TANRI ÇİZGİSİ
Rev. Turgay ÜÇAL
SUNUŞ
Son zamanlarda ülkemizde birçok fıkir tartışılmakta ve halkımız sürekli yeni bir
şeyleri ögrenmek için büyük bir gayret göstermektedir. Bu aynı zamanda
bireylerin de birbirlerini daha yakından tanımasını saglamaktadır.
Ülkemiz gerçekten
zengin uygarlıkların beşiği olmuş bir ülkedir. Topraklarımız üzerinde her zaman
farklı dinsel inançlara sahip birçok insan yaşamını sürdürmüş, birbirleriyle
dostluklar kurmuş ve dünyanın bir çok yöresinde bugün bile ihtiyaç duyulan
hoşgörü toplumunu oluşturmayı başarabilmişlerdir.
Gerçek anlamda
gelişmiş toplumlarda daima farklı dinsel inançlara sahip insanlar yaşamlarını
sürdürmeye devam edeceklerdir. Bu bağlamda onları birbirlerine bağlayacak olan
kendi ülkelerine duydukları sevgi ve bağlılıklarıdır. Dinsel inançlar ise
kişiyi yalnızca manevi anlamda bağlayan ve kendi kişisel yaşamını etkileyen
kavramlardır.
Bu nedenle toplum
içindeki insanlar, farklı inançlara sahip olan kendi toplumundaki diğer
insanları önyargısız olarak dinleyip anlayabildikleri sürece inançları her ne
olursa olsun birbirlerine güvenen birbirlerini destekleyen ve ülkeleri için
birbirleriyle bir bütünlük içinde hizmet eden bir toplum ortaya çıkar.
Böyle bir toplumda
anlayış, hoşgörü ve sevgi hakim olur. Devletine ve milletine bağlı, devletinin
ve milletinin gelenek ve göreneklerine saygılı bambaşka bir nesil ortaya çıkar.
İşte iletişimin bu
denli geliştiği bir çağda, biz de ülkemizin bu konuda çok mesafeler katettiğini
görmekten gerçekten sevinç duyuyoruz. Bu bağlamda toplumumuzun bir ferdi olarak
sürekli karşılaştığımız "Siz İncil'de ne buluyorsunuz da bu kitaba göre
yaşamaya çalışıyorsunuz''" tarzında sorulara öz ve açık cevaplar vererek
bu iletişim bağında yerimizi almak istedik. Bu çalışma, işte bunun üzerine
ortaya çıktı. Bu çalışmada özellikle İncil'e inanmamızın nedenlerini ve
imanımızı kanıtlamak için bir takım açıklamalarda bulunmak yerine yalnızca
inancımızın temeli olan Mesih İsa çizgisini anlatmaya çalıştık. Yüzlerce yıllık
Kutsal Kitap'ta, Tevrat'ın başından İncil'in son sayfasına kadar Tanrı'nın
vaadi olan ve sonunda insanların günahlarına bir bağışlama olarak sunulmuş
Mesih İsa üzerine kurulmuş inancımızı siz merak edenlere aktarmak istedik.
Ayrıca
toplumumuzun büyük bir kesiminin İslam inancında olmasından ötürü de İncil
inancının Mesih İsa'yı algılayışının, Kur'an inancının Mesih İsa'yı
algılayışından bir hayli farklı olduğunu ve bu nedenle bir Mesih İnanlısının
İncil'in dışına çıkamayacağını vurguladık.
Böylelikle ülkemiz
sınırları içinde yaşayan her kesimden insanımızın istediği takdirde bu küçük
çalışma aracılığıyla Mesih İsa'ya iman etmiş kişilerin neye inandığını ve neden
bu inançta hayatlarının sonuna kadar kaldığını anlamasına yardımcı olmak
istedik.
Umarız bu küçük
çalışma hem Mesih İnanlılarını daha yakından tanımak isteyenlere, hem de Kutsal
Kitap üzerinde çalışmalarda bulunanlara yardımcı bir kaynak olur.
Tanrı'dan esenlik
dileklerimle.
Turgay Üçal
EVRENİ SARAN TANRI BİLGİSİ
"Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Tanrı'ya dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Tanrı hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsıız gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur. Tanrı' yı bildik leri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını iddia ederken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı 'nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. " (İnci1-i Şerif / Romalılar 1:18-23)
Burada açıkça gördüğümüz gibi Tanrı bütün evreni kapsayan bir kavramdır. Bu kavram yaradılış anından itibaren bütün insanlığın yüreğine nakşedilmiştir. Bu nedenle "din" olarak isimlendirdiğimiz ve sonuçta insanın kendisinden üst bir varlığa ya da yaratıcıya inanma ihtiyacından oluşan yeni bir kavram ortaya çıkmıştır.
Kutsal
Kitap'ın ilk ayetini okuduğumuzda "Başılangıçta Tanrı yeri ve göğü
yarattı" (Tekvin l:l) sözüyle karşılaşmaktayız. Bu ilk
ayetle esasında büyük bir bilgilendirme başlamaktadır. Kutsal Kitap Tanın'nın varlığı
ya da yokluğu üzerinde hiçbir tartışmaya gi rişmek ihtiyacını duymaksızın
sözlerini aktarmaya başlamaktadır. Doğru olanı da budur. Çünkü Tanrı eğer bütün
evreni yaratan ve bütün evreni kapsayan bir varlıksa kendi varlığı üzerinde
sınırlı insan düşüncesinin kaygılarında tartışma gereksinimi duymaz. Kendi
varlığının tartışılması konusunu yarattığı ve düşüncede özgür bıraktığı insanın
kendisine bırakmıştır. Ama kendisi mutlak hakim olarak böyle bir tartışmanın
sözünü dahi etmeksizin kendisi hakkında insanlığı bilgilendirmeye başlar.
Dinlerse daha çok
bu bilgilendirmeden yola çıkarak bazen Tanrı'nın anlattığı bu kesin hatlar
üzerinde bir yerlere oturmuşlar, bazen de Tanrı'nın anlatmadığı ama insan
yüreğine nakşettiği varlığının gölgesinden esinlenen insanların dudak uçlarında
şekil kazanmışlardır. Özellikle bu çalışmanın başında sizlere Tanrı'nın
varlığını ve yüceliğini, "din" kavramından biraz uzaklaştırarak
sunmaya gayret ettim. Burada bir din karşıtlığı ya da bu kavramın varlığı, yokluğu
şeklinde bir tartışma içine sizleri çekmiş olmak istemiyorum. Çünkü Tanrı
gerçeğini çok net olarak algılayan ama din olarak tanımlanan bir takım Tanrısal
yolları da burada söylemeden geçemeyeceğim. Ama din kavramını bir Budizm, bir
Şinto dini için ya da bir mitolojik inanç için de kullanabiliriz. Bu anlamda
din Tanrı'nın yarattığı insanlığın, sevgisinde ilişkiye çağırdığı yolu net bir
biçimde görebilmesini engellemektedir. Ben burada din ve dinler kavramlarından
uzak kalmanın önemini vurgulamak, başka bir deyişle Yüce Yaratıcıyı kendi
anlattığı şekliyle, insan algılamaları ya da insan uygulamaları olmaksızın net
olarak tanımaya önem verdiğimizi söylemek istiyorum.
Esasında bütün
evrenin hakimi olan Tanrı'yı yüzde yüz tanımak ve bilmek biz insanlar için
sınırlarımız dışında bir olaydır. Bizler ancak Tanrı'nın bize kendi algı
sınırlarımız içinde gerek seçtiği kişiler, gerekse tarihsel bir takım olaylarla
anlattıkları ya da yaşam kesitleriyle bize tanıtmaya çalıştıkları kadarıyla biz
0'nu tanıyabilir, algılayabiliriz.
Bu bağlamda dünyada
bir O'nun anlatımı, bir de insanların gerek O'nun anlatımından esinlenerek,
gerekse 0'nun anlatımını daha henüz işitmeden yüreklerinde gizli Tanrı'yı
arayışları ile ürettikleri anlatımlar vardır. Ama gerçek şudur ki. ne O'nun
anlatımlarından esinlenerek ürettikleri, ne de kendi yüreklerine işlenmiş Tanrı
bilgisinden yola çıkarak ürettikleri, insanları gerçek insan-Tanrı ilişkisine
ulaştıramamaktadır. Bu ilişkinin tek bir yolu vardır. Bu yol Tanrı'nın kendi
kendisini açıkladığı yoldur. Ancak Tanrı yolunu Tanrı'nın kendi sözlerinden
ögrenenler, Evrenin hakimi olan Yüce Tanrı'ya kavuşma şansına sahip olanlardır.
Diğerleri ise kendi söylediklerini kendileri uygulayıp dururlar. Bu kişiler
gerçek Tanrı anlatımını işitseler bile inandıkları insan ürünü inançlar bazen
tabu olarak kalmakta ve bu kişiler hiçbir zaman gerçek Tanrı bilgisine
varamamaktadırlar.
Uzakdoğu'ya
yaptığım bir iş gezisinde büyük bir fabrikanın yönetim odasına girmiştim.
Fabrika büyük bir disiplin içinde işliyordu. Herşey çağdaş ve yönetim de
oldukça güçlü görünüyordu. Bütün bu düzen içinde odanın bir köşesinde asılı
duran oyuncak bir bebek dikkatimi çekti. Daha sonra bu bebeğin burada insanlar
tarafından tapınılan bir Tanrı olduğunu öğrendiğimde gerçekten aklım
karışmıştı. Nasıl oluyordu da bir uygarlık devi içinde, büyük bir azim ve
disiplinle çalışan bu insanlar, böylesine görkemli bir evrenin yaratıcısını bir
bebek içinde açıklayabiliyorlardı. Sanırım bu küçük örnekle yukarıda söylediğim
cümle daha anlam kazanmış oldu. Bu çalışkan, saygılı insanlar tarihin
derinliklerinde kendi atalarının ürettikleri inancın artık kurtulamaz birer
takipçisi olmuşlardı. Bu inanç Evrenin Yaratıcısının sözlerinin onlara
ulaşmasını önleyebilecek kadar artık tabulaşmış bir hal almıştı. Ama eğer bu
kişilerle kendi inançları hakkında biraz konuşabilme şansımız olsaydı, herhalde
şu ya da bu şekilde, bir takım simgelerle, ruhlara inançla oluşturdukları
inançları içinde muhakkak evrenin hakimi Tanrı inancından ufak tefek alıntıları,
benzerlikleri görebilecektik. Bu insana daha yaradılışında verilen Tanrı
bilgisinin esintilerinden kalmış kırıntılar olacaktı.
Buna göre biz her
inanç içinde bütün evreni kapsayan Tanrı bilgisinden bir miktar olduğunu
gözlemleyebiliriz ve en azından bu noktada az da olsa başka inançlarla iletişim
kurabilmemiz söz konusu olabilir. Ama esas olan yüzde on, yüzde yirmi Tanrı
bilgisi ve geri kalan insan yönlendirişi değildir. Bizim anlayış ölçülerimizde
Yüce Yaratıcı'nın, bizim anlayışımıza göre kendini tanıttığı yüzde 85'lere
varan ve özünde doğrudan doğruya Tanrı ile yüzde yüz birlikteliği sağlayan
gerçek Tanrı bilgisidir.
Biz dolayısıyla bu
bilginin, bu Tanrısal gerçeğin Kutsal Kitap çerçevesinde bütün insanlığa
açıklandığı kanısındayız.
Bu doğaldır ki,
bazı kişi ve inançlar için yalnızca bizim doğrumuz olarak kalacaktır. Sunuş
bölümünde anlatmaya çalıştığımız gibi bu yalnızca bizim doğrumuzun ne olduğunu
merak edenler için bir anlatımdır. Yoksa amaç ne kimsenin doğru bildigine
saldırmak ne de kimsenin doğru bildiğine saygısızlıkta bulunmak değildir.
Atalarımız "Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz" demişler. Gerçekten
herkes yaşadığı toplumda yerini bilirse ve ona göre yaşamını sürdürürse sanırım
bu topluluk dünyanın en medeni topluluğu olurdu. Eger kişi gerçekten Kutsal
Kitap izleyicisi olma yolunda kararlı ise; sanırım kitaptaki ayetler konuya
açıklık :
"Özgür
insanlar olalak yaşayın; ama özgürlüğünüzü kötülük yapmak için bahane etmeyin.
Tanri'nın kulları olarak yaşayın. Bütün insanlara saygı gösterin. İmanlı
kardeşlerinizi sevin. Tanri'dan korkun, krala saygı gösterin."
(İnci1-i Şerif / I.Petrus 16- I 7)
KENDİ DOĞRUMUZU ANLATIRKEN
"Bütün insanlara saygı gösterin" (İnci1-i Şerif / I.Petrus I6-l7)
Dünyada
insanlar çoğu kez birbirleriyle konuşmak, insan olarak birbirlerine saygı ve
sevgi sınırlarında yaklaşarak düşüncelerini anlamak yerine birbirlerine
saldırmayı tercih etmişlerdir. Bu adeta yaradılışımızdan gelen ben
bilirimciliğin açıkça ilan edilişidir. Oysa "insanlar konuşa konuşa
anlaşır'' sözü birçok dilde yaygın bir sözdür. Bügün birbirimizi ziyaret
ederken bile bazen birbirimizi dinlemek yerine hep bir ağızdan konuşmaya kalkarız
ve sonuçta evlerimize döndüğümüzde kafamızın şiştiğinden şikayet eder dururuz.
Çünkü hepimiz aynı anda konuşmaya kalkmışızdır. Evet bir arada samimi bir yaşam
sürmek elbette hoş bir şeydir; Samimiyetin artması, insanların birbirleri ile
yardımlaşması, gönüldaşlık, kardeşlik etmesi güzel bir yaşam biçimidir. Ama bu
güzel ilişkiler normal bir aile, konu komşu yaşamında bile karşılıklı
iletişimin anlaşılır düzeyde sürmesine bağlıdır. Aksi takdirde insanlar kırıcı
olmaya birbirlerini itip kakmaya hatta daha ileriye bile giderler. Demek en
güzeli birisinin sözü bittikten sonra bir diğerinin konuşması, yine o kişinin
sözü bittikten sonra karşısındaki kişinin konuşmasıdır. Böylelikle iki taraf da
birbirini çok net ve iyi bir şekilde anlayabilir. Aynı görüşte olmasalar bile
en azından insan olarak birbirlerine saygı ve sevgide ortak bir payda üzerinde
yaşamlarını sürdürmeye ve toplumlarına yararlı bir ferd olarak genel toplum
yaşamına katılımda bulunmaya devam ederler. Bu normal yaşam üzerine verdiğimiz
örnek bütün fıkirlerin aktarımı için kullanılabilir. Bu siyasal düşünceler için
de böyledir, dinsel inanışların anlatımı için de. Hatta iyi bir evliliğin
sürekliliği için de.
Haklı olarak
ülkemizde İncil ya da Hristiyanlık sözcüğü duyulduğunda bir takım önyargı
bulutları zihinleri bulandırmakta ve bu nedenle de gerçek anlamda İncil'i
izlemeye çalışan insanlara bile kuşkulu gözlerle bakılmaktadır. Oysa bu noktada
diyaloğun önemi ortaya çıkmaktadır. Çünkü Tanrı'nın Kutsal Kitabını yaşayan
samimi, yürekten inanmış bir Hristiyan kitlesi vardır. Bu kitle dünyada ismen
Hristiyan olarak gösterilen nüfus içinde oldukça küçük bir sayıyı oluştursa da
vardır. Bunlar Tanrı kurtarışının yalnız Mesih İsa'nın kendileri için döktüğü
kana inanmakla olduğuna inanan hakiki imanlılardır. Bu kişiler belki Ortodoks,
belki Katolik. belki Gregoryan, belki Süryani Kadim, belki Protestan
kiliselerine ait imanlılardır. Ama hepsi Mesih İsa'ya imanla sonsuz yaşama
kavuşacaklarına iman etmiş ve gerçekten Mesih İsa'ya benzemeye çalışanlar yani
Hristiyanlardır. Bu insanların politikayla, aşırı ırkçılık gibi akımlarla, hele
hele savaşla, sömürü düzenleriyle alakaları dahi olamaz. Bu insanlar İncil'in
buyrukları doğrultusunda Tanrı'da iyiyi ve iyiliği yaşayan insanlardır.
Tanrı'nın sevgisini Tanrı'dan alıp halka sunmakla memurdurlar. Altında
bulundukları hükümetlere herkesden daha ziyadesiyle hürmetle bağlıdırlar. Bütün
insanlara saygı duymak gibi bir buyruk altındadırlar. İnsanlarla birlikte
onların yaşayış tarzlarına, inançlarına da saygı duyarlar. Yalnız kendilerinden
olanlara selam vermezler. Bütün insanlara selam vermekle, barış içinde
geçinmekle mükelleftirler. İşte bizim Mesih'e inanmış kişiler olarak
bahsettiğimiz, inancımız içinde kardeşlerimiz dediğimiz ve sizlere burada bir
özet halinde anlatmaya çalıştığımız İncil inancını yaşayanlar bu kişilerdir. Bu
çerçevenin dışında olan her kim olursa olsun Hristiyanlığı kendi şahsi
çıkarlarına ya da politikalarına alet eden, bu inancı kullanmaya kalkışan
kişilerdir. Böyle kişiler her inançta her zaman olmuşlardır ve her zaman da
olacaklardır. İşte samimiyetle inançlarına sahip çıkanların diyalogları,
çelişkili durumda olan bu tür kişilerin aradan çıkarılmasına neden olacaktır.
Tarihte hemen bütün
inançlarda olduğu gibi, İncil ve Hristiyanlık adına büyük yanlışlar yapılmış,
din siyasete alet edilerek gerçek İncil inancının karşısına adeta İncil'den
uzak yeni bir İncil anlayışı ortaya çıkarılmıştır. Örneğin; İncil inancı
savaşla inancın yayılması konusunda hiçbir buyruk taşımamasına karşın haçlı
zihniyeti dediğimiz bir zihniyet ortaya çıkmış ve sanki savaşı İncil'in
buyruğuymuş gibi göstermeye kalkmıştır. Yukarıda değindiğimiz üzere esastan
sapmaları gerçekmişçesine göstermek ve esasın özünü ortadan kaldırmak yalnızca
İncil inancı için söz konusu değildir. Ne yazık ki, insanoğlu bir çok inancı
kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye kalkmış ve sonunda da karmakarışık
bir dünyanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bütün bu esası saptırarak gerek
siyasal, gerek şahsi çıkarlara uyarlamaya çalışma devam ederken olan doğaldır
ki, yalnızca temiz bir imanla Tanrı'ya yaklaşmaya çalışan halka olmaktadır.
Bütün bu yanlışlar sürüp giderken halk sürekli olarak olayları izlemekte ve
sonucunda da esastan uzak anlatımların doğal olarak etkisi altında kalarak bir
takım önyargılarla kala kalmaktadır. Bu önyargılar da bir nesilden diğer nesle
aktarılarak sürer gider. Temel artık onlar için hiç te ulaşılabilecek birşey
değildir. Hatta ele bile almaya değmez niteliktedir. Ama Hz. Ali'nin güzel bir
sözü vardır: "Kişi bilmediğinin düşmanıdır." Bu gerçekten de çok
doğru bir sözdür. İnsanlar bazen tam anlamadıklarının, tam bilmediklerinin ya
da haklı nedenlerle edindikleri önyargıların esiri olarak bir takım şeylere
düşünce boyutunda düşman olup çıkmıştır. Bu ön yargılar sonucunda örneğin Mesih
İsa'nın doğuşu olarak kutladığımız Noel adeta bir kötülük bayramı olarak
tanımlanmaktadır. Materyalist batı, ismen Hristiyanlığı nedeniyle çılgın yeni
yıl eğlencelerine Noel bayramından önce başlamaktadır. Bir çoğu için ruhsal
anlam ifade etmeyen bu bayram adeta geleneksel bir tatil havasına dönüşmüştür.
Doğal olarak bizim halkımız da Noel'i Yılbaşı ile karıştırmakta ve gerçek Mesih
İnanlılarının da sabahlara kadar içki içerek sefahat içinde Noel'i
kutladıklarını düşünmektedir. Bu, Kurban bayramını tatil fırsatı olarak
degerlendiren kişilere bakarak İslam hakkında karar vermek gibi bir
yaklaşımdır.
Oysa Noel bayramı
bizim için Mevlüt Kandili gibidir. Mesih İsa'nın bize göre Tanrı Sözünün bir
bedende dünyaya gelişinin anıldığı daha çok imanlıların bir araya gelip
dualarla ilahilerle geçirdikleri bir dönemdir. Elbette İsa Noel olarak
kutlanılan o gecede doğmamış, o gece bir anma gecesi olarak seçilmiştir. Ama bu
kutlama gecesi de hiç bir şekilde bizim televizyonları seyrederek geçirdiğimiz
31 Aralık akşamı değildir. Daha önce de belirtildiği gibi ön yargılar ana
temayı nasıl da değiştirmiştir:
Misyonerlik
konusuna bakış da aynı olumsuzluğu içermektedir: Misyon, görev demektir.
Misyoner, bu görevi yerine getiren demektir. Mesih İsa kendisine inanan her
kişiye kendisi hakkında başkalarına anlatma sorumluluğu yüklemiştir. Bu İslam
inancında da var olan bir sorumluluktur, tebliğ görevidir. Mesih İnancına göre
Rabbin sözünü duyurmak her inanlı için bir (tebliğ) açıklama, ilan etme
ibadetidir.
Bu bağlamda
"her Hristiyan bir misyonerdir" denebilir. Ama ön yargılar misyoner
sözcüğünü bazı karanlık, politik unsurlarla birlikte almaktadır. Hep dedik,
bunu da kötü amaçlar için kullananlar olmuştur. Ama gerçek imanlılar kendi
inançları hakkında öğrenmek isteyenlere yalnızca inançlarını aktarmakla
sorumludurlar.
Ama dediğimiz gibi
ön yargılardan ötürü bu temiz vicdanları ayırt edebilmek nasıl mümkün
olacaktır? Ya mücadele edilecek, ön yargılar yıkılıp her şey gün ışığında
görülüp değerlendirilecek ya da düşman olarak kalınacaktır.
Umarız insanlık
düşman olduğu konuları bir kez olsun ön yargısız olarak yakından ve temelinden
tanıma şansına ulaşır.
Şimdi birlikte
Mesih İsa'ya inanan bir kişinin temel inancına bakalım. Sonra da bunun Kur'an
inancıyla karşılaştırılışını birlikte değerlendirelim.
YÜCE TANRI BİRDİR
İnancımızın
temeli Tanrı'nın tekliğidir. Herşeyin hakimi olan evrenin yaratıcısı Tanrı inancımıza
göre Tektir. Tek bir Tanrı'ya inandığımızı söylemek esasında genel bir ifade
olarak ele alınırsa yeterli değildir. Çünkü Agnostikler de (evreni bir Tanrı
yaratmıştır ama bu Tanrı'nın herhangi bir kitabının olup olmaması ya da bir yol
oluşturması önemli değildir diyenler) bu şekilde bir ifadeyi kullanmaktadırlar.
Bazen tektanrıcılığın tapınılması gereken Tanrı'nın kimliğiyle ilgili hiçbir
şey açıklamadığım görmekteyiz. Yani Tanrı o kadar soyutlaştırılmaktadır ki, bu
inanılan tek Tanrı'nın kim olduğunu adeta ortadan kaldırmaktadır. Diğer bir
deyişle, eğer yanlış bir Tanrı fıkrine sahipseniz, tek bir Tanrı vardır demek
tek başına yeterli değildir.
Birisi Ra, İsis ya
da Osiris'in gerçek Tanrı olduğunu söyleyebilir ama bu Mısır Tanrısal inancının
bizim Tanrısal inancımızla aynı şey olduğunu söylemek demek değildir. Mısır
tanrılarından İsis'e inanan bir kişi tanrı tektir dediğinde zihninde beliren
tanrı kavramı tamamen bu inancın oluşturduğu tanrı kavramıdır. Oysa biz Tanrı
tektir dediğimizde Alemlerin Rabbi olan ve bütün evrenin yaratıcısı, gözle
göremediğimiz, doğmamış ve doğurulmamış Bir Olan Yüce Tanrı'dan bahsediyoruz.
Bu şekilde genel kavramlarla anladığımız bu Tek Tanrı'yı ayrıca bir de Kutsal
Kitap'taki esini (vahyi) aracılığıyla bize kendisini açıkladığı şekilde
tanıyoruz.
Tanrı, Kutsal
Kitap'ta kendisini evrenin hakimi tek olan diye tanıtırken aynı zamanda bu
Tekliği Kutsal Üçlük ifadesinde de daha derin bir biçimde açıklamıştır. Bu tek
Tanrı'nın kendisini bize çok daha derin anlamda açıklamasıdır. Böyle bir
açıklama bir kişinin aynı zamanda üç ayrı etkin kişiliği olması gibidir. Ahmet
beyin aynı çocuğu için baba, karısı için koca ve memurları için müdür olması
gibidir. Üç ayrı kişilik ama Tek bir kişi. Bu bize göre Kutsal Kitap'ın
başından sonuna dek Tanrı'nın kendisini aktarımı sonucu bize verilmiş bir
gizdir. Bunun Tanrı'yı ne üçe bölmek, ne de üç ayrı Tanrı kabul etmek gibi bir
giz olmadığını Mesih İsa'ya iman etmiş her kişi çok net bir biçimde
bilmektedir. Tanrı birdir. Bir olan Tanrı kendi kişiliğini bizlere mecaz
anlamda Baba (Görünmez Öz), Oğul (Görünen söz) ve Kutsal Ruh (Tanrı'nın bizdeki
işlevi) şeklinde açıklamıştır. Bizim Tevhid (Birlik) anlayışımız Tek olan
Tanrı'nın kendisini üç ayrı şahısta tanıtımıdır. Bu nedenle belki bu Tanrı'nın
kendisini açıklayışına Tevhitte (birlik) Teslis (üçlük) diyebiliriz.
Herhalde Tanrı'nın kendisini dilediği şekilde açıklamasında hiç kimsenin bir
itirazı söz konusu değildir. O herşeyin hakimi ve yaratıcısıdır. Kendisini
elbette dilediği şekilde açıklayacaktır. O zaman "bir Mesih İsa izleyicisi
Tek olan, kendisini Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'ta açıklayan, herşeyin sahibi, her
şeye gücü yeten, yüceler yücesi Tanri'ya inanmaktadır" diyerek bu bölümü
noktalayabiliriz.
MESİH İSA TEMELİ ÜSTÜNDE TEK ÇİZGİ
Kutsal Kitap, Kutsal Esinin (Vahyin) ışığında yüzyılların derinliklerinde oluşmuş bir kitaptır. Tanrı bazen peygamberleri, bazen halktan kişileri kendi vahyinin aracısı kılmış, bazen tarihsel bir olayla insanlara seslenmiş, bazen tarihsel bir kişilikle konuşmuş, bazen veciz bir söz, bazen şiirlerle insanlığa hitap etmiştir. Bütün bu seslenişler tarihin derinliklerinde bir noktada başlamış ve vaat edilen Mesih gelene dek sürmüştür. Şimdi ise Kutsal Ruh'u aracılığıyla esasında hala gönüllerimize vahyin esintilerini işlemeye devam etmektedir. Bu işleyiş Mesih İsa'nın ikinci gelişine dek sürecek olan bir işleyiştir. Kutsal Kitap özellikle Eski Antlaşma ve Yeni Antlaşma bölümleriyle iki kapak arasında., yalnızca Tanrı'nın istemi doğrultusunda somut bir vahiy belgesi olması için adeta sınırlandırılmıştır. Oysa dediğimiz gibi Tanrı bütün dünyaya her zaman bir çok olaylarla, birçok şekillerle seslenip durmakta, kendi kurtarışını insanlarına sunmak istemektedir. Ama özellikle Mesih'te tamamladığı fıziksel anlamdaki vahyi ile zaten en büyük çağrıyı gerçekleştirmiştir. Kutsal Kitap'ın bir başka özelliği de bir tek kişiye iletilmiş bir vahiy değil. birçok kişiye iletilmiş bir vahyin toplamını oluşturmasıdır. Bu kitap bir kişi tarafından kaleme alınmamakla birlikte o günün şartlarında, birbirinden habersiz birçok kişinin aynı şeyi irdelemesinde kutsal vahyin mührü ile mühürlenmiş bir kitaptır. Kutsal Kitap'ın vahiy anlayışı bir kişiye harfı harfıne inen bir vahiy değildir. Tanrı bazen seçtiği bir kişinin bütün hayatını gözler önüne sergileyerek bu yaşam içinde insanlık için kendi istemini sunmuş, kısacası bu yaşamın bütününü insanlığa bir vahiy olarak sunmuştur. Bazen bir olayı aynı şekilde kullanmış, bazen de hiç kimsenin yüzüne bile bakmak istemediği bir insanın yaşamında oluşturduğu değişimlerle bu insanda yepyeni bir yaşam yaratmakla vahyini iletmiştir. Kısacası Tanrı yarattığı insanların doğal yaşam ortamlarını, konuşma biçimlerini, tarihsel çevrelerini bozmaksızın kendini insanlığa açıklamaya devam etmiştir. Böylelikle insanlar Tanrı Sözlerini okuduklarında kendilerinin anlayamayacağı bir şeyi değil, aksine kendilerine, kendi düşünce ve yaşamlarına konuşan yüce buyrukları, ilahi vahyi görmüşler ve yönlerini benliklerinden Tanrı'ya çevirmişlerdir. Bu nedenle Kutsal Kitap öncelikle kişileriyle olaylarıyla, tarihsel anlatımlarıyla bir vahiy olarak değerlendirilmeli ve öyle okunmalıdır. Anlatımların yüzyıllar boyunca birçok yaşamlara ne kadar etki ettiğini, bütün anlatılan olayların insanlık tarihinde birçok inanca ışık tuttuğunu, Tek olan ve Yüce olan Evrenin Yaratıcısını dünyanın Eski Antlaşma'nın daha ilk ayetlerinde öğrendiğini unutmamak gerekmektedir. Bazen okuyucular "bu cümleler öykü gibi, bunların neresi ayet?'' tarzında ifadeler kullanmaktadırlar. Bu aceleyle dudaklardan fırlamış sözcükler olarak değerlendirilebilir. Ama şunu unutmamak gerekir ki. bir Hz. Eyub'un başına gelenler bu Kutsal Kitap bölümlerinden öğrenilmiş, Hz.Yusuf'un çektiklerinin ayrıntıları yine bu Kitap'ın bölümleri arasından anlaşılabilmiştir. Hz.İbrahim'e verilen vaat yine Kutsal Kitap'ta belirgindir. Ya Tanrı'nın görkemiyle 0'na tamamen tâbi olmaya söz vermiş bir kavmi esaret altından kurtarması, yine bu kitabın satırları içindedir. Demek ki, Tanrı tarihi Milattan önce bu satırlarda anlatıldığı gibi benimsenmiş ve vaat edilen Mesih İsa daha Milattan sonra olmadan önce beklenilmeye başlanmıştır. Yüzlerce yıl bir Mesih'in Tanrı sözü olarak yeryüzünde insanlara kurtuluş müjdesini sunacağı daha Milattan önce bilinmekte ve beklenmektedir. Bütün bu beklentiler yalnızca Kutsal Kitap içinde kayıtlı değildir. O dönemin Tanrı'ya inanan ya da Tanrı'ya inanmayan, hatta putperest olan birçok tarihçisi tarafından kayıtlara gcçirilmiştir. Bu toplumsal beklenti dünyaya öyle yayılmıştır ki. edebiyatlar bile zor durumları tarif ederlerken hep bir Kurtarıcı Mesih arar olmuşlardır. Tabii bu Mesih sözcüğü hep gerçek Mesih değilde ya bir milli kahraman, ya da büyük bir önder arayışı için kullanılıp durmuştur. Her ne olursa olsun yüzlerce yıllık tarihten beri bahsedilen, üzerine basıla basıla haykırılan hep aynı temeldir. Esasında sürekli olarak bir çizgiden bahsedilmektedir. Bu çok ilginçtir. Bu çizgiyi görmek için Kutsal Kitap'ı usanmadan ve düşünerek hiç değilse bir kez okumak gerekmektedir. Tanrı'nın dünyayı yaratışı, İnsanın yaratılışı, İnsanın kadın ve erkek olarak yaratılması; sonra insanın özgür iradesinden ötürü Şeytan'ın aldatışına kanarak Tanrı'ya isyanı. Bu isyanın yani günahın Tanrı insan ilişkisini doğal olarak bozması yani Ruhsal anlamda ayrılık ve ölüm getirmesi, daha sonra Tanrı'nın, yarattığı insana olan sevgisinden ötürü yine insiyatifi ele alarak bu ayrılığı ortadan kaldırıcı bir kurtarıcıyı vaat etmesi ve daha sonra vaat ettiği gibi kendi sözünü bir bedende dünyaya göndererek bu vaadi yerine getirmesi, günahın bedelinin bir kan aracılığıyla ödenmesi gerektiğinden bu bedele karşılık Tanrı'nın kendi sözünü çarmıh üzerinde kurban kuzusu gibi sunması ve bu insanların günahları için kurban kuzusu rolünü üstlenen Mesih İsa'yı kabul edene Tanrısal kurtuluşun sağlanması ve sonsuz yaşam verilerek sonunda yine Tanrı ile isyan suçundan ötürü arası açılmış olan insanın yine Tanrısal sevginin merhametinden kaynaklanan lütufla Tanrı'yla barışması hep bu çizginin birbirine kenetli noktalarıdır. Bu çizgi farklı kişilerde, farklı zamanlarda ve farklı konular üzerinde kaleme alınmış bölümlerde adeta Tanrısal vahyin belirgin bir göstergesi olarak sürer gider. İşte bu çizgi, verilen bütün Tanrısal vaadlerin aradan yüzlerce yıl geçse bile eninde sonunda gerçekleşmesi, söylenilen peygamberlik sözlerinin yoruma bile meydan vermeksizin tarihsel kayıtları bile şaşırtacak şekilde oluşması Kutsal Kitap'ın Tanrısallığını bütün insanlığa ilan eder durur. Kutsal Kitap,Tanrı'nın insanlarına kendini tanıtması ve özgür olarak yarattığı insanlara aynı zamanda özgürlükleri içinde kendilerini yitirmemeleri için sunduğu Kurtuluş Müjdesidir. İşte bu Müjde insanlık tarihinde bu denli eski, eski olmasına karşın bu denli de etkin bir Müjde'dir. Kulsal Kitap bütün bu ilginç geçmişiyle birlikie aynı zamanda içindeki birçok Tanrısal buyrukları ve öğretileriyle doğru ya da yanlış birçok inanca da kaynak oluşturmuştur.
Yukarıda söylediğimiz ve aynı zamanda bir örnek olsun diye ana başlıklarıyla sıraladığımız gibi, Kutsal Kitap'ın başından sonuna kadar ana bir çizgininin sürekli devam ettiğini görmekteyiz. Bu ana çizginin en belirgin kişisinin Mesih İsa olduğunu da dile getirmiştik. Şimdi bu çizginin birbirinden ayrı zaman birimlerinde ve hatta bazen birbirinden habersiz farklı kişilerce söylenmiş sözlerle nasıl kırılmaksızın oluştuğunu birlikte izleyelim.
1) "Seninle kadını, onun soyııyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın " (Tekvin 3:I5)
Bu ayet Kutsal Kitap'ın ilk başındaki bölümde yer almaktadır. Ayet bölüm içinde okunduğunda Şeytan'ın yılan aracılığıyla kadını ayartmasından, kadın ve adamın yasak meyveyi yemesinden sonra Tanrı'nın yasağına karşı gelindiği için Tanrı yargısının duyurulması sırasında yılana, yani Şeytan'a söylenilen sözdür. Tanrı ilk önce yılana isyanının gerektirdiği cezayı vermiş, daha sonra kadına ve son olarak da erkeğe ayrı ayrı isyanlarının karşılığını vermiştir. Yani halk arasında yaygın olduğu gibi yalnızca isyan ve aldanma suçuyla kadın suçlanmamıştır. Bu olaya dahil olan üç ayrı şahıs da isyanın karşılığını almışlardır. Ama bu ayette söylenilen bir söz çok önemlidir: "Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim ". Buradaki kadın yılanın aldattığı Havva'dır. Şeytan'la İnsan arasına burada zaten bir düşmanlık otomatik olarak girmiştir. Çünkü insanın özgür iradesini Tanrısal olandan çekmekle zaten Şeytan insanın başını belaya sokmuştur. Ama ayette "onun -Şeytan'ın- soyuyla senin -kadının- soyunu" derken ne demek istemektedir'? Yani Şeytan'ın soyu onun gibi aldatıcılar, yalancılar, Tanrı'nın yüceliğine isyan etmiş ve başkalarını da sürekli olarak kışkırtıp Tanrı yolundan alıkoyanlardır, Peki ya kadının soyu kimdir? İnsan, kadın ve erkek olarak yaratılmıştır. Erkek ve Kadın bir arada insanı oluşturmuşlardır. Erkek ile ilişki olmaksızın kadının soy sahibi olması normal olarak dünya tarihinde gerçekleşmemiştir. Bunu yalnızca bir kişide görmekteyiz, o da Mesih İsa'nın annesi Hz.Meryem de. Bu kadınların en mübareği olan kadın Tanrı'nın lütfuyla bir oğula sahip olmuştur. Bu doğan çocuk özünde Tanrı Sözünü bulunduran Mesih İsa'dır. Ve gerçekten daha Tevrat'ın ilk başında denildiği gibi Mesih'in çarmıh üzerindeki ölümü sanki Şeytan'a zafer kazandırmış gibi görünmüş ama üçüncü gün Mesih'in ölümden şanlı dirilişiyle Şeytan'ın başına bir daha kendini toparlayamayacağı bir darbe vurmuştur. Bildiğiniz gibi yılanın en hassas noktası başıdır. Eğer onun başını yakalarsanız yılanı mağlup etmiş olursunuz. Bu ayette `'Onun soyu senin başını ezecek, Sen onun topuğuna saldıracaksın" tarzında da bir ifade bulunmaktadır. Ölümden diriliş ve bu dirilişe tanıklık edenler ve Tanrı Sözü Mesih İsa'ya ve O'nun ölümden dirilişine imanla Tanrı'da yeni yaşama dirilenler gerçekten de Şeytan'ın oyunlarma artık ebediyen yenik düşmeyecek olan insanlardır. Bu nedenle kadından doğan Mesih İsa'nın ölümü ve ölümden dirilişi Şeytan'ın tam başına saldırmasıdır. Bu olaydan sonra Şeytan sadece can havlinden ötürü kuyruk sallayarak inananlara çarpmaya çalışabilir. Zehrini hiçbir zaman akıtamaz, ısıramaz ve sadece bir kaç darbe vurmaktan da öteye gidemez. Tabii bu Mesih İsa'yı kurtarıcı ve Rab olarak kabul edenler ve O'nun kanında günahlarının affedildiğini bilenler içindir. Bu ayet kaleme alındığında, dilden dile dolanmaya başladığında tarih milattan çok öncelerini göstermektedir. Henüz Kutsal Kitap'ın diğer bölümleri yaşanmamıştır. Zaman dünyanın başlangıcıdır. Başlangıçta Söz vardır. Yani Tanrı Sözü daha dünyanın yaratılışında, yaratılışa yön veren ilk emirde vardır. "Ol" işte bu söz Tanrı Sözü'dür. Yani daha sonra Mesih İsa'da beliren ve dünyanın günahı için kurban kuzusu olarak sunulan, ölümü yenip zaferli dirilişle insanlığa yeni yaşam bahşeden bu söz ilk emirde vardır. Zaten bu nedenle Kutsal Kitap Yeni Antlaşma bölümünde, Yuhanna 1:1'de "Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı'yla birlikteydi ve Söz Tanrı'ydı" ve aynı bölüm 14 ayette "Söz insan olup aramızda yaşadı" demektedir. Bu söz Kutsal Kitap, Eski Antlaşma bölümünde, Tekvin 1:3 'teki "Tanrı ışık olsun ' diye buyıırdu'' sözündedir. Yani "ol" fıilidir. Ve bu Söz Tanrı'dır. O'nun daha baştan sözünün bir kadından beden alıp Şeytan'ın yetkisine son vereceğini bildirdiğini işte bu açıklamaya çalıştığımız ayette net bir şekilde görüyoruz. Bu "onun soyu ve senin soyun " diye başlayan ayeti Kutsal Kitap'ta sürekli anlatılmaya çalışılan ve Tanrı çizgisini oluşturan Mesih İsa'ya işaret olunan ayeti bizim için şimdilik ilk basamak olarak ele alalım. Tanrı'nın Kutsal Kitap içindeki Mesih İsa temeli üzerindeki çizgisine bakmaya devam edelim. Esasında Tanrı'nın Kutsal Kitap içinde verdiği vaatleri de bu şekilde izlemiş olsak yine bizi Mesih İsa'ya götüren bir başka Tanrı çizgisini de elde etmek mümkün olacaktır. Ama bu çalışmamızda yalnızca başından beri anlatılmaya çalışılan Mesih İsa üzerinde belirlenmiş Tanrı kurtarışının ana çizgisini göstermeye ve dolayısıyla Kutsal Kitap'ın ne denli sağlam bir temel üzerine oturtulduğunu anlatmaya çalışıyoruz.
2) "...Bir gün Kain toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. kain'in sunusıına ise reddetti. kain çok öfkelendi. suratını astı. RAB kain'e, `Niçin öfkelendin?' diye sordu, 'Niçin surat astın? Doğru olanı yapsan, seni kabııl etmez miyim?'... " (Tekvin 4:3-7)
Bu
ayetleri okuduğumuzda da ilk bakışta neden Tanrı birisinin sunusunu kabul
ediyor da diğerinin kabul etmiyor tarzında bir soru sorma ihtiyacını duyuyoruz.
Oysa öyküyü bir kez daha dikkatlice okuduğumuzda yine çizgi üzerinde
belirtilmek istenen vahyin özünü görmeye başlıyoruz: Kurban Kuzusu. Bu nedenle
kurban kuzusu sunanın sunusuna Tanrı ilgi gösteriyor, kuzu dışında başka
şeylerle gelen kişinin elindekiler ilgi görmüyor. Hatta bu nedenle o kişinin de
Tanrı ilgisinden mahrum kalmaması için güzel bir şekilde uyarıldığını
görüyoruz. Evet, ikisi de Rab'be sunu sunmak için yaklaşıyorlar. Bununla
birlikte bu sunulan şeylerin ne olduğuna dikkatlice bakmak gerekiyor. Bunlardan
bir tanesi toprağın ürünü, yani çalışma ve çaba sonucunda üretilmiş bir takım
ürünlerin sunulması, öbür tarafta ise ilk doğanla kastedilen kusursuz kurban
kuzusu. Tanrı bu noktada yine bu iki kardeş örneğini kullanarak vahiysel
öğretişini gerçekleştiriyor. Hem de çağlar boyu herkesin anlayabileceği net bir
dille, güzel bir örneklemeyle. Elbette toprağın ürününü Tanrı'ya getirmekte bir
sorun yok, o da gönlümüzden koptuğunca değil zaten. Tanrı'ya bütün yürekten
inanıyorsak tamamıyla ona ait olan bu şeylerin, bir parçasını sunu olarak
Tanrı'nın önüne getirmişiz çok mu?
Ama Habil'in
seçtiği Tanrı tarafından yaratılmış bir şey, elinin işiyle edinmediği hazır bir
varlık. Kan dökülmeksizin bağışlama olmaz ilkesinden hareketle (Levililer
17:11). ileride bütün insanlar için Tanrı Sözü'nün çarmıh üzerinde dökeceği
kana yüzyıllar öncesinin derinliğinden bir işaret olduğunun farkında
olmaksızın, Habil kusursuz kurban kuzusunu o yürekten inandığı Tanrısına
günahlarının bedeli olarak sunuyor. İşte, Tanrı bu sunuyu kabul ediyor.
Şimdi örneği biraz
daha açalım. Yani Tanrı kendi ellerimizin ürünü olan, kendi ibadetlerimize,
yaptığımız hayrın ve hasenatın yani iyiliğin ve iyi işlerin çokluğuna bakmıyor.
Bunların elbette güzel şeyler olduğunu bize öğretiyor. Ama esas sunulması
gerekenin yüreğin kendisi olduğunu ve esas sununun bu kurban kuzusuna imanda
olduğuna işaret ediyor. Yani neye ve kime inandığına tam anlamıyla emin olmayı
takdir ediyor. Hiç kuşkusuz kitabın daha bu ilk bölümlerinde kabul gören kurban
kuzusu daha sonraki bölümlerde de yine aynı şekilde karşımıza çıkıp duruyor ve
sonunda simgesel olarak işlene işlene Mesih İsa'ya ulaşıyor. Bu nedenle biz bu
olayda da Mesih İsa çizgisini açık ve net bir biçimde gözlemlemiş oluyoruz.
Daha bir başka
değişle Tanrı'nın müjdesi ile dinleri birbirinden ayıran güzel bir noktayı da
yine bu ayetlerin getirdiği örneklemede görüyoruz. Tanrı bizden bizlerin
kurtuluşu için sunduğu kurban kuzusu olan kendi Sözü Mesih İsa'ya bakarak ve
O'nun kanını günahlarımıza bedel kabul ederek, tam anlamıyla yürekten bir
imanla Tanrı'ya teslim olmamızı istiyor. İbadetler, iyi işler, bütün
güzellikler, iyi ahlak bu imanın varlığından kaynaklanıyor. Mesih İsa da tövbe
ederek başladığımız yeni yaşamda gerçekten Mesih İsa'ya benzer tam anlamı ile
Tanrısal yolda yürüyen bir insan modeli önümüze çıkıyor. Bu insan yanlışlıkla
düşse bile hergün Mesih İsa'daki ilişkisiyle doğruluyor. Günahını Tanrı önüne
getiriyor ve Tanrı yolundaki yeni yaşamında devam edip gidiyor. Yani kurtuluş
Tanrı'dan Mesih İsa'da bir karşılıksız lütuf olarak insana sunuluyor. İnsan
kabul ederse bu lütuf o insanı baştan aşağıya değiştirmeye ve kutsallaştırmaya
başlıyor. Eski Adem gidiyor ve yerine yeni Adem geliyor. Tanrısal cenneti daha
dünya yaşamında edinmiş oluyor. Bu nedenle İncil-i Şerif, Efesliler 2:8-9'da "İman
yoluyla, Iütufla kıırtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı'nın armağanıdır.
Kimse övünmesin diye iyi işlerin sonucu değildir" sözlerini buluyoruz.
Bunun yanında
dinler ise genelde önce şartlarını ortaya koyuyorlar, eğer bu şartlara uyulursa
ve bir takım yapılması gerekli olan şeyler yapılırsa bağışlama belki ancak
ondan sonra geliyor. Bütün bu uygulamaların da tam ve mükemmel olarak
uygulanması isteniliyor. Ancak ondan sonra bir ödül olabileceğinden
bahsediliyor ama bu konuda da bir kesinlikten söz edilmiyor.
İşte Kain'in
ellerinin işi aynı bir takım dinlerin önerdikleri gibi bir örneği sergiliyor.
Tanrı bu nedenle böyle bir sunuya bakmıyor. Çünkü böyle bir sunuda, insanın
kendi kendini kurtarma girişimleri, ya da yapabildikleriyle övünme
girişimlerini seziyor. Oysa Habil kuzusunu sunarken hazır olan bir ürünü Tanrı
önüne getiriyor. Tanrı'nın insana lütufla sunduğu kurtuluş gibi, bu Tanrı'nın yarattığı
insanından yürekten inanması ve yüzde yüz Tanrı'ya dönmesinden başka kar- şılık
beklemediği hareket karşısında insan adeta hayrete düşüyor. Ben, "Benim
gibi bir günahkar nasıl olur da şartsız şurtsuz, gece gündüz dualar etmeksizin,
yalvarıp yakarmaksızın yalnızca ve yalnızca yürekten Tanrı'ya ve O'nun
kurtarıcısı olan Mesih İsa'ya inanmakla bağışlanabilir" diyerek şaşkınlık
ve sevinç içinde kalıyorum. İşte, yarattığı insanı hayrete düşüren Tanrı büyük
bir değişmezlik içinde, Mesih İsa çizgisi üzerine koyduğu vahyini sürdürüp
duruyor.
Yalnız burada bir
yanlış anlaşılma olmaması için şunu hatırlatmakta yarar görüyorum. Ben Tanrısal
kurtuluşun imanda olduğunu, bir takım dinsel işlerle kazanılmayacağından
bahsediyorum. Ama bunu söylediğimde Mesih İsa'nın izleyicilerinin hiç bir zaman
nasıl olsa Mesih İsa'ya bir kez inandım, kurtuldum diyerek Tanrıtanımaz
insanlar gibi yaşayabileceklerini söylemek istemiyorum. Aksine Tanrısal
Kurtuluşa ermiş kişiler olarak daha farklı bir yaşam anlayışını doğal olarak,
yüreklerindeki Mesih İsa'dan dolayı yaşamaya başladıklarını belirtmek
istiyorum. İmanda serpilip büyümeleri ve Şeytan'ın kendilerine kurduğu
tuzaklara düşmemek için günün her saatinde dualarıyla Tanrı'ya sıkı sıkıya
sarıldıklarını anlatmaya çalışıyorum. Tanrı'nın birtakım göstermelik işler
sonucu değil yalnız imanla gönüllerinde tutuşturduğu kurtuluş sevincinden ötürü
daha ziyadesiyle kiliselerdeki ibadetlere koştuklarını, her fırsatta
kendilerine sonsuz yaşam vermiş olan Tanrı'ya teşekkür ettiklerini ve
dualarıyla yalnız kendilerini değil bütün insanlığı Tanrı önüne getirdiklerini
söylüyorum. Böyle bir lütufla bizlere verilmiş Tanrısal kurtuluşa karşılık
bütün ibadetlerin, duaların, iyiliklerin Tanrı'ya bir teşekkür olarak elbette
geri dönmesi gerekiyor. Tanrı'yı hoşnut etmek böyle bir lütfa karşı elbetteki
en içten teşekkürümüz oluyor. Oysa dinlerde bütün bu uygulamalar Tanrı'dan
kurtu- luş ve sonsuz hayatı edinmek gibi tam ters doğrultuda ele alınıyor.
Uzun lafın kısası Kutsal Kitap içindeki çizgi üzerinde durduğumuz bu ikinci
duraktan da bizi yine Mesih İsa'ya yönlendiren bir işaretle çıkıyor ve bir
başka durağa doğru hareket ediyoruz.
3) "Melek, (İbrahim'e) 'Çocuğuna dokunma' dedi, 'Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı'dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin. ' İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık adak olarak sundu." (Tekvin 22:12-13)
Burada karşılaştığımız bir başka olayda da yine kurban kuzusunun ana konu olduğunu görüyoıuz. Tanrı'nın seçtiği kişi olan Hz.İbrahim Tanrı'ya olan iman ve bağlılığından ötürü en değerli varlığını dahi sunacak kadar büyük bir iman örneği sergilemektedir. Ama Tanrı bu denli büyük bir imana karşılık ona kendi oğlunu kurban etmemesi için bir koç ihsan etmiştir. Bu olaya da baktığımızda bir türlü neden sorunsundan kendimizi kurtaramıyoruz. Oysa nedenin cevabı yine Tanrı'nın başından beri anlatmaya çalıştığı canlarımızın sonsuz yaşama kavuşması için gerekli olanın kurban kuzusu olduğu fıkridir. Dolayısıyla bu olayın içinde de yine Tanrı'nın günahlarımıza kefaret, bağışlamalık olarak sunduğu Sözü olan Mesih İsa'ya kadar uzanan bir atıf söz konusudur. Ana çizgi olaydan olaya, kişiden kişiye geçmekte, yerler, kişiler değişmekte ama çizgi değişmemektedir. Hatta Kutsal Kitap'ta tarihler Mesih İsa'nın doğumuna yaklaştıkça bu çizgi daha da kalın hatlarla belirginleşerek devam etmektedir. Buradaki koçun boynuzlarının çalılıklara takılmış olarak resimlenmesi de oldukça ilgi çekicidir. Mesih İsa'da kollarından ve ayaklarından çarmıha yani bir tahtaya çakılarak asılı kalmıştı. Bu iki resimleme arasında da büyük bir benzerlik vardır. Tarihler ayrı olduğu gibi olayları aktaranlar da farklı farklıdır. Kutsal Kitap' ın Tevrat bölümünde kalan bu ayetler hala Yahudilerce okunup durmaktadır. Çarmıha gerilme olayı ise İncil bölümünde gerçekleşmektedir. Yahudiler bu bölümü kabul etmedikleri için hala bir kurtarıcı Mesih beklemektedirler. Ne yazık olan olmuştur. O Yüce Tanrı'nın sözleri bir bir yerine gelmiştir. Ama kitabın bir bölümüne inanıp diğer bölümünü kabul etmeyenler Tanrı'nın vahyini, izlediği çizgiyi tam görememektedirler. Bu bölümde İshak babasına, Tanrı'nın sağladığı kurtuluşla, bir kurbanlık koç'un sunulmasıyla kavuşmuştur. Tanrı söylediği sözünden dönmeksizin, kendi söylediği sözün yargı gücünü bildiği için kendi lütfuyla bir başka formül sağlamış böylelikle insanların kolaylıkla kendi bağışlamasına kavuşmasına yol açmıştır. Çünkü bizim irademiz dışında bizi yaratan O'dur. Bu nedenle bize Kurtuluş'u, günahtan arınmayı, kutsal olmayı sunan, öğreten ve bu sorumluluğu da üstüne alan O'dur. Bizi yalnız yaratıp ortaya atmamıştır. Bizi başı boş da bırakmamıştır. Bize kılı kırk yaran, zorlu, gücümüzün yetemeyeceği bir takım kurallarla da başbaşa bırakmamıştır. Kendi sonsuz sevgisinden doğan Merhametle bize her dönemde yalnız bir şekille karşılıksız sevgi (Agape Sevgisi) ile yaklaşmıştır. Bu olayda İshak'ın bu kurban aracılığıyla yeniden babasına kavuşması, biz günahkar insanların çarmıha gerilmiş kurban kuzusu Mesih İsa'da günahlarımızdan arınarak kutsal olan ve yalnız kutsal olana bakabilen yüce Tanrımıza (mecaz olarak babamıza) kavuşmamız gibidir.
4) "Gerçek acılarımızı o taşıdı ve elemlerimizi o yüklendi; gerçek biz sandık ki o cezaya uğradı. Allah tarafından vuruldıı ve alçaltıldı... onun bereleri ile şifa bulduk...fakat alçaltıldığı zaman ağzını açmadı, boğazlanmaya götürülen kuzıı gibi ve kırkıcılar önünde dilsiz duran koyun gibi ağzını açmadı..." (İşaya53:4 ~7)
İşaya, Kutsal Kitap içinde Mesih'in gelişine, insanları günah yükünden kurtarmak için çekeceklerine dair en çok peygamberligin edildiği bölümdür. Mesih İsa'dan yaklaşık 700 yıl önce yaşamış bir peygamberin agzından dökülen bu sözler hem o dönemdeki olaylara hem de Mesih İsa'nın doğumundan, çarmıha gerilişine dek gerçekleşen olaylara ışık tutmuştur. Her Doguş Bayramında (Noel) sıkça duyulan "İşte, kız gebe kalacak, ve bir oğul doğuracak, ve onun adını İmmanuel (Tanrı bizimledir) koyacak" (İşaya 7:14) ifadeleri bu bölümde yer almaktadır. Evet, kız oğlan kız olan Hz.Meryem gebe kalıp gerçekten Tanrı Sözü'nün bedende dünyaya ulaşmasında bir vesile olmuştur. Aynı şekilde 11. bölümünde dediği gibi "Yessenin kütüğünden bir fıliz çıkacak....Rab'bin Ruhu, hikmet ve anlayış ruhu, öğüt ve kuvvet ruhu, bilgi ve RAB korkusu ruhu onun üzerinde kalacak" bu sözler de yine 0'na, o gelecek olan Tanrı Sözü'ne bir işaret olarak söylenmiştir. Yukarıda atlama taşı olarak kullandığımız bu ayette de bir kurban kuzusundan bahsedilmesi ve bu kuzunun bütün acılarımızı ve elemlerimizi taşıması Tanrı çizgisinin Mesih'e işaret eden belirgin özelliğini oluşturmaktadır. Kutsal Kitap'ın içindeki birçok bölümden sadece biri olan bu bölüm Tevrat'ın içerdiği beş kitabın dışında yer alan bir peygamberlik kitabı olduğu için atlama taşı olarak birçok bölümü geçerek bu bölüme ulaştık. Çizginin sürekliliğine güzel bir örnek olması ve Tanrı Vahyi'nin değişmezliğini ve değiştirilemezliğini gösterme açısından bu bölümü size sunmayı uygun gördük. Şimdi bu gittikçe daha da belirginleştiğini söylediğimiz çizginin bir de sona yani Mesih İsa'nın gelişine ve hizmetine başlamasına en yakın örneğini verelim ve bu örnekle bu çizginin özet olarak gösterimini noktalayalım.
5) "Ertesi gün İsa'nın kendisine gelmekte olduğuna Yahya görüp dedi: İşte dünyanın günahını kaldıran Allah kuzusıı" (İncil-i Şerif / Yııhanna l: 29)
Son
olarak size seçtiğimiz bu ayet ise bizi çizginin sonuna getirmiş bulunmakta. Çünkü
bundan sonra çizgi ta başından beri varılması istenilen yere yani kadından
doğan'a ulaşmıştır. Şimdi artık Tanrısal vahiy iki kapak arasında tamamlanmış
ve yaşayan bir Söz olarak Mesih İsa'da daha somut bir biçimde gözle görülür
halde dünya üzerindeki hizmetine başlamıştır.
Bu hizmet yalnız peygemberlik hizmeti değil, çok daha farklı bir hizmettir. Bu
hizmet adeta Ruhsal anlamda bir asansörlük hizmetidir. İnsanın ruhunu gerçek
sahibine döndürüp, gerçek sahibine hiç ondan dönmemecesine yükseltme hizmetidir.
Mesih İsa sözü adeta bir mecaz ifadeye belirtilebileceği gibi Tanrı'nın direk
telefonunun numarasıdır. Yeter ki, kişi O'nun Tanrı'dan geldiğini bilsin ve
O'nu yalnız bir peygamber değil, Tanrı Sözü, Kurtarıcı, Mesih ve Tanrı Sözünün
bir bedende ilanı olmasından ötürü Rab olarak yüreğine alsın.
Bu ayette bu
nedenle Hz.Yahya, Mesih İsa'nın gelişini gördüğünde O'nu net bir biçimde
anlatan, O'nu yalnız bir peygamber değil, bir Mesih, bir Kurtarıcı olarak,
Tanrı Sözü, Tanrı Ruhu olarak ayırt edici özellikleriyle tanımlayan sözcükleri
kullanmıştır. Özellikle "..dünyanın günahını kaldıran Allah
kıızıısıi.." demekle başından beri Tanrısal Vahyin çizgisini
hatırlayarak yine Mesih İsa'yı gerçek hizmetinde ve gerçek kişiliğinde
tanıtmaya çalışmıştır. O gerçekten de başından beri anlatılan kadından doğan,
kusursuz kurban kuzusu, bizi babamıza kavuşturan, bizim elemlerimizi taşıyan ve
dünyanın günahını kaldırandır.
İşte biz Mesih'i
izleyenler, Mesih'e benzemeye çalışanlar ya da iyi ya da kötü anlamda bize
verilen Hristiyan adıyla (İsa'ya benzeyen) Kutsal Kitap'a göre yaşamlarını
sürdürenler İncil'de Mesih İnancında yüzlerce yıldan beri Tanrı'nın sesini
böyle bir kesin çizgi üzerinde işitip durduğumuz için hala bu kitabın
izleyicisi olarak yaşamlarımızı sürdürmeye ve bu imanda dünyadaki hayatımızı
tamamlamaya çalışıyoruz. Bu küçük çalışmanın başlangıcında herkesin
doğrularından söz ederken de tekrarladığımız gibi size aktarmaya çalıştığımız
ve hiç değiştiğini görmediğimiz 0 Muhteşem Tanrımızın çizgisini gören ve bilen
bizler için doğrunun bu olduğunu söylüyor ve bu çizginin üzerindeki doğruya
göre düşünce yapımızı yönlendiriyoruz. Umarım bu özetlemeye çalıştığım çizgi,
bizim Kutsal Kitap'tan anladığımızı sizlere biraz olsun açıklayabilmiştir.
DEĞİŞMEZ ÇİZGİ DEĞİŞTİRİLEMEZ KİTAP
Yüzlerce yılın derinliklerinde pekişen inancımızın temeli olan Kutsal Kitap, bu
direk ve dogru çizgilerin üzerinde bir kitap olduğu için onun öğretilerine imanımız
tamdır. Birbirinden farklı zamanlarda oluşan ama aynı noktaları vurgulayan ve
dünyanın sonuna kadar vurguladığı noktaları sürekli gözümüzün önünde tutacak
olan bu kitap, söylediği peygamberliklerin yerine gelmesiyle, anlattığı
olayların tarihsel ve arkeolojik kanıtlarla desteklenmesiyle de tam ve tek
Tanrısal kaymak olduğunu sürekli kanıtlamaktadır. Bu çalışmada kanıtlar
üzerinde durmayacağımızı söylemiştik. Bu nedenle ayrıntılara girmeyeceğiz. Ama
şunu belirtmek istiyorum ki, bizim için bu denli güvenilir bir kitabın ayrıca
kendisi hakkında verdiği değiştirilemezlik sözü de bizim için büyük önem
taşımaktadır. Tanrı bir insan gibi kararsız, sürekli fıkir değiştiren,
söylediğini sürekli değiştiren ve insanların kendi vahyine müdahale etmelerini
engelleyemeyen aciz bir Tanrı değildir. Ayrıca sözünün değişmesine müsaade
ederek yeni bir vahyin gelişine kadar geçen yüzlerce yıl insanların yalanlara,
değişmiş ve bozulmuş sözlerine de inanmasına göz yumacak, ve göz göre göre
onların helak olmasına müsaade edecek kadar da ilgisiz bir Tanrı değildir. O
Alemlerin Rabbi olarak herşeye Kadir olan Tek bir Tanrı'dır. Bu nedenle sözü de
özü gibi değişmeyen, değiştirilemeyen Tanrı'dır. Yalnızca koyduğu ana çizgi
üzerinde sözünün, olarak dediklerinin olacağı zamana kadar hareket halinde
olduğu, birbirine zincirleme bağlı bir vahiyle bizlere hitap etmiştir. Yüzlerce
yılın derinliklerinde koyduğu yasaların önce görsel olarak bir anlam
kazanmasını istemiş daha sonra da iyice anlaşıldığında gönüllere hitap eder
hale doğru yönlendirmiştir. Bu yönlendirilişin olacağını da yine herşey görsel
anlamda uygulanırken dile getirmiştir. Örneğin; İbadet edilecek çadırla önce
ibadeti görsel bir biçimde insanlara öğretmiş daha sonra Mesih'in yüreklere
alınmasında esas ibadet yerinin yürekte olduğu ifadesi daha da anlam
kazanmıştır. Yoksa Tanrı bir şeriatı ortadan kaldırarak bir diğerini getirmek,
ya da bir şeriatın insanlarca müdahale edilerek bozulması nedeniyle ikinci bir
şeriatı göndermek gibi bir yaklaşımla insanlara yaklaşmamıştır. Bu O'nun akıcı
vahyine zarar getirici bir durumdur. Ayrıca bu durum Kadir'i Mutlak (Yani Gücü
herşeye yeten) olarak kabul ettiğimiz Tanrı'nın bu vasfına da uymayan bir
durumdur. Tanrımız çizdiği çizgide ciddi olan bir Tanrı'dır.
Bütün bunlar bir
yana Tanrı zaten Kutsal Vahyinde de söylediği sözlerle Tanrı Sözü'nün değişmesi
ya da değiştirilmesi konusunun gündeme dahi gelemeyeceğini açıkça belirtmiştir.
1) "Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, herşey vaki oluncaya kadar, şeriatten en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır." (İncil-i ŞeriflMatta 5:18)
2) "Gök ve yer geçecek, fakat benim sözlerim geçmeyecektir." (İnci1-i ŞeriflMatta 24:35)
3) "Çünkü peygamberlik asla insanın iradesi ile gelmemiştir, fakat insanlar Ruhulküdüs tarafından sevkolunarak Allahtan söylediler." (İncil-i Şerif l 2.Petrus 1:21)
4) "Ot kurur, çiçek solar, çünkü üzerine Rabbin soluğu eser, gerçek kavm ottur. Ot kurur, çiçek solar, fakat Allahımızın sözü ebediyen durur." (İşaya 40: 8)
Sağlam vahiy zinciriyle birbirine bağlanmış Tanrı çizgisi içinde yer alan bu
ayetlere bütün kalbimizle iman etmekteyiz. Zaten iman etmiyorsak o zaman bütün
Kutsal Kitap ve Kutsal Kitap'ta anlatılan ve başka inançlarda da irdelenen aynı
konulardan ötürü bütün bir inançlar binasını sarsmış oluruz. Eğer "Kutsal
Kitap güvenilir bir kaynakça değildir, değiştirilmiş, bozulmuştur" dersek,
esasında bırakın Mesih İnancını bu sonuçtan hem Yahudi inancı, hem de İslam
inancı etkilenmiş olacaktır. Yahudiler için Kutsal Kitap'ın Eski Antlaşma
bölümü harfı harfıne hem İslam inancından, hem Hristiyan inancından önce
korunmuş ve sürekli sıkı kontrollerle çağımıza kadar ulaştırılmıştır. Milattan
önceki metinlerle, elimizde bulunan şimdiki metinler aynı metinlerdir. Bunlar
müzelerde dikkatlice korunmaktadır. Zaten Mesih İsa'ya olan temel inancıyla
Hristiyanlık için hem Eski Ahit, hem yeni Ahit daha Mesih İsa'nın hizmetini
tamamlamasından itibaren temel kaynakça olmuştur. Özellikle ikinci yüzyılın
sonunda hemen hemen birçok yerde Kutsal Kitap'ı bugünkü haline yakın bulmak
mümkün oluyordu. Altıncı yüzyılda ortaya çıkan İslam inancı içindeki bir çok
konuda İslam'a inanmakta şüphe gösterenlere (Ehli Kitap) yani Kutsal Kitap'ı
okuyanlara sormaları gerektiği belirtilmiştir. Yani Kitap Ehli'nin Hz.
İbrahime, İshak'a, Yakub'a ve Musa'ya olan imanlarından ötürü, onların bu
konuları çok iyi bildiği vurgulanarak bir kaynak olarak verilmiştir. Bu Ehli
Kitap, bilgilerini tabii ki ellerindeki -o günden önce de, o gün de ve o günden
sonra da elimizdekiyle aynı olan- Kutsal Kitap'tan alıyorlardı. 0 zaman
eleştiri maksadıyla yaklaşırken bile bu kitap hakkında aşırıya gitmemek, bu üç
büyük inanca en azından hürmet göstermek açısından gereklidir. Elbetteki bir
takım ilahiyatçılar, din adamları bu konuları araştıracaklar ve
tartışacaklardır. Her inancın mensubu elbette kendine göre doğru bulduğunu
söyleyecektir. Ama söylemek başka, karalamak, hakaret etmek ise bütünüyle
başkadır. Kıyamet gününün sahibi Yüce Tanrı aradaki bütün ayrılıklara kesin
cevabını verecek ve bizleri hüküm kürsüsü önüne çağıracaktır. Bu nedenle tekrar
ve tekrar "kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz" sözünü söylememizde fayda
vardır sanırım.
Bu konuyu burada
noktalamadan önce bir başka soruya da kısaca değinmekte fayda görüyorum. Burada
İncil hakkında üretilmiş bir takım yalan yanlış öykülere bir cevap yazmak
istemiyorum. Çünkü bu orada burada duyulan öykülerin hiçbiri ne Yüce Tanrı'ya
bir onurdur, ne de O'nun kutsal inancını yaşamaya çalışanlara. Çünkü bu kadar
sözü söyledikten sonra hala Tanrısal Vahyin Kutsal Kitap içinde nasıl olduğu
anlaşılmamışsa zaten inancımız bize ait olarak kalacaktır. Birçok kişi
"neden dört İncil var? Bu kilisede hangisini okuyorsunuz?" ya da
"hangi İncil doğrudur?" tarzında bir takım sorular sormaktadırlar.
Aslında etrafta bu kadar üretilmiş hikaye olunca insanların bu soruları sorması
da çok doğaldır. Burada şunu yeniden söylemekle yetineceğim. Kutsal Kitap iki
ana bölümden meydana gelir, Eski Antlaşma ve Yeni Antlaşma. Yahudiler ilk beş
bölümü yani Tevrat'ı ve Zebur adı verilen diğer Kutsal Yazılardan oluşan Eski
Antlaşma bölümünü Kutsal Kitap olarak kabul ederler. Mesih'e iman etmiş bütün
Hristiyan topluluklar ise Eski Antlaşmayla birlikte Yeni Antlaşmayı kabul
ederler. Yani bütün Kutsal Kitap'ı, bu yeni antlaşma bölümü içinde özellikle
Tanrı'nın diri Sözü olan Mesih İsa'nın Tanrı Sözü olarak hizmetini ve bizlere
sunduğu kurtuluşunu anlatan dört ayrı Tanrı Müjdesi bulunmaktadır. Dört ayrı
kişinin kaleme aldığı bu Kutsal Vahiy Mesih İsa'nın yaşamı bizim için ayrı ayrı
şeyler değildir Koskoca Kutsal Kitap içinde en Kutsal Olanın Sözünün dört ayrı
cepheden aktarımıdır. Biz buna Müjde anlamına gelen İncil diyoruz: Dört ayrı
anlatım olduğu için İnciller şeklinde de söylenmektedir. İşte, kasıtlı olarak
akılları karıştırmak için haklarında birçok söz çıkartılan Kutsal Kitap Müjde
bölümleri (yani İncilleri) Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'dır. Herbiri bizlere
birbirinden değerli birer aktarımlardır. Mesih'in Kurtarış Müjdesi bütün Yeni
Antlaşma'nın ana teması olduğu için de bütün Yeni Antlaşma'ya İncil (Müjde) adı
verilmiştir. Bakın bunu İncil'in içindeki şu ayetle daha da netleştirelim.
" ...iki veya üç şahidin ağzı ile her söz sabit kılınacaktır... " (İnci1-i Şerif / II.Korintliler 13:1)
Kısacası Tanrı'nın vaat ettiği Kurtarcı Tanrı Sözü bir insan bedeninde dünyaya
gelmiş ve Tanrı kurtarışını canlı bir biçimde yaşayan diri bir söz olarak
gerçekleştirmiştir. İşte bu canlı sözün kurtarışının kelama uygun bir biçimde
yüzyıllara aktarılması için iki ya da üç şahidin ağzıyla değil bir fazlasıyla
yani dört şahidin ağzıyla her sözü sabit kılınmıştır. Böylelikle Matta, Markos,
Luka ve Yuhanna, bunlara ek olarak mektuplardan oluşan Yeni Antlaşma yani
(İncil-i Şerif) Müjde kitabı ortaya çıkmıştır.
Böylelikle Tanrı
Çizgisi Mesih'in doğumuna, dünyaya bir kadın aracılığıyla vaat edildiği biçimde
ulaştığı gibi Mesih'in hizmetiyle de devam etmiş ve dirilişinden sonra ilk
topluluğun kuruluşuyla yazılı metin olarak tamamlanmıştır.
Esas anlamda bu
değişmez çizgi, değiştirilemez kitap Tanrı sözünde yazıldığı gibi ruhsal
anlamda yaşamlarımızda Mesih'in ikinci gelişine dek devam edecektir.
BİLMEK VE TANIMAK ARASINDAKİ FARK
Toplumumuza hakim olan genel bir düşünce de hepimizin Tanrısının aynı olduğu
görüşüdür. "Yalnızca Tanrı'ya inan da gerisi o kadar önemli değil"
tarzında biraz kaçamak bir düşünce toplum genelini sarmıştır. Elbette Alemlerin
Yaratıcısı Yüce Tanrı'ya inanmak çok önemli ve güzel bir inanç biçimidir. Ama
bu inancı o noktada bırakmak acaba Tanrı tarafından bizden beklenilen midir?
Ayrıca bir de çalışmamızın başında söylediğimiz gibi acaba kafamızda "bir
Tanrı'ya inan da" sözcüğüyle düşündüğümüz ya da algıladığımız Tanrı
kimdir? Bir kişiyi ismen bilmek ya da o kişiyi şurada burada görmüş olmak o
kişiyi gerçekten tanıdığımiz anlamına gelmez. 0 kişiyi tanımak için gerçekten
kişi hakkında bilgi edinmek, birlikte vakit geçirmek gerekmektedir. İşte ancak
o zaman o kişi hakkında konuşabilmek söz konusu olabilir. Bu örnek Yüce
Tanrı'yı tanımak için de geçerli bir örnekdir. O'nu yalnızca bilmiş olmak
yeterli değildir. Bildiğimiz bu Tanrı kimdir? Bize ne sunmuştur? Bizimle nasıl
bir ilişki kurmak istemektedir? Bu nedenle bunun anlaşılması için tek bir yol
vardır. İnandığımızı söylediğimiz bu Tek Tanrı'yı gerçekten tanımaya çalışmak,
bu da ancak O'nun bize sunduğu Kutsal Kitap'ını okumakla mümkün olacaktır.
Doğal olarak
toplumumuzda hakim olan inanç İslam inancıdır. Ama ne yazık ki, bir çok
insanımız İslam inancının temeli olan Kur'an-ı Kerim'i bile okumamaktadırlar.
Bu kişilerden nasıl olur da başka kişilerin inançları hakkında okumalarını bekleyebiliriz.
Nasıl olur da Kutsal Kitap'ta bizim neyi anladığımızı neyi bulduğumuzu onlara
sunabiliriz. Bu kişinin neye inandığını bile merak etmemesinden
kaynaklanmaktadır. Belki ekonomik problemler, aile sorunları, iş problemleri
gibi nedenler kişileri daha maddesel düşünmeye itmiş olabilir. Ama kısacık
ömründeki sorunlar insanı bu kadar meşgul edebiliyorsa, ölümden sonraki yaşam
acaba daha mı az meşgul etmelidir? Ya da bu .kadar mükemmel bir yaradılış
içinde yer alması, kendisini kimin yarattığı, bu yaratıcının onunla konuşmak
isteyip istemediği? Aslında kişiler inandıkları inançları tam olarak
inceleyebilselerdi kendi yaşamlarındaki birçok doğrunun yer değiştireceği
gerçeğiyle karşı karşıya geleceklerdi.
Ama son yıllarda
gelişmeye başlayan okuma alışkanlığı gerçekten çok sevindiricidir. Böylelikle
insanlarımız hem inandıklarını bilme şansına kavuşabiliyor hem de toplumun
diğer fertlerinin küçücük bir topluluk dahi olsalar inançlarını, yaşamlarını
öğrenebilme şansını elde edebiliyorlar.
TEK TANRI AMA FARKLI BAKIŞ AÇISI
Yukarıda değindiğimiz gibi toplumumuz genelde Tanrı'ya inanan bir toplumdur.
Tanrı'ya inanmakla birlikte pek de derine inmeyi sevmeyen hatta bu konuda
"aklımı yitiririm, neme lazım" tarzında düşünceleri olan bir
toplumdur da. Bu nedenle de Kutsal Kitaplar sadece kutsaldırlar. Nasıl olsa hep
aynı şeylerden bahsetmektedirler. Bu vatandaşlarımız için inaçlar arasında hiç
mi hiç fark yoktur, önemli olan iyi bir insan olmaktır. Aslında bu düşüncelerde
elbette doğru olan bir takım noktalar da vardır. Bu bizim toplumumuzun hoşgörü
anlayışını yansıtan güzel bir vasfıdır. Bu sözlerin derinliklerinde sürekli
iyilik arzulayan bir davranış arayışı vardır. O nedenle bu tavırlarından ötürü
onları yargılamak söz konusu değildir. Korkulan, sadece bu tavırlarından ötürü
Tanrı'nın Lütfundan, Tanri ile yakınlaşmanın esenliğinden onların mahrum
kalmasıdır. Çünkü insan oğlu bugün var, yarın yoktur. O zaman insan bu kısacık
ömründe Yaratıcısını tanıyamazsa nerede tanıyacaktır? Bizi bu konuda bu
cümleleri yazmaya sevk eden bütün bu kaygıdan onları Tanrı'yı aramaya ve bir an
önce O'nu öğrenmeye teşvik etme arzusudur.
"Esasında
hepimizin Tanrısı bir, esasında dinlerin hepsi bir'' fıkri biraz Agnostik (evreni
bir Tanrı yaratmıştır ama bu Tanrı'nın herhangi bir kitabının olup olmaması ya
da bir yol oluşturması önemli değildir diyenler) düşüncenin etkisinden
kaynaklanan bir düşüncedir. Bu düşünceden etkilenen kişilerimiz "Nasıl
olsa Yaratan dünyayı yaratmıştır. Ben ara sıra hatırladıkça 0'na hamdederim.
Sıkışınca O'na başvururum. Kızınca eh gene O'na çatarım. Benim inancım bu"
tarzında fıkirlerle bir rahatlık ve rahatlığın getirdiği rehavet içinde
Tanrı'yı tanırlar ve öyle de tanımlarlar. Bu Tanrı'yı hiç düşünmeyen ve
aramayan fıkirlerden daha iyidir hiç kuşkusuz. Umarız bu biçimde düşünenler
Tanrı'yı gerçekte tanımak isteyeceklerdir.
Biz burada yine
kendi inancımızı anlatma açısından konuyu sürdürmeye devam edelim. Çalışmamızın
başında dediğimiz gibi bütün Evreni Yaratan tek Tanrı bilgisinden bütün
inançlar şöyle ya da böyle etkilenmiştir demiştik. Bu etkileşim doğrudur. Ama
doğru olan bir diğer nokta daha vardır. Halkımızın söylediği gibi bütün
inançlar hiç te aynı değildir. Belki bazı ahlak kuralları, bazı anlatım ve
uygulama benzerlikleri vardır. Ama Tanrı'ya bakış açıları, Tanrı'nın sundukları
hiç te aynı değildir. Bu nedenle her inanç kendi içersinde kalır ve kendi
doğrusu üzerinde devam eder gider. Burada bu farklılığı yine bir özet şeklinde
size gösterebilmek için kendi inancımızla, halkımızın birçoğunun inancı olan
İslam inancını karşılaştırmak istedik. Burada hemen şunu ifade etmek istiyorum
ki, bu çalışmayı ne İslam inancına hakaret etmek, ne de onu küçük düşürmek
amacıyla yapmadık. Zaten kitabımızın başında bunu açık bir dille belirtmiştik.
Çünkü gerçekten İncil'e iman etmiş imanlı bir kişinin bir başka inancı
küçültmesi, saldırması ya da herhangi bir saygısızlıkta bulunması düşünülemez
bile. Biz burada yalnızca inancımızın Mesih İsa'ya olan bakış açısiyla Kur'an-ı
Kerim'in bakış açısının esasında tamamen farklı olduğunu, dolayısıyla her
inancın aynı şey demek olmadığını belirtmek istiyoruz. Dediğimiz gibi Kutsal
Kitap bize göre Tanrı'nın kendine has oluşturduğu bir formül üzerine oturmuştur.
Bu formül Tanrı'nın Mesih İsa üzerinde çizdiği Tanrı çizgisidir. Doğal olarak
bize göre Tanrı çizgisi başka bir manevi anlatımla uymamaktadır. Biz bu nedenle
kendi bakış açımızı aktarmak istiyoruz.
Bunu yaparken de
genelde İncil ayetlerinin anlayışını dile getirerek, Kur'an-ı Kerim ayetlerini
yorumlamıyoruz. Çünkü bunun ancak İslam İlahiyatçılarına ait bir görev olduğunu
biliyoruz.
Bu konuda bu kadar hassas davranmamızın bir kaç nedeni vardır. İnançların kendilerine göre anlayış ve algılayışlarına saygı göstermek gerekmektedir. Biz bunu kendi inancımız için başkalarından istiyorsak bunu herşeyden önce başkalarına da göstermek durumunda olmalıyız. Aynı zamanda bahsettiğimiz inancın birçok izleyicilerinin samimi duygularına saygı göstermeyi de göz ardı edemeyiz. İnsanları rencide etmeden kendi anlayış ve algılarımızı, inancımızı birbirimize anlatmayı öğrenmeliyiz. Ayrıca çağımızda diyalog deyince yalnızca karalama algılayışına karşı bir set çekmek için bu konuda samimiyetle hassasiyet gösterdiğimizi söylemek istiyoruz. Ne yazık ki zamanımızda birçok konuda yalnızca yargılamalarla bazı noktalara varılmak istenmektedir. Karşılıklı diyalogları engelleyen bu tarz iletişimsizlikler dünyayı zaten yeterince zindana çevirmiştir. Birşeye inanan insan neye neden inandığını bir başka insana ve öğretiye saygı duyarak da anlatabilir kanısındayız. Zira bunun dışında yaklaşımlar fıtne oluşturan yaklaşımlardır. Diyalog iletişimdir. Taktik, yöntem ya da başkasının aklını karıştırmak değildir. Bir insanın bir şeye neden inandığı ya da neden inanmadığı ancak bu yolla açıkça anlaşılır. İnsanlar birbirlerini anladıkça da bence Kutsal olan ve herşeyin açık seçik anlaşılmasını isteyen Tanrı'nın yolunu daha net bulmuş olurlar.
İKİ İNANÇ ARASINDA TEMEL FARKLILIKLAR
|
|
1- Kurtuluş Yolu |
8- Cehennem hakkında |
|
Yukarıda da değindiğimiz gibi
iki inancın ortak olarak kullandığı oldukça fazla nokta olmasına karşın,
ilahiyat açısından ele alındığında inançların temellerini oluşturan bir takım
ana konularda aslında hiç te birbirlerine yakın olmadıklarını görmekteyiz. Bu
yakın olmama durumu söz konusu inançların izleyicilerinin hiç bir zaman
anlaşamayacakları, birbirlerine hoşgörüyle insanlık sevgisi ve saygısı içinde
yaklaşamayacakları sonucunu doğurmamaktadır elbette. Yeter ki, birbirlerinin
farklılıklarını anlasınlar ve birbirlerini oldukları gibi kabul etmeyi öğrenebilsinler.
Biz kitabımızın başında inancımızın Tanrı çizgisi üzerinde dolayışıyla Mesih
İsa temeli üzerine kurulu olduğunu belirtmiştik. Doğal olarak bu bizim bakış
açımız olmaktadır. Bu nedenle de bir başka inancın bakış açısına ters
düşmektedir. Ama inançların, 'hepsi aynı, canım' diye kaçamak bakışla
açıklanması yerine farklı bakış açılarının bilinmesinde insanların birbirlerini
tanıması yönünden büyük yarar vardır.
Burada Hristiyan ve
İslam inançlarının bazı temel noktalara bakış açılarını kendi anlatımlarıyla
vermek istedim. Tabii burada her nokta üzerindeki düşüncelerini aktarmam mümkün
değildi. Bu nedenle yalnızca bakış açılarındaki farkı gösterebilmek amacıyla
bazı temel noktalar üzerinde duracağım. Bu konuda daha derin araştırma yapmak isteyenler
için en güzeli Kitapları orijinal tercüme ve açıklamalarından okumaktır.
Böylelikle insanlarımız kimin neye, neden ve nasıl inandığını daha iyi bir
biçimde anlayabileceklerdir.
Burada ayetleri
verirken orijinal metne yakın olan çevirileri kullanmaya gayret ettik. Eğer
elinizde daha iyi bir çeviri söz konusu ise ayetleri o çeviriye bakarak
değerlendirmeniz daha da iyi olabilir.
Tanrı çizgisi
üzerinde gördüğümüz inancımızla, ülkemizin bir çok vatandaşının izlediği
inancın bazı kavramlarında ilk bakışta bir aynılık görülmektedir. Ama bu
kavramlara yakından bakıldığında anlam olarak birbirlerinden ayrıldıkları
görülmektedir. Aslında bunun salt ayetlere bakmakla da görmek mümkündür. Zaten
işimiz ayrıntı ve yorum olmadığı için şimdi bazı kavramların aynı gibi
görülmesine karşın nasıl ayrıldıklarını birlikte görelim.
1. Kurtuluş yolu
"O gün, iyi ve kötüyü ayıran ölçü haktır. Artık kimin ölçülüp tartılacak şeyleri ağır basarsa kurtuluşa erenler onlar olacaktır.'' (Kur'an-ı Kerim 7: 8-9)
"Sana doğrusunu söyleyeyim bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı'nın egemenliğine giremez." (İncil-i Şerif l Yuhanna 3: 3-7)
"..Kıyamet günü için adalet terazilerini kuracağız -adaleti terazilere koyacağız- ... hardal tanesi kadar birşey olsa onu ortaya getiririz." (Kur'an-ı Kerim 21:47)
"Kişinin, Kutsal Yasa 'nın gereklerini yapmakla değil, İsaMesih'e olan imanla aklandığını biliyorıız." (İncil-i Şerif l Galatyalılar 2:16)
"Artık kimin tartıları ağır gelirse onlar kurtulmuş olacaklardır. Kimlerin (amellerinin) tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Kur'an-ı Kerim 23:102-103)
"İman yoluyla lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı 'nın armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir." (İnci1-i Şerif l Efesliler 2:8-13)
Bu
ayetlerden anlaşılabileceği gibi Kur'an-ı Kerim'e göre kurtuluş için Yüce
Tanrı'yı hoşnut edecek amellerin işlenmesi gerekmektedir. Bu iyi işlerin
işlenmesi sonucu bir yargılamadan geçilecek ve bunun sonucunda Tanrı uygun
görürse kurtuluşa erişilebilecektir.
İncil'i Şerif'e
göre ise Kurtuluş ancak Mesih İsa'yı Tanrı sözü olarak yürekten kabul etmekle
söz konusu olacaktır. İyi amellerin sonucu değildir. Çünkü bu, kişilerin
yaptığı iyi işlerden ötürü övünmesini getirmektedir.
Bu iki bakış açısı arasında gördüğünüz gibi oldukça büyük bir farklılık görülmektedir. Bir inançta Mesih İsa kurtuluşun şartı iken diğer inançta iyi işlerin sürekli olarak yapılıması kurtuluşun diğer bir şartı haline gelmektedir. Dediğimiz gibi bizim vazifemiz daha ayrıntılı olarak ayetlere olduğundan farklı yorumlar getirmek değildir. En güzeli bu inançların kaynakçalarından bu konuların ayrıntılarına inmektir. Sanırım bu ayetler Mesih İnancının kurtuluşa bakış açısında İslam inancından hangi noktada ayrıldığı açık bir şekilde dile getirmektedir.
2. Kefaret
Kutsal Kitap inancına göre başından beri günahlarımızın bedelinin ödenmesi söz konusudur. Bu önceleri kurban sunularıyla gerçekleştiriliyordu. Kutsal Kitap'ın ilk bölümü olan Eski Antlaşma boyunca bu sunular ikinci bölüme yani Yeni Antlaşma'ya ve dolayısıyla Mesih İsa'nın çarmıhtaki ölümüne bir işaret olarak değerlendirilmektedir. Mesih İsa böyle bir ölümle 0'nu kurtarıcı olarak kabul edenler için bir kefaret, bir bedel olmaktadır. Kitabımızın başında anlattığımız Tanrı çizgisi bunu gerektirmektedir. Ancak günahlarımız böylelikle bağışlanmış olacaktır. Bu tabii, günah işlemeye devam edeceğimiz anlamında alınmamalıdır. Çünkü bu tam bir tövbe demektir ve mecaz anlamda yeniden doğuştur. Sonsuz hayatın, cennet yaşamının daha dünyada başlaması demektir ve bizim için önemi olan bir kavramdır.
"Hiçbir günahkar, bir başka günahkarın yükünü taşımaz." (Kur'an-ı Kerim 17: 15)
"Biz daha günahkarken Mesih bizim için öldü" (İncil-i Şerif / Romalılar 5: 6-8)
Bu
ayetlere bakıldığında Mesih İnanlısının günahlarının bağışlanması için Mesih İsa'nın
kendi günahları için öldüğüne inanması şartı vardır. Bağışlama Eski Antlaşma,
Levililer 17:11'de. "Çünkü etin canı kandadır; ve ben onu mezbah üzerinde
canlarınıza kefaret etmek için size verdim; çünkü candan ötürü kefaret eden
kandır" denildiği gibi Adem ile Havvanın itaatsizliği ile günah yükünü
yüklenen insanın, bu yükünü kaldıracak olan Tanrı'nın sözü Mesih İsa'dır. Çünkü
Tanrı'nın belirttigi gibi birçoklarının günahlarına kefaret olsun diye, beden
almış Tanrı sözü çarmıh üzerinde kan dökmüş ve bu kana iman edenlere kefaret
olmuştur. Bu kana iman edenleri yeniden doğmuş gibi tertemiz yaparak, önlerine
Tanrısal bir yaşam sürebilmeleri için yepyeni bir yol açmıştır.
Kur'an-ı Kerim'e
göre herkes kendinden ve kendi günahlarından sorumludur. Allah'a imanla, iyi
işler yapar ve ibadetlerini yerine getirirse Allah'ın izniyle cennete
gidebilir. Ayrıca hiç bir kimse, bir başka kimsenin günah yükünü taşıyamaz.
Bu ayetlere göre de yine iki inancın bakış noktaları kesin olarak ayrılmaktadır. Mesih İnancına göre Mesih herkesin günahları uğruna canını vermiştir. Kur'an-ı Kerim'e göre ise hiç kimse bir başkasının günahlarını taşıyamamaktadır. Böylelikle bu temel noktada da ne denli farklı bir yaklaşımın söz konusu olduğu açıkça görülmektedir.
3. Günah
Günah
kavramı iki inancın da üzerinde hassasiyetle durduğu bir kavramdır. Tanrısal
bir yaşam sürmenin en önemli noktasından biri günaha yaklaşmamak ve geçit
vermemektir. İnsanlar böylelikle kutsal bir yaşamın örneğini vermiş olurlar. Bu
açıdan bakıldığında inancımızla, İslam inancının bu kavram üzerindeki
görüşlerinde büyük bir farklılık görülmemektedir. Ama günah kavramına bakışı
tabandan tavana doğru incelediğimizde ise pek de aynı şekilde değerlendirildiği
görülmemektedir. En büyük fark kişilerin doğduğu anda günahkar olup olmadıkları
konusundan başlamaktadır. İslam inancına göre her yeni doğan kişi günahsızdır.
Tertemizdir. Daha sonra günahla tanışırlar. Oysa Mesih İnancında durum
farklıdır. Günah isyandır. İnsanın doğasında günah, isyan vardır. Bu nedenle
herkes günah işlemiştir. Günahsız kişi yoktur. Bende hiç günah yoktur diyen bir
kişide bile Adem ve Havva'dan gelen itaatsizlik, isyan tohumu bulunmaktadır.
Bilindiği gibi Tanrı tarafından kendilerine birçok şeyler sunulduğu halde, Adem
ve Havva itaatsizlik edivermişlerdir. Bu nedenle de Tanrı'nın yargısına maruz
kalmışlar ve bu itaatsizliklerinin bedelini hem ruhsal hem fıziksel anlamda
ölümle ödemişlerdir. Çünkü günahın sonucu ölümdür. Bu özellikle ruhsal anlamda
Tanrı'dan kopuş anlamındadır. Fiziksel anlamda da ölümlülüğü beraberinde
getirmiştir. Sonsuz yaşamı insan elinden almıştir. Ama Tanrı insanlarına olan
sevgisinden ötürü onları böyle bir yargıyla başbaşa bırakmamiş hemen bir
alternatifı de beraberinde sunmuştur. Bu da Mesih İsa'nın kanına olan imanla
sunulan sonsuz yaşamdır. Bu günahı, bu itaatsizliği ancak Mesih'in kanı ortadan
kaldırabilir. Buna iman edenler işte ancak o zaman sonsuz yaşam edinebilirler.
Görüldüğü gibi
bakış açılarındaki fark hiçte yakın değildir. Şimdi bu ayrı bakışları birkaç
söz ve ayetle de belirginleştirelim:
"Normal yaradılışta insanın ruhu, pak ve temizdir...." Cep ilmihali, Diyanet Yayınları
İslam'a göre bütün insanlar doğuştan günahsızdır. Ama peygamberler (İmamiye göre imamlar) dışında bütün insanlar günah işleyebilir. (Ana Britannica sayfa 158, cilt 10)
"Yanılarak işlediğiniz şeyde üzerinize günah yoktur; fakat kalplerinizin kastetmiş oldukları müstesna..." (Kur'an-ı Kerim 33:5)
"Çünkü herkes günah işledi, Tanrı'nın yüceliğinden yoksıın kaldı." (İncil-i Şerif l Romalılar 3:23)
4. Günah Affı
"Sadakaları açıklarsanız bu da güzeldir. Ama onları gizler ve yoksullara bu şekilde verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır; günahlarınızdan bir kısmını örter." (Kur'an-ı Kerim 2:271)
"Çünkü bu benim kanımdır. Günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan anlaşmanın kanıdır." (İncil-i Şerif l Matta 26: 28)
Yukarıdaki
ayetler karşılaştırıldığında temel ayrılık olarak göze çarpan Kur'an-ı Kerim'e
göre iyilik işleyerek günahların bağışlanmasının söz konusu olması, İncil'i
Şerif'e göre ise Mesih İsa'ya imanla günahların aflık kazanmasıdır.
Mesih İnancı adı
üstünde olan bir inançtır. Mesih İsa Kelamullah olduğuna göre Tanrı Sözü
olarak, Tanrı buyruğudur, Tanrı örneğidir, Tanrı kurtarışıdır. Bu nedenle
inancımız için herşey demektir. Burada yanlış anlaşılan Hristiyanların İsa
adında bir peygambere tapındıkları tarzındaki yaklaşımdır. Hiçbir Hristiyan
için böyle bir yaklaşım düşünülemez bile. Mesih İsa Tanrı'nın bedende
açıkladığı sözü, kurtarışıdır. Bu anlamda "Ol" kelimesinin yeryüzünde
bir insan bedeninde daha önceden vaat edildiği üzere ilanından başka birşey
değildir. Kelimenin kaynağı kimse, kelimenin kendisi de odur. Yalnız ve yalnız
gözle görünemez Tanrı'nın yarattığı insanına olan büyük sevgi ve şefkatinin
sonucunda sunduğu kendi sözüdür. Görünen kurtarış tasarısıdır. İşte bu nedenle
biz eğer gerçek sahibe iman edersek ancak günahlarımızın sonsuza dek
bağışlanacağına ve bu büyük bağışlama gücüyle artık günah işlemekten tamamen
kaçınan kişiler olacagımıza inanmaktayız.
5. Düşmanlara bakış açısı
"Ey iman edenler, ölenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır." (Kur'an-ı Kerim 2: 178)
"..öç benimdir, karşılığını ben vereceğim.. " (İnci1-i Şerif / İbraniler 10:30)
"Fitne kalmayıncaya ve din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın." (Kur'an-ı Kerim 8:39)
"....Düşmanlarınızı sevin... " (İncil-i Şerif / Luka 6:26-38)
"Bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barışa gitmezler ve ellerini sizden çekmezlerse onları yakalayın, tuttuğunuz yerde öldürün. İşte böylelerinin üzerine gitmeniz için size açık bir izin ve kuvvet vermiştir... Düşman topluluğu izlemekte gevşeklik göstermeyin." (Kur'an-ı Kerim 4:91,104)
"Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin." (İncil-i Şerif / Matta 5:38-39)
"...Düşmanın acıkmışsa onu doyur, susamışsa su ver... " (İnci1-i Ş'erif / Romalılar 12:9-21)
Düşmanlık dünya içinde varlığı inkar edilemez bir kavramdır. Gerçekten bu nedenle dünyada birçok kavim birbirlerine oldukça büyük eziyetlerde ve haksızlıklarda bulunmuşlardır. Kısacası dünyada düşmanlık vardır. Burada düşmanlığa karşı iki inancın yaklaşımının yine büyük farklılık gösterdiğini açık bir şekilde görmekteyiz. Yalnız bu ayetlere bakarak İslamı suçlamaya kalkmak oldukça yanlış ve önyargılı bir tutum olacaktır. Bu nedenle şuna dikkat etmek gerekmektedir. İslam düşmanlara karşı bazen kişinin kendisini savunması gerektiğini söylemektedir. Bu bir görüştür. Bu gün de dünya bunu yapmaktadır. Çünkü seni sürekli olarak rahatsız eden bir çevre söz konusudur. Bu nedenle insanlar silahlanmakta ve herhangi bir saldırıya karşı boş bulunmak istememektedirler. Bu bağlamda İslam inancının görüşü kendini savunma ve gerekirse savaşmadır. Yani İslam bir takım saldırılara, haksızlıklara karşı etkin direniş taraftarıdır. İslamın ruhundan buna bakılırsa bu oldukça akılcıdır. Mesih İnancında ise tamamen bir pasif direniş fıkri söz konusudur. Haksızlıklar olduğunda, düşmanlıklar olduğunda Mesih İnancının esasında tepkisiz kalması, yalnızca ve yalnızca Yaradana sığınması söz konusudur. Bu da İncil'in görüşüdür. Farklı bakış açısında olan kişiler bu iki görüşün olumlu ya da olumsuz yanlarını dile getirebilirler hatta birini bir diğerinden üstün olarak değerlendirebilirler. Ama bunlar o kişilerin kendi yaklaşımları olacaktır. Biz burada yalnızca Mesih İsa'ya inanan bir kişi olarak kendi inancımızın bakış açısıyla ülkemizde en çok izleyicisi bulunan İslam inancının bakış açısını düz bir anlatımla dile getirmeye çalışıyoruz. Evet, Mesih İnancı tehdit durumunda dahi bir Hristiyanın silaha sarılmasına müsaade etmemektedir. Ama Hristiyan adı altındaki milletler ne dereceye kadar bu buyruğa itaat etmişlerdir, bu biraz kuşkuludur. Gerçek imanla alakası olmayan bir takım idareciler inanci kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak Tanrı'nın kilisesi üzerinde büyük bir kara leke bırakmışlardır. Haçlı zihniyeti ve Haçlı Seferleri ile Mesih İsa'nın buyruklarının tam tersini uygulama cüretini göstermişlerdir. Hem kendileri helak olmuş, hem de Tanrı'nın buyruklarının yanlış anlaşılmasına neden olmuşlardır. Bu her inanç için geçerli bir durumdur. İnançlar ehil ellerde ve özlerine uygun yaşanılmadığı takdirde çok yıkıcı olabilirler. Buna en güzel örneği yakın zamanda yaşadık. Japonya da kendi halinde görülen bir tarikat, önderinin kötü emelleri sonucu Japonya için bir kabusa dönmüştür. Biz burada bu inancın doğruluğu yanlışlığı üzerinde durmuyoruz. Muhakkak bu satırları okuyan bazı kişiler doğru iman üzerinde değillerdi de ondan şeklinde bir yorumda bulunacaklardır. Bu ayrı bir konudur. Biz insanların elinde bir takım inançların ne şekilde kullanabileceğine bir örnek vermek istiyoruz. Bu nedenle bu örneği burada kullandık: Eğer bu örnekteki önder putperest bile olsa kendi inancında iyi niyetle devam etseydi bunca insana zarar vermiş olmayacaktı. Ama önderin kötü niyeti sonucu bir inancın kullanılmasının ne boyutlarda zararlara sebep olabileceğini bu olayda bütün dünya görmüş oldu.
6. Din kavramı
"Allah katında din, `İslam'dır." (Kur'an-ı Kerim 3:19)
"Ben insanlar yaşama, bol yaşama sahip olsıınlar diye geldim." (İncil-i Şerif / Yuhanna 10: 10)
"Kim, 'İslam'dan gayrı bir din ararsa artık o ondan asla kabul edilmeyecektir." (Kur'an-ı Kerim 3:85)
"İsa, Yol, gerçek ve Yaşam benim dedi." (İncil-i Şerif / Yuhanna 14: 6)
Mesih
İnancına göre ayetlerde izlenilmesi istenilen bir yol, bir yaşamdır. Yani Mesih
İnancının bir yaşam tarzı olduğu , vurgulanmaktadır. İncil-i Şerif içinde Mesih
İnancının bir din oldugu görüşüne rastlanılmamaktadır. Mesih'e benzeyenler,
Mesih'i izleyenler, 0'nun gibi, .O'nla bütünleşerek, Tanrı sözünde Tanrı'ya
benzeyenler şeklinde bir yaklaşım vardır.
İslam inancında ise
"Allah indinde din İslam' dır." Bir tarafta yol, gerçek ve yaşam
Tanrı Sözü Mesih'in kendisiyken, diger tarafta "Allah indinde din
İslamdır." Görüldüğü gibi ikisi arasında apayrı bir bakış, apayrı bir
düşünce tarzı söz konusudur.
7. Cennet hakkında
"Onlar için orada tertemiz eşler de vardır." (Kur'an-ı Kerim 2:25)
"Dirilişten sonra insanlar ne evlenirler, ne de evlendirilirler, gökteki melekler gibidirler." (İncil-i Şerif l Matta 22:23-33)
Yalnızca
iki ayete bakmak bile iki inancın cennet hakkında aynı düşüncede olmadıklarını
göstermeye yeterlidir. Cennet sözcüğü üzerinde bir beraberlik vardır. İki
inançta ölümden sonra cennet ya da cehennem kavramlarının olduğundan
bahsetmektedirler. Ama bu kavramların açıklamalarına gelindiğinde aynı şeylere
inanılmadığı görülmektedir.
İslam inancında cennete nail olan kişiler için tertemiz eşler olacaktır. Mesih
İnancında bu söz konusu değildir. Onlar orada ne evlenirler, ne de
evlendirilirler, gökteki melekler gibidirler.
8. Cehennem hakkında
"Bahtsızlığa düşenler ateş içindedir... Rabbinin dilemesi hariç. Gökler ve yer durdukça onlar orada hep kalacaklardır." (Kur'an-ı Kerim 11:106-107)
"..Tanrı gazabının kâsesinde saf olarak hazırlanmış Tanrı öfkesinin şarabından içecektir. Böylelerine kutsal meleklerin ve Kuzu 'nun önünde ateş ve kükürtle işkence edilecek. Çektikleri işkencenin dumanı sonsuzlara dek tüter... gece gündüz rahatları yoktur." (İnci1-i Şerif / Esinleme I4: 9-I I)
Cehenneme ilişkin bu ayetlerde de yaklaşım farklıdır. Kur'an'a göre mü'min olup cezalarını çekenler Tanrı'nın istemiyle yeniden cennete geçebilme şansına sahiptirler, İncil'e göre ise cehennemde kalanlar artık sonsuza dek oradadırlar.
9. Şeytan hakkında
Birçoğumuzun
şu ya da bu şekilde duydugu gibi Şeytan Tanrı huzurundan kovulduğu için sürekli
olarak insana sorun çıkarıp durmuştur. İnsanı yoldan çıkarmak için elinden
geleni kendine verilen süre içinde yapmaktadır. Bu konuda iki inancın bakış
açılan hemen hemen yakındır yakın olmasına da kovuluş nedenine bakıldıgında
hemen farklılık ortaya çıkıvermektedir. Şeytan Kur'an-ı Kerim'e göre Adem'e
secde etmediği için isyankar olarak Tanrı huzurundan kovulmuştur.
İncil'i Şerif'e
göre ise Tanrı gibi olmak istediği için Tanrı katından kovulmuştur.
"Meleklere Adem'e secde edin demiştik de, İblis dışında tümü secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu." (Kur'an-ı Kerim 2:34)
"Ya Rab insanoğlu nedir ki onu anasın, ona ilgi gösteresin. Onu meleklerden biraz aşağı kıldın." (İncil-i Şerif / İbraniler 2: 5-9)
Özellikle İbraniler 2:5-9 ayetini okuduğumuzda İncil'in Kur'an-ı Kerim'den hangi konuda ayrılarak Şeytan'ın Ademe secde etmediği fıkrinde olduğunu anlamamız mümkündür. Bu ayete göre zaten melekler yaratılan insandan biraz daha üstün olarak algılanmaktadır. Böyle olunca da Şeytan'ın Ademe secde etmesi şeklinde bir düşünceyi İncil İlahiyatı kabul edememektedir. İncil İlahiyatına göre Şeytan'ın Tanrı gibi olma arzusundan ötürü Tanrı katından kovulduğu fıkri söz konusudur. Şeytan'ın kovulma nedeni için Kutsal Kitap İşaya 14:12-17 ve Hezekiel 28:11-19 bölümlerini okumanız gerekecektir. Bölümler uzun olduğu için buraya almadık.
10. Kadercilik
Kadercilik konusu oldukça ayrıntılı bir konudur. İlahiyatçıların büyük yorumları bu konuya oldukça derin anlamlar kazandırmaktadır. Bizim bu konuda iki inanç için yapabileceğimiz karşılaştırma ancak en büyük bakış açısı farkını bir cümle içinde ifade etmekten öteye gitmeyecektir.
Kur'an-ı
Kerim'e göre hayır ve şer Allahtandır. Zaten İslam Amentüsünde bu
belirtilmektedir: "Hayır ve Şer Allahtandır."
İncil inancına göre
ise yalnızca iyilikler, hayır Allahtandır. Şer yani kötü olan insanın
yanılgısı, kendi sapıklığı sonucunda, Şeytan'a uyması sonucunda başına
gelmektedir.
"Allah dilediğini saptırır, içinde bırakır, dilediğini de doğruya ve güzele kılavuzlar." (Kur'an-ı Kerim 35:8 - Ayrıca bkz. 74:31, 13:27, 14:4)
"Çünkü hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbeye gelmesini bekliyor." (İnci1-i Şerif / 2.Petrus 3:9 - Ayrıca bkz. Romalılar 9:14, Esinleme 22: 17)
11. Kutsal Ruh
İki inanç arasında oldukça değişik olarak algılanan bir konu da Kutsal Ruh konusudur. İslam inancına göre Kutsal Ruh Cebrail'dir. Oysa Mesih İnancına göre Tek olan ve Kendisini Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'ta açıklayan Tanrı'nın kendini açıkladığı üçüncü kişiliktir. Bugün bizlerde Tanrısal yaşamı gerçekleştiren, bizi teşvik eden Tanrısal işlevdir. Kutsal Ruh aynı zamanda Tanrı'nın kendisidir. Yani Tanrı Ruhtur. Mesih İsa'yı kurtarıcı ve Rab olarak kabul eden her kişide Rab'bin Rahu bulunur. Yani Tanrı'nın Ruhu o kişidedir. O kişide işler. Mesih İsa'da Tanrı ile olan ilişkide Tanrı'nın Ruhu doluluğuyla bizleri teşvik eder destekler. Bu adeta görkemli tek Tanrı'yı üç boyutlu olarak görmek, hissetmek ve yaşamak gibi birşeydir.
"Meryem Oğlu İsa'ya da açık seçik deliller verdik ve kendisini Ruh'ul Kud's ile güçlendirdik." (Kur'an-ı Kerim 2:87)
"Allah'ın Ruhu beni yarattı." (Eyub 33: 4)
"Rab Ruh'tur ve Rab'bin Ruhu neredeyse orada özgürlük vardır." (İncil-i Şerif / 2.Korintliler 3:17 - Ayrıca bkz. Luka 1: 35)
12. Üçlük
Kur'an'la İncil arasında en derin ayrılık bu noktada ortaya çıkmaktadır. Kur'an-ı Kerim üçlüğü tek Tanrı inancıyla bağdaştıramamaktadır. İncil ise üçlüğü, birlik inancının bir ifadesi olarak görmektedir.
"Meryem Oğlu İsa Mesih, Allah'ın resulü ve kelimesidir: Onu, kendisinden bir ruhla beraber Meryem'e atmıştır. ...üçtür demeyin..." (Kur'an-ı Kerim 4: 171)
"Gidin Baba, Oğul ve Kutsal Ruh aracılığıyla vaftiz edin." (İnci1-i Şerif / Matta 28:18)
Açıklama:
Bu bölümün net anlaşılması için Allah Birdir başlıklı bölümümüzdeki kısa
açıklamama bazı ilavelerde bulunmak istedim.
İnancımıza göre
Yüce Tanrı'nın vahdaniyetinden (birliğinden) hiçbirimizin kuşkusu yoktur. Yüce
Tanrı kendisinin üç ayrı şahsiyetini tanıtmaya daha Kutsal Kitap'ın ilk başında
başlamıştır.
I.
"Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı ve yer ıssız ve boştu ve
enginin yüzü üzerinde karanlık vardı."
(Ayetin bu birinci
bölümünde Tanrı'nın o gözle görülemez özünü yani mecaz anlamda Baba dediğimiz
kişiliğini görüyoruz.)
II.
"Allah'ın Rııhıı sııların yüzü üzerinde hareket ediyordu."
(İkinci cümlesinde
ise Tanrı'nın Kutsal Ruh dediğimiz kişiliğini görüyoruz.)
III.
"Ve Allah DEDİ: Işık olsun, ışık oldu.... " (Tekvin l: I -3)
(Burada ise
Tanrı'nın SÖZ dediğimiz ve Mesih İsa'da dünyaya gelen kişiliğini, Allah
kelamını görüyoruz. Kelamullah özelliğini öğreniyoruz. )
Yani bu ayetlere göre Tanrı daha Tevratın ilk ayetlerinde, ilk vahyinde Tek olan varlığının üç kişilikte nasıl işlediğini bize anlatmaktadır. Bizim ilahiyatımıza göre Kutsal Üçlük sonradan ortaya çıkarılmış bir düşünce, Tanrı'ya eş koşma değildir. Bu tek olan Tanrı'nın kendisini üç boyutta açıklamasından başka bir şey değildir. Bu Tanrı'nın kendisini görünmez öz, görünür söz ve işleyen ruh olarak açıklamasıdır. Kısacası Tevhitte teslistir. Şimdi Tek Tanrı'nın üçlükte açıklanışına örnek olan diğer ayetlere birlikte bakalım.
"Rab İsa Mesih'in inayeti ve Allah'ın muhabbeti ve Rııhulkudüsün müşareketi hepiniz ile beraber olsun." (İncil-i Şerif / 2.Korintliler l3: I4)
Yuhanna 1. bölümde "Kelam