http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

 

Kitap 2.bölüm Kitap 3. bölüm Kitap 4. bölüm Kitap 5. bölüm

 

 

SON  SÖZ

Günümüzdeki Diller ve Peygamberlik Konusuna

Kutsal Kitap Açısından Verilen Bir Yanıt

 

 

O. Palmer Robertson

 

 

Bölüm Bir

 

Bugünkü Peygamberlik

 

Bölüm İki

 

Bugünkü Diller

 

 Bölüm Üç

 

Bugünkü Vahiy

 

 Bölüm Dört

 

Vahiyin Devam Ettiğine Dair Bugün Yapılan Savunma

 

Bölüm Beş

 

Sonuç

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm Bir

 

Bugünkü Peygamberlik

 

 

1.      KUTSAL KİTAP’A GÖRE PEYGAMBERLİĞİN KÖKENİ

 

Kutsal Kitap’ta yer alan peygamberliğin kökeni, az öneme sahip bir şekilde Eski Antlaşma’ya dayanmaktadır. Peygamberlik, sadece Yeni Antlaşma’ya ait doğaüstü bir olay değildir. Aynı zamanda geçmişe dayanan, Tanrı halkının en eski deneyimlerine kadar uzanan bir olaydır. Peki peygamberlik ilk olarak nerede ve ne zaman ortaya çıkmıştır? Şaşırtıcı olabilir ama peygamberliğin kökeni, sanıldığı gibi Yeşaya, Mika ve Hoşea gibi M.Ö. 8. yüzyılın büyük isimlerinin yaşadığı zamana dayanmamaktadır. Peygamberlik, çok daha eski bir dönemde başlamıştır.

Eski Antlaşma’daki peygamberlik olayının çıkış noktası Musa’dır. Daha doğrusu, Eski Antlaşma’daki peygamberlik en yüce görkemine Musa ile ulaşmıştır. İsrail’de gelişmekte olan bir inancın tüm kavramlarının tersine peygamberlik hareketinin doruk noktası, İsrail’in gerçek bir peygamberi ve yasa getiricisi olan Musa’da anlam kazanmaktadır. Musa, Tanrı Sözü ile İsrail halkı arasında eşsiz bir aracılık rolü üstlenmiştir.

Tanrı Musa’dan önceki günlerde, İsrail’in atalarıyla birebir olarak konuşurdu. Tanrı’nın kendisiyle konuştuğu kişi, aldığı Tanrı Sözü’nü kendi kabilesine iletirdi. Fakat Tanrı, kendi Sözü’nü bir milyondan fazla kişiden oluşan bir kalabalığa Mısır’dan çıkarken nasıl iletecekti? Rab kendisini, aynı anda 600.000 tane aile reisine mi açıklayacaktı? Yoksa Tanrı, İsrail tarihinin ard arda gelen dönemleri boyunca Sina Dağı’nda yaptığı gibi gürlemeye devam mı edecekti?

Tanrı halkı, bu konuda sağlam duygulara sahipti. Musa’dan, Tanrı’nın gürleyişini duymak gibi korkunç bir olayı, kendileri adına yaşayabilecek bir vekil istemişlerdi (Yasanın Tekrarı 18:16). Ve Tanrı halkının bu istediğini cevapsız bırakmadı. Halkı ile kendisi arasında, kendisinin belirlediği ve peygamber olarak nitelendirdiği bir aracı atadı. Ve bu şekilde peygamberlik görevini oluşturmuş oldu. Bir kişi dağa çıkıp, aşağıda titreyerek bekleyen halka Tanrı Sözü’nü aktaracaktı. Böylece peygamberlik görevi başladı.

Oluşumunun etrafında meydana gelen durumların bir sonucu olarak, Kutsal Kitap’a ait peygamberliğin doğası hakkında birkaç önemli sonuca varabiliriz. Peygamberliğin kökeni, doğaüstü olan bu olayın özündeki önemin devam etmesi sorununu ortaya koymaktadır.

 

a.       Sina Dağı’ndaki tüm harikulade belirtilerin yerini, peygamberlerin kısık ve sade sesi almaktadır.

 

Tanrı’nın gürleyen sesi, şimşek, ateş, duman, deprem, giderek artan boru sesi ve bunun gibi korkunç olaylar, yerini, kardeşleri arasında konuşan bir İsrailoğlunun sesine bırakmaktadır. Peygamberin ağzından çıkan tüm sözler, bu korkunç olayların yanında adeta sessizlik gibi kalmıştır; fakat tüm bunlar aslında Tanrı’nın gerçek sesidir.

 

b.      Gerçek peygamberlik sözünün kökeni, bir insanın kişisel deneyimlerine dayanmamaktadır.

 

Bir peygamber  “Rab böyle diyor” derken, kendi hayal dünyasında kurguladığı bir olayı sunmamaktadır. Tanrı’nın Sözü peygambere iletilmiştir ve bu sözün halka ulaşması için, Tanrı’nın kullandığı araç, seçilmiş bir insanın sesidir. Peygamberlik sözünün kaynağı, bir insanın şahsi deneyimleri ya da bireysel kurguları değil; tamamen Tanrı’nın kendisidir.

 

 

c.       Peygamberin sözleri, yapısı itibarı ile öncelikli olarak illada geleceğe dair bir ön bildiri olarak algılanamaz.

 

Musa’nın Sina Dağı’nda yasayı bildirmesindeki temel görevi, gelecek hakkında ön bildiride bulunmak değildi; Tanrı’nın açıklamış olduğu kendi isteğini halka duyurmaktı. Musa aracılığıyla iletilen vahiyin merkezini oluşturan “On Buyruk”un içinde, gelecek hakkında hiçbir ön bildiri yoktur.

Peygamberlik sözünün “açığa vurulması” ile peygamberin gelecek hakkında “ön bildiride bulunması” arasındaki ayrım doğru bir şekilde anlaşılmalıdır. Tanrı Sözü’nün “açığa vurulması”, yalnızca Tanrı’nın gelecekte olacak olaylar hakkında “ön bildiride bulunması” anlamına gelmez. Bunun yanı sıra, O’nun şaşmaz, yanılmaz ve kusursuz Sözü’nün vahiy edilmesi anlamını da taşır. Peygamberin gelecek ile ilgili ön bildirisi de şaşmaz ve yanılmazdır ve peygamberliğin doğasında yer alır. Ancak bu durum, peygamberin, o günün çeşitli konuları hakkında konuşmasını, eksik yetkiyle verilen, “sıradan bir vaaz” haline getirmez. 

Aslında peygamberliğin özü, -gelecek hakkında önceden haber vermek ile ilgili olsun ya da olmasın-, Kutsal Kitap’ta daima Tanrı’nın gerçek Sözü’nü “açıklamak” anlamında tanımlanmaktadır. Peygamber bazı durumlarda gelecekte olacak bir olay ile ilgili olarak ön bildiride bulunabilir. Ama dikkat etmek gerekir ki, böyle bir olay, ancak ve ancak ilahi bir vahyin varlığı ile meydana gelebilir. Fakat peygamberliğin özü gelecekten bahseden bir unsur olarak değil, peygamberin Tanrı’ya ait gerçek sözünün doğası olarak belirtilmiştir.

Geerhardus Vos, “The Idea of ‘Fulfilment’ of Prohecy in the Gospels” (İncil’in İlk Dört Bölümünde Peygamberliğin ‘Yerine Gelmesi’ Düşüncesi) adlı makalesinde bu konuya değinmektedir. Geerhardus, peygamberliğin doğası hakkında şöyle söylüyor:

 

Ön bildiri [Peygamberliğin yerine gelmesi düşüncesi] konusunda şu soru sorulabilir; ‘prophet’ (peygamber) ismindeki ‘pro’ (önce, önünde) ön ekinin etkisi tam olarak nedir? ‘Peygamber’ sözcüğü, geleceği ‘önceden haber veren’ anlamına mı gelir; yoksa ‘kendisine Tanrı tarafından vahiy edilen bir sözü açıklayan’ , ‘açığa vuran kişi’yi mi ifade eder? İbranice olan nabhi sözcüğünde, bu iki ifadeden ikincisi anlam kazanmaktadır. Ve sanıldığı gibi, “açığa vurma” ifadesi, birçok yerde ön bildiri anlamı  taşımamaktadır.1

 

Peygamberlik özü itibarı ile, gelecek hakkında önceden haber vermek olarak tanımlanmamalıdır. Aslında peygamberlik, Tanrı’nın vahiy yoluyla bildirdiği gerçeklerin açığa vurulmasıdır ki bu kimi zaman gelecek ile ilgili bildirilerde olabilir.

Peygamberliğin özü konusundaki bu görüş, peygamberliğin bugün de devam edip etmediği sorusunu değerlendirmemiz açısından önemlidir. Açıkçası hiç kimse Tanrı’dan doğrudan bir vahiy almadığı sürece, gelecek bir olayın ayrıntılarını Kutsal Kitap’taki peygamberliklerde olduğu gibi yanılmaz bir şekilde önceden bildiremez. Aynı şekilde  doğrudan Tanrı’dan bir vahiy almadan, Tanrı’nın Sözü’nü peygamberlik anlamında da “bildiremez”. İster geleceği “önceden haber versin”, isterse Tanrı’dan aldığını “açıklasın” bir peygamber Tanrı’dan aldığı vahiyi iletmiştir. Eğer bir kişi Kutsal Kitap konunun yazılma aşamasının son anına kadar, yani “Esinleme” bölümünün son ayetine kadar, bu iki temel üzerinde yükselen peygamberlik görevinin, aynı temeller üzerinde yükselmeye devam ettiğini söylüyorsa, bu tek bir şey ifade eder. Bu kişi Tanrı vahyinin bu günde devam ettiğini ileri sürmektedir. Vaaz verdiği kürsüde “peygamberlikte” bulunan çağdaş bir vaizin yaptığı, Kutsal Kitap’ ta peygamberlik tarihinin başında gördüğümüz peygamberlikle aynı değildir.

 

d.      Peygamberliğin doğası ile ilgili olarak, peygamberliğin Kutsal Yazılar’da saklı olan kökeniyle ilgili yeni bir sonuca varabiliriz. Eğer RAB ile halkı arasında, sürekli olarak bir aracıya, yani peygambere ihtiyaç varsa, bu durumda, Tanrı’nın antlaşması en büyük hedefine ulaşmamış demektir. 

 

Tanrı’nın antlaşma yapmasındaki amacı, kendi halkı ile bir olmaktır. Rab, halkı ile bir antlaşma ilişkisi kurarak, kendisini içten bir şekilde halkına bağlamaktadır. Fakat Tanrı ile halkı arasında bir aracı, bir peygamber bulunduğu sürece, Tanrı’nın antlaşma ile amaçladığı ilişkinin yakınlığına erişilemez. Dağın tepesinden, aşağıdaki insanlara doğru bir aracı koşuşturduğu sürece, antlaşmayla sağlanan birlik tam anlamıyla gerçekleşemez.

Bu nokta, Pavlus tarafından da şu ifadeyle vurgulanmaktadır; “Aracı tek bir tarafa ait değildir.” (Galatyalılar 3:20). Bir aracının varlığı, üstü kapalı bir şekilde insanları birbirinden ayırır. Sadece Tanrı’nın bizzat kendisinin İlahi Söz’e aracılık etmesi, antlaşmayla arzulanan dostluğun birliğini sağlayabilirdi. Ancak bu şekilde peygamberlere, diğer bir deyişle aracılara olan ihtiyaç son bulacaktı.

Peygamberliğin son hedefi üzerindeki bu görüş, Yeni Antlaşma metinlerinin tanıklıkları ile de doğrulanmaktadır. İbraniler bölümünün yazarı, peygamberliğe ait vahiyin İsa Mesih’le birlikte son bulmasından söz etmektedir. Tanrı, eskiden birçok aracı peygamber aracılığıyla birçok değişik yolla konuşmuştur. Fakat şimdi, son olarak kendi Oğlu aracılığı ile konuşmuştur (İbraniler 1:1). Peygamberliğe ait vahiy doğrudan doğruya İsa Mesih aracılığıyla geldikten sonra, antlaşmanın en yüce hedefi gerçekleşmiş oldu. Tanrı’nın vahyini Oğul aracılığıyla almak demek, vahyi direk olarak Tanrı’nın kendisinden almak, yani Tanrı’nın kendisiyle bir olmak demektir.

 

2.      ESKİ ANTLAŞMA’DA PEYGAMBERLİK HAKKINDAKİ TEMEL BÖLÜMLER

 

İsrail’deki peygamberliğin kökeninin tarihsel içeriği, onu takip eden tarihte de açıkça görüldüğü gibi; peygamberliğin gerçek doğasını anlamamız konusunda, sağlam bir temel sağlamaktadır. Bu anlayış, Eski Antlaşma’daki peygamberlik üzerine yazılı olan diğer temel metinlerde de önemli bir şekilde izah edilmektedir. Yeni Antlaşma’daki peygamberlik rolünün değerlendirildiği temel, peygamberliğin Eski Antlaşma geçmişidir. Aşağıdaki metinler üzerinde bir düşünelim:

 

a.      Mısırdan Çıkış 7:1-2: RAB, “Bak, seni Firavun’a karşı Tanrı gibi yaptım.” dedi, “Ağabeyin Harun senin peygamberin olacak. Sana buyurduğum her şeyi ağabeyine anlat. O da Firavun’a İsrailliler’i ülkesinden salıvermesini söylesin.”

 

Bu metinde Musa Tanrı gibidir, Harun ise onun peygamberi ve Firavun da bu peygamberlik sözünü alan kişidir. Böylece Musa’dan çıkan Tanrı Sözü, Harun aracılığıyla iletilmekte ve eksiksiz bir yetkiyle Firavun’a gelmektedir. Musa’nın “peygamberi” olarak hizmet eden Harun’un aracılığıyla iletilen yanılmaz ve şaşmaz Tanrı Sözü’nü dinlemeyen Firavun’un ülkesi harap olmuştur. Aracılık etmek, hiçbir şekilde peygamberlik sözünün yetkisini azaltmaz.

 

b.      Mısırdan Çıkış 4:15-16: “Onunla konuş, ne söylemesi gerektiğini anlat. İkinizin konuşmasına da yardımcı olacak, ne yapacağınızı size öğreteceğim. O (yani Musa için peygamber rolünü üstlenen Harun) sana sözcülük edecek, senin yerine halkla konuşacak. Sen de onun için Tanrı gibi olacaksın.”

 

“Ağızdan ağıza iletilen konuşma”: Bu tanımlayıcı ifade, Tanrı’nın Sözü ile peygamberlik sözü arasında var olan ilişkinin yakınlığını vurgulamaktadır. İlahi vahiy, doğrudan doğruya Tanrı’nın ağzından peygamberin ağzına doğru ilerler. Peygamberin sözü, Tanrı’nın gerçek Sözü’dür. Tanrı peygambere kendi vahiyini “düşünceden düşünceye” veya “zihinden zihne” şeklinde değil, “ağızdan ağza” iletir. Tanımı itibarı ile peygamberlik Tanrı’nın Sözü’nün sadece alınmasıyla değil, aynı zamanda bu sözün iletilmesiyle de alakalıdır. Peygamberlik sözünün iletim tarzıyla ilgili olan bu tanım, Tanrı Sözü’nü iletirken peygamberin sarf ettiği sözlerin mutlak kusursuzluğunu vurgulamaktadır. “Ağızdan ağza” iletilen Tanrı Sözü, peygamberin ağzından geçerken bile bütünlüğünü korumaktadır.

 

c.       Çölde Sayım 12:6-7: RAB onlara seslendi: “Sözlerime kulak verin: Eğer aranızda bir peygamber varsa, Ben RAB görümde kendimi ona tanıtır, Onunla düşte konuşurum. Ama kulum Musa öyle değildir. O bütün evimde sadıktır.”

 

Orijinal metindeki peygamberliğin paralelliği, peygambere gelen iletinin vahiysel niteliğinin altını çizmektedir:

 

 

a      Görümde

b      Ona

c      Kendimi tanıtır;

 

a      Düşte

b      Onunla

c      Konuşurum.

 

      Tanrı, görüm veya düşte kendisini tanıtma yoluyla ilk adımı atacaktır. İlahi iletişimin bu şekli, peygamberin işini tüm çağlar boyunca tanımlayacaktır. Peygamberin “görümü” veya “düşü” insan algısından ya da kurgusundan değil, Tanrı’dan kaynaklanmaktadır. Metinde Tanrı’nın Musa ile “yüz yüze” görüşeceğine dair Musa’ya farklı bir lütuf gösterileceği belirtilse de, peygamberlerin aldıkları iletileri vahiysel bir şekilde alacağı gerçeğinde hiçbir değişiklik yoktur. Yani Tanrı Sözü, “düş” veya “görüm” ile gelmektedir.

Peygamberlik vahiyinin “düş” ve “görüm” ile gelmesi düşüncesiyle göze çarpan bir şekilde uyum gösteren bir diğer gerçek de, Eski Antlaşma’da yazılı olan peygamberliğin kesin bir şekilde “görülen” bir unsur olarak sunulmasıdır. Peygamber Yeşaya’nın yazıları,  “gördüğü” (haza) bir “görüm” (hazon) olarak tanımlanmaktadır. Ardından Yeşaya’nın “gördüğü” (haza) “söz” (hadaver) de, Yeşaya’nın özel olarak aldığı iletiyi ifade etmektedir (Yeşaya 2:1).

Peygamberler, vahiyi bu biçimde tekrar tekrar almışlardır. Yeşaya Rab’bin “bildirisini” “gördü” (Yeşaya 13:1). Amos ve Mika, Rab’den aldıkları "Söz"ü “gördüler” (Amos 1:1, Mika 1:1). Habakkuk kendi bölümü için, kendisinin “gördüğü” bir “bildiri” demektedir (Habakuk 1:1). Peygamberler, iletecekleri sözü düzenli bir şekilde “görüm” ve “düş” aracılığıyla “görmüşlerdir.”

Tanrı Sözü’nün vahiysel yolla, görümlerle alınmasının tersine, sahte peygamberler kendi yüreklerinden taşanı söylemektedirler. Yeremya, sahte peygamberlerin söylediği sözün kaynağının en önemli özelliğini açıklamaktadır. Yeremya şöyle demiştir: “...RAB’bin ağzından çıkanları değil, kendi hayal ettikleri görümleri anlatıyorlar.” (Yeremya 23:16). Sahte peygamberin söylediği söz, Rab’bin gerçek peygamberine bağışlanan görümsel yoldan gelmez; kendi yüreğinin hilelerinden kaynaklanır.

 

d.      Gerçek ve sahte peygamberlik  arasındaki bu tezatlık, dördüncü temel metinde de devam etmektedir: Yasanın Tekrarı 13:4-5.

 

İsrail’in kendi düşlerini ortaya atan sahte peygamberlere kulak vermek yerine, Tanrı’nın kendi peygamberleri aracılığıyla bildirdiği buyruklarını yerine getirmesi gerekmektedir. Tanrı halkı, Tanrı’nın kendilerine yürümelerini buyurduğu yolu gözetmelidir. Sahte peygamber ise, İsrail’i, izlemesi için açıklanan yoldan saptırma girişiminde bulunduğu için “öldürülmelidir.”

Sahte peygamberlerin bildirilerine karşılık olarak, Musa ve onun gerçek varisleri aracılığıyla buyruklar, emirler ve kurallar koyulmuştur. Bir peygamberi sınamanın en temel yolu, kendisine gelmiş olan ilahi vahyi “açığa vurmasına” karşı olan bağlılığını bakmaktır.

İlk önce peygamberlerin temel görevinin gelecek hakkında bir ön bildiri yapmak olmadığı gördük. Bir peygamberin sözleri ne kadar harikulade görünürse görünsün; eğer bu peygamberin ifadeleri mükemmelle eş değerde bir peygamber olan Musa’ya açıklanan gösterişsiz buyruklarla çelişiyorsa, bu peygamberin öldürülmesi gerekirdi.

Peygamberlik sözünün ilahi niteliğine duyulan saygının, Yeni Antlaşma’nın içeriğine de aktarılması gerekir. İleride de göreceğimiz gibi; peygamberliğin vahiysel olmayan ya da yarı vahiysel olan bildiriyi açıklama seviyesine düşürülerek lekelenmesi, Kutsal Yazılar’da peygamberlik hakkında yazılı olan temel metinler tarafından desteklenmez. Peygamberlik ister gelecek hakkında önceden haber versin, isterse Tanrı’nın buyruklarını bildirsin; Tanrı’nın vahiy edilmiş sözünün açığa vurulmasıdır. En temel biçimiyle peygamberlik, Tanrı’nın vahiy edilen gerçeğinin açıklanışıdır. Gelecek hakkında elbette bildiri yapılacaktır, fakat bu peygamberliğin özünde ikinci sıradadır.

 

e.       Peygamberlik üzerine Kutsal Kitap’ta yazılı olan beşinci temel bölüm, Yasanın Tekrarı 18’de yer almaktadır.

 

Bu bölüm, Roget’s Thesaurus adlı kitabın İbrani versiyonu gibi görünmektedir. İnsanın, geleceği saptama, denetleme ya da önceden tahmin etme girişiminde bulunmasına neden olacak herhangi bir yöntemi ya da herhangi bir sözü, Rab için iğrenç bir şey olarak adlandırmaktadır. Tanrı’nın peygamberi aracılığıyla ilettiği vahiysel sözünün yerine konulan herhangi bir söz, tamamen reddedilmelidir.

Günümüzün çoğulcu toplumunda insanlar, Hıristiyanlar tarafından bir bağlılık atmosferi içinde desteklenen herhangi bir konuşma ya da olaya karşı açık bir şekilde ‘hayır’ demeyi neredeyse imkansız görürler. Fakat Tanrı’nın Sözü buna ‘hayır’ demektedir. Tanrı’nın halkından, ilahi bir şekilde vahiy edilen peygamberlik sözünün yerine konulan herhangi bir şeye karşı yılmadan direniş göstermesi istenmektedir. Bu durumda, Tanrı halkının kesin bir ‘hayır’ ile sesini çıkarması gerekmektedir. Bu konuda hiçbir istisnaya yer verilmemektedir. Kutsal Kitap’a ait olmayan peygamberliğin tüm biçimleri net bir şekilde reddedilmelidir. Tanrı’nın açıkladığı peygamberlik sözünün yerine, insanın yanılabilen sözünü koyma çabalarının hepsi reddedilmelidir.

Bu bölümde ek olarak, ileriki dönemlerde Musa gibi bir “peygamber” çıkacağı da bildirilmektedir. Bu beklenti, Musa’dan sonra İsrail’de genişleyen uzun peygamberlik tarihi boyuca, bir umut olarak İsrail’in içinde yer etmiştir. Tarihte sürekli olarak ortaya çıkacak olan sahte peygamberlere yanıt olarak, Rab gerçek peygamberler de çıkaracaktır.

Yasanın Tekrarı’ndaki bu bölüm, ayrıca özel bir şekilde Musa’ya benzeyecek önemli bir peygamber kişiliğe işaret ediyor gibi de görünmektedir. Bölümde, “Tanrımız RAB size ... bir peygamber çıkaracak.” denmemektedir. Bölümde ifade edilen şudur: “Tanrımız RAB size ... benim gibi bir peygamber çıkaracak.” (Yasanın Tekrarı 18:15).

İsrail’in Musa ile yaşadığı olay, Musa’dan daha büyük birisinin geleceğini beyan etmektedir. Eğer Tanrı’nın yaptığı antlaşmanın amacının gerçekten yerine gelmesi gerekiyorsa, o zaman kişiliğiyle Musa’dan daha üstün olan bir aracı peygamberin gelmesi gerekir. Aksi durumda,  Musa’nın hizmeti, ne kadar önemli olursa olsun; Tanrı ile insanlar arasında, antlaşmanın arzuladığı birliğe erişilmemiş demektir.

Bu bölümde Musa’nın benzeri olarak beklenen peygamber, Musa’nın aldığı temsil niteliğindeki vahiyleri doruk noktasına çıkaracak güce sahip olacak ve Tanrı’nın Sözü’nden konuşacaktı. Musa ve onun varisleri gibi bu gelecek olan peygamber de halk tarafından reddedilebilirdi. Antlaşmanın kesinliğinden ötürü de gelecek olan bu peygamber, peygamberlik hizmetine Musa’nın bıraktığı yerden devam edecekti.

Bu bilgilerin ışığında, Elçilerin İşleri bölümünde elçi Petrus’un Yasanın Tekrarı 18:15’teki ayeti doğrudan İsa’ya uyarlaması hiç de şaşırtıcı değildir. İsa, Musa gibi olan “hizmetkar”dır (pais). Çünkü Tanrı’nın Sözü’ne aracılık etmektedir(Elçilerin İşleri 3:22,26). Aynı zamanda İsa peygamberler aracılığıyla iletilen antlaşmanın vaadini yerine getiren, Tanrı ile Tanrı’nın halkını birleştiren Tanrı “Oğlu”dur (yine pais). Eğer Tanrı Oğlu’nun kendisi artık antlaşmanın aracılık yapan peygamberi ise, o zaman antlaşmanın en büyük hedefi gerçekleşmiş demektir. Çünkü Tanrı Sözü’nü Oğul’dan almak demek, Tanrı Sözü’nü Rab’bin kendisinden almak demektir. Artık antlaşmanın aracı peygamberi, Mesih aracılığıyla yine antlaşmanın Tanrısı olduğu için; Tanrı ile Tanrı’nın halkı arasında, antlaşmanın başından beri arzulanan birlik sağlanmıştır. Artık peygamberlik görevi son olarak, hem Tanrı’nın Oğlu hem de antlaşmanın aracı peygamberi olan kişide yerine getirilecektir. Bu kişi aracılığıyla, Sina Dağı’nda Tanrı ile yüzleşmek gibi, günahkar insan için ancak dehşet verici olarak adlandırılabilecek olan tüm o dehşet anları artık ortadan kalkmıştır. Bir zamanlar Tanrı’nın huzurunda durmaktan dolayı duyulan korku, antlaşmanın aracısının Tanrı’nın kendisi olmasıyla ve artık insanlar arasında onların hizmetkarı (pais) olmasıyla yok olup gitmiştir.

İsrail’in krallık tarihi doruk noktasına kral olan Mesih’te ulaşır. İsrail’in kahinlik tarihi doruk noktasına kahin olan Mesih’te ulaşır. Benzer şekilde, İsrail’in peygamberlik tarihi doruk noktasına peygamber olan Mesih’te ulaşır. Mesih mükemmelle eş değerde olan, vaat edilmiş aracıdır. Eski Antlaşma’da Tanrı’nın gerçek sözlerini söyleyen bir dizi adamın sözleri, Musa gibi olan hatta her yönüyle ondan daha üstün olan İsa Mesih’te yerine gelmiştir.

 

3.      ESKİ ANTLAŞMA’DA PEYGAMBERLİK HAKKINDA YAPILAN PEYGAMBERLİK

 

Peygamberlik hakkındaki bu temel metinlerin tanıklığı üzerinde durduktan sonra, Yeni Antlaşma’da görülen peygamberlik olayını anlamamızda büyük önem taşıyacak Eski Antlaşma’daki merkezi bir bölüm üzerinde durmamız uygun olacaktır. Yoel 2. bölümdeki klasik “peygamberlik hakkında yapılan peygamberlik”, Eski Antlaşma’ya ait bir olay ile Yeni Antlaşma’ya ait bir doğa üstü olayı birbirine bağlamaktadır.

Yoel aracılığıyla bildirilen Tanrı Sözü şöyle demektedir: “Ondan sonra bütün insanların üzerine Ruhum’u dökeceğim. Oğullarınız, kızlarınız peygamberlikte bulunacaklar.” (Yoel 2:28). Gelecek hakkında önceden bildiride bulunan Yoel, Eski Antlaşma’nın geri kalan kısmında da kullanılan “peygamberlik” sözcüğüne özdeş bir terim kullanmaktadır. Bu sözcük birden yeni bir anlam mı kazanmaktadır? Acaba Yoel, üzerinde durmuş olduğumuz temel metinlerde tanımlanan peygamberliğin dışında bir çeşit peygamberliği mi ümit etmektedir? Hayır. Yoel’in kendisi, kendi bildirisinin anlamını açıklamaktadır: “Yaşlılarınız düşler, gençleriniz görümler görecek.” (Yoel 2:28).

Yoel, peygamberlik sözünün “düş” ve “görüm” ile iletileceği fikrini nereden almıştı? Bu kelimeleri kendisi mi icat etmişti? Hayır. Yoel’in sözleri, Çölde Sayım 12. bölümde Musa’nın yaşadığı gümlerdeki peygamberliğin kökeninin çok açık bir şekilde tanımlandığı metne yakınlık göstermektedir. Yoel’in “düşler görme” ve “görümler görme” terimleri, Çölde Sayım 12. bölümde çağlar boyu gelen vahiyin iletimini tanımlamada kullanılan sözcükler ile özdeşirler. Yoel’in kullandığı dil de, Tanrısal esinle yazılmış bir peygamberlik kitabının giriş cümlelerinde sıklıkla görülen bir “görüm”ün “görülmesi” tanımıyla benzerlik göstermektedir.

Öyleyse Yoel neyi ümit ediyordu? Gelecekte yapılacak olan peygamberlik hakkında, Tanrı’nın halkı neler yaşayacaktı? Yoel, peygamberlik vahiyinin gelecekte geniş bir kitleye yayılacağını biliyordu. Çağların tamamlanışına, geniş vahiysel olaylar eşlik edecekti. Mesih’in yüce gelişi, Kutsal Ruh’un eşi görülmemiş bir şekilde dökülmesini sağlayacaktı ve beraberinde, Tanrı’dan yeni vahiyler getirecekti. Yaşlılar “düşler görecek”, gençler ise “görümler görecek”ti. Her iki deyim de, Çölde Sayım 12. bölümde yazılı olan vahiysel bir doğanın gerçekleşmesini tarif etmektedir.

Yeni Antlaşma, bu “peygamberlik hakkında yapılan peygamberliğin” yerine geldiğini birkaç yerde belirtmektedir. Yoel’den alıntı yapan Petrus, Pentikost Günü’nde peygamberlik Ruhu’nun dökülmesiyle Eski Antlaşma’da yapılan bu ön bildirinin yerine gelmiş olduğunu ifade etmektedir (Elç.İşl. 2:16). Bu durumda, gençler “görümler görmekte” ve yaşlılar “düşler görmekte”dir. Pentikost Günü’nde öğrencilerin üzerine Kutsal Ruh’un dökülmesi, onların hayal görmesine neden olmamıştır. Öğrencilerin akıllarına, sahte peygamberlerin geleneklerindeki dinsel düşünceler de gelmemiştir. Öğrenciler, yeni insani görüşlere de ulaşmamışlardır. Aslında öğrenciler, vahiysel olaylar yaşamışlardır. Eski Antlaşma zamanında tekrar tekrar bahsedilen olay, artık Yeni Antlaşma’daki bir bölümde yer alan peygamberlere uyarlanmaktadır.

         Bu peygamberlik anlayışının aynısı, Elçilerin İşleri bölümü boyunca da devam etmektedir. Elçilerin İşleri 11:27-28’de, bazı “peygamberler” Yeruşalim’den Antakya’ya gelmişlerdi. Bu peygamberler arasından Hagavos, gelecek olaylar hakkında “Ruh aracılığıyla ön bildiride bulundu.” Aslında “bildirdi” diye çevrilen terimin tam anlamı, “bir belirti vermek”tir. Bu terim, aynı bölümün sonraki paragraflarında Hagavos’un bu eylemini vahiyin iletimine bağlamaktadır. Hagavos’un peygamberliği, Antakya’da bulunan öğrencilerin somut bir şekilde harekete geçmesine neden olmuştu. Hagavos, tüm Roma dünyasına ciddi bir kıtlık yayılacağını bildirmişti. Yahudiye’de zaten acı çekmekte olan öğrencilerin üzerine, önceden bildirilen bu kıtlığın getireceği sıkıntıları bilen Antakya’daki öğrenciler; Barnaba ve Saul aracılığıyla, kilisenin ihtiyarlarına bir armağan yollayarak yardımda bulunmaya karar verdiler (Elç.İşl. 11:29-30).

Yeni Antlaşma peygamberinin yaşadığı bu olay, Eski Antlaşma’daki peygamberlik modeliyle açık bir şekilde uyuşmaktadır. Hagavos, yaptığı ön bildiriyi vahiysel bir olayın sonucu olarak ortaya koymuştu. Yoksa Tanrı’dan doğrudan doğruya bir vahiy almadan, gelecekte olan bir kıtlığı asla bilemezdi.

Yeni Antlaşma bağlamında bir diğer peygamberlik olayı da, Elçilerin İşleri 21:8-11’ de görülmektedir. Pavlus ve Luka, “peygamberlik eden evlenmemiş dört kızının olduğu” (9. ayet) söylenen müjdeci Filipus’un evinde kalırlar. Bu olay aracılığıyla, Filipus’un dört kızının da sahip olduğu gibi; peygamberlik armağanının doğrudan doğruya meydana gelen bir olay olduğunu öğrenen Pavlus’un, daha sonra kilisede bir kadının “peygamberlikte bulunması”na onay verdiğini unutmayalım (1.Korintliler 11:15).

Fakat Filipus’un kızları tarafından yapılan “peygamberliğin” yapısı nasıldır? Takip eden ayetler bu soruya açıklık getirmektedir. Peygamber Hagavos, Yahudiye’den gelip Kutsal Ruh’un gücüyle vahiysel olarak konuşur. Tanrı’dan gelen bir vahiy iletilmeden kimsenin kesinlikle bilemeyeceği bir şekilde, Hagavos Pavlus’un Yeruşalim’de tutuklanacağını önceden bildirir. Böylece Yeni Antlaşma’daki “peygamberlik” kavramı ile, Eski Antlaşma’daki “peygamberlik” kavramının aynı olduğuna bir kez daha açıklık getirilmektedir. Hagavos, sadece Tanrı’dan aldığı doğrudan bir vahiy ile Pavlus’un Yaruşalim’de tutuklanacağını bilebilirdi.

Yeni Antlaşma kilisesindeki kadınların “peygamberlik” görevi konusunda ele alınması gereken bölüm bu metindir. Eğer bir kadın ilahi vahiyin bir aracısı olarak işlev görüyorsa, o zaman bu kadın bir “peygamber” olarak görülmelidir. Eğer ilahi vahiy bugün de devam ediyorsa, o zaman kadınlardan da erkekler gibi haklı bir şekilde “peygamberlikte bulunmaları” beklenmelidir. Bu konuya daha sonra döneceğiz.

Elçilerin İşleri bölümünde peygamberlik hakkında bu yazılanlar, Petrus ve Pavlus’un armağanlarıyla Yeni Antlaşma bağlamında yaşadıkları olaylara tanıklık etmektedir. Aslında bu iki önemli elçinin yaşadığı olaylar, peygamberlik konusunun ele alınış biçimine doğal bir alt yapı sağlamaktadır.

 

 

 

4.      PEYGAMBERLİK ÜZERİNE PETRUS VE PAVLUS’UN TANIKLIĞI

 

Petrus, son yazılarında açık bir şekilde peygamberliği tartışmaktadır. Kendi sözlerinin önemini kabul etmektedir. Giriş cümlesi şöyle demektedir: “Öncelikle şunu bilin ki, ...” (2.Petrus 1:20-21). Petrus, büyük önemi olan bir konu üzerinde tartışmayı amaçlamaktadır.

Burada Petrus, “Kutsal Yazılar’daki hiçbir peygamberlik sözünün kimsenin özel yorumu olmadığını” ifade etmektedir. Peygamberlik sözü Tanrı’dan gerçekleri iletir, yoksa bilinemez. İnsan görüşü, bu Tanrı iradesi anlayışını oluşturamaz. “Çünkü hiçbir peygamberlik sözü insan isteğinden kaynaklanmadı. Kutsal Ruh tarafından yöneltilen insanlar Tanrı’nın sözlerini iletirler.” (2.Petrus 1:21).

Petrus, peygamberliğe bir görüş arzusu olarak bakmamaktadır. Petrus’a göre tüm gerçek peygamberlikler aynı niteliğe iştirak eder. İstisna olamaz. Hiçbir gerçek peygamberlik sözü, “insan isteğinden” kaynaklanmamıştır. Tüm gerçek peygamberlikler, Tanrı Ruhu’nun vahiyinden kaynaklanmıştır. Petrus daha da özele inerek, bu vahiysel olayın; sadece peygamberlerin yazdığı sözler değil, aynı zamanda konuştuğu sözler olduğunu da söylemektedir. Peygamberlerin vahiy olayları, dinsel yazılarla sınırlı değildir. “Peygamberlik” yoluyla gerek konuşarak, gerek yazılı olarak peygamberlere gelen her şey gerçek Tanrı Sözü’dür.

Kutsal Ruh tarafından yöneltilen bu Tanrı adamları, Tanrı’nın Sözleri’ni ilettiler. B.B.Warfield bu ifadeyi şöyle açıklamaktadır:

 

Petrus’un yazılarının vurguladığı şey ... kendileri aracılığıyla iletilen vahiy konusunda peygamberlerin edilgen kalmalarıdır. İşte ifadenin önemi budur: “Kutsal Ruh tarafından yöneltilen insanlar, Tanrı’nın sözlerini ilettiler.” “Yöneltilmek”... yönetilmek ile aynı şey değildir... yönlendirilmekten daha küçük bir şeydir... “Yöneltilen” kişi, harekete neden olacak hiçbir katkıda bulunmaz, hareket ettirilecek nesne bu kişidir.2

 

Tanrı’nın bu kutsal adamları, rüzgar ile hareket eden bir gemi gibi Kutsal Ruh tarafından “yöneltildiler.” Petrus bu olayda, peygamberlik konusunda hiçbir istisna olmadığını vurgulamaktadır. Tüm peygamberlikler bu çeşittir. Kutsal Ruh tarafından “yöneltilen” Tanrı adamları, Tanrı Sözleri’ni iletmişlerdir.

Petrus’un peygamberlik üzerine anlattıkları, Pavlus’un ifadesinde tam bir destek bulmaktadır. Efesliler 3:2-3’te Pavlus şöyle demektedir: “Tanrı’nın bana bağışladığı lütfu size ulaştırmakla görevlendirildiğimi duymuşsunuzdur. Yukarıda kısaca değindiğim gibi Tanrı, sır olan tasarısını bana vahiy yoluyla bildirdi.” Yeni Antlaşma tutarlı bir şekilde, bir zamanlar saklı olan fakat şimdi açıklanan Tanrı’nın kurtuluş tasarısı hakkında gerçek bir “sır” sunmaktadır. Bu “sır”, Kutsal Ruh aracılığıyla Tanrı’nın elçilerine ve peygamberlerine “vahiy edilmiştir.”(Efesliler 3:5). Elçilik ve peygamberlik görevleri, ilahi vahiyin araçları olarak birlikte yürürler. Bu sıra dışı görevler, Yeni Antlaşma bağlamında Tanrı’nın onlar aracılığıyla kendi vahiyini açıkladığı görevlerdir. Bir zamanlar gizli olan, fakat artık açığa çıkarılmış olan bu “sır”rın özü şudur: Öteki uluslar da Mesih’in bedeninde mirasçı, ortak ve üyedirler (Efesliler 3:6).

Pavlus’un “açıklanan” bu “sır”dan bahsederken, gelecek hakkında bir ön bildiri ile ilgili olarak bir şey söylememesi de oldukça ilginçtir. Bunun yerine Pavlus, kilisenin teolojisi hakkında bir görüş ifade etmektedir. Elçilerin ve peygamberlerin “açıklama yapmaları”nın, vahiysel olduğunu beyan etmektedir. Elçilerin ve peygamberlerin kilise içinde öteki uluslar hakkında öğrettikleri temel gerçek, gelecek hakkında bir ön bildiri değildir; o an hakkında yapılmış ilahi bir açıklamadır. Fakat bu açıklama, yapısı bakımından “peygamberlik” olarak görülmüştür.

Pavlus, Yeni Antlaşma’da peygamberlikte bulunma üzerine yaptığı en dolu açıklama 1.Korintliler 14. bölümde bulunmaktadır. Bu bölümün 29. ve 33. ayetler arasındaki kısmı, özellikle Yeni Antlaşma peygamberliğinin vahiysel doğasıyla alakalıdır. Armağanların çeşitliliğinin uygun işlenmesini kolaylaştırmak için, bu ayetlerden hemen önceki ayetlerde Pavlus kilisedeki tapınma hizmetlerinin düzene koyulması gerektiğini ifade etmektedir. “İki ya da üç peygamber” konuşsun, öbürleri söylenenleri “iyice düşünüp tartsın” (29. ayet). Buradaki “öbürleri” sözcüğü, açık bir şekilde öbür peygamberleri ima etmektedir. Ancak peygamberlerin kendi armağanlarını kullanırken yapmaları gereken “iyice düşünüp tartmak” ifadesi ne demektir?

Kutsal Kitap “ayırt etme” ifadesini (Kutsal Kitap’ın İngilizce’deki NIV çevirisinde “iyice düşünüp tartmak” deyimi “ayırt emek” olarak çevrilmiştir.), “söylenenleri” sözcüğünü de ekleyerek daha da genişletmektedir. Kutsal Kitap çevirmenlerinin tahminine göre, peygamberlerin yapması gereken “ayırt etme” eylemi söylenen sözler ile alakalıdır. Fakat bu varsayım, Yeni Antlaşma’da kullanılan “ayırt etmek” sözcüğünün her zamanki kullanım biçimini göz ardı etmektedir.

Grekçe olan diakrino sözcüğünün esas anlamı, “ayırt etmek, ayırmak, bir ayrım yapmak”tır. Daha çok insanlar arasında ayrım yapmak için kullanılır. Eğer “ayırt etmek” teriminin her zamanki kullanım biçimini göz önünde bulundurursak, 1.Korintliler 14:29’da olduğu gibi bu terimin kullanılışında daha kesin bir anlama ulaşabiliriz. “İki ya da üç  peygamber konuşsun, öbürleri (peygamberler) ayırt etsin.” Kararımız kesin olmalıdır. Fakat bu karar, peygamberlerin söylediği sözler hakkında değildir. Aslında ayrım, insanlar arasında yapılmalıdır. Bir kişi, peygamberlerin hangisinin konuşacağına ve hangisinin konuşmayacağına karar vermelidir. Bu sorumluluk, kendi aralarındaki sırayı koruyacak olan peygamberlere verilmektedir. Esinlenmiş sözcüklerin söylenişi bile, düzenli bir yapıda gerçekleşmelidir.

Pavlus, okurlarına tüm peygamberlerin sonunda konuşma fırsatına sahip olacaklarına dair garanti vermektedir (31. ayet). Aynı zamanda Pavlus, her şeyin edepli ve düzenli bir şekilde yapılması gerektiğini de okurlarına hatırlatmaktadır. Çünkü peygamberlerin ruhları da peygamberlere bağlıdır (32.,33. ve 40. ayet). Öyleyse bu bölümdeki ayırt etme kavramı peygamberlerin sözleri arasında değil, düzenin sağlanması için peygamberlerin arasında yapılan ayrımı ifade etmektedir. Peygamberlerin bazılarının “ikinci toplantı”ya kadar beklemesi gerekebilir. Fakat sonunda Tanrı’nın onlara bağışladığı vahiyi bildirme fırsatını onlar da yakalayacaklardır.

Bu bölümü anlamamıza aynı derecede önemli olan sözcük, “vahiy” sözcüğüdür. Önce birisine bir “vahiy” gelmekte, ardından başka birisine yeni bir “vahiy” gelmektedir (30. ayet). “Vahiy” üzerine yapılan bu ifade, “peygamberlik”te bulunma ile ilgili ayetler tarafından desteklenmektedir (29. ve 31.ayet). Bazı yeni yazarlar, bu “vahiy”in gerçek vahiy olmadığını düşünmektedirler. Bu ifadenin, Kutsal Kitap’ın herhangi bir yerinde “vahiysel” olarak anlaşılan “peygamberlik”ten daha önemsiz bir şey olduğunu düşünürler. Bu kişilerin düşünceleri, bu durumun “vahiysel olmayan bir açıklama” için tasarlandığıdır. Onlara göre bu açıklama yine Tanrı’dan gelmektedir ve bir peygamberlik sözüdür, fakat klasik peygamberlik olayından daha önemsizdir.

Kutsal Yazılar’ın amacına yönelik böyle bir inceleme, kişiyi Kutsal Yazılar’ın sözlerinden çok uzağa götürür. Tüm metin, “normal” bir peygamberlik olayı olan Rab’den bir esin sözü alma ve iletme olayını ileri sürmektedir. Korintliler’e yazılan ilk mektup, Yeni Antlaşma’nın çok küçük bir bölümünün yazılı olduğu zamanda yazılmıştı. Bu durumda olan bir kilisenin, yaşam biçimini Yeni Antlaşma’nın altında yönlendirebilmesi için Rab’den güvenilir bir söz almaya ihtiyacı vardı. Aynı şekilde esinlenerek yazılmış olan eski el yazmalarının hiçbiri de, o an Korintliler’in elinde yoktu.

Korintliler’deki bu ifade, elbette Korintliler’in zaten bildikleri yeni bir antlaşma gerçeğinin ya da Yeni Antlaşma’nın Korintliler’e açıklanışı değildi. Aslında Korint Kilisesi, peygamberlik armağanının fazlasıyla kullanılması sayesinde Yeni Antlaşma dönemine ait gerçeklerin güvenilir, yanılmaz ve şaşmaz “vahiyler”ini almışlardı. Tanrı Sözü’nü Eski Antlaşma topluluğuna ileten peygamberlik, artık bu çağdaki gerçeği Tanrı’nın Yeni Antlaşma halkına iletiyordu. Tanrı bu Yeni Antlaşma gerçeklerinin harikalarını halkına açıkladığı için, Korint’te peygamberlik armağanının değişik bir biçimde yerine gelmesi hiç de şaşırtıcı değildi.

Daha sonraki bölümlerde “vahiysel olmayan bir açıklama” kavramını ortaya atmanın, peygamberlik ifadelerine uyarlandığında oldukça tehlikeli olabileceği üzerinde duracağım. Eğer bir peygamberlik sözü “vahiysel olmayan bir açıklama” belirtebiliyorsa, tüm peygamberlik sözleri “vahiysel olmayan bir açıklama” belirtebilir. Sonunda Kutsal Yazılar’ın vahiysel özelliği, bu kafa karıştıran terimler ile yeniden şekillenmiş olur.

Diğer taraftan eğer gerçekten Tanrı Sözü olan ve aynı zamanda Kutsal Kitap’a ait peygamberlikle alakalı olan Tanrı Sözü’nün kutsallığından yoksun bir peygamberlik sözü kavramını kabul edersek, büyük bir tehlikeyle karşılaşırız. Kişi bir anlamda, doğrudan doğruya Tanrı’dan esinlendiği düşünülen ve aynı zamanda tanımı itibarıyla insani yanılgıya sahip olan bir söze bağlı kılınmış olur. İmanlı bir kişi “peygamberlik” sözü diye düşünülen bu sözün yanılabilir olduğunu bilse bile, bu sözün doğrudan Tanrı’dan geldiğini onaylamayacak mı? Yoksa bu sözün yanılabilir olduğunu bildiği için, doğrudan doğruya Tanrı’dan gelen bu söze boyun eğmeye karşı mı gelecek?

Bugünkü kiliselerde de ileri sürülen bu peygamberlik kavramının, Tanrı Sözü’ne sorgusuz itaatin anlamını yok eden bir ikilem; tahammül edilemez bir ortam yarattığını söylediğim taktirde, bu sözlerimin altında neler aranacağını merak ediyorum. Bu tür bir peygamberlik kavramı, Tanrı Sözü öğretişi karşısında doğru değildir ve Tanrı’nın peygamberlerinin vahiylerine güven duyulan bir itaat yaşamının kuyusunu kazma potansiyeline sahiptir. Gerçek ile sahte peygamber arasında yapılması gereken ayrımı ortadan kaldırmaktadır ve Tanrı’nın halkını hatalı bir gerçeğin kurbanları yapmaktadır.

 

5.      SONUÇ

 

Peygamberliğin tarihi, Musa’nın zamanına kadar uzanır. O günden beri Tanrı Musa’ya vaat ettiği bir sürü peygamber aracılığıyla, kendisini kendi halkına tutarlı bir biçimde açıklamıştır. Tanrı halkına, İsrail’in tarihi boyunca bir sürü sahte peygamberin hilelerine karşı durabilmesi için peygamberlik sözünün güvenilirliği sağlanmıştır. Yoel peygamberlerin Musa’ya kadar dayanan en eski olaylarını hatırlatırken, Yeni Antlaşma topluluğunun da aynı peygamberlik vahiyini yaşayacaklarını önceden bildirmiştir. Elçi Petrus ve Pavlus da sıra kendilerine geldiğinde, peygamberlik sözü için yapılan bu tanımların aynısını kendi zamanlarına uyarlamışlardır. Peygamberliğin doğası hakkında Kutsal Kitap’ın yaptığı tanıklığı göz önünde bulundurarak, birkaç sonuca ulaşabiliriz.

İlk olarak; günümüzde peygamberlik hakkında yapılan tartışmaların başlangıç noktası, Kutsal Ruh’un bu meyvesinin vahiysel niteliğinin uzun tarihi olmalıdır. Eski ve Yeni Antlaşma dönemleri boyunca, Tanrı gerçek peygamberlik sözünün kaynağı olmuştur.

İkinci olarak, Kutsal Yazılar’ın sahte peygamberlik tehlikesi hakkında yaptığı uyarılar unutulmamalıdır. Eğer vahiy Yeni Antlaşma Yazıları’nın kusursuzluğu ile tamamlanmış ise, en önemli vahiysel armağan olan peygamberlik de artık sona ermiştir. Çağdaş bir vaiz, hizmeti içerisinde “peygamber” olabilir; aynen “elçi” olabileceği gibi. Fakat bu durumda kendisinin bir peygamberin vahiysel olayını yaşadığını ya da bir elçinin temel konumuna sahip olduğunu iddia etmiş olmasından ötürü dikkat etmelidir. Hem eski hem de günümüz insanlarının hayatlarının yanlış bir peygamberlik sözü yüzünden, ciddi bir şekilde zarar gördüğü birçok durum vardır.

Üçüncü olarak; peygamberlik hakkında Kutsal Kitap’ın tanıklığının, kadınların kilisedeki rolü sorunu üzerinde önemli bir etkisi vardır. Kadınların tapınmada konuşmasını destekleyen en önemli metin, kadınların “peygamberlik etmesi”nden bahsetmektedir (1. Korintliler 11:5). Eğer “peygamberlik etmek” vahiysel olarak konuşmak demekse, o zaman günümüz kilisesinde kadının rolüne açıklık getirilmiş olur. Sadece vahiysel bir armağan olan peygamberlik kilisede canlı kaldığı sürece, kadınlar ilahi sözün araçları olarak hizmet edebilirler. Ancak Tanrı’ya ait peygamberlik sözü Yeni Antlaşma’nın Kutsal Yazıları ile tamamlanarak kusursuzluğa ulaştıysa, o zaman kadınların ilahi vahiyin aracıları olma rolü artık sona ermiştir.

Peygamberlik konusunda yöneltilen sorular hiç de önemsiz değildir. Bu sorular İsa Mesih’in bugünkü kilisesinin sağlığı, esenliği ve uygun düzeni için oldukça önemlidir. Her şeyin uygunluk içerisinde, düzen içerisinde ve Kutsal peygamberlik Yazıları’nın öğretişiyle uyum içerisinde olması için kilisenin dikkatli olması gerekir.

 




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.