Kitap 1.bölüm Kitap 3. bölüm Kitap 4. bölüm Kitap 5. bölüm
SON SÖZ
Günümüzdeki Diller ve Peygamberlik Konusuna
Kutsal Kitap Açısından Verilen Bir Yanıt
Günümüz kilisesindeki “diller” sorusu, büyük bir görüş farklılığının kaynağı olmaya devam etmektedir. Bazı kişiler, bu konuda, oldukça coşkuludur. Bazıları ise bu olayın kilisede Şeytan’ın işini gösterdiğinden oldukça emindir. Birçok evangelical(müjdeci) imanlı, bu konuda ne düşünmesi gerektiğini ve bu duruma ne tepki vermesi gerektiğini bilmez.
Bu çeşitli görüşler arasından siz hangisine karar veriyorsunuz? Günümüz kilisesinde “dillerde konuşma” adlı bir şeyin yapıldığını inkar edemezsiniz. Fakat, bu konunun önemi hakkında nasıl sağlam bir sonuca ulaşıyorsunuz?
Tabi ki de Kutsal Kitap çalışması ile. Birçok kişinin yaşadığı dini olaylara karşı duyarlı olmak tabi ki de önemlidir. Fakat, eninde sonunda tüm bu dini olaylar Kutsal Yazılar’ın tarafsız sınavına tabi tutulmalıdır. Hıristiyan arkadaşlarımıza yapabileceğimiz en büyük yardım, onları bu yaşadıklarını Kutsal Kitap ile sınamaya çağırmak olacaktır. Çünkü, “demir demiri biler, insan da insanı....” (Sül. Özd. 27:17).
Kutsal Yazılar’daki diller konusuna “yeniden bakma” ihtimali, bu konu üzerinde zaten bulunan bir sürü belgenin ışığında, şüphecilik olarak görülebilir. Fakat, yorumsal olarak yeniden değerlendirme yapmak için çaba harcanmalıdır.
Yeni Antlaşma’da Markos’un uzun son bölümü dışında, sadece iki bölüm dillerden bahsetmektedir. Fakat Eski Antlaşma’da üç değişik yazar, Yeni Antlaşma’daki bu diller olayını önceden bildirmektedir. Birlikte ele alındığında, Eski ve Yeni Antlaşma’nın Kutsal Yazıları’ndan, diller hakkında, aynı sonuca varan dört değişik yön ortaya çıkmaktadır: bugün kilisede görünen diller, Eski Antlaşma peygamberliğiyle önceden bildirilmiş ve Yeni Antlaşma’da gerçekleşmiş olan dillerden farklıdır. Bu dört unsur şunlardır:
1. Yeni Antlaşma’daki diller, vahiyseldi.
2. Yeni Antlaşma’daki diller, yabancı dillerdi;
3. Yeni Antlaşma’daki diller, halkın kullanımı içindi;
4. Yeni Antlaşma’daki diller, kurtuluş tarihinin yönünde köklü bir değişim gösteren birer belirtiydiler.
Günümüzdeki diller olayını anlamamızda yardımcı olmaları için, dillerin Kutsal Kitap’a ilişkin bu yönlerinin her biri üzerinde duralım.
1. YENİ ANTLAŞMA’DAKİ BİLİNMEYEN DİLLER, VAHİYSELDİ
Eğer yorumsal görüşler bizi, Yeni Antlaşma’daki dillerin vahiysel olduğu sonucuna yönlendiriyorsa, o zaman, Kutsal Yazılar’dan sonra da devam eden vahiyi dikkate almaya istekli olmayan bir kişi olduğu sürece, bugün konuşulan diller, Yeni Antlaşma’daki dillerle aynı görülemez. Birkaç görüş bu sonuca varmaktadır. Bunlardan ilki, 1.Korintliler 14.Bölüm’deki ve Yeni Antlaşma’nın geri kalan kısmındaki “sır” teriminin kullanımında yer almaktadır.
1. Korintliler 14:2’de Pavlus şöyle demektedir, “Bilmediği dilde konuşan ... ruhuyla sırlar söyler.” Yeni Antlaşma’daki bu mysterion (sır) terimi, özünde ilahi vahiyin iletilmesi fikrini içeren özel bir anlama sahiptir. Daha önce de belirttiğim gibi, Yeni Antlaşma’daki bir “sır”, bir zamanlar saklı, fakat artık açığa çıkarılmış olan, Tanrı’nın kurtuluş yolu hakkındaki bir gerçektir. Özü itibarıyla Yeni Antlaşma’daki bir “sır”, vahiysel bir olaydır. Bu sonuç, “sır” teriminin Yeni Antlaşma’daki hemen hemen her kullanılışında desteklenmektedir.
“Sır” sözcüğü Yeni Antlaşma’da yaklaşık olarak 28 kez geçmektedir. Kutsal Yazılar’da bu sözcüğün anlamının tutarlılığının korunması da şaşırtıcıdır:
Matta 13:11 : İsa şöyle yanıtladı: “Göklerin Egemenliği’nin sırlarını bilme ayrıcalığı size verildi, ama onlara verilmedi.” Bu “sırlar” artık İsa’nın öğrencilerinden saklı değildir. Egemenliğinin sırları saklanılan değil açıklanan gerçeklerdir.
Romalılar 11:25 : Pavlus şöyle diyor, “Kardeşler bilgiçliğe kapılmamanız için şu sırdan habersiz kalmanızı istemem...” İsrail hakkındaki “sır” artık bilinmeme sorunu değildir, çünkü bu “sır”rın gerçeği açıklanmıştır.
Romalılar 16:25-26 : Pavlus’un duyurduğu müjde, “sonsuz çağlardan beri saklı tutulan sırrı açıklayan vahiy uyarınca sizi ruhça pekiştirecek güçtedir. O sır şimdi aydınlığa çıkarılmış ve ... bildirilmiştir.” Müjdenin “sırrı” artık aydınlığa çıkarıldığı için, Pavlus güvenle müjdeyi duyurabilmektedir.
Korintliler’e yazdığa mektuba başlarken Pavlus şöyle diyor: “Kardeşler, Tanrı ile ilgili bildiriyi(sırrı) duyurmak için size geldiğimde ...” (1.Korintliler 2:1). Pavlus’un duyurduğu şey bir bilmece değildi. Pavlus, açık bir şekilde, anlaşılması gereken bir şeyi beyan ediyordu. Pavlus aynı mizacıyla, Hıristiyan vaizlerin, önceden saklı olan fakat artık açıkça duyurulan Tanrı’nın saklı bilgeliğinden bahsettiklerini belirterek sözlerine devam etmektedir (1.Korintliler 2:7). Böylece insanlar, Hıristiyan vaizleri, Tanrı’nın sırlarının kahyaları olarak görmelidirler (1.Korintliler 4:1). Hıristiyan vaizler, sırları ilettikleri için artık “sırlar” anlaşılmaktadır.
1.Korintliler 13:2 : Pavlus “tüm sırları bilebileceği” bir varsayım durumu önermektedir. 1.Korintliler 15:51’de ise “işte size bir sır açıklıyorum” demektedir. Pavlus’un Korintliler’e yazdığı mektubun başından sonuna kadar her yerinde “sır”, Tanrı’nın artık bilinen kurtuluş gerçeğinin bir unsuru olarak görünmektedir.
Bu “sır” anlayışı, Pavlus’un yazılarının hepsinde vardır. Efesliler 1:9’da, “Tanrı sır olan isteğini, Mesih’te edindiği iyi amaç uyarınca bize açıklamıştır.” “Sır”, Pavlus’a “vahiy yoluyla” bildirilmişti (Efesliler 3:3). Pavlus, kendisinin “Mesih sırrı” anlayışının Efesliler’in de bilmesini istemektedir (Efesliler 3:4). Pavlus, “öncesizlikten beri gizli tutulan sırrın nasıl düzenlendiğini” herkese açıklamayı amaçlanmaktadır (Efesliler 3:9). Mesih’teki evlilik “büyük bir sır”dır fakat Pavlus bunu Efesliler’e açıklamaktadır. Pavlus’un “müjdenin sırrını cesaretle bildirebilmesi” için Efesliler’in dua etmesi gerekmektedir (Efes. 6:19-20).
Koloseliler bölümü boyunca da, terimin önemi aynen korunmaktadır. Koloseliler 1:25’te Pavlus şöyle diyor: “Görevim, Tanrı’nın sözünü, yani geçmiş çağlardan ve kuşaklardan gizlenmiş, ama şimdi O’nun kutsallarına açıklanmış olan sırrı eksiksiz duyurmaktır.” Tanrı, “bu sırrın ne denli yüce ve zengin olduğunu bildirmek istediği” için Pavlus müjdeyi açıklayabilmektedir (Koloseliler 1:27). Pavlus, Koloseliler’in Tanrı sırrını anlayabilmeleri için çabalıyordu (Koloseliler 2:2). Bu amaçla Pavlus, “Mesih’in sırrını açıklayabilmek için” Koloseliler’den dua etmelerini istemektedir (Koloseliler 4:3).
2.Selanikliler 2:7, bu örneklerin yanında istisnadır. Yasa tanımazlığın “sırrı”nın henüz çözüme kavuşmadığını belirtmektedir. Fakat 1.Timoteos 3:9’da Pavlus, kilise görevlilerinin “temiz vicdanla imanın sırrına sarılması gerektiğini” açıklamaktadır. 1.Timoteos 3:16’da ise Pavlus, Tanrı yolunun “sırrı”nın büyük olduğunu kabul etmektedir. Fakat ardından, gerçekle tutarlı olan bu sırrın şunu açıkladığını belirtmektedir, “Tanrı bedende göründü, Ruh’ça doğrulandı, meleklerce görüldü, uluslara tanıtıldı, dünyada O’na iman edildi, yücelik için yukarı alındı.” Pavlus’un vurgulamak istediği şey, bir zamanlar gizli olan bu sırrın artık açığa çıkarılmış olmasıydı.
Son olarak Vahiy bölümünde, “yedi yıldızın sırrı” açıklanmaktadır. Yedi yıldız, yedi kilisedir (Vahiy 1:20). Yuhanna daha sonra, “Tanrı’nın sırrının”, “peygamberlerine müjdelediği gibi” tamamlanacağını açıklamaktadır (Vahiy 10:7). Benzer bir şekilde Babil de, olayları tercüme eden meleğin “açıklayacağı” bir “sır”dır (Vahiy 17:5-7).
“Sır” sözcüğü, Yeni Antlaşma’da yirmi sekiz kere kullanılmıştır. Şu anda üzerinde düşünülen 1.Korintliler 14. Bölümdeki olayları bir anlığına kenara koyduğumuzda, geriye kalan yirmi yedi durumun, bir zamanlar gizli fakat şu anda açıklanmış olan bir gizemden bahsettiğini görürüz. Hıristiyanlık katiyen bir sır dini değildir. Hıristiyanlık, gizli şifreler üzerine kurulu diğer birçok dinden tamamen zıttır. Hıristiyanlık, her şeyin apaçık ve göz önünde olmasını istemektedir. Hıristiyanlığın Tanrı’sının saklayacak bir şeyi yoktur. Açık bir şekilde, ışığı gönderip karanlığı dağıttığı gibi, kendi gerçeğini de aynı şekilde dünyaya gösterir.
Bu geniş bağlamda, 1.Korintliler 14:2’de bahsedilen “sır” doğru bir şekilde anlaşılabilir. “Bilmediği dilde konuşan... sırlar söyler”, diyor Pavlus. Bilmediği dilde konuşan kişi, bir “sır”söyleyerek gerçeği gizlemez. Tersine, ilahi vahiy ile kendisine açıklanan gerçeği iletir. Diller, vahiyin iletilmesinde kullanılan ilahi araçlardı. Tanrı’nın bir zamanlar saklı fakat artık açıklanmış olan kurtuluş gerçeğini açığa çıkartmakta kullandığı bir araç idi. 1.Korintliler 14:2’deki “sır” terimi hakkındaki bu yorum, ilk bakışta ayetin geriye kalan kısmıyla çelişiyor gibi görünebilir. Çünkü Pavlus şöyle diyor, “Bilmediği dilde konuşan, insanlarla değil, Tanrı’yla konuşur. Kimse onu anlamaz. O ruhuyla sırlar söyler” (1.Korintliler 14:2). Dillerde iletilen bir bildirinin anlaşılmadığı zaman vahiysel olması, iyi bir anlama nasıl gelebilir?
Eğer “diller”, Kutsal Yazılar’da yabancı diller olarak tanımlansaydı, bu terim iyi bir anlama sahip olabilirdi. Eğer “diller”, onu duyanların da bilmediği bir şekilde onu konuşana yabancı bir “dil” ise, o zaman şu ifade iyi bir anlama sahip olacaktır, “Bilmediği dilde konuşan, insanlarla değil, Tanrı’yla konuşur. Kimse onu anlamaz” (1.Korintliler 14:2). Bilmediği dilde konuşan, vahiyin bir aracısı olarak konuşmaktadır fakat bildirdiği vahiyin dili çevrilmeden anlaşılmamaktadır. Bu anlamda Korint’teki durum, dillerle konuşulan ilk günlerde Yeruşalim’deki eşsiz duruma tezat olabilir. Pentikost gününde, dünyanın çeşitli dillerinin hepsi, konuşanlar tarafından olduğu gibi dinleyenler tarafından da sergilendi. Böylece oradaki herkes Tanrı’nın olağanüstü işlerini kendi ana dilinde işitti. Fakat Korint’teki durum, böyle tüm dillerin konuşulduğu gibi bir durum değildi. Sonuç olarak, kendisine vahiyle gelen Tanrı gerçeğini bildirmesine rağmen, kimse bilinmeyen dilde konuşan kişiyi anlamıyordu. “Sır”, bilinmeyen dilde konuşan kişinin söyledikleriyle açıklanmış oluyordu fakat hiç kimse bu kişinin konuştuğu dili anlamadığı için, bu kişinin açıkladığı vahiy anlaşılmıyordu.
Her durumda da, “sır” teriminin “diller” anlamında kullanılması, dillerin doğası itibarıyla vahiysel olduklarını göstermektedir. Diller aracılığıyla, Tanrı’nın kurtuluş yolu hakkındaki “sır”, Tanrı’nın Yeni Antlaşma halkına “açıklanmıştır.” Dillerin vahiysel özelliği, daha sonra Pavlus’un açıklama yapmak için eklediği sözler tarafından onaylanmaktadır:
Bilmediği dilde konuşan kendi kendini geliştirir; ama peygamberlikte bulunan, inanlılar topluluğunu geliştirir. Hepinizin dillerle konuşmasını isterim, ama peygamberlikte bulunmanızı yeğlerim. Diller inanlılar topluluğunun gelişmesi için çevrilmedikçe peygamberlikte bulunan, dillerle konuşandan üstündür.
(1.Korintliler 14:4-5)
Yukarıdaki paragrafın son ifadesine göre, çevrilen diller, peygamberliğe denktir. Bilinmeyen bir dilde gelen bildiri, çevrildikten sonra, ilahi olarak esinlendirilmiş peygamberlik seviyesine çıkmaktadır. Eğer peygamberlik vahiysel bir armağan ise (hem Eski Antlaşma’nın hem de Yeni Antlaşma’nın içerdiği kanıtların da destekliyor göründüğü gibi) ve çevrilen diller, peygamberliğe denk ise, o zaman diller de vahiysel bir armağan olarak görülmelidir.
Kilise hayatında diller ile peygamberlik arasındaki ilişki konusunda Pavlus’un amacını tam olarak anlayabilmek için şu sorunun sorulması gerekir: Sözcükler nasıl geliştirir? Aslında, sözlü bir armağan olan peygamberlikte “geliştirilen” şey neydi? Geliştirilen şey, peygamberin sesi ile oluşan duygular mıydı? Ya da dinleyenlerin kulaklarında oluşan titreşimler miydi? Yoksa dinleyenlerin üzerinde geliştirme etkisi yaratan şey, peygamberlerin kendi yaşadığı duygu muydu?
Hayır, imanlıları kutsal imanlarında geliştiren şey, onların işitsel duyuları değildi. Gelişen şey, peygamberlik aracılığıyla vahiyle gelen Tanrı gerçeğinin anlaşılması idi. Anlaşılır ve güvenilir gerçeğin iletilmesi sayesinde bu gerçeği işitenler imanda gelişiyorlardı.
Benzer şekilde, insanların vahiyi anlaması için çevrilen diller de, gelişim aracı olma konusunda peygamberliğe denkti. Çevrilmediği sürece bilinmeyen bir dilde konuşan birisinin konuşmasına dikkat etmenin, seyirci üzerinde hiçbir geliştirici etkisi yoktu. Fakat bilinmeyen bir dilde bildirilen bildiri onu dinleyenlere çevrildiğinde, hem bilinmeyen dilde konuşan hem de onun etrafındakiler gelişimi yaşıyordu. Çünkü çevilen diller, geliştirme kabiliyeti bakımından peygamberliğe dekti. “Bilinmeyen bir dilde” iletilen bir bildiri, çevrildikten sonra, Tanrı’nın halkına gerçek sesleniş halini alıyordu.
Fakat yeni bir sorunun sorulması gereklidir. Dillerin, onu konuşan kişiye karşı nasıl bir geliştirici etkisi vardı? Pavlus açık bir şekilde şunu ifade ediyor, “Bilmediği dilde konuşan kendini geliştirir.” (1.Korintliler 14:4). Fakat, bilinmeyen bir dilde konuşma eyleminin nesi, birisinin gelişmesine neden oluyordu? Dillerde konuşan kişiyi geliştiren şey, bu dillerde konuşma eyleminin beraberinde getirdiği fiziksel sarsıntı mıydı? Bu olaya eşlik eden şey duygu muydu? Diller, peygamberlik gibi, sözlü bir armağandır ve sözlü armağanlar anlam bildirerek geliştirirler. Sözlü armağanın kullanılması aracılığıyla gelen gelişim, ağızdaki titreşimler sayesinde olmaz. Duyguların mantıksız heyecanlarıyla da olmaz. Sözlü bir armağan aracılığıyla gelen gelişim, bu armağanı kullananın, kendi bahsettiği gerçeği anlaması ve bu gerçeğe inanmasıyla olur. Yoksa hiçbir gelişim olmaz.
Tanrı Sözü’nü öğreten veya vaaz eden kişi, ruhsal gelişim hakkındaki bu temel ilkeyi anlar. Vaiz, sadece vaizlik armağanını kullanarak kendisinin gelişmediğini iyi bilir. Kendisinde gelişim meydana gelmesi için kendi söylediklerini anlamalı ve onlara inanmalıdır.
Eğer durum böyle olmasaydı, gelişimin gerçekleşme şekli hakkında tamamen değişik bir kavram düşünülmesi gerekecekti. Eğer Kutsal Ruh, dillerle konuşan kişinin kendi söylediklerini anlamadan gelişmesini sağlamak için sadece sözlü bir armağanı kullanabiliyor olsaydı, o zaman dillerle konuşan bu kişi kadar onu dinleyenler de aynı etkiyi görebilirlerdi. Bilinmeyen dilde konuşan birisi, söylediklerini anlamadan gelişebiliyorsa, topluluğun geri kalan kısmı da aynı şekilde gelişmeyi ümit edemez mi? Eğer “guesrylespoyou” gibi bir telafuza sahip bir ifade ile gelen duyular, bunu söyleyen kişiyi geliştirme yetisine sahipse, o zaman onu dinleyenlerin kulaklarında da titreyen bu duyular neden bu kişiler üzerinde de geliştirme etkisi yaratamasın?
Fakat, bildiri anlaşılmaz ise, onu bildiren kişi ne kadar gayretli olursa olsun, bu bildiriyi duyan kişi hiç gelişmeyecektir. Pavlus bunun üzerinde durmaktadır. Hiç kimse bir şey anlamadığı zaman, hiç kimse gelişmez (1.Korintliler 14:2). Sözlü bir armağan aracılığıyla gelişmek, aslında söylenenleri anlamakla alakalıdır.
Bu ilkeye göre, dillerin, Tanrı gerçeğini öncelikle onu konuşana, ardından da onu dinleyene ilettiği sürece geliştirdiği sonucuna varmamız gerekir. Anlama olmadan gelişim de olmaz. Dillerde konuşan kişinin gelişimini sağlayan şey, bu kişiye Tanrı gerçeğinin doğrudan açıklaması idi. Dillerde konuşan kişinin bu hareketi, Tanrı’nın bu kişiye, onu geliştirecek etkiye sahip bilgiyi verdiği vahiysel bir olaydı.
Bu noktada 1.Korintliler 14:14’e daha yakından bakmamız önemlidir. Çünkü Pavlus’un şu ifadesi ile bu ilke çelişiyor gibi görünmektedir: “Bilinmeyen dilde dua edersem ruhum dua eder, ama zihnimin buna katkısı olmaz.” Bu ifade, bilinmeyen bir dilde dua eden birisinin söylediklerini anlamayacağını belirtiyor gibi görünebilir. Bu ifadede Pavlus, akla sahip olmayan kendi ruhunun, Tanrı ile bilinmeyen bir dilde konuşarak kendisini daha etkin bir şekilde ifade ettiğini ileri sürüyor gibi de görünebilir. Fakat Pavlus’un “zihninin buna katkısı yoktur”, bu da Pavlus’un dillerde söylediği kendi sözlerini anlayamadığını belirtiyor gibi görünmektedir.
Bununla birlikte, bu ifade, Yeni Antlaşma’da yer alan insan “ruhu” ile “zihni” kavramları asında, yanlış bir ayrım yapıyor gibi görünmektedir. İnsan “ruhu” (pneuma) ile “zihni” (nous) birbirinden tamamen ayrılamazlar. Bu iki kavramın ortak çalışmalarındaki yakınlık, Mesih’in yaşamındaki bir olay ile örneklendirilebilir. Mesih’in karşıtlarından bazıları, “içlerinden Mesih’in küfrettiğini düşünmeye” başlamıştı (Markos 2:6). Fakat İsa, onların ne düşündüğünü “Kendi ruhunda biliyordu.” Buradaki “biliyordu” sözcüğü, 1.Korintliler 14:14’te de bulunan “zihin” (nous) sözcüğünün kökünden türemiştir ve aynı şekilde buradaki “ruh” (pneuma) sözcüğü de 1. Korintliler’de yine aynı ayette bulunan bir diğer sözcüktür. Markos Bölümüne göre İsa, “ruh”unda “zihinsel bilgi”ye sahipti ve bu da açık bir şekilde “ruh”un insanın duygusal tarafını kapsamadığını göstermektedir. İnsanda “zihin” ve “ruh” birbiriyle iletişim kurar. İnsanın “ruhu”nun (pneuma) insanın mantıksız, sadece duygusal bir yönü olduğunu ve aynı zamanda insanın “zihni”nin de (nous) akıl kapasitesini ifade ettiğini ileri süren bir öğretiş, Kutsal Yazılar’ın insan hakkındaki öğretişine ters ve yanlış bir ayrımdır.
Pavlus “ruhum dua eder” (1.Korintliler 14:14) derken, ruhundan Tanrı’ya dualar sunduğunu kastetmektedir. Fakat Pavlus’un “ruhunda” ettiği bu dua, tamamen mantıksal bir anlayıştan yoksun değildir. Bu anlayışın bir sonucu olarak Pavlus dua ettikçe gelişmektedir. Fakat aynı zamanda, Pavlus’un “zihni”nin, yani başkalarına iletme amacıyla düşüncelerini açığa çıkarabilmesini sağlayan bu aracın, bu işe bir katkısı yoktur. Yararı yoktur. Topluluktaki hiç kimse onun tarafından gelişemez çünkü hiç kimse onun dillerde ne konuştuğunu anlamaz. Kendisi yeteri kadar gelişmiştir. Fakat onun düşünceleri diğerlerine, onların anlayabileceği bir şekilde iletilmediği için onun dışındaki hiç kimse gelişmemiştir. Onun “dil”inin söylediklerini anlayan birisi olmadığı için de, kimse onun duasına katılamaz. Fakat eğer onun ruhunun esinlenmiş sözleri, insanların bildiği bir dile çevrilirse, o zaman onlar da onunla birlikte gelişebilirler.
14. ayetteki bu anlayış, hemen ardından devam eden ayetler tarafından da güçlü bir şekilde doğrulanmaktadır. Pavlus, dillerde konuşma armağanına sahip olan kişiye şunu demektedir:
Tanrı’yı yalnız ruhunla översen, yeni katılanlar senin ne söylediğini bilmediğinden, ettiğin şükran duasına nasıl “Amin!” desin? Uygun biçimde şükrediyor olabilirsin, ama bu başkasını geliştirmez.
(1. Korintliler 14:16-17)
Eğer dillerde konuşan birisinin, ne söylediğini anlamasa bile “uygun bir biçimde” şükredebileceği kabul ediliyorsa, bu kişiyi dinleyenlerin de söylenenleri anlamasa dahi, yüreğinden bu şükretme işine katılamaz mı?
Dillerde konuşan birisi elverişli bir şekilde şükranlarını sunuyor diye, bu kişinin söylediği şeyleri anladığı sonucuna varmak, sözlü bir armağan aracılığıyla yaşanan gelişme biçimiyle hiç de tutarlı değildir. Fakat bu sözleri duyan kişi, anlamadığı için bu sözlere katılamazdı.
Pavlus’un, konuşanın anlamadan geliştiği fakat onu duyanların ise gelişmediği bir sözlü armağanı tanımlamak istediği düşünülmektedir. Fakat kanıtlar başka bir yönü göstermektedir. Bilinmeyen dilde konuşan kişi, kendi ilahi esin sözlerini, bu sözler kendisine daha önce bilmediği bir dilde gelse dahi, anladığı için uygun bir biçimde şükretmektedir. Fakat bu sözler, onu duyanlar tarafından anlaşılmadığı için bu kişilerin kutsallaşmasına “katkıda bulunamaz.”
14.ayet üzerindeki bu bakış açısı, 5.ayet üzerinde daha çok durularak desteklenebilir. Pavlus şöyle diyor, “Diller inanlılar topluluğunun gelişmesi için çevrilmedikçe peygamberlikte bulunan, dillerle konuşandan üstündür” (1.Korintliler 14:5). Vurgu güçlü bir şekilde yapılmaktadır. Çevirilen diller, peygamberliğe denktir. Fakat Tanrı’nın peygamberlikteki amacı neydi? Neden böyle bir iletişim şekli kurmuştu?
Tanrı’nın peygamberlikteki amacı, sözlü olarak esinlediği, yanılmaz ve şaşmaz Sözü’nü halkına iletmekti. Tanrı, kendi halkına, gerçeği güvenli bir şekilde emanet etmek istediği için, daha önemsiz bir yola razı olamazdı. Aynı şekilde, Tanrı’nın bir kişiyi “bilinmeyen bir dilde” konuşmasını sağlamasındaki asıl amacı, sözlü olarak esinlediği yanılmaz ve şaşmaz Sözü’ne anlam katmaktı. Diller vahiysel bir armağan olduğu için, çevrilen diller, esinleşmiş peygamberliğe denk olabilirdi. Dillerle konuşan bir kişi, Tanrı’nın gerçek Sözü’nü yanılmaz ve şaşmaz bir şekilde iletiyordu.
Diller için duyulan bu gerçek amaç, sadece ve sadece, çeviri armağanının da esinlenişi bakımından diller ve peygamberlik armağanlarına denk bir armağan olarak işlev gördüğü sürece korunabilirdi. Sadece Kutsal Ruh’un doğrudan esini altında yapılan bir çeviri, sözlü olarak esinlenmiş, yanılmaz ve şaşırmaz nitelikteki Tanrı Sözü’nü koruyabilirdi. Kutsal Kitap’ı Grekçe’den kendi diline çevirme girişiminde bulunan birisi, Tanrı’dan gelen orijinal Söz’ün kesinliğinin ve yetkinliğinin mutlak bir kusursuzlukla korunması için, esinlenmiş bir armağanın ne kadar gerekli olduğunu anlamıştır. 1.Korintliler 14:28’de, dillerde konuşan kişinin, çeviri armağanına, yani bu dillerde konuşan birisinin aldığı vahiyi anlamasının ötesinde bir kusursuzluk gerektiren bir armağana, sahip olmasının mecbur olmadığı açıkça görülmektedir.
Hiçbir Kutsal Yazı çevirmeni, Tanrı’nın bir dilden diğerine yapılacak değişimi, doğrudan ve hatasız bir şekilde ona esinlediğini, şüphe bırakmadan doğrulayamadığı sürece, kendi çevirisinin, sözlü olarak esinlenmiş, yanılmaz ve şaşmaz Tanrı Sözü ile, aynı orijinali gibi özdeş olduğunu iddia edemez. Ne olursa olsun, bu ayetlerde Pavlus, çevrilen dillerin peygamberliğe denk olduğunu belirtmektedir. Eğer peygamberlik vahiysel ise, o zaman diller de Tanrı’nın kendi kilisesi için kullandığı vahiy biçimi olmalıdır.
Bu nedenle, bugün konuşulan diller, Kutsal Yazılar’dan sonra vahiyin devam etmesine kapı açmasını saymazsak, Yeni Atlaşmada’ki dillerle aynı olan diller olarak görülemez. Böyle bir sonucun etkisi, oldukça geniş kapsamlı olurdu ve Tanrı’nın kendi kilisesi için günümüze kadar bozulmadan kalacak bir temel oluşturma amacıyla seçtiği elçi ve peygamberlerin aracılığıyla bildirilen Tanrı vahiyinin tamamlandığını sorgulardı.
2. DİLLER, YABANCI LİSANLARDI
Elçilerin İşleri 2:6, bu noktaya açıklık getirmektedir: “Herkes kendi dilinin konuşulduğunu duyunca şaşakaldı.” Elçilerin İşleri Bölümü’nün geriye kalan kısmında, Pentikost Günü’nden sonra kilisede değişik türde bir bilinmeyen dilde konuşulduğuna dair hiçbir belirti yoktur. Tersine, deliller Pentikost Günü’nde ortaya çıkan türde bir “dillerle konuşmanın” devam ettiğini göstermektedir. Elçilerin İşleri 10.Bölümde Petrus, dillerle konuşan Öteki uluslardan kişilerin vaftizini onaylamaktadır çünkü “bunlar, tıpkı bizim gibi Kutsal Ruh’u almışlar” demektedir (Elç.İşl. 10:47). Bu olayı Yeruşalim’deki kiliseye bildiren Petrus, aynı noktaya özellikle dikkat çekmektedir: “Kutsal Ruh başlangıçta bizim üzerimize indiği gibi, onların da üzerine indi” (Elç.İşl. 11:15). Sezariye’deki bu Kutsal Ruh’un inmesi olayı, Pentikost Günü’nde elçilerin üzerine gelen Kutsal Ruh vaftizine benzemektedir. Eğer Elçilerin İşleri 2.Bölüm’deki dillerle konuşma armağanı, kişinin bilinmediği bir yabancı dilde konuşmasını içeriyorsa, o zaman aynı açıklama, Sezeriye’de bulunan bu Öteki uluslardan olan kişilerin arasında görülen diller olayına da yapılmalıdır. Bu anlamda, Efes’te geçekleşen diller armağanı için de aynı açıklama yapılması düşünülebilir (Elç.İşl. 19:7). Efes’teki dillerle konuşma olayının, Pavlus’un Korint’e yaptığı ziyaretten sonra olması dikkate değerdir (Elç.İşl. 18:1-19). Efes’teki dillerle konuşma olayı belirgin bir şekilde tanımlanmasa da, Efes’teki bu olayı tanımlamak için, Elçilerin İşleri’nde daha önceki olayları anlatmada kullanılan dile özdeş bir dil kullanılması, Efes’te konuşulan “diller”in doğasının, Luka tarafından Elçilerin İşleri Bölümü boyunca bahsedilen “dillere”e benzediğini kuvvetle göstermektedir.
Elçilerin İşleri Bölümü’nde, Korint’te gerçekleşen dillerle konuşma olayından hiç bahsedilmemektedir (Elç.İşl. 18:1-18). Fakat Pavlus’un Korintliler’e yazdığı ilk mektubuna göre, diller, açık bir şekilde, kilisede önemli bir role sahipti.
Korint’teki bu olayın doğası neydi? Korint’ten önce ve sonra, Elçilerin İşleri Bölümü’nde tanımladığı gibi bir “diller” görülüyorken, Korint’te tamamen değişik bir olay yaşanması ve Elçilerin İşleri Bölümü’nde bu zannedilen farklılıktan hiç bahsedilmemesi, oldukça garip görünmektedir. Hem Elçilerin İşleri Bölümü’nde hem de 1.Korintliler’de aynı terim kullanılmaktadır. Elçilerin İşleri 2:4 “yabancı diller”den bahsetmektedir ve 1.Korintliler 14:21’de de benzer şekilde “yabancı diller” demektedir. Her iki yerde kullanılan Grekçe de hemen hemen özdeştir ve “yabancı diller” olarak çevrilebilirler. Bunun dışında, 1.Korintliler 14.Bölüm, Korint’teki durumu açıklamak için, Eski Antlaşma’dan açık bir şekilde yabancı dillerden bahseden bir alıntı yapmaktadır (1.Korintliler 14:21; Yeşaya 28:11,12; Yas.Tek. 28:49). Sonuç olarak, ya Pavlus’un Eski Antlaşma’dan alakasız bir metine başvurduğu ya da 1.Korintliler 14.Bölüm’deki dillerin, Pavlus’un alıntı yaptığı bu Eski Antlaşma metininde de belirtildiği gibi, yabancı diller olduğu sonucuna varmalıyız. Ve dahası, 1.Korintliler 14.Bölüm’deki diller çevrilebiliyorlardı, bu da onların yabancı dil olduğu izlenimi vermektedir. 1.Korintliler’deki bu “diller”in “meleklerin dili” olduğu sonucuna varılsa bile, bu diller insani bir dile çevrilebilecek dillerdi.
Güçlü bir şekilde artan deliller; Yeni Antlaşma zamanındaki dillerin, hem Elçilerin İşleri’nde hem de 1.Korintliler’de bahsedilen dillerin, yabancı diller olduğu sonucunu desteklemektedir. Bu sonuç, günümüzde konuşulan dillerin büyük bir bölümünü, başından itibaren, Yeni Antlaşma’nın bu konudaki geçerli durumunun dışında tutmaktadır. Bugün olanlar, Yeni Antlaşma’da tanımlanan türde bir tapınma değildir.
Bu anlamda, son günlerde yaygın bir biçimde yayılan bir görüş, sadece başlangıç noktaları yüzünden değil ama aynı zamanda beklenmeyen sonucu yüzünden reddedilmelidir. Bu özel bakış açısı, Yeni Antlaşma’da tanımlanan dillerin kilisede herkes tarafından kullanıldığını ileri sürerek yola çıkmaktadır. Hatta daha da ileri gidip, bugünkü dillerin, Yeni Antlaşma’da belirtilen dillerden farklı görülmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Fakat sonuçta, bugünkü dillerin, Yeni Antlaşma’daki dillerle aynı doğaya sahip olmasa da, çağdaş kilise için Kutsal Ruh’un bir armağanı olduğu öne sürülmektedir. Bu dillerin Yeni Antlaşma’daki dillerle aynı olmasalar da, Tanrı halkının bugünkü yaşantısına uygun bir role sahip oldukları söylenmektedir. Çağdaş yaşamın çılgın ilerleyişi yüzünden Tanrı’nın Ruh’u, çağımızın sıkıntılı Hıristiyanlarının duygusal ve psikolojik rahatlık bulabileceği bu aracı tasarlamıştır. “Dillerle konuşarak”, bugünkü dünyada yaşamanın getirdiği gerginliklere bir yanıt bulunabilmektedir.
Açıkçası varılan bu sonuç, Kutsal Yazılardan çıkmış olamaz çünkü bu durum, Yeni Antlaşma’daki diller ile günümüzdeki “diller”in aynı olmadığını ileri sürmektedir. Aslında, Tanrı halkının herkese açık toplantılarının, dillerle konuşmanın olası etkilerini içeren psikolojik gözlemlere dayalı olarak, en muhteşem olaya açık olması gerektiği öne sürülmektedir. Günümüzdeki dillerin Tanrı’nın bugünkü dünyanın özel duygusal sıkıntılarını gidermeye karar verdiği yol olduğunu ileri süren bir hipoteze dayanılarak, bu diller, bugünkü tapınmada geçerli bir unsur olarak gösterilmektedir.
Fakat, Pavlus’un “bütün kiliseler için çektiği kaygının” sıkıntılarından duygusal olarak rahatlamaya ihtiyaç duymadığını mı düşünmemiz gerekir (2.Korintliler 11:28)? Martin Luther’in, çağdaş diller armağanından geldiği düşünülen bu “psikolojik rahatlama”ya ihtiyacı olmadığı sonucuna mı varmalıyız? Krallar ve hükümdarlar sürekli olarak canını almak isterken Luther, bugünkü dünyada yaşayan Hıristiyanlardan daha mı az sıkıntı çekiyordu?
Birçok etkinlik, psikolojik rahatlık sağlayabilir. Dışarı yemeğe çıkmak, film seyretmek veya golf oynamak, ruhu dinlendirebilir. Ancak bu şeylerin hiçbiri Ruh’un bir “armağanı” olarak görülmemelidir. Ruhsal armağanlar, Mesih’in bedeninin üyelerini besleyen ve aracılığıyla üyelerin birbirine hizmet ettiği, Kutsal Ruh’un özel yönetimidir. Günümüzdeki dillerin, Yeni Antlaşma’daki diller ile aynı doğaya sahip olmadığını fakat bugünkü kilise için Ruh’un bir armağanı olduğunu öne sürmek, deneyim-merkezli bir olaya kapı açabilir.
İlk yüzyıldaki diller, yabancı diller olduğu için, günümüzde yabancı diller olarak görünmeyen dillerin, Yeni Antlaşma tarafından onaylanmayan bir olay olarak görülmesi gerektiğini kabul etmek, Kutsal Kitap’ın sunduğu delillerle daha tutarlı görünmektedir.
3. YENİ ANTLAŞMA’DAKİ DİLLER, ÖZEL KULLANIM İÇİN DEĞİL HALKIN KULLANIMI İÇİNDİ
Ruh’un tüm armağanları, Mesih’in kilisesinin yararı içindi. Yeni Antlaşma’da bir “armağan”, bir bireye, Tanrı halkına bir bereket sağlayabilmesi için veriliyordu. Kutsal Ruh’un bir “armağanı” aracılığıyla, bir kişi diğerlerine hizmet edebilmektedir. Armağanlar kavramının öncelikli anlamı, armağanların özel amaç için değil, Mesih’in bedenini geliştirmek için verilmiş olduğudur. Pavlus şöyle diyor:
Çeşitli ruhsal armağanlar vardır, ama Ruh birdir. Çeşitli görevler vardır, ama Rab birdir. Çeşitli etkinlikler vardır, ama herkeste hepsini etkin kılan aynı Tanrı’dır. Herkesin ortak yararı için herkese Ruh’u belli eden bir yetenek veriliyor.
(1. Korintliler 12:4-7)
Pavlus’un kilise şeklini bir beden olarak geliştirmeye yönlendiren şey, kafasındaki bu anlayıştır. Bedenin tüm üyelerine, diğerlerine yardım edebilecekleri bir hizmet verilmektedir. Göz, bedenin sendelemesini engeller. Ağız, bedeni besler. Kulak, bedenin diğer üyeleri için işitir. Çeşitli armağanların hepsi, birinin diğerine hizmet etmesi için Mesih’in bedeninin üyelerine verilmektedir.
Ruhsal armağanların herkese yönelik doğasının resmini kafamızda daha iyi canlandırmak için 1. Korintliler 14-18’e daha yakından bakalım. Pavlus şöyle diyor:
Dillerle hepinizden çok konuştuğum için Tanrı’ya şükrediyorum. Ama inanlılar topluluğunda dillerle on bin söz söylemektense, başkalarını eğitmek için zihnimden beş söz söylemeyi yeğlerim.
İlk bakışta Pavlus, özel diller ile genel dilleri kıyaslamayı amaçlıyormuş gibi görünebilir. Pavlus, “[Özel olarak] dillerle hepinizden çok konuştuğum için Tanrı’ya şükrediyorum ama [genel olarak] inanlılar topluluğunda başkalarını eğitmek için, zihnimden beş söz söylemeyi yeğlerim,” demiyor mu? Bilinmeyen bir dille konuşulan özel sözcükler ile peygamberlikte kullanılan genel sözcükler arasındaki kıyaslama, Pavlus’un peygamberlik için kullandığı “zihnimden beş söz” ifadesinin yanında “inanlılar topluluğunda” ifadesini kullanılmasıyla daha da vurgulanmaktadır.
Fakat yorum yapacak kişi, Kutsal Yazıların orijinal metninde bulunmayan giriş sözcüklerine veya kavramlarına çok dikkat etmelidir. Aslında, orijinal dilinde 18. ayetteki sözcüklerin diziliş sırası, Pavlus’un bu ayetlerde amaçladığı gerçek kıyaslamayı oldukça anlaşılır hale getirmektedir. Buradaki kıyaslama, özel ile genel sözler arasında değildir. Aslında Pavlus, Mesih’in egemenliğinin genel olarak gelişmesi açısından, kendi konuştuğu diller ile Korint kilisesinde dillerle konuşmayı geliştirme konusunda oldukça hevesli olan kişilerin yaptıklarını kıyaslamaktadır. Pavlus, “hepinizden çok dillerle konuşuyorum” demektedir. Pavlus’un yaptığı vurgu, sözlerinin sıralanışı ile anlaşılır hale gelmektedir. “Hepinize nazaran, dillerde ben daha çok konuşuyorum.” (18. ayet). Kıyaslama, Pavlus ile dillerle konuşmayı geliştirme konusunda meraklı olan Korint kilisesinin üyeleri arasındadır. Pavlus’un onların hepsinden daha fazla dillerle konuştuğunu ileri sürmesi, belki de onları şaşırtmıştır.
Ardından, bir sonraki ayette Pavlus, kıyaslamasına başlamaktadır. “Ama imanlılar topluluğunda, anlaşılması için beş söz söylemeyi yeğlerim” (19. ayet). İşte Pavlus’un yaptığı kıyaslama budur. Bu kıyaslama, özel diller ile kilisede yapılan peygamberlik arasında yapılan bir kıyaslama değildir. Aslında bu kıyaslama, Korintliler arasında dilleri geliştirmeye çalışanların dilleri ile kilisenin bütününü ilgilendiren diller arasında yapılan bir kıyaslamadır. Pavlus şöyle demektedir, “Sizinle alakalı olarak yazdıklarım açıktır. Bu gerçeği kabul edin. Bana bu konu üzerinde hiç bir şey bilmiyormuşum gibi, dillerle konuşma hakkında bir şey söylemeyin. Çünkü dillerle hepinizden çok konuşmaktayım. Dillerle konuşmayı ilk elden biliyorum. Fakat inanlılar topluluğunda, geliştirecek bir dil ile açık bir şekilde konuşmayı yeğlerim. Aslında dillerle hepinizden fazla konuşmama rağmen, benim kaygım gelişimdir.”
18. ve 19. ayetlerdeki kıyaslama budur. Burada özel dillerin, genel dillere ters olmasından bahsedilmemektedir. Çünkü Yeni Antlaşma’daki diller, asla özel bir kullanımı ifade etmemiştir. Kutsal Ruh’un diğer armağanları gibi dillerle konuşma armağanı da, tüm beden için amaçlanmıştı. Bu açıdan bakıldığında, bugün konuşulan dillerin büyük bir çoğunluğunun, Yeni Antlaşma’daki dillerle aynı olamayacağı baştan belli olmaktadır. Özel diller, Yeni Antlaşma’ya ait diller değillerdir. Eğer diller, kilise için olan bir armağan ise, o zaman kilisenin yararına açık olması gerekir.
Özel bir diller armağanı düşüncesini onaylamak, bizi tuhaf bir duruma yönlendirebilir. Çağrısının kilise önderliği olduğunu zanneden bir adam düşünün. Kilise bu adamın armağanlarını sınamak istediğini belirterek bu adama yanıt vesin. Adam kendi fikrine göre kendisinde vaaz verme armağanı olduğunu söylesin, dolayısıyla kilise bu armağanı da sınasın. Adam kendisinde yöneticilik armağanı olduğunu hissettiğini söylesin. Dolayısıyla kilise bu armağanı da sınasın.
Peki ya bu kilise önderi adayı, diller armağanına da sahip olduğunu söylerse? Kilise bu armağanı da sınamalı mı? Ya da dillerin, sınanamayan “özel” bir armağan olduğu sonucuna mı varmalıdır? Böyle bir durum gerçekten ilginç olurdu. Bir kişi topluluğun yararı için bir armağana sahip olduğu sonucuna varıyor, fakat bu kişinin armağanı sınanamıyor. Ruh’un diğer tüm armağanlarının kilise tarafından herkesçe denenmesi gerekiyorken, armağanlardan bir tanesinin kardeşler tarafından sınanmaya tabi tutulamayacağı ileri sürülüyor. Kilisede böyle bir durumun olması gerçekten de garip olurdu.
Fakat, kilisede “özel” armağanların olması ihtimali ile ilgili olarak, bir diğer ayeti daha dikkatli bir şekilde incelememiz gerekir. Çünkü 1.Korintliler 14:28 şunu belirtmektedir, eğer dillerde söylenen sözlere anlam kazandıracak bir “çevirmen” yoksa, o zaman bilinmeyen dilde konuşan kişi kilisede sessiz kalmalı ve “içinden Tanrı ile konuşmalıdır.” Bu ifade, kilise içerisinde herkese yönelik olarak işlev görmeyen, özel bir armağanı onaylıyor gibi görünmemekte midir?
Bu ayete şüphesiz bir şekilde yaklaşıldığında, dillerle konuşma armağanının özdeşleştirilmesinin onaylandığı düşünülebilir. Eğer çeviri yapacak birisi yoksa, bilinmeyen dilde konuşan, “içinden Tanrı’yla konuşmalıdır.”
Fakat ayetin üzerinde daha çok durduğumuzda, ayet bu duruma destek veriyor gibi görünmez. Çünkü bölümün ana fikri, birçok armağanın kilisede sergilenirken düzenli bir denetlemesinin yapılmasını söylemektedir. “İki ya da üç kişi” dillerde konuşmalı ve birisi de bunu çevirmelidir (27. ayet). Benzer şekilde, “iki ya da üç peygamber” konuşmalı ve diğerleri iyice düşünüp tartmalıdır (29. ayet). Metnin bütünü, armağanların toplantıda düzenli bir biçimde sergilenmesi ile alakalıdır. Bu kesin görüş bağlamında Pavlus, dillerle konuşan kişinin, bu dili çevirecek kişi yoksa sessiz kalması ve içinden Tanrı ile konuşması üzerinde durmaktadır (28. ayet). Bu iki hareket de eş zamanlıdır. Dillerde konuşan kişi çevirecek kişi olmadığı sürece sessiz kalırken, içinde de Tanrı’yla konuşur.
Sorun, diller armağanının özel mi yoksa genel mi sergilenmesi gerektiği değildir. Sorun aslında, diller armağanının toplantıda ne zaman kullanılması gerektiğidir ve bunun yanıtı da onu çevirecek birisinin olduğu zamanıdır. 31. ayetteki, zamanı gelince “herkes peygamberlik edebilir” düşüncesinden yola çıkarak, aynı ilke dillere de uyarlanabilir. Çevirecek kişi olduğu sürece, dillerle konuşulabilir. Fakat bu sırada dillerle konuşan kişi, peygamberlikte bulunan kişi gibi, toplantı içinde sabrını göstermesi gerekmektedir. Çünkü tüm peygamberlerin ruhları, peygamberlerin düzenli denetimlerine bağlıdır.
Ne olursa olsun, Kutsal Kitap’ın bu bölümü, armağanların herkese yönelik kullanımını savunmaktadır. Sözlü armağanlar olan diller ve peygamberlik armağanları, özel olarak kullanması için sadece bireye bağlı değildir, tüm topluluğa verilmektedir. Kendi kişisel deneyimleriyle, “dillerin” özel olarak kullanılmasını haklı gösterebilen bir kişi çıkabilir. Duasında çıkardığı seslerin, kendi mantıksal yöntemlerinin önüne geçmesine izin vermesi sayesinde, yaşadığı sıkıntılar karşısında büyük bir rahatlama duyduğu gerçeğini de doğrulayabilir. Bu kişiye göre bu kişinin “dua dili”, bu günkü hayatla mücadelesinde ona yardım eden ve Tanrı’dan gelen bir armağandır.
Fakat sonuçta, yaşanılanlar Kutsal Yazılar’a göre yargılanmalıdır, tersi düşünülemez. Bu dua iniltileri bazen, kolay bir şekilde mantıksal bir ifadeye sokulamayan derin duyguları ifade edebilir. Fakat bu tür deneyimler, Kutsal Kitap’a değin ikna edici bir yorumun belirtmediği sürece, Yeni Antlaşma’daki diller ile bir tutulmalıdır.
4. YENİ ANTLAŞMADA’Kİ DİLLER, BİR BELİRTİYDİ
Diller, Tanrı’nın, bu dünyadaki işleyiş yönünde gerçekleştirdiği etkin bir değişim hakkında önceden yapılan bazı özel peygamberliklerin yerine geldiğini gösteren, Tanrı’nın bir belirtisi olarak hizmet etmişlerdir. Tanrı genelde, halkının hiç ummadığı bir şeyle halkını şaşırtmaz. Kendi yaptığını anlayabilmeleri için halkını hazırlar. Tanrı’nın bu dünyadaki işleyişi hakkında eskilere dayanan bu ilke, Yeni Antlaşma zamanındaki diller armağanının kullanılışına da uyarlanmaktadır. Peygamberlik ve onun yerine gelmesi, hazırlık ve gerçekleşme, Tanrı halkının gelişmesi ve aydınlanması için beraber çalışırlar.
Chicago’nun dışında Illinois’teki bir kilisede gösteri uçuşlarından hoşlanan bir kilise ihtiyarı varmış. Doğru bir şekilde hazırlandığınız takdirde, usta bir pilot ile bir tur atmak oldukça eğlenceli olabilir.
“Küçük bir spin atmak ister misin?”
“Elbette, hadi yukarı çıkalım! Ancak, beklemediğim manevralarla beni şaşırtma!”
“Tamam, küçük bir takla ile başlayalım. Fakat hazır ol. Biraz “G” basıncına –“yer çekimi” gücüne – maruz kalacaksın. Yüzünün derisinin, kemiklerinin üzerinden sıyrıldığını hissedeceksin. İşte “yer çekimi” etkisi budur”.
Daha sonra pilot “yukarı doğru çivileme” diye bağırır. Bu manevrada uçağın burnu dik bir şekilde yukarıyı gösterir. Uçak, kendi motorunun çekim gücü, yer çekimine yenilene kadar yukarı doğru tırmanır. Motor durmaya başladığında, uçak da yanlamasına düşmeye başlar. Uçak aşağıya doğru dalış yaparken siz de motorun çalışmasını ümit edersiniz. İşte uçuş gösterisi budur. Doğru bir şekilde birkaç manevraya alıştıktan sonra, hiç sorun yaşamamanız gerekir.
Bundan çok daha mantıklı bir şekilde Tanrı da, kurtuluş diyarında meydana gelmekte olan bir şey konusunda kendi halkını hazırlar. Tanrı, kendi halkını sürprizlerle korkutmaz. Tanrı, Pentikost Günü’nde, dilleri tamamen yeni bir şey olarak sunmamıştır. Eski Antlaşma’daki peygamberlikler gelecek olan diller için zemin hazırlamıştır.
Petrus’un, Yoel peygamberin Pentikost Günü’ne dair yaptığı peygamberlikten alıntı yapması da dikkatimizi çekmektedir (Elç.İşl. 2:16-21). On iki elçi de daha önce bilmedikleri dillerde konuşmaya başladıklarında, Petrus kendilerinin Yoel’in peygamberliğini yerine getirdiklerini belirtiyordu. Yoel, son günlerde Tanrı’nın bütün insanlar üzerine Ruh’unu dökeceğini bildirerek Tanrı halkını bu ana hazırlıyordu. Yoel, oğullarınız ve kızlarınızın dillerde konuşacak şekilde peygamberlikte bulunuyordu.
Yoel’in dediği şey bu muydu?
Hayır, Yoel’in dediği şey bu değil.
Yoel ne dedi? Yoel, oğulların ve kızların peygamberlikte bulunacağını söyledi. Fakat Pentikost Günü açık bir şekilde, dillerle konuşulan büyük gün olarak nitelendirilmektedir.
Petrus, Kutsal Yazıları saptırmakta mıdır? Yoel’in peygamberliğini duymak istediği şekilde mi çevirmiştir?
Hayır. Petrus’un Yoel’in peygamberliğini “diller”e uyarlaması, dillerin doğası üzerindeki temel anlayışı göstermektedir. Diller, peygamberliğin bir alt kümesi olarak görülmelidir. Dolayısıyla Yoel’in son günlerdeki peygamberlik üzerine yaptığı ön bildiri, diller için bir hazırlık oluşturuyordu. Petrus’un Pentikost Günü’nde Yoel’in sözlerine baş vurması da, dillerin bir peygamberlik biçimi olduğunu göstermektedir.
Fakat, 1.Korintliler 14:21’de Pavlus’un Yeşaya’dan alıntı yaptığı bölüm, dillerin temel yapısını anlamamızda daha önemlidir. Pavlus’un Eski Antlaşma’dan yaptığı bu alıntı, doğrudan “diğer diller”i ifade etmektedir.
Eski Antlaşma’da, “diller” hakkında, açık bir şekilde en az üç kez bahsedilmektedir. Eski Antlaşma’nın üç değişik bölümünde, üç değişik yazar tarafından, diller hakkında açık bir şekilde peygamberlikte bulunulmaktadır. Bu üç yerde de Eski Antlaşma Ayetleri, dillerin, İsrail için antlaşmayla ilgili bir belanın belirtisi olduğunu söylemektedir.
1.Korintliler 14:20-22’de Pavlus, diller hakkında yapılan bu peygamberliklerin birisine yer vermektedir. “Kardeşler, çocuk gibi düşünmeyin. Kötülük konusunda çocuklar gibi, ama düşünmekte yetişkinler gibi olun” (1. Korintliler 14:20). Korint halkı, diller armağanını kullanırken çocukça davranıyorlardı. Tanrı’nın bu armağanını bir oyuncakmış gibi kullanıyorlardı. Dilleri başkalarının anlayıp anlamamasına önem vermiyorlardı.
Pavlus, “Çocuk gibi düşünmeyin” demektedir. İki yaşındaki bir çocuk, yemeğini yumruğuyla sıkıp, ellerinin yumrusuyla da onu yiyor olabilir. Fakat bazı durumlarda çocukça davranmayı bırakması gerekir. Aynı şekilde, Tanrı’nın verdiği bir armağan da çocuksu bir şekilde kullanılabilir. Pavlus, dillerle konuşma konusunda çocukça davranmayı bırakmaları için Korintliler’i sıkıştırmaktadır. Pavlus yaptığı öğüdünü, “diğer diller” hakkında yazılı olan bir Eski Antlaşma ayeti üzerine oturtmaktadır. Pavlus şöyle diyor,
Kutsal Yasa’da şöyle yazılmıştır: “Rab, ‘Yabancı diller konuşanların aracılığıyla, yabancıların dudaklarıyla bu halka sesleneceğim; yine de beni dinlemeyecekler!’ diyor.”
(1.Korintliler 14:21)
Yeşaya 28.Bölüm’den yaptığı alıntıyla Pavlus, dillerle konuşmayı, kurtuluş tarihine yerleştirmektedir. Pavlus yaptığı alıntının doğru anlamını göstermektedir. Yeşaya peygamber şunu sormuştu: “[Tanrı] Kimi eğitmeye çalışıyor? Kime iletiyor bildirisini?” (Yeşaya 28:9a). Ardından Yeşaya kendi sorusunu yanıtlamaktadır: “Sütten yeni kesilmiş, memeden yeni ayrılmış çocuklar mı?” (Yeşaya 28:9b).
Yeşaya’nın zamanında yaşayan Tanrı halkı, Korintliler’in ruhsal armağanları kullanışında Pavlus’un açık bir şekilde gördüğü çocukluk sorununu önceden yaşıyorlardı. O zaman Yeşaya peygamber, Rab tarafından kendi çocukça davranan halkına, kendi emirlerinin iletilmesi gereken yolu etkin bir şekilde tasvir etti:
Çünkü bütün söylediği
buyruk üstüne buyruk, buyruk üstüne buyruk,
kural üstüne kural, kural üstüne kural,
biraz şurdan, biraz burdan... (Yeşaya 28:10)
Çocukluklarından ötürü Tanrı, kendi halkıyla çocuk gibi konuşmalıdır. Biraz kural, biraz buyruk. “Caddede koşma. Peçeteni kucağına ser. Git ve yatağını yap.”
Ardından Yeşaya peygamber, aptallıklarından ötürü halka, gelecek Tanrı yargısını bildirdi: “Öyle olsun, o zaman Rab bu halka yabancı dudaklarla, anlaşılmaz bir dille seslenecek” (Yeşaya 28:11). Eğer kendi dilinizde Tanrı’nın açık sözlerini duyamayacaksanız, o zaman Tanrı size yabancı bir dille seslenecektir. Tanrı size öyle seslenecek ki, Tanrı’nın sözlerini, bir bebeğin yetişkinlerin konuşmasını dinlemesi gibi dinleyeceksiniz. Eğer bir bebek gibi davranacaksanız, Tanrı da size bebek gibi konuşacaktır.
Kurabiyesi ve sütü ile birlikte yerde oturan bir bebek düşünün. Bebek, kurabiyesini yiyor ve sütünü yere döküyor. Birden odaya anne geliyor. Bebekle konuşmaya başlıyor. Bebek ne duyar? Bebek, garip grup sesler duyar. Bir bebek, bir yetişkinin dilinden anlamadığı için, annesinin sözlerini boş sözler olarak algılar.
Fakat bebek, özellikle yargı sözlerini duymaktadır. Yeşaya, yabancıların “dilleri”nin, Tanrı’nın İsrail’e olan yargısının yerine gelişini belirteceğini söylemektedir. Tövbe etmeyen halk, yabancı dillerle konuşarak ülkelerini işgal eden kişileri duyduğu zaman, bunu, Tanrı’nın kendileri üzerine olan yargısını yabancı bir ordu ile gerçekleştirdiği bir belirti olarak algılaması gerekir. “Boş laflar söyleyen Babil” ordusu, İsrail için, ilk olarak “Babil” kulesinde dillerin karışmasına neden olan yargının İsrail’e geri dönüşünü temsil etmektedir.
Fakat sekizinci yüzyılda yaşayan Yeşaya, Tanrı’nın halkına gelecek yargının bir belirtisi olan yabancı dillerden bahseden ilk kişi değildi. Musa’nın zamanına kadar geriye gidildiğinde de yabancı diller, Tanrı’nın yargısının geldiğini gösteriyordu. Kutsal Yazılar’daki en dehşet bölümlerden bir tanesi, itaatsiz olan İsrail’in üzerine gelecek antlaşma belalarını tarif etmektedir. Antlaşmayı bozanların üzerine kesinlikle gelecek olan bu belalardan bir tanesi şuydu:
RAB uzaktan, dünyanın öbür ucundan bir ulusu – dilini bilmediğiniz bir ulusu, yaşlılara saygı, küçüklere sevgi beslemeyen acımasız bir ulusu – birden çullanan bir kartal gibi başınıza getirecek.
(Yas.Tek. 28:49)
Musa’nın günlerine kadar geriye giden bu peygamberlik metninde, dillerin önemi ortadadır. Bu diller, İsrail’e yargının geldiğini işaret eden bir belirti olarak çalışmaktadırlar. Antlaşmaya değin bela tehditlerinin yerine getirilmesi gerekmektedir çünkü İsrail, Tanrı Sözü’nü duyamayacaktır. Bu duyurunun aynısı, Yeşaya’dan yüz elli yıl sonra, Yeremya’nın zamanında tekrar yapılmaktadır. Musa’dan Yeşaya’ya, Yeşaya’dan Yeremya’ya, Eski Antlaşma peygamberliğindeki dillerin önemi aynıdır.
Yeremya, Babil’in Filistin bölgesini ele geçirdiği dönemde yaşamıştır. Yeremya peygamber, onun yaşadığı zamanda gelecek olan yargıyı önceden bildirmektedir:
“Ey İsrail halkı, uzaktan gelecek bir ulusu üzerinize saldırtacağım” diyor RAB, “Köklü, eski bir ulus; sen onların dilini bilmez, ne dediklerini anlamazsın.”
(Yeremya 5:15)
Birkez daha diller, söz dinlemez bir ulusun üzerine gelen, antlaşmaya değin yargının belirtisi olarak görev yapmaktadır. “Boş sözler söyleyen Babilliler” İsrail’i işgal ettiğinde, garip dillerini konuştukları zaman, Tanrı’nın antlaşma yaptığı halkı, üzerlerine yargı geldiğini bileceklerdi.
Böylece Kutsal Yazılar, dillerin önemi hakkında ortak bir tanıklıkta bulunmaktadır. M.Ö. on beşinci, sekizinci ve altıncı yüzyıllardan beri yapılan peygamberlikler, aynı noktayı vurgulama konusunda birleşmişlerdir. Yabancı diller İsrail’i istila ettiği zaman, Tanrı’nın yargısının geldiğine dair birer belirti olacaklardı.
Eski Antlaşma’da, diller hakkında yapılan bazı özel peygamberlikleri anlatan bu geniş bölümlerinin ışığında, Yeşaya’daki bir bölüm üzerine Pavlus’un yaptığı açıklama, daha da anlaşılır hale gelmektedir. “Diller”, diyor Pavlus, “bir belirtidir” (1.Korintliler 14:22). Diller bir belirtidir ve bir belirti, hedefin kendisi olarak görülmemelidir. Bir belirti, bir şeyi işaret eder. Bir belirti, bir başka nesnenin dikkate değer olduğunun altını çizen bir gösterge olarak çalışır. Bir işaret, yolun yönünde bir değişiklik yapılacağını belirtebilir. Yol üzerinde, değişik bir yöne dönmeye neden olacak bir virajı belirtebilir. Bu durumda diller, kurtuluş tarihinde Tanrı’nın bir değişiklik yapacağını gösteren bir belirti olarak işlerler.
Tanrı’nın, Yeni Antlaşma döneminin başında, dilleri ortaya koyarak yapmaya çalıştığı değişim neydi? Tanrı, artık tek bir halka tek bir dille konuşmayacağını gösteriyordu. En azından Musa’nın zamanından beri Tanrı, tek bir halka tek bir dille konuşuyordu. Fakat artık, Pentikost Günü’ndeki diller armağanı ile Tanrı, birçok dil ile birçok halka seslenmek istediğini belirtiyordu. Tanrı, dünyanın tüm halklarına dünyanın dilleriyle seslenecekti.
Bu yüzden diller, Tanrı’nın bu dünyadaki işleyişinin yönünde meydana gelen kesin bir değişimi göstermektedir. Bir taraftan da diller, İsrail için olan belirgin bir yargıyı bildirmekteydi. İsa bu hükmün aynısını şu sözleriyle söylemektedir, “Tanrı’nın Egemenliği sizden alınacak ve bunun ürünlerini yetiştiren bir ulusa verilecek” (Matta 21:43).
İsrail halkı, Yeruşalim’in sokaklarında Babilliler’in yabancı dillerini duyduklarında, eski zamanın peygamberliklerinin yerine geldiğini görüyorlardı. İsrail halkı, Tanrı’nın gayet açık bir şekilde söylediği sözleri reddetmekte oldukça uzun süre ısrar etmişlerdi.
Benzer şekilde Pentikost Günü’nde konuşulan yabancı diller, İsrail için antlaşmaya ilişkin belanın bir belirtisiydi. Artık Tanrı, dünyanın tüm ulusları arasından yalnızca İsrailliler’e konuşmayacaktı. Fakat Pentikost Günü’nde gelen diller aynı zamanda, İsrail de dahil olmak üzere Tanrı’nın tüm uluslara sunduğu büyük bereketin bir belirtisi olarak da hizmet etmiştir. Diller, antlaşma bereketinin tüm uluslara kadar uzandığının bir belirtisiydi. Hatta Tanrı, Tanrı’nın Egemenliği’ni Yahudiler’in elinden almasına rağmen, lütfu ve merhameti aracılığıyla yine onlar arasından imanlıları kendi Egemenliği’ne geri almıştır.
Bu nedenle diller, kurtuluş tarihinin çok belirgin bir noktasındaki etkin bir belirti olarak görülmelidir. Dünyayı ilgilendiren gerçek müjdeye geçişi işaret etmişlerdir. Bu yüzden diller, kurtuluş tarihinde önemli bir rol oynamışlardır.
Fakat bir belirtinin özünde olan şey, geçici ve sınırlı bir özelliğe sahip olmasıdır. Yoldaki bir virajı işaret eden bir tabela, yolcu yönünü değiştirdikten sonra artık ihtiyaç duyulmaz. Yolcu da bu tabelayı yanına alıp taşımaz. Dönüş yapıldıktan sonra, tabela kullanımını tamamlamış olur.
Bir zamanlar dünya, Hıristiyanlığın bir Yahudi dini olduğunu zannediyordu. Hıristiyanlık, Yahudi bir Mesih ve on iki Yahudi elçi ile başlamıştı. Fakat Tanrı, elçilerin temel oluşturduğu dönemde, tüm uluslardan Rab’bin adına çağrılmış herkesin, İsrail ile birlikte Mesih’in Egemenliği’nin lütfuna ortak olabileceğini açıklayan bir gösterge vermiştir. Tanrı herkesin duyabilmesi için birçok dilde konuşmuştur. Öteki uluslardan olanlar da Yahudiler gibi, kendi dillerinde, kendilerinin de Mesih’in Egemenliği’ne ortak olmaya davet edildiklerini anlama fırsatına sahiplerdi.
Diller, Hıristiyanlığın evrensel niteliğini etkin bir şekilde tasvir ediyordu. Tanrı kendisini tek bir halka sınırlamıyordu. Tanrı’nın harikulade işleri, dünyadaki tüm dillerde işitilebiliyordu. Diller, bir yön değişiminin etkin bir belirtisiydi. Hıristiyanlık, açık bir şekilde Yahudi kökeni olmasına rağmen, sadece “Yahudiler”e ait bir din değildi.
Bir zamanlar, Hıristiyanlığın evrensel niteliğini belirtmek için bir belirtiye ihtiyaç duyulduğu ortadaydı. Fakat bugün, Hıristiyanlığın bir “Yahudi” dini olduğunu düşünme tehlikesini yaşayan biri var mıdır? Geçiş belirtisine olan ihtiyaç artık yoktur. Diller armağanı aracılığıyla Tanrı, dünyaya tek bir dilden konuşmaktan, tüm dünyaya tüm halkların diliyle seslenmeye geçiş yaptığını açıklamıştır.
Diller, artık ihtiyaç duyulmayan bir belirtidir. Aslında, kullandıkları dönemde bir vahiy biçimi olma amacıyla da hizmet etmişlerdir. Çünkü çevrilen diller, peygamberliğe denklerdi. Bu diller, doğru anlaşıldıkları takdirde, Tanrı’nın kilisesini geliştirebilen gerçek Tanrı sözleriydiler. Fakat kilise, dünyayı saran özelliğini oluşturmak için bir belirtiye ihtiyaç duymadığı gibi, dillerle desteklenen yeni bir ilahi gerçeğin vahiyine de ihtiyaç duymamaktadır. Peygamberlik sözlerinin bütünlüğü Kutsal Yazılar’da korunduğu için, yeni peygamberlik sözüne ihtiyaç yoktur.
Kilisenin ne sahte peygamberliğe ne de sahte dillere ihtiyacı vardır. Şu anda tüm bütünlüğüyle açıklanmış olan ilahi sırrın açık beyanından sapmaya da ihtiyacı yoktur. Bugün kilisenin ve dünyanın ihtiyaç duyduğu tek şey, bir kez verilmiş olan Tanrı Sözü’nün sadık bir şekilde duyurulmasıdır. Başka bir şeye ihtiyaç yoktur.
Pavlus, Eski Antlaşma’da önceden bildirilen diller olayına yaptığı açıklamaya devam ederek, şu anda Kutsal Yazılar’da bulunan peygamberlik Sözü’nün açık beyanına olan ihtiyacın devam ettiğini dile getirmektedir: “Görülüyor ki, diller imanlılar için değil, imansızlar için bir belirtidir.” (1.Korintliler 14:22). Diller açık bir şekilde, Tanrı’nın inançsızlık üzerine olan yargısını göstermektedir. Eğer Rab, kendi Eski Antlaşma halkına Babilliler’inki gibi bir harap edici yargı getirdiyse, o zaman Tanrı’nın Yeni Antlaşması’nın lütufkar haberini duyup reddedenlerin üzerine, daha büyük oranda bir son yargı getireceği daha da kesindir. Bu Yeni Antlaşma yargısı, Tanrı’nın diller armağanı aracılığıyla, tek bir dil ile tek bir halka konuşmaktan vazgeçip, birçok halka birçok dille konuşmak amacını etkin bir şekilde gösterdiği zaman, açıklanmış oldu.
Fakat Yeni Antlaşma’nın müjdesi, Tanrı’nın doğru yargısının bir işaretini iletip duramaz. Sözleri insanı tövbeye yöneltmek için tasarlanmış kurtuluş bildirisini açık bir şekilde beyan etmeye doğru yönelmelidir. Bu yüzden Pavlus devam etmektedir. Hıristiyan toplulukları, imansızlar üzerine olan yargının bir belirtisi olan diller armağanının sergilenmesiyle uğraşmamalılar. Eğer bir imansız, günahkar olduğuna inandırılacaksa, o zaman toplulukta bilinmeyen dilde konuşan kişinin, bilinmeyen dilden peygamberliğe doğru geçiş yapması gerekir (1.Korintliler 14:24). O zaman imansız olanın yüreğindeki gizli düşünceler açığa çıkacak ve bu kişi yüzüstü yere kapanıp Tanrı’ya tapınarak Tanrı’nın onların arasında olduğunu anlayacaktır (1.Korintliler 14:25). İmansızları imanlı kılan şey diller değil, peygamberliktir (1. Korintliler 14:22b).
Bu nedenle, peygamberlik (sona ermiş ve yazıya geçmiş haliyle), her çağda, kilise yaşamında etkin rolünü devam ettirecektir. Mesih görkemiyle geri dönene kadar, Kutsal Yazılar’daki “daha büyük kesinliğe sahip peygamberlik sözleri”, günahkarların iman etmesi ve yüreklerinin değişmesi için kiliseye ilahi bir araç olarak hizmet etmektedir (2.Petrus 1:19). Canla ruhu birbirinden ayıracak kadar derinlere işleyen ve yüreğin düşüncelerini, amaçlarını yargılayan şey, bu iki ağızlı kılıçtır yani Tanrı’nın diri ve etkin Sözü’dür (İbraniler 4:12).
5. SONUÇ
Diller, Tanrı’nın diğer işlerinde olduğu gibi, uygun bir şekilde kurtuluş tarihine yerleştirildikleri zaman önem kazanırlar. Pentikost Günü’ndeki elçilerin oluşturduğu kilisenin engelleri aşan deneyimi, müjdenin dünyanın tüm dillerinde ilan edilmesine izin vermiştir. Diller, tüm dünyayı saran müjdeye geçişin bir belirtisi olarak, tarihteki eşsiz yerini aldığı zaman, evrensel müjdeye en büyük görkemi verirler. Dillerin bir belirti görevi görmesinin yanında, Kutsal Ruh’un gücüyle kilise, Kutsal Yazılar’ın peygamberlik sözlerinin bildirisini, tüm uluslardan insanlara ileterek çağdan çağa ilerlerken, yazıya geçirilmiş olan peygamberliğin tüm rolü de, şu anda devam eden önceliğinde kalıcı yerini almalıdır.