BÖLÜM SEKİZ
İçindekiler /
7
Seçilenler,
Seçilmeyenler: Seçilme İki Taraflı Mı?
KU
ABD ‘deki Müjdecilik Patlaması Hizmeti(The Ministry of
Evangelism Explosion) isimli bir kuruluş, müjdeyi iki can alıcı soru ile paylaşır. Birinci soru
şudur, “Ruhsal yaşamınızda, öldüğünüz zaman cennete gideceğinize emin
olduğunuz bir noktaya geldiniz mi?” Tecrübeli çalışanların ifadelerine göre
insanların çoğunluğu bu soruya olumsuz cevap vermektedir. Birçok insan,
gelecekteki kurtuluşlarından emin değillerdir. Geri kalanın bir çoğu ise bu tür
bir güvencenin olasılığı konusunda ciddi şüphelere sahiptir.
Seminerdeyken, sınıf arkadaşlarım bir oylama
yapmıştı. Seminer öğrencilerinden oluşan bu grubun yaklaşık yüzde 90’ı,
kurtuluşlarından emin olmadıklarını belirtmişti. Bir çoğu bu soruya sinirlenmiş,
bu oylamanın yapılmasının bile haddini bilmez ve küstahça bir davranış olarak
yorumlamıştı. Bazı insanlar, kurtuluşun güvence altında olduğu hakkında
konuşulmasını bile kendini beğenmiş bir davranış olarak değerlendirir.
Emin olduğumuz bir şey varsa, kurtuluşunun
güvence altında olduğunu söyleme, kendini beğenmiş bir tutum olabilir. Eğer
kurtuluşumuza olan güvenimiz kendimize olan güvenimize dayanıyor ise bu bir
kibirdir. Eğer cennete gitmeyi hakkettiğimizi düşündüğümüzden dolayı cennete
gideceğimize kesinlikle emin, bu düpe düz ukalalıktır.
Kurtuluşun güvence altında olması gözlüğünden
bakıldığında dünya üzerinde dört tip insan olduğu görülür: (1) Kurtulmamış
olduklarını bilen, kurtulmamış olan insanlar vardır. (2) Kurtulmuş olan ama
kurtulmuş olduklarını bilmeyen insanlar vardır. (3) Kurtulmuş olan ve kurtulmuş
olduklarını bilen insanlar vardır. (4) Kendilerinin kurtulduğunu “bildiklerini”
zanneden kurtulmamış olan insanlar vardır.
Pencereye İngiliz anahtarı atan işte bu son
gruptur. Eğer kendilerinin kurtulduğunu “bildiklerini” zanneden aslında
kurtulmamış olan insanlar var ise kurtulmuş olan insanlar, gerçekten
kurtulduklarını nasıl bilebilirler?
Bu soruyu cevaplayabilmek için ilk
önce başka bir soruyu yöneltmemiz gerekmektedir. Niçin bazı kişiler kurtuluşları
hakkında sahte bir güvenceye kapılırlar? Aslında bu sorunun cevabı nispeten
kolaydır. Sahte güvence, kurtuluş hakkındaki yanlış inanışlardan
kaynaklanmaktadır. Gerçek Kurtuluşun neyi gerektirdiği ya da neyi zorunlu
kıldığı yanlış anlaşılmıştır bu kişiler tarafından.
Örneğin bir kişinin universalist (evrenselci)
olduğunu farz edelim. Bu kişi herkesin kurtulmuş olduğuna inanır. Eğer bu
dayanak noktası doğru ise, tümden gelimin gerisi çorap söküğü gibi gelir. Bu
muhakeme şu şekilde işlemektedir:
Her birey kurtulmuştur.
Ben bir bireyim.
demek ki ben kurtuldum.
Üniversalizm, bir çoğumuzun farkına
vardığından çok daha fazla yaygındır. Oğlum beş yaşına bastığı zaman Evangelism
Explosion’ın iki sorusunu kendisine yönelttim. Birinci soruya olumlu bir cevap
verdi. Öldüğü zaman cennete gideceğine emindi. İkinci soruyla devam ettim.
“Eğer, bu gece ölseydin ve Tanrı sana şu soruyu sorsaydı, ‘Niçin seni cennetime
alayım?’ Ne cevabı verirdin?” Oğlum tereddüt etmeden hemen cevap verdi, “çünkü
ben ölüyüm!”
Oğlum beş yaşına bastığı zaman müjdeyi çoktan
açık ve seçik bir şekilde duymuştu. Ancak onun algıladığı mesaj, ölen herkesin
cennete gideceği doğrultusundaydı. Onun aklanma doktrini, sadece iman ve iyi
işler ile aklanma değil, ya da iman
ve iyi işlerin birleşimi ile bir aklanma şeklinde değildi. Onun doktrini çok
daha basitti; o ölüm ile aklanmaya inanmıştı. Onun, kurtuluşuna dair sahte bir
güvencesi vardı.
Aynen üniversalizmin, dünya kültürlerinde
yaygın olması gibi, iyi işlerle aklanma konseptide yaygındır. 1000 kişi üzerinde
yapılan istatistiksel bir ankette, oğluma sorulan aynı soru sorulmuştur.
Katılımcıların yüzde 80’i “iyi işler” ile ilgili cevaplar vermiştir. İnsanlar
şuna benzer cevaplar vermiştir: “Ben otuz seneden beri kiliseye gidiyorum,”
“Pazar okulunu bir kere bile kaçırmadım,” ya da “Hayatım boyunca kimseye ciddi
bir zararım dokunmadı.”
Evangelism ile olan tecrübem esnasında çok
açık şekilde öğrendiğim bir şey oldu: Sadece iman ile aklanma mesajı kültürümüze
(ç.n: Amerikan) hala daha nüfuz etmemiştir. Kitleler, cennete gitme ümitlerini
tamamen kendi iyi işlerine dayandırmaktadır. Mükemmel olmadıklarını kabul etmede
yeterince hevesli olan bu kitleler yeterince iyi olduklarını da var
saymaktadırlar. Ellerinden gelenin “en iyisini” yapmışlardır ve trajik bir
şekilde, bunun Tanrı için yeterli olacağını var saymışlardır.
Bir öğrencinin, John Gerstner’e sınav
kağıdından aldığı nottan dolayı
itiraz ettiğini hatırlıyorum. Yakınmasını şu cümlelerle ortaya koymuştu:
“Dr. Gerstner, elimden gelenin en iyisini yaptım.” Gerstner gözlerini öğrenciye
çevirip, yumuşak bir ses tonuyla,
“Genç adam, elinden gelenin en iyisini asla yapamazsın.”
Tabi ki bizler elimizden gelenin en iyisini
yaptığımıza inanmayız. Eğer son yirmi dört saatteki performansımızı gözden
geçirirsek, elimizden gelenin en iyisini yapmadığımızı anlarız. Bu ifadenin ne
kadar aldatıcı olduğunu anlamamız için hayatlarımızı gözden geçirmemize gerek
yoktur.
İnsanların ellerinden gelenin en iyisini
yaptıklarını farz etsek bile -ki bunu asla farz edemeyiz- bunun bile yeterli
olamayacağını biliyoruz. Çünkü Tanrı, cennetine kabul etmek için mükemmelliği
talep etmektedir. Bizler bu mükemmelliği ya kendi içimizde ya da başka bir yerde
ya da başkasında buluruz. Eğer,
kendi içimizde bulabileceğimizi düşünüyorsak kendi kendimizi kandırıyoruz
demektir çünkü içimizde doğruluk yoktur.
Gördüğümüz gibi kurtuluşumuz hakkında sahte
bir güvence hissetmemiz çok kolaydır. Ancak kurtuluşun talep ettikleri konusunda
doğru bir anlayışımızın olması, bizi kurtuluş hakkındaki sahte güvenceye
kapılmaktan kurtaracak mıdır?
Şeytanın kendisi bile kurtuluş için neyin
gerektiğini bilmektedir. O, Kurtarıcının kim olduğunu bilmektedir. O, kurtuluşun
entelektüel kısmını bizlerden daha iyi anlamıştır. Ancak, O kendi kişisel
kurtuluşu için Mesih’e güvenmemektedir. Kurtarıcı olan İsa’dan nefret
etmektedir.
Kurtuluş hakkında doğru bir anlayışımız
olabilir ancak kurtuluşun şartlarını yerine getirip getirmediğimiz konusunda
yanlış inançlarımız olabilir. Aslında hiç imanımız yokken, imanımız olduğunu
düşünebiliriz. Mesih’e inandığımızı düşünebiliriz ancak kabul ettiğimiz Mesih,
Kutsal Kitap’taki Mesih olmayabilir. Tanrı’yı sevdiğimizi düşünebiliriz ancak
sevdiğimiz tanrı bir put olabilir.
Her Şeye Egemen Olan Tanrı’yı seviyor muyuz?
İnsanları cehenneme gönderen Tanrı’yı seviyor muyuz? Tam bir itaat talep eden
Tanrı’yı seviyor muyuz? Son gün gelip de “Çekil önümden, Ben seni tanımıyorum”
diyebilecek olan Mesih’i seviyor muyuz? Ben sizlere böyle bir Tanrı’yı ve böyle
bir Mesih’i mükemmel bir şekilde seviyor musunuz? diye sormuyorum. Ben sizlere
böyle bir Tanrı’yı ve böyle bir Mesih’i en ufak bir şekilde de olsa seviyor
musunuz diye soruyorum.
En sevdiğim anektodların bir tanesi, Dr. James
Montgomery Boice tarafından anlatılmıştır. Bir dağcının kayışları çözülür ve
binlerce feet yükseklikte ölüm kalım savaşı vermektedir. Panik halinde, dağın
yakasındaki bir kaya dan bitmiş olan cılız bir çalıya tutunur. Bu çalı, onun
düşüşünü bir an için yavaşlatır ancak çalı kökünden sökülmeye başlar. Dağcı
gökyüzüne doğru bakar ve seslenir, “Yukarıda bana yardım edecek birisi var mı?”
Göklerden kalın bir ses işitilir. “Evet, ben sana yardım edeceğim. Bana güven ve
çalıyı bırak.” Dağcı, aşağıdaki mağaraya bakar ve bir kez daha seslenir, “Bana
yardım edebilecek başkası var mı?”
İnandığımız Tanrı’nın “başkası” olma olasılığı
vardır. Genç Yaşam (Young Life) isimli bir hizmet kuruluşunda görevli kişilerle sık sık konuşurum. Bu
hizmet, gençlere yönelik çok etkili misyon faaliyetleri sürdürmektedir. Young
Life’ın gücü aynı zamanda onun en büyük tehlikesini arz etmektedir. Young
Life’ın ulaştığı gençler arasındaki iman ikrarında bulunan ve daha sonra bu iman
ikrarını reddeden gençlerinin
sayısı ürkütücü rakamlara ulaşmaktadır.
Young Life, gençlere ulaşma konusunda
dikkat çekici başarılar kazanmaktadır. Bu misyon, müjdeyi ilgi çekici kılma
konusunda bir uzmandır. Tehlike
ise, Young Life’ın çok çekici ve çok etkileyici olmasından gelmektedir. Bazı
genç insanlar, Young Life’a iman etmekte ve Kutsal Kitap’ın Mesih’i ile asla
ilgilenmemektedir. Bu yazının amacı kesinlikle Young Life’ı eleştirmek değildir.
Ben asla müjdeyi ilgi çekici yapmaktan vazgeçelim iddiasında bulunmuyorum. Bunu
zaten yeterince gerçekleştirdik. Amacım unutmamamız gereken noktanın, insanların
bizi ya da grubumuzu Mesih’in yerine koymaya başlayabilme ve kurtuluşu hakkında
sahte bir güvenceye kapılabilme olasılıkları olduğunu hatırlatmaktır.
Kutsal Kitap açısından baktığımız zaman
kurtuluşumuz hakkında tanrısal bir güvenceye sahip olmamızın olası olduğunu,
hatta bu güvenceyi kökleştirmenin bizim görevimiz olduğunu görmekteyiz.
Eğer bu güvence olası ve eğer bu bir buyruk ise bunu aramak kendini beğenmişlik
olmaz. Bunu aramamak kendini beğenmişlik olur.
Elçi Petrus şöyle yazmıştır:
Bunun için ey kardeşler,
çağrılmışlığınızı ve seçilmişliğinizi kökleştirmeye daha çok gayret edin.
Bunları yaparsanız, hiçbir zaman tökezlemezsiniz. Böylelikle Rabbimiz ve
Kurtarıcımız İsa Mesih'in sonsuz egemenliğine girme hakkı size cömertçe
sağlanacaktır. (2 Petrus 1:10, 11).
Seçilmişliğimizi kökleştirme konusunda
aldığımız bir emri görmekteyiz.
Bunu gerçekleştirmek gayret ister. Burada manevi bir kaygı izlemekteyiz.
Petrus, tökezlemeden özgür olmak ile kurtuluşun güvencesini birbirine
ilişkilendirmiştir. Bir Hıristiyan’ın, istikrarlı bir ruhsal gelişimine en büyük
katkıyı sağlayan unsurlardan bir tanesi ise kurtuluşun güvence altında
olmasıdır. Kurtulmuş olduğu halde bu güvenceden mahrum bir çok Hıristiyan
vardır. Güvenceden mahrum olmak, ruhsal gelişme için ölümcül bir engeldir.
İçinde bulunduğu lütuf konumunun farkında olmayan bir insanın ruhu, korku ve
şüphe içinde kıvranır. Ruhsal yaşamında istikrarı sağlayacak olan çapadan
mahrumdur. O’nun içinde bulunduğu belirsizlik konumu, Mesih ile yürüyüşünde
sendelemesine sebep olacaktır.
Tanrı’dan gelen güvenceye sahip olmak
önemlidir ancak bu güvenceye Hıristiyan yaşantımızın erken dönemlerinde sahip
olmanın ayrı bir önemi vardır. Bu durum olgunluğa erişmemizde kilit rolü
oynamaktadır. Pastörlerin bu konunun bilincinde olmaları ve sürülerini daha çok
gayretli bir kökleştirmeye yönlendirmeleri gerekmektedir.
Tanıştığım bir kişinin Tanrı tarafından
seçilmiş bir kişi ya da aksi olup olmadığını asla bilemem. Başkalarının ruhunu
görme yeteneğine sahip değilim. İnsan olarak görme yeteneğimiz, başkalarının
sadece dış görünüşlerini algılama ile kısıtlıdır. Yüreği görme yeteneğimiz de
yoktur. Sizin seçilmiş olduğunuzu bilebilme konusunda kesin bir fikre sahip
olabilecek tek kişi sizsiniz.
Peki, seçilmemiş olduğu konusunda kesin bir
fikre sahip olabilecek tek kişi kimdir? Hiçkimse. Şu esnada lütuf altında
olmadığınızdan emin olma olasılığınız vardır ancak yarın lütuf altında
olmayacağınızdan emin olma olasılığınız yoktur. Dünya üzerinde seçilmiş olduğu
halde şu an Hıristiyan olmayan bir çok kişi yaşamaktadır.
Bu tip bir kişi şöyle bir söylemde
bulunabilir, “Seçilmiş olanlardan olup olmadığımı bilmiyorum ve bu konu umurumda
bile değil.” Bundan daha büyük bir budalalığın olması gayet zordur. Eğer, şuan
hala seçilmiş olduğunuzu bilmiyor iseniz, cevabını bulmanız gereken daha önemli
bir soruya sahip olduğunuzu düşünemiyorum.
Eğer emin değilseniz, emin olmanız gerektiği
konusunda ciddi bir tavsiyeye muhatapsınız. Asla seçilmemiş olduğunuzu var
saymayın. Seçilmişliğiniz konusunu açığa kavuşturmanız gereken bir konu olarak
ele alınız.
Elçi Pavlus, kendi seçilmişliği konusunda
emindi. Seçilmiş olanlardan bahsederken sık sık biz zamirini kullandı.
Yaşamının sonuna yaklaşırken şunları ifade etmiştir:
Çünkü kanım zaten adak şarabı gibi dökülmek üzere.
Benim için ayrılma zamanı gelmiştir. Yüce mücadeleyi sürdürdüm, yarışı bitirdim,
imanı korudum. Bundan böyle, doğruluk tacı benim için hazır duruyor. Adil yargıç
olan Rab, o gün bu tacı bana, ve yalnız bana değil, O'nun gelişini özlemle
beklemiş olanların hepsine verecektir (2 Timoteyus 4:6-8).
Aynı mektubun önceki bölümlerinde ise
aşağıdakileri beyan etmiştir:
Bu
acıları çekmemin nedeni de budur. Ama bundan utanmıyorum. Çünkü kime inandığımı
biliyorum. O'nun bana emanet ettiğini o güne dek koruyacak güçte olduğuna eminim
(2 Timoteyus 1:12).
Bizler, nasıl Pavlus gibi düzmece olmayan,
gerçek bir güvenceye sahip
olabiliriz? Gerçek güvence, Tanrı’nın kurtuluşumuz hakkında verdiği vaatler
üzerine bina edilir. Güve
İçsel olarak Mesih’i tamamen sevmediğimin
farkındayım, aynı zaman da O’nu sevdiğimi de biliyorum. O’nun zaferinin
düşüncesi içimi mutlu ediyor. O’nun gelişini düşündükçe içim coşku ile doluyor.
O’nun göğe alınması da aynı şekilde. Eğer lütuf ile bana verilmemiş olsalardı
içimdeki bu hislerin hiç birisinin orada olmalarının mümkün olmadığını
biliyorum.
Bir erkek ve kadın birbirlerine aşık
olduklarında, bu duygunun bilincinde olduklarını kabul ederiz. Genellikle bir
insanın, başka bir insana aşık olup olmadığını ayırt etme yeteneği vardır. Bunun
kaynağı içsel bir güvencedir.
Lütfun içsel kanıtına ek olarak bir de dışsal
kanıt vardır. İnancımızın gözle görülür meyvelerini görebilmemiz gerekir. Aynı
zamanda, dışsal kanıt, güve
Güvenceye sahip olmak için, yaşamlarımız
hakkında ciddi bir analiz yapmamız gerekir. Kendimizi başkaları ile kıyaslamanın
bu konuda bir faydası yoktur. Etrafımızda her zaman kutsallaşmada bizden bir
adım önde kişiler olacaktır. Aynı zamanda bizden geride olan kişileri de fark
edebiliriz. İki kişinin ruhsal büyümesinde tam olarak aynı seviyede olmalarının
mümkünatı yoktur.
Davranışlarımızda bir farklılık görüp
görmediğimizi, lütfun doğru bir dışsal kanıtının var olup olmadığını kendimize
sormamız gerekir. Bu şüpheli bir süreçtir çünkü kendi kendimize yalan
söyleyebiliriz. Bu görevi yerine getirmek zordur ancak imkansız değildir.
Güvenceye ulaşmak için daha gerekli bir yöntem
daha vardır. Kutsal Yazılar’da bizlere Kutsal Ruh’un içsel tanıklığından
bahsedilmektedir. Pavlus’un kaleme
aldığı ifadesi şöyledir: “Ruh'un kendisi, bizim ruhumuzla birlikte, Tanrı'nın
çocukları olduğumuza tanıklık eder” (Rom. 8:16).
Ruh’un bize tanıklık etmesinin ana yolu, O’nun
Söz’üdür. Tanrı’nın sözüne yoğunlaştığım zamanlarda sahip olduğum güvenceden
daha büyük bir güvenceye asla sahip olmadım. Eğer lütfun bu yolunu ihmal
edersek, kurtuluşumuz için var olan güvenceyi uzun süreli ya da güçlü bir
şekilde hissetmemiz çok zordur.
Reform ilahiyatçısı olan, A. A. Hodge, Gerçek
Güvence ve Sahte Güvence arasındaki farkları gösteren aşağıdaki listeyi
yayınlamıştır:
|
GERÇEK GÜVENCE |
SAHTE GÜVENCE |
|
Samimi alçak
gönüllülük doğurur |
Ruhsal gurur
doğurur |
|
Kutsallaşmada gayret
oluşturur |
Miskin bir düşkünlük
oluşturur |
|
Dürüst bir kendini
değerlendirmeye yönlendirir |
Gerçek değerlendirmelerden
kaçınır |
|
Tanrı ile daha yakın
bir ilişki için arzu doğurur |
Tanrı ile ilişki
kurma konusunda soğukluk doğurur |
Kurtuluşun güvencesi arttırılabilir ya da
azaltılabilir. Güvenimizi yükseltip alçaltabiliriz. Hatta bu güvence duygusunu
en azından bir dönem için tümden kaybedebiliriz. Sahip olduğumuz bu güvenin
elimizden kayıp gitmesi için sayısız sebep mevcuttur. Bu güveni koruma konusunda
ihmalci davranabiliriz. Çağrılmış
olan bizlerin seçilmişliğimiz konusunda emin olma gayretimiz, asla bitmemesi
gereken bir gayret olmalıdır. Eğer kurtuluş güve
Güve
Sanki Tanrı’nın tasvip etme ışığını bizden
tümden esirgediği hissine kapıldığımız bir ruhsal dönemi hepimiz yaşamışızdır.
Azizler bu durumu “ruhun karanlık gecesi olarak” adlandırmışlardır. Sanki
Tanrı’nın bizi terk ettiğini hissettiğimizi anlar olmuştur. Artık dualarımızı
duymadığını düşünürüz. O’nun varlığının verdiği hoş duyguları hissetmemeye
başlarız. Bu gibi zamanlarda yani güve
Son olarak, maruz kalacağımız derin acılar,
güven duygumuzun sarsılmasında rol oynayabilir. Ciddi bir hastalık, üzücü bir
kaza, sevdiğimiz bir kişinin ölümü, güvence duygumuzu etkileyebilir. Eyüp’ün şu
haykırışını biliyoruz: “Beni öldürse bile O’na güvenim sarsılmaz.” Bu acı
içerisinde ki bir adamın haykırışıdır. Eyüp, “Oysa ben kurtarıcımın yaşadığını,
sonunda yeryüzüne geleceğini biliyorum” dese de, şüphe duygularının kendisini
hırpaladığına eminim.
Denenme zamanlarında, bizlere rahatlamayı
sunacak olan gene Tanrı Söz’ünün kendisidir. Sıkıntılarımızın, nihai etkisi
umudumuzu yok etmek değil, aksine bina etmektir. Petrus’un kaleme aldığı ayetler
şöyledir:
Sevgili kardeşlerim, sınanmanız için size giydirilen
ateşten gömleği, size garip bir şey oluyormuş gibi garipsemeyin. Tersine,
Mesih'in acılarına ortak olduğunuz oranda sevinin ki, Mesih'in görkemi
görüldüğünde de sevinçle coşasınız (1
Petrus 4:12, 13).
Tanrı’nın vaatlerine titizlikle bağlanırsak,
elemlerimiz güve
KURTULUŞUMUZU KAYBEDEBİLİR MİYİZ?
Daha önce de belirttiğimiz gibi kurtuluşun güvence
altında olduğuna dair olan duygumuzu kaybetmemiz olasıdır. Ancak bu,
‘kurtuluşumuzun kaybedilmesi’ anlamına gelmemektedir. Ele alacağımız konu,
sonsuz güvence konusudur. Aklanmış bir insan, aklanmışlığını kaybedebilir
mi?
Roma Katolik Kilisesinin bu soruya verdiği
cevabı biliyoruz. Roma, aklanma lütfunun gerçektende kaybedilebileceği görüşünde
ısrarını sürdürmektedir. İtirafı da içeren Kefaret sakrementi, bu görüşün bir
ürünüdür. Roma Kefaret
sakrementini, “ruhlarını mahvetmiş olanlar için aklanmanın ikinci desteği”
olarak açıklamaktadır.
Roma’ya göre, kurtaran lütuf, bir insan
“ölümcül” bir günah işlediği zaman, o insanın ruhunda yok olmaktadır. Ölümcül
günah ismi, bu günahın lütfu öldürme gücü olduğu iddiasından gelmektedir. Bu
iddiaya göre lütuf ölebilir ve eğer ölümcül günah ile ölmüş ise kefaret
sakrementi ile tekrar onarılmalı, diriltilmelidir, yoksa bu günahkar kişinin
kurtuluşu yok olur.
Reform inancı, ölümcül günah konusuna Roma’dan
farklı bir açıyla bakmaktadır. Bizim inancımıza göre tüm günahlar ölümcüldür,
hepsinin bedeli ölümdür ancak hiçbir günah, seçilmiş olanların sahip olduğu
kurtuluş lütfunu yok edecek kadar ölümcül değildir. (İlerleyen bölümlerde,
İsa’nın uyarısında bulunduğu “bağışlanmayacak olan” günahtan bahsedeceğiz.)
Reform görüşü, sonsuz güvenceye “azizlerin
sabrı” ismini vermiştir. Bu güvencenin önerdiği ise şudur: “Lütufta bir kere
olan, her zaman lütufta kalır.” Başka bir ifade ile, “Eğer sahip isen, asla
kaybetmezsin; Eğer kaybettiğini düşünüyorsan, asla sahip olmamışsındır.”
Azizlerin sabrına olan güvenimiz, azizlerin
yeteneklerine, kendilerine, azimlerine dayanmamaktadır. Ben azizlerin
sabrı demek yerine azizlerin korunması demeyi tercih
ediyorum.
Gerçek Hıristiyanların lütuftan
düşmemelerinin sebebi, Tanrı’nın lütufkar bir şekilde onları düşmekten
korumasıdır. Azmetmek, yılmamak bizim yaptığımız bir eylemdir ancak korunma,
Tanrı’dan gelir. Tanrı koruduğu için bizler sabrederiz.
Sonsuz güvence ya da yılmazlık doktrini
Tanrı’nın vaatlerine dayalı bir doktrindir. Bu konudaki birkaç ayet aşağıda
sıralanmıştır:
Sizde iyi bir işe başlamış olan Tanrı'nın
bunu, Mesih İsa'nın gününe dek bitireceğine güvenim vardır (Filipeliler
1:6).
Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım,
onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları
hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Onları
Baba'nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez (Yuhanna 10:27-29).
Rabbimiz İsa Mesih'in Tanrısı ve Babasına
övgüler olsun. Çünkü O, kendi büyük merhametiyle yeniden doğmamızı sağladı. İsa
Mesih'i ölümden diriltmekle bizi yaşayan bir ümide, çürümez, lekesiz ve solmaz
bir mirasa kavuşturdu. Bu miras sizin için göklerde saklıdır. Zaman sona ererken açığa çıkarılmaya
hazır olan kurtuluşa kavuşasınız diye iman sayesinde Tanrı'nın gücüyle
korunuyorsunuz (1 Petrus 1:3-5).
Çünkü kutsal kılınanları tek bir sunuyla
sonsuza dek yetkinliğe erdirmiştir (İbraniler 10:14).
Tanrı'nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları
aklayan Tanrı'dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa,
Tanrı'nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir. Mesih'in sevgisinden
bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, elem mi, zulüm mü, açlık mı, çıplaklık mı,
tehlike mi, kılıç mı? Yazılmış olduğu gibi:«Senin uğruna bütün gün
öldürülüyoruz,kasaplık koyunlar sayılmışız.» Ama bizi sevenin aracılığıyla bu
durumların hepsinde galiplerden üstünüz. Eminim ki, ne ölüm, ne yaşam, ne
melekler, ne yönetimler, ne şimdiki ne gelecek zaman, ne güçler, ne yükseklik,
ne derinlik, ne de yaratılmış başka herhangi bir şey bizi Rabbimiz Mesih İsa'da
olan Tanrı sevgisinden ayırmaya yetecektir (Romalılar 8:33-39).
Bu ayetlerden de gördüğümüz gibi yılmazlığa
olan güvenimizin temelinde Tanrı’nın kudreti yatmaktadır. Tanrı, başladığını
tamamlama konusunda söz vermiştir. Bizim güvenimiz insanın iradesine bağlı
değildir. İnsan iradesi ile Tanrı’nın kudreti arasındaki farklılık Kalvinistler
ile Arminiyanları ayıran unsurdur. Arminiyan doktrinindeki bir kişiye göre, bir
kişinin lütuf ile gönüllü bir işbirliği yapacağını ve bu lütfu kaybetmemek için
yılmayacağını önceden gördükten sonra Tanrı tarafından bu kişi sonsuz hayata
seçilir.
Örneğin Roma Katolik Kilisesi, aşağıdaki
beyanatta bulunmuştur: “Eğer bir kişi, bir kere aklanan bir insanın lütfu
kaybetmeyeceğini ve lütuftan düşen kişinin zaten asla aklanmamış olduğunu
söylerse, bu kişi lanetlidir” (Trent Konseyi: 6/23).
Protestan Arminiyanlar benzer bir ifadede
bulunmaktadırlar: “Gerçek ve tam olarak yeniden doğan insanlar, lütfu
savsaklayarak ve Kutsal Ruh’u günah ile kederlendirerek, tamamen düşebilirler ve
uzun vade de lütuftan, mahvoluşa geçmiş olurlar.” (Conference of Remonstrants
11/7).
Arminiyanların temel iddialarından bir tanesi
de, Tanrı’nın yılmamayı “zorla” insana empoze etmesi ile insanın özgür iradesi
arasındaki çelişki konusudur. Buna rağmen Arminiyanların kendileri bile
imanlıların cennette lütuftan düşmeyeceklerine inanırlar. Yüceltilmiş durumda
iken, Tanrı’nın bizi günah işleyemeyecek bir yapıya dönüştüreceğini dile
getirirler. Buna rağmen cennetteki
yüceltilmiş azizlerin hala daha özgür olacağını söylerler. Eğer korunma ve özgür
irade, cennette istikrarlı bir birleşim olarak kabul ediliyorsa, asıl
tutarsızlık bu iki unsurun dünya da birbiri ile çeliştiğini öne sürmektir.
Arminiyanlar, bir kez daha insanın özgürlüğü konusunda haddinden fazla ispata
girmeye çalışmaktadırlar. Eğer Tanrı, özgür irademizi yok etmeden bizi cennette
koruyabiliyorsa, dünya da da özgür irademizi yok etmeden koruyabilir.
Bizler sabrederiz, bunu sadece Tanrı içimizde
ve özgür irademizde çalıştığı için yapabiliriz. Ve Tanrı, bizim içimizde
çalıştığı için yılmayacağımız kesindir. Tanrı’nın seçim hakkındaki hükümleri
kesin ve sabittir. Bu hükümler değişmez çünkü Tanrı değişmez. O, akladığı
herkesi yüceltecektir. Seçilmiş olanların hiç birisi asla kaybolmayacaktır.
Niçin, bizlere bir çok kişi lütuftan düşmekte
gibi gözükmektedir? Hepimiz imanlı Hıristiyan hayatlarına çok büyük coşku ile
başlayıp ilerde bu imanlarını reddeden kişiler ile karşılaştık. Hepimiz, büyük
Hıristiyan liderlerinin ilerleyen zamanlarda ağza alınamayacak günahlar
işlediklerini ve iman ikrarlarına kara çaldıklarını gördük ya da duyduk.
Reform inancı, iman ikrarında bulunan
kişilerin ilerleyen zamanda bunu inkar ya da reddedebileceğini kabul etmiştir.
Hıristiyanların “yoldan çıkabileceğini” biliyoruz. Hıristiyanların iğrenç ve
tiksindirici günahlara düşebileceğini ve düştüklerini biliyoruz.
Bizler gerçek Hıristiyanların ciddi ve radikal
bir şekilde düşebileceklerine inanıyoruz. Bizler gerçek Hıristiyanların
tamamen ve kesin bir şekilde düşebileceklerine inanmıyoruz. Kral
Davut’un olayını ele aldığımızda hem Bat-Şeva ile işlenen zina günahını hem de
Bat-Şeva’nın kocası Uriya’nın ölümü hakkındaki bir komploya iştirak günahını
görmekteyiz. Davut, sahip olduğu gücü ve yetkileri kullanarak Uriya’nın savaş
esnasında ölmesini kesinleştirmiştir. Aslında Kral Davut, birinci dereceden
cinayet ile suçludur. Bu cinayet önceden tasarlanmıştır ve kötü niyetli
düşüncelerin ürünüdür.
Davut’un vicdanı o kadar kurumuştur, yüreği o
kadar katılaşmıştır ki, onun gerçeklerle yüzleşebilmesi için Tanrı’nın
peygamberinin onu kendine getirmesi gerekmiştir. Arkasından gelen itiraf ve
tövbe, günahın kendisi kadar büyük olmuştur. Davut, radikal bir günah
işlemiştir, ancak bu durum onun tamamen ve kesin olarak sonu değildir. Bu
durumdan sonra kendisi yenilenmiştir.
Yeni Antlaşma’dan bilindik iki kişi hakkında
bildirilenleri ele alalım. Bu iki kişide İsa’nın öğrencisi olmak üzere
çağrılmışlardır. Bu iki kişide İsa’nın hizmetinin ilk günlerinden itibaren O’nun
yanında yürümüşlerdir. Bu iki kişide İsa’ya ihanet etmiştir. Bu iki kişinin
isimleri Petrus ve Yahuda İskariyot’tur.
Yahuda İskariyot, Mesih’e ihanet ettikten
sonra intihar etmiştir. Petrus, Mesih’e ihanet ettikten sonra tövbe etmiştir ve
yenilenmiştir, erken Kilisenin yükünü taşıyan bir sütun olarak yükselmiştir. Bu
iki adam arasındaki fark nedir? İsa, bu iki kişinin de kendisine ihanet
edeceğini önceden bildirmiştir. Yahuda İskariyot ile konuşmasını bitirdikten
sonra ona şöyle demiştir, “Yapacağını tez yap!»
İsa, Petrus’a farklı konuşmuştur. Ona şöyle
hitap etmiştir: “«Simun, Simun, Şeytan sizleri buğday gibi kalburdan geçirmek
için izin almıştır. Ama ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim.
Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir.»” (Luka 22:31, 32).
İsa’nın söylediklerine dikkat edelim. İsa,
eğer geri dönersen dememiş, geri döndüğün zaman demiştir. İsa, Petrus’un
geri döneceğinden emindir. O’nun düşüşü radikal ve ciddidir ama tamamen ve kesin
değildir.
Petrus’un geri dönmesine dair İsa’nın
duyduğu güvencenin Petrus’un gücüne bağlanmamış olduğu çok açıktır. İsa,
Şeytan’ın Petrus’u buğday gibi kalburdan geçireceğini biliyordu. Şeytan için
Petrus, “çantada keklik”dir. İsa’nın güveni, kendisinin duasına dayanmaktaydı.
Yılmayacağımıza olan inancımız, Mesih’in bizim Başkahinimiz, Baba’ya karşı bizi
Savunan ve Adaletli Duacımız olacağına dair vaatlerine dayanmaktadır. Kurtarıcımız ve bizler
için dua eden Kahinimize olan güvenimizden gelmektedir.
Kutsal Kitap, Yuhanna 17’de İsa’nın
bizler için sunduğu duayı kaydetmiştir. Bu baş kahinlik duasını sık sık okumamız
gerekmektedir. Hep beraber bir kısmına bakalım:
…
Ben artık dünya da değilim, ama onlar dünya dalar. Ben sana geliyorum. Kutsal
Baba, onları bana verdiğin kendi adınla koru ki, bizim gibi bir olsunlar.
Kendileriyle birlikte olduğum sürece, bana verdiğin kendi adınla onları
esirgeyip korudum. Kutsal Yazı yerine gelsin diye, mahva giden adamdan başka
içlerinden hiçbiri mahvolmadı. (ayet. 11, 12).
Okumaya devam edersek:
Baba, bana verdiklerinin de bulunduğum yerde benimle
birlikte olmalarını ve benim yüceliğimi, bana verdiğin yüceliği görmelerini
istiyorum. Çünkü dünyanın kuruluşundan önce sen beni sevdin (ayet. 24).
Bizim korunmamız Üçlü Birliksel bir eylemdir.
Baba olan Tanrı, bizi korur ve bırakmaz. Oğul olan Tanrı, bizim için dua eder.
Kutsal Ruh olan Tanrı, içimize nüfuz eder ve bizi yönlendirir. Bizlere, Kutsal
Ruh’un “mührü” ve “teminatı” verilmiştir (2 Tim. 2:19; Efs. 1:14; Rom. 8:23). Bu
verilenler, ilahi bir güvencenin görüntülü ifadesidir. Ruh’un mührü, mutlak bir
hükümdarın yüzüğünün balmumu üzerine yaptığı damga gibi asla çıkmayacak bir
işarettir. Bizlerin, O’nun hükmü altında ve O’na ait olduğumuzun ifadesidir.
Ruh’un teminatı ise ticarette borçlara ya da alınacak krediye karşı gösterilen
teminattan farklıdır çünkü bu teminat kaybedilir iken Kutsal Kitap ifadesi ile
bildirilen Ruh’un teminatı, gerisinin ödeneceği kesin olan ilk ödeme gibidir.
Tanrı kendi teminatını kaybetmez. Başlamış olduğu işi bitirir, başladığı
ödemeleri tamamlar. Ruh’un ilk meyvesi, son meyvelerin de geleceğinin
teminatıdır.
Tanrı’nın koruma eyleminin bir benzetmesi
olarak, küçük çocuğu ile yürüyen bir babanın, çocuğun elini tutmasını
gösterebiliriz. Arminiyan görüşe göre çocuğun güvenliği, çocuğun babasının elini
tutma gücüne bağlıdır. Eğer çocuk babasının elini bırakırsa mahvolacaktır.
Kalvinist görüşte ise çocuğun güvenliği, babanın çocuğun elini tutma gücüne
bağlıdır. Çocuk babasının elini bıraksa bile baba sağlam bir şekilde tutmaya
devam edecektir. Rabbin
kolu asla kısa kalmaz.
Gene de niçin bazı kişilerin tamamen ve kesin
bir şekilde düşüyor gibi gözükmelerinin sebebini sormaktan kendimizi
alıkoyamayız. Bu noktada Elçi Yuhanna’nın sözlerini hatırlamamız gerekir:
“Bunlar aramızdan çıktılar, ama bizden değildiler. Bizden olsalardı, bizimle
kalırlardı. Ayrılmaları, hiçbirinin bizden olmadığını ortaya çıkardı” (1 Yuhanna
2:19).
Özdeyişimizi tekrar edersek: Eğer sahip isen,
asla kaybetmezsin; Eğer kaybettiğini düşünüyorsan, asla sahip olmamışsındır. İsa
Mesih’in Kilisesinin değişik yapıları ihtiva eden bir beden olduğunu kabul
ediyoruz. Buğday ile yan yana biten diken, kuzu ile yan yana yaşayan keçiler
vardır. Tohum hakkındaki benzetme, insanların sahte inanç yaşayabileceklerini
göstermektedir. İnsanlar imanlı gibi gözükebilirler ancak o iman gerçek bir iman
olmayabilir.
Bir kereden fazla “iman” eden kişileri
tanımışsınızdır. Kilisede gerçekleşen her uyanışta bu kişiler minbere (altara)
yaklaşır ve “kurtulurlar”. Bir görevli, kendi cemaatinde tam on yedi kez
“kurtulan” bir kişiden bahsetmektedir. Bir uyanış toplantısı esnasında
Evangelist, Ruh ile dolmak isteyenler için minber (altar) çağrısında
bulunmuştur. Defalarca kurtulmuş olan bu kişi bir kez daha bu çağrıya cevap
verip ileriye doğru yürümeye başlayınca, cemaatten bir bayan “Tanrım, onu
doldurma, onda kaçak var!” diye bağırmıştır.
Hepimiz, bir dereceye kadar bazen kendimizi
kötü hissetsek de hiçbir zaman gerçek bir Hıristiyan, tamamen ve kesin bir
şekilde Tanrı’nın Ruh’unu kaybetmez. “İmanın kaybedenler” gibi gözükenler ilk
başından beri asla imanlı olmamışlardır. Yahuda İskariyot, ilk başından
beri mahvoluşun oğlu olmuştur. Onun imanı düzmecedir. İsa, onun yenilenmesi için
dua etmemiştir. Yahuda İskariyot, Kutsal Ruh’u kaybetmemiştir çünkü asla Kutsal
Ruh’a sahip olmamıştır.
Tabi ki Mesih’e adanmışlık konusunda
tekrar tekrar davette bulunmanın hiçbir kötü yanı yoktur. Tanrı’nın Sunağına
defalarca yaklaşabiliriz ya da bu davetlere arka arkaya cevap verebiliriz ve
verilen bu cevapların hangilerinin gerçekten samimi olduğundan emin olamayız.
Birden fazla cevap vermenin iki faydası vardır. Birincisi kurtuluşumuzun güvence
altında olduğuna dair olan idrakımızı güçlendirir, ikinci olarak ise Mesih’e
olan adanmışlığımızı derinleştirir.
İMANDAN DÜŞME HAKKINDAKİ KUTSAL KİTAP UYARILARI
Korunma doktrinine karşı Arminiyanların en güçlü
iddiaları Kutsal Yazılar’da düşme ile ilgili gözüken ayetlere
dayandırılmaktadır. Örneğin Pavlus şöyle yazmıştır: “Müjde'yi başkalarına
duyurduktan sonra ben kendim saf dışı kalmamak için bedenime eziyet çektirip onu
köle ediyorum” (1 Kor. 9:27).
Pavlus, başka bir yerde inanç değiştiren
kişilerden bahsetmektedir: “Sözleri kangren gibi yayılacak. İmeneyus ve Filitus
bunlardandır. Dirilişin olup bittiğini söyleyerek gerçek yoldan saptılar. Şimdi
de bazılarının imanını altüst ediyorlar” (2 Tim. 2:17, 18).
Bu ayetler, inananların “saf dışı”
kalmalarının ya da “alt üst” olmalarının mümkün olduğunu ifade etmektedirler.
Ancak, Pavlus’un Timoteyus’e sözlerini nasıl bitirdiğine dikkat etmemiz gerekir:
“Ne var ki, Tanrı'nın attığı sağlam temel, «Rab kendine ait olanları bilir» ve
«Rab'bin adını anan herkes kötülükten uzak dursun» sözleriyle mühürlenmiş olarak
duruyor” (ayet. 19).
Petrus, kendi kusmuğuna dönen köpekten ve
yıkandıktan sonra çamurda yuvarlanmaya dönen domuzdan da bahsetmiştir. Bunlar
doğruluk yolu öğretildiği halde uzaklaşan kişiler için yapılmış olan
benzetmelerdir. Bu kişiler doğaları asla değişmemiş olan sahte inanlılardır. (2
Pet. 2:22).
İBRANİLER 6
İbraniler 6’da bulunan bu ayetler, düşüş hakkındaki
hem en ciddi uyarıyı içermekte hem de Kutsalların Sona Kadar Dayanması (imanın
kaybedilmemesi) doktrinine ile en büyük çelişkiyi ortaya koymakta gibi
gözükmektedir:
Bir
kez aydınlatılmış, göksel armağanı tatmış ve Kutsal Ruh'a ortak edilmiş, Tanrı
sözünün iyiliğini ve gelecek çağın güçlerini tatmış oldukları halde yoldan
sapanları yeniden tövbe edecek duruma getirmeye olanak yoktur. Çünkü Tanrı'nın
Oğlunu âdeta yeniden çarmıha geriyor, âleme maskara ediyorlar (ayet. 4-6).
Bu ayetler inananların tamamen ve sonsuza dek
düşebileceklerini ve düştüklerini iddia etmektedir. Bizlerin bu ayetleri nasıl
anlaması gerekir?
Bu bölümün tam anlamını çıkarma konusunda bazı
zorluklar mevcuttur. Birinci olarak, bu metinde bahsi geçen sapmanın, ne tür bir
sapma olduğu konusunda kesin bir bilgimiz mevcut olmadığı gibi, ikinci olarak bu
mektubun yazarı ve kime yazıldığı hakkında da kesin bilgilerimiz yoktur. İlk
Kiliselerin, bu ürkütücü uyarıyı kolaylıkla provoke etme ihtimali bulunan iki
alevli sorunu vardı.
Birinci konu, lapsi olarak
isimlendirilmiş bir grup insandı. Lapsi denilen bu insanlar, ağır zulüm
altında imanlarını reddeden kişilerdi. O yıllarda aslanların önüne atılan her
kilise üyesi, ilahiler söyleyerek arenada yürümemiştir, içlerinden bazıları
çözülüp imanlarını reddetmişlerdir. Hatta bazıları kendi yoldaşlarına ihanet
edip, Romalılar ile işbirliği yapmışlardır. İmandan dolayı idam edilmeler
azalmaya başladığı zaman bu eski işbirlikçilerin bazıları tövbe edip
kiliselerine tekrar bağlanmak istemişlerdir. Ancak bu kişilerin kiliseye nasıl
kabul edileceği küçük bir anlaşmazlık, ya da ufak bir tartışma konusu
olmamıştır.
İkinci konu ise Yahudi öğretmenler tarafından
provoke edilmiştir. Bu grubun yıkıcı etkisi ile Galatyalılar Kitabı başta olmak
üzere Yeni Antlaşma’nın bir çok bölümünde mücadele edilmiştir. Bazı Yahudi
öğretmenler, Mesih’i kabul etseler de aynı anda Eski Antlaşma’nın tarikatsal
uygulamalarını güçlendirip uygulatmaya kalkmışlardır. Örneğin törensel bir anlam
içeren sünnet konusunda ısrar etmeye başlamışlardır. Ben, İbraniler Kitabının
yazarının kaygı duyduğu sapkınlık konusunun, Yahudi öğretmenler sapkınlığı
olduğuna inanıyorum.
İkinci problem ise, İbraniler Kitabında düşme
konusunda uyarılan bu kişilerin doğasının nitelenmesinin zorluğudur. Bu kişiler
gerçek imanlılar mıdır yoksa
buğdayların arasında büyüyen dikenler midir? Burada ele alınan üç kategoride
insan olduğunu unutmamamız gerekir: (1) imanlılar, (2) kilisedeki imansızlar, ve
(3) kilise dışındaki imansızlar.
İbraniler Kitabı, Eski Antlaşma İsrail’i ile
bir çok paralelliği içermektedir. Özelliklede sapmış olanlar ile İbraniler
kitabındaki bu insanlar kimlerdir? Nasıl tarif edilmişlerdir? Bu kişilerin
niteliklerini bir liste halinde sıralarsak:
1. Bir
kez aydınlatılmış
2. göksel armağanı tatmış
3. Kutsal Ruh'a ortak edilmiş
4. Tanrı sözünün iyiliğini tatmış
5. yeniden tövbe edecek duruma getirmeye olanak yok
İlk bakışta bu listedeki unsurlar bir gerçek
inanlıya aitmiş gibi gözükmektedir. Ancak, bu liste kilise üyesi olup, sahte bir
inanç ikrarında bulunan ve gerçek bir inanlı olmayan kişi içinde geçerlidir. Bu
niteliklerin tümüne inanlı olmayan bir kişi de sahip olabilir. Her hafta
kiliseye gelen dikenler Tanrı’nın Söz’ünün öğretildiğini ve vaaz edildiğini
duyarlar ve “aydınlanırlar”. Lütfun bütün kazancına ortak olurlar.
Rab’bin Sofrasına katılırlar. Kutsal Ruh’a, O’nun yakınlığının ve meyvelerinin
mutluluğunu ve huzurunu hissetme anlamında ortak olurlar. Hatta dışsal bile olsa
bir tür tövbe ederler.
Bir çok Kalvinist, Mesih’i sonradan inkar eden
ve kiliseye katılmış olan imansızlara atfederek bu parçaya çözüm bulduklarını düşünürler. Ben bu
yorumdan tamamen tatmin olduğumu söyleyemeyeceğim. Bence bu parça gerçek
Hıristiyanlar’ı kast ediyor olabilir. Bu ayetlerin benim için en önemli kısmı:
“yeniden tövbe edecek duruma
getirmeye” kısmıdır. Sahte bir tövbe şekli olduğunu biliyorum ve buna Kutsal
Kitap yazarları tarafından Esav tövbesi denmektedir. Ancak burada bahsedilen bir
yeniden durumu söz konusudur. Yeniden tövbe etmekten bahsedilmektedir. Yeni
tövbe, eğer yeniden yapılacak ise, eskisinin aynısı olmak durumundadır. Burada
bahsedilen yeniden edilecek olan tövbe Rab’bin istediği şekilde bir tövbedir ki,
bence eski tövbesi de aynı şekilde bir tövbedir.
Bence burada yazarın bahsettiği konu ad
hominem stili hakkındadır. Ad hominem stili bir tartışmada,
rakibinizin yerine geçersiniz ve mantıksal sonucunu kavramaya çalışırsınız.
Yahudi öğretmenlerin sapkınlığının mantıksal sonucu ise kurtuluş hakkındaki her
türlü ümidi yok etmektir.
Bu mantık şöyle çalışmaktadır. Eğer bir kişi
Mesih’e iman konumunda ve günahları için O’nun bir bedel ödediğine inanmakta
ise, bu insan Musa’nın antlaşmasına geri döndüğünde ne elde eder? Sonuç olarak
bu kişi Mesih’in tamamlanmış işini geri çevirmiş olur. Bu kişi bir kez daha
Yasa’ya bağlanır. Eğer durum bu ise, kurtuluş için nereye dönmelidir? Bu kişi
haçı reddetmiştir, ona geri dönemez. Kurtuluş için en ufak bir ümidi olamaz
çünkü Kurtarıcısı yoktur. O’nun teolojisi, Mesih’in tamamlanmış işini kabul
edemez.
İbraniler 6’nın anahtar ayeti 9. ayettir:
“Size gelince, sevgili kardeşler, böyle konuştuğumuz halde, durumunuzun daha iyi
olduğuna, yani kurtuluşa uygun düştüğüne eminiz.”
Bu ayette yazarın kendisi bile sıra dışı bir
üslupla konuştuğunu belirtmektedir. O’nun vardığı sonuç, düşme konusunda bir
metin bulduğunu düşünenlerinkinden farklıdır. Durumlarının daha iyi
olduğuna ve kurtuluşa uygun düştükleri sonucuna varır. Açıkçası, düşüş ile
kurtuluş aynı kulvarda yürümemektedir. Yazar, herhangi bir imanlının gerçektende
düşebileceğini söylememektedir. Aslında yazar bunun tam tersini bildirmekte,
imanlıların düşmeyeceklerine emin olduğunu bildirmektedir.
Eğer kimse düşmeyecekse, bu konuda insanları
uyarma zahmetine katlanmaya ne gerek vardır? Gerçekleşmesi imkansız olan bir şey
için insanları hararetle uyarmak, gayrı ciddi bir davranış olurdu. İşte bu
noktada yılmama ile korunma arasındaki ilişkiyi anlamamız gerekir. Yılmazlık hem
bir lütuftur hem de bir görevdir. Ruhsal yürüyüşümüzde tüm çabamızı ortaya
koymak durumundayız. Beşeri bir bakışla, düşmek mümkündür. Ancak çabaladıkça,
bizleri koruyan Tanrı’ya daha fazla bakarız. O’nun bizi korumayı becerememesi
olanak dışındadır. Bir kez daha babası ile yürüyen çocuk benzetmesini düşünün. Çocuğun babasının
elini bırakması mümkündür. Çocuğun babası Tanrı bile olsa, çocuk yine de
babasının elini bırakabilir. Baba, bırakmama konusunda vaatte bulunsa da, sıkı
tutunmak hala daha çocuğun görevidir. İbraniler Kitabının yazarı imanlıları
düşme hakkında uyarmaktadır. Luther, bu olaya “hararetle öğütlemenin müjdeci
kullanımı” ismini vermiştir. Bu ayetler bizlere, Tanrı ile yürüyüşümüzde
göstermemiz gereken gayret görevini hatırlatmaktadır.
Sonuç olarak, yılmazlık ve korunma
konularında, Tanrı’nın Eski Antlaşma’da ki vaatlerine bakmamız gerekir. Yeremya
peygamber aracılığı ile Tanrı, insanları ile yeni ve sonsuza kadar bozulmayacak
olan bir antlaşma yapma vaadinde bulunmuştur. Rab derki:
Onlarla kalıcı bir antlaşma yapacağım: Onlara iyilik
etmekten vazgeçmeyecek, benden hiç ayrılmasınlar diye yüreklerine Tanrı korkusu
salacağım (Yeremya 32:40).
BÖLÜM 8’İN ÖZETİ
1. Kurtuluşumuzun güvencesinin ruhsal
yaşamlarımız için hayati bir önem taşıdığı sonucuna vardık. O olmadan, büyümemiz
geri kalır ve kafamızı kurcalayacak olan şüphelerin saldırısına maruz kalırız.
2. Tanrı, bizleri seçilmişliğimiz konusunda
emin olmaya, Kendisinin güvence ile sunduğu huzur ve kudreti bulmaya
çağırmaktadır. Romalılar 15’de Pavlus,
Tanrı’nın kaynak olduğunu belirtmiştir: Sabır ve cesaret kaynağı olan
Tanrı (ayet. 5) ve Ümit kaynağı olan Tanrı (ayet. 13). Kurtuluşumuzun güvencesi
konusunda emin olmamız hem görevimiz hem de ayrıcalığımızdır.
3. Gerçek bir imanlı asla kurtuluşunu
kaybetmez. Hıristiyanların bazen ciddi ve radikal biçimlerde düştüğüne emin
olabiliriz ancak bu düşüş asla tamamen ve sonsuza dek bir düşüş değildir. Bizler
kendi gücümüzden dolayı değil, Tanrı’nın bizi koruma lütfu sayesinde
sabrederiz.
İçindekiler /
7
Seçilenler,
Seçilmeyenler: Seçilme İki Taraflı Mı?