
Egemenliğin aranması, Tanrı’nın doğruluğunun ardınca gidilmesiyle ilişkilendirilmiştir. Bu, İsa’nın Kendisinin sergilediği türden bir doğruluktur. İsa’nın hayatı doğrulukla parlıyordu. Lekesiz bir Kuzu, Babasının kendisinden hoşnut olduğu Oğlu’ydu. Kutsal Yazılar, O’nun hakkında, Babasının evi için gösterdiği gayretin O’nu yiyip bitireceğini yazmaktadır (Yuhanna 2:17). O’nun yiyeceği ve içeceği Babasının isteğini yapmaktı (Yuhanna 4:34). İsa, yanlızca beden almış Tanrı değildi ama aynı zamanda yüce bir doğruluk adamıydı. O’nun tanrılığını taklit edememiz mümkün değildir ancak O’nun itaate ve Tanrı’yı hoşnut etmeye olan tam yürekli adanmışlığını taklit etmeliyiz.
Hıristiyan olduğum ilk zamanlarda, Hıristiyan topluluğunun üyeleriyle tanıştırılmıştım. Çok geçmeden benden, Tanrı’yla her gün belirli bir vakit geçirmem, Kutsal Kitabı okuyup dua etmem beklendiğini anladım. Kilise’ye gitmem bekleniyordu. Artık küfür etmeyerek, içki ve sigara içmeyerek ya da bunun benzeri şeyleri yapmayarak inancımı belli etmem bekleniyordu. Kutsal Kitabın sözünü ettiği doğruluğun bunun çok ötesinde bir şey olduğundan haberim yoktu. Buna rağmen, çoğu yeni Hıristiyan gibi, bu şeylere önem vermeyi öğrendim. Kişisel mektuplarım yeni bir biçim almıştı. Yeni Antlaşma mektuplarından alıntılar gibilerdi sanki. Çok geçmeden, güncelik konuşmalarımda Hıristiyan türü laf kalabalıkları yapmayı da öğrenmiştim. Artık hiçkimseye birşey “söylemiyordum”, yanlızca onlarla “paylaşıyordum”. Her iyi şey, “bereket” oldu, ve artık cümlelerime basmakalıp ruhsal sözler serpiştirmekten kendimi alıkoyamıyordum.
Tabi çok geçmeden anladım ki Hıristiyan yaşantısı, gündelik dua zamanlarından ve kutsanmış kelimelerden çok daha öte bir kavramdı. Tanrı’nın daha fazlasını istediğini anladım. İmanımda ve itaatimde olgunlaşmamı, sütü aşıp, et yememi arzuluyor Tanrı. Ayrıca farkettim ki, Hıristiyan dili hem Hıristiyan olmayan hem de Hıristiyanlar için anlamsız bir iletişim biçimidir. Gerçek tanrısallığı bulmaktan çok konuşmalarımda bir ayetin cümle yapısını taklit etmekle ilgilendiğimi anladım.
Hatam şuydu: Ruhsallığı, doğrulukla karıştırıyordum. Fakat, bunda yanlız olmadığımı da anladım. Aracı, sonuç ile karıştıran bir kalabalığın ortasında buldum kendimi. Ruhsallık, doğruluğun ucuz bir kopyasıdır.
Yıllar içersinde bir çok Hıristiyan bana nasıl daha ruhsal ya da dindar olunabileceğini sordular. Bir öğrencinin gelip, “Bana doğru bir kişi olmayı öğret” dediği nadirdir. Neden, diye merak ettim, bir insan ruhsal olmak isteyebilir ki? Ruhsallığın amacı nedir? Dindarlığın faydası nedir?
Ruhsallık ve dindarlığın kendisi hedef değildir. Aslında, kendilerinden daha yüce bir amaca ulaşmak için araç olarak kullanılmazlarsa hiçbir işe yaramazlar. Hedef, ruhsallıktan öte, doğruluk olmalıdır.
Ruhsal disiplinler bu doğruluğu elde etmek için gerelidirler. Kutsal Kitap çalışması, kiliseye devam etmek, müjdecilik Hıristiyan gelişimi için gereklidir ancak son hedef olamazlar. Ruhsallık olmadan doğruluğa erişemem. Ancak, doğruluğa erişmiş olmayarak, yüzeysel bile olsa, “ruhsal” olmak mümkündür.
İsa, bir dua adamıydı. Dua yaşamı yoğun ve güçlüydü. Kutsal Kitap bilgisi engin bir adamdı. Açıkça, Tanrı Sözü’nde ustalaşmıştı. Ruhsaldı. Ancak ruhsallığı sonunda kendisini gerçek bir doğrulukla gösterdi. Bu nedenle onun ruhsallığı sadece yüzeysel değildi. İçsel hayatı, kendisini dışsal itaatte, ölüme kadar giden bir itaatte gösterdi.
Doğruluk nedir? Bu sorunun basit cevabı şudur: Doğruluk, Tanrı’nın gözünde doğru olanı yapmaktır. Bu basit tanımın altında çok karmaşık kavramlar yatmaktadır. Doğru olmak, Tanrı’nın bizi yapmaya çağırdığı herşeyi yapmaktır. Gerçek doğruluğun gerektirdikleri öylesine yüce ve öylesine çoktur ki, hiçbirimiz bu dünyada asla buna mükemmel olarak erişemeyiz. Tanrı’nın tüm öğüdünü izlemeyi içeriri bu.
Kutsal Yazılar bazen, gerçek doğruluğun basit bir özetini sunar. Bazen Tanrı, gerçek doğruluğun özünü ortaya koyan bir kaç kelimeyle tüm yasayı özetler. Şimdi bu özetlerden birkaçına bakalım.
MİKA’NIN ÖZETİ
Kutsal yaşayış hakkında, Mika peygamberin kitabında şu özeti okumaktayız:
Ey adam, iyi olanı sana bildirdi; ve hak olanı yapmak, ve merhameti sevmek, ve Allahınla alçakgönüllü olarak yürümekten başka RAB senden ne ister?
Mika 6:8
Adalet, merhamet (ya da sadık sevgi), ve alçakgönüllülük. Elde edilmesi kolay bir üçlü değildir bu. Tanrı, adalet ve merhamet gibi büyük önem taşıyan konularla ilgilenmemi istiyor. Alçakgönüllü kutsalların dostluğundan zevk duyar Tanrı. Kibirliye karşı durmaya, alçakgönüllü olana daha çok lütuf göstermeye söz vermiştir.
Charles Colson, Ellsberg olayı nedeniyle aldığı hapis cezasını çekmiş, hapishaneden yeni çıkmıştı. Watergate skandalının bir parçası olmasa da Colson, Richard Nixon’ın düşüşüne neden olan olaylarla ilişkilendirilmişti. Colson, bir üniversite kampüsünde yaptığı bir konuşma sırasında Nixon karşıtı öğrenciler tarafından merhametsizce yuhalanıyor ve aşalanıyordu. Öğrencilerden bir tanesi Colson’un konuşmasını kesip, “Colson! Neden Nixon’u bırakmadın?” diye sordu.
Colson konuşmasını kesti ve kendisini aşağılayan bu öğrenciye bakarak şöyle cevap verdi, “Çünkü o benim arkadaşımdı.”
Bu cevapla birlikte dinleyiciler büyük bir heyecanla alkışlamaya başladılar. Topluluğun, Watergate skandalını ve onunla ilişkili olan herşeyi kınamasına rağmen, bir adamın arkadaşlık uğruna hapishaneye gitmesine sebep olan böylesine bir sadakati taktir ettiği açıkça ortadaydı.
Mika, “merhamet”ten bahsettiği zaman, İbranice “sadık sevgi” kelimesini kullanır. Bu, Tanrı’nın çocuklarına beslediği türden bir sevgidir. Kararlı ve dayanıklıdır. Tanrı, çocuklarının yaptıklarını nadiren onaylasa da, onların tarafında kalmaya devam eder. Bu da, Hıristiyan sevgisinin bir önceliğidir.
Çocuklarımın benim sevgimi kazanmalarına gerek yoktur. Beni hayal kırıklığına uğratabilir hatta sinirlendirebilirler, ancak hataları onları benim sevgimden mahrum etmez. Kayıp Oğul’un babası, oğlunu sevmekten asla vazgeçmedi. Her zaman izin vermeyebilirim ancak her zaman sevgimi vermeliyim. Sevmekte dayanmak, başarısılıklarımıza rağmen Tanrı’nın bizleri nasıl sevdiğini örnek almak, taklit etmek demektir.
Sadakat. Merhamet. Bunlar, günahlarına rağmen Hıristiyanların yollarına devam etmelerini mümkün kılan özelliklerdir. Sadık bir dost olmak, kişiyi körce kabullenmekten daha fazlasını gerektirir. Sabır, dayanış, yumuşak huyluluk yani Kutsal Ruh’tan gelen türden meyveyi gerektirir bunu yapmak. Mesih bize sadık olduğundan, biz de diğerlerine bu tür bir sadakati göstermek için istekli oluruz.
İSA’NIN ÖRNEĞİ
İsa, Hıristiyan yaşantısını olabilecek en basit şekilde özetlemiştir: “İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın” (Luka 6:31). Buna biz Altın Kural-altından; elmaslardan ve zümrütlerden daha değerli olan altındandır bu yasa. Her çocuk, Altın Kural’ı ezbere söyleyebilir ancak bunu gündelik hayatta uygulamak o kadar da kolay değildir.
Önemsiz şeylerin eleştirilmesinden nefret ederim. Her şeyde bir hata bulan insanların etrafında olmaktan hoşlanmam. Yargılayıcı insanlarla hoş vakit geçirmek benim için zordur. Bu gibi insanların bana karşı olan davranışlarını kontrol edemem ancak onlardan öğrenebilirim. Beni kıran herkesden, ne gibi şeylerin insanları kırdığını öğrenebilirim. Beni inciten davranışın, başkalarını da incitmesi olasılığı büyüktür. Bu nedenle, başkalarına nasıl davranılmaması gerektiğini öğrenebilirim.
Bizler, önemsiz eleştirilere çoğu zaman merhametle karşılık vermek yerine, aynı şekilde davranarak tepki gösteririz. İşte, Altın Kural’ın yaşantılarımızla kesiştiği yer bu noktadadır. İşte bu an için İsa, kötülüğe kötülükle karşı vermemeyi öğretti bizlere. Başkalarının bize davranmalarını istediğimiz şekilde onlara davranmak, basitçe bir merhamet göstergesidir. İnce düşünüşlü ve temkinli olmayı içerir bu tür bir davranış. Ancak bu, saygılı olmaktan çok daha öte birşeydir. Doğru olanı yapmaktır. Tanrı’yı hoşnut eden şeyi yapmaktır.
Doğruluk, doğru olarak yaşamak demektir. İnsanlara doğru şekilde davranmak demektir. Kişisel güvenilirlikle yaşamak demektir. Doğru kişi, güvenebileceğimiz kişidir. Güvenilirliği istikrarlıdır. Satılık değildir. Doğru kişi, ahlakçı değil, ahlaklı olan kişidir. Dinci değil, dindar olandır. Diğer insanların duygularını dikkate alır. İnsanlara doğru davranmak ister çünkü seven bir Tanrı’yı hoşnut etmek gibi yaşamının her bölümünü kapsayan bir arzusu vardır.
YAKUP’UN ÖZETİ
Yakup’un Mektubunun yazarı, muhtemelen İsa’nın öz kardeşiydi. Kilisenin ilk döneminde ona “Adil Yakup” ya da “Doğru Yakup” denirdi. Gerçek doğruluğa ilişkin yaptığı özet, çoğu Hıristiyanı şok edebilecek düzeydedir:
Baba Tanrı’nın gözünde temiz ve kusursuz olan dindarlık kişinin, öksüzlerle dulları sıkıntılı durumlarında ziyaret etmesi ve kendini dünyanın lekelemesinden korumasıdır.
Yakup 1:27
Gerçek dindarlık, öksüzlerle dulları ziyaret etmektir. Yakup neden böyle birşey söylüyor? Gerçek dindarlığın insanlara yönelik olduğunu anlamıştı. Dualarımızın sonrasında insanlarla ilgilenmiyorsak, dualarımız hiçbir işe yaramaz. Eski çağda, öksüzler ve dullar toplum içersinde neredeyse çaresiz insanlardı. Maddi sorunlar, yasal yetersizlikler, ve herşeyden öte, yanlızlık hissinin verdiği duygusal bunalım içindelerdi.
Bugün artık öksüzlere ve dullara maddi yardım sağlamak için hükümet programlarımız var. Onların da yasal hakları var. Ancak öksüzlük ve dulluk, halen çok hoş bir durum değil. Onların-ve yanlız ve çaresiz olan diğer herkesin-kendilerine uzatılacak bir sevgi eline ihtiyaçları var. Toplumsal organizasyonlar değişebilir ancak madur durumda olanlara merhamet gösterme gereği aynı kalacaktır. Merhametsiz dindarlık yalandır. Altın Kuralı, Paslı Kural yapar.
Altın Kurala itaat ettiğimizde, seven Tanrı’yı hoşnut ederiz. Adalet ve merhametin ardınca gidip, sadık sevgi sunarak O’nu hoşnut ederiz. Kendimize davranılmasını istediğimiz gibi başkalarına davrandığımızda O’nu hoşnut ederiz. Unutulmuş ve dışlanmışlara elimizi uzattığımızda O’nu hoşnut ederiz. Bunlar, yani doğru yaşayış için Kutsal Yazılar’ın koyduğu kurallar, içkiyi, sigarayı ve küfür etmeyi yasaklayan “ruhsal” yaşantı kaygılarından çok daha ağır basmaktadır.
Doğruluğun kuralları vardır, ancak kuralların çok ötesindedir o. İnsanlarla ilgilenmeksizin kurallarla ilgilenirsek, doğruluğun amacını anlayamadık demektir. Kutsal Yazılardaki kuralların var oluş sebebi, Tanrı’nın insanlarla ilgilenmesidir.
Doğru kişiler olmak için kurallara ihtiyacımız var, ancak bunlar doğru kurallar olmalı. Tanrı’nın kuralları olmalı. Sahtelerini kabul edemeyiz. Tanrı’nın Sözü’nde, doğru bir yaşantıyla Tanrı’yı hoşnut etmek için yeterli kurallar bulabiliriz. Ve eğer bu kurallara bağlı kalırsak, bizler artık amaçsız fanatikler değil, ama Kral’ın gerçek çocukları oluruz.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
FERİSİLERİN MAYASINA DİKKAT
|
D |
|
“ |
ikkat!” Bu tehditkar bir uyarıdır. Sezar’ın duyduğu ve duyunca titrediği uyarıdır bu: “Sezar! 15 Mart’a dikkat et!” Ahab’ın Moby Dick’i çılgın arayışına katılmak üzere Pequod’ın mürettebatına yazılmadan önce denizci İsmail’in, sahil peygamberinin söylediğini duyduğu uyarıydı bu sözler.
“Dikkat! Köpek Var” gibi basit bir tabela bile, hırsızı bir an için durup, düşünmeye sevkedebilen bir işarettir. Dikkat kelimesi bizleri durdurur ve bizlere zarar verebilecek birçok farklı kötülükleri gözümüzün önüne getirir.
İşte, öğrencilerini de ölümcül bir tehlikeye karşı uyarırken İsa’nın kullandığı kelime buydu. “Ferisilerin mayasından…kaçının” (Luka 12:11). İsa, kilisesi için bir uyarı yapmıştı. Farkında olmadan kişilerin yutabilecekleri bir zehire karşı dikkatli olmaları için tanrısal bir çağrıydı bu. Koyun görünümündeki kurtlara ve yumuşak huylu ruhsallık maskesi altına gizlenmiş açgözlü katillere karşı halkını uyarmıştı.
Küçük dozlarla öldüren kişi tehlikeli olandır. Görünüşte zararsız miktarlarda enjekte eder, ancak tüm gücüyle zarar vermeye yeterlidir. “Azıcık bir mayanın bütün hamuru kabarttığını bilmez misiniz?” der Tanrı (1. Korintliler 5:6).
İsa’nın sözleri, Hıristiyan yaşantısının tümünü mahvedebilecek bulaşıcı bir mikroba izin vermememiz konusunda bizlere yapılmış bir uyarıdır. Küçük bir başlangıçtan doğan bir şeydir bu. Bu sözlerin yanında, diğer bir ürkütücü uyarı yapılmaktadır. İsa şöyle söyledi, “Doğruluğunuz din bilginleriyle Ferisilerinkini kat kat aşmadıkça, Göklerin Egemenliğine asla giremezsiniz!” (Matta 5:20).
Eğer, “Dikkat! Köpek Var” işaretini umursamazsak, bacağımızdan ısırılabiliriz ve pantalonumuz yırtılabilir. Ancak İsa’nın bu uyarısı biraz kan kaybetmekten ya da pantalonumuzun yırtılmasından çok daha ciddi kayıplardan söz etmektedir. Tanrı’nın Egemenliğinin kaybedilmesi söz konusudur.
Bu korkulan, “Ferisilerin mayası” nedir? Tek kelimeyle, ikiyüzlülük mayasıdır. Yalancı doğruluk mayasıdır. Gerçeğiyle değiştirilmiş, aldatma ve sahte doğruluk mayasıdır.
“Doğruluğunuz…aşmadıkça…” Buradaki aşmadıkça kelimesinin sonundaki ek, kendisinden sonra açıklanan bir şeyin yerine gelmesi için gerekli olan ön koşulu belirtmektedir. İsa burada çok açıkça, doğruluğumzun din bilginleriyle Ferisilerinkini geçmesi gerektiğini, aksi taktirde Tanrı’nın Egemenliğini kaybedeceğimizi söyleyerek bizleri uyarmaktadır.
Bu, İsa’nın en fazla gözardı edilen uyarılarından biridir. İçinde gerçek hiçbir tehdit görmeyen günümüz Hıristiyanı tarafından hafife alınarak, umursanmaz. Neden kaygılanmamız gerekir ki? Bizler Ferisileri, Mesih’in ölümünü planlayan güvenilmez, bir grup ahlaksız sapık olarak görürüz. Bundan daha kötü ne olabilir ki? İsa’nın en saldırgan düşmanlarını doğrulukta geçmek Mesih’i seven bir kişi için şüphesiz ki çok da zor bir şey değildir. Ferisiler, bizler için artık sapkınlığın sembolü olmuşlardır. İlk bakışta, en zayıf Hıristiyan bile, Ferisilerin doğruluğunu aşmakta güçlük çekmeyecekmiş gibi gözükür.
İsa’nın bu uyarısına basit bir cevap verebiliriz. “Neden kaygılanmamız gerekir ki?” diye sorabiliriz. “Hıristiyanlar olarak, imanla aklanırız. İmanla, Mesih’in doğruluğunu alırız. Mesih’in doğruluğu da şüphesiz ki Ferisilerinkini gerçer. Eğer Mesih’in doğruluğuna sahipsek, neden kaygılanalım?”
Basit olan cevap şudur: “Hiçbir şeyden!” Eğer gerçekten Mesih’e iman etmişsek, bu imanın güvencesi olarak O’nun doğruluğunu alırız. Tanrı tarafından aklanmış ilan ediliriz. Tanrı’nın Egemenliği bizimdir. Mesih’in doğruluğuna sahip olanların, Tanrı’nın Egemenliğini de miras alacaklarından daha kesin hiçbir şey yoktur. Bunun için, Mesih’in doğruluğundan başka hiçbir şey gerekli değildir. Bir Hıristiyanın iman aracılığıyla gönendiği doğruluğu, başka hiçbir doğruluğun aşması mümkün değildir. Bu bağlamda, ilahiyi yazan kişi doğru söylemektedir: “Tek ihtiycım olan O’dur.”
Bu, basit cevaptı. Ancak esas soru halen karşımızda durmaktadır. Mesih’in kurtaran doğruluğuna sahip olduğumu nasıl bileceğim? Gerçekte sahte bir imana sahipken, kendimi gerçek doğruluğa sahip olduğuma inandırmış olabilir miyim? Bir insan, Mesih’e inandığını söylüyor diye o kişinin kurtaran imana sahip olduğu söylenemez. Verdiğimiz meyvelerle imanımızın gerçekliğini ortaya koyarız. Tanrı’nın, Mesih’i gerçekten yücelten kişilerden hoşnut olduğunu biliyoruz. Ancak, insanlar O’na gerçek, yaşam değiştiren bir adanmışlıkları olmadan O’nun ismini aynı güleryüzlülükle kullandığında Tanrı’nın hoşnut olmadığından da eşit derecede eminiz. İşte bu, İsa’nın uyarısının ürkütücü kısmıdır.
UYARI VE KÖPEK
Köpekleri olmadığı halde bahçe kapılarına “Dikkat! Köpek Var” tabelası asan ev sahipleri vardır. Köpekleri olmadığı halde, olduğunu iddia ederler. Uyarılarını destekleyecek bir gerçek yoktur. İsa, çok konuşan ancak bunları destekleyecek gerçeklere sahip olmayan kişiler hakkında ciddi sözler söylemiştir. Gerçek doğruluğa sahip olmayanlar için O’nun sözleri gerçek bir tehdittir.
Yerel bir gazete, mahallede tatile çıkan insanların evini gözetleyip, onlar gidince evlerini soyan bir hırsızın hikayesini anlatıyordu. Hırsız, arabalarına bavullarını yükleyen aileyi bir süre izledi. Karanlık basıncaya dek bekledi ve kapının önünde durup zile bastı. Kapı açılmadı. Hırsız, itinayla kilidi açıp, içeri girdi. Karanlıkta, “Kimse var mı?” diye seslendi. “Seni görüyorum, İsa da seni görüyor” diye bir ses ona cevap verdiğinde hırsız şok olmuştu. Korkmuş bir şekilde, “Kim var orda?” diye sordu. Yine, aynı sesi duydu: “Seni görüyorum, İsa da seni görüyor.” Hırsız el fenerini açarak sesin geldiği yöne doğru tuttu. Kafesteki bir papağanın devamlı, “Seni görüyorum, İsa da seni görüyor” dediğini duyunca hemen rahatladı. Hırsız kahkahalarla ışıkları açtı. Ve işte ordaydı. Papağanın kafesinin altında koca bir Doberman kendisine bakıyordu. Ve sonra papağan şöyle dedi, “Saldır, İsa, saldır!”
İsa’nın da böyle bir dobermanı vardır. Isırması, havlamasından beterdir. İsa, gerçekten doğrudur ve O’nu izleyenler de öyle olmalıdır. “Dikkat! Köpek Var” uyarısı, bu durumda çok açık bir gerçeğe işaret etmektedir. Bunlar boş sözler değildir. Etrafta kol gezen gerçek bir köpek vardır ve bu uyarıyı çok anlamlı yapmaktadır.
“Dikkat! Köpek Var”-gerçekten tehlikeli bir köpek varsa, geçerli olan bir uyarıdır bu. “Biz Hıristiyanlar, Tanrı’nın sevgili çocukları, Mesih’in doğruluğuna sahibiz”-sadece gerçek doğruluğu hedefliyorsak, geçerli bir ifadedir bu. Kandırma yoktur, yanlızca gerçek.
Doğruluğumuzun meyvesi, din bilginleriyle Ferisilerin gösterdiği sahte doğruluğu aşmalıdır. Yüzeyde, Ferisiler çok yüksek bir doğruluk seviyesine ulaşmışlardı. Doğrulukları dışsaldı. Yanlızca dışsal bir gösterişti. Ve bu gösterişleri, ne kadar erdemli olduklarını gözler önüne seriyordu. Birçok insanı aldatmıştı. En kötüsü de, Ferisilerin kendilerini aldatmıştı. Gerçekten de, kendilerinin gerçek doğruluğa sahip olduklarına kendilerini inandırabilmişlerdi. “Bizim babamız İbrahim’dir” demişlerdi (Yuhanna 8:39). Musa’ya sadık olduklarını iddia etmişlerdi. Tanrı’nın Egemenliğinde olduklarından emindiler. Ancak gösteriş ve aldatmacadan nefret eden Tanrı’yı hoşnut etmiyorlardı.
Ferisilerin ulaştığı doğruluk düzeyine bir bakalım şimdi. İlk olarak, Ferisilerin İsrail’de bir nevi Puritan (Safçılar) akımı olarak ortaya çıktıklarını söyleyerek başlayalım. Eski Ahit zamanında Ferisi diye birşey yoktu. Eski Ahit’in kapanış dönemi ile Yeni Antlaşma’nın gelişi arasındaki dönemde ortaya çıkmışlardı. Tanrısızların Yahudi ulusuna sızmasından kaygı duyan bir grup adam olarak tanınmışlardı.
İsrail, gittikçe Tanrı’yı unutuyordu. Yahudiler, Tanrı’nın atalarıyla yaptığı antlaşmaya bağlılık ve itaatten gittikçe uzaklaşıyorlardı. Ferisilere, Ferisi denmesinin nedeni, bu kelimenin “ayrı olanlar” anlamına gelmesiydi. Bu insanlar kendilerini tanrısızlığa giden değerlerden ayırmışlardı. Kendilerini, tutkulu bir doğruluk arayışına adamışlardı. Tanrı’ya itaat etme arzularında neredeyse fanatiklerdi. Tanrısallık arzuları ne bayağı ne de sığdı. Ciddi bir şekilde Tanrı’yı hoşnut etmek için yaşıyorlardı.
Ferisiliğin kökeni, asildir. Ancak bu akım çok geçmeden, insan-merkezli doğrulukta köklenmiş bir tür dışsal ruhsallığa dönüştü. Kendi iyi işlerine güvendiler, ve öylesine güvendiler ki Kurtarıcıları geldiğinde, O’nun sunduğu kurtuluşu yanlızca anlayamamakla kalmadılar, ama O’nun ölümünü de planladılar. Yaptıkları ölümcül hata şuydu: Mesih’e ihtiyaçları oldukları fikrinde değildiler. Gönderdiği Kurtarıcıyı kabul etmeden Tanrı’yı hoşnut edebileceklerini düşündüler.
İsa’nın yaşadığı zamanlardaki Ferisiler nasıl kişilerdi? Geri kalan kısımda ilk yüzyıl Ferisilerinin belli başlı özelliklerini ortaya koyan kısa bir tasvir yapacağız.
FERİSİLER MÜJDECİ KİŞİLERDİ
İsa, Ferisilere şöyle dedi, “Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız” (Matta 23:15).
Tek bir kişi için denizleri ve kıtaları aşan insanların müjdesel tutkularının büyüklüğünü bir hayal edin. Bu müjdesel çaba, yüksek bir çağrı üzerinedir.
Ben seyahat etmekten nefret ederim. Keşke Tanrı, hizmetimi oturduğum şehir ile kısıtlamama izin verse. Ancak işimi yapmak için çok uzun mesafeler gitmek zorundayım. Bir yerde konuşma vermek üzere davet edildiğimde, oraya gitmeyi kabul etmeden önce, karşımda ne kadar kalabalık bir dinleyici kitlesinin olabileceğini göz önüne alırım. Şu ana dek, bir kişiye bile vaaz vermek için Amerika’nın dışına çıkmadım. Bu anlamda, Ferisilerin yanında kendimden utanıyorum.
Onlar müjdecilerdi. Ancak İsa onlara cehennemin müjdecileri dedi. Mormonların Hıristiyanları utandırdığı ve Komünistlerin amaçlarına, bizim kendi amaçlarımıza olduğumuzdan daha bağlı olmaları gibi Ferisiler de sahip oldukları tutkuyla bizleri utandırmaktadırlar.
Ancak uyarı açıktır. Hıristiyanlar müjdeci ve misyoner düşünüşlü olmaya çağrılmış olsalar da, onların bu tür bir hizmette bulunuyor olmamız gerçeği, doğruluğumuzun Ferisilerinkilerini aşdığını garantilemez. Müjdecilik ve kayıp insanlara ulaşmak konusunda tutkulu değilsek, panik olmalıyız ancak panik oluyorsak bile bu, imanımızın gerçek olduğunu kanıtlamaz.
FERİSİLER ONDALIK VEREN KİŞİLERDİ
İsa, Ferisilerin ondalık verme alışkanlıklarında ne kadar istikrarlı ve kesin olduklarını söylemişti. Hiçbir zaman ondalıklarını vermede gecikmediler. Onların üzerine gelecek lantten söz ederken İsa şöyle dedi:
Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, iki yüzlüler! Siz nanenin, anasonun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa’nın daaha önemli olan yönleri olan adalet, merhamet ve sadakati ihmal edersiniz.
Matta 23:23
Ferisiler, küçük şeyler üzerinde ustalaşma tuzağına düşmüşlerdi. Öncelikleri tersti. Dışsallık, içsellikten daha önemli oldu. Daha önemli konularda sadık olmadaki başarısızlıklarını örtmek için küçük ve önemsiz şeyleri yücelttiler. Ama en azından ondalıklarını veriyorlardı.
İsrail’de ondalık, genellikle ürün ve canlı hayvanlarla ödeniyordu. Tarlaların ve hayvanların ilk getirisi ve doğanı Rab’be geri verilirdi. Ferisilerin ondalık vermedeki katılığı İsa’nın da gözlemlediği gibi, nanenin, anasonun ve kimyonun ondalığını bile vermelerinden anlaşılmaktadır. Bu, günümüz insanının sokakta yüzbin lira bulduğunda, onbin lirasını Rab’be verecek kadar ondalık vermede katı olmasına eştir.
Ondalık verme konusunda Ferisiler’den aslında birkaç şey öğrenebiliriz. Gördüğüm en son istatistiklere göre, kendilerinin “Müjdeci Hıristiyan” olduklarını söyleyen kilise üyelerinden yanlızca yüzde 4’ü ondalık verdiklerini belirtmiştir. Eğer anket doğruysa, bu demektir ki, müjdeci Hıristiyanların yüzde 96’sı düzenli ve sistematik olarak Tanrı’yı soyuyorlar. Bu alanda, doğruluğumuz Ferisilerinkinden az kalmaktadır. “Ama biz esas önemli olan şeyleri umursuyoruz. Ondalık vermiyor olabiliriz ancak adalet ve merhameti kesinlikle ihmal etmiyoruz” diyerek karşı çıkabiliriz.
Çoğu zaman, böylesine karşılıklar, söylendiğinde kulağa gelen sesleri kadar sığ ve anlamsızdır. Büyük şeylerle ilgilenmeden önce küçük işlerde sadık olmayı öğrenmeye çağrıldık. Büyük işlerle meşgul olduğumuz için ondalık vermeyi ihmal ettiğimiz doğru olsa bile bu, Tanrı’yı soymak için bir mazeret olamaz.
Diğer taraftan, ondalık veren küçük bir grubun bir üyesi olsaydık da böbürlenecek hiçbir şeyimiz yine olmayacaktı. Yanlızca, yapmamız gerekeni yapıyor olacaktık. Ondalık vermek, Ferisilerin yaptığından farklı birşey olmayacaktı.
Tekrar söylemeliyim ki, yanlızca Ferisilerin mayasına değil ancak Ferisileri çok sert yargılamamaya da dikkat etmeliyiz. Tanrı’yı hoşnut etme arzusu içinde olarak küçük (ve görünür) doğruluk işleri üzerinde gereğinden fazla durdular. Bu küçük şeyleri bilerek ihmal edip, sonunda hem küçük hem de büyük olanı yapmamak bizler için ne kadar da kolay. Eğer bunların hepsini ihmal edersek, Ferisilerin Tanrı’yı hoşnut ettiğinden fazla Tanrı’yı hoşnut edemeyiz.
FERİSİLER DUA EDEN KİŞİLERDİ
İsa, Ferisilerin dua ediş şeklinden de söz etmiştir. Tanrısallıklarını herkese göstermeye bayılırladı. Alçakgönüllülük takınıp, süslü dualar ederlerdi. Davud’un dua yaşamını yansıtan Tanrı’ya güreşme türü bir kavramdan habersizlerdi. Davud’un yastığı gözyaşlarından ıslandığında, Ferisilerinki bir kemik kadar kuruydu. Ve dua etmek için kapandıkları küçük bir yer yoktu çünkü hiçbir seyirci kitlesi o kadar küçük bir yere sığamazdı.
Ferisilerin tanrısallığı dışsaldı. Tahta bacaklı domuz hikayesindeki çiftçi gibiydiler:
Bir adam ve karısı kiliseden döndükten sonra güzel bir Pazar yemeyi yediler. Yemekten sonra yürüyüşe çıkmaya karar verdiler. Zevkli yürüyüşleri sırasında yol kenarında tahta bacaklı bir domuz gören koca çok şaşırmıştı ve “Şuna bak!” dedi karısına. “Tahta bacaklı bir domuz!” Sakat domuzuna tahta bir bacak yapacak kadar insancıl bir çiftçinin buralarda yaşadığına inanamadı. Geri dönerken çiftlik evine gidip, bu domuzun neden protezle gezdiğini sormak istediğinde ısrar etti. Çiftçinin kapısını çaldı ve kendisini tanıttı.
“Rahatsız ettiğim için özür dilerim bayım, ama tahta bacaklı domuzunuz çok ilgimi çekti. Bunun nasıl olduğunu bana anlatabilir misiniz?”
“Tabi ki” dedi çiftçi. “Birkaç ay önce torunlarım beni ziyarete gelmişlerdi. Bir öğleden sonra, boğamızın dolaşıp, yemek yediği tarlada dolaşmaya çıkmışlardı. Boğa, aniden çıldırıp onları kovalamaya başlamış. Bu domuz, tehlikeyi farkedip boğayla çocukların arasına atlayıp, boğayla kafa kafaya çarpışmış. Domuz, torunlarımın hayatını kurtardı. Hemen sonraki gün, torunlarımdan biri yine çiftlikleti göletlerden birine düşmüş ve boğulmak üzereymiş. Domuz suya atlayıp onun hayatını kurtarmış.”
“Gördüğünüz gibi” demiş çiftçi, “bu domuz ailemizin bir parçası sayılır. Bu yüzden tahta bir bacağı var. Onu bir kerede yemeye içim elvermedi.”
Çiftçinin insancıllığı buraya kadar. Böylesine kahraman bir domuza çok adanmış değildi, ama en azından öyle gözükmek istedi. Tahta bacak, oradan geçen yabancıya çiftçinin insancıllığını göstermekteydi ancak yabancı tüm hikayeyi bilmiyordu. Çiftçinin bu domuz için çektiği kaygı, Ferisilerin dua sevgileri kadar derindi. Ama Ferisiler en azından dua ediyorlardı. Boş tekrarlarla oturup, kalkıyorlardı ama en azından bunu yapıyorlardı. Bazılarımızın dua yaşantıları o kadar kurudur ki bu hareketleri bile yapmayız. İki yüzlü dualarımızla ve dua etmemekle Tanrı’yı hoşnut etmekte başarısız oluruz.
FERİSİLER KUTSAL KİTABI OKUYAN KİŞİLERDİ
İsa, Ferisileri şu sözlerle azarlamıştı: “Kutsal Yazıları araştırıyorsunuz. Çünkü bunlarda sonsuz yaşama sahip olduğunuzu sanıyorsunuz” (Yuhanna 5:39). Ferisiler, teoloji konusunda çok bilgililerdi. İncil’lerinin, yani Eski Antlaşma’nın bölümlerini ve ayetlerini ezbere biliyorlardı. (Pazar okulu öğretmenlerinin çok sevdiği ayet ezberleme yarışında birinci olurlardı!) Ancak, Tanrı Sözü’nün esas özünü anlayamamışlardı.
Ama en azından Kutsal Yazıları itinayla okuyup, araştırıyorlardı. Çoğu Hıristiyan İncil’lerini asla okumaz. Büyük bir içtenlikle bir gün okumayı arzularlar, ama şimdilik başka işlerle uğraşmaları gereklidir. Teolojik tartışmalara girdiklerinde, ordan burdan bir kaç ayet gösterebilirler ancak çok azı Kutsal Yazıları itinayla araştırırlar. Kutsal Kitap çalışmalarına gider, diğer İnanlılarla hoş vakit geçirir, güzel tartışmalara girer ve lezzetli yemekler yeriz. Çoğu zaman, bu tür çalışmalarda, Kutsal Kitabı çalışmaktan başka herşeyi yaparız, ve gerçekten de çalıştığımız zamanlarda ise çok yüzeysel kalırız.
İsa, Tanrı Sözü’nü seviyordu. Tanrı Sözü, O’nun yiyeceği ve içeceğiydi. O, halkını, Kutsal Yazıları itinayla çalışan öğrenciler olmaya çağırmaktadır. Ancak bizlerden istediği, Kutsal Kitap hakkında bilgi edinmekten daha fazla bir şeydir. Kutsal Kitap öğretisini doğru olarak öğrenmeliyiz. Ancak bu bile yeterli değildir. O’nu hoşnut eden doğruluk, Sözü’nün yanlızca duyulmasından değil, yapılmasından gelen doğruluktur.
Müjdecilik. Ondalık verme. Dua. Kutsal Kitap çalışması. Dinbilginleri ve Ferisilerin yaptıkları katı uygulamalardan birkaçıdır. Tüm bunlarda ustalaşmışlardı. Ancak tüm bunlar, büyük bir çoğunlukla dışsaldı. İkiyüzlüydüler. Tanrısallığın tüm dışsal işaretlerini sergiliyorlardı ancak yürekleri Tanrı’dan uzaktı. Yasa’nın her gereğini yerine getiriyorlar ancak Yasa’nın ruhunu öldürüyorlardı.
Kutsal Yazılar bize, insanın dış görünüşe, Tanrı’nın ise yüreğe baktığını öğretir (1. Samuel 16:7). Ancak bu demek değildir ki Tanrı Yasa’nın tutulmasıyla değil, O’nun ruhuyla ilgileniyor. İçimizde sıcak bir yüreğin olduğunu söyleyerek dışsal itaatsizliğimize mazeret bulamayız. Tanrı’yı hoşnut eden Hıristiyan yaşantısı hem içsel, hem de dışsaldır. Gerçek doğruluk, hem Yasa’nın gereklerini tutar hem de ruhunu algılar. İşte bu tür bir doğruluk, din bilginlerinin ve Ferisilerin doğruluğunu aşar. Tanrı bizleri, bu tür bir itaate çağırmaktadır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
|
M |
artin Luther, Hıristiyan yaşantısında üç cepheli bir savaş sürülmekte olduğunu söyler. Hıristiyan kişi dünya, benlik* ve İblis ile mücadele içindedir. Bunlar çok güçlü düşmanlardır ve her zaman adil savaşmazlar. Bir çete saldırısı gibidir. İblis’in taktikleri kurnazca ve kötüdür. Pusu kurmanın ustasıdır Şeytan. Benlik ise, içteki düşman, Ruh’un işleyişini zayıflatan sabotajcıdır.
Doğru olan Tanrı’yı hoşnut etmek amacıyla yaşamımızı sürdürürken bu düşmanlarla sürekli savaşmaktayız. Kutsallaşma sürecinin bir bölümü, bu düşmanlarla savaşmak-ve eğer gerçekten olgunlaşıyorsak-sıkça galip gelmektir. Her duyarlı inanlı, böylesine güçlü düşmanlara karşı zafer kazanmanın ne denli zor olabileceğini bilir.
Bu bölümde, bu düşmanların birincisini inceleyeceğiz-dünya. Dünyanın ruhu, düşmüş yaradılışın değer yargıları benlik ve İblis’ten farklıdır ancak ayrılmaz bir parçasıdır. Benlik, düşmüş dünyanın bir parçası ve İblis ise bu dünyanın egemenidir.
Bizler bu dünyada yaşarız. Dünyanın bir parçasıyız. Belli bir dereceye kadar bu dünyanın bir ürünüyüz. Dünya ise bizlerin savaş alanıdır. Bu savaş yanlızca Avrupa ya da Pasifik’te savaşılmamaktadır. Dünya’ya, kendi yaşadığımız mahalle de dahildir. Her nerede yaşarsak yaşayalım yahut nereye taşınırsak taşınalım halen savaşın içinde olacağız. Orduların bulunmadığı hiçbir bölge yoktur. Tüm gezengen düşmüştür. Tüm yaradılış acı içinde inleyerek kurtuluşunu beklemektedir.
Dişlerle ve pençelerle yaralanmış bir dünyada yaşamaktayız. Kurtların kuzuların yanında oturup, çocukların yılan yuvalarının yanında güvenle oynayacakları o günü özlemle beklemekteyiz. Ancak şimdilik kurtları, kuzularımızın çobanları olmaları için davet etmiyoruz.
Florida’ya ilk taşındığımda zehirli yılanlara dikkat etmem gerektiğini öğrendim. Etrafına ölüm saçan kancadişlilerin yanında gezen baklavasırtlı boğa yıllanlarından çok korkardım. Sürekli arka bahçede oynayan torunlarımın güvenliğinden çok endişe duyuyordum. Palmiyelerin bulunduğu arsamın en dış kesiminde çimenler gereğinden fazla uzamış, dikenler çıkmıştı. O bölgenin ölümcül sürüngenlerin yuvası olmasını istemediğimden tüm fazlalıkları temizlemeye kararlıydım.
Temizleme işine başladığımda, palmiye ağaçlarından birinin dibinde bir kıpırdanma dikkatimi çekti. Karşımdaki yılanın görünüşüyle büyülenmiştim adeta. İnanılmaz güzellikteydi-ince, zarif ve üzerinde siyah, parlak sarı ve kırmızı halkalar vardı. Zararsızmış gibi gözükerek benden uzaklaşmaya başladı. Meraklı küçük bir çocuğun ilgisini çekecek türden parlak, canlı bir kolyeye benziyordu. Ancak o bir kızıl yılandı, Kuzey Amerika’nın en muhteşem ve en ölümcül sürüngeniydi. Çabukça davranıp, onu öldürmek için ileri atıldım.
Öldüğünde, onu bir kavanoza koyup eve götürdüm. Torunlarıma gösterip, onlara bu yılanın nasıl bir tehlikeyi simgelediğini anlattım.
Dünya, sayısız türde yılanlarla doludur. İlk anne-babamızı kandıran yılan halen serbesttir. Evcilleştirilmemiş yaratıkların zehirleri bahçemizi bozabilir. Dünya, gerçekten de kana susamış yırtıcıların dünyasıdır.
DÜNYANIN TACİZİ
Bu dünya bir tacizcidir. Dikkatimizi ve yüreğimizi kendine çekmeyi amaçlar. Her an yanımızda, olabildiğince görünür, olabildiğince çekici. Cennet görüşümüze gölge düşürmektedir. Gördüğümüz herşey, dikkatimizi çekmek için bağırır. Yapıcısı ve yaradıcısı Rab Tanrı olan daha iyi topraklara başımızı kaldırıp bakmayacak olursak, gözlerimizi kendine çekecektir. Çoğu zaman bu bize zevk verir, ve ne yazık ki biz de çoğu zaman onu hoşnut etmek için yaşarız. Ve işte çatışma da burada başlar, çünkü dünyayı hoşnut etmekle Tanrı’yı hoşnut etmek nadiren üstüste gelir.
Aldığımız göksel çağrı şudur: “Bu çağın gidişine uymayın” (Romalılar 12:2). Ancak bu çağ, bizlerin kendisiyle ortak olmamızı istiyor. Onun tüm doluluğuyla ortaklık etmeye çekmekte bizi. Olabilecek en yoğun baskıyla üzerimize gelmekte.
Ergenlik döneminde içinde bulunduğunuz o husursuzluğu hatırlayın? Tüm özgüvenimiz ve değerimiz tek bir sihirli kelimeyle, herşeyi kapsayan şu standartla ölçülürdü: popülerlik. Pittsburg’de bir mağazaya ayakkabı almak için gidişimişizi hatırlıyorum. Orta birinci sınıftaydım. Annem, ayakkabı bölümünde beni bir sandalyeye oturtmuştu. Görevli bana ayakkabıları gösterirken okulumun nasıl gittiğini sordu. “Sınıfımdaki en popüler çocuk benim!” diye birden heyecanla bağırıverdim. Annem ürkmüştü. Bana alçakgönüllülüğün bir erdem olduğu üzerine uzun bir süre nutuk çekti. Bunun iyi bir gurur olmadığını söyledi. Ancak benim için önemli olan söylediklerimin doğru olup, olmadığıdı. Sınıftaki en popüler çocuk olduğumu düşünmek istiyordum. Benim orta birinci sınıf aklım için hayattaki en önemli şey oydu. Ha tabi, annemle babamın beni sevmesini ve kız kardeşimin benimle gurur duymasını istiyordum ancak var oluşumun en temel amacı popüler biri olmaktı.
Popülerliğin de tabi, bir bedeli vardı. Etrafımdakilere uymak zorundaydım. Tüm özelliklere sahip olmalıydım. Doğru giysileri giymeli, saçımı doğru şekilde taramayı öğrenmeli, doğru şarkıların sözlerini ezbere bilmeliydim. Erkekliğimi kanıtlamak için gerekli olanları da yerine getirmeliydim. Bana kafa tuttuklarında, onlarla yüzleşmeliydim. Yakalanmadan bir dükkandan dergi ya da çukulata çalabileceğimi ispatlamalıydım. Geceleri araba çılgınlıklarına katılmalı, polislerle kovalamaca oynamalıydım. Dalga geçip, öğretmenlerimi aşağılamalıydım. Anlamsızca zarar verme sanatını öğrenmeliydim. Bayan Daughbert’in soğan sepetini silip süpürdüm, soğandan da nefret ederdim. Yaşlı Nick Green, diğer sırada üzümlerini toplarken, arkasındaki sepete koyduğu üzümleri çalmıştım. Linda Huffington’ın ödevini kopyalayıp, arkadaşlarıma dağıtmayı öğrenmiştim. Bunlar ve bunlar gibi daha birçokları, popülerliğin gizemi için ödediğim bedelin bir parçasıydı.
Ama bu gibi şeyler, ergenlikle beraber geçip gidiyor. Yoksa gitmiyor mu? Oyunlar değişir. Sınavlar farklılaşır. Fiyat etiketleri başka şekil alır, çünkü artık herşey daha pahalılaşmıştır. Ama risk halen aynıdır. Ben halen popüler olmak istiyorum.
Lise 1’de popüler olmanın yeni bir yolunu keşfettim. Spor yapmak. Basketbol takımının kaptanıydım. Pittsburg Post Gazetesi bizim oyunlarımıza yer vermiyordu. Bir Spor dergisinin kapak sayfasına konu olmamıştım. Ama kendi küçük dünyamda bir kahramandım. Kazandığımızda ponpon kızların şöyle bağırdıklarını duyardım: “Sproul, Sproul, en iyisi! Kimse geçemez seni!”
Takımımızın kazandığı akşamları takip eden günlere bayılırdım. Sınıf değiştirmek için ders aralarında koridora çıktığımızda herkes bana bakıp gülümserdi ve bana adımla seslenirdi. Öğle yemeği sırasında Orta 2’inci sınıftaki kızlar peçeteleri üzerine imza atmamı isterlerdi. Kazandığımız zaman. Ama sadece kazandığımız zaman.
Kaybettiğimizde herşey farklı olurdu. Kızgın bakışlardan kaçmak için koridorlarda başım öne eğik yürürdüm. Yatağıma yattığımda gözlerimden yaşlar süzülüp yastığımı ıslatırken, yuhalamaların sesi halen kulaklarımda çınlar, ben ise uyumaya çalışırdım. Oyun kaybettikten sonra alışverişe gitmezdim.
Kalabalığın gülümsemelerine güvenmemeyi çok erken öğrendim. Ancak onları aşağılamayı asla öğrenmedim. Hayatımda beni taciz eden güç olarak halen ordadırlar. İnsanları memnun etme arzusuna karşı halen mücadele veriyorum. Halen popüler olmanın gizemine kapılıyor, buna karşı yenik düşmemeye çalışıyorum. Yuhalanmaktan halen nefret ediyorum.
Bu dünyaya “uymak”, bu dünyanın biçim ya da yapıları ile birlikte ya da tarafında (Latince’de con) olmak demektir. Popüler olanı yapmak demektir. Çelişki şudur: İnsanlar için popüler olan şeyler, her zaman Tanrı için popüler değildir. Tanrı’yı hoşnut etmek, herzaman insanı hoşnut etmek anlamına gelmez. Bazen, hoşnut edeceğimiz tarafı seçmek zorunda kalırız. Bu ise, Hıristiyan yaşantısında gündelik bir mücadeledir.
Her nesile ait her kültür, onun başını çeken güçlü ruhtur. Almanlar buna bir kelime bulmuşlardır, Zeitgeist, bu terim herkesce bilinen iki kavramı bir araya getirir. Zeit, “zaman”; Geist ise “ruh” kelimelerinin Almanca karşılığıdır. Yani, Zeitgeist kelimesi, “zamanın ruhu” ya da “çağın ruhu” anlamına gelir.
Bir Hıristiyanın içinde yaşadığı günümüz Zeitgeist’i tanrısızlıktır. Tüm ağırlık bu dünya, bu çağ üzerindedir. Bu dünyanın ötesinde olan şeylere az ilgi duyulur. Mezar başındaki anlık ziyaretler dışında sonsuzluk, pek düşünülen bir kavram değildir. Önemli olan burası ve şimdidir. Bu an için, şimdinin heyecanı için yaşamak, bu dünyanın ruhudur.
Bu dünyanın tanrısız ruhunun kendine has yatkınlıkları ve değerleri bulunmaktadır ancak özde, yeni hiçbir şey yoktur. Her neslin kendine has bir tanrısızlığı vardır. Bizler dünyasal yaratıklarız. Dikkatimiz bu dünya üzerindedir.
İsa’nın yaşadığı günlerde de durum aynıydı. Defalarca, öğrencilerine bugünün ötesine bakmalarını söyledi. Bakışlarımızı sonsuzluğa yönlendirdi. “Kendinize cennette hazineler edinin” dedi İsa. Olayları, sonsuzluk ışığı altında değerlendirmemizi istedi. “İnsan bütün dünyayı kazanıp da canından olursa, bunun kendisine ne yararı olur?” (Matta 16:26).
Dünya mı, can mı? Dünyayı mı hoşnut etmek, yoksa Tanrı’yı mı? İşte her neslin karşı karşıya kaldığı aynı sorun budur. Bu dünyaya uymak, kişinin sonsuz canını kaybetme riskine girmektir. Dünya, cana çok az değer verir. Çağımızın Zeitgeist’ine göre, eldeki bir beden, vitrindeki iki candan iyidir. Dünyanın ruhu, ağırlık şimdide olsa da, bizleri şimdi eğlenip sonra ödemeye çağırmaktadır. İşte bu popüler olandır.
Bir Hıristiyanın bu dünyanın tacizine karşı durması, akıntıya karşı durma riskine girmesini gerektirir. Tanrı’yı hoşnut edebilmek için, insanları hoşnut etmeyi bırakma riskini göze almalıdır. Bu nedenle İsa, “Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri zaman, yalan yere size karşı size her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. Sizden önce yaşamış olan peygamberlere de böyle zulmettiler” (Matta 5:11-12).
Bu sözlerdeki “bana olan bağlılığınızdan ötürü”, anahtar ifadedir. Çağrıldığımız uymazlık, yanlızca uymamış olmak için bir uymazlık değildir. Herkes sorun çıkrarak dikkatleri üzerine çekebilir. “Bana olan bağlılığınız”, ucuz uymazlığı gerçek adanmışlıktan ayırır. Sebepsiz yere kendimizi herşeyden “soyutlamanın” erdemli bir yanı yoktur. Uymazlığımız, seçici olmalıdır. Gerçekten önemli olan şeylere yönelik olmalıdır.
Uymazlığı önemsizleştirmek kolaydır. Ferisilerin yaptığı gibi biz de bunu basit dışsal uygulamalara dönüştürebiliriz. Gerçek uymazlık, değişim üzerinde yapılanır. Elçi Pavlus, olumsuz gereğin üzerine, olumu kural eklemiştir: “Bu çağın gidişine uymayın;…düşüncenizin yenilenmesiyle değişin” (Romalılar 12:2).
Değiştirilmesi gereken ön ektir. “Con” (beraber) eki, “karşı,” “ötesi” ya da “üzeri” anlamına gelen “trans” ekiyle değiştirilmelidir. Hıristiyanların toplumdan çekilmeleri yeterli değildir. Değişmeye çağrılmaları, kendilerini dünyadan soyutlamaya olan bir çağrı değildir. Bir manasıtra daha ihtiyacımız yok. Bu dünyanın kalıplarının ötesine geçmeye çağrıldık. Dünya’da değişime sebep olmalıyız. İsa’nın bakış açısı, bu dünyanın kalıplarının ötesindedir. Dünya’dan ne kaçmamız, ne de ona teslim olmamlız gerekir. Farklı ve yeni bir ruhla, dünyaya nüfuz etmeliyiz.
Çok uzun süredir kullanılmasından artık bir yalama olmuş bir Hıristiyan değişi vardır: “Bu dünyadan değil, bu dünyada olmalıyız.” Bu dünyadan olmak, dünyasal olmak demektir. Bu dünyaya uymak demektir. Dünyadan çekilmek, değişmemiş bir “uymaz”cı olmak demektir.
Tanrı kurtuluşunun sahnesidir bu dünya. Tanrı, bu dünyaya gelmiştir Mesih kimliğinde. Mesih, öğrencilerin korkuyla saklanıp, kapılarını kitledikleri o yukardaki odada saklanmalarına izin vermedi. İsa’nın görünümünün değiştiği dağda çadır kurulmasına izin verilmemişti. Kudüs’te, Yahudiye’de, Samiriye’de ve dünyanın dört bir bucağında Mesih’in tanıkları olmaya çağrıldık. Dünyanın dört bir bucağı halen bu dünyadadır. Bu nedenle, bu dünyadan kaçmamalıyız. Fakat ne kadar çok sayıda Hıristiyan böyle yapmaya çalışıyor. Ve böyle yapmakla aslında, dünyadan kaçılmasını değil, dünyanın kurtulmasını isteyen Tanrı’yı gücendiriyor olabilirler.
MÜJDESEL KAÇIŞ
Tüm Amerika’da büyük akım yayılmaktadır. Laik devlet eğitimine bir alternatif olarak özel Hıristiyan okulları ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlar artık laik devletin çocuklarına verdiği eğitimle tatmin olmamaktadırlar. Bu hükümetin, eğitime Hıristiyan değerlerini sokmak gibi bir arzusu yoktur. Devlet, Tanrı’yla ilgili konularda “nötr” kalmayı tercih etmektedir. Dinsel “tarafsızlık” uğruna artık okullar çocukları sanki bir Tanrı yokmuş ya da okuma, yazma ve aritmetikle alakasızmış gibi eğitmeye başlamıştır. Ancak geçersiz bir Tanrı’yla, hiç Tanrı arasında çok az fark olduğunu Hıristiyanlar iyi bilirler.
Hıristiyanlığın Tanrısı, tüm dünyanın Yaradanıdır. Yarattığı herşey üzerinde egemendir. Hem kilise hem de devlet üzerinde egemendir. Teoloji ve bioloji üzerinde egemendir. Bu nedenle “nötr” eğitimci kavramı açıkça bir hikayedir. Her öğretmen ve her ders planının bir bakış açısı vardır. Her öğretmen e her ders planının bir değer yargısı vardır. Ve Tanrı bu bakış açısının ya ayrılmaz bir parçasıdır ya da onunla hiçbir ilgisi yoktur. Tanrı’da nötr diye birşey yoktur. Tanrı, ya kabul edilir ya ret. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bir tür görüş açıklanmaktadır.
Gün geçtik daha fazla sayıda Hıristiyan anne-baba, çocukların Tanrı yolunda eğitilmesinin kutsal bir vazife olduğunu farketmektedirler. Amerika’daki sözde nötr eğitim sistemine alternatif olarak izin verilen bu kısıtlı özgürlükten faydalanıyorlar. İki katı para ödemek demektir, çünkü vergi memurları devlet okullarını desteklememizi halen şart koşmaktadırlar. Bunun üstüne birde kendi eğitim sistemimiz için para ödemek zorundayız. Tanrı’yı hoşnut etmenin yüksek bir öncelik olduğu bir ortamda çocuklarının eğitilmesi için onca çaba gösteren ve para ödeyen fedakar anne-babaları suçlamak zordur.
Ancak okulların basit bir “uymaz”cı olmaları da yeterli değildir. Hıristiyan okulu akımı basit bir dinsel kaçış-dünyaya tanıklık etmeyerek, ondan ayrılmak-olabilir, ve çoğunlukla da olmaktadır. Eğer Tanrı’yı hoşnut etmek istiyorsak kendimizi lekesiz korumalıyız, ancak sadece çekilmekten daha fazlasını yapmalıyız.
Bazı insanlar, Hıristiyan okullarını diğerlerinden bu kadar farklı yapan şeyin ne olduğu sorusunu ortaya atmışlardır. Sadece Kutsal Kitap dersleri koymak ya da derslerde dua etmek bir okulu Hıristiyan yapmaz. Önemli olan ders programının bakış açısıdır. Ele alınan her alanda Tanrı öne çıkarılmalı, O’nun farkına varılmalıdır. Ve eğer dünyada etkili tanıklar olacaksak, dünyayı incelemeliyiz.
Geçenlerde Hıristiyan bir lisenin müdürü bana telefon etti. Okulunu derinden tehdit eden bir krizle yüzyüzeydi. Lise son sınıfı İngilizce dersinde John Steinback’in The Grapes of Wrath adlı kitabı bu derste okunması gereken kitaplar listesindeydi. Birkaç veli bu duruma aşırı derecede öfkelenmiş ve kitabın okuma listesinden çıkarılmasını istemişlerdi. Steinback’in kitabı, velilere göre çok “dünyasal”dı. Çocukların bu tür yazıtları okumalarını istemiyorlardı. Sadece Hıristiyan eserlerinin derste okutulması konusunda ısrar ediyorlardı.
“Ne yapmalıyım?” diye sordu müdür. “Eğer Hıristiyan olmayan tüm eserleri okuma listemizden silip atarsak gerçek bir Amerikan edebiyatı dersi nasıl yapılabilir?”
Cevap çok basit. Eğer Hıristiyan olmayan tüm edebi eserler çıkarılırsa, o okulda gerçek bir Amerikan edebiyatı dersi yapılamaz. Bir öğrenci eğer Amerikan edebiyatını iyi öğrenmek istiyorsa, Steinback ya da Hemingway ya da Hıristiyan olmayan diğer bir dizi yazarları bir kalemde silip atamaz. Gerçek Hıristiyan eğitimi kapalı, tutucu bir eğitim değildir. Bir öğrencinin Amerikan kültürüne şekil veren ana edebi temaları anlaması için bunları inceleyebilmesi gerekir. Dünyanın bakış açısını incelemek için Tanrı’yı ikrar eden ve O’nu yücelten bir ortamdan daha iyi ne olabilir ki? Bu gibi edebi eserleri hiçe saymak, dünyanın güzelliklerinden-ki çokçadır bunar (Hıristiyanları anti-entelektüel olmakla suçlayanlar için söylüyorum)-bazılarını silip atmak olur.
Elçi Pavlus, dünya edebiyatını iyi biliyordu. Ares Tepesi’sinde tanrısız filozoflarla tartışırken, tanrısız şairlerin şiirlerinden alıntılar yapıyordu. (Bak. Elçilerin İşeri 17:28, Pavlus burada şair Epimenides’den alıntı yapmaktadır.) Pavlus bunu dünyasal olduğu için değil, eğitimli olduğu için yaptı. İsa dışında kimse Kutsal Yazıları Pavlus’dan daha fazla sevmedi. Buna rağmen, Pavlus’un başka şeyleri okuyacak zamanı vardı.
Hippo, Afrika piskoposu Augustine, oradaki kiliseye kendi Neoplatonic geçmişi aracılığıyla hizmet etmiştir.Büyük ortaçağ dinbilgini Thomas Aquinas, kendi günün dünyasal filozoflarına cevap vermiştir. John Calvin, en az Augustin’den olduğu kadar Cicero’dan da alıntı yapmıştır. Filozof John Locke’nin yazılarından hoşlanan Jonathan Edwards diğer kıtalardaki ateistlerle ilişki kurdu. Bu insalar, dünyasal felsefenin farkındaydılar ve onu Hıristiyan gerçeğiyle yenmeyi arzuladılar. Kendilerini dünyadan izole etmeye çalışmadırlar. Kesin Hıristiyan bir görüşte kalmalarına rağmen, zaman zaman inanlı olmayan insanların sözlerini onaylayarak onlardan alıntı yaptılar.
Çocuklarımızı tanrısız düşüncelerle yüzleştirmenin riski tabi ki vardır. Benim kendi oğlum daha on iki yaşında Aldous Huxley’i okuyordu. Ama benim gözetimim altında buna izin vermiştim. Tanrısız filozofların düşünelerini beraber tartışırdık. Bu dünyanın bakış açısı ile Tanrı Sözü’nün bakış açısı arasındaki zıtlığı incelemeye çalıştık.
Bazıları şöyle diyebilir: “Ama Kutsal Kitap bizlere boş felsefelere (Koloseliler 2:8) dikkat edin demiyor mu?” Gerçekten de diyor. Ancak birşeye dikkat etmemiz için ilk önce dikkatimizi ona çevirmeliyiz. Gerçek Hıristiyan eğitimi dünyasal filozoflardan korkmaz. Hıristiyan gerçeğinin bunların çok ötesine uzandığına güveniriz. Onun üzerinde zaferlidir. Düşmandan ne kaçmamıza ne de onunla anlaşmamıza gerek vardır. Ancak düşmanın nasıl düşündüğünü anlamak bizim yararımızadır.
Geçenlerde, Hırsitiyan bir üniversitenin yöneticilerinden biriyle konuştum. Beni rahatsız eden bir şey söyledi: “Günümüz öğrencisinin iki seçeneği vardır, Hıristiyan eğitimi ya da iyi bir eğitim.” Bu sözler kötümser bir eleştiri ruhuyla yapılmamıştı. Fakat, Hıristiyan eğitiminin mükemmellik standardını düşürmesinden duyulan kaygının bir ifadesiydi. Birçok zeki Hıristiyan öğrenci daha iyi bir eğitim alacaklarına inandıkları için diğer devlet okullarına gitmişlerdir. Pişmanlıkla söylüyorum ki, düşünüşlerinde gerçek payı vardır ancak yine hamdolsun ki çevremizde birçok da mükemmel Hıristiyan üniversite bulunmaktadır.
Tanrı, değişmiş bir düşünce istemektedir. Bu düşünüş, dünyayı farklı bire açıdan gören düşünüştür. Halen tanrısız filozofları inceleriz. Ancak eleyerek okumayı öğreniriz-yani, incelediğimiz şeye eleştici gözle bakmamızı mümkün kılan bir değer yargısına sahibiz. Buradaki eleştirici kelimesi, konuya olumsuz bir ruhla yaklaştığımız anlamına gelmez. Dikkatli, bilgece doğruyu ayırt etme anlamındadır. Tanrı Sözü, bu dünyanın öğretilerini içinden geçirdiğimiz filtredir.
Değişim çağrısı, düşüncenin yenilenmesi çağrısıdır. Yeni düşünce, Tanrı Sözü’nün derince çalışılmasıyla oluşur. Kutsal Yazıların çok iyi bilinmesini gerektirir. Kutsal Yazılar, Tanrı’nın düşüncesini açıklar. Tanrı’nın düşüncesini ne kadar anlarsak, Ernest Hemingway ya da Jean-Paul Sartre’dan o kadar az korkacağız.
Ayrıca dünyadan da birşeyler öğrenebiliriz. Tanrı’nın tüm esini Kutsal Yazılar’da değildir. Tanrı kendini ayrıca doğada ve insan kültüründe de açıklar. Tüm gerçek, Tanrı’nın gerçeğidir. Genel olarak tüm dünyasal filozoflar yalancı peygamberler olsalar da, söyledikleri herşey yanlış değildir. Heryerde gerçek bulunabilir. Tanrısız insanların yazılarında gerçeğin kırıntılarına rastlayabiliriz. O kişilerden gerçeğin kırıntılarını bulup, çıkarmak zor olabilir ancak bu gerçek parçaları oradadır ve bizler onlardan faydalanabiliriz. Vaazlarda kullanılabilecek örneklerin derlendiği çoğu kitap, inanlılardan olduğu kadar inanlı olmayanlardan da alıntı yaparlar.
Dünya, kutsallaşmamıza engel teşkil eder. Ancak ona eğer doğru açıdan yaklaşırsak, bizim mütefiğimiz de olabilir. Bu halen benim Babamın dünyasıdır. Ondan nefret etmez. Onu, kurtaracak kadar sever. Onu ziyaret eder. Onu ne terkeder, ne de başkasına bırakır. Bu noktada, Tanrı gibi davranıp, dünyaya Tanrı’nın yaklaştığı gibi yaklaşmalıyız. Amaç, değişimdir.
Tanrı’nın halkı olarak dünya ile beraber ve dünyada nasıl yaşanacağını öğrenmeliyiz. Martin Luther, bizlere faydalı olabilecek şekilde Hıristiyan olgunlaşma sürecini tanımlamıştır. Bir insanın ilk olarak Mesih’e geldiğinde dünyayı reddetme, dünyadan çekilme dönemine girdiğini söyler. Yeni inanlı, çok ciddi bir şekilde “dünyayla ilişkisini kemiş, onu unutmuştur”. Artık dünyaya uyan eski davranışlar bırakılmalıdır. Bu çekiliş döneminde boğazımıza kadar Tanrı hakkındaki şeylerle gireriz. Pavlus, diğer uluslara elçi olarak gönderilmeden önce bir süre Arabistan’a çekilmişti. Firavun’un huzuruna çıkmadan önce Musa, Tanrı’yla beraber çölde yanlız kalmıştı.
Bu çekilme dönemi hem normal hem de sağlıklıdır. Ancak, Luther’in dediği gibi, dünyaya tekrar girip, bir zamanki dünyasallığımızdaki gibi değil ama kurtuluş mekanı olarak onu kucaklayana dek ruhsal olgunluğa ulaşamayız. Orası bizim işlediğimiz yerdir. Tanrı’nın yarattığı, ve Mesih’in içinde yaşamaya geldiği yerdir. Dünyayı bırakmayız. Tüm düşmüşlüğüne rağmen, o halen bizim dünyamızdır.
Onu Tanrı için geri almayı öğrenmeliyiz. Ona uyarak, tacizlerine yenik düşerek değil, ama tanıklık edip, değiştirerek. Eğer dünyaya değişmiş düşüncelerle yaklaşırsak, bu iş korkulacak bir şey değildir.
Değişmiş düşünüş, Tanrı’yı hoşnut etmek için gereklidir. Kutsallaşmamızı arzulayan Tanrı, bu düşmüş dünyada yıldızlar gibi parlamamızı arzulayan aynı Tanrıdır. Bu dünyayı ve değer verdiği şeyleri anladığımızda bunu en iyi şekilde yerine getiririz. Anlamaya-yani, dünyayı Tanrı’nın gördüğü gibi görmeye-başladığımızda, yıpranmış bir yaradılışı sağlıklı ve temiz bir vicdanla yenilemeye başl