Kitap 1.bölüm Kitap 2. bölüm Kitap 3. bölüm Kitap 5. bölüm
SON SÖZ
Günümüzdeki Diller ve Peygamberlik Konusuna
Kutsal Kitap Açısından Verilen Bir Yanıt
Kilise tarihi boyunca bazı kişiler, kendi yaşamlarına yön vermesi için, Tanrı’dan gelen özel vahiyin devamını aramışlardır. Katolikler kilise konseylerine ve papaya bakarken, tasavvufçular da ruhlarının sessini dinlemişlerdir. Yüce hayat hareketi, Ruh tarafından iletilen “duygulara”a yönelirken, diğerleri de bugünkü peygamberlikler aracılığı ile “Rab’den bir söz” beklemişlerdir.
İnsanlar, kendilerini temel dini ilkelere bağlı kılan ve aynı zamanda kendilerini sorumluluk dolu kararlar vermekten kurtaran, Rab’bin nesnel olarak yazılmış Sözü’nden hoşnut kalma konusunda oldukça zorlanmaktadırlar. Bir kişi kendi üzerine düşen, evini satma ve ailesini başka yere yerleştirme kararının sorumluluğundan kaçmak istiyorsa, olgun bir karar verme riskinden kurtulmak için, “Rab’den bugüne ait bir söz” almaya çalışarak Tanrı’yı sınamaktadır. Tanrı Sözü’nde yazılı olmayan bir sebepten dolayı eşinden boşanmak isteyen birisi, bu isteğini yerine getirmesinde ona özgürlük tanıyacak bir Kutsal Kitap harici “ileti”ye başvurmaktadır.
Daha asilzade olan diğer sebepler, insanları Rab’den Kutsal Yazılar ile çelişmeyen fakat o ana doğrudan hitap eden, taze bir söz beklemeye itebilir. Kişisel bir kayıp, kişiyi, Mezmurlar’ın sözlerinden veya Vahiy Bölümü’nün herhangi bir bölümünden daha belirgin bir şekilde durumunu anlatan bir söz istemeye sürükleyebilir. Evlilik vaadinde bulunma veya Rab için hizmet edilecek alanı seçme konusunda tereddüt yaşanılması, Pavlus’un mektuplarındaki bir ayetten daha fazla duruma uyan ve Kutsal Yazılar’daki açıklayıcı nitelikli ifadeler kadar yardımcı olan bir onayı gerektiriyor gibi görünebilir.
Kilise geleneklerinin hakimiyetinden özgür olmak için hayatlarından olan Reformcular, özellikle, gelecek nesilleri Rab’den geldiği sanılan sözler ile yaratılan baskılardan koruma konusunda oldukça titizlerdi. “Yalnızca Kutsal Yazılar”, onların vazgeçilmez yakarışlarıydı. Sadece ve sadece, yazılı olan Tanrı Sözü, tüm insanların görüp okuyabileceği tarafsız bir ölçüt olan Tanrı Sözü, yanılmaz gerçeği Tanrı halkına iletilebilir çünkü Tanrı, kendi isteğini kiliseye açıklamada kullandığı eski yöntemlerini sona erdirmiştir (İbraniler 1:1). Fakat arayışlar, Tanrı’nın kendi isteğini Kutsal Yazılar’ın dışında yeni bir yolla açıklamaya devam etmesi yönünde devam etmektedir. Her yeni nesil, tekrarlanan bu konu üzerinde küçük bir değişiklik yapmaktadır.
Bugün bu yöndeki eğilim, Wayne Grudem’in The Gift of Prophecy in the New Testament and Today (Yeni Antlaşma’daki ve Bugünkü Peygamberlik Armağanı) adlı çalışmasında güzel bir şekilde ortaya koyulmaktadır.1 Bu çalışma, bugünkü saygın müjdeci bilginlerin büyük övgüleri ile birlikte sunulmaktadır. Bu çalışma, günümüz Pentikostçuluğunun canlılığı ve görüşleri ile Reform sayesinde kilisenin özünde meydana gelen öğretişsel sağlamlılığı birleştirmeyi önermektedir. Yeni bir “peygamberlik” görüşü, Tanrı’nın kendi isteğini bugün kilisesine ilettiği yola, yeni bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır. Bu yeni peygamberlik görüşü, müjdeci kiliselerin büyük bölümünde, önemli bir şekilde kabul görmektedir. Bu görüşün, eski günlerdeki ağırbaşlı tapınmayı tekrar canlandırmaya yönelik vaadi, büyüyen bir kalabalık tarafından kolayca kabul edilmektedir.
Ancak, peygamberlik üzerine yapılan bu yaklaşımdan büyük sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu görüşün iddiaları, vahiyin Mesih’te ve Kutsal Yazılar’da son bulmasına, ciddi bir şekilde meydan okumaktadır. Bu anlamda birkaç noktayı incelememiz gerekmektedir.
1. BU GÖRÜŞ VAHİYİN BUGÜN DEVAM ETTİĞİNİ İLERİ SÜRMEKTEDİR
Bu görüş, cesur ve açık bir şekilde, vahiyin sona erdiği iddiası ile ters düşmektedir. Bu nokta sık sık tekrarlanmaktadır. “Kutsal Ruh’tan gelen bir vahiyin, peygamberlik için gerekli olduğu” ileri sürülmektedir (Sy 135). “Pavlus’un peygamberlikte bulunan herkesin bir “vahiy” aldığını zannettiği” söylenmektedir (Sy 137). Peygamber Hagavos gelecek olayları önceden bildirdiği için, onun bu ön bildirileri “kendisine vahiy edilen bir şeye dayalı” olması gerekiyormuş (Aynı kitapta). Asıl amaç, yanlış anlaşılamayacak terimler ile özetlenmektedir: “Kutsal Ruh’tan gelen bir “vahiy”, peygamberliğin ortaya çıkması için gereklidir. Eğer böyle bir vahiy yoksa, peygamberlik de yoktur” (Sy 139).
Peygamberlikle beraber vahiyin de devam ettiğine dair yapılan bu açık iddia, birçok koşulla sınırlandırılmaktadır. Hatta bu iddia, kitabın ilk sayfalarında, bugünkü “peygamberliğin” yetki açısından Kutsal Yazılar’a eşit olarak görülmemesi gerektiği konusu üzerinde yapılan vurgu ile çelişiyor görünmektedir (Sy. 14f). Vahiyin devam ettiğine olan inanç ile Kutsal Yazılar’ın sonlandığına olan inanç arasındaki gerilimi kaldırmak için Dr Grudem, bir peygamber aracılığıyla bir vahiy “alınması”nın, bugünkü peygamberlik olayının sadece ilk bileşeni olduğunu söylemektedir. Peygamberlik konusundaki bu yeni bakış açısına göre, işlemin bir sonraki adımı, peygamber aracılığıyla vahiyin ilgili kişilere dağıtılması olmalıdır (Sy 139). Grudem, vahiyin “onu alan bireyin özel yararı” için verildiği gibi, başkalarına iletildiği zaman da “peygamberliğin” bir diğer sınıfına girdiğine inanmaktadır (Aynı kitapta). İşte peygamberlik sözünün iletildiği bu noktada Grudem, insan hatasının değişmez bir şekilde olaya karıştığını çünkü Rab’den gelen vahiyin tüm yetkisinin, vahiy peygamber aracılığıyla başkalarına iletildiği zaman azalacağını söylemektedir. Gördüğümüz gibi Grudem, bugün devam ettiğini ileri sürdüğü yanılmaz, “topluluğa yönelik her zamanki peygamberliğin”, Yeni Antlaşma döneminde de var olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadır. Grudem’e göre, bu peygamberliğin yapılışı Tanrı’dan gelen vahiye bağlıdır fakat Rab’bin pak Sözü, insani hata etkenleri yüzünden kirlenmektedir.
Peygamberlik aracılığıyla vahiyin devam etmesi durumu, kendine özgü büyük farklılıkları ile, bugünkü Hıristiyanlar’a ciddi sorunlar yaratmalıdır. Kutsal Yazılar’da daima aynı şekilde anlatılan peygamberlik, sadece bir birey tarafından alınan bir vahiyi ifade etmemektedir. Daha da önemlisi, peygamberlerin bu işini belli eden şey, Tanrı’nın gerçek Sözü’nün insanlara konuşmasıdır. Peygamberlik sözlerinin kendisi, Tanrı’nın halka açıkladığı vahiy sözleridir. Fakat bu yeni iddia, peygambere başlangıçta pak bir vahiy gelse bile bu peygamberlik sözünün iletilmesinin, insani araç kullanımı yüzünden kirlendiğini ileri sürmektedir.
Aynı zamanda bu iddia, elçilerin yaşadığı dönemin sonunda, Yeni Antlaşma’nın yetkin bölümleri tamamlandıktan sonra vahiyin sona erdiğini içeren görüş ile açık bir şekilde çelişmektedir. Reformcular sadece, Kutsal Yazılar’a yeni yazılar eklenmemesi gerektiğini söylememiştir. Aslında, Tanrı’nın kendi halkına isteğini açıkladığı tüm eski yolların sona erdiğini belirtmişlerdir. Düş ile, görüm ile, Tanrı’nın görünmesi ile ya da peygamberlikle olsun, Tanrı’nın kendi isteğini kilisesine açıkladığı tüm eski yollar, Yeni Antlaşma aracılığıyla Mesih’in gelişinin önemi tamamen açıklandığı zaman sona ermiştir.
Bu yeni öneri, kilise yaşamı için ciddi sonuçlara sahiptir. Tanrı halkı için, “Rab’den gelen bir sözü” tanımaya ilişkin son derece kararsız bir çevre yaratmaktadır. Bu yeni öneriye göre, Tanrı’nın kendi halkının hayatında olmasını istediği şeyler hakkında söylediklerini anlamak dışında hiçbir şey Tanrı halkı için önemli olamaz. Fakat bu görüş, açıklık olması gereken yerde ciddi bir anlam belirsizliği yaratmaktadır.
Peygamberlik, Grudem tarafından, Ruh’un diğer armağanlarının hepsinden üstün tutularak övülmektedir (Sy 153). Bu üstünlüğün, peygambere gelen ilahi vahiyin, geldiği anın sadece Tanrı tarafından bilinen özel ihtiyaçlarını ortaya çıkardığı gerçeğinden kaynaklandığı söylenmektedir (Aynı kitapta). Bu yeni görüşe göre bir vaiz, bir bireyin veya topluluğun özel ihtiyaçlarını belirtirken, sadece kendi kişisel gözlemlerine dayanabilmektedir. Peygamberlik, kilisenin o anki durumu hakkında Tanrı tarafından doğrudan iletilen ilahi vahiye dayalı olduğu için, peygamber, topluluk bir araya geldiğinde, o anın önemli ihtiyaçları hakkında, uygun zamanda, anlamlı bir şekilde konuşabilmektedir (Sy 152). Birçok durumda, peygambere “açıklanan şeyler”, “insanların yüreklerindeki sırlarını”, “insanların üzüntü ve korkularını” veya “insanların Tanrı’nın isteğini yerine getirmedeki kararsızlığını veya onu reddedişini”içerebilmektedir (Aynı kitapta).
Peygamberin doğrudan Tanrı’dan geldiğine inanılan bu tür bir vahiysel bilgi üzerine yaptığı konuşmanın önemi, ancak kişisel bir bakış açısından bakıldığında anlaşılabilir. Tapınmanın ortasında birden, saygı değer ve Tanrı yolunda yürüyen birisi size kişisel olarak sesleniyor ve sizin “Tanrı’nın isteğini yerine getirmeyi reddettiğinizi” söyleyip sizden, onun yapmanızı söylediği şeyi yapmanızı istiyor. Bu tür bir olayın etkisi ne olabilir? Sizin kişisel yaşamınız için olan Tanrı Sözü size, sizin hakkınızda Tanrı’dan doğrudan vahiy alan bir kişi tarafından gelmektedir. Bu size, size yapmanız gerekeni söyleyen en ağır yükü yüklemez mi?
Fakat bir dakika! Bir kara bulut, anlamı belirsiz bir unsur hala mevcuttur. Peygamberlik üzerindeki bu bakış açısına göre, peygamberlik sözü ile gelen buyruklar, “ilahi yükümlülükler olarak düşünülmemelidir” (Sy 167). Aslında bu buyruklar “peygamberin Tanrı tarafından kendisine açıklandığını düşündüğü (dolayısıyla mutlak bir kesinlik olmadan), tamamen kendisine ait, doğru (fakat hatasız olmayan) bir bildiri” olarak görülmelidir (Aynı kitapta). Dolayısıyla eğer peygamberin öğüdüne itaat etmemeyi seçerseniz, Tanrı’nın sözüne itaat etmemiş olmazsınız. Çünkü duyduğunuz şeyler, Rab’bin peygamberinin hataya müsait ifadeleridir.
Peki ya bu vahiyi alan peygamber, size ilettiği sırada bildirisini gerçekten de doğru aldıysa? O zaman peygamberin dediğini yapmadığınız için Tanrı’ya itaatsizlik etmiş olursunuz. Bir kişinin, peygamberlik sözlerini yerine getirmediği zaman, Tanrı’ya itaatsizlikte bulunmadığını, nasıl kesin bir şekilde ileri sürebiliriz? Tanrı’dan gelen bir vahiy, yanılabilir bir şekilde bildirilse bile bu küçük sonuca mı bağlıdır? Eğer Tanrı, peygamberlik sözlerini alan kişiden bu sözleri yerine getirmesini beklemiyorsa, o zaman neden bir peygambere bir şey açıklama zahmetinde bulunsun?
Bu görüşe göre peygamberlik, kilisenin o anki durumuyla alakalı olan Tanrı’nın bir vahiyine dayalı olduğu için, açık bir şekilde “diğer armağanlardan üstündür” (Sy. 152) ve özellikle öğretiş veya öğretiden daha iyidir (Sy. 153). Fakat Tanrı’nın Sözü’ne dayanan öğreti, “söyleyenin Tanrı’dan olduğunu düşündüğü, ara sıra olan peygamberliklerden çok daha fazla yetkiye” sahiptir (Sy. 145).
Yeni Antlaşma’daki peygamberlik üzerine yapılan bu şüpheli yaklaşım aracılığıyla, Tanrı halkının hayatlarında yaratılabilecek kararsızlığı düşünebiliyor musunuz? Bir taraftan, peygamberliğin doğrudan Tanrı’dan gelen bir vahiye dayalı olduğu, kişilerin veya durumların hakkında başka yollardan bilinemeyecek gerçeği açığa çıkardığı söylenmektedir. Fakat diğer taraftan da, peygamber bu vahiyleri, hitap ettiği kişinin isterse onları tamamen reddetmeyi seçebileceği gibi bozuk bir tutumla bildirmektedir. Çünkü, bir vahiy alıp almadığı konusunda tamamen emin olmayanların, Pavlus’un da muhtemelen yaptığı gibi, durmaması ve bir peygamber tavrıyla konuşması konusunda teşvik edilmesi gerektiği belirtilmektedir (Sy 147, 211). Fakat, karışıklık iyice büyümekte ve Tanrı’nın “Kendisinin sözleri olarak algılamamızı istemediği sözleri düşüncelerimize sokabileceği” ifade edilmektedir (Sy. 121).
Belki de bu düşüncenin tüm öneminin anlaşılması için, son iddiayı tekrar etsek iyi olur. Bu yeni peygamberlik görüşüne göre, Tanrı, kendi sözleri olarak algılamamızı istemediği sözleri düşüncelerimize sokabilir (Sy. 121, italik özelliği sonradan eklenmiştir). Kutsal Kitap’ın peygamberlik kavramından bu kadar uzak olan başka bir şey var mıdır? Tüm gerçekliğin Tanrısı’nın doğasıyla daha fazla çelişen başka ne olabilir? Tanrı, kendi konuşmacısı olarak hizmet eden bir peygambere sahip olup ve buna rağmen bu peygamberin aklına, insanların Tanrı sözleri olarak algılamasını istemediği sözleri sokabilir mi? Hayır, Tanrı böyle bir karışıklığın yazarı değildir.
************
Vahiyle peygamberlik arasında olduğu iddia edilen, bu şaşkınlık yaratan ilişkiyi daha somut bir şekilde anlamak için, aldığı vahiye dayalı olarak, topluluğa söz ileten bir peygamberi düşünelim. Bu peygamber, varsayım olarak öne sürülen bir peygamberlik sözü bildirsin: “Sen Philip ile evlenmelisin” (Sy. 167). Bu durumda peygamberin karıştırdığı ve hitap ettiği kişinin aslında Philip ile değil de David ile evlenmesi gerektiği düşünülebilir mi? Ya da peygamber, sözünü aslında kız kardeşine söylemesi gereken kişiye mi söylemiştir? Yoksa peygamberin hitap ettiği kişi, Philip’le (ya da David’le) evlenmek yerine Philip’le (ya da David’le) akşam yemeğine mi gitmesi gerekiyordu? Eğer peygamber, bir kişiye ne yapacağını söylemeyecek kadar karışık bir ileti alacaksa bunun ne anlamı olabilir? Neden Tanrı, bir vahiy verip ardından hiç kimsenin, hatta peygamberin bile Tanrı’nın ne deyip demediğini tam olarak söyleyemeyeceği kadar karışık bir tavırla, kendi bildirisini iletmeyi tasarlama zahmetine girsin?
Ya da, Tanrı’nın günümüzdeki bir peygambere, dünyanın ekonomisinin önümüzdeki üç yıl içinde daha da kötüye gideceğini açıkladığını düşünelim. Rab’den gelen bu vahiyi, peygamber topluluğa iletmiş olsun. Peygamber sadece küçük bir karışıklık yapsın ve bu ekonomik durgunluğun üç değil iki yıl süreceğini söylesin. Topluluk bu peygamberliği nasıl değerlendirecek? Bu peygamberliğin gerçekliğini sınamak için Kutsal Kitap’ın hangi ayetlerine başvuracaklar? İsa, son zamanlarda kıtlıkların olacağını ve insanların yüreklerinin yeryüzündeki sorunlar için endişelenmesi yüzünden zayıflayacağını söylemiştir (Luka 21:26). Eğer topluluktaki bazı Hıristiyan iktisatçılar da, önceden tahmin edilen bu iki yıllık ekonomik durgunluğu onaylıyorsa, o zaman topluluğun üyeleri, yüksek bir değere sahip olan hisse ve stoklarını satmaya mı teşvik edilmelidir? Ve iki yıl boyunca ekonomi, yapılan ön bildiriyi doğruluyor gibi görünüyor diye, ekonominin dibe vurduğu düşünülerek topluluğa tekrar piyasaya girme tavsiyesinde mi bulunulacak? Eğer ekonomik durgunluk iki değil de üç yıl sürerse bu ne büyük felaket olur. Eğer insanlar büyük birikimler kaybederse, peygambere ve vaize karşı ne büyük suçlamalar gelir. Fakat tüm bunlar, Tanrı’nın, kendi halkının mal varlığını Tanrı Egemenliği’nin gelişmesi için kullanabilsin diye korumaya çalıştığına duyulan iman yüzünden olmuştur.
Tanrı bu tür bir karışıklığın yazarı değildir. Tanrı, kendi halkını, kendisini onlara açıkladığı bir konuda kendi isteğini ayırt edemeyecekleri, tehlikeli bir durumda bırakmaz. Böyle bir peygamberlik kavramı, Tanrı halkının hayatında büyük bir belirsizlik yaratma gücüne sahiptir. Çünkü bir taraftan, peygamberin sözlerinin Tanrı’dan gelen vahiye dayalı olduğu söylenmekte ve bu yüzden tüm saygı ve onuru hak etmektedir. Fakat diğer taraftan ise, peygamberden gelen bu sözün, hataya müsait bir insani aracının teması ile kirlendiği ve bu yüzden Tanrı halkının güvenine layık olmadığı söylenmektedir.
Bu durumun, kendisini Tanrı Sözü’ne adamış bir vaizin özel bir şekilde Kutsal Kitap’a başvurmasıyla meydana gelen bir durumdan daha kötü bir durum olmadığı öne sürülebilir. Fakat bu iki durum, kesinlikle birbirinden farklıdır. Bir vaiz veya öğretmen tarafından topluluğa öğütte bulunulması durumunda, öğretinin kaynağı topluluk için doğrudan mevcuttur. Kilise’nin her bir üyesi, öğretmenleri gibi kendi başına, aynı ayetleri araştırabilir ve aynı öğütlerle karşılaşabilir. Fakat olduğu sanılan “peygamberlik” sözü durumunda, Tanrı’dan gelen vahiye, sadece peygamberler doğrudan erişebilmektedir. Peygamberlerin yaptığı peygamberliğin temeli de, peygamberliğin özel malı olarak kalmaktadır. Peygamberin sözlerinde açık bir günah olup olmadığını belirlemek için, peygamberin yaptığı “peygamberlik”, Kutsal Yazılar tarafından bir sınava tabi tutulabildiği halde, bu durum, zannedilen peygamberliğin kaynağı olan vahiysel sözlere doğrudan erişmekle aynı şey değildir.
Sonuç olarak, bu peygamberlik görüşü, Tanrı halkı arasında büyük karışıklık yaratacak güce sahiptir. Bir peygamberlik söyleminin gerçekten Tanrı’dan gelip gelmediğini tarafsız bir şekilde değerlendirmenin, onu Kutsal Yazılar’ın genel sözleri ile kıyaslamak dışında başka bir yolu yoktur.
Bununla birlikte, bu tür bir “peygamberlik” bir Hıristiyan bireyin vicdani özgürlüğünü ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. Bu varsayılan peygamberlik sözleri, Kutsal Yazılar’ın genel sözlerinden çok daha doğrudan uygulamaya yönelik göründüğünden, Hıristiyanların kendi hayatlarını Tanrı’ya itaat ile nasıl yaşamaları konusunda karar verme özgürlüklerine engel olmaya meyillidir. Eğer tapınmanın ortasında, bir peygamberlik sözü ile size, evinizi satmanız ve ülkenin başka bir bölgesine taşınmanız söylenirse ve bu sözler topluluğun saygı değer diğer üyeleri tarafından da desteklenirse, Rab ile aranızdaki karar verme özgürlüğünüze ne olacak? Hatta bu kişiler size sözde bir özgürlük tanısa da, bu “peygamberlik sözü”ne itaat etmeniz için size güçlü bir baskı yapılacaktır.
Bu anlamda, peygamberliğe karşı alınan tavrın belirsizliği oldukça ortadadır. Bazı karizmatik konuşmacılar, kişiye özel durumlarda ne yapması gerektiğini söyleyen peygamberliklerin, ne kabul edilmesi ne de reddedilmesi gerektiğini söyleyen kişiler olarak bilinmektedir. Onlara göre bu peygamberlikler, şu veya bu şekilde doğrulanana dek “havada kalması” gerekmektedir (Sy. 246f). Fakat peygamberliğin “diğer armağanlardan üstün” olduğu söylenmektedir (Sy. 153). Peygamberliğin, Tanrı’dan doğrudan gelen ve bireyin o anki durumuna özel olarak konuşan vahiye dayalı olduğu için, öğretişten ve vaazdan üstün olduğu iddia edilmektedir. Fakat eğer bir peygamberlik sözü bu tür bir üstünlüğe sahipse, kişi bu sözün dediklerini yapmadığı vicdanen nasıl rahat olabilir?
“Peygamberlik sözü”nün ilahi kökeni hakkında soru işaretleri olsa da, bu peygamberlik sözü gerçekten de, özel olarak bireyin somut bir durumu hakkındaki gerçek Tanrı Sözü ise? Bugünkü peygamberliğin kökeninin, Tanrı’dan doğrudan gelen bir vahiy olduğu düşünüldüğü için, ne kadar uyarı yapılırsa yapılsın, imanlı bireyin vicdani özgürlüğü, sürekli olarak bu peygamberlik sözleri ile mücadele edecektir.
Bu basit sorunlar açısından, bugünkü peygamberlik görüşünün isteği nedir? Neden bir kişi, Kutsal Yazılar’ın kesinliğini, yanılabilir peygamberlik sözlerinin belirsizliği ile değiştirme riskine girmeyi istesin? Neden bir kişi, Rab’den aldığını sandığı bir söze kendisini teslim etme uğruna, kendi vicdani özgürlüğünden vazgeçme olasılığına açık olsun? Açıkçası bu peygamberlik görüşü, kişinin Tanrı ile olan ilişkisinde yakın olma hissine duyduğu insani açlığa dokunmaktadır. “Rab’bin diri varlığı”, bu peygamberlik görüşünün sunduğu bir yarardır (Sy. 148).
Bu görüş aynı zamanda günümüzün demokratik ruhuna da hitap etmektedir. Herkesin derin olsa da olmasa da düşüncesini söylemekte eşit derecede özgür olduğu toplantılar, insanların hoşuna gider. Peygamberliğin kilisedeki rolü üzerine olan bu görüş ile herkes, kilisedeki tapınmaya kendi katkısını yapma fırsatına sahip olacaktır. Herkes, peygamberlik Ruhu’nun hareketine göre konuşma özgürlüğüne sahip olacaktır (Sy. 147). Kilisenin bildirisi, eğitimli birkaç rahibin bildirisiyle sınırlı kalmayacaktır. Bunun yerine, herhangi bir kişi ve herkes, toplantıda açık bir şekilde konuşma özgürlüğüne sahip olacaktır.
Bu istekler göz ardı edilmemelidir. Çünkü belki de Mesih’in bedeninin gerçek ihtiyaçlarına kök salmış olabilirler. Fakat bu fikirlerin, Kutsal Yazılar’ı, insana verilen tek vahiy kaynağı olarak görmekten kaynaklanan sağlamlıkla yer değiştirmesine izin verilmemelidir. Kilise Kutsal Yazılar’ın buyruklarını izlediği sürece, Tanrı halkının tüm ihtiyaçları tamamıyla karşılanacaktır. Tanrı Sözü’nün buyruğu, bir kutsalın yenilenmiş ruhunu sıkmak yerine, Rab’be tam anlamıyla hizmet edebilmesi için bu kişiyi özgür kılacaktır.
2. BU GÖRÜŞ, SADECE BİR YORUMA DAYANMAKTADIR
İnsanların yanılabilir yargıları yerine, tamamen Tanrı’dan gelen özel vahiylere dayanan bir dinde, ilahi vahiyi ileten aracın kusursuz olması, temel bir zorunluluktur. Yoksa, Tanrı’nın kendi halkı için olan isteği, sonsuza dek bir belirsizlik sorunu olarak kalacaktır. Eğer belirsizlik, Rab’den gelen sözün iletimini niteliyorsa, o zaman Tanrı halkının yaşamı da, kaçınılmaz bir şekilde, aynı türden bir belirsizlik sergileyecektir.
Bu temel ilke, Eski Antlaşma peygamberleri aracılığıyla iletilen vahiyin kusursuzluğu üzerindeki ısrarda açıkça görülmektedir. Eski Antlaşma peygamberlerinin sözleri, eski anlaşmaya ait şekil ve biçimlerin belirsiz haliyle gelseler de, bu peygamberlerin söylediği her söz, Tanrı’nın gerçek Sözü olmak zorundaydı. Herhangi bir hatanın karışması hoş karşılanamazdı. İlettiği sözlerde ufacık bir hata içeren peygamber hükmedilen ceza, ölümdü.
Şu anda üzerinde durduğumuz görüşün temelinde, Yeni Antlaşma topluluklarındaki peygamberliğin başka türden bir peygamberlik olduğu önerisi yatmaktadır. Peygamberin ağzından çıkan sözler, peygambere gelen yanılmaz, şaşmaz, ilahi vahiye dayalı olmasına rağmen, iletimi sırasında dahil olan hatalar içermektedir. Bu anlamda, Yeni Antlaşma’nın “topluluğa yönelik alışılmış” peygamberliğine, Eski Antlaşma peygamberliğinden farklı türde bir peygamberlik olarak davranılmaktadır.
Eski ve Yeni Antlaşma peygamberlikleri arasında olduğu iddia edilen bu farklılık bir temel olamaz. Bu durum, Kutsal Kitap’ta hata bulmaya çalışan görüş ile Kutsal Yazılar’ı Tanrı’nın yanılmayan, şaşmayan Sözü’nü içeren sözler olarak gören görüş arasındaki farklılığa benzetilebilir. Tanrı’nın müjdeci topluluğu, Tanrı’dan gelen fakat hata içeren bir vahiyin, Tanrı halkını yanlış yola sürükleyen bir rehber olduğunu ısrarla iddia etmiştir. Fakat bugün, müjdeci topluluklarda, Tanrı’dan gelen gerçek vahiyin kendisini insanlara hataya açık bir şekilde sunduğunu ileri süren bir görüş ortaya çıkmıştır.
Eğer Yeni Antlaşma her yönüyle Eski Antlaşma’dan “daha iyi” ise, o zaman haklı bir şekilde, Yeni Antlaşma’daki her bölümün Eski Antlaşma’daki karışıklıklarından daha iyi olduğu düşünülebilir. Çarmıhın üzerindeki Mesih, asaya sarılı tunç yılandan daha iyidir. Vaftiz, sünnetten daha iyidir ve yeni gök ile yeni yeri miras almak, Filisti bölgesine sahip olmaktan daha iyidir. Eski ve Yeni Antlaşma arsındaki bu kıyaslamalar bağlamında, Yeni Antlaşma peygamberliğinin, Eski Antlaşma’daki karşılığına göre, ilahi kusursuzluk sergileme konusunda belirgin bir şekilde daha zayıf olması, gerçekten garip görünmektedir. Açıkçası Yeni Antlaşma peygamberliğinin özü, Eski Antlaşma peygamberliğinden çok daha görkemlidir. Fakat, daha görkemli olan bu gerçekliğin, Eski Antlaşma peygamberliğinin 1500 yıllık kesintisiz kusursuzluğunun tam tersine, hataya açık ve güvenilmez bir peygamberlik biçimi ile iletildiğini düşünür müsünüz?
Eğer peygamberliğin yapısında böyle bir değişiklik olsaydı, Rab’den Tanrı halkını önceden uyaracak açık bir söz, kesinlikle beklenebilirdi. Musa’dan Mesih’e kadar olan peygamberlik, her hecesi güvenilir bir şekilde, Tanrı’nın gerçek sözünün bir ifadesi olmuştur. Eğer bugün Yeni Antlaşma altında peygamberlik, bahsettiğimiz durumun iddia ettiği gibi, hatalı insan sözlerine büründüyse, o zaman Tanrı’dan, açık ve net bir şekilde peygamberliğin yapısında meydana gelen bu kesin değişimi belirtmesini bekleyebiliriz.
Fakat Yeni Antlaşma peygamberliğinin daha aşağı doğaya sahip olduğunu ileri süren iddianın bütünü, sadece bir Kutsal Kitap yorumuna dayanmaktadır. Peygamberliğin ilahi oluşumunun köklü bir şekilde lekelenmesini desteklemek için Kutsal Yazılar’a değin öne sürülen tezler, yapılan bu iddiaların ağırlığını taşıyamamaktadır. Peygamberlikle ilgili öğretiye dayalı olarak yapılan iddiaların arasından öncelikle, 1.Korintliler Bölümü’nde bulunan, Eski Antlaşma altında yapılan peygamberlikten farklı bir peygamberliğin özünü oluşturan iddiayı ele alalım.
a. 1.Korintliler Bölümü’nde Peygamberlikle İlgili Öğretiye Dayalı Olarak, Daha Aşağı Doğaya Sahip Bir Peygamberliği İleri Süren İddialar
i. 1.Korintliler 14:29
Bu tartışmada, 1.Korintliler 14:29 ayetinden daha sık başvurulan bir ayet yoktur. Genellikle baş vurulan ifade şudur, “iki yada üç peygamber konuşsun, öbürleri söylenenleri tartsın.” Özellikle sondaki “söylenenleri tartsın” ifadesine, Korint’teki peygamberliğin Eski Antlaşma peygamberliğiyle aynı türde bir peygamberlik olmadığını göstermek için başvurulmaktadır. Eğer topluluğun, “söylenenleri tartması” ve yapılan peygamberliğin hangi taraflarının doğru ve hangi taraflarının sadece insan düşüncesi olarak ele alınacağını belirlemesi gerekiyorsa, o zaman Korint’te yapılan peygamberlikler nasıl oluyor da Tanrı’nın gerçek sözlerini ifade eden, yanılmaz ve şüphe bırakmayan sözleri sıfatını alabiliyorlar?
Bu ayete dayalı olarak yapılan tüm iddialar başından beri, sadece bir yoruma dayanmaktadır. Bu iddialar, aslında Tanrı Sözü’nde bulunmayan dolaylı bir anlatım üzerine inşa edilmiştir. “söylenenleri (tartsın)” ifadesi Kutsal Yazılar’ın orjinal metninde yoktur fakat tercümanlar tarafından paragrafı açıklamak için eklenmiştir. Yeni Antlaşma’nın eski el yazmalarının hiç birinde bu sözcükler bulunmamaktadır. Bu gerçeğin tüm önemine dikkat etmek gerekir. Değişik türden olan ve “kötü” yanlarının “iyi” yanlarından ayrılması gereken, hataya açık bir peygamberlik üzerine, yoruma dayalı olarak yapılan en önemli iddia, Kutsal Yazılar’da bulunmayan sözlerden kaynaklanmaktadır. Grudem’in, 1.Korintliler Bölümü’ndeki peygamberliğe değindiği kitabının yirmi bir sayfasından dokuzu, bu ayetin işlenişine ayrılmıştır. Grudem, bu sayfaların birçok yerinde, bu “söylenenleri (tartsın)” ifadesine başvurarak, tercümanlar tarafından eklenen bu sözler üzerindeki kendi görüşünün önemini belirtmektedir. Değişik türde bir Yeni Antlaşma peygamberliğini savunan bu iddianın tüm ağırlığı, Yeni Antlaşma’da bulunmayan sözlere dayanmaktadır!
Tabi ki de, Kutsal Kitap çevirmenleri tarafından yapılan eklenti, açıklama amacıyla yapılmıştır. Fakat 1.Korintliler 14:29’da bu ifadeyi çok daha iyi tercüme etmenin bir yolu vardır. Ayet tam olarak şu anlama gelmektedir, “iki ya da üç peygamber konuşsun, öbürleri ayırt etsin” (diakrino). Daha önce de belirttiğimiz gibi bu terim, Yeni Antlaşma’da genellikle sözler veya düşünceler değil insanlar arasında ayrım yapmak için kullanılmaktadır. Petrus, Tanrı’nın Kutsal Ruh’u dökme konusunda, Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasında ayrım yapmadığını söylemektedir (Elç.İşl. 15:9). Pavlus, Korint’teki imanlılara söz sanatı yaparak bir soru sormaktadır, “Seni başkasından üstün kılan kim?” (1. Korintliler 4:7). Ve yine Pavlus, “Kardeşler arasındaki davalarda yargıçlık edecek kadar bilge biri yok mu aranızda?” diye sormaktadır (1.Korintliler 6:5). Yakup, Hıristiyan kardeşlerinin zengin ile fakir arasında ayrım yaparak “aralarında ayrım yapma”larından ötürü duyduğu endişeyi dile getirmektedir (Yakup 2:3-4). Bu bölümlerde, Yeni Antlaşma’nın üç değişik yazarı, diakrino terimini, sözler veya düşünceler arasındaki değil insanlar arasındaki ayrımı belirtmek için kullanmaktadır. Bu terimin kullanıldığı yerlerin ikisinin, Pavlu’un Korintliler’e yazdığı ilk mektupta bulunması, dikkate değerdir.
1.Korintililer 14’teki metinde Pavlus, Eski Antlaşma’daki peygamberliğe ters olan, yeni bir tür peygamberlikten bahsetmemektedir. Aslında Pavlus, Pentikost Günü’nde, Yoel peygamberin önceden söylediği sözlerden yapılan alıntıda olduğu gibi, peygamberliğin yeni bir bolluğundan bahsetmektedir (Elç.İşl. 2:16-18). Rab’den bol miktarda aldığı bu sözlerle kilise, her şeyin uygun ve düzenli bir şekilde yapıldığını görme konusunda dikkat etmelidir, çünkü Tanrı karışıklık değil, esenlik Tanrısı’dır (1.Korintliler 14:31-32). Rab’den bir peygamberlik sözü alan herkes eninde sonunda peygamberlik etme fırsatına sahip olacaktır fakat peygamberlerin ruhları, peygamberlerin denetimi altında olmalıdır.
İşte, kilisenin peygamberlik armağanını kullanışıyla ilgili düzeni hakkında yapılan bu tartışma bağlamında Pavlus, şöyle demektedir: “İki ya da üç peygamber konuşsun, öbürleri ayırt etsin” (1.Korintliler 14:29). Pavlus’un burada “öbürleri” dediği kişiler, topluluğun geri kalan kesimini ifade edebilir olsa da, peygamberlik sözü söyleyenlerle aynı armağana sahip diğer peygamberler gibi görünmektedir. Fakat her iki durumda da, yapılacak “ayrım”, kimin ne zaman konuşacağına karar verilmesini içermektedir. Gördüğümüz gibi, “söyleyenleri iyice tartsın” ifadesi Kutsal Yazılar’da görünmemekte ve gereksiz bir anlam çıkarımı içermektedir.
1.Korintliler 14:29’daki ifadenin gerçekle birlikte hata içeren yeni bir tür peygamberlik sunduğunu ileri süren iddia, dayanıksız bir yorum temeline dayanmaktadır. Kutsal Yazılar’ın orjinal metninde bulunmayan, dolaylı bir anlatımın üzerine inşaa edilmiştir. Bu iddia, Pavlus’un açık bir şekilde, Tanrı halkının yaşantısında 1500 yıldır yaygın olan peygamberliğin tersine, yeni bir tür peygamberlikten bahsetmeyip, kilisedeki düzen için gerekli olan ilkeleri geliştirdiği 1. Korintliler 14.Bölüm ile uyuşmaktadır.
ii. 1.Korintliler Bölümü’ne Göre Yapılan Diğer İddialar
1.Korintliler’in, hata içerebilen, mantıklı bir çeşit Yeni Antlaşma peygamberliğinin önerilmesi konusundaki öğretisi hakkında Grudem, özet olarak beş madde sıralamaktadır (Sy. 87). Bu iddiaların bir amaca yönelik olma özelliği, bir kez daha incelenebilir. Bu beş maddenin üçünde Grudem, kendi vardığı sonuçların, doğru bir şekilde ulaşılabilir “göründüğü”nü söylemektedir. Bu tür bir nitelik, Yeni Antlaşma döneminde yeni bir tür peygamberlik oluşturduğu zannedilen bu iddiaların kararsızlık özelliğini göstermektedir. Bu iddialara daha yakından bakmamız, oluşturulan durumun belirsizliğini vurgulayacaktır.
İlk olarak, 1. Korintliler 14:29’a bakarak, “peygamberin sözlerinin karşı gelinip sorgulanacağı ve peygamberin zaman zaman yanılacağı” ileri sürülmektedir (Sy. 87). Henüz belirttik ki, “söylenenleri (tartsın)” ifadesi Kutsal Yazılar’ın orijinal metninde yoktur ve metindeki anlam, “ayırt edin” ifadesinin de kullanılmasıyla, peygamberlerin arasından kimin konuşacağına karar verilmesini önermektedir. Fakat düşünülen bu “ayrım” peygamberin sözleriyle alakalı olsaydı bile, bu işlemdeki hiçbir şey, Yeni Antlaşma peygamberliğini Eski Antlaşma peygamberliğinden ayırmazdı. Çünkü Eski Antlaşma’da bir “peygamberin” ağzından çıkan sözlerin doğru veya yanlış olma özelliği, düzgün bir şekilde yargılanıyordu (Yas.Tek. 13:1-5).
Yeni Antlaşma’daki yazılar, sahte peygamberleri açık bir şekilde önceden bildirmektedir. Mesih’in kendisi, Tanrı halkı arasında çalışacak birçok sahte peygamber konusunda uyarıda bulunmuştur (Matta 7:25; 24:11,24). Daha sonra Pavlus, Korint’teki kiliseyi rahatsız eden sahte elçilerden bahsetmektedir (2.Korintliler 11:13,26). Petrus ve Yuhanna da kendi zamanlarındaki sahte peygamberlerin rahatsız edici özelliklerini bilmekteydiler (2.Petrus 2:1; 1.Yuhanna 4:1).
Yeni Antlaşma topluluğunda sahte peygamberler olduğu konusundaki bu geniş beklentinin ışığında, 1.Korintliler 14.Bölüm’ün, Korint’teki kilisede sahte peygamberler bulunması ihtimalini önceden bildiren bir bölüm olarak değil de, mantıklı Yeni Antlaşma peygamberliğinde bulunan görüş hatası olarak okunulması önerisi, boş bir iddia üzerine kuruludur. Zannedilen hatanın, gerçek peygamberlik sözleri olmayan sahte sözlerde değil de, mantıklı Yeni Antlaşma peygamberliğinde görülmesi önerisi, sadece yoruma dayalı bir iddiadır. 1.Korintliler 14.Bölüm’de “sahte” peygamberlerden bahsedilmemesinin, Yeni Antlaşma topluluğunda hata ile karışık bir gerçek içeren, mantıklı bir peygamberlik türünün oluşmasına neden olması oldukça zordur. Yeni Antlaşma peygamberlikleri hakkında yargıda bulunmayı kabul etmek, bu tür bir peygamberliği, Eski Antlaşma peygamberliğinden ayırmak demek değildir. Açıkçası bu kabul, mantıklı bir Yeni Antlaşma peygamberliğinin “bazen yanlış olabileceğini” (Aynı kitapta) göstermez. Çünkü bir söz, sahte olduğu ispatlandığı takdirde Rab’den gelen bir peygamberlik sözü olamaz.
İkinci olarak, Pavlus “peygamberlik sözlerinin bazılarının sonsuza kadar kaybolması ve bir daha kilise tarafından işitilememesi konusunda kayıtsız göründüğü” için, 1.Korintliler 14:30’da bahsedilen Yeni Antlaşma peygamberliğinin Eski Antlaşma peygamberliğinden farklı olduğu ileri sürülmektedir (Sy. 87). Varılan bu sonuç, ilk peygamber iletisini bitirmeden önce başka bir peygamber tarafından sözünün kesilmesi sonucundan çıkarılan özel bir anlama dayanmaktadır. Fakat Korint’teki bu durum, özellikle, Pavlus’un tanıklık ettiği bir değerlendirmeden ziyade, çağdaş karizmatik anlayışındaki günümüz “peygamberlik” uygulamalarına dayanıyor görünmektedir. Korint’teki kilisenin tapınma zamanında birden gelen sözlerin, sadece peygamberlik sözleri olduğu gayet açık mıdır? Pavlus herhangi bir yerde, peygamberlik vahiylerinin, iletildikleri toplantılardan günler, hatta haftalar önce gelmiş olabilme ihtimalini göz ardı etmekte midir? Bu olasılık, tapınma zamanında gelen daha önemli bir vahiye, daha az önemli bir vahiyin sözünü kesme izni verilmesinin sebebini açıklayamaz mıydı? Pavlus da herhangi bir yerde, sözü kesilen peygamberin daha sonra peygamberlik sözlerini tamamlamak için ortaya çıkamayacağını söylemiş midir? Pavlus’un açıkça söylediği şey, her şeyin düzenli ve uygun bir şekilde yapılması gerektiğinin yanı sıra, tüm peygamberlere eninde sonunda Rab’den aldıkları sözleri iletme fırsatı tanınacağıdır (1.Korintliler 14:31). Kimi sözlerinin topluluk tarafından işitilmediği, daha değersiz bir peygamberlik türü fikri, açık bir yorumsal kanıt yerine, sadece bir varsayıma dayanmaktadır.
Üçüncü olarak, 1.Korintliler 14:36’ya bakılarak, Pavlus yanıt aramadığı sorusuyla Tanrı sözünün Korintliler’den geldiğini reddettiği için, Korintliler’deki peygamberlerin Eski Antlaşma sözcüleriyle aynı yetkiye sahip olmadığı ileri sürülmektedir. Fakat Pavlus’un sözleri için yapılan bu yorumun, bir amaca yönelik olma özelliği bir kez daha gözler önündedir. Pavlus gerçekten de, Korint’teki peygamberlerin Tanrı sözünü iletmediklerini mi söylemektedir? Yoksa bugünkü çevirilerde de gösterildiği gibi, Tanrı sözünün kaynağının onlar arasında olduğunu reddetmekte midir? Bu ayete bakıp daha da ileri giderek, Korintliler’in kendi tapınmalarını yönetmek için, Pavlus’un onlara ilettiğinin dışında kural koyamadıkları düşünülmektedir (Sy. 85). Ancak ayet oldukça açıktır, “Tanrı sözü sizden mi kaynaklandı, ya da yalnız size mi ulaştı?” (1.Korintliler 14:36). Yanıt almak için sorulmayan bu sorulara bakarak, Pavlus’un, Kutsal Ruh’un peygamberler aracılığıyla ilahi vahiyler ilettiğini reddettiği anlamını çıkarmak oldukça zordur. Aslında, bunun tam tersi bir sonuca varmak daha anlamlı olur. Tanrı’nın sözü aslında onlara ulaşmıştı. Fakat, ilahi vahiyler alan kişiler yalnızca onlar değildi.
Dördüncü olarak, Korintliler’e Pavlus’un yetkin sözleri ile rekabet etme hakkı verilmediği için, Korint’teki peygamberlik sözünün Pavlus’un sözlerinden daha aşağı olduğu iddia edilmektedir. Pavlus, Korint’te kendisini peygamber gören birisinin, Pavlus’un yazılarının Rab’bin buyruğu olduğunu bilmesi gerektiğini söylemektedir (1.Korintliler 14:37). Pavlus bu ifadesiyle, Korint’teki peygamberlerden, kendi yazılarının sahip olduğu elçilik yetkisini kabul etmelerini istediği için, Korint’teki peygamberlerin, Rab’den aldıkları yetkin sözleri, elçiler gibi konuşamadığı sonucuna varılmaktadır.
Fakat bu sonuç, bir kez daha, kanıtları zorlamaktadır. Korint’teki peygamberlerin Pavlus ile çelişmediğini söylemek, onların Pavlus’u bütünlemediğini söylemek ile aynı şey değildir. Açıkçası Rab’den gelen hiçbir söz, kendinden öncekisi ile çelişmez. Korintli peygamberlere çelişme hakkı tanımama ile onlara Rab’den aldıkları yeni bir sözü iletme hakkı vermeme aynı şey değildir. Eğer Eski Antlaşma peygamberlerinden daha düşük yetkiye sahip türden bir peygamberliğin varlığı, bu tür bir iddia üzerine kuruluysa, zayıf bir temele sahiptir.
Son olarak, Pavlus bayanların peygamberlikte bulunmasına izin verdiği fakat kilisede yetkin bir şekilde öğretişte bulunmasına izin vermediği için, Yeni Antlaşma’daki peygamberlik sözlerinin, Eski Antlaşma’daki atalarının yetkisine sahip olmadığı iddia edilmektedir. Fakat bu iddia da, yine bir zorlama yorumdur. Farklı bir açıklama, çok daha büyük bir yorumsal kanıt ifade etmektedir. Bir peygamber, Tanrı sözünün sadece pak bir aracı, vasıtası idi. Heathen Balaam, peygamberlik görevinin saf aracılık doğasına göre Rab’bin bir peygamberi olabilirdi. Fakat kilise ihtiyarlığı veya öğretmenlik görevi, Balaam gibi bir kişi tarafından doldurulamazdı. Bu sorumluluk görevi, kişinin topluluk üzerinde, kendi yaşamının tanıklığı ile desteklenen yetkisinin devamına bağlıydı. Pavlus Kutsal Ruh’un esini altında, kadınların Hıristiyan kişiliklerine dokunmadan, Tanrı’nın yaratılışta oluşturduğu düzene göre kadınlara, ihtiyarlık hizmeti ile temsil edilen topluluğun üzerinde yetkisini kullanmamasını söylemektedir. Fakat Pavlus, bir bayanın, Eski Antlaşma koşulları altında yaptıkları gibi, Tanrı halkına olan peygamberlik vahiyi için uygun bir araç olarak hizmet edebilmesini inkar etmemektedir.
Özetle, 1.Korintliler Bölümü’ne bakılarak, daha aşağı seviyede bir peygamberliğin olduğunu ileri süren bu iddiaların çok gücü yoktur. Bir takım dolaylı iddiaların artması, iddia edilen durumu kendi kendine güçlendirmez. Yorum yaparken de, matematikte olduğu gibi, sıfır artı sıfır artı sıfır eşittir sıfırdır. Dr. Grudem’in Yeni Antlaşma’nın “düzenli topluluğu”na ait peygamberliğe attığı iftiraların tersine 1.Korintliler Bölümü, sürekli ve açık bir şekilde, Yeni Antlaşma peygamberliği aracılığıyla iletilen bir “vahiy”den bahsetmektedir (1.Korintliler 14:26-31). Birisi çıkıp da, topluluğa söz iletilmesi olayının vahiy olmaktan çıkmasına rağmen, Pavlus’un bahsettiği “vahiy”in, Rab’bin kendi peygamberi ile olan iletişimini ifade ettiğini söyleyebilir. Fakat bu iddia, anlam belirsizliği yaratmayacak bir yorumsal kanıt tarafından, özellikle de Tanrı halkının tüm tarihi boyunca bu noktayı önceden bildirmiş peygamberliğin var olan öneminin ışığında, ortaya konulmalıdır. Peygamberlik her zaman için, Tanrı’nın kendi isteğini halkına ilettiği en yüce yöntem olmuştur. Peygamberin hep aynı şekilde ilettiği sözler, Tanrı’nın gerçek sözleriydi. Tanrı, sürekli olarak kendini göstererek veya simgesel görüntüler ile değil, peygamberlik aracılığıyla, kendi isteğini halkına iletmiştir (İbraniler 1:1).
Ve dahası, Kutsal Yazılar’daki “peygamberlik” öncelikle, içe yönelik bir alıntıyı değil dışa doğru konuşulan bir işlemi tarif etmektedir. Bu terimin kendisi de, iletinin alımına değil iletilmesine odaklanmaktadır. Eğer vahiy peygamberlikle alakalı ise, o zaman ilk olarak, vahiyi oluşturan şeyin iletinin “dışa doğru konuşulması” olduğu kabul edilmelidir. Bazen peygamber, vahiyini onu iletmeden önce alabiliyordu. Fakat diğer zamanlarda vahiyin iletilmesi, peygamber onu alır almaz oluyordu; peygamberin dudakları düşüncesizce hareket edemezdi fakat yine de vahiyin alımı ve iletimi arasında hiçbir zaman veya düşünce boşluğu olamazdı.
Ne olursa olsun, ispatın tüm ağırlığı, Eski Antlaşma habercilerinin 1500 yıllık tutarlı deneyimlerinin tersine, peygamberin Rab’den bir söz alması ile yetkin bir vahiyi iletmesi arasındaki ayrıma dayandırılması gerekmektedir. Eğer 1.Korintliler Bölümü’nde Pavlus’un amacı, Tanrı’dan bir bireye “vahiy” geldiği fakat bu kişinin ilettiği vahiyin Tanrı’nın gerçek sözü olmayan bir şey olduğu bir durumu anlatmak olsaydı, tutarlı bir Kutsal Kitap kullanımı için, “peygamber”(“konuşmacı”) ve “peygamberlik”(“ileti”) sözcüklerinin dışında terimler kullanılması daha iyi olurdu.
1.Korintliler Bölümü, Yeni Antlaşma’da, Yeni Antlaşma topluluğundaki peygamberliği tam olarak tasvir eden tek bölümdür. Fakat, Tanrı halkı arasında daha önceden yapılan peygamberlikten farklı bir peygamberlik düşüncesi, sadece yoruma dayanmaktadır. Sonuç çıkarımlarına dayanan varsayımların, Tanrı’nın önceki tüm çağlar boyunca kendi peygamberi ile bildirdiği vahiy modelinde köklü bir değişiklik meydana geldiğini, uygun bir şekilde ispatlaması çok zordur.
b. Yeni Antlaşma’nın Diğer Bölümlerinde Gösterilen Kanıtlar
i. Wayne Grudem’in The Gift of Prophecy in the New Testament and Today (Yeni Antlaşma’daki ve Günümüzdeki Peygamberlik Armağanı) adlı kitabında, Elçilerin İşleri Bölümü’nde kanıt bulmak için yaptığı araştırmaya Elçilerin İşleri 11.Bölüm ile başlamaktadır. Fakat Eski Antlaşma peygamberliği ile onun Yeni Antlaşma’daki karşılığı olan peygamberlik arasında bulunan önemli bağ, Elçilerin İşleri 2.Bölüm’de Pentikost olayının kaydında yer almaktadır. Petrus, bu büyük günde olanları, doğrudan Yoel’in “peygamberlik hakkında yaptığı peygamberlik” ile bağdaştırmaktadır. Eski Antlaşma’daki klasik peygamberlikte bulunma, görümler ve düşler görme olayları, “olaydır” ifadesi (Elç.İşl. 2:16) kullanılarak, Pentikost Günü’nde olanlar ile eşleştirilmektedir. Petrus, Yeni Antlaşma peygamberliğini, onun Eski Antlaşma’daki dengi ile eş tutmaktadır. O gün Elçilere, mucizevi bir biçimde, Yeruşalim’de toplanan kişilerin dillerinde peygamberlik etme gücü verilmişti.
Eğer, buradan yola çıkıldığında, Elçilerin İleri Bölümü’nün amacı, Yeni Antlaşma toplulukları için farklı bir tür peygamberlik geliştirmek ise, yol boyunca peygamberliğin doğasında meydana gelmiş değişimi gösterecek, net bir gösterge ümit edilebilmelidir. Ancak böyle bir gösterge mevcut değildir. Aslında, Elçilerin İşleri 2.Bölüm ile Yeni Antlaşma peygamberliğinin sözlerinden açık açık bahseden Elçilerin İşleri 11.Bölüm arasında, Tanrı Sözü’nü yanılmaz ve şaşmaz bir şekilde ileten, Eski Antlaşma’nın kutsal peygamberlerinden tekrar tekrar alıntılar yapılmaktadır (Elç.İşl. 2:30; 3:18,21-25; 7:37,42,48; 8:28,30,34; 10:43). Bu tür bir Kutsal Kitap geçmişiyle başlayan Elçilerin İşleri Bölümü, ardından, Antakya’dan Yeruşalim’e gelen peygamberlerden bahsetmektedir. Bunlardan Hagavos adlı olanı, “tüm Roma dünyasında şiddetli bir kıtlık yapılacağını önceden bildirir” (Elç.İşl. 11:28). O ana kadar Elçilerin İşleri Bölümü’nde yapılan peygamberliğin doğasının tutarlı tanıklığı doğrultusunda ve Hagavos’un ilahi bir vahiy almadan gelecek bir kıtlığı bilmesinin kesinlikle imkansız olduğu düşünüldüğünde, Yeni Antlaşma düzeninde yapılan “peygamberliğin”, Eski Antlaşma günlerindeki peygamberlikle tamamen aynı olduğu açık bir şekilde görülmektedir.
Fakat Hagavos’un peygamberliğini anlatan sözlerdeki “belirsizliğin”, normal peygamberlik sözünden daha düşük bir yetki belirttiği iddia edilmektedir (Sy. 90). “Bildirdi” (“Bir belirti verdi”) sözcüğünün, Grekçe dilinde olduğu gibi, yalnızca “olacakların belirsiz bir şekilde bildirilmesi”ni ifade ettiği söylenmektedir (Aynı kitapta). İlahi vahiy fırsatından yoksun dünyevi peygamberlerden, geleceği tanımlamaya çalışmalarının dışında ne bekleyebiliriz? Gelecekte olanları tahmin etmeye çabalayan bu peygamberler, “belirsiz bir bildiri”den başka ne söyleyebilirler?
Fakat Hagavos, tüm Roma dünyasına yayılacak şiddetli bir kıtlığı, “Kutsal Ruh aracılığıyla bildirdiği” zaman, “belirsiz bir bildiri”de mi bulunmuştu? Zorunlu olarak kullanılan “bildirdi” terimine, normal Grekçe kullanımında bir belirsizlik eklenmiş olabilir. Fakat Yeni Antlaşma’da kullanılan bu terimin üzerinde yapılan bir araştırma, Hagavos’un sözlerinin, Eski Antlaşma peygamberliklerinde olduğu gibi, vahiy edilen peygamberlik bildirileri olduğunu güçlü bir şekilde kanıtlamaktadır. “Bildirdi” diye çevrilen Grekçe terim, Yeni Antlaşma’da Elçilerin İşleri 11:28’in dışında beş yerde daha bulunmaktadır. Bu beş durumun dördünde de terim açıkça, doğası itibarıyla, Tanrı’nın esinlenmiş sözünün tüm yetkisine sahip, şaşmaz ve yanılmaz olması gereken, gelecek hakkındaki peygamberlikleri ifade etmektedir. İsa’nın kendisi de, yüceltileceği zaman hakkında konuşurken, başına gelecek ölümü “önceden bildirmişti” (Yuhanna 12:23). Daha sonra Yahudiler, İsa’nın nasıl öleceğini “bildirmek” için söylediği sözlerin yerine gelmesini sağlayarak, Mesih’i çarmıha germek istediler (Yuhanna 18:32). Açıkçası, “bildirme” teriminin bu şekillerde kullanılışı, peygamberliklerin, Eski Antlaşma’da Tanrı’nın esinlediği ön bildiriler gibi tam bir yetkiye sahip olması gerektiğini göstermektedir. “Sözler yerine gelsin diye” ifadesi, Müjde’de Eski Antlaşma’daki bir peygamberliğin yerine geldiğini gösteren bu formül, Mesih’in yaptığı bu “ön bildiri”ye de uyarlanmaktadır.
Petrus’un Tanrı’yı yücelteceği ölüm şeklini “önceden bildiren” İsa’nın sözleri de aynı öneme sahiptir (Yuhanna 21:19). Dirilen Mesih’in kendi öğrencisinin ölümü hakkında önceden yaptığı bildirinin sözlerinin, bu sözleri Eski Antlaşma peygamberlerinin sözlerinden daha az yetkin kılan bir “belirsizliğe” sahip olduğu öne sürülebilir mi? Tanrı’nın yakında olacak şeyler hakkında kullarına “ön bildiride” bulunabilmesi için elçi Yuhanna’ya verdiği İsa Mesih’e ait vahiy, hiç de az yetkiye sahip değildi (Vahiy 1:1). Yüceliğe kavuşmuş Mesih’in Yuhanna’ya ilettiği ve Vahiy Bölümü’ne yazılan peygamberlik “ön bildirileri”, kesinlikle Eski Antlaşma peygamberliklerden daha düşük bir yetkiye sahip değildi.
Aynı terim, Hagavos’un gelecek olan kıtlığı “önceden bildirişi”ni de ifade etmektedir. Bu sözcük, ne bir “belirsizlik” ne de Yeni Antlaşma’da daha önce yine aynı sözcükle ifade edilen peygamberlik sözlerinden “daha düşük bir yetki” (Sy. 90) anlatmaktadır. Hagavos’un peygamberliği, Elçilerin İşleri Bölümü’nde önceki bölümlerde bahsedilen Eski Antlaşma’daki peygamberlik örneğine tıpa tıp uymaktadır. Tam bir ilahi yetkiyle geleceği önceden bildiren kişi bir elçi değil, peygamber Hagavos’tu. Hagavos’un “Kutsal Ruh aracılığıyla” ilettiği bildiri, “Kutsal Ruh ile peygamber arasındaki başı boş bir ilişkiyi” ileri sürmekten çok (Sy. 90), peygamberin insanlara iletilen ilahi vahiyin bir aracısı olduğu gerçeğini doğrulamaktadır. “Kutsal Ruh aracılığıyla” ifadesindeki Grekçe “aracılığıyla” edatının, bir kişinin bir insan tarafından etkilenmesine büyük derecede yer verdiği için, “Kutsal Ruh ile peygamber arasındaki oldukça başı boş bir ilişkiyi” gösterdiğini (aynı kitapta) ileri süren iddia, Grekçe olan bu edatın gücünü, mantıksal uygunluğun ötesine taşımaktadır. Bu Grekçe edatın sahip olduğu çeşitli anlamlar, Yeni Antlaşma’da “ön bildiri” teriminin diğer kullanışlarında olduğu gibi, bağlamsal düşüncelere ağır basacak kusursuz bir anlam için temel olarak kullanılmasını uygun kılmamaktadır.
Elçilerin İşleri Bölümü, müjdenin yayılışını anlatmaya devam ederken, peygamberlik armağanının sergilenişinin devam ettiğini de belirtmektedir. Hem Antakya’daki (Elç.İşl. 13:1-2) hem de Efes’teki (Elç.İşl. 19:5-7) olaylar, bu armağanın kilisedeki kullanılışını anlatmaktadır. Üstü kapalı veya açık bir şekilde, kilise hayatına yeni bir tür peygamberlik girdiğine dair hiçbir belirti yoktur. Tam tersine, Elçilerin İşleri 19.Bölüm kasten, Yoel’in peygamberliğin yayılması hakkında yaptığı ön bildirinin, ilk defa Yeni Antlaşma topluluğunda yerine geldiği Pentikost Günü’nde kilisede olanları tekrarlamaktadır. On iki elçi, orijinal bir şekilde, Yeruşalim’de toplanan tüm insanların farklı dillerinde peygamberlik etmişlerdi. Şimdi ise Efes’te, müjdenin “dünyanın dört ucuna” duyurulduğu zaman, on iki kişi dillerde konuşup peygamberlikte bulunuyordu. Efes’teki yapılan peygamberliğin Pentikost Günü’ndekinden farklı olduğuna dair hiçbir belirtinin olmaması açısından ve de anlatımda kasti görünen paralellik açısından, Efes’teki yapılan peygamberlik ile Yeruşalim’de yapılan peygamberliğin aynı olduğu sonucuna varılabilir. Peygamberlik armağanın geniş bir şekilde yayılması hakkında Yoel’in yaptığı ön bildiri, ilk defa Pentikost Günü’nde yerine gelmişti ve Yoel’in bildirdiği tek peygamberlik türü de Musa’nın zamanından beri yapılan peygamberlik türüydü. Yoel’in bu peygamberliği daha sonra, peygamberlik Ruh’unun Efes’teki on iki kişinin üzerine gelmesiyle tekrar yerine gelmekteydi.
Efes’teki peygamberliğin, “Eski Antlaşma’daki habercilerin ilettikleriyle bir benzerlik taşımadığını” iddia eden ifade (Sy. 92-93), doğruluğu kanıtlanmayan bir iddiadır. Bir takım insanların peygamberlikte bulunması gerçeği, özellikle de Pentikost Günü’nde olanların ışığında, bu iddiayı çok zor desteklemektedir. Metindeki hiçbir şey, Efes’teki peygamberliğin, “Tanrı’nın gerçek sözlerinin mutlak yetkisine sahip bir tür peygamberliğe benzemediğini” (Sy. 83) ileri süren bu asılsız iddiayı desteklememektedir.
Yeni Antlaşma topluluğunda yeni bir tür peygamberlik olması konusunda yapılan en güçlü savunma belki de Pavlus’un Yeruşalim’e gidişi ile ilgili olarak yapılan peygamberliklerden kaynaklanmaktadır. En açık şekliyle Elçilerin İşleri 21:4, Sur kentindeki öğrencilerin “Ruh aracılığıyla”, Yeruşalim’e gitmemesi için Pavlus’u uyardıklarını belirtmektedir. Fakat daha önce Pavlus, Efes’teki kutsallara, “Ruh’a boyun eğerek” Yeruşalim’e gittiğini bildirmişti (Elç.İşl. 20:22). İşin yüzeyine bakıldığında, Pavlus’un Ruh’un işleyişi hakkında söylediklerinin, öğrencilerin Ruh aracılığıyla yaptığı uyarı ile oldukça çeliştiği görülmektedir. Olayları bu şekilde sıralamak, konuyu oldukça iyi yakalamaktadır. Yeni Antlaşma peygamberliğinin gerçek doğasının, artık açıklanmış olduğu sonucuna varabilir miyiz? Tanrı halkına, onları yönlendirmesi için, tek ve aynı Kutsal Ruh aracılığıyla, birbiriyle bayağı çelişen iletilerin mi iletilmesi gerekmektedir?
Değişik teolojik inanışlara sahip bazı önemli yorumcular, görünen bu zıtlığı çözme konusunda hiç sorun yaşamamaktadır. Ne Johannes Munck, ne F.F. Bruce, ne J.Alexander ne de John Calvin, Kutsal Ruh’un kendisi ile çeliştiğini ya da Yeni Antlaşma’daki peygamberliğin iyi ile kötünün, gerçek ile yanlışın bir karışımı olduğunun kanıtlanabileceğini ileri sürmemiştir. Bu kişilerin her biri kendi yollarıyla, öğrencilere Pavlus’un Yeruşalim’de çekeceği açıları Kutsal Ruh’un vahiylediği sonucuna varmaktadır. Bu öğrenciler ise, bu kusursuz vahiye kendi sonuçlarını eklemektedirler: Pavlus, Yeruşalim’e ilerlememelidir. Burada yanılan kişi Kutsal Ruh veya peygamberlik değildi. Aslında, kendilerine öğüt veren kişinin iyi olması için öğrencilerin duyduğu endişe, Pavlus’un Mesih’in uğruna acı çekmesiyle gelecek olan iyiliği kavramalarını engelliyordu. Calvin’in de tam olarak özetlediği gibi: “Peygamberlik armağanında üstün olan kişilerin, bazen karar vermekten veya sabretmekten yoksun olmaları hiç de şaşırtıcı değildir.”2
Kutsal Ruh’tan gelen iletilerin görünürdeki çelişkisini anlatan bu açıklama, olayın hemen ardından gerçekleşen bir diğer olayda, güçlü bir şekilde desteklenmektedir. Pavlus ve onun seyahat takımı Sezariye’ye vardığında, Kutsal Ruh bir kez daha konuşur. Bu sefer Kutsal Ruh’un aracı, peygamber Hagavos’tur. Hagavos, Yeruşalim’de Pavlus’un hem Yahudiler hem de öteki uluslar tarafından eziyete uğrayacağına dair peygamberlik eder (Elç.İşl. 21:10). Peygamberin bu ciddi mesajına verilen ani tepkiye Luka, Pavlus’un diğer yoldaşlarını, Sezariye’deki kişileri ve özellikle kendisini dahil etmektedir: “Bu sözleri duyunca hem bizler hem de oralılar Yeruşalim’e gitmemesi için Pavlus’a yalvardık” (Elç.İşl. 21:12). Bu kişilerin yalvarırken kullandıkları sözler, Elçilerin İşleri 21:4’teki anlatım biçimi ile gerçekten özdeştir, “Yeruşalim’e gitmemesi için”. Fakat artık anlam daha da ayrıntılı bir şekilde açıklanmaktadır. Hagavos peygamber, Eski Antlaşma’daki karşılıklarının modelini tam olarak takip etmektedir. Öncelikle, kendisini Pavlus’un kuşağı ile bağlayarak bildirilen olayı canlandırır. Ardından Kutsal Ruh’un ona, Pavlus’un Yeruşalim’e vardıktan sonra çekeceği sıkıntılar hakkında vahiylediği bildirileri iletir. Elçiyi düşünen herkes, Pavlus’u yolundan vazgeçirmeye çalışır. Pavlus’un düşüncesini değiştiremeyeceklerini anlayınca da, vazgeçip işi olması gerektiğine bırakırlar: “Rab’bin istediği olsun” (Elç.İşl. 21:14).
Aynı olayda ard arda gelen bu durum, Pavlus’un Yeruşalim’e gitmek için boyun eğdiği Ruh’un işi (Elç.İşl. 20:22) ile Sur kentinde kardeşlerin “Ruh’un yönlendirmesiyle”, Yeruşalim’e gitmemesi için Pavlus’u uyarmaları konusunda aldıkları iletinin (Elç.İşl. 21:4) arasında görünüşte bulunan çelişkinin çözüldüğü bir bağlam sunmaktadır. Kutsal Ruh, Pavlus’un geçeceği denenmeleri açıklamıştı ve kardeşler de bu vahiyi, Pavlus’u yoluna devam etmemeye ikna etme yönünde algılamışlardı. Bu durumda Pavlus, Sur kentindeki kardeşler aracılığıyla gelen peygamberlik sözüne “karşı mı gelmiş” oluyordu? (Sy. 94). Bu metin, “Kutsal Ruh aracılığıyla” gelen fakat Tanrı halkının hayatında hatalı ve yetkisiz yeni bir tür peygamberlik mi oluşturmaktadır? Bayağı bir niteliğe sahip olduğu için, değişik türdeki bu Yeni Antlaşma peygamberliğine itaat etmemek, maruz görülebilir mi?
Sorun sadece, bir anlam sorunu ya da Kutsal Ruh aracılığıyla gelen ve hatalı olduğu düşünülen bir sözü tanımlamak için “peygamberlik” teriminin kullanılması üzerine yapılan bir tartışma değildir. Aslında sorun, bu özel olaydan yüzlerce yıl önce bilinen peygamberlikten farklı bir tür peygamberliğin, bugünkü tapınmaya girmesi durumunun haklı çıkarılıp çıkarılamayacağıdır. Kilise buna dayanarak, bir kişi Tanrı’dan, topluluğun ortasında bildirilmesi gereken bir “vahiy” aldığını iddia ediyor diye, bu kişinin doğru ve yanlış karışımı bir “peygamberliği” iletmesi için tapınma zamanını bölmesine izin vermeli midir? Elçilerin İşleri 21:4’teki kanıt, bu tür bir saygısızlığın Tanrı’nın düzenli tapınmasına girmesini desteklememektedir. Elçilerin İşleri Bölümü'ndeki peygamberlik, tam bir ilahi yetkiye sahip bir söz olarak varlığını sürdürmektedir. Bu peygamberlik, kişinin Tanrı’nın kendisine söylediğini düşündüğü hatalı bir ileti değildi.
Elçilerin İşleri 21:11’de yazılı olan Hagavos’un peygamberliği ile ilgili olarak, peygamberliğin ciddi doğası hakkında yeni sorular ortaya çıkmaktadır. Grudem iki açıdan bu peygamberliğin hatalı olduğunu ileri sürmektedir: (1) Yahudiler, Hagavos’un dediği gibi Pavlus’u bağlamadılar ve (2) Pavlus’u Romalılar’ın ellerine teslim etmediler (Sy. 96f). Tüm bu çabanın tek amacı, elçilik dışı olan bu Yeni Antlaşma peygamberliğinde hata bulmak ve böylece hatalı fakat uygun bir tür peygamberliğin bugün kilisede devam ettiğini mümkün kılabilmektir.
Yeni Antlaşma peygamberliğinde hata bulmaya çalışan bu sözde müjdecilik çabalarına iki yanıt verilebilir:
Öncelikle, Pavlus’un Yeruşalim’de tutuklanması ile ilgili olaylar hakkında Hagavos’un yaptığı açıklamanın gerçekten de hatalı olduğu açık mıdır? Pavlus’un Yahudiler tarafından “yakalandığı” iki kez belirtilmektedir (Elç.İşl. 21:27,30). Yahudiler’in Pavlus’u yakaladıklarında ve “tapınaktan dışarı sürüklerken” ellerini “bağlamadıkları” belli midir (30.Ayet)? Benzer şekilde, Hagavos’un ön bildiride bulunduğu gibi, Yahudiler’in Pavlus’u Romalılar’a “teslim etmedikleri” gerçekten belli midir? Yahudiler Pavlus’u yakaladılar ve Romalılar olay yerine geldiğinde onu dövüyorlardı (Elç.İşl. 21:32). Romalı komutan gelip Pavlus’u yakaladığı sırada, Pavlus’un Yahudiler tarafından “teslim edilmediği” ileri sürülebilir mi? Romalılar Pavlus’u yakalamadan önce, Yahudiler’in, ellerini Pavlus’un üzerinden tamamen çektiğini mi kabul etmemiz gerekiyor? Bu gürültülü olayın tüm hikayeyi anlatması oldukça zordur ve olayların Hagavos’un ön bildirisindeki gibi gerçekleşmiş olması muhtemeldir.
İkinci olarak, Kutsal Yazılar’daki peygamberlikleri yorumlarken, “kesinlik” tuzağına dikkat etmemiz gerekir. Detaylarda bazı kesinlik izleri arandığında, her çeşit zorluklarla karşılaşılabilir. Hagavos’un peygamberliği tüm gücüyle tamamen yerine gelmişti. Yahudiler, Pavlus’un Romalılar tarafından tutuklanması ile sonuçlanan yakalanışının aracısı olmuşlardı. İşte Hagavos’un peygamberliğinin ana fikri de buydu. Rab’bin peygamberlik sözü bazen detayda kesinlik belirtirken, her zaman böyle olmaz. Elçiler’in İşleri’nin önceki bölümlerinde Filipus, Mesih’in çektiği acılar hakkında peygamberlikte bulunan Yeşeya’dan alıntılar yapmaktadır (Elç.İşl. 8:32:35). Bu peygamberlik bölümü, Eski Antlaşma’daki diğer peygamberliklere göre, İsa’nın çektiği acıları önceden bildiren daha doğru bir ön bildiri olarak görülebilir. Fakat bu bölümde, Rab’bin kulunun çektiği acıların yerini kötülerin yanında bir mezara bıraktığı ve Rab’bin kulu öldüğünde zenginin yanında olduğu belirtilmektedir (Yeşaya 53:9). Ancak, Yeni Antlaşma’da yazılanlara göre, Rab’bin kulunun mezarı zenginin yanındaydı ve Rab’bin kulu öldüğünde kötülerin yanındaydı. Yeşaya peygamberin, yapmış olduğu ön bildirinin detaylarında yanıldığı sonucuna mı varmamız gerekiyor? Yoksa Kutsal Kitap’taki peygamberliğin doğası, biçimi itibarıyla kesin kesinlik içermemekte midir? Amacım, Eski Antlaşma peygamberliğinin hatalı olduğunu kanıtlamak değildir. Aslında amacım, Kutsal Yazıları, Rab’bin Sözü’nü nitelemeyen, gerçek dışı kesinlikten özgür kılmaktır. Yeni Antlaşma peygamberliğinin varsayılan yanlışlığı üzerine kurulu olan değişik bir tür peygamberlik olduğunu iddia eden düşünce, inandırıcı değildir.
ii. Dr. Grudem, ayrıntılı bir şekilde son olarak, “elçilerin peygamberliği”nin yetkisi ile “topluluğun genel peygamberliği” arasında bir ayrım yapılması gerektiğini ileri sürmektedir (Sy. 25-65). Bu iddianın ileri sürdüğü şey, Pavlus’un Efesliler 2:20 ve 3:5’te bahsettiği “elçiler ve peygamberler”in iki ayrı görev değil de “elçi/peygamber” şeklinde tek bir görevi ifade ettiğidir. Yeni Antlaşma kilisesinin vahiysel temeli oluşturulduktan sonra, tek bir görev olan bu “elçi/peygamber” görevi sona ermiştir. Fakat başka bir peygamberlik türü, “topluluğun genel peygamberliği” diye adlandırılan peygamberlik, elçi peygamberler ortadan kalktıktan sonra işlemeye devam etmiştir.
Eğer peygamberlik görevinin elçilerin döneminden sonra da devam ettiği ileri sürülüyorsa, bu iddia gereklidir. Çünkü eğer “elçiler” ve “peygamberler”, Yeni Antlaşma kilisesi için temel olan vahiyi tek seferde sağlama sorumluluğunu, iki farklı görev olarak paylaşsaydı, o zaman bu, iki görevin de, Yeni Antlaşma kilisesinin temelleri kurulduktan sonra işlevini yitirdiği anlamına gelirdi.
Bu yeni görüş, Yeni Antlaşma kilisesinin temellerinin oluşumu tamamlandığında elçilik görevinin sona erdiğini onaylamaya isteklidir. Hatta Efesliler 2:20 ve 3:5’teki düşünce de, peygamberlik görevinin, bu metinlerde bahsedildiği gibi, kilisenin temelinin oluşturulmasıyla sona erdiğini kabul etmektedir. Ancak, bugün bile kilisede, Tanrı’dan vahiy almaya devam eden bir “peygamber”in var olduğuna da yer verilmelidir. Yoksa peygamberliğin bugün devam ettiği hakkındaki tüm tezler boşa çıkar. Dolayısıyla durum, Yeni Antlaşma döneminde iki çeşit “peygamberlik” olması gerektiğini göstermektedir. Hem aynı zamanda elçi olan peygamberler, hem de “topluluğun genel peygamberleri” vardı. Bu görüşe göre, “topluluğun genel peygamberleri” varlığını korurken, kilisede işlevini yitiren peygamberler, temel nitelikli olan “elçi peygamberler”di.
Bu varsayımı oluşturmak için, hiçbir mecburiyet içermeyen detaylı bir dilbilgisi araştırmasına dayandırılan, uzun bir durum sunulmaktadır. Belirgin bir şey yazılı olmamasından dolayı, Efesliler 2:20 ve 3:5’te, “elçi” ve “peygamber”in bir düşünülebileceğini iddia etmek, bu iki görevin de kesinlikle birleştirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Hem 1. Korintliler 12:28’de hem de Efesliler 4:11’de bu iki görev, birisinde kesin bir şekilde bahsedilerek ve diğerinde sıra ile “ilk”(elçiler), “ikinci”(peygamberler) ifadeleri kullanılarak, tartışılamaz bir şekilde birbirinden ayrılmaktadır. Pavlus’un düşüncesinde bu iki görevin kesin bir şekilde birbirinden ayrılması, salt bir dilbilgisi olasılığından daha çok yorumsal bir ağırlığa sahiptir.
Bu konu üzerinde yaklaşık yirmi sayfa fikir yürüten Grudem, Efesliler 2:20 ve 3:5’teki ifadelerde temel nitelikli ve vahiy alan iki farklı görevden bahsedilse bile, “Efesliler Bölümü’nün geri kalan kısmındaki düşünceyi önemli derecede etkilememesi gerektiğini” ileri sürmektedir (Sy. 62). Çünkü daha sonra Grudem, bu ayetlerdeki esas “peygamberler”in, Yeni Antlaşma kiliselerine yayılmış olan “genel peygamberler”den farklı olduğunu ileri sürmeye hazırlanmaktadır. Böylece Grudem’in varsayımı, üç farklı Yeni Antlaşma peygamberliği olma olasılığına yer verecek kadar genişlemiştir: elçi peygamberler, vahiy peygamberleri ve topluluğun genel peygamberleri. Fakat, bu ayrımları destekleyecek somut bir kanıt gösterilemez. Grudem’in kendi kendine yaptığı bu konuşma, Grudem’i, ispatlamaya çalıştığı şeyleri, ters yönü gösteren kanıtlara rağmen öne sürüyor gibi göstermektedir. Açıkçası bir kişi çıkıp da, Yeni Antlaşma’nın bir yerinde, “esas” peygamberler ile “genel” peygamberler arasında açık bir şekilde ayrım yapıldığını öne sürebilir. Fakat bazı durumlarda bu ayrımın bir yorum temeline oturtulması gerekecektir.
iii. Yeni Antlaşma topluluğunda farklı bir tür peygamberlik olduğunun ileri sürüldüğüne dair, sadece tek bir metnin ciddi bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Pavlus’un ilk yazılarında, ele alınması gereken bir ifade bulunmaktadır. Pavlus’un Selanikliler’e yazdığı ilk mektup bir dizi öğütle sonlanmaktadır: “Ruh’u söndürmeyin. Peygamberlik sözlerini küçümsemeyin. Her şeyi sınayın, iyi olana sımsıkı tutunun. Her çeşit kötülükten kaçının” (1.Selanikliler 5:19-22).
Pavlus, peygamberlik sözlerinin küçümsenmemesi gerektiğini söylemektedir. Aslında tam olarak Pavlus, peygamberlik sözlerinin bir hiçmiş gibi görülmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Pavlus neden kendisini bu tür bir yönlendirme yapmaya mecbur hissetmiştir? Peygamberliğin bir hiç olarak muamele görülmesi riski taşıyan ne tür bir durum düşünülmelidir? Selanikliler’in Yeni Antlaşma topluluğunun gelişimi içindeki ilk günlerine bakıldığında, bu öğüt iyi bir anlam ifade etmektedir. Peygamberlik armağanı, dört yüz yıl boyunca işlev görmüyordu. Yazılı olan Tekvin, yüzyıllar boyunca Tanrı halkının hayatındaki tek vahiysel veri kaynağı olmuştu. O zaman, yeni imanlılar topluluğunun, o dönemin peygamberlik sözleriyle geldiği iddia edilen yeni vahiyler konusunda oldukça şüpheli davranması, gayet mantıklıydı. Bu kişiler doğal bir şekilde, bu sözleri bir hiç gibi görmeye eğilim gösterebilirlerdi. Bu kişilerin düşüncelerinde, yaşadıkları o dönemde peygamberlikte bulunma diye bir şey yer almıyordu. Dolayısıyla Pavlus, Yeni Antlaşma döneminin bu yenilik unsuru hakkında, onlara öğütte bulunmaktadır. Selanikliler’in, aynı Eski Antlaşma günlerinde olduğu gibi, peygamber aracılıyla Rab’den yeni sözler beklemesi gerekmektedir. Selanikliler ancak o zaman, Mesih’in gelişinin tüm önemini kavrayabilirlerdi. Bu çağdaş peygamberlikleri küçümsememeleri gerekiyordu çünkü bu peygamberlikler Rab’den esinlenerek geliyorlardı.
O zaman, “her şeyi sınayın” öğüdü ne anlama geliyor? Eğer peygamberin sözleri Tanrı’dan esinleniyorsa o zaman neyi sınamaları gerekiyor? Bu öğüt, Yeni Antlaşma peygamberliklerinin iyi ile kötünün bir karışımını içerdiğini mi kabul etmektedir? Eski Antlaşma altındaki Tanrı halkının yaşadıkları, başka yönü göstermekteydi. Bir peygamberin sözlerinin sınanması normal bir işlemdi. Peygamberin kendinden önceki vahiyler ile uyum içinde konuşup konuşmadığının saptanması gerekiyordu (Yas.Tek. 13:1-5; 18:21-22). Ancak o zaman peygamberin sözleri, Tanrı halkı için yetkin sayılıyordu.
Bu iddiaya karşılık olarak, Eski Antlaşma altında, peygamberin iletisinin değil kendisinin sınandığı ileri sürülmektedir (Sy 105). Bu yüzden, bu Yeni Antlaşma öğüdü, iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın bir karışımını içermesinden ötürü sınanması gereken yeni bir tür peygamberliğin, mantıklı bir peygamberliğin varlığını kabul etmektedir. Fakat Eski Antlaşma altında, peygamberin iletisinin değil de kendisinin sınandığını ileri süren bu iddia, Rab’bin İsrail’e bulunduğu açık öğütle çelişmektedir: “Eğer bir peygamber RAB’bin adına konuşur, ama konuştuğu söz yerine gelmez ya da gerçekleşmezse, o söz RAB’den değildir” (Yas.Tek. 18:22). Yasanın Tekrarı Bölümü, daha da ileri gidip, peygamberin sözünün yerine geldiğini fakat iletisinin Kutsal Yazılar’ın öğretisiyle çeliştiği durumu da tasvir etmektedir (Yas.Tek. 13:1-3). Böyle bir iletinin sadece hatalı kısmı değil, bütünü reddedilmelidir çünkü peygamberlikteki herhangi bir hata, peygamberin haddini bilmeden konuştuğunu göstermektedir.
Bu durumun tamamen, Yeni Antlaşma dönemindeki yeni bir sınıf peygamberlikle, gerçek ile hatayı karıştırsa dahi mantıklı olan bir peygamberlikle alakalı olmadığı öne sürülebilir. Yanılmaz ve esas olan “elçilerin peygamberliği” ile hem yanılmaya müsait olan hem de ilahi vahiye dayanan “topluluğa ait genel geçerli peygamberlik” arasında yapılmaya çalışılan ayrım, Kutsal Yazılar’da fazla kanıt bulamamaktadır. Bunun yerine, Yeni Antlaşma metinlerinin, Eski Antlaşma peygamberliğinden farklı bir tür peygamberlik sunduğunu ileri süren varsayımın, sadece bir yoruma dayandığını söylediğimiz iddiamızı tekrar etmemizin bir nedeni var. Ne Korintliler Bölümü’nde, ne Elçilerin İleri Bölümü’nde, ne de Pavlus’un diğer mektuplarında bu varsayımı destekleyen gerçek bir kanıt yoktur. Yeni Antlaşma dönemindeki peygamberlik, Eski Antlaşma altında meydana gelen vahiy olayları ile doğrudan bağlantılıdır. Petrus’un Pentikost Günü’ndeki kanıtı, Eski Antlaşma ile Yeni Antlaşma peygamberlikleri arasında bir süreklilik bağı oluşturmaktadır. Yeni Antlaşma belgelerindeki bazı küçük deliller, bu bağlantıdaki kopmaları desteklemektedir. Yeni Antlaşma metinlerinde, Tanrı’dan gelen vahiy olarak yola çıkan fakat iletildiği sırada hatayla karışan ve kilisenin tapınma zamanında meydana gelen özel bir tür peygamberliği onaylayacak gerçek bir temel bulunmamaktadır.
3. BU GÖRÜŞ, KUSURSUZ BİR TARİHE SAHİP SAYGDEĞER BİR DÜZENE GÖLGE DÜŞÜRMEKTEDİR
Şu anda üzerinde durmakta olduğumuz Yeni Antlaşma peygamberliğinin bu yeni konumu, kendisini istenilmeyecek bir görev olarak sunmaktadır. Bu konumun, Yeni Antlaşma’daki “topluluğun genel” peygamberliğinin, Tanrı halkının hayatında bulunan bağlayıcı yetkiye sahip olmasını engelleyen hatalar içerdiğini kabul ettirmesi gerekmektedir.
Neden bu görüş, Yeni Antlaşma’daki “topluluğun genel” peygamberliğinde hata olduğunu kabul etmelidir? Bunu kabul etmelidir çünkü bu görüşün tüm amacı, Protestan Reformu’nun sola scriptura görüşünün gücü ile çağdaş Pentikost hareketinin canlılığını birleştirmektir. Bu görüş bir taraftan, Rab’den gelen yetkin sözün tek kaynağının yalnızca ve yalnızca Kutsal Kitap olduğunu doğrulama amacı gütmektedir. Diğer taraftan ise, tapınma içerisinde, Tanrı’nın orada ve o anda, kendi halkının o anki sorunları hakkında, vahiysel yolla konuşmasıyla gelen yenilik ve canlılık düşüncesi kavranmak istenmektedir.
Ne iyidir ki bu durum, bugün bir peygamber aracılığıyla gelen hatasız bir sözün, Kutsal Yazılar’ın yetkisinin eşsizliğine meydan okumayacağını ileri süren yüzeysel düşünme tuzağına düşmemektedir. Açıkçası, Tanrı’dan bugün gelecek bir söz, tüm yetkisiyle beraber, Kutsal Yazılar’ın Tanrı halkının bugünkü yaşantısında işler durumda olan yetkisine rakip olurdu. İmanlıların ve kilisenin bugünkü somut durumlarına hitap eden, doğası itibarıyla yanılmaz ve şaşmaz olan ilahi bir söz, Tanrı halkının yaşamında, Kutsal Yazılar’ın genel sözlerine oranla çok daha fazla etki yaratacağı kesindir. Eğer tam bir ilahi yetkiye sahip, güncel bir peygamberlik sözü John’un Martha ile evlenmesi gerektiğini belirtiyorsa, bu çiftin evlenmekten başka bir seçimi olamaz. O zaman, aynı Hoşea peygambere fahişe bir kadınla evlenmesi buyrulduğunda olduğu gibi, Kutsal Yazılar’ın evlilik hakkındaki genel buyruklarının yerini, daha belirgin bir buyruk almış olurdu (Hoşea 1:2-3). Hoşea peygamberin Rab’bin sözünü tam olarak yerine getirmekten başka bir seçeneği yoktu.
Kutsal Yazılar’a eklenmediği için, bugünkü peygamberlik vahiyinin Kutsal Kitap’a rakip olmadığını söylemek, Rab’bin özel bir konuya hitap eden doğrudan sözünün, Kutsal Yazılar’da bulunan ve her imanlının yaşamına uyarlanması gereken genel gerçekten daha büyük olan gücünü göz ardı etmektir. Bu konuyu açıklamamız konusunda bize yardımcı olması için bir örnek verelim. Pazar Okulunda vereceği dersi hazırlamakta olan birisini düşünün. Bu kişi, camdan dışarı baksın ve sokağın karşısında, evinin önündeki sundurmasının merdivenlerinde oturan komşusunu görsün. Şimdi bu kişi, müjdeyi paylaşmak için karşısına çıkan bu fırsata duyarlı olup, hazırladığı dersi yarıda bırakarak komşusunun yanına mı gitsin? Ya da, öğretmenlik sorumluluğunu tam olarak yerine getirmek için, gayretle çalışmasına devam mı etsin? Bu durumda olduğu gibi, bu kişi, bu iki “iyi” arasında seçim yapma özgürlüğüne sahiptir. Bu kişi, hikmetli olması için, Tanrı’ya dua edip yapması gerekene karar verebilir. Fakat bir arkadaşı Rab’den doğrudan aldığı bir söz ile odaya girdiğinde, bu kişinin yapması gereken şey, itaat edeceğine dair arkadaşına söz verip arkadaşını dinlemektir. Eğer bu “peygamber” olan arkadaşı, Tanrı’dan, onun çalışmayı bırakıp o an komşusu ile müjdeyi paylaşmasını söyleyen bir söz iletirse, o zaman başka seçeneği kalmaz. Rab’den gelecek kesin bir buyruk, bu kişinin o anki yaşamında, Kutsal Yazılar’ın genel öğütlerinden daha somut bir hakimiyete sahip olacaktır.
Ne güzeldir ki, üzerinde durduğumuz iddia bu ilkeyi kavramaktadır. Arzulanan amaç, Kutsal Yazılar’ın eşsiz yetkisini, Tanrı’nın gerçek sözü olarak kabul etmek ve ona rakip sunmamaktır. Ancak, bu iddianın Kutsal Yazılar’ın eşsiz yetkisini koruyabilmesi için, Tanrı’dan doğrudan doğruya gelen vahiyden kaynaklansa bile, Tanrı’nın gerçek sözünden daha aşağı seviyede olan bir tür “topluluğun genel peygamberliği”ni kabul etmek zorundadır. Dolayısıyla bu iddianın, Yeni Antlaşma’daki gerçek peygamberlik sözlerinde, bugünün doğası itibarıyla yanılmaz ve şaşmaz olmayan gerçek peygamberlik sözleri düşüncesini aklayacak bir hata bulmaya çalışması gerekmektedir.
Eski Antlaşma dönemi boyunca peygamberlik kurumu, Tanrı halkına, Tanrı’nın vahiyini ileten en önemli araç olarak hizmet etmiştir. Peygamberin vahiy alması yetmiyordu; Tanrı’nın kusursuz sözünü insanlara iletmesi için peygamberin güvenilir birisi olması da gerekiyordu. Peygamberin söylediği sözler, Tanrı’nın sözleriydi. Halkın peygamberin dudaklarından duyduğu gerçek, Tanrı’nın gerçek sözünden daha aşağı seviyede bir söz değildi. İbraniler yazarının da belirttiği gibi, Tanrı’nın atalarımıza konuşma şekli, “peygamberler” aracılığıyla olmuştu (İbraniler 1:1). Peygamberler, ilahi iletişim yollarıydılar. Peygamberin “dışarıya doğru söylediği şeyler”, Tanrı halkı için olan vahiysel olayların doğasını tanımlıyordu. Tanrı halkı için olan vahiysel bir olayı tanımlayan şey, peygamber tarafından vahiyin alınması değil, peygamberin Tanrı’dan aldığı esinlenmiş, yanılmaz ve şaşmaz iletiyi iletmesiydi.
İşte yeni bir iddiaya daha geliyoruz. Peygamberliğin Yeni Antlaşma altındaki vahiysel boyutunun, peygamber tarafından iletilen vahiyin alımıyla sınırlandırılması gerektiği ileri sürülmektedir. Peygamberin vahiyi iletişi, insanın yanılabilme ihtimaliyle kirleniyormuş. Bu konuya açıklık getirmek için, bu konu üzerinde bugüne ait birkaç Pentikost görüşünden izin altında alıntı yapıyorum:
“Peygamberlik saf olmayabilir – aldığımız iletinin içine kendi fikir veya düşüncelerimiz karışmış olabilir...”
“... en yüksekten en aşağıya kadar tüm derecelerde vahiy olabilir ...”
“...bir bildirinin %75’i Tanrı’dan, %25’i de kişinin kendi düşüncesinden kaynaklanabilir...”
“Bir kişi Rab’bin sesini duymuş ve O’na itaat edip konuşmuş olabilir fakat bu sözün kirlenemeyeceğinin garantisi yoktur. Benlik ile Ruh birbirine karışmış olabilir.” (Grudem, Sy. 110f).
Müjdeci bir Hıristiyan’ın bunları desteklemesi, hiç de hoş bir durum değildir. Açıkçası bu durum, Eski Antlaşma’da tanımlanan gerçek vahiy kavramıyla mücadele etmektedir. Saf olamayan, kirli, benlikten gelen, düşük vahiy oranına sahip, %75 Tanrı’dan şeklinde nitelendirilen bir peygamberlik, çekici bir şey değildir. Özel bir peygamberlik sözünün en önemli sınavdan geçtiğini ve Kutsal Yazılar’ın öğretişiyle çelişmediğini gördükten sonra, bu peygamberlik sözünün hangi kısmının saf ve lekesiz, hangi kısmının lekeli, kirli ve benlikten olduğuna nasıl karar verilebilir? Yoksa, bu peygamberliğin hangi kısımlarının gerçek Tanrı sözü olduğunu saptamak için, vahiysel ayırt etme armağanına sahip olunmamış mıdır?
Bu görüş, hiç de çekici bir konuma sahip değildir. Rab’bin çok eskilerde oluşturmuş olduğu kuruma leke sürmektedir. Bu görüş, Eski Antlaşma’daki kutsalların yaşadıklarını, Yeni Antlaşma’daki kutsalların yaşadıklarının üstüne çıkararak garip bir hal almaktadır.
4. BU GÖRÜŞ, TAPINMANIN İÇERİSİNE ŞÜPHE ETKENİNİ SOKMAKTADIR
İddia edilen “peygamberlik” sözlerinin, sadece insan düşünceleri olarak görülmesi daha iyi olurdu. O zaman rahat bir vicdanla onları çıkarıp atabilirdik. Fakat Tanrı’dan gelen güncel vahiye dayanan bir peygamberlik sözü, özel olarak bir bireye yada kiliseye yönlendirilmişse, bu peygamberlik nasıl oluyor da, insani düşünceye ait bir ifadeye indirgenebiliyor? Eğer bir peygamberlik sözünün en az %75’i ilahi vahiyin doğru bir şekilde iletilmiş hali ise, o zaman onu işitenler bu sözlerin hangi kısımlarının Tanrı’dan geldiğini bulmaya ve ardında Tanrı’nın açıkladığı isteğini sorgusuz ve tereddütsüz bir şekilde getirmeye mecburdurlar.
Fakat hala daha bir belirsizlik mevcuttur.
O zaman bu belirsizlik, Hıristiyanların zihnindeki esenliği nasıl etkileyecektir? Kişi, peygamberin sözlerinin, Tanrı’nın onun bu somut durumu hakkında açıkladığı vahiye dayandığını bile bile, özellikle kendisine yönlendirilen bu peygamberlik sözlerini kendi isteğiyle reddetmeyi seçtiği zaman, vicdanında suçluluk hissetmeden durabilecek mi? Bu durum, ne mutlu ne de sağlıklı bir durumdur.
5. BU GÖRÜŞ, TANRI’DAN GELEN DİĞER PEYGAMBERLİK VAHİYLERİNE DE ŞÜPHE SOKMA POTANSİYELİNE SAHİPTİR
Açıkçası, bu görüşü bugün ileri sürenler, bu olasılığı akıllarından bile geçirmediklerini kabul etmektedirler. Fakat bir öğretmen, öğrencileri için sadece yolu gösterir. Öğretmenin amacını keşfedip geliştirecek olanlar, bir sonraki nesildir. Bizi, Kutsal Yazılar’ın tam yetkisine bağlı kalmamızdan saptıracak potansiyele dikkat etmemiz gerekir. Yeni Antlaşma’daki “topluluğa yönelik peygamberliğin” hatalı bir niteliğe sahip olduğunu kabul etmenin bir adım ötesi, Eski Antlaşma’daki peygamberliklerin de aynı yanılma niteliğine sahip olduğunu kabul etmektedir.
Belirttiğimiz gibi, üzerinde durduğumuz bu görüş, Elçilerin İşleri Bölümü’ndeki peygamberliklerin, hatayla karışık bir gerçeklik içerdiğini kabul ettirme konusunda zorlanmaktadır. Yahudiler’in Pavlus’u “bağladıkları” veya Romalılar’a “teslim ettikleri” açıkça belirtilmediği için, Hagavos’un peygamberliğinin hatalı olduğu sonucuna varılmaktadır (Sy. 96f). Fakat buna benzer “hataları”, Eski Antlaşma’daki peygamberlerde de “bulmak” o kadar zor değildir. Hatta İsa hakkında yapılan ön bildirilerde bile, bu tür bir “hata” bulunabilir. Yeşaya 53:9’da uyuşmazlık gibi görünen bir durumu daha önce belirtmiştik. Bir başka örnekte ise Matta, Hirodes’in Beytlehem’deki bebekleri öldürtmesiyle Yeremya’nın peygamberliğinin yerine getirdiğini söylemektedir: “Rama’da bir ses duyuldu, ağlayış ve acı feryat sesleri! Çocukları için ağlayan Rahel avutulmak istemiyor. Çünkü onlar yok artık!” (Matta 2:17-18; Yeremya 31:15). Rama, Yeruşalim’in yaklaşık on kilometre yukarısında bulunan küçük bir kasabadır. Beytlehem ise, Yeruşalim’in yaklaşık on kilometre güneyindedir. O zaman Yeremya’nın bulunduğu peygamberliğin birazcık hatalı olduğu ileri sürülemez mi? Yeremya, ağlayışın Rama’da olacağına dair peygamberlik ediyor fakat ağlayış aslında Beytlehem’de oluyor. Bu uyuşmazlık, hem Yeremya’nın peygamberliğinde hem de Matta’nın yaptığı alıntıda bir hata olduğunu mu göstermektedir? Yine, İsa tapınakta taş üstünde taş kalmayacağına dair peygamberlikte bulunmaktadır (Luka 21:6). Fakat Yeruşalim’deki ağlama duvarını görenler bilirler ki, taş üstünde hala kalan taş vardır. Ve yine Pavlus, Mesih’in insanlara armağanlar vermesine dair yapılan peygamberliğin, Kutsal Ruh’un dökülmesiyle yerine geldiğini söylemektedir (Efesliler 4:8). Ancak Pavlus’un alıntı yaptığı peygamberlik, aslında Mesih’in insanlardan armağanlar “aldığını” belirtmektedir (Mezmurlar 68:18). Açıkçası, insanlardan armağanlar almak ile insanlara armağanlar vermek, birbirine tamamen terstir. O zaman, Davut’un yaptığı peygamberlikte hata yaptığı sonucuna mı varmalıyız? Şu durumda, Eski Antlaşma’daki peygamberliklerin de, Yeni Antlaşma topluluğundaki topluluğa yönelik peygamberlik için söylendiği gibi, hatayla karışık gerçek içerdiği sonucuna varmak zorunda mı kalıyoruz? Tüm Kutsal Yazılar’ın benlik ile Ruh’un, gerçek ile yanlışın bir karışımını içerdiğini kabul etmemiz mi gerekiyor?
Bu ifadelerin amacı şüphesiz, Kutsal Kitap’taki ifadelerde hata olduğunu kabul ettirmektir. Peygamberlik ve bu peygamberliğin meydana gelişi arasında görünürde olan tüm bu uyuşmazlıklar da, aynı Hagavos’un peygamberliğinde görünürde olan uyuşmazlıklara açıklık getirildiği gibi, kolayca açıklanabilir. Yeremya’nın peygamberliğinde önemli olan, ağlayışın kesin olarak nerede olduğu değil, Tanrı’nın seçilmiş evlatlarının çektiği acının üzüntüsüdür. İnsani bir tabirle “taş üstünde taş kalmayacak” demenin, hiçbir taşın mutlaka başka bir taşla temas halinde olmayacağı anlamına gelme zorunluluğu yoktur. Mesih’in armağanlar “alması”, ulusların saygısını anlatan bir Eski Antlaşma tasviridir ve armağanların “verilmesi” ise, Mesih’in Egemenliği’ni niteleyen yüce cömertliliğinin altını çizen, tasvirsel bir dönüşümdür. Mesih’in armağanlar “alması”ndaki amacı, onları yeniden vermektir.
Ümit ederim ki, peygamberlik hakkındaki bu yeni görüşün tehlikeleri anlaşılmıştır. Kutsal Yazılar’ın peygamberliklerinde hata arama düşüncesi kabul edilirse, Eski Antlaşma peygamberlikleri Yeni Antlaşma peygamberliklerinden gerçekten farklı değilmiş gibi görünecektir. İsterim ki bu örnekler, gerçekle karışık hata bulmaya çalışan bir Yeni Antlaşma peygamberliği görüşünü ileri sürmenin, müjdeci bir Hıristiyan için hiç de çekici bir şey olmadığını göstermeye yeterli olsun. Bu görüş kabul edildiği takdirde, o zaman gerçek ve hatanın karışık olduğu durum, tüm peygamberliklerde, hatta Kutsal Yazılar’ın kendisinde de görülebilir. Aslında, söylenilen özel bir ifade, bilmeden de olsa bu sonucun olasılığını kabul etmektedir. “Aslında”, eğer detayları Yeni Antlaşma’da yerine gelmemiş Eski Antlaşma peygamberlikleri mevcutsa, “Kutsal Kitap’ın yanılmazlığına tutunmanın biraz zor olduğu” söylenmektedir (Sy. 118, n37). Bu ifade, eğer Hagavos’un peygamberliklerindeki gibi uyuşmazlıklar, Eski Antlaşma’daki peygamberliklerde de görülüyorsa, o zaman Kutsal Kitap’ın yanılmazlığını kabul etmeye devam etmenin zor olacağını kabul etmektedir. Fakat Hagavos’un peygamberliğinin yerine gelişinde aranılan türde bir kesinliğin, daha önce örneklediğimiz gibi, Eski Antlaşma peygamberliklerinin yerine gelişinde de benzer uyuşmazlıklar bulması kaçınılmazdır.
Bu istenmeyen bir durumdur. Bu durum, özellikle müjdeci Hıristiyanlar için ciddi zorluklar çıkarmaya mecbur olan peygamberliğe doğru yapılan bir yaklaşımdır.