BÖLÜM YEDİ
SEÇİLENLER,
İKİ TARAFLI önceden belirleme. İfade’nin kendisi bile
kulağa garip gelmektedir. Tanrı’nın seçilmiş olanlar için olan lütufkar kurtuluş
planı üzerine derin düşüncelere dalabiliriz ancak ya seçilmiş olmayanlar ne
yapmalı? Onlar da mı önceden belirlendiler? Ürkütücü bir kötülük hükmü mevcut
mudur? Tanrı, bazı talihsiz insanları cehenneme gitmeleri için mi
belirlemiştir?
İki taraflı önceden belirleme konusu geçer
geçmez aklımıza ilk gelen sorular bunlardır. Bu tip sorular, bazı kişilerin, iki
taraflı önceden belirleme konseptinin uçuk bir fikir olduğunu iddia etmelerine
sebep olmuştur. Bazı kişiler ise önceden belirleme doktrinine inanırlarken,
tek taraflı bir önceden belirlemeye inandıklarını vurgularlar. Tek
taraflı önceden belirleme konsepti; bazılarının kurtuluş için seçilmiş olduğunu
kabul ederken, seçilmemiş olanların lanetlenmek için seçildiklerini var saymaya
gerek olmadığını savunmaktadır. Bu görüş kısaca şuna inanır: bazı kişiler
kurtuluş için seçilmişlerdir ancak herkesin kurtulmak için bir fırsatı vardır.
Tanrı, bazılarının kurtulması için fazladan yardım sunmaktadır ancak insanlığın
tümü kurtulabilir.
Tek taraflı bir önceden belirlemeden bahsetmek
hem güçlü bir hassasiyeti içermektedir hem de iki taraflı önceden belirleme
hakkındaki her hangi bir tartışmadan bizleri uzak tutmaktadır. Ancak karşımızda
duran sorular listesi ile ergeç yüzleşmemiz gerekmektedir. Herkesin kurtuluş
için seçildiğine kanaat getirmedikçe, seçilmişlik madalyonunun arka yüzünü kabul
etmemiz gerekmektedir. Eğer önceden belirleme diye bir şey var ise ve bu önceden
belirleme tüm insanlığı kapsamıyor ise, önceden belirlemenin iki taraflılığının
mevcudiyetinin mecburi çıkarımından kaçınmamamız gerekir. Sadece Yakup hakkında
konuşup durmamız yeterli olmayacaktır; Esav hakkında da düşünmemiz
mecburidir.
EŞİT AĞIRLIK GÖRÜŞÜ
İki taraflı önceden belirleme hakkında değişik
görüşler vardır. Bu görüşlerden bir tanesi o kadar ürkütücüdür ki, bu doktrin
hakkındaki görüşleri karışmasın diye insanların uzak durmalarına sebep
olmaktadır. Bu görüşün ismi, eşit ağırlık görüşüdür.
Eşit ağırlık görüşü, simetri konseptine
dayandırılmaktadır. Seçilmişlik ve kötülük arasında tam bir denge arayışındadır.
Temel fikri şudur: Tanrı, seçilmiş olanların yaşamlarına, yüreklerinde iman
yaratmak için müdahale eder. Tanrı, eşit müdahaleyi, seçilmemiş olanların
kalbinde imanın oluşmaması için yapmaktadır. Tanrı’nın aktif bir şekilde seçilmemişlerin yüreğinde
imansızlığı işlemesini ise Kutsal Kitap’taki, Tanrı’nın insanların yüreklerini
katılaştırmasına dair ayetlere bağlamışlardır.
Eşit ağırlık görüşü, seçilmişlik hakkındaki
Reform ya da Kalvinist görüş değildir. Bazı kişiler bu görüşü, “hiper-Kalvinizm”
olarak adlandırsalar da ben bu görüşe “alt-Kalvinizm” hatta daha da iyisi
“anti-Kalvinizm” demeyi tercih ediyorum. Kalvinizm, iki taraflı önceden
belirleme görüşünü benimsese de, onun benimsediği iki taraflı önceden
belirlemede eşit ağırlık diye bir şey yoktur.
Bu konudaki Reform görüşünü anlamak için,
Tanrı’nın pozitif ve negatif hükümleri arasındaki hayati farka çok
dikkat etmemiz gerekir. Tanrı’nın seçilmiş olanların yüreklerinde ki aktif
müdahalesi pozitif olandır. Negatif olan ise Tanrı’nın seçilmiş olmayanları
mahrum etmesidir.
Bu konudaki Reform görüşü, Tanrı’nın seçilmiş
olanların kurtuluşlarını güvence altına almak için hayatlarına pozitif ya da
aktif olarak müdahale ettiğini öğretmektedir. İnsanlığın geri kalanını ise Tanrı
kendi başlarına bırakmıştır. Onların yüreklerinde imansızlık yaratmamaktadır.
Çünkü bu imansızlık zaten oradadır. Tanrı, onları günah işlemeye
zorlamamaktadır. Onlar kendi seçimlerinin sonucu olarak günah işlerler.
Kalvinist görüşe göre seçme hükmü pozitif; seçilmeme hükmü ise negatiftir.
İki taraflı önceden belirleme hakkındaki
Hiper-Kalvinizm görüşü, pozitif-pozitif önceden belirleme olarak
adlandırılırken, Ortodoks Kalvinizm görüşüne pozitif-negatif önceden
belirleme ismi verilebilir. Bu iki görüşe aşağıdaki tabloda bakalım:
|
CALVİNİZM |
HİPER-CALVİNİZM |
|
pozitif-negatif |
pozitif-pozitif |
|
asimetrik görüş |
simetrik görüş |
|
Eşit olmayan
ültimatom |
eşit ültimatom |
|
Tanrı, seçilmemiş
olanlara müdahale etmez |
Tanrı, seçilmemiş olanların
yüreklerine imansızlık işler |
Hiper-Kalvinizm’in işlediği korkunç hata,
Tanrı’ya günah işlemeye zorlayan bir karakteri atfetmesidir. Bu, Tanrı’nın
karakterinin güvenilirliğine, doğruluğuna ve adaletliliğine yapılan radikal bir
saldırıdır.
Bir kişiyi Hiper-Kalvinizm’e yönlendirebilecek
unsurlardan bir tanesi Kutsal Kitap’ta ki Firavun örneğidir. Mısır’dan Çıkış
kitabında ki ayetlerde tekrar tekrar, Tanrı’nın, Firavun’un yüreğini
katılaştırdığından bahseder. Tanrı, Musa’ya önceden yapacaklarını
bildirmiştir:
Sana
buyurduğum herşeyi ağabeyine anlat. O da Firavun'a İsrailliler'i ülkesinden
salıvermesini söylesin. Ben Firavun'u inatçı yapacağım ki, belirtilerimi ve
şaşılası işlerimi Mısır'da arttırabileyim. Ama Firavun sizi dinlemeyecek. O
zaman elimi Mısır'ın üzerine koyacağım ve onları ağır biçimde cezalandırarak
halkım İsrail'i ordular halinde Mısır'dan çıkaracağım. Mısır'a karşı elimi
kaldırdığım ve İsrailliler'i aralarından çıkardığım zaman Mısırlılar benim RAB
olduğumu anlayacak. (Mısır’dan Çıkış 7:2-5).
Kutsal Kitap, açık bir şekilde Tanrı’nın
gerçekten de Firavun’un yüreğini katılaştırdığını öğretmektedir. Tanrı’nın bunu,
hem İsrail’e hem de Mısır’a bir işaret olarak ve kendi zaferi için yaptığını
biliyoruz. Bu olanların tümünde Tanrı’nın amacının kurtarıcı bir amaç olduğunu
biliyoruz. Gene de kafamızı kurcalayan bir soru işareti olduğunu da biliyoruz.
Tanrı, hem Firavun’un yüreğini katılaştırmıştır hem de Firavun’u günahından
dolayı yargılamıştır. Tanrı, Kendisinin katılaştırdığı bir yürekten gelen
günahlardan dolayı, Firavun’u ya da her hangi birisini nasıl sorumlu tutabilir
ki?
Bu soruya vereceğimiz cevap, Tanrı’nın
katılaştırma eylemini nasıl anladığımıza bağlıdır. Tanrı, Firavun’un yüreğini
nasıl katılaştırmıştır? Kutsal Kitap, bu sorunun cevabını çok açık bir şekilde
vermemektedir. Bu konu üzerinde yoğunlaştığımız zaman Tanrı’nın Firavun’un
yüreğini katılaştırması için iki yol olduğunu görürüz: Aktif ya da Pasif olarak.
Aktif katılaştırma, Firavun’un yüreğinin iç
odalarına Tanrı’nın direk bir müdahalesini içerir. Bu görüşe göre Tanrı,
Firavun’un yüreğine zorla girerek, orada hiç olmayan bir kötülüğü ve şeytanlığı
yaratmaktadır. İddia edilen bu eylem, Firavun’un sebep olacaklarının aynen
Tanrı’nın arzuladığı gibi olmasını kesinleştirmek bir yana günahın yaratıcısının
Tanrı olduğunun ispatı olacaktır.
Pasif katılaştırma ise tamamen farklı bir
hikayedir. Pasif katılaştırma, var olan bir günah üzerine tanrısal bir yargının
gelmesidir. Tanrı’nın yapması gereken tek eylem, yüreği ümitsizce kötü olan bir
kişinin yüreğini katılaştırmaktır. “Ona günahının karşılığını vermek” olan bu
ilahi adalet konseptine Kutsal Yazılar’da sık sık rastlamaktayız.
Peki bu nasıl yürür? Bu konuyu en düzgün bir
şekilde anlamamız için ilk olarak, Tanrı’nın genel lütfu denilen
başka bir konsepte bakmamız gerekir. Bu konsept, tüm insanlığın ortak bir
şekilde tecrübe ettiği Tanrı lütfudur. Dünyamızı tazeleyen ve ürünlerimizi
sulayan yağmur, doğru olanların da, doğru olmayanların da üzerine yağmaktadır.
Doğru olmayan kişiler, Tanrı’nın bu nimetlerini hakketmedikleri halde, bu
lütuftan faydalanmaktadırlar. Dünyamız, güneş, gök kuşağı gibi bir çok nimetin
sergilendiği bir genel lütuf tiyatrosudur.
Genel lütfun en önemli eylemlerinden bir
tanesi ise dünya daki kötülüğün dizginlenmesidir. Bu dizginlemeye birçok unsur
dahil olmuştur. Kötülük, polisler, hukuk, toplum görüşleri, güç dengeleri ve
birçok unsur sayesinde dizginlenmektedir. Her ne kadar yaşadığımız dünya bir çok
kötülüğe sahne olmakta ise de olabileceği kadar kötü olmasına izin
verilmemektedir. Tanrı, yukarıda bahsettiğimiz unsurların yanı sıra nice
unsurlar ile kötülüğü kontrol altında tutmaktadır. Lütfunun bir eseri olarak dünya daki
kötülüğü kontrol eder ve dizginler. Eğer kötülük kontrolsüz bırakılsaydı, bu
gezegende yaşam olması mümkün olmazdı.
Dizginleri gevşetmek için Tanrı’nın yaptığı
tek şey insanların yüreklerini katılaştırmaktır. Bunu yaparken, insanların
özgürlüğünü kısıtlamak yerine, tam aksine bunu arttırır. İnsanların kendi
yollarında gitmelerine izin verir. Bir başka deyişle, onların iplerini
kendilerini asmalarına yetecek kadar uzatır. Tanrı, insanların yüreklerinde
olmayan kötülüğü yaratmak için ellerini insanların üzerine koymaz, tam aksine
onların üzerindeki kutsal elini kaldırır, dizginleri serbest bırakıp, insanların
kendi arzularına göre davranmalarına izin verir.
İnsanlık tarihinin en kötü, en şeytani
kişisini tespit etmeye çalışsaydık, herkesin listesinde bazı malum isimler ilk
yerlerde kendilerini bulurlardı. Toplu cinayetlerden ve korkunç zulümlerden
sorumlu olan Hitler, Neron, Stalin, ve diğerleri. Bu isimlerin ortak noktası
neydi? Bu kişilerin hepsi birer diktatördü. Hükmettikleri alanda, görsel olarak
sınırsız kudrete ve otoriteye sahiptiler.
Kudret, yozlaşmaya, salt kudret ise salt
yozlaşmaya gider deyimi nereden gelmektedir? (Bu cümle Tanrı’nın kudretini
değil, insanların kudretini ve yozlaşmasını referans almaktadır.) Kudret,
kesinlikle yozlaştıracaktır çünkü bir insanı alıp, hepimizi dizginleyen normal
dizginlenmelerden kısmen kurtaracaktır. Ben, benim kadar güçlü ya da benden
güçlü kişiler ile kazanç alanındaki sürtüşmelerimi dizginlenmekteyim.
Hayatımızın erken evrelerinde, bizden iri olanlara karşı delikanlılığımızı
dizginlemeyi öğreniriz. Sürtüşmelere daha az maruz kalma eğilimimiz vardır. Sağ
duyumuz, rakiplerimizin bizden güçlü olduğu durumlarda kahramanlıktan uzak durma
eğilimini gösterir.
Musa, Firavun’u görmeye gittiği zaman Firavun,
dünya daki en güçlü kişiydi. Firavun’un kötülükleri üzerindeki tek kısıtlayıcı
güç Tanrı’nın kutsal pazusu idi. Tanrı’nın Firavun’un yüreğini katılaştırması
için yapması gereken tek şey bu pazuyu kaldırmaktı. Geri kalanı zaten Firavun’un
kötü eğilimleri yerine getirecekti.
Pasif katılaştırma eyleminde ise, Tanrı
kısıtlamasını kaldırma kararı almıştır; sürecin kötü kısmı ise Firavun’un
kendisi tarafından icra edilmiştir. Tanrı, Firavun’un iradesine müdahale
etmemektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, O sadece Firavun’a daha
fazla özgürlük vermiştir.
Aynı durumu, Yahuda İskariyot ve Eyüp’e acı ve
sıkıntı vermesi için Tanrı’nın ve Şeytan’ın kullandığı kötü adam olaylarında da
görmekteyiz. Yahuda İskariyot, tanrısal
bir yönlendirmenin kurbanı olan zavallı masum bir adam değildi. O,
Tanrı’nın Mesih’e ihanet etmesi için zorladığı sonra da bu suçundan dolayı
cezalandırdığı doğru bir kişi değildi. Yahuda İskariyot, Mesih’e ihanet etmiştir
çünkü Yahuda İskariyot otuz parça gümüşü arzulamıştır. Kutsal Yazılar’ın
bildirdiği gibi Yahuda İskariyot, en başından beri lanet oğludur.
Emin olduğumuz bir şey varsa o da, Tanrı’nın
düşmüş insanın kötü eğilimlerini ve kötü niyetlerini, Kendi kurtarıcı amaçları
için kullandığıdır. Yahuda İskariyot olmadan haç olmazdı. Haç olmadan, kurtuluş
olmazdı. Ancak bu, ‘Tanrı’nın kötülüğü zorla yaptırttığı’ bir olay değildir. Bu
olay, Tanrı’nın şeytan üzerindeki kurtarıcı zaferi kazandığı görkemli bir
olaydır. İnsan yüreğinin kötü arzuları, Tanrı’nın hakimiyetini engelleyemez.
Aslında, onlar Tanrı’ya tabidir.
Tanrı’nın kötü insanları cezalandırma modelini
incelediğimiz zaman, ortaya çıkan şiirsel bir adaleti görürüz. Esinleme
Kitabının son yargılama sahnesine baktığımızda aşağıdakileri okumaktayız:
Kötülük yapan, yine kötülük yapsın. Bayağı olan,
bayağı yaşamını sürdürsün. Doğru olan, yine doğruyu yapsın. Kutsal olan kutsal
kalsın (Esinleme 22:11).
Tanrı’nın en son yargılama eyleminde
günahkarları, günahlarına teslim ettiğini görmekteyiz. Sonuç olarak Tanrı,
günahkarları kendi arzuları ile baş başa bırakmıştır. Aynı durum Firavun içinde
geçerlidir. Bu yargılama eylemi ile Tanrı kendi doğruluğunu, Firavun’un
yüreğinde olmayan bir kötülüğü yaratarak lekelememiştir. Tanrı, Firavun’un
içinde hali hazırda mevcut olan kötülüğü cezalandırarak doğruluğunu ortaya
koymaktadır.
İki taraflı önceden belirlemeyi bu şekilde
anlamamız doğru olacaktır. Tanrı, seçilmiş olanların yüreklerinde iman
oluşturarak, onlara merhamet vermektedir. Seçilmemiş olanları ise günahlarının
karşılığı ile baş başa bırakarak, adaletini vermektedir. Burada bir simetri
yoktur. Bir grup, merhamete kavuşurken diğer grup adalete kavuşur. Ortada bir
tane bile haksızlığa uğramış kurban yoktur. Hiç kimse Tanrı’da adaletsizlik
vardır diye yakınamaz.
ROMALILAR 9
Yeni Antlaşma’da ki ikili önceden belirleme hakkındaki
en belirgin ve önemli ayetler Romalılar kitabının 9. bölümünde karşımıza
çıkmaktadır:
Çünkü vaat şöyleydi: “Gelecek yıl bu mevsimde
geleceğim ve Sarâ'nın bir oğlu olacak.» Bundan başka, Rebeka da bir erkekten,
atamız İshak'tan ikizlere gebe kalmıştı. Çocuklar henüz doğmamış, iyi ya da kötü
bir şey yapmamışken, Tanrı Rebeka'ya, “Büyüğü, küçüğüne kulluk edecek” dedi.
Öyle ki, Tanrı'nın bir seçim yapmaktaki amacı, yapılan işlere değil, kendi
çağrısına dayanarak sürsün. Yazılmış olduğu gibi, “Yakup'u sevdim, Esav'dan ise
nefret ettim.” Öyleyse ne diyelim? Tanrı'da adaletsizlik mi var? Kesinlikle
hayır! Çünkü Musa'ya şöyle diyor: “Merhamet ettiğime merhamet edeceğim ve
acıdığıma acıyacağım.” Demek ki seçilmek, insanın isteğine ya da çabasına değil,
Tanrı'nın merhametine bağlıdır. Tanrı, Kutsal Yazı'da Firavun'a şöyle diyor:
“Bak, kudretimi sende göstermek ve adımı bütün yeryüzünde duyurmak için seni
yükselttim.” Demek ki Tanrı, istediğine merhamet eder, istediğinin yüreğini
nasırlaştırır (Romalılar 9:9-18).
Bu ayetlerde ikili önceden belirleme konsepti
hakkındaki en açık Kutsal Kitap ifadelerine rastlamaktayız. Bu ayetler, kuşku,
şüphe ve belirsizlik içermeyecek bir şekilde ifade edilmiştir. “Demek ki Tanrı, istediğine merhamet eder,
istediğinin yüreğini nasırlaştırır.” Bazı insanlar merhamete kavuşurlarken,
diğerleri adalete kavuşmaktadırlar. Bu konudaki karar tamamen Tanrı’nın
ellerindedir.
Pavlus, önceden belirlemenin ikili karakterini
iletmek için Yakup ve Esav referanslarını kullanmıştır. Bu iki adam, ikiz
kardeştir. Aynı rahmin, aynı zamanlı ürünleridirler. Birisi Tanrı’nın bereketini
alırken, diğeri bundan mahrum olmuştur. Bir tanesi Tanrı’nın sevgisinden büyük
bir porsiyona sahip olmuş, Esav ise Tanrı’nın “nefretini” almıştır.
Burada bahsi geçen ilahi nefret, sinsi,
zararlı ve kötülük etme isteği içeren bir ifade değildir. Bu nefretin ismi,
Davut’un daha önce belirttiği gibi “kutsal nefrettir”, “Onlardan tümüyle nefret
ediyor, Onları düşman sayıyorum” (Mezmur 139:22). Tanrısal nefret, kötü niyetli
değildir. Bu nefret; iltimas, lütuf ve iyilik yapmayı engellemeyi içerir. Tanrı,
sevdiği kişiler kayırır, onlarla beraberdir. O yüzünü, kurtarıcı lütfundan
mahrum ettiği kötü insanlardan çevirir. O’nun sevdiği insanlar ise O’nun
merhametini alır. O’nun “nefret” ettikleri ise O’nun müdahalesine maruz kalmaz.
Niçin Tanrı Yakup’u seçmiş, Esav’ı
seçmemiştir? Tanrı, Yakup’un bu özel muameleyi haklı çıkaracak doğru bir eylemde
bulunacağını önceden mi görmüştür? Tanrı, zaman koridorlarından geçip Yakup’un
doğru tercihler yapıp, Esav’ın kötü tercihler yapacağını mı görmüştür?
Eğer Elçi’nin öğretme niyetinde olduğu öğretiş
bu olsa idi, bu noktayı açıkça belirtmek çok da zor olmazdı. Eğer Pavlus,
önceden belirleme konusunda ki önceden bilme görüşünü öğretmeyi isteseydi, eline
altın bir fırsat geçmiş olurdu. Hatta böyle bir öğretiş olsa idi bu noktada bunu
öğretmemesi gariptir. Ancak sessizlikten bir sonuca varılamaz. Pavlus, bu konuda
sessiz kalmamıştır. Bu öğretişin aksi yönünde ayetleri bildirmiştir, Tanrı’nın
seçimini bu ikizlerin doğumundan önce yaptığını ve onların gelecekte yapacakları
eylemlerine bakarak yapmadığını özellikle belirtmiştir.
Pavlus’un 11. ayette yazdıklarının ayrı bir
önemi vardır. “Çocuklar henüz doğmamış, iyi ya da kötü bir şey yapmamışken,
Tanrı Rebeka'ya, «Büyüğü, küçüğüne kulluk edecek» dedi. Öyle ki, Tanrı'nın bir
seçim yapmaktaki amacı, yapılan işlere değil, kendi çağrısına dayanarak sürsün.”
Elçi, bunları niçin söylemiştir? Bu ayet, bu seçimin tamamen Tanrı’nın bir
eylemi olduğunu açıkça belirtmiştir. Aynı şekilde, bu seçimin insanın eylemine,
önceden görmeye ya da başka bir şeylere bağlı olmadığını da açıkça
belirtmektedir. Bu ayetlerde öne çıkartılan, Tanrı'nın bir seçim yapmaktaki
amacıdır.
Eğer Pavlus bu seçimin insanların
tercihlerinin önceden bilinmesi üzerine olduğunu söylemek isteseydi bunu
söylememesi için bir sebebi var mıydı? Tam bunun aksine, çocukların henüz
doğmadığını ve iyi ya da kötü bir şey yapmamış olduklarını belirtmiştir. Evet,
Önceden Bilme görüşü Tanrı’nın seçiminin doğuştan önce olduğunu kabul ediyor.
Ancak bu görüş, Tanrı’nın kararlarının, insanların gelecekteki seçimlerine bağlı
olduğu konusunda ısrar etmektedir. Pavlus, burada neden bu noktayı
belirtmemiştir? Onun tek söylediği, hükmün doğumdan önce, Yakup ve Esav daha iyi
işlerde ya da kötü işlerde bulunmadan önce verildiği olmuştur.
Bu ayetlerde, Pavlus’un çıkıp Tanrı’nın
seçimlerinin, gelecekteki iyi işlerde ya da kötü işlerde olmadığını
söylemediğini biliyoruz. Ancak zaten böyle bir şey söylemesine gerek yoktur.
Söylediklerinden ima ettiği çok açıktır. Pavlus gereken vurguyu, gerekli yerde
yapmıştır; Tanrı’nın amacı ve insanın işlerinde olmadığıdır. İleri sürülen
iddiaların doğruluğunu kanıtlama sorumluluğu, “Tanrı, seçtiği insanları,
kendisini seçeceklerini önceden bildiği için seçti” diyenlerin üzerindedir.
Kutsal Kitap, hiçbir zaman böyle bir imada bulunmamaktadır.
Belirtilen nokta şudur: Eğer Pavlus, Tanrı’nın
önceden belirlemesinin, insanların seçimlerinin önceden görülmesine bağlı
olduğuna inansaydı, bunu bildireceği en uygun metin, bağlamından dolayı bu metin
olurdu.
Bir adım daha ilerlersek, her ne kadar Pavlus,
gelecekte yapılacak seçimler konusunda sessiz kalıyor gibi gözükse de, bu
sessizliği bozup, 16. ayette ifadelerine açıklık kavuşturmaktadır. “Demek ki
seçilmek, insanın isteğine ya da çabasına değil, Tanrı'nın merhametine
bağlıdır.” Bu ayet, Arminiyanizm ve önceden belirleme hakkındaki Reform karşıtı
görüşlere karşı bir lütuf darbesidir. Bu, Tanrı’nın Söz’üdür ve bütün
Hıristiyanlar’ı önceden belirleme hakkındaki kararın insan iradesinde olduğuna
dair fikirlerinden geri çekilmeleri ve tövbe etmeleri için yeterlidir. Elçi,
şöyle ifade etmiştir: İnsanın isteğine bağlı değildir. Reformcu olmayan görüşler ise insanın
isteğine bağlıdır demektedir. Bu görüşler, Kutsal Yazılar ile çok ciddi
bir çelişki içerisindedirler. Bu ayet tek başına bile Arminiyanizm mezhebine
ölümcül bir darbe indirmektedir.
Tanrı’yı onurlandırmak bizim görevimizdir.
Elçi Pavlus’un belirttiği gibi, seçilmemizin bizim isteğimize ya da çabamıza
bağlı olmadığını, Tanrı’nın isteğinin amaçlarına bağlı olduğunu ikrar etmemiz
gerekir.
Pavlus, bu ayetlerde cevabı belli olan iki
soruyu bildirmiştir. Üzerinde düşünmemiz gereken bu sorulardan birincisi,
“Öyleyse ne diyelim? Tanrı'da adaletsizlik mi var?” Niçin Pavlus, vaktinden önce
bu soruyu sormuştur? Hiç kimse bu soruyu bir Arminiyan’a yöneltmemektedir. Eğer
bizlerin seçilmişliği tamamen bizim seçimlerimize bağlı olsaydı, bu tip bir
soruyu sormaya asla gerek kalmazdı.
Bu sorunun muhatabı Kutsal Kitap’ta ki önceden
belirlenmişlik doktrinidir. Tanrı’nın her şeye hakim olan amaçlarına bağlı olan
bu seçilmişlikte, Yakup’un ya da Esav’ın seçimlerinin etkileyici bir niteliği
yoktur. Bu doktrin bazı kişilerin, “Tanrı, adil değildir!” diyerek itiraz
etmelerine sebep olmaktadır. Ancak bu haykırış, bu konunun yüzeysel bir şekilde
bilinmesinin bir meyvesidir. Bu haykırış, düşmüş olan bir insanın protestosudur
ve Tanrı’nın yeterince lütufkar olmadığına dair yakınmasıdır.
Peki Pavlus bu soruya ne cevabını vermiştir?
“Hayır, Tanrı’da adaletsizlik yoktur,” demek Pavlus’u tatmin etmeyecek olmalı
ki, verebileceği en sert cevabı vermeye çalışmıştır. “Kesinlikle hayır!”
demiştir.
Pavlus’un yönelttiği ikinci soru ise şudur:
“Şimdi bana, «Öyleyse Tanrı insanı neden hâlâ suçlu buluyor? O'nun isteğine kim
karşı durabilir?» diyeceksin” Bir kez daha Elçi’nin cevabı belli olan bu
soruları neden sorduğunu merak etmekteyiz. Bu, Arminiyanizm’e asla yöneltilmemiş
olan itirazlardan bir diğeridir. Önceden belirleme hakkındaki Reform karşıtı
görüşler, bu tür itiraz ve sorular ile karşılaşmazlar. Bu öğretişlere göre
Tanrı, nasıl olsa Mesih’i seçmeyeceklerini bildiği insanlarda kusur bulacaktır.
Eğer kurtuluşun son belirleyici noktası insan seçiminin gücü olsaydı, bu tip
suçlamalara kolayca cevap verilebilirdi ve Pavlus’un, kendi kendine bir soru
sorup sonra da bu sorunun cevabını vermek için bu kadar uğraşmasına gerek
kalmazdı. Ancak Pavlus bu soruya cevap vermiştir çünkü önceden belirleme
hakkındaki Kutsal Kitap doktrini bu cevabın verilmesini talep etmiştir.
Pavlus’un kaleme aldığı bu cevap neydi?
Aşağıdaki ayetlere bir bakalım:
Ama, ey insan, sen kimsin ki Tanrı'ya karşılık
veriyorsun? «Kendisine şekil verilen, şekil verene, `Beni niçin böyle yaptın'
der mi?» Ya da çömlekçinin aynı kil yığınından bir kabı onurlu bir iş için, bir
diğerini bayağı bir iş için yapmaya yetkisi yok mu? Eğer Tanrı, gazabını
göstermek ve gücünü tanıtmak isterken, gazabına hedef olup mahvolmaya
hazırlananlara büyük sabırla katlandıysa, ne diyelim? Yüceltmek üzere önceden
hazırlayıp merhamet ettiği insanlara yüceliğinin zenginliklerini bildirmek için
bunu yaptıysa, ne diyelim? Yalnız Yahudilerden değil, diğer uluslar arasından da
çağırmış olduğu bu insanlar biziz (Romalılar 9:20-24).
İşte bu soruya verilen ağır cevap. İtiraf
etmeliyim ki bu cevap yüzünden, ben de bir mücadele içine girmiş bulunmaktayım.
Ancak benim mücadelem bu ayetlerin iki taraflı önceden belirlemeyi öğretip
öğretmediği konusunda değildir çünkü ayetler açıkça bu öğretiyi sunmaktadır.
Benim mücadelem, bu ayetlerin eşit ültimatom savunucuları için mühimmat sunmakta
imiş gibi gözükmesidir. Sanki Tanrı, insanları aktif bir şekilde günahkar
yapıyormuş gibi görünmektedir.Ancak bu ayetlerin öğretisi bu değildir. Tanrı,
aynı kil yığınından bir kabı onurlu bir iş için, bir diğerini bayağı bir iş için
yapmaktadır. Ancak tüm Kutsal Kitap’ı göz önüne alırsak bu çömlekçinin
kullandığı kilin “düşmüş” bir kil olduğunu görürüz. Bir miktar kil, onur çömleği
olmak için Tanrı’nın merhametini almaktadır. Bu merhamet, günahta olduğu kabul
edilen kile verilmektedir. Aynı şekilde Tanrı, mahvolmaya hazırlanan gazap
çömleklerine “katlanmak” zorundadır
çünkü bunlar gazabın suçlu çömlekleridirler.
Bir kez daha bu ayetlerin vurguladığı nokta:
İnsanın özgür ve iyi seçimleri değil, Tanrı’nın her şeye egemen amaçlarıdır. Bu
ayetlerde işlenen anlayış aynı zamanda yönelttiğimiz ilk soruda da işaret
edilmektedir.
ARMİNİYANLARIN CEVABI
Bazı Arminiyanlar, benim bu ayetleri ele alış şeklime
kızgınlıkla cevap vereceklerdir. Onlar da bu ayetlerin Tanrı’nın hakimiyetinin
güçlü bir öğretisini içerdiğini kabul etmektedirler. İtirazları, başka bir
noktaya odaklanmıştır. Israrla, Romalılar 9’da Pavlus’un bireylerin
seçilmişliğinden bahsetmediğini savunacaklardır. Onlara göre Romalılar 9,
Tanrı’nın bireyleri seçmesi değil, ulusları seçmesiyle ilgilidir. Pavlus’un bu
ayetlerde Tanrı’nın seçilmiş halkı olan İsrail’den bahsetmektedir. Yakup, sadece
İsrail ulusunu simgelemektedir. Onun ismi İsrail olarak değiştirilmiştir ve onun
oğulları, İsrail’in on iki oymağının ataları olmuşlardır.
Tanrı’nın İsrail’i, ulusların üzerinde gözdesi
olarak belirlediği tartışma konusu bile olamaz. İsa Mesih, İsrail’den gelmiştir.
On Emri ve İbrahim ile yapılan ahit’in vaatlerini, İsrail’den aldık. Kurtuluşun,
Yahudilerden geldiğini biliyoruz.
Bu noktaya kadar belirtilenler Romalılar 9
için doğrudur. Ancak Tanrı’nın, bir ulusu seçerken, aynı zamanda bireyleri de
seçtiğini dikkate almamız gerekmektedir. Uluslar, bireylerden oluşurlar. Yakup,
bir bireydir. Esav da bir bireydir. Burada gördüğümüz gibi, Her Şeye Egemen Olan
Tanrı, bir ulusu seçtiği gibi, bireyleri de seçmiştir. Hemen belirtmemiz gereken
nokta ise, Pavlus’un bu seçilme imtiyazına kavuşanların, İsrail ulusunun dışını
da kapsadığını ayet 24’de bildirmiş olmasıdır: “Yalnız Yahudilerden
değil, diğer uluslar arasından da çağırmış olduğu bu insanlar biziz.”
KOŞULSUZ SEÇİM
Koşulsuz seçim, bizim seçilmişliğimizin
Tanrı’nın amaçları ve Her Şeye Egemen İradesi tarafından belirlenmiş olması
demektir. Seçilmişliğimiz, bazılarımızın başarısının ve bazılarımızın
başarısızlığının önceden bilinmesi değildir. Seçilmişliğimiz, bizim irademize ya
da işlerimize değil Tanrı’nın Her Şeye Egemen amaçlarına bağlıdır.
Koşulsuz seçim ifadesi, yanlış anlaşılmalara ve çirkin bir şekilde
suistimal edilmeye müsaittir. Bir keresinde tanıdığım bir adam asla kiliseye
gitmemekteYDİ ve de Hıristiyan olduğu konusunda en ufak bir sinyal vermeyen bir
kişiydi. Her hangi bir Hıristiyan aktivitesine katılmadığı gibi iman ikrarında
da bulunmamıştı. Bana, koşulsuz seçime inandığını belirtti. Kendisinin de
seçilmiş olduğundan emindi. Bu kişiye göre, İsa Mesih’e güvenmesi, günahlarını
itiraf etmesi ve de İsa Mesih’e itaat etmesi gereksizdi. Kendisi seçilmiş
olduğunu beyan etmişti ve bu yeterliydi. Kurtuluş konusunda ki diğer koşullar
onu bağlamamaktaydı. Kendi fikrine göre o, kurtulmuş, kutsanmış, ikna
edilmişti.
Kurtuluş için gerekli olan koşullar ile
seçilmek için gerekli olan koşulları ayırt etmede çok dikkatli olmamız
gerekmektedir. Genellikle seçilmişlikten ve kurtuluştan eş anlamlı iki
kelimeymiş gibi bahsederiz ancak aslında bunlar aynı değildir. Bizler, kurtuluş
için seçiliriz. Tam anlamı ile kurtuluş, Tanrı’nın bizlerde başarı ile
sonuçlandırdığı kurtarma eylemidir.
Bir kişinin kurtulması için yerine gelmesi
gereken bazı koşullar vardır. BuNların en başta geleni ise Mesih’e iman
etmektir. Aklanma, imanla gerçekleşir. İman, gerekli bir koşuldur. Bildiğiniz
gibi, önceden belirleme hakkındaki Reform doktrini, tüm seçilmiş olanların imana
getirildiğini öğretmektedir. Tanrı, kurtuluş için gerekli olan koşulların yerine
gelmesini sağlama almaktadır.
Bizler ‘koşulsuz seçim’ derken, kast
ettiğimiz, bazı insanların kurtuluş için seçildiği Tanrı’nın orijinal hükmünün,
bizim bazı koşulları yerine getirip getiremeyeceğimizi önceden bilinmesine bağlı
olmamasıdır. Tanrı’nın önceden göreceği ve içimizde olan hiçbir şey O’nun bizi
seçmesini engellemez.Tanrı’nın düşmüş insanların hayatlarında görebileceği tek
şey, düşmüşlüklerinden, günahlarından başka bir şey olmayacaktır. Tanrı, bizleri
sadece Kendi iyi amacı uyarınca seçer.
TANRI’NIN SEÇİMİ RASTEGELE MİDİR?
Tanrı’nın bizleri seçmesinde, bizim içimizdeki
niteliklerin değil de, Kendi iyi amacının rol oynaması, Tanrı’nın keyfine göre
hareket ettiği suçlamalarının yükseltilmesine sebep olmuştur. Bu suçlamalar,
Tanrı’nın seçimini keyfen ya da kaprisli bir tutum ile yaptığı fikrine
kapılmışlığın bir sonucudur. Seçilmişliğimizi, gayri ciddi ve gözleri bağlanarak
yapılan bir kura çekme seviyesine indirger. Bu bakış açısına göre eğer bizler
seçilmiş olanlar isek, bunun tek bir sebebi vardır, o da şanslı olmamızdır.
Tanrı, isimlerimizi göksel bir şapkanın içinden çekmiştir.
Keyfi, hareket etmek demek, bir şeyi sebepsiz
yere yapmak demektir. Tanrı’nın bizi seçmesinde, bizde bulunan hiçbir şey
sebep oluşturmamaktadır ancak bu seçimde Tanrı’nın içinde bulunan sebepleri
olmadığı anlamına gelmez. Tanrı, hiçbir şeyi sebepsiz yere yapmamaktadır. O
keyfi ya da kaprisli değildir. Tanrı ciddi olduğu kadar Her Şeye Egemen
olandır.
Kura sistemi, kasıtlı olarak şansa bırakılan
bir seçme işlemdir. Tanrı, şansa bağlı olarak çalışmaz. O, kimi seçeceğini
bilir. O, seçilmiş olanları önceden bilmiş ve önceden sevmiştir. Bu gözleri
bağlı bir kişinin kura çekmesi değildir çünkü Tanrı’nın gözleri bağlanmaz.
Tanrı’nın seçiminin sebebinin, bizim içimizde var olan ve Tanrı’nın bunu önceden
bilmesi ya da görmesi ya da önceden sevmesi olmadığı konusunda ısrarla
direnmemiz gerekmektedir.
Kalvinistler, genel olarak şans hakkında
konuşmaktan çok hoşlanmazlar. İnsanlara “bol şans” demek yerine “Rab seni
bereketlesin” demeyi tercih ederiz. Buna rağmen “şansLı bir günümüzden”
bahsetmemiz gerekirse, sonsuzluk takviminde Tanrı’nın bizi seçmeye karar verdiği
günü işaretleyebiliriz.
Dikkatlerimizi Efesliler kitabında ki,
Pavlus’un kaleme aldığı öğretişe çevirelim:
Bizi Mesih'te her ruhsal kutsamayla göksel
yerlerde kutsamış olan Rabbimiz İsa Mesih'in Babası Tanrı'ya övgüler olsun. O,
kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce
bizi Mesih'te seçti. Kendi isteği
ve iyi amacı uyarınca, İsa Mesih aracılığıyla kendisine oğullar olalım diye bizi
önceden belirledi. Öyle ki, sevgili
Oğlunda bize bağışladığı yüce lütfu
övülsün (Efesliler 1:3-6).
Kendi isteği ve iyi amacı
uyarınca. Tanrısal keyfi
tutum iddialarını ortaya attıran elçisel ifade bu ayette bulunmaktadır. Bu
ayetteki baş suçlu ise isteği kelimesidir. Günlük kullanımında istek
kelimesi, yerini genellikle vahşi veya ilkel güdülere bırakmaktadır. İstek,
iyi hissetmemizi sağlayan, tensel ya da duygusal anlamlar içeren bir kelimedir.
Kötü istekler uyandıran ahlaksızlığın bilincindeyizdir.
Kutsal Kitap Tanrı’nın iyi amacından
bahsederken, bu kelimeyi gayri ciddi bir üslup ile kullanmamıştır. Bu ayetlerde
kullanılan istek kelimesinin anlamı, basitçe “hoşnut eden”dir. Tanrı, bizleri
isteği ve iyi amacı uyarınca
seçmektedir. Kutsal Kitap, Tanrı’nın iyi isteğinden sık sık
bahseder. Tanrı’nın iyi isteği, kötü bir zevk alma ile asla karıştırılmamalıdır.
Tanrı’yı hoşnut eden her şey iyidir. Bizi hoşnut eden her şey çoğu zaman iyi
değildir. Tanrı asla kötülükten zevk almaz. Tanrı’nın isteğinden bahsetmekte
hiçbir kötülük yoktur. Tanrı’nın bizi seçmesindeki sebep içimizde yatmamaktadır,
bu sebep Her Şeye Egemen Tanrı’nın isteğidir ve Her Şeye Egemen Tanrı’nın
isteğinin iyi bir iyi istek olduğuna şüphesiz bir şekilde güvenebiliriz.
Elçi’nin aynı zamanda Filipeli Hıristiyanlar’a
öğrettiklerini hatırlayalım. Elçi şunları yazmıştır:
“Öyleyse sevgili kardeşlerim, her zaman söz
dinlediğiniz gibi, yalnız ben aranızdayken değil, ama şimdi yokluğumda da saygı
ve korkuyla kurtuluşunuzu sonuca götürmek için daha çok gayret edin. Çünkü
kendisini hoşnut eden şeyi hem istemeniz, hem de yapmanız için sizde etkin olan
Tanrı'dır.” (Flp. 2:12, 13).
Bu ayetlerde Pavlus, seçimin Tanrı ve insan
arasında ortak bir iştirak olduğunu öğretmemektedir. Seçim, Tanrı’nın şahsi
eylemidir. Daha önce de gördüğünüz gibi bu bir monerjistiktir (tek
taraflı). Pavlus, bu ayetlerde seçilmişliğimizi takip eden kurtuluşumuzun
istihkam edilmesinden bahsetmektedir. Burada özellikle kutsallaşma sürecimizden bahsetmektedir.
Kutsallaşma tek taraflı değildir. Bu sinerjistik (karşılıklı) bir
süreçtir. Bu karşılık, yeniden doğmuş imanlının, talep edilen işbirliğine
verdiği cevaptır. Bizler, lütufta
büyümeye çalışmak için çağrıldık. Bizlerin bu konuda çok çaba göstermesi,
kanlarımızın son damlasına kadar günahla mücadele etmesi ve gerektiğinde
bedenimizin günahını yatıştırmak için kendi bedenlerimizle savaşması
gerekmektedir.
Bizler, Tanrı’dan gelen bir buyruk üzerine
kutsallaşma adı verilen bu ciddi işi yapmaya çağrıldık. Kutsallaşma, Rab
korkusundan titreyerek yaşanması gereken bir süreçtir. Bizler, kutsallaşmayı sıradan bir olay
olarak görmüyoruz. Bizler bu sürece laubali bir yaklaşımla yaklaşmıyoruz, basitçe “kendini serbest
bırak ve bırak Tanrı yapsın” demiyoruz. Tanrı, bu süreçte her şeyi
yapmamaktadır.
Ancak, kurtuluşumuzu sonuca götürmek için
Tanrı bizi yalnız ve kendi gücümüze mi bırakmamıştır. Tanrı’nın bize, kendisini
hoşnut eden şeyi hem istememiz, hem de yapmamız için bizde etkin olacağına dair
verdiği vaat ile rahatlamaktayız.
Kısa bir süre önce müthiş bir İskoçyalı vaiz,
Eric Alexander tarafından verilen bir vaazı dinlemiştim. Konuşmasında, Tanrı’nın
Kendi iyi isteği için bizde etkin olduğunu vurgulamıştı. Pavlus,
Tanrı’nın bizim iyi isteğimiz için bizde etkin olduğunu
yazmamıştır. Her zaman Tanrı’nın hayatlarımızda yaptıkları ile hoşnut
olmayabiliriz. Bazı zamanlar, kendi amaçlarımız ile Tanrı’nın amaçları arasında
çelişki yaşarız. Ben, şahsen bilerek acı çekmeyi asla tercih etmem. Ancak,
Tanrı’nın Her Şeye Egemen olan amaçları içinde, acı çekmem de gerekebilir. Tanrı
bizlere, Kendisini sevenler ve kendi amaçları uğruna çağırılmış olanlar için,
hakimiyeti aracılığıyla her şeyin iyiye çalışacağı vaadinde bulunmuştur.
Benim amaçlarım her zaman Tanrı’nın iyiliğini
içermez. Ben bir günahkarım. Ancak, Tanrı günahkar değildir. O tamamen doğru
olandır. O’nun amaçları her zaman
ve her yerde adaletlidir. Benim amaçlarım ile O’nun amaçları çeliştiği
zamanlarda bile, O’nun amaçları benim iyiliğim içindir. Belki de bu ifademi
şöyle değiştirmeliyim: O’nun amaçları özellikle benimkilerle çeliştiği
zamanlar, benim iyiliğim içindir. O’nu hoşnut edenler, benim için iyi
olanlardır. Hıristiyanlar’ın öğrenmekte en çok zorlandığı derslerden bir tanesi
de budur.
Seçilmişliğimiz bir şey hariç koşulsuzdur.
Tanrı’nın seçilmiş olanları olabilmemiz için her birimizin yerine getirmesi
gereken bir koşul vardır. Seçilmiş olanlar olabilmemiz için ilk önce günahkarlar
olmamız gereklidir.
Tanrı, doğru insanları kurtuluş için
seçmemektedir. Tanrı’nın, doğru insanları kurtuluş için seçmeye ihtiyacı yoktur.
Doğru insanların seçilmeye ihtiyaçları yoktur. Sadece günahkar insanların bir
kurtarıcıya ihtiyaçları vardır. İyi olanların doktora ihtiyacı yoktur.
Mesih, gerçekten kaybolmuş olanları aramaya ve
kurtarmaya gelmiştir. Tanrı, Mesih’i dünyaya kurtuluşumuzu olanak dahilinde
yapmak için değil, kesinleştirmek için göndermiştir. Mesih, boş yere ölmemiştir.
O’nun koyunları, günahsız yaşamı ve bedel ödeyen ölümü sayesinde kurtulmaktadır.
Bu kurtuluşta en ufak bir keyfi durum yoktur.
BÖLÜM 7’NİN ÖZETİ
1. Tüm insanlar kurtuluş için önceden
belirlenmemişlerdir.
2. Bu sorunun iki cephesi vardır. Seçilmişler
ve seçilmemişler vardır.
3. Önceden Belirleme “iki taraflıdır.”
4. Eşit ültimatom öğretisinde düşünmeme
konusunda çok dikkatli olmamız gerekir.
5. Tanrı, günahkarların yüreklerinde günah
yaratmaz.
6. Seçilmiş olan merhameti alır. Seçilmemiş
olan adaleti alır.
7. Tanrı’nın ellerindeki hiçbir kimse
adaletsizliğe uğramaz.
8. Tanrı’nın “yürekleri katılaştırması”, var
olan günahın adil bir cezalandırılmasıdır.
9. Tanrı’nın seçilmiş olanları belirlemesi Her
Şeye Egemen Olan arzularına bağlıdır, keyfi değildir.
10. Tanrı’nın bütün kararları O’nun kutsal
karakterinden akar.
İçindekiler /
6
Önceden Bilme ve
Önceden Belirleme