http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

 

Kitap 1.bölüm Kitap 2. bölüm Kitap 4. bölüm Kitap 5. bölüm

 

SON  SÖZ

Günümüzdeki Diller ve Peygamberlik Konusuna

Kutsal Kitap Açısından Verilen Bir Yanıt

 

 

O. Palmer Robertson

 

 

Bölüm Bir

 

Bugünkü Peygamberlik

 

Bölüm İki

 

Bugünkü Diller

 

 Bölüm Üç

 

Bugünkü Vahiy

 

 Bölüm Dört

 

Vahiyin Devam Ettiğine Dair Bugün Yapılan Savunma

 

Bölüm Beş

 

Sonuç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm Üç

 

Bugünkü Vahiy

 

 

Vahiyin “en önemli amacı nedir?” Herhalde sorunun sonunu bu şekilde beklemiyordunuz. Sorunun herkesçe bilinen hali şudur: “İnsanın en önemli amacı nedir?” Kısa İnanç Açıklamasın’nın bu klasik sorusunda yapılan değişiklik, karışıklık yaratmayı değil; vahiyin “amacı” konusuna, daha olumlu bir bakış açıksından bakmaya teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Bir “amaca” ulaşmak, görkemli bir hedefe varmak anlamına gelebilir.

Vahiyin amacının, bir anlığına hedefe ulaşmak olduğunu düşünün. Tüm çağlar boyunca, Tanrı’nın kendisini günahkar insanlara açıklamasının amacı neydi? Bu amaç, insanın daima Tanrı hakkında düş kurabilmesi miydi? Bu amaç, insanın devamlı olarak tanrısal bir görünümün tam şeklini anlamaya çalışması mıydı? Yoksa bu amaç insanın göklerden gelmeye devam eden Tanrı hakkındaki rasgele bilgilerin garip şekilli parçalarını tutarlı bir bütün yapmaya çalışarak, sonsuzluklar boyunca bir bulmacayı çözebilmesi miydi?

Hayır. Yanıt gayet açık olmalıdır. “Vahiy”in amacı-hedefi, kendi sürekliliğini koruması değildir. Aslında vahiy bir amacın aracısıdır. Vahiy, Tanrı’nın Oğlu olan Rab İsa Mesih’ten ümitsiz bir şekilde ayrılan günahkar insana, Tanrı’nın kendisini açıkladığı bir yoldur. Vahiy, bir ve tek Tanrı’yı ve de O’nun gönderdiği İsa Mesih’i insanlara tanıtarak sona ulaşmıştır.

Bu açıdan bakıldığında, vahiyin “sona ermesi” üzüntü duyulacak bir şey değildir. Aslında “ne kadar erken o kadar iyi” anlayışı, vahiyin “sonu” karşısında daha doğal bir davranış olabilir. Vahiyin parça parça halindeki işlemi ne kadar çabuk tamamlanırsa, insan da tüm doluluğuyla günahkarları seven Tanrı’yı insanların kurtarıcısı olarak kişisel ve samimi bir şekilde o kadar çabuk tanıyabilir. O zaman şu soru sorulabilir; “Şu anda bizler, Tanrı’nın kendisini günahkarlara açıklama sürecinin neresindeyiz? Bu sürecin sonuna göre nerede duruyoruz?”

İbraniler bölümünün yazarı, bu soruyu oldukça net bir şekilde yanıtlamaktadır. Yazar, Tanrı’nın kendisini geçmişte açıkladığı çeşitli durum ve yolları hatırlatmaktadır. Fakat yazar insanlık tarihinin son aşamasına ulaştığını belirtip, Tanrı’nın son olarak, tüm gerçeği kendi Oğlu’nun kişiliğinde sergileyerek konuştuğunu ileri sürmektedir (İbraniler 1:1). İnsanın var oluşunun bugünkü durumuna göre son gelmiştir! Vahiyin amacı gerçekleşmiştir! Çağımız açısından Tanrı’dan gelen vahiy, İsa Mesih’te tepe noktasına ulaşmıştır. Bugün günahkar bir insan İsa Mesih’i tanıyarak, Yaratıcısı’nı ve Kurtarıcısı’nı kişisel olarak tanıma kapasitesinin sınırlarına ulaşmaktadır.

Vahiyin sona ermesi konusu, Tanrı tarafından tasarlanan bu “zamanın doluluğu”na ulaşıldığı bağlamda ele alınmalıdır. Tanrı tarafından gelen vahiysel etkinliklerin sona ermesi, çok sevdiğimiz bir arkadaş ölmüş gibi bizi yasa boğmamalıdır. Tersine, içindeki paha biçilmez hazineyi gözler önüne seren bir sandığın açılması olarak görülmelidir. Sandığın süslemesi güzel olsa da, işin özü hazinenin tamamen açığa çıkmasında yatmaktadır.

Böylece vahiyin “sona ermesi” sorusu üzerinde daha olumlu düşünmek için zemin hazırlanmış oldu. Vahiy, amacın kendisi olarak ve kendi sürekliliğini koruması beklenen bir olay olarak görülmemelidir. Vahiy, Tanrı’nın tüm vaat sözlerinin eveti ve amini olan Mesih’i kişisel olarak tanıtma hedefine ulaşmıştır. Dolayısıyla bu bağlamda Mesih’in gelmesiyle hedefine ulaşan vahiy işleminin sona ermiş olmasının, bu çağa göre tam olarak ne anlama geldiği üzerinde duralım.

 

1.      VAHİYİN SONA ERMESİNİN ANLAMI

 

a.       Vahiyin, İsa Mesih’in kişiliğinde son-hedefine ulaştığı için kesilmiş olduğunu söylemek, Tanrı’nın kendisini doğada ve ilahi takdir işleri aracılığıyla açıklamayı durdurduğu anlamına gelmez.

 

      Gökler Tanrı’nın görkemini açıklamaya devam etmekte ve gök kubbe O’nun ellerinin eserini duyurmaktadır (Mezmurlar 19:1). Tanrı, yaratılışın ve ilahi takdirin işleriyle kendi gücünü ve Tanrılığı’nın açıkça göstermektedir (Romalılar 1:18-20). Tanrı’nın insanlarla ve uluslarla ilgilenişi gözlemlenerek, Tanrı’nın adaleti ve merhameti içindeki kişiliği hakkında dersler çıkarılabilir. Zalim hükümdarlar baş aşağı edildikleri zaman, Tanrı’nın gerçeği gözler önüne serilmiş ve kanıtlanmış olur. Fakat bu tür açıklamaların hiçbiri, günahkar insanların kurdukları ve Yaratıcıları ile ilişkilerini düzelttikleri yolu ifade etmez. Bu tür açıklamalar, insanların tutsak eden günahtan kurtulma ihtiyacını anlamaları konusunda bir temel oluşturarak, Mesih’e hazırlık yapabilirler. Fakat Tanrı’nın sonsuz gücünün ve Tanrılığı’nın devam eden açıklanışı, ne Kurtarıcının kimliğini, ne O’nun insanları kurtaran işinin doğasını, ne de O’nun güçlü kurtarışına insanları ortak eden araçları, ortaya çıkarmamaktadır. Bu özel gerçeklerin “vahiylenişi”, İsa Mesih’te sona ulaşmıştır ve sadece İsa Mesih’te tamamlanabilir.

 

b.      İsa Mesih’in gelmesiyle vahiyin sona ermesi veya hedefine ulaşması gerçeği, Tanrı’nın Kutsal Yazılar aracılığıyla insanlarla konuşmayı ve iletişim kurmayı bitirdiği anlamına gelmez.

 

İnsanların yürekleri ve düşüncelerinin anlayıp iman edebilmesi için, Tanrı’nın Ruh’u Kutsal Kitap’ın gerçeklerini açıklamaya devam etmektedir. İsa hakkında özel vahiylerin artık yapılmadığını ileri sürmek, Tanrı’nın artık kendi halkıyla konuşmadığı ve iletişim kurmadığı anlamına gelmez. Kutsal Ruh’un insanların yüreklerinde çalışması sayesinde, tüm dünyada milyonlarca kişi her gün, Tanrı’nın Kutsal Kitap’taki gerçeğini daha iyi anlamaktadır. Kutsal Ruh, devamlı bir şekilde, erkek, kadın ve çocukları, Tanrı Sözü’nün gerçeklerini daha derinden anlamaya yöneltmektedir. Tanrı’nın Ruh’unun, kendi gerçeğini, biz Kutsal Kitap okurken iletmesine de gerek yoktur. Bir kişi yolda araba kullanırken, kapı önündeki yaprakları süpürürken, bulaşıkları yıkarken, arkadaşıyla konuşurken, duada güreşirken, kendi hayatı için Tanrı Sözü’nün anlamı konusunda yeni bir görüş kazanabilir. Tanrı diridir ve Hıristiyanlar bu diri Tanrı sayesinde, Kutsal Kitap’ta açıklanan gerçeklerin üzerinde sabit bir şekilde konuşabilmektedir.

Fakat tüm Hıristiyanlarca bilinen bu tür düzenli bir olay, “vahiy” ile aynı şey değildir. Bunu ileri sürmek, bir kelime oyunu değildir. Pavlus’un kendisi de, zaman zaman, kendi gerçeğini yaşama uyarlarken Tanrı’nın yeni görüş “açıklama”sından bahsetmektedir (Efesliler 1:17, Filipililer 3:15). Fakat bu sıradan olaylar, Tanrı’nın İsa Mesih hakkında, kendi çalışması hakkında ve dünyanın geleceği hakkında yeni gerçekleri özel olarak vahiylediği durumlardan tamamen ayrı bir sınıfa girmektedir. Mary adlı bir kişinin Hıristiyan kişiliği hakkında, sizi bu kişinin John ile evlenmesi sonucuna yönlendirecek bir görüşe sahip olabilirsiniz. Fakat, sizin “görüşünüz”ün, “Rab’den gelen” ve bu çifte Tanrı’nın sözü olarak bildirilmesi gereken “bir söz” olduğu sonucuna varma yanlışına düşmeyin. Çünkü Tanrı’nın özel vahiyinin bugün elimizdeki tek kaynağı olan Kutsal Kitap’ın hiçbir bölümü, bizi sonuca yönlendirmez. Çok zeki bir ekonomi analizcisi olabilirsiniz. Fakat, Hıristiyanların bir sene sonra gelmesi kesin olan sıkıntıya hazırlık yapmaları gerektiğini söyleyen, “Rab’den bir söz” bildirebileceğinizi düşünmeyin. Çünkü, Kutsal Kitap’ta yer alan Tanrı Sözü, tepe noktasına Mesih’te ulaşmıştır ve yarın hakkında kesin bir bilgi taşımamaktadır. Kutal Yazılar’ın vahiy edilmiş Sözü, bireylerin hayatlarındaki belli bazı durumlara uyarlandığında, sabit bir şekilde açıklama bulsa bile, yukarıda bahsettiğimiz özel vahiy türü kesilmiştir.

 

c.       Vahiyin sona ermiş olması demek, sadece, Kutsal Yazılar’ı oluşturan esinlenmiş yazıların bütününe artık bir ekleme yapılamaz demek değildir.

     

      Yüzyıllar boyunca kilise, Kutsal Kitap’ın yetkin yazılarının eşsiz olduğunu kabul etmiştir. Hiçbir kitap, bölüm, ayet veya söz bu esere dahil edilemez. Kutsal Kitap’ın sözleri, Tanrı’nın insanın kurtulmasındaki arzusunu bildiren, Tanrı’nın dünyadaki yetkin sesi olarak durmaktadır. Vahiyin sona erdiği iddiası, kesin bir şekilde, Kutsal Yazılar’a hiçbir eklentinin yapılamayacağı fikrini de içermektedir.

En ateşli Pentkikostçu bile bu ilkeye katılır. Kim kendi yazdığı yazıların Kutsal Yazılar’a dahil edilmesi gerektiğini iddia etmeye cüret edebilir? Bu ilke çok genel bir şekilde kabul edildiği için, vahiyin “sona ermesi” ile alakalı bir konu olarak görülmez. Üzerinde durduğumuz konuyla alakalı olan gerçek sorun, “vahiyin sona erdiği” iddiasının, yetkin ve esinlenmiş yazıların tam bir şekilde bir araya gelmiş olduğunu ileri sürmekten çok daha fazlasını içerdiğini kabul etmekle daha da anlaşılır hale gelmektedir. Bunun anlamı, daha da geniş bir şekilde açarsak, Kutsal Yazılar’da bulunanın dışında, esinlenmiş ve yetkin iletilerin artık insanlara gelmediğidir.

Kutsal Yazılar tamamlanmadan önceki çağlar boyunca, insanın kurtuluşu hakkındaki vahiyler, Kutsal Kitap adında toplanan yazılardan çok daha fazla belge içeriyordu. Bu nokta, İsa’nın öğretişi üzerinde durulduğunda, açık bir şekilde görülmektedir. Yuhanna Bölümü’nün sonları, bu noktayla alakalı iki ifade içermektedir. Yuhanna, Mesih’i tanıtmayı bitirirken şöyle söylüyor:

 

İsa, öğrencilerinin önünde, bu kitapta yazılı olmayan başka birçok doğaüstü belirti gerçekleştirdi. İsa’nın yaptığı daha başka çok şey vardır. Bunlar tek tek yazılsaydı, sanırım yazılan kitaplar dünyaya sığmazdı.

(Yuh. 20:30, 21:25).

      Bu sözler, bizi meraklı kılabilecek sözlerdir. İsa’nın Müjde’de yazılı olmayan diğer birçok “belirti” ve “şeyleri” nelerdi? Bu belirtiler aracılığıyla iletilen bildiri neydi? Eğer doğuştan kör olan adamın şifa bulunması, İsa’nın dünyanın ışığı olduğunu açıklıyorsa ve beş bin kişinin doyması İsa’nın yaşam ekmeği olduğunu açıklıyorsa, acaba İsa hakkında hangi harika şeyler, Kurtarıcı hakkında yapılan diğer belirtilere açıklık getirmiştir? Bu tür sorular, İsa hakkında bilmemiz gereken her şeyi, Kutsal Kitap’ın kayıtlarında bulabileceğimiz gerçeğiyle yanıtlanması gerekir.

Bu büyük gerçek, Mesih’in kendilerine gelip kendisi hakkındaki gerçekleri, bugün onlara açıklamak için benzeri belirtiler sergileyeceğini ümit eden ve bekleyen kişilerin önüne konmalıdır. Roma Katolik Kilisesi gibi bazı topluluklar, bugün mucizevi bir belirti sergilenmesini ümit etmeleri için üyelerini teşvik etmektedir. Devam eden mucizeler hakkında uzun geleneklere sahip olan bu kilise, Mesih’in kendisini daha da tam bir şekilde açıklamak amacıyla geri gelmeye devam edeceğine inanmak için, her nedeni kabul etmektedir.

Fakat özel vahiyin hedefine ulaşmış olduğunu ve Mesih’in bu dünyaya gelmesiyle kesildiğini ileri sürmek, bu çağ açısından, bu tür bu olayın bugün meydana gelmesini ümit etmemek anlamına gelir. Bunun anlamı sadece, esinlenmiş yazıların bir araya gelmesi anlamında Kutsal Yazılar’ın tamamlanmış olması değildir. Sadece, artık hiçbir kitabın, bölümün, ayeti ya da sözün, Kutsal Kitap’a eklenmemesi gerektiği de değildir. Bunun anlamı, Tanrı’nın kendi halkına yanılmaz bir şekilde isteğini bildirdiğini tüm değişik yolların sona erdiğidir çünkü Tanrı’nın önceki vahiyleri, kendisinden gelen yetkin ve esinlenmiş iletiler olduğu için Kutsal Kitap’ta yer almıştır. Vahiyin sona ermesinin anlamı, tüm vahiysel belirti ve harikaların bu çağın sonuna dek durmuş olmasıdır. Mesih hakkında istediğimiz her şeyi bilemeyiz fakat Kutsal Yazılar’da yaşam ve Tanrı adamı olma konusunda bilmemiz gereken her bilgiye sahibiz (2.Timoteos 3:16-17).

Vahiyin sona erdiği iddiasını daha da güçlendirmek için, başka bir konu üzerinde daha durmamız gerekiyor. Yukarıda, İsa’nın yapmış olduğu “başka birçok belirti” ve “daha başka çok şey” hakkında Yuhanna Bölümü’nden yaptığımız alıntı üzerinde bir kez daha düşünelim. Açıkçası, yaşamı boyunca İsa, Müjde’de yazılı olan sözlerden fazlasını söylemiştir. Yeryüzündeki otuz yılı boyunca, Kutsal Kitap’ta kayıtlı olanlardan çok daha fazla şey söylemiştir. Eğer İsa’nın yeryüzünde tüm söyledikleri kaydedilmiş olsaydı, O’nun hakkında ne kadar çok şey bilebilirdik! Hatta ufak tefek sözleri bile Kurtarıcımızın kişiliği hakkında daha çok şey açıklayabilirdi. İsa, küçük bir çocukken, “Babam’ın evinde bulunmam gerektiğini bilmiyor muydunuz?” demişti (Luka 2:49). Bu sözler, Göksel Baba’nın biricik Oğlu olan İsa’nın on iki yaşındaki bu bilinci hakkında bize ne kadara büyük açıklama yapmaktadır. Bu küçük olayın yazılması aracılığıyla O’nun hakkında öğrendiğimiz bilgiye minnettarız. Fakat İsa, kendi kişiliği hakkında, bize daha çok şey söyleyecek başka birçok şey söylemiş olmalıdır. Bundan başka şunu da biliyoruz ki, İsa’nın söylediği her söz, Tanrı’nın esinlenmiş, yanılmaz sözü olmalıdır. Müjde’de bulunsa da bulunmasa da, İsa’nın tüm sözleri vahiyseldi.

Fakat Kutsal Ruh’un, Müjde’nin yazarları üzerindeki yönetimine güvenebiliriz. Onların oldukça seçici bir şekilde yapmış oldukları yazma işinin, Tanrı’nın Ruh’u tarafından yönlendirildiğini biliyoruz. Yine de, şu nokta kabul edilmelidir ki, Mesih hakkındaki yapılan özel açıklama, Kutsal Kitap’ta bulunan O’nun sözlerinden çok daha fazlasını içeriyordu.

Bu ilke, Eski Antlaşma zamanındaki peygamberlerin sözler için de geçerlidir. Bu peygamberler, kutsal görevlerini, onlarca yıl yerine getirdiler. Yeşaya, Yeremya ve Hezekiel peygamberlerin hepsi, kırk yılın üzerinde peygamberlik yapmıştır. Onların peygamberlik sözlerinin Kutsal Kitap’ta yazılı olanlarla sınırlı olduğu ileri sürülebilir mi? Öyle olamaz. Tabi ki de, peygamberlerin söylediği tüm sözler, İsa’da olduğu gibi, esinlenmiş vahiy sözleri olarak algılanması gerekmektedir. Fakat peygamberlerin Kutsal Yazılar’da yazılı olmayan birçok vahiysel söz söylediği, vahiysel birçok düş gördüğü ve vahiysel birçok belirti gösterdiği gayet kesin görünmektedir.

Tüm vahiyin kesildiğini ileri sürmek, bu tür olayların hiçbirinin artık meydana gelmediğini onaylamaktadır. Bu sadece, yeni vahiy tarzındaki hiçbir şeyin Kutsal Kitap’a eklenemeyeceğini söylemek değildir. Aslında bu, tüm özel vahiy türlerinin İsa Mesih’te tamamlandığını söylemektir. İsa Mesih, tüm özel vahiylerin işaret ettiği hedefti. Tüm vahiy O’nda tamamlanmaktadır. “Kurallar” veya “Kutsal yazılar” tarzındaki hiçbir belge artık kilisede Tanrı’nın Sözü olarak işlem görmez.

Kilisenin önemli bir inanç bildirgesinin söyledikleri bu noktaya açıklık getirmektedir. Westminster İnanç bildirgesi, Tanrı’nın birçok kez ve birçok şekilde “Kendisini açıklamaktan” hoşnut olduğunu ifade etmektedir. Daha sonra Tanrı, kendi hakkındaki açıklamayı “tamamen [yani yalnızca] yazıya” bırakmıştır. Bu, Tanrı’nın çağlar boyunca insana açıkladığı her şeyin yazılmış olduğu anlamına gelmez, aynen İsa’nın yazılı olmayan belirti ve sözlerinin açıkça gösterdiği gibi. Aslında Westminister İnanç Bildirgesi’nin bu ifadesi, Tanrı’nın, kendisini açıkladığı yöntemlerle ilgili olarak, belirtilerle, harikalarla, görümlerle ve peygamberlikle konuşmayı bıraktığı anlamına gelmektedir. Artık Tanrı sadece, tüm nesiller için Kutsal Yazılar’da korunan yazılı vahiy biçimini kullanmaktadır. Bu gerçek, Kutsal Kitap’ı sadece gerekli kılmamakta fakat aynı zamanda “en gerekli” kılmaktadır çünkü Tanrı’nın kendi isteğini halkına açıkladığı o yöntemler “artık sona ermiştir” (Westminister İnanç Bildirgesi, Bölüm I, Paragraf I).

 

Özetle: Vahiyin sona ermesi gerçeğinin anlamı nedir?

Bunun anlamı, Tanrı’nın ölü olduğu ve artık halkıyla iletişim kurmadığı değildir. Gökler Tanrı’nın görkemini açıklamakta ve gök kubbe ellerinin eserini duyurmaktadır. Her imanlının içinde yaşayan Kutsal Ruh, Kutsal Yazılar’daki Tanrı’nın gerçeklerini açığa çıkarmakta ve bu gerçekleri yaşama ve bilince dökmektedir. Kutsal Kitap, kilisenin çağlar boyunca ihtiyaç duyması için, Tanrı’nın belirlediği özel vahiylerin arasından yine Tanrı’nın yaptığı seçimi içermektedir. Tanrı’dan gelen bu yazılı vahiy, yaşam ve Tanrı yolunda yürüme için gerekli her şeyi içermektedir. Fazladan hiçbir söz, düşünce veya zannedilen görüm ve peygamberlikler, Kutsal Yazılar’ın tamamlanmış vahiyine eklenemez. Bu, Kutsal Yazılar’ın kapalı olduğu anlamına gelmez. Bunun anlamı, Kutsal Kitap’a artık hiçbir sözcüğün eklenemeyeceğidir. Vahiyin sona ermesi demek, Tanrı’nın kendi isteğini halkına açıkladığı tüm eski yöntemlerin artık sona ermesi demektir.

 

2.      VAHİYİN SONA ERMESİNİN TARİHİ

 

İlk bakışta, vahiyin sona ermesinin “tarihi” ifadesi, garip bir kavram gibi görünebilir. Vahiyin ilk ve son defa olarak sona erdiğini veya vahiyin belirsiz bir şekilde devam ettiğini söylemek daha mantıklı görünebilir. Fakat eğer her gün işle gidip geliyorsanız, gideceğiniz yere varana kadar sürekli yapılan dur kalkların anlamını biliyorsunuzdur. Kırmızı ışıklar veya sıkışık bir trafik yüzünden, istemediğiniz bir çok noktada hareketinizi durdurursunuz. Böylece, gideceğiniz yere vardığınızda son kez durmuş olsanız bile, yol boyunca birçok kez dur kalk yapmışsınızdır.

Benzer şekilde, Tanrı’nın kendi halkına ilettiği vahiy de, İsa Mesih’in kişiliğinde son durağına varana kadar, bir dizi duruş ve başlangıç içermektedir. Tanrı’nın kendi isteğini halkına açıkladığı ilk andan beri, vahiyin Tanrı halkının devamlı karşılaştığı ve sürekli bir doğruda ilerleyen bir şey olmadığı ortadaydı. Aslında, Tanrı halkının yaşamı ile ilgili “kural”ları [yasayı] ileten vahiyin, Tanrı halkının yaşamları boyunca yaşayabilecekleri diğer olaylardan belirgin bir şekilde ayırt edilebilen, farklı bir olay olarak korunması gerekiyordu. Yeni bir vahiy alma, Tanrı halkının her gün, her an yaşadığı olayların bir parçası olmamalıydı. Aslında bazı özel durumlarda Tanrı’dan alınan vahiyin tamamı, genellikle “özel” vahiy olarak adlandırılsa da, vahiyin özel olması gerekiyordu. Bazı düşünceler, bu yönü işaret etmektedir.

 

a.       “Eklemeyin” İfadeleri

 

Vahiyin sona ermesinin tarihi, yetkin ve esinlenmiş yazıların bütünün, ilk defa bir araya getirildiği sırada, “Eklemeyin” ifadesinin kullanılması ile çok anlamlı bir girişe sahip olmuştur. Genelde, Tanrı “yasası”nın, yani Tanrı’nın esinlenmiş, yetkin yazılarının bütününün, sadece Yeni Antlaşma tamamlandığı zaman sonuçlandığı düşünülür. Fakat başlangıçtan beri, vahiyin tamamlandığı veya sona ulaştığı düşünülen birçok durumun olacağı gayet açıktı.

Bu olayların bir tanesi de, Tanrı’nın Musa aracılığla yaptığı antlaşmayı destekleyen ve esinlenmiş bir belge olan Yasanın Tekrarı Bölümü’nde bulunmaktadır. On Buyruk’u tekrarlandıktan sonra Musa (Yas.Tek. 5:6-21), Tanrı’nın kendisinin bile başka bir söz “eklemediği”ni belirtti. Aslında Musa, Antlaşma’nın iki taş tablet üzerine yazılan on sözüne sahipti (Yas.Tek. 5:22). On Buyruk’un bu şekilde ele alınması, kendisini farklı kılarak, Tanrı’nın amaçlarında eşsiz bir role sahip olmaktadır. Bu sözlere hiçbir eklenti yapılamaz. Tanrı’nın ahlaki isteğinin bir özet ifadesi olan On Buyruk, Tanrı’nın isteğini bildiren vahiyi tamamlamıştı. Tanrı’nın kendisi tarafından bile olsa, hiçbir söz eklenemezdi.

Musa tarafından yapılan antlaşma ve bu antlaşmanın yasaları hakkındaki vahiyin bütünlüğü konusunda da benzer bir ifade kullanılmaktadır. Sina Dağı’nda Yeşu’nun görevlendirilişine kadar, Tanrı’nın Moav ovasında kendi halkı ile ilgilenişine tanık olan Musa, onlara bildirmiş olduğu yasalar konusunda halkı uyarmaktadır. Musa şöyle demektedir: “Size verdiğim buyruklara hiçbir şey eklemeyin, hiçbir şey çıkarmayın. Ama size bildirdiğim Tanrı’nız Rab’bin buyruklarına uyun” (Yas.Tek. 4:2).

Hemen ardından Musa, orada halka, Tanrı’nın yetkin buyruklarını verdi. Peygamber, kardeşlerinin arasındayken, Tanrı’nın yetkin Sözü’nü onlara veriyordu. Musa kendisinin yerini alacak uzun bir peygamber dizisinden bahsetse bile (Yas.Tek. 18:18), o anda iletmekte olduğu buyruklara kimsenin bir şey eklememesi ve bu buyruklardan kimsenin bir şey çıkarmaması gerektiğini söylüyordu. Yasanın Tekrarı Bölümü’nde özetlenen Musa’nın aracı olduğu antlaşmaya göre, “Kutsal Yazılar” kapanmıştır. Ona hiçbir söz eklenmez.

Dolayısıyla, Kutsal Yazılar’ın ilk yazarı olan Musa’nın bu eski beyanına göre, vahiyin düzgün bir süreklilikle gelmediği açıktır. Aslında vahiy, kurtuluş sürecine göre bölümler halinde gelecekti. Eski Antlaşma halkı, “yasanın kapalı olması” kavramına yabancı değildi. Kendileri için olan yetkin vahiyin, Tanrı tarafından vahiy ile geldiğini ve hiç kimsenin bu vahiye bir şey eklemeye ve bu vahiyden bir şey çıkarmaya cüret etmemesi gerektiğini biliyorlardı. Vahiyin tamamlanması kavramı, Eski Antlaşma’nın peygamber karakterlerinden ilki olan Musa kadar yaşlıydı.

Tanrı’nın yetkin vahiyine bir eklenti veya ondan bir çıkarım yapılmaması üzerine yapılan uyarı, Yasanın Tekrarı 12:32’de üçüncü kez tekrarlanmaktadır. Bu ayetin, İbranice Kutsal Kitap’taki sırasına bakıldığı zaman, Yasanın Tekrarı 12.Bölüm’deki ayrı bir ayet olmaktan çok, Yasanın Tekrarı 13.Bölüm’de ele alınan sahte peygamberler konusuna bir giriş olarak hizmet etmektedir. Musa şöyle diyor: “Size bildirdiğim bütün buyruklara iyice uyun. Bunlara hiçbir şey eklemeyin hiçbir şey çıkarmayın” (Yas.Tek. 12:32). Halka getirmiş olduğu vahiy sözlerinin mutlak olduğunu ifade eden Musa, halkın arasındaki sahte peygamberler tehlikesi konusunda da uyarı yapmaktadır (Yas.Tek. 13:1-18). Bu sahte peygamberler, insanlar arasında (sahte) harikalar sergileyebilirler ve söyledikleri sözler de gerçekleşebilir. Fakat eğer bu kişiler, insanları başka ilahları izlemeye çağrı yapıyorlarsa, o zaman bu kişilere kulak asılmamalıdır. Çünkü Musa’ya bildirilen, antlaşmaya değin sözlere hiçbir şey eklenmemeli ve bu sözden hiçbir şey çıkarılmamalıdır.

Vahiyin düzgün bir süreklilikle gelmeyeceği bir kez daha açıklık kazanmaktadır. Aslında, kurtuluş tarihi İsa Mesih’te tamamlanan son hedefine ilerlerken, yeni vahiyler de gelecektir. Yine de Tanrı halkı, İsa Mesih’te son bulacak vahiye doğru ilerlerken bile, vahiyin tamamlanmış bölümleri tarafından yönlendirilmenin ne demek olduğunu önceden öğrenmişti. Yeni vahiy alma işlemi, Tanrı halkının tarihteki ilerleyişinde aralıksız olarak devam eden bir olay olarak görülmemesi gerekiyordu. Aslında yeni bir vahiy, Tanrı’nın yeni bir vahiy evresinin başlaması için uygun gördüğü zamanda, ani müdahalelerle geliyordu.

Yasanın Tekrarı Bölümü’ndeki bu “Eklemeyin” anlayışını içeren metinler, Rab’bin peygamberlik armağanını kendi halkına geniş bir şekilde yayma isteğini ilk defa bildirdiği dönemdeki en eski ifadelere ışık tutmaktadır. Çöl yolculuğu boyunca halk, Musa’ya, tek başına taşıyamayacağı kadar büyük bir yük gibi geliyordu. Rab, Musa’ya halkı toplamasını buyurdu. Sonra Musa’da bulunan Ruh’tan alıp yetmiş kişiye verdi. Hahamlar, Ruh’un bu yayılma olayını, birçok mumun tek bir mumdan ışık alması şeklinde açıklamaktadır. Musa’da bulunan Tanrı’nın Ruh’u, yetmiş kişiye dağıtılmakla kesinlikle azalmamıştı. Fakat vahiy Ruh’unun bu dağıtılışının etkisi anında görülmüştü. Çünkü, Ruh ileri gelen bu yetmiş kişinin üzerine iner inmez, bu kişiler “peygamberlik etmeye” başladılar (Çöl.Say. 11:25). İleri gelen bu yetmiş kişinin her biri, ilahi esinlenmiş peygamberlik sözünün kaynağı oldular. Ruh’un insanlar üzerine aniden inmesiyle Rab, halkı için olan vahiysel sözleri çoğalttı.

Fakat hemen ardından, zaman kaybetmeden, son noktayı koyan ifade yapılmaktadır: “daha sonra hiç peygamberlik etmediler” (Çöl.Say. 11:25b). Bu ifade beklenmedik bir girişe sahip olduğu için çevirmenler için bir bilmece olmuştur. Ancak, daha önce bahsettiğimiz Yasanın Tekrarı Bölümü’ndeki metinlerde bu özdeş ifadenin kullanılışı açısından, bu ayetin anlamı çok açık görünmektedir. İleri gelen bu yetmiş kişi, vahiysel sözler söylemeye devam etmemişti. Tanrı adına yaptıkları peygamberlik sınırlıydı. Belirsiz bir şekilde devam etmemişti. Rab, bu ileri gelen yetmiş kişi aracılığıyla açıklamak istediği vahiyi bitirdi ve bu kişiler de bu sözlerin üzerine “bir ekleme yapmadılar.” Peygamberlik Ruhu’nun dökülmeye başlamasından beri, bu nokta gayet açık bir şekilde belirtilmiştir. Vahiysel sözler, düzgün bir süreklilikle ilerlemeyecekti. Tanrı’nın kurtarma işinin her safhasında, Tanrı Sözü tamamlanacaktı ve bu durumda hiç kimse bu vahiye bir eklenme yapamazdı.

İşte Kutsal Kitap’ın son “Eklemeyin” öğüdünün eşsizliği, bu anlamda algılanmalıdır. Kutsal Kitap’ın son ifadesinin “Eklemeyin” şeklinde sone ermesi, Elçi Yuhanna’nın da bu konuda tek bir bakış açısına sahip olduğunu göstermektedir. Esinlenerek yazılmış Kutsal Yazılar’ın ilk yazarı olan Musa, sürekli söylediği “Eklemeyin” sözüyle, tamamlanmış vahiy kavramına giriş yapmaktadır. Şimdi ise esinlenerek yazılmış Kutsal Yazılar’ın son yazarı olan Yuhanna, özet bir “Eklemeyin” ifadesi ile, Tanrı’nın etkin sözlerini sonuçlandırmaktadır:

 

Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Her kim bu sözlere bir şey katarsa, Tanrı da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır. Her kim bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Tanrı da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır.

(Vahiy 22:18-19)

 

      Kutsal Kitap’ın bu son Bölümünün son ayetlerindeki “Eklemeyin” kavramının tek bir anlamı vardır. Önceki tüm yasaklar, kurtuluş sürecinin özel bir dönemiyle alakalı olan vahiyin tamamlandığını gösteriyordu. Bu yasaklar aynı zamanda, kurtuluş tarihi hedefine ulaştığı zaman gerçekleşecek olan vahiyin “sona ermesi” olayını önceden bildiriyordu. Tanrı’nın şaşmaz Sözü’nün bu ilk esinlenmiş bölümleri, Eski Antlaşma’nın gelecek olan vahiylere ihtiyaç duyan gölge, biçim, şekil ve görüntüleriyle alakalı bir niteliğe sahipti. Bu bölümler, özleri itibarıyla gerçek olmalarına rağmen, sadece gelecek olan görkemli vahiyin bir ön tadını sunabilirlerdi.

Fakat elçi kuşağından hayatta kalan son kişi olarak görülen yaşlı Yuhanna ise, Mesih’in görkemini sadece yeryüzündeyken gördüğü gibi değil, cennette görme ayrıcalığını tanınmış bir şekilde kaleme almaktadır. İşte bu görüm, bir insanın Tanrı’nın yüce Oğlu’nu, kendi huzurunda görebileceği en büyük görümdür. Tüm vahiyin hedefi olan Mesih’in bu son vahiyine, ne bir şey eklenebilir ne de ondan bir şey çıkarılabilir. Mesih’in görkeminde yapılacak herhangi bir değişiklik, ondan çıkarılacak herhangi bir şey, sonsuz sonuçlar doğuracaktır. Yuhanna’nın gelecek hakkındaki son vahiyinde bulunan tüm belalar, Mesih’in görkemine eklenti yapmaya cüret eden küstahların üzerine gelecektir. Çünkü hataya açık insanın hayali görüşleri tarafından Mesih’in doğruluğuna ilavede bulunma girişimleri, görkemli Mesih’in esinlenmiş ve yetkin olan bu tasvirinin kusursuzluğunu bozmaktan başka bir şey yapamaz.

Bu son “Eklemeyin” ifadesi, öncelikle Tanrı’nın esini altında Elçi Yuhanna tarafından yazılan Vahiy Bölümü’ne uyarlanmaktadır. Bu kitaptaki peygamberliğe hiçbir şey eklenmemeli ve bu peygamberlik kitabından hiçbir şey çıkarılmamalıdır. Fakat Vayih Bölümü, Tanrı’nın yetkin vayihleri arasında eşsiz bir konuma sahiptir. Vahiy Bölümü, sadece görkemi içinde ikinci defa geldiğinde görünecek olan Mesih’i anlatırken, kimsenin bu sözlere eklenti yapmaya kalkışmaması üzerine yaptığı öğütle, ilerdeki vahiy iddialarının hepsini reddetmektedir.

Bu açıdan, bu dönemin eşsizliği bütünüyle değerlendirilmelidir. Bu dönem, kurtuluş tarihindeki diğer önceki dönemlere benzememektedir. İsa Mesih, Baba Tanrı’nın sağında  yüceliğe kavuşmadan önce olan tüm dönemler, ön dönemlerdi. Bu durumda, Tanrı’dan gelen bu ön vahiyler, kendilerini tamamlayacak yeni bir vahiyi istemiş, ümit etmiş ve kabul etmiştir. Şimdi ise bu uzun sürecin sonu gelmiştir. Artık, bu çağa göre, bu hedef en dolu yüceliyle gözler önüne serilmiştir. İşte bu nedenle, bu çağdaki yeni vahiylerin, yalnızca önceki çağlardaki örneklerine uyum sağladığı ve Kutsal Yazılar’daki vahiyin bütünlüğünden bir şey eksiltmediği söylenemez. Sonunda Tanrı Oğlu’nun kendisi dünyaya gelmiş olduğu için, bu çağ eşsiz bir çağdır. Tamamlanmış Kutsal Yazılar’daki Tanrı Sözü’nün sonuna yeni vahiyler ekleme adına yapılan tüm iddialar, sadece lüzumsuz değil aynı zamanda da küfür niteliğindedir. Çünkü bu iddialar, Tanrı’nın yüceltilmiş Oğlu’nun yüceliğini azaltmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Vahiy, Mesih gelmeden tamamlanamayacağı gibi, Mesih geldikten sonra da eksiltilmez.

Son apokalupsis’i, yani bu çağı sona erdirecek Tanrı Oğlu’nun son kez ortaya çıkışını beklediğimiz doğrudur. O zaman her göz O’nu tüm görkemiyle görecektir. Ancak, bu çağ için, Mesih’in kişiliği ve işinin önemi, Eski ve Yeni Antlaşmaların yazılı ve etkin Kutsal Yazıları aracılığıyla gözler önüne serilmektedir. Hiç kimse bu yazılara, kendi ruhuna ait bir tehlikeyi eklemeye cüret etmemelidir.

Kutsal Yazılar’ın “Eklemeyin” diye yaptığı öğütler, vahiyin sona ermesi kavramının, Tanrı’nın kendi halkını kurtarma işi için garip bir kavram olmadığını göstermektedir. Vahiy asla sürekli bir şekilde gelmemiştir. Vahiyin sona erdiği önceki durumlar, Tanrı Oğlu’nun beden aldıktan sonra vahiy sürecinin tamamlanması ile vahiyin sona erişini önceden bildirmekteydi.

 

b.      Özel Vahiy “Araçları”nın “Sona Ermesi”

 

Üzerinde durmuş olduğumuz vahiyin tekrarlı bir şekilde sona ermesi, amacın kendisi olan değil, aracısı olan özel vahiyin doğasına eşlik etmektedir. Mesih’in kilisesindeki tüm üyelerden, sürekli ve daimi bir şekilde, Ruh’un bu meyvesini vermesini beklemenin yanı sıra, Mesih’in kilisesine, yeni vahiy getiren armağanlar açısından bir beklenti de yüklenemez. Bu ilke, 1.Korintliler 13.Bölüm’de Pavlus’un, Ruh’un “armağanları”nın hedefi veya “amacı” konusunda öne sürdüğü geniş görüşünde açıklanmaktadır.

Kutsal Yazılar’a göre vahiyin “amacı” veya hedefi nedir? Tarafsız olarak düşünüldüğünde, Tanrı’nın verdiği vahiylerin hedefi, İsa Mesih’in kişiliğinde yer almaktadır. İsa Mesih, tarih boyunca açıklandığı gibi, Tanrı’nın tüm vaatlerinin alfa ve omegası, ilk ve sonu, başlangıcı ve sonu, evet ve aminidir. Tüm vahiyin işaret ettiği hedef, İsa Mesih’te bütünüyle gerçekleşmiştir. Özel bir şekilde ise, vahiyin hedefi, Pavlus tarafından sevgi olarak tanımlanmıştır. Tanrı sevgi olduğu ve Tanrı’nın insanlardan istediği her şey sevgi üzerine olan iki buyrukta özetlendiği için, vahiyin hedefi, ilahi vahiyi alan kişilerde oluşan sevgide bulunmalıdır. Pavlus bu konuyu şu sözleriyle açıklamaktadır: “Ama peygamberlikler ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi [yeni vahiysel iletinin bilgisi] ortadan kalkacaktır” (1.Korintliler 13:8b).

Fakat sevginin dayanma özelliği, vahiysel armağanların sona ermesi ile tam bir zıtlık içerisindedir. Çünkü Pavlus şöyle diyor, “Sevgi asla son bulmaz” (1. Kor. 13:8a). Vahiy getiren tüm bu sıradışı armağanlara fazlasıyla sahip olmak, sevgi olmadan bir anlam ifade etmez (1.Korintliler 13:1-2). İnsanların ve meleklerin diliyle konuşmak, tüm ilahi sırların anlamını içeren peygamberlik armağanına sahip olmak, dağları yerinden oynatabilecek bir iman sergilemek...vb. Eğer bir kişi bu armağanlarıyla tek bir noktada, yani sevgide buluşmuyorsa, o zaman tüm bu vahiysel armağanların sergilenmesi hiçbir anlam ifade etmez.

Ancak, bu mucizevi armağanlar, onları sergileyenlerin hayatında geçici bir işleve sahip olduğu gibi, bu kişiler de Tanrı halkının hayatında bir bütün olarak geçici bir işleve sahip olmuştur. Sevgi meyvesi, her zaman, Tanrı halkının yaşamı için hayati bir öneme sahip olmalıdır. Fakat mucizevi armağanlar olan peygamberlik ve diller armağanları, Tanrı halkının yaşamına ara sıra girerler ve kesin bir şekilde ortadan kalkmışlardır. Tanrı’nın kendisini İsa Mesih’te açıklama hedefi gerçekleştikten sonra, yeni vahiylerin devam etmesine hiçbir ihtiyaç kalmamıştır. Özel bir olay olan sevgide büyüme olayı, çağlar boyu devam etmesine rağmen, Mesih’in yüceliği gözler önüne serildiği için, sevginin hedefi olan İsa Mesih’in yeni vahiyi artık devam etmeyecektir.

Bu nedenle, sevgi “meyvesi”, peygamberlik ve diller “armağanları”ndan üstün görülmelidir. Jonathan Edwards’ın da güzel bir şekilde ifade ettiği gibi: “Tanrı’nın Ruhu, ilahi sevginin ortaya koyulması ve yükseltilmesi amaçları için döküldüğü zaman, mucizevi armağanlar ile sergilenmekten daha üstün bir yolla dökülmüş olur.”1

Kilisenin gözlerini kamaştırmak ve kilisenin bakışını, bir kişinin hayatında daha sade şekilde gösterilen sevgiden başka tarafa çekmek, gösterişli armağanlar için oldukça kolaydır. Fakat Rab’bin halkı O’nun Sözü ile eğitilmelidir. Pavlus, bir kişinin Ruh’un meyvelerinden ziyade Ruh’un armağanlarına odaklanmakla hiçbir şey elde edemeyeceğini ve hiçbir şey olamayacağını söylemektedir.

Vahiyin “araçları” ile “amacı” arasındaki ayrım, kilisedeki bu dengesiz bakış açısını çözmede oldukça işe yaramaktadır. Kilisenin odak noktası, Ruh’un “armağanları”na duyulan ilgiden, Ruh’un “meyveleri”ndeki sürekli büyümeye doğru çevrilmelidir. Vahiyin “hedefi” Mesih’in gelişiyle yerine getirildiği için, Tanrı’nın halkı yeni vahiy iletecek armağanlara bakmaya devam etmemelidir. Tanrı halkı bu yeni durumu kabul ettikten sonra, İsrailliler’in Kenan ülkesine girerken manları durduğunda duydukları yastan daha fazlasını, vahiyin özel armağanları bittiği için hissettikleri kaybetme duygusu yüzünden duymamalıdır. İsrailliler hedeflerine ulaşmışlardı! Süt ve bal akan diyardaydılar! Ülkenin  ürünleriyle tam bir ziyafet çekme fırsatına sahiplerdi! Yoksa sadece man toplamak yerine her sabah toprağı sürmek zorunda  kaldıkları için sızlanmaya mı başlamalıydılar? Çöldeki manın, ülkenin ürününe göre gerçekten yararlı olduğu yanlar vardı. Man, her sabah aksatmadan, yeteri kadar erzak sağlıyordu. Yoksa İsrailliler’in vaat edilen topraklara girdikten sonra yapacakları işler içinde, bir de Tanrı’nın “yeryüzünü denetimimiz altına alın” buyruğunu yerine getirmek yer aldığı için, manın sona ermesi yüzünden şikayet etmek, İsrailliler için daha mı doğruydu?

Kilisenin mucizevi armağanlarla olan bağlantısı, İsrailliler’in man ile yaşadıkları ile paralellik göstermektedir. Kilise de, İsa Mesih’in kişiliğinde tamamlanmış vahiyin gelmesinin bir sonucu olarak, dillerle konuşma ve peygamberlikte bulunma gibi mucizevi armağanların ve harikulade belirtilerle işleme yeteneğinin sona ermesinden şikatyetçi mi olmalıdır? Kesinlikle hayır. Amacın kendisine ulaşıldıktan sonra, amaca doğru yönlendiren gösterişli araçların sona ermesinden şikayetçi olmak, Tanrı’nın bugünkü ayrıcalıklı halkı için, olgunlaşmamış bir çocukluktan başka bir şey olamaz.

O zaman, kilisenin vahiyin araçları ile amacını birbirinden ayırt etmesi önemlidir. Eğer bu ayrım kavranırsa ve amacın araçlar üzerindeki üstünlüğü tamamen anlaşılırsa, kilise sürekli olarak, “özlemle eski güzel günlere bakmayacaktır.” O zaman İsa Mesih’in kendi kişiliğinde bulunan zenginliklerden zevk almaya hazır olacaktır. Pavlus’un da genç Timoteos’a vurguladığı gibi: “Bu buyruğun amacı, pak yürekten, temiz vicdandan, içten imandan doğan sevgiyi uyandırmaktır” (1.Timoteos 1:5).

 

c.       Yeni Antlaşma Döneminde Vahiysel Armağanların Yok Oluşunun Kanıtı

 

Eski ve Yeni Antlaşma arasındaki dört yüz yıllık sessizlik, Mesih’in görünmesiyle gelen yeni vahiyin ortaya çıkışının gösterişini arttıran bir “olumsuz boşluk” alt yapısı oluşturmaktadır. Tanrı’dan gelen vahiyin bu en büyük çağı, bazı belirti ve yapılarla, yeni vahiyin sona erdiğini bildiriyordu. Yavaş yavaş tüm ilgi, Mesih’in gelişinin önemini anlatan esin açıklamalarını somutlaştıran, tamamlanmış bir “Kutsal Kitap” üzerine yoğunlaşıyordu. Yeni Antlaşma’da bulunan iki olay, özellikle bu yönü işaret etmektedir: Elçilerin İşleri Bölümü’ndeki peygamberlik ile diller armağanının ve mucizevi belirtilerin sergilendiği örnek, bir de Pavlus’un vahiysel armağanların sonu konusuyla alakalı olarak yazdığı ilk ve son yazılar arasındaki zıtlık.

 

i.                Elçilerin İşleri Bölümü’ndeki Peygamberlik ile Diller Armağanının ve Mucizevi Belirtilerin Sergilendiği Örnek

 

İsa’nın göğe alınmadan önce öğrencilerine söylediği son sözler, Elçilerin İşleri Bölümü için başlangıç niteliği taşımaktadır. Öğrenciler, Yeruşalim’de, bütün Yahudiye ve Samiriye’de ve dünyanın dört bucağında İsa’nın tanıkları olmaları gerekmektedir. İsa’nın tanıklığı, üç farklı merkezi çevrede dünyaya götürülmelidir. İlk olarak aslen Yahudi olan Yeruşalim/Yahudiye topluluğuna, sonra kuzeyden Samiriye topluluğuna ve en sonunda da uzak adalara uzanan öteki ulusların çok büyük dünyasına. Dirilmiş Mesih’in isteği, kesinlikle ve sadece bu yol izlenerek yerine getirilebilirdi. Bu istek yerine getirildiğinde, iş bitecekti. Bu görevin tüm temel evreleri, İsa’nın tanıklığı bu çeşitli bölgelere yayıldığı zaman gerçekleşmiş olacaktı.

 

Elçilerin İşleri Bölümü, müjdenin duyurulması gereken bu geniş bölgeler açısından, teşvik edici çalışmalar tarafından incelenmiştir.2 Elçilerin İşleri 1:8’deki başlangıç niteliğindeki ifadelerin kesin bir şekilde belirttiği coğrafi adların bile, Bölüm boyunca bilinçli bir şekilde sırayla takip edildikleri görülmektedir. Yeruşalim’de başlayan (Elç.İşl. 2.Bölüm), İstefan’ın şehit olmasından sonra Samiriye’ye ilerleyen (Elç.İşl. 8.Bölüm) ve ardından Sezariye kıyınsındaki Kornelius’un vaftiz edilmesiyle Filistin’deki Yahudi/Öteki uluslar sınırına ilerleyen (Elç.İşl. 10.Bölüm) Elçilerin İşleri Bölümü, Yahudi olmayan dünyanın geniş bölgesinde yaptığı üç büyük yolculuktan sonra, Pavlus’un Roma’ya gelişiyle son bulmaktadır. Luka anlattığı hikayeyi burada bitirmektedir çünkü yazdığı Bölümün ilk bölümünde tarif edilen müjdenin yayılma programı, hedeflediği sınırlara ulaşmıştır. Elçilerin İşleri Bölümü’nün ötesinde yaşanan şeyler, bunlardan farklı bir şey olamazdı. Müjdenin yayılması, tamamlanana kadar, kurtuluş tarihinde yeni bir döneme girmeyi içermiyordu, fakat müjde, tanıklar tarafından ulaşılan ülkelerde daha geniş bir şekilde yayılıyordu.

 

Luka’nın, yeni vahiyle alakalı olan armağanların sergilenişinin de, aynı örnek ilerlemeyi takip ettiğini belirtmesi dikkatimizi çekmektedir. Diller armağanı, ilk olarak Yeruşalim’de sergilenir (Elç.İşl. 2:4). Herkes, Tanrı’nın güçlü işleri ile ilgili tanıklığı, kendi “dil”inde veya “lisan”ında işitir. (Elç.İşl. 2:6). Ardından Samiriye’de Filipus tarafından büyük belirtiler sergilenir ve Petrus ile Yuhanna insanların üzerlerine ellerini koyduklarında bu kişiler üzerine Kutsal Ruh gelir (Elç. İşl. 8:13,17). Samiriye’deki kişilerin diller armağanını sergilemelerinden bahsedilmemektedir.  Fakat Elçilerin İşleri Bölümü’ndeki bağlam, bu sonucu desteklemektedir. Çünkü Simun, Kutsal Ruh’un verildiğini, Pentikost Günü’ndeki olayla kıyaslanabilecek somut bir olay izlenimi yaratan bu durumu, görmektedir (Elç.İşl. 8:18). Sonra Petrus, onun vaazını dinleyenlerin üzerine Kutsal Ruh’un indiği yere, Yafa’nın yaklaşık elli kilometre yukarısındaki Sezariye’ye çağrılır. Petrus bu kişilerin vaftizine engel olacak bir şey görememektedir çünkü bu kişiler “dillerle konuşarak” Kutsal Ruh’un kendi üzerlerine geldiğini kanıtlamışlardır (Elç.İşl. 10:44-48). Elçiler hala Filistin’dedir fakat artık Kutsal Ruh’u alan öteki uluslardan kişiler, yeni vahiyle alakalı armağanları sergilemektedir. Son olarak, Efes’teki imanlıların Kutsal Ruh’la vaftiz olması ile “dünyanın dört bucağı”ndan bahsedilmektedir (Elç.İşl. 19:4-7). Pavlus onlara İsa’nın adını beyan eder. Onlar vaftiz olur olmaz, Kutsal Ruh onların üzerine iner ve dillerle konuşup peygamberlikte bulunurlar.

 

Elçilerin İşleri Bölümü’ndeki diller ve peygamberlik armağanlarının sergilenişi, aynı zamanda, Elçilerin İşleri’nin ilk Bölümü’nde yer alan başlangıç ayeti ile yola çıkan müjdenin ilerlediği aşama ve safhalarla da bağdaşmaktadır. Yeruşalim/Yahudiye’de, Samiriye’de ve dünyanın dört bucağında, Kutsal Ruh’un işi sergilenmiştir. Elçilerin İşleri Bölümü’nün sonuna gelindiğinde, müjdenin ilerleyişindeki ilkeye dayalı tüm aşamalar yerine getirilmiştir. Açıkçası, müjde tüm uluslara tamamen duyurulmadan önce, bundan çok daha fazlası yapılmış olmalıdır. Fakat, Mesih’in müjdesinin yayıldığı bu yeni tarih, Elçilerin İşleri Bölümü’nde tanımlanan müjdenin tüm dünyaya duyurulduğu son aşama olarak görülebilir.

Kutsal Ruh’un armağanlarının bu dışa yönelik sergilenişi, müjdenin ilerleyişindeki bu yeni aşamaların her birinde Rab’bin onayı olduğunu göstermektedir. Kilise, bu vahiysel armağanları, her durumda sergilenmiyordu. Aslında, Elçilerin İşleri Bölümü’nün bu sıralı yapısı, bu sıra dışı armağanların sergileniş modelini açıklamaktadır: önce Yeruşalim/Yahudiye’de, ardından Samiriye’de ve son olarak dünyanın dört bucağında.

 

Bu sıralı yapı, Elçilerin İşler Bölümü’ndeki diller ve peygamberlik armağanlarının sergileniş modelini tanımlamakla kalmamaktadır. Bu yapı aynı zamanda, vahiysel armağanların sergilenişinin sona erdiğine dair mantıksal bir gerçek de sunmaktadır. Müjde Yahudiye’den Samiriye’ye doğru ilerlerken, onu destekleyen armağanlar da sergilenmektedir. Ardından bir kez daha müjde, ağır engeller aşıp öteki ulusların engin dünyasına girerken, bu sıra dışı armağanların sergilenmesi, Tanrı’nın bereketini onaylamaktadır. Kurtuluş tarihi sürecinde kat edilecek başka bir aşama kalmadığı için, Kutsal Ruh’un bu sıra dışı armağanlarının dışa yönelik olarak yeniden sergilenmesi beklenmemelidir.

 

Bu yüzden, yeni vahiyle alakalı armağanların sergilenmesi modeli, Kutsal Ruh’un bu özel armağanlarının sona erdiğine dair mantıksal bir gerçek sunmaktadır. İlerleme süreci son aşamasına geldikten sonra, bu onaylayıcı armağanların devam etmesine ihtiyaç kalmamıştır.

 

ii.              Pavlus’un İlk ve Son Yazıları Arasındaki Zıtlık

 

Pavlus’un ilk ve son yazıları arasındaki zıtlık, Yeni Antlaşma döneminde özel vahiysel armağanların ortadan kalkması ile ilgili bir diğer kanıt olarak görülebilir. Pavlus’un Yeni Antlaşma kilisesinin temelini oluşturan vahiysel armağanlara olan ilgisi gayet açıktır. Pavlus’un bu kişisel ilgisi, onun bu alandaki tanıklığının önemini vurgulamaktadır.

 

Pavlus’un Selanikliler’e yazdığı mektup, Yeni Antlaşma döneminin esinle yazılan ilk yazısı gibi durmaktadır. Bu yüzden, Pavlus’un kiliseye yaptığı şu uyarı hiç de şaşırtıcı değildir: “Peygamberlik sözlerini küçümsemeyin” (1.Seanikliler 5:20). Yeni Antlaşma günleri başlamadan önce, vahiysel sessizliğin hakim olduğu dört yüz yıl geçmişti. Fakat artık aniden gelen peygamberlik sözleri, hem günceldi hem de pek çoktu. Rab’den gelen bu yeni peygamberlik sözlerinin kısa bir süre devam etmesi düşünülmüş olabilir. Bu yüzden Pavlus, elçilik yetkisini kullanarak kiliseye, vahiysel bir armağan olan peygamberliğin yeniden sergilenişini küçümsememesini öğütlemektedir. Aslında bu durum, kurtuluş tarihinin bu yeni aşamasına eşlik eden Kutsal Ruh’un işlemekte olduğunun gerçek bir göstergesi olarak görülmelidir.

 

Pavlus Roma’daki ve Korint’teki kiliselere yazdığı önceki mektuplarında ayrıca, vahiysel armağanlar olan peygamberlik ve dillerle konuşma armağanlarının geçerliliğini kabul etmektedir. Eğer bir kişi peygamberlik etme armağanını aldıysa, bu armağanını sergilemelidir (Romalılar 12:5). Şifa verme, mucizeler yapma, peygamberlikte bulunma ve dillerle konuşma armağanlarının kaynağı, aynı ve tek Ruh’tur (1.Korintliler 12:9,10).

 

Herkesin kabul ettiği gibi, Pavlus’un diller ve peygamberlik armağanları üzerindeki en dolu düşünceleri, Korint’teki kiliseye yazdığı ilk mektupta yer almaktadır (1.Korintliler 12:14). Bu bölümlerde, bu sıra dışı armağanlar, Korint’te çok yaygın bir şekilde kullanıldığı ve bu yüzden dikkatli bir şekilde düzene sokulması gerektiği açıklanmaktadır (1.Korintliler 14:29-33). Bu konuda konuşmaya hakkı olduğunu göstermek için Pavlus, hepsinden daha fazla dillerle konuştuğunu belirtmektedir (1.Korintliler 14:18).

 

Pavlus’un bu özel armağanlar rolüne olan ilgisi, hizmet süresinin ortalarında yazdığı mektuplarda belirgin bir değişikliğe uğramıştır. Efesliler Bölümü’nde Pavlus, kilisenin üzerine inşa edildiği, “elçiler ve peygamberler”den oluşan temelden bahsetmektedir (Efesliler 2:20). Pavlus, kilisenin yapısı ile ilgili vahiyin, “Tanrı’nın kutsal elçilerine ve peygamberlerine” bildirilmesinden bahsetmektedir (Efesliler 3:5). Mesih’in elçi, peygamber, müjdeci, önder veya öğretmen atadığı kişilerden söz etmektedir (Efesliler 4:11). Bu özel görevler, hala kilisede işlemeye devam ediyor gibi görünseler de, kilisenin bir bütün olarak üzerine inşa edilebileceği bir vahiy temelini oluşturuyormuş gibi gösterilmektedirler.

 

Fakat Pavlus’un diller ve peygamberlik armağanlarına olan ilgisi, onun son yazılarında etkili bir şekilde yok olmaktadır. Pavlus’un Timoteos’a yazdığı ilk mektupta, Timoteos’un adandığı sırada söylenen peygamberlik sözleri dışında, peygamberlik armağanından bahsedilmemektedir (1.Timoteos 1:18; 4:14). Eski Antlaşma ile tutarlılık gösteren peygamberlik vahiylerinin dışında, Titus ve 2.Timoteos Bölümleri’nin hiçbirinde diller ve peygamberlik armağanından bahsedilmemektedir (2.Timoteos 3:16).

 

Ne oldu? Onları yasaklayan bir buyruktan bahsedilmiyor diye, yeni vahiy ile ilgili bu armağanların, elçilerin dönemindeki son günlerde de geniş çapta işlem gördüğü sonucuna mı varmamız gerekiyor? Aslında, özellikle de Pavlus’un bu vahiysel armağanların son bulmayan sürekliliğinin yerine geçebilecek bir olay hakkında bahsettiği geniş ifadelerin ışığında, tam tersi bir durumla karşılaşmaktayız. Timoteos’a ve Titus’a yazdığı son mektuplarında Pavlus, onlara verilen sağlam öğretişe sarılmalarının önemini belirten birtakım ifadeler kullanmaktadır. Titus’a, Mesih’in kilisesinde ileri gelen birinin “hem başkalarını sağlam öğretiyle yüreklendirmek, hem de karşı çıkanları ikna edebilmek için imanlılara öğretilen güvenilir söze sımsıkı sarılması” gerektiği anlatılmaktadır (Titus 1.3). Yoldan sapmış olanların, “sağlam imana sahip olması için” azarlanması gerekmektedir (Titus 1:3). Titus’un kendisine de, “sağlam öğretiye uygun olanı öğretmesi” öğütlenmektedir (Titus 2:1). Çok güçlü bir şekilde genç Titus’a, Pavlus’tan işitmiş olduğu “doğru sözleri örnek alması” öğütlenmektedir (2.Timoteos 1:13). Kendisine emanet edilen “iyi öğretileri koruması” gerekmektedir.(2.Timoteos 1:14). Dört nesile yayılan bir gelişim düşünen Pavlus (birinci nesil), Timoteos’a (ikinci nesil), Pavlus’tan almış olduğu öğretileri, başkalarına da (dördüncü nesil) öğretebilecek güvenilir kişilere (üçüncü nesil) emanet etmesini öğütlemektedir (2.Timoteos 2:2). Timoteos’un kendisini, gerçeğin bildirisini doğru kullanan, alnı ak bir işçi olarak göstermesi gerekmektedir (2.Timoteos 2:15). İman konusunda reddedilmiş kişilerden sakınması gerekmektedir (2.Timoteos 3:8). Sona yaklaştığını düşünen Pavlus, “imanı koruduğu”nu belirtmektedir (2.Timoteos 4:7).

 

2.Timoteos ve Titus Bölümleri’nde bulunan öğretişten yapılan bu alıntılar, Pavlus’un ilk yazılarında belirtilenden farklı bir duruma işaret etmektedir. Pavlus’un bu son mektuplarında, diller ve peygamberlik armağanlarından hiç bahsedilmemesi, Pavlus’un Selanikliler’e, Korintliler’e ve Romalılar’a daha önce göndermiş olduğu mektuplarda yaygın olan durumla tam bir zıtlık oluşturmaktadır. Artık Pavlus, kilisenin gelecek gerçek için olan ihtiyacına hazırlık yapmakla ilgilenmektedir. Diğer elçilerle birlikte Pavlus da, kısa bir süre sonra onların arasından ayrılacaktır. Pavlus, Tanrı’nın gelecek için olan hazırlığını, diller ve peygamberlik armağanlarının devamlı olarak uygulanışıyla değil, elçilerin dönemindeki yıllarda oluşturulan vahiy ile yapmaktadır. Bu hazırlıkta, gerçeğin “öğretisi”, “sağlam öğreti”, “gelenek”, “iman” ve “güvenilir haber” yer almaktadır. Bu kişiler,  bir iman “öğretisi”nden, inanılabilecek bir öğretiş bütününden veya Pavlus’un başvurabilecekleri önceki yazılarından habersiz değillerdi (2.Selanikliler 2:15; 3:6). Fakat alınan öğretiş geleneğinin tamamlanması ve yeterliliğe kavuşması ancak elçilerin döneminin sonunda gerçekleşmiştir.

 

Tüm bu deliller, Tanrı’nın vahiyi ile geldiği kabul edilmiş gerçeğin oluşumuna işaret etmektedir. Bu vahiysel belge, Mesih’in dünyaya gelmesiyle ilgili kurtuluş olaylarını doğru bir şekilde anlaması konusunda kiliseye gerekli olan bir ilahi açıklama sağlayacaktı. Kilise Yeni Antlaşma’nın esinlenmiş Kutsal Yazıları’na sahip olmadan önce, vahiysel armağanlar olan diller ve peygamberlik armağanları, geniş bir şekilde kullanılıyordu. Kısmen Yeni Antlaşma çağında dökülen Tanrı Ruh’una ait bereketlerin doluluğunu ifade etmek için, kısmen Yeni Antlaşma’nın Kutsal Yazılar’ı oluşturulana kadar, kilisenin girmiş olduğu yeni günleri vahiysel bir şekilde anlamasını sağlamak için tasarlanmış olan bu vahiysel armağanlar, ilk başlarda kilisede bolca sergilenmekteydi.

 

Fakat Pavlus’un yaşamının sonlarında, açıklanan öğretiye, geleneğe ve imana tutunmanın önemi üzerine yaptığı vurgu, tamamen farklı bir tablo çizmektedir. İşlem tamamlanmıştır ve bir dönem sona ermiştir. Kilise artık, Mesih’in dünyaya gelişinin önemini açıklamak için yeni vahiylerin sonsuza dek devam etmesini ümit etmemelidir. Aslında, vahiy yoluyla alınmış olan öğretinin bütünlüğü, Yeni Antlaşma kilisesinin yaşamına rehberlik edecektir.

 

Böylece, Yeni Antlaşma, vahiysel armağanların ortadan kalkışına dair önemli deliller sunmaktadır. Kurtuluş tarihi, bu çağın sonuna kadar kiliseyi eğitmek konusunda hizmet edecek, tamamlanmış bir öğreti bütünlüğü sağlayan son bir vahiy işlemi ortaya koymaktadır. Bu öğretiş bütünlüğü, doğal bir şekilde, Mesih’in görkeminin görgü tanıkları olan ve Mesih’in kendisinden sonraki çağlarda kilisesi için temel oluşturma görevini devralan elçilerin işleri, öğretişleri ve doğrudan eşlikleri ile tamamlanmaktadır.

 

3.      VAHİYİN SONA ERMESİ KAVRAMINA YAPILAN İTİRAZLAR

 

Tanrı’nın kendi halkına söylediği “son söz”, İsa Mesih’te ve O’nun Eski ve Yeni Antlaşma’da yazılı olan kişiliğine ve işlerine yönelik esinlenmiş açıklamalarda yer almaktadır. Hıristiyan olduğunu iddia eden birçok kişi, İsa Mesih’in kişiliğinin eşsizliğini çok rahat bir şekilde doğrularken, diğerleri ise kendi hayatlarına rehberlik etmesi için Kutsal Yazılar’ın dışında bir vahiy ümit edilmemesi kavramını kabul etmekte zorlanmaktadırlar. Vahiyin sona ermesi kavramına yöneltilen itirazlar, birkaç düşünceden ibarettir.

 

a.       Kutsal Kitap’a Değin İtirazlar

 

Vahiysel armağanların bugün kullanımının sona erdiği düşüncesine yöneltilen ilk itiraz, bu iddianın Kutsal Kitap’taki bazı buyruklarla doğrudan çelişiyor görülmesinden kaynaklanmaktadır. Elçi Pavlus Şöyle diyor, “Peygamberlik sözlerini küçümsemeyin” (1.Selanikliler 5:20). Hatta Pavlus daha kesin bir şekilde “dillerle konuşulmasına engel olmayın” (1.Korintliler 14:39) demektedir. Tanrı’dan esinlenen bu buyruklara karşı gelmeye ve insanlara ne peygamberlikte bulunmamasını ne de dillerde konuşmamasını söylemeye kim cüret edebilir?

Ümit ediyorum ki, Kutsal Kitap’ın yetkisini kabul eden hiç kimse, Kutsal Kitap’ın öğütlerine karşı gelebilecek bir yürekliliğe sahip değildir. Amaç Kutsal Yazılar’ın, ilahi vahiyin tamlığını ve sonunu içerdiğini doğrulamaksa, Kutsal Kitap’ın bazı buyruklarına karşı gelmek, bir anlam ifade etmez. Fakat sorun, peygamberliğin ve dillerin insanlar tarafından yasaklanıp yasaklanmaması değildir. Aslında sorun, peygamberliğin ve dillerin, Tanrı’nın tasarısı ve amacı tarafından tamamlandırılıp tamamlandırılmadığı ve sona erdirilip erdirilmediğidir.

Bazı ilahi buyrukların özel dönemlerde Tanrı’nın halkına mecbur kılındığı, inkar edilemez bir gerçektir fakat bu buyruklar daha sonra yeniden düzenlenmiş, değiştirilmiş ve hatta iptal edilmiştir. Açıkçası, bugün Tanrı halkı, Eski Antlaşma’da verilen birçok buyruğa bağlı değildir. Kutsal Kitap’ın açık yasaklarına rağmen, bir yavru hayvanı annesinin sütüyle pişirmek doğru mudur? Yeni Antlaşma çağında yaşayan birisi, domuz eti veya istiridye yiyerek kirlenmez. Bu buyruklar, başlangıçta açık bir şekilde tanrısal olsalar da, artık Tanrı halkının yaşam biçimini belirlememektedir.

Aynı ilke, Yeni Antlaşma dönemindeki bazı buyruklar için de geçerlidir. Yeni Antlaşma’nın gelişimindeki safha ve aşamalar, Eski Antlaşma dönemindeki durumlardan tamamen farklı olamaz. Fakat farklılıklar mevcuttur. Bir keresinde İsa öğrencilerini göndermiş fakat yanlarına erzak almamalarını söylemişti (Luka 10:4). Daha sonra ise öğrencilerine, neredeyse tamamen zıt öğütlerde bulundu (Luka 22:36). Bir seferinde İsa, net bir şekilde öğrencilerine, Öteki Uluslara gitmelerini yasaklamıştı; öğrenciler kendilerini “İsrail halkının yitik koyunları” ile sınırlandırmaları gerekiyordu (Matta 10:6). Fakat daha sonra İsa, öğrencilerine tüm dünyaya gitmelerini ve ulusları öğrenci olarak yetiştirmelerini buyurmuştu (Matta 28:19). Yeruşalim’deki toplantının bir sonucu olarak, kilise üyelerine, putlara sunularak murdar edilen ve boğularak öldürülen hayvan etini yemeyi yasaklaması için, tüm kiliselere bir yazı yazılmıştı (Elç.İşl. 15:20). Fakat daha sonra Pavlus, Tanrı’nın tüm yiyecekleri temiz kıldığını ve bir parça etin bir puta sunulmasının, vicdanı zayıf olan bir kardeşi günaha sürüklemediği sürece, etin yenilebilmesi üzerinde hiçbir etkiye sahip olmadığını belirtmektedir (1.Korintliler 8:4,9).

Üzerinde durduğumuz konuyla en yakından alakalı durum, kilisedeki elçilik görevinin sona ermesidir. Kutsal Yazılar’ın hiçbir yerinde açık bir şekilde, elçiliğin sona erdiği belirtilmemektedir. Fakat, bugün hiç kimse İsa’nın dirilişinin görgü tanığı olmadığı için, günümüz kilisesinde hiç kimsenin gerçek elçi yetkisiyle çalışmadığı herkesçe kabul edilmektedir (Elç.İşl. 1:21-22).

Eğer elçilik görevinin sona erdiği kabul ediliyorsa, peygamberliğin temel görevinin de günümüz kilisesinde sona erdiğini kabul etmemiz gerektiğinin bir ihtimali vardır. Bununla birlikte bu görev, elçilikten sonra ikinci sırada yer almaktadır (1.Korintliler 12:28). Üstelik peygamberlik görevi, çağlar boyunca, vahiysel belgelerin Tanrı halkına iletilmesini sağlayan en önemli araç olarak hizmet etmiştir. Peygamberlik görevinin, Musa zamanında oluşturulmasından bu yana, Tanrı, atalarımıza peygamberler aracılığıyla düzenli bir şekilde konuşmuştur (İbraniler 1:1). Eğer elçilik ve peygamberlik görevleri günümüz kilisesinde sona erdiyse, o zaman elçilerin ve peygamberlerin vahiysel sözlerinin de sona erdiği sonucuna varmak gayet doğaldır. Günümüzdeki söylemlerin hiçbiri, kiliseye yön veren elçisel yetki taşımamaktadır. Aynı şekilde, peygamberlik görevinin sona ermesiyle peygamberler tarafından  iletilen vahiysel sözlerin  de sona ermesini beklemek, gayet doğaldır.

Diller açısından, eğer günümüzdeki bu diller olayı, gerçekten de Yeni Antlaşma’daki dillerle aynı olsaydı, bir kişinin dillerle konuşmasını yasaklamak oldukça yanlış olurdu. Eğer bugünkü diller, Yeni Antlaşma’daki dillerle aynı olsaydı, gelenekselleşmiş bir kilisede yaşanabilecek sarsıntıların hiçbiri, bu armağanın tapınmadan dışlanmasını onaylayamazdı. Pavlus’un öğüdü net bir şekilde, Kutsal Ruh’un geçerli bir armağanının, Tanrı halkının arasında sergilenişini dışlamaya yönelik tüm çabaları durdurmayı amaçlamaktadır.

Fakat diğer taraftan, eğer bugünkü diller, Yeni Antlaşma’daki dillerle aynı değilse, o zaman insanların tapınmada Yeni Antlaşma’daki “diller”den farklı dillerde konuşmalarına izin verilmesini kabul etmeyen bir kişi, Pavlus’un buyruğuna karşı gelmiş olmaz. İnsanların Her Şeye Gücü Yeten’e yaklaşmak için kendi yöntemlerini uydurmaya hakları olmadığı için, Tanrı’ya tapınmaya yaraşır unsurlar, Tanrı Sözü’nde buyrulan uygulamalar ile sınırlı kalmalıdır. Eğer bugünkü diller, Pavlus’un buyurduğu dillerle aynı değilse, o zaman onları tapınmadan çıkarmak oldukça uygun olacaktır.

Peygamberliği küçümsememe veya dilleri dışlamama üzerine Kutsal Kitap’ta yapılan öğütler, ancak ve ancak, günümüzdeki “diller” ve “peygamberlik”, elçilerin zamanında uygulanan Ruh’un armağanlarıyla özdeş ise, bugünkü tapınmada geçerli olabilir. Eğer günümüzdeki bu armağanlar, Yeni Antlaşma’daki armağanlarla aynı değilse, o zaman bu armağanların Tanrı halkının tapınmasında kullanılmasının yasaklanması oldukça uygun olacaktır.

 

b.      Teolojik İtirazlar

 

Vahiyin ve yeni vahiyle alakalı armağanların sona erdiği iddiasına karşılık olarak, teolojik yapıya sahip birkaç itiraz yöneltilebilir. Bu itirazlar genel olarak üç sınıfta toplanabilir:

 

i.                     Vahiyin bugün sona erdiğine dair yapılan bir iddianın Tanrı’yı sınırlandırma etkisine sahip olduğu için, bu iddiaya itiraz edilmektedir. Eğer Tanrı bu yolu seçtiyse, Tanrı’nın bugün birisiyle doğrudan vahiyle iletişim kuramayacağını söyleyerek Tanrı’yı kısıtlamak uygun mudur? Herhangi bir şekilde Tanrı’yı sınırlandırmak oldukça küstahça değil midir? Tanrı’yı sınırlandırmaya çalışan birisi için bu oldukça küstahça olurdu. Hiç kimsenin, herhangi bir yolla Tanrı’yı kısıtlamaya gücü veya yetkisi yoktur. Ancak, çocukları eğitmede kullanılan eski bir araç, bu konu hakkında önemli bir görüş sunabilir. Çocuklar İçin İlmihal adlı kitap şu soruyu sormaktadır, “Tanrı her şeyi yapabilir mi?” Sorunun yanıtı, en kültürlü yetişkinin bile takdir edeceği bir derinlik içermektedir: “Evet, Tanrı kutsal olan tüm isteğini yerine getirebilir.”3 Eğer Tanrı, kendisini belirli bir örneğe göre açıklamayı seçmiş ise, Rab’bin bu konudaki tasarısını onaylamak, Tanrı’yı sınırlandırmak anlamına gelmez. Eğer Tanrı, kendi halkından, onlara nesnel olarak açıklanan tek bir kaynaktan kendi isteğini aramasını isteyerek onları birbirine bağlamanın en iyi şey olacağına karar verdiyse, zaman ve boşluk ile birbirinden ayrılmış, binlerce farklı birey aracılığıyla kendi isteğini açıklamasını Tanrı’ya önermek insana mı düşer?

Eğer Tanrı’nın kendisi, Mesih’i ve elçileri onaylayan bu belirtilerin, Mesih’in kilisesinin devam eden yaşamı için gerekli olan tüm temel gerçekleri ilk ve son kez onaylayarak amacına ulaştığını belirtmişse, o zaman mucizelerin bugün, Yeni Antlaşma’da tasvir edildiği gibi devam etmediğini söylemek, Tanrı’yı sınırlandırmaz. Tanrı’nın insanlar arasındaki güçlü işleri, her yerde görülmektedir. Fakat Tanrı’nın bugünkü dünyada devam eden çalışması, O’nun yeni vahiylerle alakalı mucizevi işler yapmaya devam etme amacı gütmemektedir. Hiç kimse Tanrı’yı sınırlayamaz. Her Şeye Gücü Yeten’i kısıtlama girişimi hem bir küfür, hem de ukalalıktır. Fakat Tanrı’ya olan iman, Tanrı’nın kendisini beyan etmiş olduğu amaçlarıyla uyum içinde, tutarlı olarak hareket edeceğini ileri sürmekte tereddüt etmez.

 

ii.                   Bugünkü putperestlerin de; belirtilerin, harikaların, peygamberliklerin ve dillerin onaylayıcı gücüne, ilk çağdaki putperestler kadar ihtiyaç duydukları ileri sürülmektedir. Neden günümüzdeki insanlar, kendilerine kurtaran iman getirmede aracı olabilecek vahiysel olaylardan esirgensin? Fakat bir kez daha söylemek gerekirse, Rab’bin kendi Sözü’nde oluşturduğu model, insanların hayal güçlerinin tasarladığı varsayımsal sanıların önünde olmalıdır. Olağan üstü armağanlar olan peygamberlik ve diller armağanları ile mucizelerin, asıl olarak onları hiç duymamış putperestler arasında gösterilmesi gerektiğini söylemek, Kutsal Yazılar için doğru mudur? Yoksa, mucizevi belirtilerin Tanrı’nın halkı olarak tanımlanan kişilerin arasında olması mı, Kutsal Yazılar’daki gerçeklere daha yakındır?

Evet, putperestler, Pavlus’un zehirli bir yılan tarafından ısırıldıktan sonra zarar görmeden yılanı silkip ateşe atmasına şaşırmışlardı (Elç.İşl. 28:3-6). Evet, Korint’teki kilise, dillerin toplantıya katılan imansızlara bir belirti görevi gördüğü, çoğunluğu Öteki Uluslardan oluşan bir kilise olarak tanımlanabilir (1.Korintliler 14:22). Fakat bu armağanlar, onları duymamış olan putperestler arasında değil, Tanrı halkının toplantılarında sergileniyordu. Karşı konulmaz deliller, vahiysel bir yapıya ait armağanların, dünyanın gözünde harikalar olarak işlemekten ziyade, daha geniş bir şekilde, kurulu olan kiliselerde, Tanrı’nın kendi halkı arasındaki isteğini onaylayarak çalıştığı gerçeğine yöneltmektedir.

Günahkar insanları özgür kılan şey, gerçeğin duyurulmasıdır. Kötü ve zinakar bir nesil, imanını, Tanrı’nın açıkça bildirdiği gerçekler yerine mucizeler üzerine kurar (Luka 11:29). Kutsal Ruh, insanların yüreğini Tanrı’nın gerçek Sözü ile değiştirmek için mucizelere ihtiyaç duymaz ve bizler de O’nun ihtiyaç duyduğunu düşünmememiz gerekir.4 Müjde’nin gerçeğindeki güce olan güçlü iman, günahkarların kurtulması yönünde, mucizevi hayranlığa duyulan güvenden daha fazla yol kat eder. Kutsal Yazılar’ın oluşturduğu model ve açık öğretiş, harikalarla çalışmaktan ziyade gerçeğin açıkça duyurulmasının müjdenin yayılması için en etkin bir yol olduğunu söylemektedir.

 

 

c.       Uygulamaya Yönelik İtirazlar

 

Vahiyin sona erdiği karşısında yapılan itirazların bir diğer sınıfına daha bakmamız gerekmektedir. Bu itirazda, uygulama sahasında vahiyin sürekliliğini reddetmenin bilgece olmadığı ileri sürülmektedir. Birçok kişi, Tanrı’nın onlarla iletişim kurduğuna güçlü bir şekilde inanmaktadır. Mesih’in hizmetkarı olmaya adanmış birçok kişi, düzenli bir şekilde, yaşamlarını Mesih’e vermelerinde onları yönlendiren görümlerden bahsetmektedir. O zaman bu insanların bir hayalden ötürü acı çektiği sonucuna varmak uygun mudur? Tanrı’nın bu sıra dışı olaylarla kendisini açıkladığını inkar etmek Mesih’in bedenine zarar vermez mi?

Bu yüzden, insanları, Tanrı’dan olup olmadıklarına dair “ruhları sınamaya” yönlendirmek çok daha uygulamaya yöneliktir. Bu kişinin “görüm” olarak adlandırdığı şey aslında, Kutsal Ruh’un Kutsal Yazılar’daki bir gerçeği bu kişinin hayatına dokunaklı bir şekilde uyarlaması olabilir. Bir kişi, Mesih’in Egemenliği’nde, çok şüpheli bir yolla gelmiş de olsa, hizmet konusunda tamamıyla doğru bir yerde çalışıyor olabilir. Mesih’in kilisesinde hizmet eden, en adanmış ve mutlu bir evliliğe sahip kilise ihtiyarlarından birisi, Kutsal Kitap’ını açıp parmağını bir ayetin üzerine koyarak, evlenmeye karar verdiğini kabul etmiştir! Denildiği gibi Tanrı, “eğri bir sopayla düzgün bir vuruş yapabilmektedir”.

İnsanları, Kutsal Yazılar’daki vahiyin sona erdiğini kabul etmeye yönlendirmek, oldukça uygulamaya yöneliktir. Genç bir imanlı, Rab’den aldığını düşündüğü “vahiy”den çok, Tanrı Sözü’nün nesnel öğretişine güvenmeyi öğrenirse, ciddi üzüntülerden daha çabuk kurtulabilir. Tanrı halkı, adım atmadan önce, Tanrı’nın kendi isteğini onlara “açıklamasını” beklemesi gerektiğini düşündüğü sürece, asla sorumluluk dolu bir karar vermeyi öğrenemeyecektir.

 

 

 




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.