http://www.hristiyan.net

 

Dersler Ana Sayfa

 

SAKRAMENTLER

FİZİKSEL ARAÇLAR

LÜTUF ARAÇLARI

NEDEN FİZİKSEL?

SADECE TANIKLIK MI?

YÜCE SUNULUŞ

BİR KAÇ ÖRNEK

SAKRAMENT NEDİR?

İŞARET OLARAK SAKRAMENT

MÜHÜR OLARAK SAKRAMENT

İBRAHİM İLE BAŞLAYAN

HEM MÜHÜR HEM DE İŞARET OLARAK

SAKRAMENTLER NE SÖYLERLER?

SAKRAMENTLERİN HER BİRİ

MESİHLE BÜTÜNLEŞME

NE İÇİN VAFTİZ?

EN TEMEL NEDEN

KİME GÖRE VAFTİZ?

TANRISAL AMAÇ

NASIL VAFTİZ OLUNUR?

NASIL DEĞİL NEDEN VAFTİZ

RAB’BİN SOFRASI

İLK ADEMLE BAŞLAYAN ŞÖLEN

DÜŞÜŞ

SOFRADA TAM İTAAT

GAZAP KASESİ!

FISIH KUZUSU

NASIL BİR VAAT?

HEM İŞARET HEM MÜHÜR

BİR ÖRNEK

NE SIKLIKTA?

UNSURLAR SADECE ARAÇ

SOFRADAKİ PAYDAŞLIK

SEVGİ ÖPÜCÜĞÜ

ANMA VE UMUT

TANRISAL AMAÇ GERÇEKLEŞİYOR

GERÇEK SOFRA

SORU - CEVAP

 

 

 

 

            Bu kitapcıkta, Pastör ve değerli ilahiyatcı seminer öğretmenimiz Bob Lynn’in dilimize sacramentler olarak geçen ve Kutsal Kitapta açıkca bildirilmiş olan vaftiz ve Rab’bin sofrası öğretişlerinin tüm Kutsal Kitap kapsamında yer alan açıklanışlarını bulacaksınız. Söz konusu sacramentlerin eski antlaşmadaki kaynaklarını ve hem yeni’den eskiye hem de eski’den yeni antlaşmaya doğru giderek, aslında Tanrı’nın ezeli ve ebedi amacının tek kitap halinde, lütuf antlaşması kapsamında nasıl bildirildiğini göreceksiniz. Yeni antlaşmanın temel taşı olan Mesih İsa’nın, eski antlaşma kapsamında peygamberlikler süresince bildirilen Tanrısal vaadleri nasıl yerine getirdiğini ve lütuf antlaşmasını nasıl tamamladığını öğreneceksiniz.

 

            Vaftiz ve Rab’bin sofrası olarak Mesih İsa tarafından açıkca ilan edilen bu sakramentlerin ne olduğunu, ne olmadığını ve bir imanlının yaşamındaki önemini öğrenirken, aslında farkında olmadan, insanın ilk Ademle başlayan düşüşüyle, ikinci Adem olarak farklı bir şekilde, Ruh’dan doğan ve üzerinde asla günahı barındırmayan Mesih İsa’nın, düşen insanı kaldırış amacındaki, Tanrının kurtarış planındaki yerini ve önemini hissedeceksiniz.

 

            Kitapcığın sonunda, konu ile ilgili soruları ve açıklayıcı cevapları bulacaksınız.

 

Başta değerli ilahiyat hocamız Bob Lynn’e, ders esnasında simultane tercüme yapan, bu tercümeyi ders esnasında on parmak daktilografi ile yazıya geçiren, bu yazıyı okunduğunda anlaşılabilir bir metin haline getiren,  kitapcığı hazırlayıp baskıya götüren, bu dersin düzenlenip yapılışında ve amacına ulaşımında hizmeti geçen tüm arkadaşlara teşekkürlerimizi bildiririz.

 

            Hacim olarak küçük ama içerik olarak büyük olan bu kitapcığın Tanrının kutsal olan göksel amaçlarına hizmet edebilmesi temenni ve arzusuyla tüm okurlarımızın efendimiz Mesih İsa’nın sevgisi ve koruması altında kalmalarını dileriz. AMİN.

 

 

 

 

 

‘‘Eğer peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem ve her türlü bilgiye sahip olsam, eğer dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim.’’

                                                                                              1.Kor. 13:2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sakramentler bir anlamda oldukça kolay bir konu gibi görüldüğü halde kilise içindeki karmaşalar yüzünden bazen anlaşılmaz bir hal almaktadır. Bu sizi biraz şaşırtabilir ama bu konuya yaratılış öğretişi ile başlayarak gireceğiz. Bu öğreti konusunda her şeye değinmeyeceğiz. İlk belirtmemiz gereken ayet Tekvin birinci bölümdeki ayet 1:31’dir. Bu ayette altını çizmemiz gereken şey tek bir gerçek.olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

‘‘Tanrı yaratılışına bakıyor ve çok iyi’’ diyor. Yalnızca iyi değil ‘‘çok iyi ’’diyor.

 

 Yaratılış öğretisi konusunda değineceğimiz ikinci konu ise yeni antlaşmada karşımıza çıkmaktadır 1.Timoteyus.4:1-5.

 

‘‘Ruh açıkça diyor ki, sonraki zamanlarda bazıları imandan dönecek. Vicdanları adeta kızgın bir demirle dağlanmış olan yalancıların ikiyüzlülüğü nedeniyle aldatıcı ruhlara ve cinlerin öğretilerine kulak verecekler. Bu yalancılar evlenmeyi yasaklayacak, Tanrı’nın, iman eden ve gerçeği bilenlerin şükranla yemesi için yarattığı yiyeceklerden çekinmek gerektiğini buyuracaklar. Oysa Tanrı’nın yarattığı her şey iyidir ve şükranla kabul olunursa hiçbir şey reddedilmemelidir. Çünkü her şey Tanrı’nın sözü ve dua ile kutsal kılınır.’’

 

Pavlus burada vicdanları kötü olan bir gruptan bahsediyor ve bu vicdan kötülüğü ise yaradılış öğretisinin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin; insanların evlenmesini, belli yiyecekleri yasaklıyorlar. Ve Pavlus bunu Tekvin 1. bölüm 12. ayette olduğu gibi,

 

‘‘ .....ve Allah iyi olduğunu gördü’’

 

olarak gördüğümüzü söylüyor. Tanrının yarattığı her şey iyidir. Burada gördüğümüz ikinci şey, yaradılış öğretisine verdiğimiz yanıttır. Bizden istenilen Tanrının bu iyi yaradılışını hamtla şükranla kabul etmektir. Tanrı evreni yarattı. Tanrının yarattığı bu evren iyi bir evrendir. Yani bu nedenle bu evren ya da yaradılış Tanrı ile yüzleşmemizde bir aracıdır. Ya da çok az farkla şöyle diyebiliriz. Yaratılmış olan şeyler Tanrı ile yüz yüze kalmamızı sağlar.

Şimdi bu düşünceyi vurgulamak üzere iki bölüme göz atalım. Birincisi; Romalılar.1:18–20 ‘dir. Burada Pavlus’un öğretişine dikkat edelim.

 

“Yaratılan şeyler aracılığı ile bizler Tanrının görünmeyen özelliklerini görebiliriz.”

 

Bizler bu yaratılışın görkemine bakarak Tanrının sonsuz gücünü görebiliriz. Tanrının görünmeyen niteliklerinin görünen şeyler aracılığı ile verilmesi öyle güçlüdür ki. hiç kimse bu evrende yaşayıp Tanrıyı bilmiyorum diyemez. Mezmur 19’da ilk dört ayete bakalım. Birinci ayeti okuyalım.

 

“Gökler Allah’ın izzetini beyan eder, ve gök kubbesi ellerinin işini ilan eyler. Gün güne söz söyler,”

 

Bu da Pavlus’un söyleriyle aynıdır, hiç kimsenin bu konuda özrü yoktur. Bu yaratılışta hiç kimse ben göklerin konuştuğunu duymadım diyemez. Buradaki bağlantı şudur: Tanrının görünmeyen niteliklerinin yaratılmış şeyler aracılığı ile ortaya konması bir çatışma oluşturmaz. Görünmeyen Tanrı kendini açıklamak için görünen yaratılışı kullanır. Bu da bizi ikinci noktaya götürür. Bunların hepsi bizi çok önemli bir noktaya getiriyor. Şu ana kadar dediklerimizin anlamı en geniş kapsamda yaradılışın sakramentel (gizemsel) karakteridir.

Fakat bu yaratılış bir sakramenttir demek değildir. Burada altını çizmek istediğim şey ruhsal ve fiziksel arasında bir boşluğun olmamasıdır. Bu ikisi tek bir gerçeğin iki farklı boyutudur. Dışsal ve görünen olan, içsel ve ruhsal olanı açıklayabilir. Benzer şekilde, fiziksel şeyler ve hareketler de Tanrının işlemesinin aracısı olabilirler. İsa Mesih bunu, kendi hizmetinde çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. Beş bin kişinin doyurulması olayını düşünün. İsa ekmek ve balığı kullanarak kendi gücünü ortaya koyuyor. Bunu veya Kana’daki düğün şölenini düşünün. Burada İsa kendi karakterini göstermek için şarabı araç olarak kullandı. Ayrıca İsa’nın körleri iyileştirdiği bölümlere bakalım. Tüm bu olaylarda İsa ruhsal olan şeyleri ortaya koymak için fiziksel olanı kullanıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

FİZİKSEL ARAÇLAR

 

Markos 7:31-35 e bakalım.

 

‘‘Sur bölgesinden ayrılan İsa Sayda yoluyla Dekapolis bölgesinin ortasından geçerek tekrar Celile gölüne geldi. Ona sağır ve dili tutuk bir adam getirdiler, elini üzerine koyması için yalvardılar. İsa adamı kalabalıktan ayırıp bir kenara çekti. Parmaklarını adamın kulaklarına soktu, tükürüp onun diline dokundu. Sonra göğe bakarak içini çekti ve adama ‘effata’ yani ‘açıl’ dedi. Adamın kulakları hemen açıldı, dili çözüldü ve düzgün bir şekilde konuşmaya başladı.’’

 

Bu ilginç bir ayettir. İsa`nın burada esas olarak ne yaptığına dikkat edin. İsa bu adamın yanına gidip içsel gücüyle, fiziksel güçlerden kendini arıtarak bunu yapmıyor. İsa yanına gidip gücünü ortaya koyarak adamın görmesini sağlayabilirdi. Ya da adamın karşısına geçip gör diyebilirdi. Adam da görebilirdi. Ama İsa daha fazlasını yapıyor. İsa kendi fiziksel ellerini parmaklarını adamın kulaklarına sokuyor, eline tükürüyor ve adamın diline sürüyor. Aslında burada ilginç olan İsa`nın kendi gücünü adama iletmesi için bu fiziksel şeyleri kullanmasıdır. Göreceğimiz şey bu fiziksel araçların kullanılmasının büyük fayda sağlamasıdır. Bizler fiziksel varlıklarız, ruhlar değiliz, havada uçmuyoruz. Et ve kemik ve kandan oluşuyoruz. Bu nedenle fiziksel şeyler, fiziksel varlıkların inanıp güvenmesine yardımcı olurlar. Çünkü fiziksel şeyler fiziksel yaratıkların doğasıyla uyuşur. İsa`nın burada yaptığı şeyde sakrament özelliği bulunmaktadır. Görünen şey, görünmeyen şeyin ortaya çıktığı yoldur. Ruhsal olan şey fiziksel olan şey aracılığı ile iletilir. Tabiki bu örneklerden bahsederken bütün bunları vaftiz ve Rab`bin sofrası ile ilişkili görmelisiniz. İsa ebedi müjdenin üzerine fiziksel işaretler koyuyor. Başka bir örnek olarak Markos 8. bölüm. 22-26. ayetlerini okuyalım.

 

‘‘İsa ile öğrencileri Beytsaydaya geldiler. Orada bazı kişiler İsaya kör bir adam getirip ona dokunması için yalvardılar. İsa körün elinden tutarak onu köyün dışına çıkardı. Gözlerine tükürüp ellerini üzerine koydu ve ‘bir şey görüyormusun?’ diye sordu. Adam başını kaldırıp, ‘insanlar görüyorum’ dedi, ‘ağaçlara benziyorlar ama yürüyorlar’. Sonra İsa ellerini yeniden adamın gözleri üzerine koydu. Adam gözlerini açdı, baktı, iyileşmiş ve her şeyi açık seçik görmeye başlamışdı. İsa, ‘köye bile girme’ diyerek onu evine gönderdi.’’

 

Bu olayda, eğer bu sen ya da ben olsaydık herhalde, gözüme tükürdüğünden dolayı göremiyorum derdik. Ama şunu düşünün, etrafta neler olup bittiğini anlayamayan kör bir adam var ve o tükürük gözüne vurulduğunda adam bir şeyler olduğunu anlıyor, ve adam görmeye başlıyor. Tabiki bu metni çok uzatıp konuyu dağıtmamak lazım. Ama burada yine karşımıza çıkan ruhsalı ortaya çıkarmak için fizikselin devreye sokulmasıdır. Yuhanna. 9:1-7’ye bakalım.

 ‘‘İsa yolda giderken doğuştan kör bir adam gördü. Öğrencileri İsa'ya, «Rabbî, kim günah işledi de bu adam kör doğdu? Kendisimi,yoksa annesi babası mı?» diye sordular.İsa şu cevabı verdi: «Ne kendisi, ne de annesi babası günah işledi. Tanrı'nın işleri onun yaşamında görülsün diye kör doğdu.Beni gönderenin işlerini vakit daha gündüzken yapmalıyız. Gece geliyor, o zaman kimse çalışamaz. Dünyada olduğum sürece dünyanın ışığı ben'im.»Bu sözleri söyledikten sonra yere tükürdü, tükürükle çamur yaptı ve çamuru adamın gözlerine sürdü. Adama, «Git, Şiloha havuzunda yıkan» dedi. Şiloha, `gönderilmiş' anlamına gelir.Adam gidip yıkandı, gözleri açılmış olarak döndü.’’

 

Bu da bize göre oldukça garip görünüyor. İsa tükürüğü ile çamur yapıp kör adamın gözlerine sürüyor ve adam görüyor. Bunun sebebi çamurda güç olduğu için değil, fakat Tanrı oğlu yaratılmış olan evreni kendisi ile birleştirerek ortaya çıkanı yine kendi gücünü göstermek için kullanıyor. Burada İsa ne yapmaya çalışıyor. Eller, çamur, tükürük görülmeyen lütfun fiziksel olarak ifade edilmesidir. Çok kritik olan nokta şudur: Fiziksel olanı ruhsal olanla uygun bir biçimde ilişkilendirmezsek sacramentleri anlamada zorlanırız. Çünkü eğer yaratılış öğretişine karşı bunu pek umursamıyorsak, ya da negatif bakış açısına sahipsek aynı şekilde sakramentleri de umursamıyacağız ya da reddedeceğiz. Aslında kilise tarihinde farklı guruplar bu sakramentlerin gereksiz olduğunu söyleyerek reddetmişlerdir. Amerika`daki evangelical (müjdeci) guruplar bu konuda oldukça fazla soruna sahiptirler. Bazı guruplar vaftizi umursamıyor, ayda bir kere Rab`bin sofrasını sunuyor. Bazıları üç ay da bir yapıyor. Bazıları Rab`bin sofrasını tamamen bıraktılar. Biz kimseyi gücendirmek istemiyoruz. Rab`bi arayanları bir şekilde kızdırabiliriz. Onlara Rab’bin sofrasından verilmezse gücenebilirler. Rab`bin sofrasını isterseniz çarşamba akşamı gelin deniliyor. Tabi çok kişi gelmiyor. Aslında bütün bu sözlerle söylemeye çalıştığımız uygulamaları yargılamak değil, ama Rab`bin bize buyurduklarını nasıl umursamamaya başladığımızdır.

Bu problemin teolojik kökü şuradadır, Amerika`da Evangelic’lerin yaradılış konusunda negatif bakış açıları vardır. Bu insanlar Pavlus’un açıkladıklarını kendi hissiz vicdanlarında negatif bir hale sokuyorlar. Maddesel olan şeyleri, ruhsal olan şeyleri açıklamada kullanmamız neden önemlidir? Kalvin, bizler, ruhları olduğu kadar bedenleri de olan varlıklarız diyor. Bu nedenle Tanrı ruhsal şeyleri fiziksel şeylerle açıklıyor. Bunun anlamı şudur; bizler her günün her dakikası yaradılış anlayışımızı olumlu olarak değerlendirmeliyiz. Her gün yaşadığımız dünyada Tanrı ile nerede ve nasıl yüzleşebiliriz. Gündelik yaşantımızda ruhsal olanı nasıl görürüz. Bir bebeğin gülmesinde olması gerektiği gibi Tanrıyı fark ediyor muyuz? Arkadaşlarımızla yediğimiz güzel bir yemekte bir fırtına anında, ya da boğazı bir vapurla geçerken, bir lalenin güzelliğine bakarken, ya da hasat zamanında, veya Tanrının çölde dolaşan İsrail’e nasıl manna (bir çeşit ekmek) verdiğini düşünebiliriz. Keşke bende Tanrı ile böyle karşılaşabilsem. Şunu fark etmeliyiz, her akşam sofranıza sunulan o ekmek, İsrail`e verilen man ile hemen hemen aynı şeydir. Eğer ben etrafıma bakıp bu yaratılmış şeylerle Tanrıyı göremiyorsam, her Pazar ekmek ve şarap aracılığı ile Tanrıyı nasıl göreceğim.

Üçüncü ana noktaya gelelim. Yaratılmış olan şeyleri, yaratılışın sahip olduğu bu sakrament özelliklerinin yanı sıra iki özel nokta daha vardır. Birincisi Lütuf araçları kavramıdır.Lütfun nelerin aracılığı ile sunulduğudur.

 

 

 

 

 

 

 

 

LÜTUF ARAÇLARI

 

 

Şu ana kadar geniş anlamda lütfun sunuluş yollarından bahsettik. Özetlersek, genel anlamda bu sunuluş yolları, yaratılmış olan şeyleri, Tanrının varlığı ve eylemlerini gösterebilme yeterliliğidir. Fakat şimdi lütfun sunuluş yollarını daha dar ve belirli bir şekilde tanımlamamız gerekmektedir. İlmihallerin dediği gibi lütfun sunuluş yolları Tanrının bize sağladığı faydaları iletiş yollarıdır. Ya da şöyle diyebiliriz yaratılmış şeyler aracılığı ile insanlara sunulan genel lütuf vardır. Daha sonra bunun yanı sıra fiziksel öğelerle kurtaran lütfun sunulması vardır. Daha dar anlamda kurtaran lütfa, lütfun sunulması diyoruz. Özel anlamda buna böyle diyoruz. Bu ilmihali çok dikkatli takip etmemiz gerekiyor. İlmihal, lütfun sunuluş yollarını şu şekilde açıklamaktadır. Mesih’in bizler yararına yapmış olduğu işler, Mesih’in kendisinin sunuluş yollarıdır. Ve özellikle söz, sakramentler ve dua bize bunu iletir. Burada farklılıkları ortaya koymamız gerekir. Tanrı sözü bir lütuf aracıdır ama bir sakrament değildir, dua da bir lütfun sunuluşudur ama kendisi sakrament değildir. Burada katekizmin söylemek istediği şey Tanrı nın bizlere Mesihte sunduğu lütuf sadece sakrament, dua ve sözle değil, birçok şeyle bize iletmektedir.

Bunu tahtada, iç içe geçmiş dairelerde şöyle gösterebiliriz. (Dışta Sakramentel gerçeklik, lutfun sunuluş yolları, sakramentler halkanın ortasında, içde kurtaran lütuf ve genel lütuf bulunur.) Bütün bu fiziksel gerçeklik içinde Tanrı genel lütfunu sunuyor. Yani yaradılış içinde genel lütfunu sunuyor. Örneğin; Uludağda bir piknik yapmak Tanrının bir lütfudur. Ama bu piknik genel bir lutuftur ama kurtaran bir lütuf değildir. Bu olay aracılığı ile yani piknik aracılığı ile yaradılışın tadına varabilirsiniz. Tanrının kendi yaratmış olduğu dünyadaki sevincini tadabileceksiniz. Romalılar 1 ve Mezmur 19’u hatırlayın. Orda diyordu ki,

 

‘‘Tanrının görünmeyen nitelikleri ve gücü öylesine açıklanmıştır ki, kimsenin özrü yoktur.’’

 

Tüm bu fiziksel gerçeklik, Tanrının Tanrısal varlığını, Tanrı gerçekliğini ve eylemini bizlere açıklayan araçtır. İsa, bu nedenle ‘’yağmur hem iyiye hem kötüye yağar’’ demektedir. Aslında inanlı olmayan bir çiftçi bile, Tanrı yağmur gönderdiğinde hamd’e yönlendirilir. Genel anlamda fiziksel yaratılışın içersinde Tanrı Mesih`i ve Mesih`in işlerini kullanmak için fiziksel özellikleri kullanır. Ibadet lütfun sunulduğu bir araçtır diyebiliriz.. Kilisede tapındıktan sonra İsa’ya daha da yakınlaşmış olarak çıkarız. İbadet Lütfun sunuluşudur ama sakrament değildir. Ya da diyakonlar fakirlere yardım ettikleri zaman olduğu gibi. Matta 25’de denildiği gibi, diyakonlar fakirlere yardım ettiğinde olduğu gibi, diyakonlar en aşağı insanlarda bile İsa Mesih’in varlığını görmüş oluyorlar. Matta 25’deki öğreti ışığında bu diyakonlar fakirlere yardım sonucu İsa Mesihle karşılaştıklarında eve dönünce İsa Mesih gerçeğini daha somut bir biçimde görüyor ve güçleniyorlar. Ya da inancınızı aileniz ya da bir arkadaşınızla paylaşıyorsunuz. Sizin müjdeye olan adanmışlığınızın büyümüş olduğunu aniden fark ediyorsunuz. Belki de sizler burada bir hıristiyan topluluğu olarak yaşadıkça bu yaşayış aracılığı ile kurtuluş gerçeğini daha yakından görüyorsunuz. Somut olarak. İlmihaller genel anlamda lütfun sunulduğu yollardan bahsediyor, ama özel anlamda ise daha dar olarak Sakrament, Söz ve duayı belirtmektedir. Burada dikkat etmemiz gereken şey bu ilmihali oluşturan şeylerin Tanrının lütfunu sunuş yolunu bu üçü ile sınırlamıyorlar. İlmihal lütfun sunuluş yolları içinde özel olarak bir katman daha oluşturuyor Buna da sakramentler diyor. Deminki halkaların göbeğine bunu koyuyoruz. Bu ayrımın nedeni sakramentlerin farklı bir özelliğe sahip oluşundandır. Sakramentler lütfun sunuluş yolları adını verdiğimiz bu geniş bakış açısının bir alt yapısıdır. Söz ve dua da bu geniş kapsamın bir alt maddesidir. Her ne kadar bu lütfun sunuluş yolu içinde sakramentler, söz ve dua olarak varsa da, yalnızca bu üçle sınırlı değildir. Bu lütfun sunuluş yollarının hepsinin ortak özelliği Tanrının lütfunu bizlere sunmak için kullandığı araçlar olarak kullanmasıdır.

  

 

 

 

 

 

 

 

NEDEN FİZİKSEL?

 

Şimdi daha önceden değindiğimiz bir soruya dönmemiz gerekiyor. Tanrı görünmeyen lütfunu bizlere iletmek için neden fiziksel araçlar kullanıyor. Birinci neden fiziksel doğaya sahip olmamızdır. Bu nedenle, bu fiziksel öğelerin kullanılması sahip olduğumuz fiziksel doğa ile uyum içinde çalışır. Lütfun sunuluş yollarını Tanrı bize onu kabul edebileceğimiz şekilde getiriyor. Şimdi insanların Tanrı önünde olduğunu gösteren birkaç ayete bakalım. Matta 28:1-4

 

‘‘Sept gününü izleyen haftanın ilk günü, tan yeri ağarırken, Mecdelli Meryem ile öbür Meryem mezarı görmeye gittiler.Ansızın büyük bir deprem oldu. Rab'bin bir meleği gökten indi ve mezara gidip taşı bir yana yuvarlayarak üzerine oturdu. Görünüşü şimşek gibi, giysileri ise kar gibi bembeyazdı. Nöbetçiler korkudan titremeye başladılar, sonra ölü gibi yere yıkıldılar.’’

 

Burada nöbetçilerin dirilmiş Mesih`le karşılaştıklarındaki tepkisine bakalım. Mesih’in varlığı öylesine muhteşem ki, bu insanlar Tanrının varlığını kaldıramadılar. İşaya 6: 1-5’de ne olduğuna dikkat edelim

 

‘‘Kral Uzziyanın öldüğü yıl ,Rabbi yüce ve yüksek bir taht üzerinde oturmakta gördüm; ve etekleri mabedi dolduruyordu.Kendisinden yukarıda Seraflar duruyordu; her  birinin altı kanadı vardı; ikisile yüzünü örtüyor, ve ikisile ayaklarını örtüyordu; ve ikisile uçuyordu.Ve biri öbürüne çağırıp duruyordu: Orduların Rabbi kuddüstür, kuddüstür, kuddüstür; bütün dünya onun izzetiyle dolu.Ve çağıranın sesinden eşiklerin temelleri sarsıldı, ve ev dumanla doldu.Ve ben dedim: Vay başıma! Çünkü helak oldum; çünkü ben dudakları murdar bir kavmın içinde oturmaktayım; çünkü gözlerim kralı, orduların Rabbini gördüm’’.

 

İşaya tapınakta Tanrının görkemi ile karşılaşıyor. Bu karşılaşmanın gücü öylesine etkili ki, İşaya tek bir şekilde karşılık verebiliyor. Avazı çıktığı kadar bağırıyor.. Ben artık öldüm demeğe getiriyor. Bunun gibi başka ayetler de bulabiliriz. Musa`nın Tanrı ile karşılaşmasını düşünün. Musa ancak ve ancak arkasını dönüp, kayanın arkasına saklanıp sadece Tanrı onu geçtikten sonra bakabiliyor. Eski antlaşmada böyle sine muhteşem bir kavram vardır. Hiç kimse Tanrıyı görüp yaşayamaz. Bu nedenle Tanrı varlığını öyle bir şekle sokuyor ki, bunu biz kaldırabilelim. Buna iyi bir örnek verelim.

Elektrik sistemlerinin bazı ülkelerde farklıdır. Bazen seyahatlerimde kullandığım küçük bilgisayarım Amerikada kullanılmak için yapıldığından 110 volt ile çalışıyor. Ama burada avrupada 220 volt kullanıyorsunuz. Bu çok güçlü bir akım..Belki 110 voltluk bir akımda hafif bir yara alabilirim ama 220’de çok zarar görülür. 110 voltluk bilgisayarımı buradaki fişe takarsam bilgisayarım yanar. Bilgisayarım bu kadar güç almaya donanımlı değil, bir şey yaparsam bunu önleyebilirim. Bu güç kaynağı ile bilgisayarım arasına bir transformator koyabilirim. Bu adaptör tüm gücü alıyor ve bilgisayarımın kaldırabileceği bir biçimde bilgisayarıma sunuyor. Yani lütfun sunuluş yolları, Tanrının kendi varlığının günahkarlar tarafından kaldırılabilecek şekilde kullanılabileceği adaptörlerdir.

Burada lütfun sunuluş yolları ifadesinde ima edilen başka bir anlam da şudur. Bu da sakramentleri lütfun sunuluş yolları olarak düşündüğümüz için ayrı bir önem taşır. Göz önüne almamız gereken konu şudur. Lütfun sunuluş yollarını düşündüğümüzde başrol oyuncusu kimdir. Başrol oyuncusu Tanrı mıdır? İnsan mıdır?

Bu soruyu vaftiz ve Rab`bin sofrasını örnek kullanarak açıklamaya çalışalım. Çoğu insan kendi imanlarını ortaya koymak için yaptıkları bir şey olarak vaftizi kullanırlar. Vaftizi imanlarına bir tanıklık aracı olarak düşünürler. Tabiki vaftizin iman tanıklığı olduğu doğrudur. Fakat yeni antlaşmanın odaklandığı yer burası değildir. Yeni antlaşmanın vurguladığı nokta, Tanrının bizlere gelmesidir. Bizim gitmemiz değildir. Burada başrol oyuncusu kendisidir. Belki de şöyle düşünebiliriz.

  

 

 

 

 

 

 

SADECE TANIKLIK MI?

 

 

Eğer vaftizin ana anlamının tanıklık olduğunu düşünüyorsanız bu, biz Tanrıya gidiyoruz demektir. Ben Tanrıya gidiyorum ve O’na olan imanımın tanıklığını veriyorum demektir. Fakat yeni antlaşmaya göre vaftizdeki eylem bundan çok farklıdır, Lütuf Allah`tan bana ulaşmaktadır. Tanrı bana gelmektedir. Su vaftizinde Tanrı bana vaatlerle gelir. Vaftiz sularında ben ne kadar sadık olduğumu değil, Tanrının bana ne kadar sadık olduğunu görürüm. Ben sana sadık olacağım demem, O bana ne kadar sadık olduğunu söyler. Bunun anlamını çok kurcalamak istemiyorum. Tabiki sizin vaftiz olduğunuzu gören insanlar sizin iman tanıklığınızı görecekler. Burada demek istediğim başkalarının sizin tanıklığınızı görmesi değildir. Bu birinci türdeki düşünüşe kapılırsak, benim tanıklığım kötü, bir daha vaftiz olmak istiyorum, deriz. Bu çok yanlıştır. Ben üç kere vaftiz olmuş kişi tanıyorum. Eğer vaftizin esas amacı benim tanıklığımın etkinliği ise ben zamanla kendimden kuşku duyuyorum. Şimdi benim tanıklığım güçlü diyorum. O zaman esas vaftizi olmamın zamanı şimdi diyorum. Bu nedenle bu şekilde düşündüğümüz zaman, zor günler geldiğinde vaftizin bize sağlayacağı güç ve teselli kesilmiş oluyor. Bu paralelliği Rab`bin sofrasında da görebiliriz.

Vaftiz, çoğu hıristiyan için kişilerin Rab`bin yaptığını hatırlamasıdır. Burada ben ve benim ne yaptığım önemlidir. Bu şekilde düşününce ben kilise sırasında oturuyorum. Kendimi İsa üzerinde yoğunlaştırmaya çalışıyorum. Ama evdeki ödevlerimi düşünüyorum. Hatırlamamın iyi olmasına çalışıyorum. Bu olayda hep benim Tanrıya gelmem var. Bizim bu sofrada İsa’nın ne yaptığını hatırladığımız doğrudur. Ama yeni antlaşmanın sakramentler konusundaki odak noktası bu değildir. Yeni Antlaşma Mesih’in bizlere gelme olayını merkezi bir nokta olarak ortaya koyar. Rab`bin sofrasında biz Rab`be bir şey sunmuyoruz. O bize bir şey sunuyor. Bu her iki sakramentin doğasında da vurgulanmıştır. Vaftizi düşünelim.

Gerçektende ben Mesih’e iman ediyorum ve vaftiz olmak istiyorum. Ama ben kendimi vaftiz edemiyorum. Kilise tarafından vaftiz ediliyorum. Bu işlem bana yapılıyor. Ben bunu alıyorum. Bana vaadlerle gelen Tanrıyı kabul ediyorum. Eğer bunu anlarsak, çocuk vaftizine karşı duruşumuz yumuşayacak hatta kesilecektir. Bazıları şöyle diyebilir: Bir çocuk İsa`ya gelemez, bir şey yapamaz.. Esas anlam da budur. Bu bebek vaftizinin anlamı için biçilmiş bir kaftandır. Çocuk gerçekten Tanrıya gelemez. Gördüğünüz gibi Tanrının bu bebeğe gelmesi söz konusudur. Eğer siz yetişkin birisi olarak lütfu anlasaydınız sizin de Tanrıya yaklaşamayacağınızı anlardınız. Ve aslında hem bebek, hem de yetişkin vaftizinin özü aynıdır. Vaftizde Tanrı bebeğe gelir. Vaftizde Tanrı yetişkin insana gelir. Bir bebeğin tanıklık veremeyeceği doğrudur. Esas buradaki temel sorun da, vaftizin amacının bir iman ikrarı olduğunu düşünmektir, aynı şey Rab`bin sofrası için de söylenebilir.

  

 

 

 

 

 

 

 

YÜCE SUNULUŞ

 

İsa Mesih’in Rab`bin sofrası sakramentini verdiği akşamki sözlerine bakalım. Önümüzde İsa Mesih’le toplanmış öğrenciler olsun. Burada dikkat ederseniz öğrenciler ona gelip İsa sana inanıyorum demiyorlar. Tam tersi, İsa onlara, ‘’bu benim bedenimdir alın ve yiyin’’ diyor. Onlar sadece almakla yükümlüdür. Onlar tanıklık için gelmemişlerdi, onu hatırlamıyorlar. Tersine İsa kanını ve bedenini ikram ederek onlara sunuyor. Buradaki önemli nokta öğrencilerin İsa’yı hatırlamaları değildir. Buradaki ilk vurgu İsa Mesih’in onlara bir antlaşma vaadi ile yaklaşıyor olmasıdır. İsa onlara kendisini sunar. İsa, her Rab`bin sofrası uygulamasında karşımıza çıkmaktadır. Baş rol oyuncusu İsa`dır. Burada olan olay öğrencilerin sunu aracılığıyla O’nu hatırlamasıdır. Bu hatırlamayı İsa`ya sunması değildir. İsa`nın sunduğu lütfu kabul etmektedirler.

Lütfun sunuluş yolları konusunda düşünürken bir noktaya daha değinmeliyiz. Orta çağın sonlarında kilise yedi sakrament olduğuna inanıyordu. Protestan Reformcuları iki tane sakrament üzerinde israr ettiler. Orta çağın sonunda kilisenin kabul ettiği yedi sakrament neydi. Bunlar vaftiz ve Rab`bin sofrası idiler. Ama Roma kilisesi onaylanma, evlilik, ikrar ve günah kefareti, el alma, ölüm yatağındaki insanlara meshin verilmesi sakramentlerini koruyorlardı. Roma kilisesi ile protestan kilisesi arasındaki sakrament anlayışı farkı yalnızca sayılarla kalmıyor. Fakat ortaçağ sonlarındaki sakrament inancındaki bütün fikir ayrılıklarına rağmen bazı şeylerin değerini korumakta olduğunu görebiliriz. İnandıkları yedi sakramentin kapsamını algılayabiliriz. Doğumdan ölüme kadar bu yedi sakrament inanlıların tüm yaşamını kapsamaktadır. Aslında burada Roma kilisesinin yapmaya çalıştığı şey Tanrının bize sunduğu lütfun her aşamada bize nasıl dokunduğunun belirtilmesidir. Her ne kadar Roma kilisesi ile bu konuda önemli ölçüde farklılığımız varsa da belki bu lütuf yolları kapsamında bunun ne denli önemli olduğunu kavramamız konusunda bize güzel bir örnek olur. Devamlı Tanrı lütfu ile ilişkilendirilmiş bir hayatı nasıl görebiliriz? Örneğin; Mesh edilme sakramenti olayına çok karşıyız, ama Yakup 5:14-15 ’e bakalım,

 

‘‘İçinizden biri hasta mı? İnanlılar topluluğunun ihtiyarlarını çağırtsın, Rab'bin adıyla üzerine yağ sürüp onun için dua etsinler. İmanla edilen dua hastayı iyileştirecek ve Rab onu ayağa kaldıracak. Eğer hasta günah işlemişse, günahları bağışlanacak.’’

 

Burada yağ sürülmekten bahsedilmektedir. Burada yalnızca bahsedilen ölümün derecesi değil, hasta olanları kapsayan bir konunun varlığıdır.

  

 

 

 

 

 

 

 

BİR KAÇ ÖRNEK

 

Çok farklı zamanlarda hastalanabiliriz. Bütün yaşam boyunca içinizden biri hastalandımı, ihtiyarları çağırın ve Rab`bin adıyla üzerlerine yağ sürüp dua edin. Çok garip bir sebepten ötürü, günümüz protestanları, bu tür kalıpsallaşmalar karşısında bu metnin altından farklı anlamlar çıkarmaya çalışıyorlar. Şimdi başka ilaçlar var, yağ o zamanda ilaç gibiydi. Bu nedenle biz bu uygulamayı yapmıyoruz diyorlar. Fakat burada yağ sürme konusunda tüm eski antlaşmanın kapsamında sunulan bir anlayış var. Yağ kutsal ruhun bir sembolüydü. Göreve yeni başlayan krallar yağ ile mesh edilirdi. Çünkü onların ruhun armağanlarına ihtiyaçları vardı. Burada karşımıza çıkan şey ruhsal lütfu iletmek için fiziksel maddeleri kullanma kavramıdır. Bu nedenle bu hastaların mesh edilmesi gibi konuları düşüncemizde pozitif olarak tutmalıyız öyleki Tanrının bu lütfu bizlere sunmak için sunduğu fırsatları kullanabilelim. Bence burada Yakup basitçe ilk çağ kilisesinde kullanılan lütuf yollarından birini açıklıyor. Westminster inanç açıklamasını yazanlar ibadet bölümüne hastaları ziyaret bölümü de eklemişlerdir. Bu nedenle Tanrının bizlere yaklaşma olayını alabilmek için fiziksel öğeleri kapsaması doğrultusunda neden yağı kullanmayalım ki.! İsa’nın bu insanlarda iman var etmek için parmaklarını, tükürüğünü, çamuru kullanması gibi, bizler de yağı kullanabiliriz.

Bir başka örneğe bakalım. Protestanların günah çıkarma ve günah kefareti olayına karşı tepkileri büyüktür. Burada söylemek istediğim bazı şeylere tepki gösterirken kutsal kitap öğretilerine dikkat edelim. Günahlar papaza nasıl söylenebilir diye kızıyoruz. Yakup 5:16’da

 

 ‘‘Bu nedenle, şifa bulmak için günahlarınızı birbirinize itiraf edin ve birbiriniz için dua edin. Doğru kişinin yalvarışı çok güçlü ve etkilidir. ’’

 

Yakup’un üzerinde durduğu konuya bakın. Burada Yakup bu görevi atanmış din görevlilerine değil, bütün inanmışların kahinliğine sunuyor. Tüm inanlı topluluğunu bir kahinler topluluğu olarak birbirimize lütuf hizmeti yapmaya çağırıyor. Kendi iyileşmeniz için günahlarınızı birbirinize itiraf edin diyor. Düşünün, burada şifa bulmak için sözü hem ruhsal hem fiziksel olabilir. Çünkü bildiğiniz gibi içimizdeki günahın ağırlığı çoğu zaman fiziksel sorunlar da getiriyor. Bu yükten kurtulmak, sadece ruhsal değil, fiziksel şifa da getiriyor. Bu günah itirafının neden bir lütuf yolu olacağını bir düşünelim. Burada şarap ve, ekmek türü fiziksel bir şey görünmemektedir. Burada görünmeyen lütfu bize ileten şey nedir? Günahları itiraf etmek ve bağışlanma almak iki tane fiziksel araca gereksinim gösterir, ağız ve kulak. Bir günahın ağırlığını çoğu zaman üzerimizde hissettiğimizde ne olur, tekrar ve tekrar Rab`be getiririz. Her zaman bunu Rab`be getirdiğimizde tekrar bundan şüphe duymaya başlıyoruz. Tanrı gerçekten böyle bir şeyi bağışlayabilir mi?. Tanrı beni seviyor mu? Ben değişecek miyim? Ümitsiz miyim? Bazen de kötü olan gelip diyor ki, sen aynen düşündüğün gibisin. Gerçekten de doğru söylüyorsun. Tanrı senin gibi bir adamı nasıl sevebilir ki? Bizim ağzımız bu kardeşimizin kulağına bu günahı itiraf ediyor. Benim kulağıma da Tanrının kullandığı bir kelime geliyor. Bu kardeş bana Tanrının Mesih’te verdiği vaatleri veriyor. Benim dışımda benden farklı bir ses geliyor. İsa Mesih’in bana kullandığı bir ses geliyor.

Gerçekten Pazar günleri Pastör vaaz ettiğinde bunun Tanrıdan gelen bir Söz olduğunu düşünüyor muyuz? Benim Pastörüm vaaz ettiğinde bu Tanrının sözüdür diyoruz. Çoğu kez şöyle hissedebilir siniz? Pastör nasıl benim böyle bir şey yaptığımı bilebilir, demişsinizdir. Tanrı sizi bağışlamıştır. Bunun özgürlüğü ile yaşamınıza devam edersiniz. Tanrı burada bir sesi kullanır. Tanrı senin sesini kullanmıyor. Ruh aracılığı ile sana gelip, sen gerçekten bağışlandın, artık günahlı değilsin, sen Tanrının sevgili çocuğusun diye bir ses gelmiş oluyor. Yakup’un bize burada yapmamızı söylediği şey, bu lütuf eylemini her zaman birbirimize karşı gerçekleştirmemiz gerektiğidir. Richard Baxter İhtiyacımız olan önderlik kitabında Pastörler, kilise üyelerinin evlerine gidip, o kişilerinin ruhsal durumlarını kontrol etmelidir diyor. Şimdi biz nedense Pastöre gidip günahlarımızı itiraf etmiyoruz ama kendi köklerimizde Pastörün bu durum için evlere gittiğini görüyoruz. Ama pastörün senin evine gelip günahlarını dinlemek istemesini senin hayatına burnunu sokması demek değildir. İsa Mesih`in. Sesi olmak için senin evine geliyor. Öyle ki, Kutsal Ruh kendi sesini, senin hayatında bağışlanma sunmak için kullanıyor.

Diğer bir örnek olarak, el verme olayı bir sakrament değildir diyoruz. Buna katılırım ama burada da gene çok fazla tepki gösteriyoruz. Fakat gerçekten bu tepki verişimizden ayrılıp kutsal kitabın verdiği dengeli görüşe bakmalıyız. Burada da atama, el verme, lütuf yoludur.

Lütfun sunuluş yolları Tanrının lütfunu iletmek için kullandığı fiziksel nesnelerdir. Atama’da fiziksel olan şey el koyma olayıdır. Bu, eylemin fiziksel doğasıdır. Yaşam süreci içinde bazılarınız bazı görevlere atandınız, bazılarınız atanmadınız. Fakat eğer bir diyakon, ihtiyar ya da pastör olarak atandınızsa aynı deneyimi yaşadınız demektir. Ben öyle yerlerde bulundum ki, atanan kişi, topluluk önünde diz çöker ve otuz adam üzerine el koyar. Bazen o adamın vücudunun o eller altında ezildiğini görürüz. O kişi eller aracılığıyla aslında ruh tarafından bir yere ayrılıyor. O ellerin baskısında Tanrının varlığını hissedebiliyor. Kişi, Tanrının gelip kendisini bir göreve atamasını anlıyor.

Son bir örnek olarak evliliği ele alalım. Bazı kiliselerde evlilik bir sakramenttir.Bu şaşırtıcıdır. Evliliği yasallaştıran, iki kişinin kararıdır. Kilise evliliği yasallaştıramaz. Bu anlamda bizde evlilik bir sakrament değildir deriz. Fiziksel olanı algılayışımız konusunda içgüdüsel olarak yaptığımız şeyler vardır. Çoğu hıristiyan çiftin evliliklerini içgüdüsel olarak bir lütuf aracı yapmalarına dikkat edin. Kutsal Kitapta herhangi bir evlilik töreni yoktur. Ademle Havva arasında özel bir törensel ilişki yoktur. İsa ya da Pavlus böyle bir şey söylemiyorlar. Hollanda da önce sivil tören yapılıyor ve sonra kiliseye gelip sözlerini kilise önünde veriyorlar. Türkiye`de de böyle. Aslında İncil istemese de topluluk bir araya gelir, ilahi söylenir, Tanrı sözü söylenir, topluluk önünde yemin edilir. Burada olana dikkat edin. Çift burada şöyle diyor, ben Tanrıyı bu olayın içine nasıl sokabilirim, bizlerin hayatımızdaki bu dönüm noktasında Tanrının lütfunu görmek istiyorum. Tüm bu davranışları yapmak aracılığı ile sizler Tanrının lütfunu bu yolla tatmak istiyorsunuz. Geldiğimiz nokta aslında protestan hıristiyanlığının fiziksel olan şeylerden rahatsızlık duyduğudur. Bu fiziksele karşı duyulan rahatsızlık da hem sakramentleri hem de fiziksel öğeleri uygun bir biçimde kullanmamıza yol açar. İlk çağ kilisesinde belirgin bir biçimde var olan lütuf yollarını yeniden görmeli ve kavramalıyız.

Kutsal kitaptaki sakramentler vaftiz ve Rab`bin sofrasıdır. Elimizdeki kısa ilmihalde çok iyi bir tanım mevcuttur. Bu yüzden bu tanımı hatırlayalım. İlmihaldeki sakrament tanımı Mesih tarafından başlatılan kutsal bir uygulamadır. Mesih tarafından başlatılan bu uygulamada içerisinde fiziksel işaretler aracılığı ile Mesih`in sağladığı faydalar gösterilir. İngilizce`de sakrament Latince`den gelir. Bu kelime Kutsal Kitapta yoktur ama bu bizi rahatsız etmemelidir. Kutsal Kitap kavramlarını alıp Kutsal Kitapta bulunmayan kelimelerle özetlemek kötü bir şey değildir. Kutsal Kitap Tanrının üçlü birlik doğasını açıkça anlatır. Buna rağmen üçlü birlik kelimesi Kutsal Kitap içinde yoktur ama bu kelimenin gösterdiği öğretiyi kullanmada da bir rahatsızlık yoktur. Bu, Sakrament kelimesi için de geçerlidir. Yeni Antlaşma bizlere sakramentler hakkında öğretilerde bulunmaktadır. Yine de bu kelime bizleri yeni antlaşma ayetleri ile ilişkilendirmektedir. Çünkü latincede sakrament kelimesi gizem, giz kelimesinin anlamını içermektedir. Tabiki çok mantıklı bir soru olarak bu giz nedir diyebiliriz. Efesliler 3. bölüme bakalım ve 1-11 ayetlerini okuyalım.

 

‘‘Bu nedenle ben Pavlus, siz uluslar uğruna Mesih İsa'nın tutuklusu oldum. Tanrı'nın bana bağışladığı lütfu size ulaştırmakla görevlendirildiğimi duymuşsunuzdur. Yukarıda kısaca değindiğim gibi Tanrı, sır olan tasarısını doğrudan bana açıklayıp bildirdi. Bu mektubu okuduğunuz zaman Mesih sırrını nasıl kavradığımı anlayabilirsiniz. Bu sır önceki kuşaklara açıkça bildirilmedi. Şimdiyse Mesih'in kutsal elçilerine ve peygamberlerine Ruh aracılığıyla açıklanmış bulunuyor. Şöyle ki, diğer uluslar da mirasa ortaktır, aynı bedenin üyeleridir ve Müjde aracılığıyla Mesih İsa'da vaade ortaktırlar. Tanrı'nın etkin gücüyle bana verilen lütuf armağanı uyarınca bu müjdeyi yaymakla görevlendirildim. Tüm kutsalların en değersiziydim. Yine de Mesih'in akıl ermez zenginliğini uluslara müjdeleme ve her şeyi yaratan Tanrı'da öncesizlikten beri gizli tutulan sırrın nasıl düzenlendiğini tüm insanlara açıklama ayrıcalığı bana verildi. Öyle ki, Tanrı'nın çok yönlü bilgeliği, inanlılar topluluğu aracılığıyla göksel yerlerdeki yönetimlere ve hükümranlıklara şimdiki dönemde bildirilsin. Bu, Tanrı'nın başlangıçtan beri tasarladığı ve Rabbimiz Mesih İsa'da yerine getirdiği amaca uygundu’’.

  

 

 

 

 

 

 

SAKRAMENT NEDİR?

 

 

Dikkat ederseniz Pavlus sır kavramını bu ayetlerde dört kere kullanıyor. İşte Kutsal Kitaptaki bu sır kavramı Lâtinceden gelen Sakrament kelimesinin oluşmasını sağlamıştır. Pavlus burada ‘’Tanrı bu sırrı bana açıkladı’’ diyor. Dördüncü ayette bu sırrı bize açıklıyor. Kendisine verilen esinleme aracılığıyla Pavlus sırrın ne olduğunu anlayabilmişti. Bu sırrın özeti ve sırrı İsa`dır. Altıncı ayette gördüğümüz gibi bu sırrın hem özeti hem özü hem Mesih hem de Tanrının Mesih`te tüm uluslarda olan amacıdır. Bunun aracılığı ile de görüyoruz ki, hem Yahudiler hem Grekler bir bedenin üyesi olabiliyorlar. Ayrıca sekizinci ayette Tanrının kendisine lütfettiğini söylüyor. Bu sır diğer uluslara vaaz edilmelidir. Dokuzda ise bu sırrı elçisel bir bildiride basit bir biçimde açıklamakta. Burada ortaya çıkan sır İsa`dır. Açıklanan sır müjdedir. Açıklanan sır Tanrının İsa`da tüm uluslar için olan amacıdır. Pavlus neden buna bir sır diyor? Çözülmesi gereken bir bulmaca anlamında bir sır demiyor. Bulmacadan ziyade daha çok kutsal bir gizlilik anlamını taşıyor. Bu kutsal gizli olan şey Tanrının İsa Mesih`te tüm dünya için olan amacıdır. Her ne kadar da bu gizlilik bir zamanlar saklıysa da İsa Mesih`ten sonra elçiler aracılığı ile artık açıklanmıştır. Bu sır müjdenin içersinde bulunan Tanrı bilgisidir. Bu sır öylesine yüce ve öylesine görkemlidir ki, Tanrı yalnız ve yalnız bu sırrı bizim anlayabileceğimiz şekilde ortaya koyarsa biz algılayabiliriz. İşte bu nedenle sakramentleri müjde ile ilişkilendirebiliriz. Sakramentler Tanrının tüm bu sırları bizlerin gözleri önünde açığa çıkarmak için kullandığı araçlardır.

Yukarıda 110 voltla çalışan bir bilgisayar için bir adaptöre ihtiyacınız olduğunu söylemiştik. Sakramentler Tanrının kullandığı adaptörlerdir. Müjde bizlerin algılamasından üstün bir gerçektir. Müjde bizlerin kavrayabileceğinden çok daha büyüktür. Allah’ın bu konuda söylediğine dikkat edin:

 

‘‘Benim düşüncelerim sizin düşüncelerinizden, yollarım sizin yollarınızdan daha yüksek’dir’’.

 

Bu nedenle sakramentler Kutsal Kitabın bu yüce göksel gerçeklerini alıp bizim kavrayışımıza adapte ediyor. Özetlemek gerekirse Sakramentler fiziksel öğelere iliştirilmiş Tanrının Mesih`te sunduğu vaatleridir. Mesih`teki sevgisinin görünür hal almasıdır. Evvelce de söylemiş olduğumuz gibi, neden görünen fiziksel ve yaratılmış işaretlere ihtiyaç duyarız. Neden vaatlerin varlığı yetmiyor bize? Cevap basittir. Gerçek olamayacak kadar harika dediğiniz bir şey duydunuz mu? Müjde de buna benziyor. Mesih hakkındaki iyi haberin vaaz edildiğini duyuyoruz. Bu öylesine harikadır ki, bu gerçekten gerçek olabilir mi? Daha sonra Tanrı bizlere su, ekmek ve şarap veriyor. Bunlar hem dokunup hem koklayıp, duyabileceğimiz şeyler. Tanrı bir anlamda benim size Mesih`te verdiğim vaatler şu anda yediğiniz ekmek kadar gerçektir, içmekte olduğunuz şarap kadar gerçektir diyor. Benim sizlere vermiş olduğum vaatler içine girmekte olduğunuz şu su kadar gerçektir. Bizler öylesine bir dünyada yaşıyoruz ki, çoğu zaman bu dünyanın şeyleri bize Tanrısal gerçeklerden daha gerçekmiş gibi geliyor. İstanbul`da yürüdüğünüzde gördüğünüz bütün her şey, sesler, kokular, gereksinimler gerçekçi bir biçimde yüzünüze geliyor. Belki de öyle günler geliyor ki, bu gördükleriniz İsa’dan daha gerçekmiş gibi gelecek. Sonra kiliseye gidiyorsunuz. Sonra görünmeyen Tanrı kendisini bizlere görünür biçimde sunuyor. Aniden kendimizi tekrar gerçekten gerçek olan şeye demirlenmiş olarak görüyoruz.

Müjde bilip görebileceğimiz herhangi bir şeyden çok daha gerçektir. Burada Sakramentleri anlamamız konusunda altını çizmemiz gereken bir şey de söz ve sakramentler arasındaki ilişkidir. Yani Müjde ile sakrament arasındaki ilişkiyi kastediyorum. Burada biz sadece ekmek ve şaraba, ekmek ve şarap olduğu için değer vermiyor muyuz. Bu vaftizin ya da Rab`bin sofrasının değeri İsa Mesih’in verdiği vaatlerin işaretleri ve vaatlerin kaynağı olduğu içindir. Bu işaret ve vaat Protestanlara sakramentleri ikiye indirtti. Luther ve Calvin ‘e göre sakrament kelimesinin anlamını şu kriterle sınırlamak uygun olacaktır, bu kriter şudur: Mesih tarafından kendilerine bir işaret atanan vaatlerdir.

Reformculara göre sakramentin gerçekliği Mesih’in buyruklarına bağlıdır. Örneğin; İsa vaftiz olayında, bu konuda bir buyruk vermiştir. Matta 28’de

 

“gidin ve bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin... vaftiz edin”

 

demiştir. Matta 26’da da Rab`bin sofrasını görüyoruz. Yine Mesih`in şu sözlerini duyuyoruz :

 

“Alın ve yiyin, bu benim bedenimdir...”

 

Tüm bunların ışığı altında Reformcuların kendi günahlarını kefaret etme sakramentinin sakrament olmamasının da buradan kaynaklandığını görüyoruz. Reformculara göre kilise bir şeyi sakrament yapamaz. Yalnızca kendisi gerçek bir otorite ile, kendi hakkında tanıklık edebilir. Sakrament her zaman bir vaade işaret eden ve buyruk aracılığı ile görünen bir işaretin bir vaade atanmış olmasıdır. Bu nedenle protestanlar olarak bizler Tanrı sözü ile sakramentler arasındaki ilişkiyi vurgular ve ısrar ederiz. Yani ilk önce Müjde vaaz edilir. Daha sonra bu müjdenin işaret ve mühürleri olan sakramentler sunulur. Belki de bazı kiliselerde mimari olarak nasıl açıklandığını görmüşsünüzdür. Kürsü tam ortadadır. Bu Rab`bin sözünün vaaz edilişini simgeler. Hemen kürsünün yanında vaftiz havuzu vardır. Belki kürsünün tam önünde Rab`bin sofrasının sunulduğu sofra vardır. Bütün bu yayılım sakrament ile Tanrı sözü arasındaki ilişkiyi gösterir. Bunun anlamı kilisenizi düzenleme için tek yol vardır demek değildir. Fakat demek istediğim çoğu zaman inanış biçimlerimiz bizlerin fiziksel biçimlerini de etkileyecektir. Roma kiliselerindeki ifadelere de bakabiliriz. Bu kiliselerde tapınmada odak noktada tutulan şey çarmıhta kullanılan kurbandır. Kürsü köşededir, sofra ortadadır. Farklı bir Sakrament teolojisi farklı bir ifadeye yol açar. İşaret ve mührü daha fazla tanımlamadan önce Kutsal Ruh’un sakrament içindeki rolünü tartışmak gerekmektedir.

Tanrı sözünün ve sakramentlerin yüreklerimize girmesini sağlayan Kutsal Ruhtur. Kör bir adam için güneş ışınlarının hiçbir anlamı yoktur. Bir sağırı düşünün. Güzel bir şarkı dinlemediği sürece bu seslerin hiçbir anlamı yoktur. Ruhsal anlamda konuşacak olursak ne duymak için ne görmek için yeteneğimiz yoktur. Kutsal Ruh olmaksızın bizim için sakrament kör adam için güneş ışığı gibidir, sağır için müzik gibidir. Fakat Ruh yüreklerimizi açar. Tanrının müjdede sunmuş olduğu vaatleri duymamızı anlamamızı sağlar. Kutsal Ruh yine gözlerimizi açar öyle ki, bizler bu vaatlerin su, şarap ve ekmek gibi görünen öğelerle bizlere sunulduğunu imanla görebilelim. Rab`bin sofrasının ve vaftizin bizlerle yapılan antlaşmanın işaretleri ve mühürleri olduğunu söylemek ne demektir.

  

 

 

 

 

 

 

 

İŞARET OLARAK SAKRAMENT

 

İşaretlere bakalım. İşaret gerçeğin kendisi değildir ama bir gerçeği gösteren araçtır. Diğer değişle bir işaret başka bir şeyin tanıtıldığı araçtır. İşaret başka bir şeyi göstererek oraya bakın der. Bu nedenle bizler vaftizden ve Rab`bin sofrasından bahsederken bunlara işaret deriz.. Başka bir şeye işaret ederler. Bunların bizlere işaret ettiği ve gösterdikleri  Müjde, İsa ve Tanrının İsa’daki vaatleridir.

Şimdi bunun için Romalılar 4. bölüm’de 11. ayetin ilk yarısına bakalım.

 

“Sünnet işaretini aldı...”

 

diyor. Burada Eski Antlaşma sakramentinden bahsediyor ama görüş aynı. İşaret var. İbrahim aklandığının kanıtı olarak sünnet işaretini alıyor. Şimdi bu işareti daha geniş çerçevesi içersinde inceleyelim. Tekvin 11:9-14

 

“gulfe etinde sünnet olacaksınız... ahtin işareti budur.”

 

Bu ayetlerle karşımıza çıkan şeye dikkat edelim. Bu demin Romalılar 4’te okuduğumuz ayetin arka planındaki tarihi içeriktir. Burada sakramentlerin işaretler olarak görev yaptığına dair çok güzel örnekler var. Burada aynı zamanda Tanrı sözü ve sakrament arasındaki ilişki içinde çok güzel örnek var. Karşımıza şu çıkıyor 9. ve 10. Ayetin ilk yarısında Tanrı bir vaatle İbrahim`e geliyor.

 

“İbrahim seninle ahdimi gerçekleştiriyorum. Bu ahdi seninle, senin çocuklarınla ve onların çocukları ile yapıyorum, tüm nesiller boyunca bu ahdi seninle yapıyorum.”

 

Tanrı burada İbrahim`e Müjde ile geliyor. Çünkü bu antlaşmanın özünde yatan şey tüm Kutsal Kitap antlaşmalarının özünde yatan şeydir.

 

 “İbrahim Ben senin Allah`ın olacağım. Sen ve zürriyetin benim halkım olacaksınız.”diyor

 

Bu vaatleri verdikten sonra halkına bir de sakrament veriyor. Halkına onlarla yapmış olduğu antlaşmanın bir işaretini veriyor. İşaretin işlevi başka bir şeyi parmakla gösterip ona bakın demektir. Bunun ışığı altında tüm sünnet olayının İsrail ailesi içinde nasıl kendini gösterdiğini düşünün. Her ne zaman yıkansa, giysi değiştirse İbrahim kendi üzerinde bu antlaşmaya ait bir işaret taşıyor. Şunu söyleyebiliriz, erkekler bunu çok iyi anlıyabiliyorlardı. Bu işareti bir İsrail erkeği her zaman anlıyabiliyordu. Sünnet edilme sekiz günlük olan her erkek çocuk için geçerliydi. Küçük çocukların alt bezleri olmadan nasıl koştuğunu biliriz. Bütün İsrail çocuklarının alt bezleri olmadan koşuşturduklarını düşünün. Bu sünnetli görünüm vaadin işaretini taşımaktadır. Tanrı bunu iyi bir fikir olduğu için önermedi. Aslında Tanrı sünneti Tanrı halkına Mesih`te vermiş olduğu vaadi, çok bilindik bir biçimde göstermek için düzenlemişti. Bu nedenle Tanrının sakramentler olarak sunmuş olduğu bu işaretler bizlere Mesih`teki vaatleri açıklarlar. Müjdedeki Mesih`i açıklarlar. Eğer olayı vaatten ayrı olarak düşünürsek vaftiz olayı yalnızca suyla ıslatma olmaktan öteye gitmeyecektir. Ama bu vaatle birleştiği zaman su Tanrı lütfunun beden alması olarak karşımıza çıkar. Sakramentler kendilerinden ötede bizlere bir şeyler bildiren işaretlerdir.

  

 

 

 

 

 

 

 

MÜHÜR OLARAK SAKRAMENT

 

Şimdide mühür olarak sakrament nedir ona bakalım: Bir mühür bir şeyi onaylar ya da resmileştirir. Bir şeyin üzerine herhangi bir mühür konduğunda bunun anlamı bu gerçektir demektir. Şimdi bakacağımız ayet pek de mühür olarak sakrament örneği göstermese de bir mühürün ne işe yaradığını göstermek için iyi bir ayet. Ester 3:12’ye bakalım.

 

“Kralın katipleri çağrıldılar... yazısına göre... yazıldı... kralın yüzüğü ile mühürlendi.”

Yazılan bildiri rulo halinde katlanıp, balmumu kullanılarak mühürlenirdi. Eritilen bu mum yumuşaktı. Kralın kendine has mührü vardı. Mum üzerine bu yüzüğü bastırırdı. Tabi ki bunun çok belirgin bir amacı vardı. Yalnızca kral kralın mührüne sahipti. Eğer size üzerinde kralın mührünü taşıyan bir mesaj gelirse bilirdiniz ki, bu kraldan gelmiş bir mektuptu.

Kitapta kral Ahaşveroş’un önemli bir mesajı vardı. Bu mesaj gönderilmeden önce mühür basıldı. Gerçekten mesaj kraldan geliyordu. Burada hatırlamamız gereken şey mührün kral için değil, mesajı alacak olan kişi için faydalı olduğudur. Çünkü kral bunun içinde ne olduğunu zaten biliyor. Mesajı getiren kişi gelip bunu verdiğinde, okuyanlar bu mesajın kraldan geldiğini anlayabilirler. Bu mesaj üzerinde herhangi bir mühür olmasaydı bile hala kralın mesajıydı. Bu hala onun hükmüdür. Şimdi kendi mührünü koymuş olarak kendine bağlı olanlar mutlaka bu mesajın kendisinden geldiğini bileceklerdi. Mesaj üzerindeki mühür kendi krallarının halkına söylemek istediğinin bir kanıtıdır. Gerçek sözlerin ifadesidir. Bu örneği sakramentler düşüncesine getirelim. Romalılar 4:11’i göz önüne alalım.

 

‘‘İbrahim daha sünnetsizken imanla aklandığının kanıtı olarak sünnet işaretini aldı. Öyle ki, sünnetsiz oldukları halde iman edenlerin hepsinin manevi babası olsun ve böylece onlar da aklanmış sayılsın. ’’

 

Burada sünnet yalnızca İbrahimin aklanmasının bir işareti değildi, ama aynı zamanda sünnet aracılığı ile aklanmışlığın mührünü de aldı demektedir. Sünnet sakramentini aldıktan sonra İbrahim, Tanrı`nın gerçekten kendine bir vaat verdiğini daha iyi idrak etti. Tanrının başka insanlara vaatler verdiğine inanmak başka bir şeydir, Fakat aynı vaatlerin bana da verildiğine inanmak başka bir şeydir.

  

 

 

 

 

 

 

 

İBRAHİM İLE BAŞLAYAN

 

Tekvin 15’de eski Antlaşmanın sunduğu tarihsel içeriğe bakalım. İlk yedi ayeti okuyalım.

 

‘‘ Bu şeylerden sonra, rüyada Abrama Rabbin şu sözü geldi: Ey Abram korkma, ben sana kalkanım, senin çok büyük mükafatınım. Ve Abram dedi: Ya Rab Yehova, bana ne vereceksin? Ben çocuksuz gidiyorum, ve evimin sahibi bu şamlı Eliezer olacaktır. Ve Abram dedi: İşte, bana zürriyet vermedin, ve işte, evimde doğan benim mirasçım olacaktır. Ve işte, kendisine Rabbin şu sözü geldi: Bu senin mirasçın olmayacak, ancak senin soyundan çıkacak olan senin mirasçın olacaktır. Ve onu dışarıya çıkarıp dedi : Şimdi göklere bak, ve eğer yıldızları sayabilirsen, onları say, ve ona dedi: Zürriyetin böyle olacaktır. Ve Rabbe iman etti ve onu kendisine doğruluk saydı. Ve ona dedi: Bu diyarı miras almak üzere, onu sana vermek için seni Kildanilerin Ur şehrinden çıkaran Rab Ben ’im.’’

 

Bu bölüme baktığımızda sünnet henüz görünmüyor. Fakat burada Tanrı ve İbrahim arasında geçen ilişkiden sakramentler hakkında öyle bir şey çıkarabiliriz ki bu çıkarım, bunu sünnete uyarlamada bize yardımcı olacaktır. Bu ilk yedi ayete bakalım. Kral kendi altında olanlara bir mesaj gönderiyor. Bu durumda çok yüce bir vaat mesajı söz konusudur. İbrahim o noktada artık bir mirasçısı olmayacağı konusunda tatmin olmuş durumda. Tanrı da İbrahim`e bir vaatle yaklaşıyor. Eliezer olmayacak ama senden çıkan bir oğul senin mirasçın olacak denilmektedir. İbrahim bu yıldızları saymaya çalış, senin zürriyetin aynen böyle olacaktır. Bu nedenle Tanrı İbrahim`e bir antlaşma vaadi veriyor. Altıncı ayette İbrahim Rab`be iman ediyor. Tabi ki bu da Pavlus’un ‘‘İbrahim imanla aklandı’’ ayetini söylediği olaydır. Yedinci ayette Tanrı vaadini tekrarlıyor. Diyor ki,

 

“miras almak üzere sana bu diyarı veren Rab Ben’im...”

 

Vaat bu şekilde Abrama geliyor. Abram inanıyor fakat sekizinci ayete dikkat edelim. Onu miras alacağımı nereden bilebilirim. Vaat ardından bile İbrahim şüphe ile bocalıyor. Gerçekten bu Tanrının bana olan vaadini nasıl bilebilirim? Bu sözler gerçekleşecek mi? Nasıl emin olabilirim? Burada şunu görmeye çalışın. Kralın verdiği hüküm konusunda bir mühre olan ihtiyaca bakın. Burada İbrahim hepimiz gibi. Rab sana inanıyorum, imanımı arttır diyor. İbrahim bu vaadin gerçekten kraldan olup olmadığı konusunda bocalıyor. Yüreği ümitsiz bir biçimde bir mühür arıyor. İbrahim`in öyle bir mühre ihtiyacı var ki, mühür kendi başına değil, gerçekten İbrahim için olduğunu vurgulasın. Şimdi Tanrının İbrahim`in anlaşılmaz şüpheciliği ve korkusu karşısında nasıl bir cevap verdiğine bakalım. Dokuzuncu ayetten bölüm sonuna kadar okuyalım.

 

‘‘ Ve ona dedi: Bana 3 yıllık bir inek, ve 3 yıllık bir keçi, ve 3 yıllık bir koç, ve bir kumru, ve bir güvercin yavrusu al. Ve bütün bunları ona aldı, ve onları ortadan yardı, ve her yarımı ötekinin karşısına koydu, fakat kuşları yarmadı. Ve yırtıcı kuşlar cesetlerin üzerine indiler, ve Abram onları kovdu. Ve vaki oldu ki, güneş batarken, Abram üzerine ağır bir uyku düştü, ve işte, onun üzerine bir dehşet, koyu karanlık düştü. Ve Abrama dedi: İyi bil ki, senin zürriyetin kendilerinin olmıyan bir memlekette garip olacak, ve onlara kulluk edecekler, ve kendilerine dört yüzyıl cefa edecekler, ve kulluk edecekleri millete ben hükmedeceğim ve ondan sonra büyük malla çıkacaklardır. Fakat sen atalarına selametle gideceksin, ve güzel ihtiyarlıkta gömüleceksin. Ve dördüncü nesilde buraya döneceklerdir, çünkü Amorilerin fesadı henüz tamam olmamıştır. Ve vaki oldu ki, güneş batıp karanlık olunca, işte, dumanlı bir fırın ve alevli bir meşale bu parçaların arasından geçdi. O günde ran Abramla ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürrüyetine verdim’’.

 

Bu ayetleri incelemeden önce daha evvel en genel kategori olarak lütuf yollarının var olduğundan bahsetmiştik. Sakramentler ise bu genel lütfun sunuluş yollarının bir alt yoludur demişdik.

Genel anlamda, lütfun sunuluş yolları ve sakramentlerin ortak olan noktalarının, Tanrının lütfunu sunmak için fiziksel öğeleri kullanmasıdır demiştik. Sakramente ilişkin bir eylem burada yoksa da lütfun genel bir sunuluş yolu söz konusudur. Daha evvelce hem ruhsal hem de fiziksel olarak hasta olanların iyileşmesinde yağ kullanıldığını söylemiştik. Bir kişinin atanması, o kişiye el konulmasının, Tanrının kendi varlığı ile yaklaşıp o kişiyi kendisi için ayırma olayı olduğunu söylemiştik. Burada karşımıza çıkan şey Tanrının İbrahim`e fiziksel anlamda yaklaşarak İbrahim`i güçlendirmesi olayıdır. İbrahim şu soruyu sormuşdu:

 

‘‘Onu miras alacağımı nasıl bileceğim?, bana söylediğin şeye inanmak için bir mühre ihtiyacım var’’.

 

Tanrı bir mühür veriyor. Yüreğini teselli etmesi için. Bunun gerçekten kraldan gelen hüküm olduğunu kanıtlamak için bir mühür sunuyor. Sadece İbrahim için gerçek olduğunu söylüyor. Tanrı İbrahim’e şöyle söylüyor: ‘‘bütün bu hayvanları bana getir’’. Tanrı çok garip bir şey yapar. Bu hayvanları öldürür ve ikiye ayırır. Hayvanların bir yarısını bir kenara öbür yarısını diğer tarafa, dizer. Bunu öylesine yapar ki, sonrasında kan ve ölü hayvanlardan oluşan bir yol ortaya çıkar. Bu kan ve ölü hayvanların arasından Tanrı bir ateş olarak geçer. Tanrı İbrahim`e şöyle der: ‘‘Bunun senin için gerçek olacağını böyle bileceksin. Bu hükmün mührü budur. Senin yüreğine basmış olduğum mühür budur. Eğer sana verdiğim vaadi yerine getirmezsem bu hayvanlara olan şey bana da olsun’’. Sonrasında İbrahim`in imanı güçlendirilmiş bir durumdadır. Şimdi söylenen vaat üzerine mühür eklenmiştir. Bu mühür de İbrahim`e esenlik vermiştir. Çünkü diri olan Tanrının asla kendisine aykırı bir şey yap(a)mayacağını bilmektedir. Bu örneği kullanarak sünnet mührü konusunda da aynı şeyi söyleyebiliriz.

İbrahim, imanı zayıfladığında, korktuğunda, Tanrı vaadinden şüphe duyduğunda sünnetliliğine bakabilirdi. Öldüğü güne kadar İbrahim Tanrının kendi mührünü bedeninde taşımak zorundaydı. Bu mühür yüreğine esenlik getirdi. Bizde şüphe içindeyiz, bizler de denenmeyle kırılacağımızı düşünüyoruz. Ayartılarla karşılaşıyoruz. İmanımız zayıf. Tanrının Mesih`te bize verdiği vaadi duyuyoruz. Bizde İbrahim gibi düşünmeye başlıyoruz. İbrahim`in sözleri bizim sözlerimiz. Bizler kurtuluşu duyuyoruz. Şöyle düşünüyoruz: Kadir olan, bunu miras alacağımı nasıl bilebilirim? Yapmamız gereken tek şey suyu hatırlamak, ekmeğin ve şarabın tadına bakmak. Ve imanla bunları kabul ederken Tanrının vaatlerinin benim için olduğunu her defasında taze bir biçimde görmüş oluyorum. Okuma gözlüğü gibi. Yaşlandığımda Tanrının benim için vaatleri İncili gözlüğüm olmadan okuyamamış olmamdır. Gözlüğümü takıyorum ve aniden Tanrının bana verdiği vaatler ortaya çıkıyor. Gözlüklerimi taktığım anda Tanrının vaatlerini açıkça görüyorum. Tanrının vaatlerini yüreğime mühürlemek için fiziksel gözlüklere ihtiyacım var.

Bu örnekte, sakramentler de benzer işleri görürler. Kötü olan bizleri suçlar, bazen kendi yüreğimiz bizleri mahkum eder. Tüm dünya bizi ahmak olmakla suçlar. Müjdenin yanlış olduğunu söylerler. Bazen bende bu sözlere yenik düşebilirim. Müjdenin doğruluğundan şüphe etmeye başlarım. Dünyaya baktıkça kendi yüreğime baktıkça, kötü olanı dinledikçe, Mesihte sahip olduklarımı unutuyorum. Vaftize geri dönüyorum. Suya dönüyorum. Bu suyun içinde aniden Tanrının lütfunu ve Mesih`teki konumumu görüyorum. Tanrının vaatlerinin bana oldukça fiziksel bir biçimde sunulduğu o sofraya geri dönüyorum. Bu vaatler belki de bütün bir hafta boyunca olmadığı bir gerçeklikle bu sofrada bana görülüyor. Özetlemek gerekirse sakramentler Müjdeyi daha açık bir biçimde görmemizi sağlıyor. Dünyanın , kendi benliğimin ve şeytanın karşısında vaftizime bakarak evet ben bunları miras alacağımı biliyorum diyorum. Bu nedenle içinde bulunduğum koşullar başka şey söylese bile sakramentler Tanrının vaatlerinin gerçek olduğunu bana söylüyor.

  

 

 

 

 

 

 

 

HEM MÜHÜR HEM DE İŞARET OLARAK

 

Şlimdi de mühür ve işaret olarak sakramentleri düşünelim. Sakramentlerde bir gerçek vardır ve bu gerçeğe işaret eden bir sembol bir işaret vardır. Bunun anlamı sakramentlerde Mesih’in bizlere kendini sunmasıdır. Bunun anlamı da şudur: Sakramentler sadece temsiller, tasvirler değildir. Sakramentler, sembolize ettikleri şeyleri gerçek anlamında bizlere sunarlar. Sakramentler hem Mesih`in bizler önünde sergilediği, hem de bizlere sunduğu araçlardır. Son yemeği düşünün. Ekmeği bölüp verdiğinde ‘’bu benim bedenimdir’’ dedi. İkibin yıl sonra Kutsal Ruhun gücüyle İsa hala bu sofrada vardır. Ekmeğin bölünmesi ve Rab`bin sözlerinin tekrarlanması sırasında Mesih gerçekten bu sofrada vardır. Bizler bu sofraya her yaklaştığımızda bile eğer bunu kabul edersek İsa Mesih bunu bize sunmaktadır. Burda da sakramentlerin pratik uygulamaları karşımıza çıkıyor. Vaftizi ele alalım. Lutheri düşünelim. Luther kendisini çok ezen bazı koşullardan bahsediyor. Çok şüphe ile dolu olduğu zamanlar olduğunu söylüyor. Şeytanın kendisini alçalttığı zamanlar olduğunu söylüyor ve luther böyle zamanlarda yüksek sesle ‘ben vaftiz oldum’ demektedir. Bunun nedeni hayatında bir zaman esnasında suyu kullanarak imanına tanıklık etmesi midir? Tersine Luther vaftizin bir sakrament olarak doğasını anlamıştı. Böylesine zor zamanlarda vaftiz olduğu ana geri dönerek Tanrının vaftiz sırasında kendisine geldiğini hatırlıyordu. Bu yaklaşımında Tanrı bir vaat veriyordu. Bu vaadi de su vesilesiyle onaylıyordu. Tanrı, vaftiz yoluyla vaftizinde Lüther üzerine işaret koymuştu. Luther Tanrı üzerine koymamıştı. Luther çocukken vaftiz olmuştu. Tanrı bu işareti Luther bebekken koymuştu. Daha bebekken imanı bile yoktu. Tanrının Luther’i sahiplenmesi olayı, günahkara değil, tamamen kendi Kadir seçimine bağlıydı. Belki de bugün kötü tarafından ben deneniyorum, belki bugün ben korku ve şüphe içindeyim. Belki ben günahımdan ötürü acı çekiyorum.

Evvelce evangeliklerin, vaftizi sadece tanıklık olarak gördüklerini söyledik. Korku zamanında bunu hatırlamanın ne anlamı var. Belki şu andaki halime bakarsak belki bu tanıklığım yanlıştı. Sakramentler aslında insanın vicdanını sanki kontrol altına alan öğe gibidir. Çünkü sakramentin anlamı, Tanrı vaadini Kendisi yerine getirecektir şeklindedir. Bu konuyu kapamadan önce sakrament hakkında inanç bildirgesinin iki şey üzerinde ne dediğini dikkat edelim. İlk olarak sakramentler dünyada Mesih’e ait olanları belirlerler, yada diğer deyişle sakramentler bizleri dünyadan ayırırlar. Bu iki anlamda gerçekleşir.

  

 

 

 

 

 

 

 

SAKRAMENTLER NE SÖYLERLER?

 

Birincisi bizleri kutsallık ya da Mesih’e benzerlik yolunda bir kenara ayırırlar.Sakramentler Mesihte sahip olduğumuz yeni kimliği tanımlarlar ve bizleri bu kimliğe uygun bir biçimde yaşamaya çağırırlar. Vaftiz bizlerin Mesihle birlikte gömüldüğümüzü, eski benliğimize öldüğümüzü gösterir. Bizler artık Mesihte yeni bir yaşama dirildik, Tanrının tarih içindeki yeni bir dönemine dirildik. Mesih’in bizlere kendini karşılıksız olarak verdiği sofrayı hatırladığımızda bizler de kendimizi sevgide başkalarına karşılıksız verebiliriz. Ancak, Sakramentleri şöyle algılamamalıyız. Sakramentler bizleri dünyadan ayrı kılmaz. Bizi dünyadan ayrı kılan sakramentler dünyayı dışlamaya mazeret olarak kullanılamaz. Sakramentler bizlerin gururla dünyaya bakıp, ben kurtuldum sen kurtulmadın diye dışlamamıza izin vermezler. Buna yol hazırlamazlar.

İsa bir örneğinde bir Ferisi ve vergi memurundan bahsediyordu. Yahudi toplumunda vergi memurları çok dışlanan bir kitleydi. Bu insanlar bir anlamda Roma imparatorluğu ile işbirliği yapan paralı işbirlikçiler olarak görülüyorlardı. Tanrının önünde böyle iki kişi dua ediyordu. Ferisi, vergi memuru için ‘hamdolsun ben böyle biri değilim’ diye dua ediyordu. Bu ferisi eski antlaşma sakramentlerinin anlamını kaybetmişti. Sünnet ve Fısıh sakramentlerinin anlamının bir kısmı da İsrailin dünyaya ışık olarak çağrılmış olmalarıydı. Yunusu hatırlayın. Tanrı Yunusu Nineveliler için Müjdeyi paylaşması için gönderdi. Yunus şunu dedi ‘‘Tanrım sen hata yapıyorsun’’ ve ters yöne doğru gitti. Gördüğünüz gibi burada da Yunus için antlaşmanın sakramentleri dünyayı dışlamak için izin belgesi oldu.

İkinci olarak sakramentler bizleri hizmete çağırırlar: En azından bizleri komşumuzla ilgilenmeye çağırırlar. Bu da Tanrı lütfunu iletmek için fiziksel öğeleri kullanmasının bir parçasıdır. Evet, sakramentler gerçekten bizleri tamamen ruhsal olan Tanrı ile ilişkilendirirler. Aynı şekilde sakramentlerin fiziksel ve materyal özellikleri olduğundan bizleri komşularımızla ilişkilendirirler. 1.Korintliler 11.bölümde, sürekli olarak Rab`bin sofrasını yapan bir kilise topluluğunun varlığını görürüz. Ama bu toplulukta çok kötü bir şey de mevcuttur. Rab`bin sofrasına çok fazla yemek getiriyorlar. Fakat bu davranışlarında öylesine aşırılığa gidiyorlar ki, Rab`bin sofrasını bir ziyafete çeviriyorlar. Gelen  kişilerin kendi evle rinde birçok yiyecekleri olmasına rağmen, bu şölende bu sofrada yemeğe geliyorlardı. Çoğu zaman da bu yemeğe aç gelen fakirler aç bir biçimde geri dönüyorlardı.

Bu zengin kişiler yedikleri yemek aracılığı ile İsa ile ilişkilerinin derinleşmesini isterken diğer taraftan fakirleri dışlıyorlardı. Pavlus bu yemeğe ilişkin acı bir değerlendirme yapıyor. Sizin yemeğiniz Rab`bin sofrası değildir. Çünkü bu gerçekten Rab`bin sofrası olsaydı diğerlerini hizmet için dışarıya gönderecekti. Rab`bin sofrası bizleri diğerlerine hizmete yönlendirir. Adalet için çalışmaya yönlendirir. Bunun nedeni de sakramentlerin gösterdiği göklerin egemenliğinin yalnızca ruhsal alemde olmamasından kaynaklanır. Göklerin egemenliği kilisenin dışında dünyada da mevcuttur.

Diğer bir uygulaması da şudur: Sakramentler bizleri ilk orijinal çağrımıza çağırır. Erkek ve Kadının o ilk konumuna. Tekvin 1:28’e bakalım. İnsanın ilk aldığı çağrı nedir?

 

Semereli olun ve çoğalın ve hükmedin

 

buna bağlı olarak 2:15’i okuyalım.

 

‘‘Ve Rab Allah adamı aldı, baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu’’.

 

Bu iki pasajı birlikte okursak karşımıza şu çıkar: Bizim aldığımız ilk çağrı Tanrının hükmü altında ve O’nun yüceliği için yaradılışa bakmak ve bu yaradılışa hizmet etmektir. Peygamberler , kahinler ve krallar olarak Tanrıya hizmetimizi dünyaya bakarak gerçekleştiriyoruz. Buna çağrıldık. Bu nedenle sakramentler bizleri ilk çağrımıza yönlendiriyorlar. Bunu gerçekleştirmeye çağırıyorlar. Tanrının yarattığı dünyanın iyi hizmetkarları olmaya çağrıldık. Bilim ilerledikçe ortaya çıkan şey bizlerin yaradılışa ne kadar bağımlı olduğumuz gerçeğidir. Bu nedenle kendi iyiliğimiz için bu yaradılışa bakmalıyız. Fakat nihai olarak en yüce amacımız, bu yaradılışa bakmakta Tanrının yücelik almasıdır. Sakramentler bizlere Tanrının yaratmış olduğu dünyayı çarpıtıp ya da kötü amaçla kullanamayacağımızı gösterir. Bizler doğayı feth etmemeliyiz. Ona yıkıcı bir tarzda hükmetmemeliyiz. Bizlere bir fayda sağladığı sürece doğaya istediğimiz bir şeyi yapamayız.Bununla sakramentin ne alakası var diyebiliriz. Beden alma olayı bununla ilgilidir. Ademin insanlığı nerden geliyor? Tanrı dünyadaki bu tozu alıyor ve bunun içerisine hayat üflüyor ve Adem yaratılıyor. Beden almayı düşünün. Tanrı beden alıp dünyaya geldiğinde artık yalnızca yarattığı insana hayat üflemekle kalmıyor bu insanı birlikteliğe alıyor. Yine beden almış Tanrı oğlu çok iyi olarak yaratmış olduğu suyu, ekmeği ve şarabı alarak diyor ki, bütün bunlar size sunduğum lütfun bir göstergesidir. Tanrının böylesine derin bir onurla donattığı bu öğeleri bizler nasıl yanlış olarak kullanabiliriz. Bunlar bizi kapanış noktasına getirir.

  

 

 

 

 

 

 

 

SAKRAMENTLERİN HER BİRİ

 

Buraya kadar, genel anlamda Sakramentler üzerinde konuşduk. Şimdi sakramentleri tek tek inceleyeceğiz. Bu kez Vaftiz hakkında konuşacağız. Sakrament hakkında konuştuğumuz zaman lütuf araçları hakkında konuşuyoruz. Sakramentler aracılığı ile Tanrı bize daha fazla yaklaşıyor. Sevgi ve iyiliği ile yaklaşıyor. Onun bize verdiği bu sakramentler İsa Mesihteki ahit aracılığı ile lütuf oluyor. Vaftizin nasıl bir mühür olduğunu göreceğiz. Vaftizi birkaç nokta ve birkaç başlık altında inceleyeceğiz.

Her şeyden önce vaftiz, hem İsa Mesihte birleşmek için işaret hem de bir mühür anlamına gelmektedir. İsa Mesihle birleştiğimiz zaman diğer üçlü birlikteki şahıslarla da birleşmiş oluyoruz.  Ruh aracılığı ile İsa Mesihte olan birlikteliğimizde Baba ve Kutsal Ruhla da birleşiyoruz. Şimdi İsa Mesihle birleşmenin ne anlama geldiğine bakalım. Buradaki vaftiz kelimesi çok anlamlıdır. 1.Korintliller 10:1-2 ayetlerine bakalım.

 

‘‘Kardeşler, atalarımızın hepsinin bulut altında korunduğunu ve hepsinin denizden geçtiğini bilmenizi istiyorum. Musa'ya bağlanmak üzere hepsi bulutta ve denizde vaftiz edildi.’’

 

Burada Pavlus’un ne demek istediğine bakalım. Burada söylemek istediği İsrail oğullarının Musa aracılığı ile yeni bir ilişkiye girdikleridir. Tanrının halkı Mısırdan kurtuldu ve bir önderin başkanlığında toplandılar. Bu kurtuluşları sonrasında Musa ile yeni bir ilişkiye girdiler. Demek ki, burdaki örnekte Musa’ya vaftiz oldular sözü bir kişiyle yeni bir ilişkiye girmek anlamına geliyor.

  

 

 

 

 

 

 

 

MESİHLE BÜTÜNLEŞME

 

1.Korintliler 1. bölümde Pavlus’un aynı fikri nasıl kullandığına bakalım. Bunun için 13-15 ayetlerine bakalım.

 

‘‘Mesih bölündü mü? Sizin için çarmıha gerilen Pavlus muydu? Pavlus'un adıyla mı vaftiz edildiniz? Hiç kimse benim adımla vaftiz edildiğinizi söylemesin diye sizlerden Krispus ve Gayus'tan başkasını vaftiz etmediğim için Tanrı'ya şükrediyorum.’’

 

Burada Pavlus’un bölünmüş kiliseyi nasıl tasvir ettiğine bir göz atalım. Bazılarının Pavlus’u takip ettiği, bazılarının Apollosu takip ettiği, bazılarının da Petrus’u takip ettiği söyleniyor. 13. ve 15. Ayette Pavlus’un söylediğine dikkat edin.

 

‘‘Siz Pavlus’un ismine vaftiz edilmediniz, hiç biriniz benim ismime vaftiz olmadınız’’.

 

Burada onlara hatırlatmak istediği Pavlus’a vaftiz oldukları değil, İsa Mesih’e vaftiz olduklarıydı. Demek ki, vaftiz onları kilisenin yeni önderi ile yeni bir ilişkiye sokmadı esas kilisenin başı olan İsa Mesih ile ilişkiye soktu. Bu vaftizi hatırlatarak kilisedeki bu ayrılıkları, bölünmeleri ıslah etmek istiyor. Bölünmelerinizi bir tarafa koyun demek istiyor, çünkü İsa Mesihle yeni bir ilişkiye girdiniz. Burada vaftiz kelimesinin ilişki kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanıldığına dikkat ediniz. 1.Bölümde ve 10. bölümde Pavlus yeni bir ilişki için vaftizin ne kadar temel bir konu olduğunu göstermek istiyor. Şimdi bunun İsa Mesihle ne şekilde ilgili olduğunu görelim. Romalılar 6. bölüm 3-4 ayetlerini okuyalım.

 

‘‘Mesih İsa'ya vaftiz edilenlerimizin hepsinin O'nun ölümüne vaftiz edildiğini bilmez misiniz? Baba'nın yüceliği sayesinde Mesih nasıl ölümden dirildiyse, biz de yeni bir yaşam sürmek üzere vaftiz yoluyla O'nunla birlikte ölüme gömüldük.’’

 

Burada üçüncü ayete dikkat edin. İsa Mesih’e vaftiz edildiniz.O’nunla birlikte birleştiniz. İsa Mesih ile yeni bir ilişkiye girdiniz. Burada sorulacak soru şudur: Pavlus burada su vaftizinden mi, ruh vaftizinden mi bahsediyor? Çünkü su ile yapılan vaftiz mühürlenme vaftizi olduğu için bu ruhla yapılan vaftize de işaret ediyor. Pavlus için ikisini ayırmak normal bir şey olmayacaktı. 1.Korintliler.12:13. şöyle söylüyor.

 

‘‘Hepimiz bir beden olmak üzere aynı ruhta vaftiz olunduk, aynı ruhtan içmemiz sağlandı.’’

Yine burada bir bedene vaftiz olma fikrini görüyoruz. Yeni bir ilişkiye girme fikri var. Vaftiz aracılığı ile de birbirimizle ilişkiye girmiş oluyoruz. İsa Mesih bu bedenin başıdır. Bedene vaftiz olduğumuz gibi başa da vaftiz oluyoruz. Burada karşılaştığımız fikir odur ki, İsa Mesihe vaftiz ediliyor ve Onunla mühürleniyoruz. Galatyalılar 3:26-29’u okuyalım.

 

‘‘Çünkü Mesih İsa'ya iman ettiğiniz için hepiniz Tanrı'nın oğullarısınız. Vaftizde Mesih'le birleşenlerinizin hepsi Mesih'i giyindi. Artık ne Yahudi ne Grek, ne köle ne özgür, ne erkek ne dişi ayrımı vardır. Hepiniz Mesih İsa'da birsiniz. Ve eğer Mesih'e aitseniz, o zaman İbrahim'in soyundansınız, vaade göre de mirasçılarsınız.’’

 

Yine burada Pavlus Mesih’e vaftiz edilmekten bahsediyor. 1.Korintliler 12’de İsa Mesih’e vaftiz edildiğimiz gibi bedene de vaftiz edilmiştik. Yeni bir ilişkiye girdiğimiz için Mesihle radikal, olağan dışı bir hıristiyan toplumu oluşturuyoruz. Koloseliler 2:11-12’ye bakalım.

 

‘‘Mesih’in gerçekleştirdiği sünnet sayesinde, onda sünnet edildiniz, vaftizde O’nunla birlikte gömüldünüz’’.

 

Burada Pavlus yine vaftiz fikrini kullanıyor. Daha önce gördüğümüz Mesih’e vaftiz olma kelimelerini kullanmıyor. Aynı şeyi belirtmek için yine de yeterince güçlü kelimeler kullanıyor. Vaftiz aracılığı ile İsa Mesih’le gömülüyor ve O’nunla kaldırılıyoruz. Burada da yine İsa Mesih’le birleşme açısından bir fikir mevcuttur. Buradaki bölümlerin ortak noktası İsa Mesih’le birleşme ile ilişkilidir. İsa Mesih’le birleştiğimizden dolayı O’nunla birleşmenin tüm faydalarını da alıyoruz. Daha önce de belirttiğimiz gibi İsa Mesih’le birleştiğimiz için Baba ve Kutsal Ruh’la da ilişkiye girmiş oluyoruz. Matta 28:18-20’ ye bakalım.

 

‘‘İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: «Gökte ve yeryüzünde bütün yetki bana verildi.  Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un adıyla vaftiz edin. Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim.’’.

 

Dikkat ederseniz milletleri öğrenci olarak yetiştirmek için bizi çağırıyor. Öğrenci yetiştirmenin bir bölümü de vaftiz etmek. Burada İsa Mesihle birliktelik daha geliştirilmiştir. Burada yalnızca İsa Mesih adına değil, Baba, Oğul, ve Kutsal Ruh adına vaftiz ediyoruz. Burada üçlü birlik adına vaftiz olmak, Baba,Oğul ve Kutsal Ruh’la yeni bir ilişkiye girme açısından ön planda tutulmaktadır. Şimdi Yuhanna İnciline bakalım ve 14:16-17; 23 ayetlerini okuyalım.

 

Ben de Baba'dan dileyeceğim ve O, sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhunu verecek.Dünya O'nu kabul edemez. Çünkü O'nu ne görür, ne de tanır.Siz O'nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır.’’.

 

İsa’nın 23. ayette Kutsal Ruh hakkında ne söylediğine bakalım.

 

‘‘İsa ona şu karşılığı verdi: Beni seven sözüme uyar, Babam da onu sever. Biz de ona gelir, onunla birlikte yaşarız.

 

Burada yakın bir ilişkiden bahsediliyor. Kutsal Ruh bizde yaşayacak ve içimizde olacaktır. Vaftiz, Kutsal Ruh’un içimizde yakın bir biçimde yaşadığına dair işaret ve simgesi haline geliyor. 23. ayette de vaftiz hakkında hem kendisi hem de babası hakkındaki ilişkiyi açıklamaya çalışıyor. Biz size geleceğiz ve sizde evimizi kuracağız. Bu çok yakın bir ilişkinin dilidir. Üçlü birlik Tanrının adına vaftiz olmanın anlamı budur. Demek ki vaftiz, Baba,Oğul ve Kutsal Ruh’la olan ilişkimizi hem simgeliyor, hem de işaret ediyor. Burada uygulama açısından şu noktayı göz önüne alabiliriz. Bu hem Mesih’le birleşme açısından hem de önümüzde üçlü birlik olan Tanrının birleşmesi açısından yeni bir boyut açılıyor. Hıristiyanlığı kanunlar ve yönetmelikler olarak açıklamayı deniyoruz. Sanki Hıristiyanlık bir takım kurallardan ve mecburiyetlerden oluşuyor. Bazen Hıristiyanlık bir takım plan ve projelerden oluşuyor gibi gözükebilir. Ancak burada gördüğümüz gibi Tanrı ile olan ilişkimizi göz önüne aldığımızda her şey ilişkiden başlıyor. Burada hem kendimiz, hem de birlikte olduğumuz yaratıcımızla olan ilişkimiz söz konusudur. Temelinde karşılıklı ilişki olan bir öğretişin sadece kural ve mecburiyetlerden oluşmuş olduğunu söyleyemeyiz.

İkinci olarak günahlarımızın bağışlanması için işaret olduğunu görüyoruz. Bu nedenle su sakramentidir. Su temizliyor ve paklıyor. Bu açıdan günahlardan bağışlama ile ilişkisi olduğunu unutmayalım. Yeni Ahitteki vaftiz açıklaması tarihini eski ahitten alıyor. Eski antlaşmadaki seramoni örneklerinden kaynaklanıyor. Levililer 11’de Allah 

 

Kutsal olun çünkü ben kutsalım.” Yani, ‘‘ayrılın çünkü ben ayrıyım,’’ diyor.

 

Bundan sonra 12-16 bölümleri arasında dini açıdan yıkanma açıklamalarına rastlıyoruz. Bu yıkanmalar, İsrail’e temizlenmenin önemini hatırlatıyor. Bu durum aynı zamanda da Tanrının lütfunu gösteriyordu. Vaftizi düşündüğümüzde Levililer de temizlenme açısından bize örnek oluyor. Vaftizi düşünerek, aynı konudan bahseden diğer bölümlere de bakalım Çıkış 29:4’e bakalım.

 

‘‘Toplanma çadırının kapısına getirecek ve onları yıkayacaksın’’.

 

Harun ve oğulları eğer Tanrının huzurunda hizmet vereceklerse temizlenmeye ihtiyaçları vardı. Bu su ile yıkanma onları Tanrının önünde durmaya hazırlıyordu. Sayılar 8:5-7

 

‘‘Levilileri al ve onları tahir et, üzerlerine tahir suyu serp’’.

 

Burada özellikle gösterilmek istenilen kahinlere yardım eden Levililerdi. Onlar da törensel yıkanmadan geçiyorlardı. Bu tekrarlanan yıkanmalar onları Tanrıya hizmete hazırlıyordu. Hezekiel 36:24-26 ayetlerine bakalım.

 

‘‘Sizi kendi toprağınıza getireceğim ve üzerinize temiz su serpeceğim. yeni yürek ve yeni ruh koyacağım.’’

 

Dikkat edin Tanrının tüm halkı temizleniyor, abdest alıyor. Bu temizlenme iki şekilde gruplaşıyor. Tüm günahlardan ve putlardan temizlenme ve 26. ayette yeni bir ruh ve yeni bir kalp alıyor. Bu tip ayetlere örnek olarak yeni ahitteki vaftiz üzerine çok güzel bir açıklama görüyoruz. Zekeriya 14:8-9.

 

‘‘Yeruşalimden diri su çıkacak. Yazın da kışın da böyle olacak, bütün dünya üzerinde Rab kral olacak.’’

  

 

 

 

 

 

 

 

NE İÇİN VAFTİZ?

 

Bu ayetlere bakınca büyük bir ilerleme görüyoruz. Levililer abdest alıyor, İsrail de abdest alıyor. Zekeriya 14’te bütün milletlerin abdest alacağı söyleniyor. Bu adım adım ilerleme Matta 18:28’e kadar devam ediyor ve bütün milletleri Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına vaftiz ediyoruz. Şimdi su ile vaftiz bütün halklara veriliyor. Yeni Ahitte bu vaftiz konusu ele alınıyor ve bu konuda devam ediyor. Hezekiel 36 da ruhla su arasındaki ilişkiyi gördük. İsa Mesih Tanrının hükümranlığından bahsediyor. Yuhanna 3. bölümde de hiç kimse Tanrının hükümranlığına su ve ruhtan doğmadıkça giremez diyor. Yine İsa, Hezekiel’den bu fikirleri önümüze getiriyor. Titus 3:5 ’e bakalım.

 

‘‘Ama Kurtarıcımız Tanrı, iyiliğini ve insana olan sevgisini açıkça göstererek bizi kurtardı. Bunu, doğrulukla yaptığımız işlerden dolayı değil, kendi merhametiyle, yeniden doğuş yıkamasıyla ve Kurtarıcımız İsa Mesih aracılığıyla üzerimize bol bol döktüğü Kutsal Ruh'un yenilemesiyle yaptı.’’

 

Burada yıkanma, tekrar doğma ve kutsal ruh nasıl bir araya gelmiş dikkat edelim. Yeniden doğuşumuz günahtan temizlenmeyi içeriyor. Vaftizimiz de bu yeni doğuşun işareti ve simgesi. Yuhanna 3 ve Titus 3’de gördüğümüz ayetler bize vaftiz olduğumuzda Kutsal Ruh’u almamız, bebek doğumundan sonra yapılan banyo gibi, bizim de doğuştan sonra kutsal ruhu almamız bununla bağlantılıdır. Şimdi  vaftiz ve temizlenmeyi birbirine bağlayan diğer bölümlere de bakalım.

Elçilerin İşleri 2. bölümde Petrus etrafta toplananlara konuştu. Lukanın dediğine göre bu mesaj yüreklere dokundu ve halk bağırarak ne yapalım. diye sordular. 38 ve 39. ayetlerde,

 

‘‘günahlarınızdan dönün ve günahlarınızın bağışlanması için her biriniz İsa Mesih’in adına vaftiz olun’’.

 

Bu vaat çocuklarınıza ve uzakta olanlara’dır. Vaftiz olun, İsa Mesih adına vaftiz olun, bu yeni ilişkiye günahlarınızın bağışlanması için girin, kutsal ruhla olan ilişkiye bakın, bu yıkamayı sağlayanı göz önüne alın, kutsal ruh armağanını alacaksınız. Petrus’un yaptığı bağlantılar budur. Bazen bu bölümler bizi rahatsız ediyor. Vaftizin kendisi mi bizi bağışlıyor, suda güç mü var, vaftiz eden kişide mi güç var şeklinde soruyoruz. Konuyu bu bağlam içinde düşünmeliyiz. Petrus, müjdeyi halka sunduktan sonra ne olduğuna dikkat edin. Üç bin kişi karşılık veriyor ve hemen vaftiz oluyorlar. Bir ay ve iki yıl sonra değil, hemen vaftiz ediliyorlar. İsa Mesihe o anda iman ederek ve aynı zamanda vaftiz olarak büyük bir güçle birleşiyorlar ve Tanrının gücü işliyor ve vaftiz oldukları zaman Onun lütfunu güçlü bir biçimde hissediyorlardı.

Elçilerin İşleri 22:16 ’da

 

‘‘Haydi ne bekliyorsun, kalk O’nun adına vaftiz ol ve günahlarından kurtul’’.

 

Burda Pavlus’un güvendiği vaftiz midir? Bizim günahlarımızı temizleyen İsa Mesih değil midir? Pavlus’un güvendiği Tanrının lütüf aracılığı ile bizi temizlemesidir. Ama bu arada vaftiz araya girmektedir. Burada vaftizin yalnızca bir imanlının tanıklığı olduğu fikrini bu pasaj tamamen siliyor. Pavlusun bize açıklamak istediği vaftizin kadın ve erkekler olarak imanlının hayatında etkili bir araç olduğudur. Burada sorun olan Pavlus’un sözleri ya da kendisi değildir, kendi ilahiyatımız yüzünden kutsal ayetleri kullanmaktan korkmaktayız.

Dikkat etmemiz gereken bazı sözler vardır. Bunlar da lütüf ve lütfun aracısı arasındaki ilişkiyi açıklamaktır. Kalkıp vaftiz olun günahlarınızı yıkayın denilmiyor. Vaftiz olduğunuzda İsa Mesih’in adını çağırın. Söylemek istediği gücün yalnızca suda olduğu değil ama esas gücün İsa Mesihte olduğudur. Vaftiz aracılığı ile bizde işleyen Tanrının gücüdür. Koloseliler 2:11-12’ye bakalım,

 

‘‘Ayrıca Mesih'in gerçekleştirdiği sünnet sayesinde günahlı benliğinizden soyunarak elle yapılmayan sünnetle O'nda sünnet edildiniz. Vaftizde O'nunla birlikte gömüldünüz ve O'nu ölümden dirilten Tanrı'nın gücüne iman ederek O'nunla birlikte dirildiniz. ’’

 

Pavlus paralel bir anlam çıkarabilmek için sünnetle bir bağ kuruyor. Bunu yapmasının amacı ise sünnetin eski ahitte günahtan arınmayı simgelemesidir. Bu yüzden Tanrı İsraillilerden yüreklerini sünnet etmelerini istemişdi. Bu ise, vaftizin günahların bağışlanması açısından hem işaret hem de mühür olduğunu gösteriyor. Efesliler 5.bölüm 25-27 ayetlerine bakalım.

 

‘‘Ey kocalar, Mesih inanlılar topluluğunu nasıl sevip onun uğruna kendini feda ettiyse, siz de karılarınızı öyle sevin. Mesih, inanlılar topluluğunu suyla yıkayıp Tanrısal sözle temizleyerek kutsal kılmak için kendini feda etti. Öyle ki, inanlılar topluluğunu, üzerinde leke, buruşukluk ya da buna benzer bir şey bulunmadan, görkemli bir biçimde kutsal ve kusursuz olarak kendine sunabilsin. ’’

 

Burada kilise yeni yıkanmış bir gelin olarak gösteriliyor. Temizlenmiş, yenilenmiş ve Mesih için süslenmiş. Peki nasıl yıkandı? Bu ayetlerde suyla, söz aracılığıyla yıkandı diyor. Burada hatırlarsanız su aslında kutsal ruhla ilişkili ve eski antlaşmada kutsal ruhla su arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Su ile vaftizin gösterdiği şey, günahları bağışlama açısından bir simge ve mühür olduğudur. Burada yine aynı durumu görmekteyiz. Günahtan temizlenme ve su ile yıkanma. Uygulama açısından vaftiz edilerek günahlardan temizlenmek ne anlama geliyor. Demek ki, Hıristiyan olabilmek için tek ihtiyacım olan şey günah. Ve vaftiz olabilmek için gerekli tek şey gerçekten kirli olmaktır. Bizim düşündüğümüz ise sanki Tanrı yalnızca iyi insanlara, hoş insanlara karşı merhametli. İsa bu tip insanların doktora ihtiyacı olmadığını söylüyor. Banyo almanın tek gerekçesi kirli olmaktır. Bu noktada bebek vaftizi hakkında şu soruyu sorabiliriz. Hiçbir şey yapmayan bebekleri niye vaftiz ediyoruz?

  

 

 

 

 

 

 

 

EN TEMEL NEDEN

 

Bu soruda iki mesele ortaya çıkıyor. Her şeyden önce kutsal kitabın temel günah hakkındaki öğretişini unutmuş oluyoruz. Davud, Mezmur 51’de diyor ki ;

 

‘‘anam bana günah içinde gebe kaldı.’’

 

Günah düşüşten itibaren insanlığın temel sorunudur. Adem ve Havva’dan beri insanın bir parçası halindedir. Dünyayı kendi etrafımda organize edecek şekilde doğmuşum. Çünkü doğuştan itibaren ben dünyanın merkezi olduğuma inanıyorum. Tekvin 3’te şeytanın söylediğini unutmayın.

 

‘‘Bu yasak meyveyi yediğinizde Tanrı gibi olacaksınız’’.

Doğuştan itibaren özgürlük arıyorum, kendi kendime var olmayı arıyorum. Her zaman her şeyin merkezi olmak istediğim gibi hiçbir şeye de bağlı olmak istemiyorum. Yeni doğmuşlar da yetişkinler gibi bu özürleri üstlerinde taşıyorlar. Yetişkinlerde de olduğu gibi küçükler de bu günahları taşıyor. Yaşamımızda günah değil de günahlara dikkat ediyoruz. Çünkü dikkatimizi çeken veya önem verdiğimiz Tanrının yasasının tek tek ihlaline bakıyoruz. (Hırsızlık, yalan gibi) Vaftiz daha büyük sorundan bahsediyor. Günahın daha büyük sorunundan bahsediyor. Bizim doğamızdan gelen ana sorundan bahsediyor. Günahlar da bu ana sorundan kaynaklanıyor. Gördüğünüz gibi Davut günahı incelediği zaman günahlardan daha ziyade, günahından, ana günahtan, temel günahtan rahatsız. Ana rahminden itibaren bulunduğu durumdan, doğasından rahatsız. Ondan sonra işlediği günahlardan değil. Ana rahminden beri günahın varlığından rahatsız oluyor. Tabi bebekler bu günahları işlediler diye suçlanamazlar ama günahkardırlar. Çünkü her insan yüreğinde olduğu gibi onlarda da bu eksiklik ve bozukluk var. Bu yüzden vaftiz olmak için günahkar olmak yeterli. Buna rağmen çocuklar günah işlemez dediğimizde bu yaklaşım safça bir gözlemdir ve ilk günahın ne kadar etkileyici olduğunu göz ardı etmektir.

Bir yazar, eğer bebeklerin günahkar olmadıklarını düşünüyorsanız daha çok çocuklarla vakit geçirin demiştir. Aziz Avgustin bebeklerin annelerinin dikkatini çekmek için bağırıp çağırmalarına dikkat edin demiştir. Bu hareketlerde bulunarak kendileri zararsız gibi görünmelerine rağmen ne kadarlık bir gücü elinde tuttuklarını anlarız.

 

Başka bir uygulamaya geçelim. Konuyu vaftizin bağışlanma açısından, işaret ve mühür olma açısından ele alalım. Reform döneminde Kalvin ve Luther günah çıkarmayı bir kenara bıraktılar. Neden bunu yaptılar? Bunun nedeni Tanrı bize zaten var olan günahla nasıl ilgileneceğimizi göstermiş olmasıdır. Onlar için, var olan günahtan, şimdiki var olan günahtan kurtulmanın tek yolu vaftizdi. Bunu anlamak için biraz daha geriye bakalım. Ortaçağ kilisesine baktığımızda batıda lütuf alabilmek için vaftiz olunması gerekiyordu. Roma kilisesine göre ise eğer birisi vaftiz olsa dahi günah işliyorsa bu vaftiz kayboluyordu. Günahla kaybolan vaftiz lütfunun yeniden gelmesi gerekiyordu. Bu yeni lütfu nasıl alabilirdik. Bu da yeni bir sakrament olan günah çıkarma aracılığıyla idi. Bu nedenle orta çağda günah çıkarma vaftizden sonraki günahlar için ortaya çıkarıldı. Ama bir de şu düşünceye bakalım. Onların demek istedikleri şey, vaftiz diğer günahlar için yeterli değildir anlayışıydı. Günah aracılığı ile gelen zararlar eskiden yapılmış vaftizle düzeltilemiyordu. Bu yüzden kaybedilen lütuf yeni bir sakrament ile yerine getirilmeliydi. Roma sistemine göre vaftiz İsa Mesih’in lütfunun gösterilmesinin başlangıcı olarak görülüyor. Ancak daha sonraki hayatımızda geriye bakıp bunun, Tanrının bize verdiği güvenilir bir lütuf aracı olmadığını görüyoruz!. Daha sonra reformcular ortaya çıkıyorlar ve bu türdeki bir ilişkiyi kabul etmiyorlar. Yani vaftiz ve günah çıkarmanın ilişkisini kabul etmiyorlar. Reformculara göre vaftizin rolü Romalılar 6:3-7’ye göre anlaşılmalıdır.

 

‘‘Mesih İsa'ya vaftiz edilenlerimizin hepsinin O'nun ölümüne vaftiz edildiğini bilmez misiniz? Baba'nın yüceliği sayesinde Mesih nasıl ölümden dirildiyse, biz de yeni bir yaşam sürmek üzere vaftiz yoluyla O'nunla birlikte ölüme gömüldük. Eğer O'nunkine benzer bir ölümde O'nunla birleşmişsek, O'nunkine benzer bir dirilişte de O'nunla birleşeceğiz.Artık günaha kölelik etmeyelim diye, günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih'le birlikte çarmıha gerildiğini biliriz. Çünkü ölmüş olan, günahtan özgür kılınmıştır.’’

  

 

 

 

 

 

 

 

KİME GÖRE VAFTİZ?

 

Üçüncü ayete dikkat ederseniz, Pavlus İsa Mesih’e vaftiz edildiğimizi söylüyor. Bu ilişkide vaftizle simgelenip mühürlenmiş oluyoruz. Bu yeni ilişki, İsa Mesih’in ölümüne vaftiz olduğumuz anlamındadır. Bu yüzden eski benliğimiz İsa Mesih’le çarmıha gerildi. İsa Mesih’in dirilişinde birleştik. Ölülerden dirildik. İsa Mesih’te yeni hayata dirildik. Artık günaha köle değiliz. Günahlardan özgür kılındık. Bu vaftizde simgelenen olaydır. Bizde vaftizde mühürlenen de budur. Biz burada şu soruyu sorabiliriz: Şimdiki günahla başa çıkmak için başka ne gerekebilir ki? Günah, İsa Mesih’te bize hem simge hem de mühür şeklinde verilen bu radikal gerçeği yok edebilir mi? Reformcuların buna cevabı bunun şimdiki günahı bile yok edemediğidir. Yeni bir sakramentin ortaya çıkarılması, daha sonraki günahların çaresine bakabilmek için bu vaftizin değerini küçültmek anlamındadır. Hayatımızdaki günahla uğraştığımız zaman Kalvin şu soruyu soruyor. Bu savaşta vaftizden başka neye ihtiyacımız var ki? Kalvin İnstuties adlı eserinde ne zaman vaftiz olduysak, bir kereliğine ve tam olarak tüm günahımızdan temizlenmiş olduk demektedir. Ne kadar sık düşersek vaftizimizi hatırlamalıyız. Bu şekilde günahlarımızın affından emin olabiliriz.

Martin Luther’in hayatındaki günahına karşı ilginç bir yaklaşımı vardı. Şeytanla olan mücadelesinde söylemek istediği de şuydu. Bu geçmiş zamandaki vaftiz olayı Tanrının gücünü gösteriyor. Diğer bir örnekte Presbiteryen örneğinden geliyor. Westminster İnanç açıklamasını oluşturan kişiler aynı biçimde ibadet için de bir biçim oluşturdular. Vaftiz esnasında hazırlanan talimatlara göre pastör vaftiz ettiği zaman cemaate vaftizinizi geliştirin diyor. Tüm cemaati İsa Mesih’i takip konusunda davet ediyor. Vaftiz edilen kimseyi örnek göstererek aynı şey size de oldu diyor. Bunu yaparken de İsa Mesih’e bağlı öğrenciler olarak onlara geçmiş zamanda olmuş oldukları vaftizi hatırlayarak şimdiki zamanda vaftizin önemini ve gücünü hatırlatmak istiyor.

Elçilerin.İşleri 2:38’ e göz atalım.

 

‘‘Günahlarınızdan dönün ve günahlarınızın bağışlanması için her biriniz vaftiz edilsin ve kutsal ruh armağanını alacaksınız’’.

 

Burada Petrus’un öğrettiği günahların affedilmesi için bir tövbenin olmasıdır. Bu pasaja göre reformcular şöyle diyorlar, eğer günah çıkarma olayı varsa bu da vaftizde gerçekleşen olaydır. Vaftizde yapılan günah çıkarma tövbe şeklinde oluyor ve her günkü yaşam savaşımızda bu tövbeyi hatırlıyoruz. Vaftize geri döndüğümüzde biz Allah’ın bizim günahımızı yıkadığını hatırlayabiliriz. Burada mesele yanlış yapma açısından değildir. Ne kadar da sadık olmaya çalışsak yine de günah işliyoruz. Bu böyle olsa dahi, yine de geri dönüyoruz ve eski Ademin suda boğulduğunu hatırlıyoruz. Artık günahla yaşamıyoruz çünkü artık günah bizim efendimiz değil, Tanrıya aitiz ve doğruluğun köleleriyiz. Bu da bizim dürüst ve gerçekçi olmamıza yardımcı oluyor. Lütuf olmadan ne olduğumuzu, lütüf aracılığı ile de ne olduğumuzu biliyoruz.

 Demek ki, günahlarımızla uğraşırken vaftiz bizim temelimiz oluyor. Tekrar ve tekrar vaftizimize dönerek, vaftizimizi hatırlayarak İsa Mesih’teki durumumuzu hatırlıyoruz. Günah bizim hayat biçimimizi oluşturmuyor. Tanrı, lütfuyla bizi çağırdığı yolda bizi yürütüyor. Sudan çıktığımızda yeni yaratık oluyoruz. Hayatlarımız tekrar bize geri verilmiş ve yeni bir hayata başlamış bulunuyoruz. Batı kilisesinde vaftizin tekrar yaratılma açısından yücelttiğini görmekteyiz. Burada demek istenilen vaftiz aracılığı ile temel günahın yıkanmış olduğudur. Ancak gerçekte günah çıkarma olayı vaftizin değerini düşürüyordu. Çünkü vaftizden sonra yapılan günahlardan vaftizin etkisini kaybetmiş olduğunu ortaya çıkarmıştı. Ancak kutsal yazılar kutsal kitap İsa Mesihte devam eden kişinin vaftizde gücünü tekrar tekrar göstermektedir.

İki başlık halinde özetlersek, Mesihle birleşme işareti olarak ve günahların bağışlanması işareti olarak vaftizi inceledik.

Üçüncü başlık olarak vaftiz, bize kiliseye giriş hakkını verir. Kutsal Kitapta yalnız imanlı diye bir kavram yok. İman edenlerin hepsi bir imanlı cemaatine bağlı olmak durumundadır. Kutsal Kitap bu gerçeği bize göstermektedir. Bunlardan bir tanesi antlaşma aracılığı iledir. Anladığımız gibi Kutsal Kitapta pek çok antlaşma vardır. Her antlaşmanın kalbinde bulunan vaadi hatırlamamız gerekir. Tanrı ‘Ben sizin Tanrınız olacağım, siz benim halkım olacaksınız’ demektedir. Bu bütün antlaşmalarda var olan bir vaattir. Bu da İsa Mesih’in bizimle yaptığı antlaşmaya dairdir. 2.Korintliler.6:16’da bunu söylemektedir.

 

‘‘Tanrı'nın tapınağıyla putlar arasında ne anlaşma olabilir? Çünkü biz yaşayan Tanrı'nın tapınağıyız. Nitekim Tanrı şöyle diyor:«Aralarında oturacağım,aralarında yürüyeceğim.Onların Tanrısı olacağım,onlar da benim halkım olacak.’’

 

Burada bir hatırlatma yapmak istiyorum. Bazı kimseler bu antlaşmaları birbirine karşıt hale getiriyorlar. Sanki bir antlaşmada bir amacı vardı, diğer antlaşmada amaç değişti başka bir amaç vardı. Bunu şu örnekte de görebiliriz. Bazen Musa’nın antlaşması ile yeni antlaşma arasında bir zıtlaşma ortaya çıkıyor. Tanrı Musa’nın zamanında İsrail halkı için başka bir amacı vardı ama yeni antlaşma aracılığı ile kiliseye karşı olan amacı başka gibi! Ancak ayetlere baktığımızda Tanrının amacı, tek halk, ve bu tek bir vaat’dir.

2.Korintliler .6 bölümde bu vaatle ilgili.16 ncı ayete tekrar bakalım. Tanrı tapınağı yabancı tanrılarla uyuşabilir mi? Tanrı, zor durumda olan Korintoslulara halkı olduğunu hatırlatıyor. 16. ayete bakalım. Korintoslulara büyük bir gerçeği sunuyor. Bu gerçekte Korintosluların Tanrının tapınağı olduğu gerçeğini açıklıyor. Bu görüntünün değeri nedir? Eski ahitte Tanrının tapınağının anlamı nedir? Bu tapınak Tanrının eviydi yaşadığı yerdi. Bunu, Kendi halkıyla beraber olan ilişkisindeki yakınlığı belirliyordu. Bu da antlaşma ile ilgili bir ilişkiyi belirliyor. Bir İsraillinin bildiği şuydu: ‘bu tapınağın varlığı aracılığı ile Tanrı kendi Allahı idi ve kendisi de bunun bir parçasıydı’. Bu eski ahitteki fikri alıyor ve yeni antlaşmaya uyguluyor. Diyor ki, siz yaşayan Tanrının tapınağısınız. Tanrıdan alıntı yapıp şöyle diyor. Doğrudur çünkü Tanrı böyle söyledi. Tanrının sözlerini kullanarak şöyle diyor

 

‘‘aralarında yürüyeceğim onların Tanrısı olacağım onlarda benim halkım olacak’’.

 

Tanrı bunu nerede söyledi? Levililer, Yeremya ve Hezekiel’de söyledi. Bu aynı anlaşma vaadi şimdi kiliseye yapılıyor. Çünkü sadece bir vaad, bir antlaşma, bir halk, bir amaç var. Musa’nın antlaşmasındaki bazı noktalara bakalım. Aynı antlaşma ancak farklı bir tarih bağlamından ortaya çıkıyor. Diğeri de aynı vaat ancak daha geniş bir şekilde ortaya çıkıyor. Eskiden Tanrı kendi halkı arasında yaşadı ama daha geniş bir kapsamlı olduğu için şimdi içinde yaşıyor. Bir antlaşma ile bir vaadin getirdiği iki antlaşmalı bakış açısından bunun farkını şu şekilde gösterebiliriz.

 

Yaratılış Tek.1,2,3 --------------------------(   Tarih   )---------------------------------Vahiy 21,22

  

 

 

 

 

 

 

TANRISAL AMAÇ

 

 

Başlangıçta Tanrı yerleri ve gökleri yarattı ve yaratılışın amacı kendi amacının bir yansıması olsun diye, yarattığı insanlar kendi izzetinin bir yansımasıydı. Ve Tanrı evreni bir sevinç eylemi olarak özgür bir biçimde yarattı. Demek ki, Üçlü birlik olan Tanrı kendi içindeki ilişkinin dışında başka bir ilişkiye ihtiyacı yoktu. Demek ki, Üçlü birliğin sevincinden kaynaklanan bir eylemdi. Biz bu sevincin meyveleriyiz. Allah yalnız olduğu için bizi yaratmadı. Bizi yarattı ki biz ondan zevk alalım, o da bizden zevk alsın. Tekvin 1,2’de gördüğümüz bize verilen yaratılıştan bir kaçı, üçüncü bölümde ise düşüşten kaynaklanan bozulma. Pavlus’un da söylediği gibi Romalılar sekizde, ilk başta yaradılış izzet içindi, ama yaradılış acı içinde kıvranmaya başladı. Tanrıdan zevk almak için yaratılan erkek şimdi korkuyordu. İnsan yaşamak için yaratılmıştı ama kadın ve erkek birbirinden ayrılmış durumdaydı. Romalılar 1’de Pavlus’un dediği gibi Tanrının gazabı Tanrısızlar üzerine geliyordu. Tekvin 1 ve 2 Tanrının biz ve evren için olan niyetlerini gösteriyor. Soracağımız soru, bu düşüşün Tanrının bizim için olan amacını bozacak olduğumu dur?

Tanrı ile olan anlaşmada şunu anlıyoruz ki, Tanrının vaad ve amacı tarih boyunca bozulmuyor. Amacı vahiy 21 ve 22’de açıklanmış olduğu gibidir. Vahiy bize hikayenin nasıl bittiğini söylüyor. Hikaye sonu gelmeden bize açıklanıyor. Tanrı günah ve ölümün kazanmasına izin vermeyecek. Bu da Tanrının amacını açıklayışının kendisini gösteriyor.

 

‘‘İşte her şeyi yeni yapıyorum’’.

 

Tek vaat ve tek antlaşmayı bir şeye koymak açısından şunu ortaya koyabiliriz. Kutsal Kitap, yarattığını kurtarmak ve kurtardığını yönetmek için oluşturduğu tek bir öyküdür. Burada yalnızca canları kurtarmaktan değil, hayatlara kefaretten bahsediyoruz. Bu insanlar için değil bütün yaradılış için söz konusu.

Vaftize geri dönelim, bir antlaşma, bir amaç konusunda Korintoslulara bakıyoruz.  EskiAhitteki tapınak fikrini alıp yeni ahite getirmek konusunda Pavlus bize sözü öğretiyor. Kilise ve İsrail arasındaki farkları Pavlus tamamen silmek istemiyor. Tanrının halkının iki farklı tarihi olmasına rağmen her iki halkın tek bir antlaşma ile bağlandığını görüyoruz. Bu konuya baktığımızda Tanrının amacı tek tek sahısları kurtarmaktan çok kendi için bir halk yaratmak. İsa Mesihi düşünün, hastaları iyileştirdi, öğretti aynı zamanda bir halk oluşturdu. O’nun misyonunun görevinin nasıl özetlendiğine bakalım. Pek çok kişiyi kurtaracağım demiyor, kilisemi kuracağım diyor. Tanrının antlaşma ile vaatle ilgili amacını açıklıyor. Pavlus’un Hıristiyanları nasıl tarif ettiğine bakalım. Başlıca kullandığı resimlerden birisi de Mesih’in bedeni. Bu da toplu bir imajdır. İsa Mesih’te olmak demek bedenin parçası olmak demektir. İsa Mesih’in bedeninde olmadan İsa Mesih’te olduğumuzu söyleyemeyiz. 2.Korintoslular 13-14. bölümlerinde olduğu gibi Kutsal Ruhun birlikteliğinden bahseder. Kutsal Ruh bizi cemaat olarak birbirimize bağlıyor.

Pentekost gününün ilk meyvesi Hıristiyan cemaatinin oluşmasıdır. Kutsal Ruh onların üzerine dökülüyor ve yeni bir halk oluşuyor ve Pavlus bunu yeni bir cemaat olarak Yeruşalim’ de açıklıyor. Demek ki, yeni Antlaşma dediğimiz bir olayda Hıristiyan olmak özel bir durum değil. Ancak kendi üçlü birlikle olan ilişkimiz kişisel bir ilişkiye döner. Çünkü Tanrı hepimizi ismimizle çağırıyor, başımızdaki saçların sayısını biliyor, biz onu bütün yüreğimizle seviyoruz. İlişkimiz kişisel ve tek olarak ilişkimiz olduğu halde yine de özel değil. Aile açısından yeni ahittin bize açıkladığı bölümlere bakalım. Tanrı babamızdır. Bizler Onun evlat edindiği çocuklarız ve biz hepimiz İsa Mesih’te kardeşleriz. İsa Mesih’te isek İsa Mesih’in ailesi içindeyiz. İsa Mesih’teyim demek ile Hırıstiyan yaşamımızı bir öksüz gibi geçirmek karşıt düşüncelerdir. Pavlus’un önce dediği gibi tek bir Ruh aracılığı ile tek bir bedene vaftiz edildik. Demek ki, vaftiz tek bir bedenle birleşmenin işaret ve mührüdür. Bir imanlının kiliseye girişi anlamında, tekrar tekrar şunu hatırlatıyoruz ki, kilise Mesih’in gücü ile lütuf aracılığı ile yaratılmıştır. Demek ki, kiliseye bu şekilde yüce bir lütuf ve kutsal ruh aracılığı ile katılıyoruz.

  

 

 

 

 

 

 

 

NASIL VAFTİZ OLUNUR?

 

Şimdi de vaftizin nasıl yapıldığı konusunda biraz bahsedeceğim.Bu konu aslında çokönemli değil ama Hıristiyanlar bu konuda çok tartışmaktalar. Örneğin; vaftizi suyla nasıl yapmalıyız. Tamamen gömerek mi, kafasından su dökerek mi, yoksa su serperek mi vaftiz etmek daha iyi ? Kutsal kitap muhakkak bunu yapmanız gerek diye bir şey söylüyor mu? Buna basit bir cevap olarak yeni ahit’in vaftizin nasıl yapılması gerektiğini söylediği halde muhakkak böyle yapılacak diye bir şey sunmuyor olduğudur. Örneğin Matta 28:19’da

 

‘‘gidin vaftiz edin’’ diyor.

 

Elçilerin İşlerinde vaftizle ilgili 10 olaya rastlıyoruz. Ancak bu 10 olayda da kişilerin nasıl vaftiz edildiği konusunda bir ifade yok. Elçilerin işleri 8:36-40 ayetlerine bakalım.

 

‘‘Yolda giderlerken su bulunan bir yere geldiler. Hadım, «Bak, burada su var» dedi. «Vaftiz olmama ne engel var?» Sonra arabanın durmasını buyurdu. Filipus'la hadım birlikte suya girdiler ve Filipus hadımı vaftiz etti. Sudan çıktıkları zaman Rab'bin Ruhu Filipus'u hemen oradan uzaklaştırdı. Filipus'u bir daha görmeyen hadım sevinç içinde yoluna devam etti. Filipus ise kendini Aşdot kentinde buldu. Sezariye'ye varıncaya dek tüm kentleri dolaşarak Müjde'yi duyurdu.’’

 

38. Ayete bakarak pek çok kişi farklı açıklamalar getirmeye çalışıyor. Ancak buradaki açıklamaya bakarsak onlar suya doğru gidiyorlar gibi bir anlam çıkıyor. 39. Ayette sudan çıktıkları belirtiliyor. Bu şekilde olan ayetlere rastladığımızda tamamen gömme yönteminin, vaftizin tek yol olduğu görüşü ortaya çıkıyor. Ancak bu metne baktığımızda gömerek vaftiz etmek gerektiğine dair bir şeye rastlamıyoruz. Her üç tipte de her şeyden önce bir su bulmamız gerekiyor. Belki de buradaki su örneğinde, içine girilmesi kolaylaştırılmış bir su kaynağı ile karşı karşıyayız. Aynı zamanda buradaki suyun hacmi konusunda da bir fikrimiz yok, bu nedenle illa gömerek vaftiz diye bir şey iddia etmemize gerek de yok. Eğer vaftiz edilen kimse suyun içinde duruyorsa üzerinden dökerek daha kolay olacaktır. Şunu iyice anlayalım ki, gömme suretiyle vaftize karşı bir tartışma oluşturmuyorum. Benim söylemek istediğim, suya batırarak vaftiz etme yolunun tek yol olmadığını anlatmaya çalışmaktır. Kutsal Kitap bu konuda bize büyük bir özgürlük veriyor. Romalılar 6. Bölüm. 4. Ayete bakalım.

 

“...Mesih nasıl ölümden dirildiyse... vaftizle O’nunla birlikte ölüme gömüldük.”

 

Burada Pavlus’un kullandığı imajı anlayabiliyor musunuz. Burada O’nun kullandığı ölüm imajıdır. Biz O’nunla beraber ölüme gömüldük. Bu yüzden tamamıyla batırarak vaftiz etme resmi, gömülmeyle karşılaştırıldığı için tek yol gibi görülebiliyor. Bu nedenle vaftizin tek yolunun gömerek vaftiz olduğuna karar veriliyor. 6. Ayet.

 

“...eski benliğimizin Mesih’le çarmıha gerildiğini biliriz.

 

Pavlus burada imajı değiştirmektedir. Burada eski benliğimiz çarmıha gerilmiştir. O zaman benzetme şu şekle döner, gömülme nasıl olurda çarmıha gerilme resmi olabilir? İkisi birbirini yansıtmıyor. Yani ölüm, gömülme ve çarmıhla ifade ediliyor. Vaftizin anlamı şekille değildir. Bu durumda bunu ifade için adamı çarmıha mı gereceğiz. Galatyalılar 3:27

 

Vaftizde Mesihle birleşenlerinizin hepsi Mesih’i giyindi

 

Burada da imaj değişiyor, İsa Mesih’e vaftiz edildiysek, İsa Mesih’i giyindik. Bu durumda nasıl olur da bir kıyafeti giymek batırılarak vaftize karşılık gelebilir. Burada anlatılan bir vaftiz resimlemesi değildir. Romalılar 6 ‘da olduğu gibi Pavlus sadece anlamını açıklamaya çalıştı. Vaftizin nasıl yapılması gerektiğini anlatmıyordu.

Şimdi şu 2 kelimeye bakalım, ‘vaftiz etmek’ ve ‘vaftiz’. Tartışmaya göre batırarak vaftiz etmek önde olmalı diye söyleniyor çünkü kelimenin anlamı bu yöntemi gerektiriyor demekteler. Ancak Kutsal kitaptan aldığımız örnekler bizi bu sonuca getirmiyor. Luka 11:38’e bakalım.

 

‘‘İsa'nın yemekten önce yıkanmadığını gören Ferisi şaştı ’’.

 

Burada İsa’nın yemekten önce yıkanmadığı (el temizliğini yapmadığı) kaydediliyor.Yıkanmak için asıl metindeki kelime ile vaftiz kelimesi için aynı anlamdaki kelimeler kullanılıyor. Ancak 38.ayette ne gördüğümüze bakalım. Burada Luka, İsa’nın kendisini batırarak vaftiz ettiğini söylemiyor. Ferisilerin evinde geleneksel bir yemek öncesi yıkanması olayının gerekliliğinden bahsediliyor. Ferisi İsa’nın kendisini batırarak vaftiz etmediği için değil, kendisini yemekten önce ayinsel olarak yıkamadığı için şaşırıyor. Yani bu ayette yıkanma ile vaftiz aynı kelime ile ifade ediliyor. Ferisilerin geleneğine göre eller bir kase içine batırılarak yıkanılmıyorlardı. Ferisi geleneğine göre yemeklerden önce suyun ellere dökülmesi ile vaftizi, yani yıkanması söz konusuydu. Ferisilere göre önemli olan temizlenmeydi ve bunun nasıl yapıldığı önemli değildi. İbraniler 9:10.

 

‘‘Bunlar yalnız yiyecek, içecek ve çeşitli dinsel yıkanmalarla ilgilidir, yeni düzenin başlangıcına kadar geçerli olan bedensel kurallardır.’’

 

Bunlar seramoni ile ilgili, geleneksel olarak yapılan yıkanmalardır. Burada yıkanma ile ilgili olaylar vaftizle ilgilidir. Burada yazarın söylemek istediği konu farklıdır, yani geleneksel, ayinsel yıkanmalardan bahsedilmektedir. Metinde söylemek istediği esasında Levililer de belirtilen yine törensel yıkanmalardır. Pavlus, bu yıkanmalar, bu vaftizler, abdestler aslında mükemmel değildir diyor. Ayet bunu söylemeye çalışıyor. Mesih İsa’nın kanının ancak mükemmel yıkanmayı sağlayacağını söylüyor. Bu farklı vaftizler Levililerde nasıl tanımlanıyor ona bakalım. 13. Ayet.

 

serpilen erkeçler kanı onları takdis ediyorsa..

 

Burada görüldüğü gibi kahin bu vaftizi serperek yapıyor. 19.ayet.

 

“....bizzat kitaba ve bütün kavma serpti...”

 

Tekrar aynı şeyi burada da görüyoruz. Musa, kanı aldı ve bütün halk üzerine serpiştirdi. 20. Ayette.

 

diyerek kan serpti...”

Musa’nın, yine seramoni olarak yaptığı vaftizinde serpme gerçekleştirdiğini görüyoruz. Burada net bir anlatım tarzı var. İbranilerin yazarı, biz böyle bir vaftiz almadık diyor. 10.ayette yazarın bahsettiği serpme ile ilgili seramoniler ayetlerle ilgiliydi. Biz keçilerin boğaların kanı ile vaftiz olmadık, ama Mesih İsa’nın kanı ile vaftiz olduk. Eğer vaftiz İsa Mesih’in bizde olan işareti ve mührü oluyorsa, O’nun bize verdiği vaftiz serpme ile olmuyorsa biraz tuhaf olacaktı. Yani kafamızdan aşağı bir kova kan mı dökülecekti. Aslında temelinde serpme olan bir öğreti üzerine Mesih kurtarışı ve burdan gelen vaftiz uygulaması söz konusudur. Şimdi Matta 3:11’e bakalım,

 

“ ..ben sizi suyla vaftiz ediyorum, benden sonra gelen..O sizi Kutsal Ruh ve ateşle vaftiz edecek..

 

Önce burada basit bir noktayı açıklamak istiyorum. Vaftizci Yahya

 

‘‘İsa gelip bizi Kutsal Ruh ve ateşle vaftiz edecek’’

 

diyor. Eğer yalnızca batırarak anlamında oılsaydı o zaman burda vaftizci Yahya'nın demek istediği İsa bizi ateşe ve kutsal Ruh’a gömecek şeklinde olurdu. Elçilerin İşleri 1:8’e bakalım.

 

‘‘Ama Kutsal Ruh üzerinize inince güç alacaksınız. Kudüs'te, tüm Yahudiye ve Samiriye'de ve dünyanın dört bir bucağında benim tanıklarım olacaksınız.’’

 

Burada kiliseye verilen armağanlar var.

 

“..Kutsal Ruh üzerinize inince güç alacaksınız...”

 

Burada, İsa’nın kendi öğrencilerine kutsal ruhun nasıl geleceğine bakalım. İsa Mesih diyor ki,

 

‘‘Kutsal Ruh gelirse sizin üzerinize geliyor’’

 

diyor. Burada bize verilen imaj dökülme şeklindedir. İkinci bölüme bakalım Elçilerin işleri 2:17

 

“...Ruhumdan dökeceğim....”

 

Burada Petrus peygamber Yoel’den alıntı yapıyor. Gördüğümüz gibi buradaki yorumlamaya göre Kutsal Ruh’un kiliseye nasıl geldiği gösteriliyor. Bu alıntıya göre kutsal ruhun kiliseye gelişini görüyoruz.

 

“Bütün beşer üzerine ruhumu dökeceğim”.

 

Burada kutsal Ruhun gelişi dökülme olarak gösteriliyor. 33.ayette Petrus’un kendi yorumuna bakalım

 

“...sağanak gibi döktü..”

 

yine aynı sözleri kullanıyor Petrus, ve şöyle söylüyor,

 

‘‘Baba kutsal Ruhu üzerinize döktü

 

Elçilerin işleri 10:44 ’de ise,

 

Kutsal Ruh herkesin üzerine indi”  diyor.

 

Mesajı duyan herkesin üzerine Kutsal Ruh geldi diyor. 11:15’e bakalım

 

“ ...Kutsal Ruh onların da üzerine geldi.”

 

Burada da üzerlerine indi şeklinde söylüyor. Burada yine dökülme şekli var batırma değil. Bu dökülmeler esasında eski ahit peygamberlikleri ile olup vaftizi simgeliyorlar. İşaya 32: 15.ayette bakalım.

 

üzerimize yukardan su dökülecek.”

 

9.ayetten itibaren İşaya bize kötü bir zamanı açıklıyor. Tanrının halkı için onların çektiği acıları anlatıyor. 15.ayetten itibaren ise yükseklerden kutsal ruh dökülüyor. Eğer bu pasajı ve Yoel ikinci bölümü alacak olursak Petrus’un elçilerin  işlerinde kullandığı, Luka’nın Kutsal Ruhla olsun, vaftizle olsun kullanmış oldukları bütün terimler aslında dökülme ile ilgili. Burada vaftiz ve dökülme imajı arasında kesin bir bağlantı var. Vaftizci Yahya’nın, İsa hakkında söylediğine baktığımızda aslında hep dökülme vaftizinden bahsediliyor. Kutsal Ruh’la vaftiz olma konusunda da Luka hep dökülme kelimelerini kullanıyor. Şimdi vaftizle ilgili son bir metne bakacağız.

  

 

 

 

 

 

 

 

NASIL DEĞİL NEDEN VAFTİZ

 

1.Korintliler 10:2 ayetine bakalım.

 

‘’Hepsi bulutta ve denizde Musa’ya vaftiz olundular’’.

 

Burada Pavlus vaftiz kelimesini kullanıyor. Eğer vaftiz batırma anlamında oluyorsa, İsrailliler Musa’ya nasıl vaftiz olabilirlerdi. Eski Ahitte de bulut aracılığı ile bir gömülme ile geçtikleri diye bir kavram yok. Bulutu izlediler ama içine girmediler. Bulut İsrailin önünden gitti. Onlara yön verdi. Tabi son olarak İsraillilerin kızıl denize batırılmadıklarını çok iyi biliyoruz. Çıkış 14:22  şöyle diyor.

 

‘‘Ve İsrail oğulları kuru yerden denizin ortasına girdiler, ve sular sağlarında sollarında onlara duvar oldular’’

 

Açıkça bize gösteriyor ki, İsrailliler hiç suya dokunmadan geçip gittiler. Bazı metinler bize batırarak vaftiz fikrini verebilir. Romalılar 6’nın ilk ayetlerinde gördüğümüz gibi. Çünkü vaftiz, İsa Mesih ile gömülme konusunda aynı benzeştirmeye sahip olabilir. Ancak başka metinlerde de İsa Mesih’in kanının serpmelik olarak bizi vaftiz ettiği anlamı mevcuttur. Daha sonra vaftizle ilgili olarak Kutsal Ruh’un dökülmesi ile ilgili örneğini görüyoruz. Burada Kutsal Kitap yazarlarının kafalarının karıştığı fikrine varmıyoruz. Burada vardığımız sonuç Kutsal Kitaptaki özgürlük. Demek ki, burdaki anlam üç durumda da vaftizin yolları olduğu noktasına çıkıyor. Bu kadar basit bir konu üzerinde neden bu kadar çok vakit harcadığımızı sorarsanız. Bunun cevabı, herhangi bir kimse sizin vicdanınızı rahatsız etmesin diyedir, yanlış vaftiz ediyorsunuz demesinler diyedir. Bazı kişiler batırmanın tek yol olduğunu söylüyorlar. Ancak yeni ahit vaftiz yoluyla değil, vaftizin anlamıyla daha çok ilgileniyor. İsa Mesih’in bize büyük bir izzetle aldığı kurtuluş yolu ile özgür bir biçimde vaftizi verdiğini görüyoruz. İsa Mesih’in kanı üzerimize serpildi, Kutsal Ruhu Mesih bizim üzerimize döktü, İsa Mesih’te eski hayata ölüyor ve yeni hayata diriliyoruz. Yine Yeni Ahit okuduğumuzda İsa Mesih’te vaftiz demek Onunla birleşmek ve günahlardan arınmak anlamına geliyor. Bu ayetlere baktığımızda önemli olan vaftizde İsa Mesih’te birleşmemiz ve günahlardan temizlenmemiz, bunu nasıl yaptığımız değil.

Eğer bizim vaftiz şeklimiz o kadar önemli idiyse neden Yeni Ahit yazarları bu konuda daha net açıklamalar vermediler. Eğer yine vaftiz şekli o kadar önemliyse yeni antlaşmada bu kadar sessiz kalınması kiliseyi çok zor bir duruma koymuş olurdu. Demek ki, yeni ahitin sessizliği bu konuda milyonlarca insanın olduğu vaftizi geçersiz kılıyor olmalıydı. B.B Warfield’ın bir incelemesine bakarak bu bölümü kapatacağız. Vaftiz’in kutsal kitaba uygun olması için çaba sarfedenler, Rabbin sofrasına aynı itinayı göstermiyorlar. İsa Mesih Rabbin sofrasını gece yapmış, ama birçok kişi bunu sabah yapıyor, İsa Mesih hamursuz ekmekle yapmış ama biz bugün normal ekmekle yapıyoruz. Oysa onlar orta doğu usulünde yerde yemek yediler. Biz öyle yapmıyoruz. Eğer biz vaftiz konusunda nasıl yapacağız diye dikkat ediyor ve özellikle batırmada ısrar ediyorsak, o zaman neden şükran sofrasında da aynı titizliği göstermiyoruz? Şükran sofrasını kafamıza göre yapıyorsak vaftiz konusunda neden bu kadar ısrar ediyoruz. Burada vaftiz konusunu kapatıyoruz.

Ateşle vaftiz Tanrının yargısı ile ilişkilidir, buna göre son geldiğinde Tanrının yargı ateşi gelecek ve bütün kosmos’u temizleyerek ateşle değiştirecek. Ancak Pentekost gününde gördüğümüz bu yargı Tanrının insanları içindir. Burada da aynı şeyi görüyoruz. Kutsal Ruh ve ateş görüyoruz. Ancak İsa Mesih çarmıh üzerinde Tanrının bize olan yargısını söndürdü. Bu korkunç ateş bizi bitirip yok etmesi gereken ateş yalnızca burada dil halinde geliyor. İsa Mesih bu yargıyı söndürdü ve yok etti ki, biz de Kutsal Ruhu alıyoruz.

  

 

 

 

 

 

 

 

RAB’BİN SOFRASI

 

Bazı kiliselerde vaftiz suyu kutsal olarak değerlendiriliyor. Böyle bir öğreti var mı? Bunu şöyle açıklayalım. Örneğin; evkaristia hakkında konuşurken şarap ve ekmek hiçbir anlama gelmiyor diyebiliriz. Tam tersine de giderek anlam yalnızca ekmek ve şarapta diyebiliriz. İlk yönde gidersek sakramentlerin neden var olduğu konusunda, yalnız diğer yönde gidersek o zamanda başka sorunlarla karşılaşırız. Transubstantianılism batıda (değişimcilik ilahiyatı) ortaya çıkmış ve buna göre ekmek ve şarap İsa Mesih’in bedenine dönüşüyor diyince bunda büyük bir abartı söz konusudur. Reform yorumu en iyisidir diyoruz. Şarap ve ekmeğin değerini genelde sıradan şarap ve ekmek olduğunu anlayarak kavramalıyız. Sıradan derken ucuz ya da önemsiz demek istemiyorum.

Örneğin; İsa Mesih’in Rabbin sofrasını yaptığı zamanı düşünün. Beden almış Tanrı sözü genel olan ekmeği kutsal bir kullanım için eline alıyor ve kaldırıyor. İsa Mesih masada özel bir ekmek ya da özel bir şarap cinsi kullanmadı. Mezmur 19 ve Romalılar 1 açısından şarap ve ekmeğe bakmamız gerekiyor. Kutsal Kitap bize, Tanrı bize yaradılış aracılığı ile konuşuyor diyor. Yaradılış aracılığı ile bize kendisini gösteriyor ve konuşuyor ve İsa Mesih’te bize yaradılış aracılığı ile konuşuyor. İsa’nın bize yaradılış ile hatırlatmak istediği şudur. Yani dünyada var olan herhangi bir şey aracılığı ile Tanrı bize konuşabilir. Ortodoks teolojisindeki temel ve genel görüşü yansıttığını sanmıyorum. Okuduğum bir yazar şöyle diyor: Herhangi kutsal bir sakrament için kullanılan elementler kendileri özel bir şeye dönüşmüyorlar ama kendi özelliklerini ortaya koyuyorlar. Sıradan derken Kutsal Kitapla ilgili ifadeye dönmeğe çalışıyorum. Ekmek, şarap, su Tanrı ile karşılaşmak için bir araç olabilir. İsa Mesih şarap ve ekmeği alıp

 

‘‘bu benim bedenim, bu benim kanımdır’’  diyor.

 

Bu yüzden şarap ve ekmekte müjdenin esenlik veren haberini görüyoruz. Aynı şeyi su için de görüyoruz. Yine su özel bir şey için, bu olay için kullanılıyor ve bize kutsal kitabı daha iyi anlamamız için yardımcı oluyor. Özellikle Reform geleneğinde de önemli olduğu gibi sofraya geldiğimizde dua ediyoruz. Belki bu duaya takdis, kutsama demiyoruz. Ancak dua ediyoruz. Duamızda şunu diyoruz. Bu genel maddeleri kendisi için ayırsın. Bu olurken de Kutsal Ruh gözlerimizi açsın biz Mesih’i görelim diye dua ediyoruz. Gördüğünüz gibi bu elementlerin etkinliği kendilerinde değil, İsa Mesih ile ilintili olmasındadır. Ancak bu haç işareti suya bir anlam vermiyor. Batıl inançlara karşı dikkat etmemiz lazım. Aynı zamanda Kutsal Ruhun gizemli bir biçimde ve gözle görülmeyen bir biçimde etkin olduğunu unutmayalım.

  

 

 

 

 

 

 

 

İLK ADEMLE BAŞLAYAN ŞÖLEN

 

Bu konunun İsa Mesih’le olan ilişkisine geldiğimizde İsa Mesih’le olan yeni hayatla karşılaşıyoruz. Bu konuyla ilgili konuşmayı Pavlus’un kullandığı bir kavramı kullanmakla başlamak istiyorum. Romalılar 5:12-19, ayetlerini okuyalım.

 

‘‘Günah bir insan yoluyla, ölüm de günah yoluyla dünyaya girdi. Böylece ölüm bütün insanlara yayıldı. Çünkü hepsi günah işledi. Kutsal Yasa'dan önce de dünyada günah vardı; ama yasa olmayınca günahın hesabı tutulmaz.Oysa Âdem'den Musa'ya kadar ölüm, gelecek Kişi'nin örneği olan Âdem'in suçuna benzer bir günah işlememiş olanlara da egemendi. Ama Tanrı'nın armağanı Âdem'in suçu gibi değildir. Çünkü birinin suçuyla birçokları öldüyse, Tanrı'nın lütfu ve bir tek adamın, yani İsa Mesih'in lütfuyla verilen bağış birçokları yararına daha da çoğaldı. Tanrı'nın bağışı, o tek adamın günahının sonucu gibi değildir. Tek bir suçtan sonra verilen yargı mahkûmiyet getirdi; ama birçok suçlardan sonra verilen armağan aklanmayı sağladı. Çünkü eğer ölüm bir tek adamın suçu yüzünden o tek adam aracılığıyla egemenlik sürdüyse, Tanrı'nın bol lütfunu ve aklanma bağışını alanların bir tek adam, yani İsa Mesih sayesinde yaşamda egemenlik sürecekleri çok daha kesindir.İşte, tek bir suç bütün insanların mahkûmiyetine yol açtığı gibi, bir doğruluk eylemi de bütün insanlara yaşam veren aklanmayı sağladı.Bir adamın sözdinlemezliği yüzünden birçoğu günahkâr kılındığı gibi, yine bir adamın söz dinlemesiyle birçoğu doğru kılınacaktır.’’ ve

 

Şimdi de 1.Korintliler 15:45-49  ayetlerine bakalım.

 

‘‘Nitekim şöyle yazılmıştır: «İlk insan Âdem, yaşayan bir can oldu.» Son Âdem ise yaşam veren bir ruh oldu. Önce ruhsal olan değil, doğal olan geldi. Ruhsal olan sonra geldi. İlk adam yerden, yani topraktandır. İkinci adam göktendir. Topraktan olan adam nasılsa, topraktan olanlar da öyledir. Göksel adam nasılsa, göksel olanlar da öyledir. Bizler topraktan olana nasıl benzer idiysek, göksel olana da benzeyeceğiz.’’

 

Bu dersteki amacımız için bu iki metindeki bir tek şeye dikkat etmenizi istiyorum. Bu iki metinde çok şey olduğundan teker teker bakamayacağız. Burada İlk babamız Adem ile, İsa arasında çizilen paralelliğe bakalım. Bu yüzden şöyle söyleyebiliriz. İsa Mesih’in işini anlamak için öncelikle Ademin işini anlamamız gerekir. ikinci adem olarak İsa Mesih tanıtılmaktadır. Bu nedenle ikisi arasındaki paralelliğe dikkat edelim. İlk önce ilk ademe bakalım ve daha sonra ikinci Ademe yani Mesih İsa’ya bakarak Rabbin sofrası ile bağlantısına bakalım.

Tekvin 2.bölüme bakalım. Birinci ve ikinci bölüme baktığımızda yiyecek, yeme ve şölen konularını görürüz. Tekvin 2:9’a bakalım.

 

yenilmesi iyi olan her ağacı..iyilik ve kötülük ağacını yerden bitirdi.

 

Tanrının yaradılışla olan işini gördük. Tanrı yaradılışın iyi olduğunu söylüyor. İkinci bölüm dokuzuncu ayetteki detaya bakalım. Burada Tanrının yaradılışının çokluğundan bahsediliyor. Çünkü her tür ağacı Tanrı yetiştiriyor. İlk önce bu ağaçların bakılışı güzel aynı zamanda yemesi de güzel. Burada gözümüzün önüne yaradılış ve yiyecekle dolu resim geliyor. 2:15-16’ya bakalım.

 

Ve Rab Allah adamı aldı baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu. ...Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye..’’

 

Ademin aldığı ilk emir “Yemesi” emridir. Yiyecekle dolu bir dünyanın ortasına aç bir insanı koyuyor. Yaşayabilmesi için yemesi gerekiyor. Burada önümüzdeki resim şudur: bütün dünya insanın önünde bir şölen gibi. Tanrı onu yemeğe çağırıyor. Adem bu emre uyarak, Tanrının yarattığı dünyayı kendi içine alıyor. Kutsal Kitap şölenle dolu bir dünya ile başlıyor. Dikkat ederseniz yeme konusunda bir yapılanma var. Tekvin 2’de bu şölenden bahsedilmektedir. Sonra Rabbin sofrası var. Musa’da Fısıh yemeği var ve Fısıh zamanında yenilen Rabbin sofrası var. Yine hatırlarsanız kitapta beraber yenilen yemekler fazla miktarda mevcut. Kutsal Kitap kuzunun düğün şöleni ile bitiyor. Bu yürüyüşümüzde ilk şölenden başlıyoruz. İsa’nın bize verdiği şölenden sonra düğün töreni şölenine gidiyoruz. Bu büyük resimdir. Küçük resme geri dönelim ve tekvin 2.bölüme geçelim. Kutsal Kitap yeme ile başlıyor. Soru, Neden? Cevap aslında kolay: Çünkü Ademin yiyeceği yemek Allah tarafından verilmiş. O’nun hayatı için önemli olan yaratıcı tarafından bir armağan olarak verilmiş. Bu armağan Ademle Allah arasında bir paydaşlık olarak verilmiş. Her armağan kullanış aracılığı ile yaratıcıya daha yaklaştırıyor ve onu ibadete, onu tapınmaya götürüyor. Bu maddesel dünya bunun için verilmiş. Bu bize çok önemli bir bakış açısı veriyor.

Ademe verilen dünya sırf materyal bir şey değil, aynı zamanda ruhsal bir olay. Yani materyal ve ruhsallık ayrı değil. Tanrının verdiği her şey insanlara armağandır ve var olan her şey Tanrıyı insana tanıtıyor. Varolan her şeyde Tanrı ile birlikteliğimiz güçlendiriliyor. Yarattığı her şeyin kutsanması ile bu şekilde bize sevgisini aktarıyor. Mezmurların kelimelerini kullanarak

 

Tadın ve görün Rab ne iyidir

 

denilerek Adem de buna davet ediliyor. Yüzyıllar boyunca gelişen materyalizme rağmen ademin o bahçede tattığı tad yok olmamış. Hala bizler yemeği bir törensellik içinde kabul etmiyor muyuz. Yalnızca bedensel amaçlarımız için değil, ama başka amaçlar için de yiyiyoruz. Birlikte yemek yemenin ilişki geliştirdiğini düşünüyor ve içimizde hissediyoruz. Düşmüş insanlar bunun anlamını bilmeseler dahi bunu yapmak istiyorlar. O yüzden ademin ilk yapması gereken şey neydi? Çağrıldığı şey bir kahin olarak yaratıcıdan almak ve onları hamt olarak geri vermekti. Bu yüzden hamt şeklinde geri veriyor. Böyle yaparak ta maddi dünyadan aldığı şeylerle Tanrı ile ruhsal bir yakınlığa geçiyor.           

  

 

 

 

 

 

 

 

DÜŞÜŞ

 

Tekvin 3’te Ademin düşüşüne bir bakalım. Bu düşüş yine yemeği ile ilgili. Bunun neden olduğunu hatırlayalım. Önce Tekvin 2:16-17

 

“ ...bahçenin her ağacından istediğin gibi ye, fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yeme”.

Bunlara bakarsanız hepsi yemekle ilgili. Tanrı Ademe yiyecekle dolu bir dünya veriyor. Şöyle söylüyor:

 

‘‘Orada bir ağaç var ama, ondan yemeyeceksin, yersen öleceksin’’.

 

Tekvin 3:6’ da onların verdiği cevaba bakalım.

 

“...ağaç gözlere hoş ve arzu olunur bir ağaçtı .....yediler..”.

 

Burada da yediler ve yaptıkları hareketle düştüler. Bu şölende bir şey ters gitti. Adem, İnsana armağan olarak verilmeyen meyveyi yedi. Esasında burdaki konu ikinci bölümde Ademin, sözü edilen kurala uymaması değildi. Buradaki esas konu Adem’in Tanrı için aç olmayı bırakmış olmasıydı. Düşüşten sonra Adem hala açtı. Adem, Kendisinin ötesinde olan bir şeye bağımlı. Şimdiki bağımlılığı yalnızca dünyaya. Maalesef ilk başta kahindi ama artık kahin değil, köle durumuna düştü. Şimdi Adem dünyanın kendisini seviyor ve dünyanın hayat için tek yol olduğunu görüyor. Bu durumda adem materyal ve ruhsal hayat arasındaki bu trajik uçurumu açmış oldu. Maalesef Tanrı yalnızca ruhsal alana sıkıştırılmış oluyor. Adem dünyayı Tanrıdan bir yerde çalmaya çalışıyor. Bu yüzden bu gerçeklik ademin kafasında ikiye ayrılmış durumda. Dünya ruhsal hayat açısından uygun olmayan bir yere dönüşüyor. Dünya bu anlamdan yoksun olduğu için maalesef devamlı ruhsal hayat peşinde koşma, ruhsallığı uygulama yeri haline geliyor.

 

Yuhanna 3:16’daki ayeti göz önüne alalım

 

‘‘Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. ’’

 

Bu dünyadan bahsettiğimiz dünya acaba hangi dünyadır. Nasıl bir hayattan bahsediyoruz. Sık sık konuştuğumuz konu ruhsal bir dünya ve bu ruhsal dünyadaki hayatımız. O zaman bizim görevimiz insanları bizim bu ruhsal dünyaya döndürmemiz ve bu ruhsal dünyada yaşamalarını sağlamamızdır. Ancak Tanrı dünyayı sevdi dediğimizde bu dünyayı sevdiğinden bahsediyor. Tanrı hayat’dan bahsettiği zaman bu dünyada kahin olarak bizim hayatımızdan bahsediyor. Bu hayatı bir hediye olarak ondan almak ve ona hediye etmek. İlk Adem bu şölene davet edilmişti, o büyük bir şölene davet edilmişti. Eğer bu armağanın anlamını iyice anlamış olsaydı, bunun bütün yaradılış için bir anlayış olacağını ve derinlik olduğunu anlayacaktı. Ama bu daveti reddetti. Bu yüzden de insan ailesi olarak Tanrıyı göz ardı etme durumunu yaşamaktayız. Bu durumu ilk başlangıç olarak alıp, bunu göz önünde bulundurarak Rab’bin sofrası konusuna gireceğiz.

  

 

 

 

 

 

 

 

SOFRADA TAM İTAAT

 

Önce ilk Ademi ele alacağımızı söylemiştik. Ademin bahçedeki durumuna yiyecek açısından baktık. Tanrı onun önüne yiyecek koydu ve ne istediğini söyledi. Adem bu daveti reddetti ve ölümlü olarak dünyaya günahın girmesine sebep oldu. İsa Mesih ilk Ademin yapamadığı işi tamamlamaya gelmişti. İsa Mesih bize geliyor ve hayat getiriyor. Herhangi bir hayat değil ama sonsuz hayat getiriyor. İlk Adem aracılığı ile dünyaya giren günah ve ölümü yenmeye geldi.İlk Adem Tanrının verdiği şöleni reddetti. İkinci Adem hakkında bir şey dikkatimizi çekiyor. Kendi öğretişini bize yiyecekler arasında ifade ediyor. İsa Mesih mesellerinde düğün mesellerinden bahsediyor. Kaç kez günahkarlarla yediğini görüyoruz. İsa o kadar sık günahkarlarla beraber yedi ki, dindarlar arasında bu skandal oldu. Ferisiler bu durumdan hoşnut değildi, bu adam günahkarlarla birlikte yiyor diyorlardı. Yine İsa Mesih hayatının sonuna doğru da Fısıh yemeğinde esas görevini açıklıyor. Matta 26:17-30 ayetleri arasına bakalım.

 

‘‘Mayasız Ekmek bayramının ilk günü öğrenciler İsa'nın yanına gelerek, «Fısıh yemeğini yemen için nerede hazırlık yapmamızı istersin?» diye sordular. İsa onlara, «Kente varıp o adamın evine gidin» dedi. «Ona şöyle deyin: `Öğretmen diyor ki, zamanım yaklaştı. Fısıh bayramını, öğrencilerimle birlikte senin evinde kutlayacağım.'» Öğrenciler, İsa'nın buyruğunu yerine getirerek Fısıh yemeği için hazırlık yaptılar. Akşam olunca İsa on iki öğrencisiyle yemeğe oturdu. Yemek yerlerken, «Size doğrusunu söyleyeyim, sizden biri beni ele verecek» dedi. Bu söz onları kedere boğdu. Teker teker, «Rab, beni demek istemedin ya?» diye sormaya başladılar.

O da, «Beni ele verecek olan» dedi, «elindeki ekmeği benimle birlikte sahana batırandır. İnsanoğlu, kendisi için yazılmış olduğu gibi gidiyor, ama İnsanoğlu'nu ele verenin vay haline! O adam hiç doğmamış olsaydı, kendisi için daha iyi olurdu.» O'nu ele verecek olan Yahuda, «Rabbî, yoksa beni mi demek istedin?» diye sordu. İsa ona, «Söylediğin gibidir» karşılığını verdi.

Mat 26:26 Yemek sırasında İsa eline ekmek aldı, şükran duasını yapıp ekmeği böldü ve öğrencilerine verdi. «Alın, yiyin» dedi, «bu benim bedenimdir.»

Mat 26:27 Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine vererek, «Hepiniz bundan için» dedi.

«Çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır. Size şunu söyleyeyim, Babamın egemenliğinde sizinle birlikte tazesini içeceğim o güne dek, asmanın bu ürününden bir daha içmeyeceğim.» Bir ilahi söyledikten sonra dışarı çıkıp Zeytin dağına doğru gittiler.’’

 

26 ve 27. Ayetlere özellikle bakalım.

 

‘‘Yemek sırasında İsa eline ekmek aldı, şükran duasını yapıp ekmeği böldü ve öğrencilerine verdi. Alın, yiyin dedi, bu benim bedenimdir. Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine vererek, Hepiniz bundan için dedi.’’

 

Dikkat ederseniz ikinci Adem Tanrı tarafından verilen yiyeceği alıyor. Tekvindeki düşüşten ne kadar farklı olduğunu görüyor musunuz? İlk Adem kendisini Tanrıdan özgür kılacak yiyeceği istedi. Esasında yiyeceği alıp Tanrıya geri vermesi gerekiyordu. Ancak İsa Mesih burada sadık kahinimiz oluyor. Bunu yaparak Ademin ihlal etmiş olduğu ahiti tekrar yeniliyor.

  

 

 

 

 

 

 

 

GAZAP KASESİ!

 

Ekmek ve şarap ne anlama geliyor? Temelde bunlar Tanrının kendi isteği ve arzusunu gösteriyor. Eğer hatırlarsanız İsa

 

‘‘benim işim Tanrının arzusunu yerine getirmektir. Onun için gönderildim’’

 

diyor. Bu yiyeceği alarak ve bunu Tanrıya tekrar sunarak İsa görevini yerine getirmiş oluyor. 27. Ayette İsa tekrar kaseyi sunuyor ve diyor ki,

 

‘‘bundan hepiniz için, benim kanım günahların bağışlanması için herkes için dökülen kandır’’.

 

Bu fısıh kasesi ile Tanrının arzusu nedir? Daha aşağıda daha iyi bir fikir edineceğiz. 39. Ayete bakalım.

 

‘‘Baba, bu kase benden uzaklaştırılsın, benim değil, senin istemin olsun’’.

 

Burada gördüğümüz gibi İsa yine kase ile karşılaşıyor. Kase Onun üzerine geliyor gibi oluyor. Bu yüzden babasına mümkünse bu benden alınsın diyor. Hatırlıyorsanız yemekte bunu kendisi aldı ama ancak şimdi Babasından bunu kendisinin almasını istiyor. Eğer dikkat ederseniz ayetin sonunda bu kasenin Babanın kendisi ile alakalı olduğunu görüyoruz. Babaya diyor ki,

 

‘‘benim arzum değil, senin arzun olsun.’’

 

İsa bunları söylerken bütün eski ahiti kafasında taşıyor. Bu kase aslında korkutucu bir kase. Şimdi bazı eski ahit pasajlarına bakalım. İşaya 51:17 ve 22 ayetlerine bakalım.

 

‘‘Uyan, uyan, ey Yeruşalim, sen ki Rabbin gazap kasesini onun elinden içtin, sersemlik kasesini içtin ve sümürdün.’’

‘‘Rabbin Yehova ve kavmının davasını gören Allahın şöyle diyor: İşte sersemlik kasesini, gazabımın kasesini senin elinden aldım, artık bir daha onu içmeyeceksin.’’

 

Bu iki ayette de İşaya Tanrının gazabından bahsediyor. İki metinde de bu yargı kasesi korkunç bir şey ve insanları korkutuyor. Yeremya 25.bölüm 15-17 ayetlerine bakalım.

 

‘‘.bu öfke şarabını al ve göndereceğim bütün milletlere içir.. o zaman Rabbin elinden kaseyi aldım’’.

 

15.ayette yine aynı tip dile rastlıyoruz, öfke şarabı ve 17’de bu kase bütün milletlere geliyor. Hezekiel 23:31-33’de şöyle deniliyor

 

‘‘kız kardeşinin kasesinden içeceksin, sarhoşluk ve kederle dolacaksın’’.

 

Burada yine bir kase imajı var. Burada gazap sözü yok ama burada Tanrının gazabı günahkarlar üzerine dökülüyor. Büyük bir kaseden bahsediyor. Bu acı ve yok olma ile dolu bir şey. Bunu içeceksiniz, onu sömüreceksiniz ve parçalarını kemireceksiniz diyor. Şimdi İsa'yı düşünelim. Bahçede dua ederken ve kase hakkında konuşurken bütün düşüncelerini bunlar oluşturuyor. Tabi İsa bu kasenin ona çarmıh şeklinde geleceğini biliyordu. İsa Mesih çarmıh üzerinde Tanrının gazabını içiyor. Bu şekilde de ahit aracılığı ile gelen laneti taşıyor. Burada İsa’nın ahit aracılığı ile yaptığı işi görmek çok önemli. Bu yüzden Rabbin sofrasını Tanrının işareti ve mührü olarak görüyoruz.

Tesniye 28’e bakalım. Eğer hatırlarsanız burada Tanrı kurtulmuş olan halkın İsrail ile ahdini sağlamlaştırıyor. Halkı için bu ahti nasıl açıklıyor ona dikkat edelim. Şimdi İlk iki ayete bakalım. Bu bölümde.

 

O’nun sözünü iyice dinlersen...Allah'ın Rab seni bütün milletlere üstün kılacak...bereketler sana gelecek, Benimle beraber ahdi tutanları bereketleyeceğim ’’diyor.

 

3 ve 14. ayete kadar Tanrı halkına vereceği bereketleri söylüyor. 15. ayete bakalım.

 

‘‘...Allahın Rabbin bütün emirlerini ve kanunlarını tutup yapmak üzere onun sözünü dinlemezsenn, bütün şu lanetler senin üzerine gelecek’’

 

Eğer bu ayete dikkat edecek olursak bu ahdi tutmayanlara lanet geliyor. Bundan sonraki kısımda ise Tanrı ile beraber ahdi tutmayanların başına gelecek yargıdan bahsediyor. Bu yargı lanet şeklinde belirtiliyor. Tamamiyle bırakılacaksınız. Özellikle 45 ve 48. Ayetleri okuyalım.

 

Bu lanetler senin üzerine gelecekler..”

 

48. Ayete bakalım

 

‘‘Rabbin sana karşı göndereceği düşmanlarına, açlıkta ve susuzlukta ve çıplaklıkta ve her türlü yoklukta kulluk edeceksin ve seni helak edinceye kadar boynunun üzerine demir boyunduruk vuracaktır.’’

 

İsa’nın son saatlerini buradan daha iyi ifade eden bir açıklama var mı?. Aç ve susuz öldü. Çarmıhta çıplak olarak öldü. Fakirdi ama özellikle ölürken ne kadar fakir olduğunu biliyoruz. Onlar kendisine kötülük yaptıklarında esasında kendi düşmanlarına yardımcı oluyorlardı. Dikkat edersek Galatyalılar’da bu lanet ele alınıyor. Galatyalılar 3 ve Tesniye bu lanet konusunu ele alıyor. İsa Mesih lanet altındaydı, çünkü ağaca asılmıştı. İşaya 53 gibi metinleri de hatırlayabiliriz. Hatırlarsanız bu ayette İsa Mesih ağaç üzerinde acı çekerken bize hatırlatılıyor. Matta 27 de mezmur 22’den bazı bölümler alıyor. Burada İsa’nın lanetlenmesi ile ilgili durumu görüyoruz. İsa Tanrı tarafından tamamıyla terk edilmiş. Burada anlamamız gereken şey İsa Mesih’in ahdi bozmamış olduğudur. Tesniye 28’de de gördüğümüz gibi Tanrıya itaat etmeyenlerin başına bu geliyor. Ama İsa’nın hayatına baktığımızda İsa'nın hep itaat ettiğini görüyoruz. Bu durumda Tanrının kendi ahit kurallarını yerine getirmesini nasıl anlayabiliriz. İsa Mesih’te Tanrı bu yargıyı kendisine alıyor ki, Mesih’e iman edenler bu yargıdan kurtulsunlar. Biz ahdi bozanlar olarak İsa Mesih aracılığı ile yeni ahdi alıyor ve bereketleniyoruz. 1.Korintliler 5’de bize şöyle deniliyor:

 

‘‘İsa Mesih bizim fısıh kurbanımız olarak kurban edildi’’.

  

 

 

 

 

 

 

 

FISIH KUZUSU

 

Şimdi Fısıhla ilgili olan konuya eski ahite bakalım. Çıkış. 12:1-11. ayetlerine bakalım.

 

‘‘Ve Rab Mısır diyarında Musaya ve haruna söyleyip dedi: Bu ay size ayların başlangıcı olacak size senenin ilk ayı olacaktır. İsrailin bütün cemaatine söyleyip deyin: Bu ayın onunda her biri kendilerine bir kuzu atalarının evlerine göre bir eve bir kuzu alacaklar, ve eğer bir kuzu için ev küçükse, kendisi ve evine en yakın komşusu canların sayısına göre, bir tane alsınlar, kuzu için her birinin yemesine göre hesap edeceksiniz. Kuzunuz kusursuz, erkek, bir yıllık olacak, kendinize koyunlardan yahut keçilerden alacaksınız. Ve onu bu ayın on dördüncü gününe kadar saklıyacaksınız. Ve İsrail cemaatinin bütün cumhuru onu akşam üstü boğazlıyacaklar. Ve kandan alacaklar ve onu içlerinde yiyecekleri evlerin iki kapı süvesi üzerine, ve üst eşiği üzerine sürecekler. Ve o gece ateşte kebap olmuş eti ve mayasız ekmek yiyecekler, onu acı otlarla yiyecekler. Ondan çiğ yahut asla suda haşlanmış değil, fakat başı ve paçaları ve içleriyle beraber ateşte kebap edilmiş olarak yiyeceksiniz. Ve ondan sabaha kadar bir şey bırakmıyacaksınız. Fakat ondan sabaha kadar kalanı ateşle yakacaksınız. Ve onu şöyle yiyeceksiniz: belleriniz kuşanmış çarıklarınız ayaklarınızda ve değneğiniz elinizde olacak, ve onu acele ile yiyeceksiniz, o Rabbin fıshıdır.’’

 

İsrail oğulları kurban edilmiş kuzuyu çok özel bir akşamda çok aceleyle yiyorlar. Bu gece hatırlarsanız ahitsel bir lanet var. İsrailliler kuzuları boğazlıyorlar. Dikkat ederseniz kuzunun kanını evin üstlerine ve yanlarına sürüyorlar. Kuzuları bu evlerde yiyorlar. Ve beşinci ayette de kuzunun kusursuz olmasının gerektiği belirtiliyor. İsrailliler için bunun anlamı neydi? Bunun anlamı kuzuların ölümünü de paylaşmış olmalarıydı. Bunu yedikleri sürece, Tanrının Mısır üzerine dökmüş olduğu gazaptan kurtulmuş oluyorlardı. Çıkış. 12:12-13’e bakalım

 

‘‘Ve o gece Mısır diyarından geçeceğim ve insandan hayvana kadar bütün ilk doğanları vuracağım ve Mısırın ilahlarına hükümler yapacağım, ben Rab’im. Ve sizin bulunduğunuz evler üzerindeki kan size alamet olacak ve kanı görünce üzerinizden geçeceğim ve Mısır diyarını vurduğum zaman helak etmek için sizde bela olmıyacak.’’

 

Burdaki ayetlere dikkat ettiğimizde, üzerinde bu kan işareti olan hiç kimse yok edilmeyecek diyor. Aynı zamanda bu kurbanı yiyince de Tanrının kurtulmuş halkının birbirleriyle ilişki halinde olduklarını görüyoruz. Bu kuzunun yenmesi ile beraber halk hem dikey hem yatay olarak birbirleri ile bağlantı içinde oluyorlar. İsa Mesih kaseyi alıp bu benim kanımla yapılan anlaşma dediği zaman bunları bilmemiz gerekiyor. Bu olayda bahsi geçen kavramlar olarak gazap kasesi, fısıh yemeği, ölüm meleği, kurbanlık kuzu’yu görmekteyiz..Tesniye 28’i anlamamız gerekiyor. Tüm bu faktörleri birlikte değerlendirecek olursak, hem lanet ve hem de bereket olarak Tanrının bu ahitle bize verdiği mühür ve işaretin zenginliğini görebiliyoruz. Ahidin bir işareti olarak İsa Mesih çarmıhta bizi kurtarmış oluyor. Bu olaya dramatik bir biçimde baktığımızda zıt şeyleri görüyoruz, bunlar lanet, bereket, kurtuluş, tutsaklık. Bu olay Antlaşmanın işareti değil, mühürü de oluyor. Rabbin sofrası olarak kutladığımız bu sofra Tanrının kurtarışının bizim için olduğunu gösteriyor. Rabbin sofrasının bizim için hem işaret hem de mühür olmasının başka bir sonucu da vardır.

  

 

 

 

 

 

 

 

NASIL BİR VAAT?

 

Bu ahit aracılığı ile bize verilen bereket nedir? Her şeyden önce ahit aracılığı ile gelen bereket bir doktrin değildir. Amerika'da imanlıların kötü bir huyu var. Amerikalı imanlıların iki şekilde imana gelme hikayeleri var. Mesela yirmi iki yaşında iken İsa’ya iman ettim ama daha sonra Kutsal Ruhla vaftiz oldum! Ya da dillerle konuştum. Nedense bu tarz deneyimler İsa Mesih’i tanımaktan çok daha önemli gibi. Benim çevremde hikayeler böyle. Otuz iki yaşında iman ettim ama daha sonra Reform ilahiyatı ile karşılaştım derler. Sanki reform olmak çok önemli ve başka bir şey gibi. Hıristiyanlık bir doktrin değil, bir felsefe değil, bir fikir değildir. Bazen insanlar konuyu anlayabilirler ama bu konuyu iyice ifade edemezler. Bazen anlaşmanın bereketi lütuftur diyoruz. Bu cevap iyidir ama anlamı nedir? Westminister kısa ilmihalinde insanın amacı nedir? diye sorar. Eğer bu kişileri biraz daha zorlarsanız, bunun ne demek olduğu konusunda zorlandıklarını görürsünüz. Lütuf  veya Tanrıyı yüceltme gibi kelimeler bazen boş gibi geliyor. Bu yüzden bu kelimeleri sık  tekrar ediyoruz ama anlamlarını anlamıyoruz.

Tabiki ahitle gelen bereket lütuftur. Ama tekrar edilen antlaşmanın bereketi lütuftur ne demektir. Materyal olmayan bir gücün patlaması mı lütuftur? Sır dolu bir güç tarafından mı ele geçiriliyoruz? Böyle bir şey yok. Rabbin sofrasından bir lütuf olarak bahsediyoruz. Bu lütfu almak ne anlama geliyor? Rabbin sofrasında Mesih’i alıyoruz. Rabbin sofrasında yüceltilmiş ve dirilmiş İsa Mesih’le paydaşlık yapıyoruz.Rabbin sofrasını kutlarken hıristiyanlığın bir doktrin bir felsefe olmadığını anlıyoruz. Hıristiyanlık bir kişi ile ilişkidir. Bu ilişki İsa Mesih aracılığı ile Tanrı ile yapılan ve kutsal Ruhun gücü ile yapılan bir ilişkidir. Çok derinden gelen bir bilgi, anlaşılması kolay bir bilgi değil, çünkü gerçeği biz bazen fikirlerle açıklamaya çalışıyoruz.

Yuhanna 14:16’da İsa

 

‘‘gerçek benim’’

 

demektedir. Biz lütfu alırken bir kişiyi kabul ediyoruz. Aynı şekilde Rabbin sofrasını kutlarken bir kişiyi kabul ediyoruz. Bu da bize yeni ahitin öğrettiği doktrindir, daha önceki ahitlere İbrahim ile yapılan antlaşmaya, Musa ve Davut'la yapılan anlaşmalara bakmıştık. Hangi ahite baktıysak ondaki merkez aynıydı. Bize verilen ahitlerdeki merkezde bulunan söz, vaat,

 

‘‘Ben sizin Tanrınız olacağım, siz benim halkım olacaksınız’’ şeklindedir.

 

Bu ahitte bize verilen söz yaratıcımız ve kurtarıcımızla olan ilişkidir. Lütuf aldığımız doğrudur.Bize ahitte anlatılan bir şey almıyoruz, bir insan bir kişi alıyoruz. Sofranın etrafında toplandığımızda ne oluyor. Bizim ağabeyimiz İsa Mesih’le bir şölende birlikte oluyoruz. Bize kendi hayatını verecek kadar seven biriyle yemek yiyoruz. Bu bizim için çok anlamlı çünkü İsa Mesih tarafından kurulan bu ahit onun ahdinin işareti ve mührü oluyor.Onun ölümü ve dirilişi ise kendi ahdinin vaadinin tutulacağı ile çok sıkı şekilde ilişkilidir.

İsa Mesih’in yaptığı iş yüzünden O bizim Tanrımız olacak bizde onun çocukları olacağız. Bu yüzden Rab’bin sofrası bize bu vaadi getiriyor. Biz bunu imanla aldığımızda, bu vaadi bizim yüreğimizde mühürlüyor. Bu vaat yalnızca başkaları için değil, kendim için de geçerli. Rabbin sofrasının bu ahdin işaret ve mührü olması durumu bazı konuları da ortaya çıkarıyor. Ahdin hem işaret hem de mühür olmasıyla ilgili bazı durumlara bakalım.

  

 

 

 

 

 

 

 

HEM İŞARET HEM MÜHÜR

 

İlk önce Rabbin sofrası ile ilgili vaadi kutsal ayetlere bakarak bu işe bakıyoruz. Bu anlatacağım şey genellikle Türkiye’de olmuyor ama Amerika’da oluyor. Amerikalılar tapınmaya vaaza hazırlayıcı ön hazırlık işlemleri olarak bakıyorlar. Bu durumda verilen vaaz bir tapınma toplantısında en zirvede olan durum oluyor. Şimdi bir modele bakalım. Luka 24:13-27 ayetlerini inceleyelim.

 

‘‘Aynı gün öğrencilerden ikisi, Kudüs'ten altmış ok atımı uzaklıkta bulunan ve Emayus denilen bir köye gitmekteydiler. Bütün bu olup bitenleri kendi aralarında konuşuyorlardı. Bunları konuşup tartışırlarken İsa'nın kendisi yanlarına geldi ve onlarla birlikte yürümeye başladı. Ama onların gözleri O'nu tanıma gücünden yoksun bırakılmıştı.

Luk 24:17 İsa onlara, «Yolda birbirinizle ne tartışıp duruyorsunuz?» dedi. Üzgün bir halde, oldukları yerde durdular.

Bunlardan adı Kleyopas olan O'na, «Kudüs'te bulunup da bu günlerde orada olup bitenleri bilmeyen tek yabancı sen misin?» diye karşılık verdi.

Luk 24:19 İsa onlara, «Hangi olup bitenleri?» dedi. O'na, «Nasıralı İsa'yla ilgili olayları» dediler. «O adam, Tanrı'nın ve bütün halkın önünde gerek söz, gerek eylemde güçlü bir peygamberdi.

Başkâhinlerle yöneticilerimiz O'nu, ölüm cezasına çarptırmak için valiye teslim ederek çarmıha gerdirdiler; oysa biz O'nun, İsrail'i kurtaracak kişi olduğunu ummuştuk. Dahası var, bu olaylar olalı üç gün oldu ve aramızdan bazı kadınlar bizi şaşkına çevirdiler. Bu sabah erkenden mezara gittiklerinde, O'nun cesedini bulamamışlar. Sonra geldiler, bir görümde, İsa'nın yaşamakta olduğunu bildiren melekler gördüklerini söylediler. Bizimle birlikte olanlardan bazıları mezara gitmiş ve durumu, tam kadınların anlatmış olduğu gibi bulmuşlar. Ama O'nu görmemişler.»

Luk 24:25 İsa onlara, «Sizi akılsızlar! Peygamberlerin tüm söylediklerine inanmakta ağır davranan kişiler!

Mesih'in bu acıları çekmesi ve yüceliğine kavuşması gerekli değil miydi?» dedi. Sonra Musa'nın ve tüm peygamberlerin yazılarından başlayarak, Kutsal Yazıların hepsinde kendisiyle ilgili olanları onlara açıkladı.’’

 

Şimdi sahneye bir bakalım. Paskalya pazarı, diriliş bayramı, ancak bu öğrencilerin İsa’nın dirilişinden haberleri yok, düşündükleri iyi cuma. 17.ayette Luka onlar için ne diyor bakalım.

 

‘‘Yüzleri kederli olarak durdular’’.

 

Neden? 19. Ayetten itibaren kendi ümitlerinin çarmıhta nasıl yok olduğunu düşünüyorlardı. Artık çarmıhta öldüğü için bir ümit kalmamıştı. Öğrencilerin burada anlayışa ihtiyaçları var. 25. Ayetten itibaren İsa Mesih onlara kutsal yazıları anlatıyor. Tanrının sözünü onlara açıklıyor. Bu ayetleri onlara açıklayarak Tanrının verdiği vaat hakkında ümitlerini uyandırmaya çalışıyor. 25 ve 27. Ayetler arasında Tanrı sözünün açıklanışını görüyoruz. Bundan sonra 28 ve 32. Ayetleri okuyalım.

 

‘‘Gitmekte oldukları köye yaklaştıkları sırada İsa, yoluna devam edecekmiş gibi davrandı. Ama onlar, «Bizimle kal. Neredeyse akşam olacak, gün batmak üzere» diyerek O'nu zorladılar. Böylece İsa onlarla birlikte kalmak üzere içeri girdi.Onlarla sofrada otururken İsa ekmek aldı, şükran duasını yaptı ve ekmeği bölüp onlara verdi. O zaman onların gözleri açıldı ve kendisini tanıdılar. İsa ise gözlerinin önünden kayboldu. Onlar birbirine, «Yolda kendisi bizimle konuşurken ve Kutsal Yazıları bize açıklarken yüreklerimiz nasıl da sevinçle çarpıyordu, değil mi?» dediler.’’

 

İsa’nın onlara Tanrının sözünü açıkladıktan sonra onlarda olan değişikliğe bakın. Onlarla beraber masa başına geçiyor. Ekmeği alıyor bölüyor ve şükrediyor. Burada onlara hatırlatılan neydi? Son kez onunla beraber sofradaki vakitlerini hatırladılar. Onun verdiği vaatleri hatırladılar. Tanrının krallığı ile ilgili vaatleri hatırladılar. Dikkat ederseniz hem Tanrının sözünün öğretilişi hem de sofranın birleşimi ile beraber onların gözleri açılıyor ve onu tanıyorlar. Daha sonra aniden sofrada bütün bu İncil çalışması ile ilgili gereken her şey önlerine geldi. 33 ve 35. ayetleri okuyalım.

 

‘‘Kalkıp hemen Kudüs'e döndüler. Onbirleri ve onlarla beraber olanları toplanmış buldular. Bunlar, «Rab gerçekten dirildi, Simun'a görünmüş!» diyorlardı. Kendileri de yolda olup bitenleri ve ekmeği böldüğü zaman İsa'yı nasıl tanıdıklarını anlattılar.’’

 

Burada öğrencileriyle beraber konuşurken ekmek böldüğünde öğrencileri tarafından nasıl tanındığına dikkat edelim. Bu tekrar bize bu çeşit bir modeli hatırlatıyor. Çünkü hem sözün hem de sofranın uygulanışı ile biz Mesih’i, dirilmiş olan Mesih’i tanıyoruz. Hem Kutsal Sözden okuma hem de onu yorumlama bizi onu uygulamaya sevk ediyor. Bu nedenle tapınma iki bölüme ayrılıyor. Ancak burada doğru bölümlere sahip olmamız lazım. Vaazdan önce birkaç eylemin bizi vaaza yöneltiyor sözü doğru değil. Yani Tanrının Sözü birinci bölümde verilmeli. Dualarımız, ilahilerimiz ve bizim vaazımız birinci bölümde olmalı. İkinci bölümde ise Rabbin sofrasının kutlanması olmalı. Bu iki bölümlük model yüzyıllar boyunca kilisenin temeli olmuştur. Burada konu vaaz mı sakrament mi olmalı şeklinde kıyaslama değildir. Onun yerine burada belirtmek istediğimiz Tanrının hem vaazı hem sakramenti armağan olarak kiliseye vermesidir. Bunu örnekle resimleyelim.

  

 

 

 

 

 

 

 

BİR ÖRNEK

 

Eşinize seni seviyorum demeden, çok güzel bir çiçek demedi veriyorsunuz. Tabi güzel bir hareket ama ancak eşiniz bunu neden aldığını bilmiyor eşinin kendisini sevdiği için mi, yoksa yanlış bir şey yaptığı için mi bilmiyor. Eylemi yapıyorsunuz ama bir açıklama yok. Bir anlam eksikliği var burada. Şimdi farklı bir yöntem deneyelim. Eşi ona seni seviyorum diyor ama çiçekleri vermiyor. Bu durumda sevgi göz ile görülmesi gereken bir şeyden yoksun. O zaman eşi sözlerinin gerçekten doğru olup olmadığını merak ediyor. Üçüncü yönteme bakalım. Çiçekleri seni seviyorum sözleri ile vermiş olalım. Burada eylem yoluyla ve sözlerle vaat tam gerçekleşiyor. Çünkü kelimeler söylenen sözler verilen çiçeklere bir anlam katıyor. İlahiler olmadan vaaz olmadan, tapınma sözleri olmadan, sofra yalnızca yemek yemekten başka bir şey olmaz. Vaaz edilen sözler, ilahiler bu yemeği bir bağlam içine getiriyor. Tanrının sözü tapınma ile bize Rab’le bir iletişim getiriyor. Yine bu sofra olmadan Tanrının sözü ve ilahilerle yapılan tapınma bağlam dışı kalıyorlar. Yalnız Tanrının sözü ilahiler varsa bu kutlamaya katılıyoruz ama bu kutlama tam yapılmıyor. Sofra olmadan Tanrının sözü yalnızca ahlaki bir düzeltme ve azarlamaya dönüşüyor. Tanrının sözü olmadan da bu yemek, sizin hayalinize göre Tanrı sizi seviyor gibi bir şeye dönüşüyor.

  

 

 

 

 

 

 

 

NE SIKLIKTA?

 

Şimdi ikinci bir konuya geçiyoruz. Ne kadar sıklıkta Rabbin sofrasını kutlamalıyız? Ancak ahtin kendi doğasında bu sorunun cevabını buluyoruz. Tanrı kutsal Ruh aracılığıyla ve İsa Mesih’in aracılığıyla kendisini bizimle yakın bir ilişkiye davet ediyor. Onun lütfu gerçekten çok şaşırtıcı ve bizimle arkadaş olmak istiyor. Biz yine bu konudaki sorunun cevabını buluyoruz. Bu bizim arkadaşlığımızın sıkılığına bağlı. İnsan arkadaşlığımıza bakalım, beraber kahvaltı yiyorsunuz, kahve içiyorsunuz, gece geç vakit telefon ediyorsunuz. Arkadaşlık zaman alır. Arkadaşlık nasıl beslenir az zaman harcayarak mı, çok zaman harcayarak mı? Bu yüzden Rabbin sofrasının ne kadar sıklıkla yapılacağı sorusu daha iyi cevaplanır. Ne kadar sık sorusunu sormamalıyız? Onun yerine şunu sormalıyız. Dirilmiş olan Mesih’le ne kadar sık arkadaşlık yapmalıyız? Elçilerin İşleri 2.bölüm 42-47 ayetlerine bakalım.

 

‘‘Bunlar kendilerini elçilerin öğretisine, paydaşlığa, ekmek bölmeye ve duaya adadılar. Herkesi bir korku sarmıştı. Elçilerin aracılığıyla birçok harikalar ve mucizeler yapılıyordu. İmanlıların tümü bir arada bulunuyor, her şeyi ortaklaşa kullanıyorlardı. Mallarını mülklerini satıyor ve bunun parasını herkese ihtiyacına göre dağıtıyorlardı.

Elç 2:46-47 Her gün tapınakta toplanmaya devam eden imanlılar, kendi evlerinde de ekmek bölüp içten bir sevinç ve sadelikle yemek yiyor ve Tanrı'yı övüyorlardı. Tüm halkın beğenisini kazanmışlardı. Rab de her gün yeni kurtulanları onların arasına katıyordu.’’

 

Önce 42’ye bakalım. Elçilerin öğretişine, paydaşlığına, duaya aynı zamanda ekmek kırmaya kendilerini vermişler. Bu, ayda bir, yılda birkaç kez gibi gözükmüyor. Eğer 46 ve 47’ye bakarsanız günde bir paylaşıyorlardı. O zaman kilise sofrayı özel bir zamana çevirmemişti. Bu ekmeği kırmaya kendilerini verdiler çünkü topluluk buna vermişti. Amerika’da Rabbin sofrasını çok sık yaparsanız Rabbin sofrası ile çok haşır neşir olacak ve özelliği kalmayacak diyorlar. Ne kadar sık yemek yiyorsunuz. Normalde yemeği günde üç defa yiyoruz değil mi? Tabi bu sofranın çok büyük önemi var. Mesela bazen bütün bir ailenizle restoranda özel bir yemek yiyorsunuz? Genellikle yemeklerimiz sıradan her gün yediğimiz yemeklerden oluşuyor. Ama yinede biz yiyoruz neden? Çünkü bu armağana ihtiyacımız var. Hiçbir zaman çok sık yersem yemeklere önem vermeyeceğim demiyoruz. Eğer dünyevi yemeğe böyle davranmıyorsak neden gökten gelen ekmeye böyle davranıyoruz. Dünyevi yemeği kaçırmama konusunda çok ustayız ama göksel yemeği kaçırıyoruz.Yuhanna 6’da göksel yemek konusunda İsa’nın ne dediğine bakalım. Yuhanna 6:25-35’i okuyalım.

 

‘‘O'nu gölün karşı yakasında buldukları zaman, «Rabbî, buraya ne zaman geldin?» diye sordular. İsa şöyle cevap verdi: «Size doğrusunu söyleyeyim, mucizeler gördüğünüz için değil, ekmeklerden yiyip doyduğunuz için beni arıyorsunuz. Geçici olan yiyecek için değil, sonsuz yaşam boyunca kalan yiyecek için çalışın. Bunu size İnsanoğlu verecek. Çünkü Baba Tanrı O'na bu onayı vermiştir.» Onlar da şunu sordular: «Tanrı'nın istediği işleri yapmak için ne yapmalıyız?» İsa, «Tanrı'nın işi O'nun gönderdiği kişiye iman etmenizdir» diye cevap verdi. Bunun üzerine, «Görüp sana iman etmemiz için nasıl bir mucize yaratacaksın? Ne yapacaksın?» dediler. «Atalarımız çölde man yediler. Yazılmış olduğu gibi, `Yemeleri için onlara gökten ekmek verdi.'» İsa onlara dedi ki, «Size doğrusunu söyleyeyim, gökten ekmeği size Musa vermedi, gökten size gerçek ekmeği Babam verir. Çünkü Tanrı'nın ekmeği, gökten inen ve dünyaya yaşam verendir.»Onlar da, «Efendimiz, bizlere her zaman bu ekmeği ver!» dediler.

Yu 6:35 İsa, «Yaşam ekmeği ben'im. Bana gelen asla acıkmaz, bana iman eden hiçbir zaman susamaz» dedi. ’’

 

İlk önce 35. ayete bakalım

 

‘‘.....bana gelen asla susamaz, asla acıkmaz’’ .

 

Burdaki sözler bizim daha mı az sofraya gitmemizi istiyor. Yine bu fikre geri dönelim. ve çok kutlarsak özelliği kaybolacak görüşüne bakalım. Arkadaşınızla beraber oturuyorsunuz diğer zaman belki yalnızca kahve içiyorsunuz. ama önemli olan basit bir içecek bile olsa birliktesiniz. iki kişi arasında bir karşılaşma oluyor. Rabbin sofrası ile de aynı şey geçerli. Her yemek en üst düzeyde harika bir deneyim olmayacak tabi. Bazen yüreğiniz derin bir biçimde etkilenecek, diğer zamanlarda rutin olacak. Ancak her iki hissettiğiniz deneyimler de meselenin aslı değil. İki durumda da Mesih tarafından yediriliyoruz. Onun tarafından doyuruluyoruz Bu yüzden neden rutin olan bir şey ruhsal olmasın yanlış olsun ki, iyi huylar ne zaman kötü oluyor. sık sık yaptığımız iyi huylar aslında bize hayat veren alışkanlıklar olabilir. örneğin; uyumak, yemek, tapınmak gerçekten hayat veren alışkanlıklar. Gördüğümüz gibi kutsal ayetler sofrayı paylaşmaya daha çok çağırıyor.

Rabbin sofrasının Tanrının ahdinin işaret ve mührü olduğunu bilmekteyiz. Ancak bu konular birbirleri ile çok bağlantılıdır. Bu konuyu iki başlık altında inceleyeceğiz, Mesih İsa’nın varlığının o sofrada bulunması ve sofranın doğası.

Mesih İsa’nın sofrada varlığını anlamak için kısa ilmihaldeki 21 numaralı soruya bakalım: Tanrının seçilmişlerinin Kurtarıcısı kimdir? Bu soruda bir nokta üzerinde durmak istiyorum. İsa Mesih tek kişide iki ayrı doğaya sahip olarak sözü duyurmaya devam etmektedir. Tanrı oğlu ama insan. Beden aldığı zaman kendisi gerçek insan doğasını aldı İsa Mesih beden almış söz olarak hizmet verdi. Aynı zamanda da çarmıhta beden almış kelam olarak öldü. Aynı şekilde mezardan dirilişinde de beden almış sözdü. Babaya yükselişi de beden almış kelam şeklindeydi. Kendisi beden almış kelam olarak Babaya yükseldi. Elçilerin İşleri 1:1-11 arasını okuyalım.

 

‘‘Ey Teofilos, İlk kitabımda İsa'nın yapıp öğretmeye başladığı her şeyi, seçmiş olduğu elçilere Kutsal Ruh aracılığıyla buyruklar verip yukarı alındığı güne dek olanları yazmıştım. İsa, ölüm acısını çektikten sonra birçok inandırıcı kanıtlarla elçilere dirilmiş olduğunu gösterdi. Kırk gün süreyle onlara görünerek Tanrı'nın Egemenliğine dair konuştu. Kendileriyle birlikteyken onlara şu buyruğu vermişti: «Kudüs'ten ayrılmayın, Baba'nın vermiş olduğu ve benden duyduğunuz sözün gerçekleşmesini bekleyin. Şöyle ki, Yahya suyla vaftiz etti, ama sizler birkaç güne kadar Kutsal Ruh'la vaftiz edileceksiniz.» Elçiler bir araya geldiklerinde İsa'ya şunu sordular: «Rab, İsrail'e egemenliği şimdi mi geri vereceksin?»İsa onlara, «Baba'nın kendi yetkisiyle belirlemiş olduğu zamanları ve tarihleri sizin bilmenize izin yoktur» karşılığını verdi. «Ama Kutsal Ruh üzerinize inince güç alacaksınız. Kudüs'te, tüm Yahudiye ve Samiriye'de ve dünyanın dört bir bucağında benim tanıklarım olacaksınız.»İsa bunları söyledikten sonra, onların gözleri önünde yukarı alındı. Bir bulut O'nu alıp gözlerinin önünden uzaklaştırdı. İsa giderken onlar gözlerini göğe dikmiş bakıyorlardı. Tam o sırada, beyaz giysiler içinde iki adam yanlarında beliriverdi. «Ey Celileliler, neden göğe bakıp duruyorsunuz?» diye sordular. «Sizden göğe alınan bu İsa, göğe çıktığını nasıl gördünüzse, aynı şekilde geri gelecektir.»’’

 

İsa Mesih Baba Tanrıya yükseldi. Ama insanlığını bir koza gibi atmadı. Kendisi yine beden almış Tanrının oğlu olarak Babasının yanına yükseldi. Kendisi İlahi Kelam olarak bizim bedenimize bürünmüş ve bütün dünyayı ayakları altında yönetiyor. Bu Onun ilahi olarak işlevidir. İsa Mesih’in insani bir bedenle Babanın yanında olması bizim anlayışımızın ötesinde bir durumdur. Babanın sağ yanına yükseldi. Burası neresidir, Tanrı her yerde var değil midir? Böyle bir varoluş için İsa Mesih’in kendisi Babasının yanında nasıl bulunuyor. Bu uygun mudur? Tabi bunlara cevabımız yok. Cevabımızın olmaması bu konuda ödün vermemizi gerektirmemektedir. İsa Mesih sahip olduğumuz kan ve bedenimizi taşıyor, ve bizimle kendi insan doğamızı paylaşıyor. Şu anda Baba Tanrının yanında yüceltilmiş durumdadır. Demek ki, bizim kendi bedenimiz kendi insan doğamız Babanın sağ yanında yüceltilmiş durumda. Bu yüzden de son günde bizlerin yüceltilmemiz için bir vaat vardır. Bunun Rab’bin sofrası ile ilgisi nedir? Roma Katolikleri için bu öz dönüşümle ilgili olarak (Transubstantialism) şöyle bir anlayış vardır.

  

 

 

 

 

 

 

 

UNSURLAR SADECE ARAÇ

 

Kilise halka Rab’bin sofrasını verirken bu anda ekmek ve şarabın İsa’nın beden ve kanına dönüştüğünü kabul ediyorlar. Müjdeci (evangelic) kiliseler açısından ise ekmek ve şarap simgesel bir anlam taşımaktadır. Buradaki esas eylem İsa Mesih’in kişiye yaptığı bir şey olarak açılıyor. Roma katolikleri açısından ise İsa Mesih’in ekmek ve şarapta bulunuşu önemlidir. Müjdecilerde ise İsa Mesih’i hatırlama konusu önemlidir. Şunu bilmemiz lazım ki, sofrada İsa’nın varlığı Roma Katoliklerinin algıladığı gibi anlatılmıyor. Müjdesel (evangelical) görüşte olduğu gibi İsa Mesih bu şaraptan ve ekmekten farklı olarak ve sadece hatırlanmak için de anlatılmıyor. Bu çok ince bir detay. İsa Mesih bu şarap ve ekmek aracılığı ve Kutsal Ruh’un işi aracılığı ile bize gösteriliyor. Unsurların içinde değil, unsurlardan da ayrı değil ama unsurların aracılığı ile bize işini gösteriyor. Rabbin sofrasına geldiğimizde İsa Mesih’in çarmıha gerilişini , dirilişini ve yükselişini kutluyoruz. Mesih’in tümü, tam olarak hem beden almış insan halinde hem de insan olarak Rab’bin sofrasını kutladığımız anda bizimle birliktedir. Kutsal Ruh’un gücüyle onunla paydaşlıkta bulunuyoruz.

Bu konuyu şu şekilde daha iyi anlayabiliriz. Konuyu sözün vaaz edilmesi ile sakramentin ilişkisi açısından düşünebiliriz. Ne zaman kutsal kitap vaaz edilirse diyoruz ki, Mesih İsa bizim aramızda. Her iki doğaya mahsus olmak üzere, aramızdaki bu varlığı gerçek özel bir durumdur. Ancak vaaz aracılığı ile İsa Mesih aramızdadır demek, vaaz eden kişinin kağıdı ve mürekkep aracılığı ile İsa aramızdadır demek değildir. Buna rağmen beden almış Mesih bizim aramızdadır. Burada İsa ekmeğin, kanın içinde olmadığı gibi aynı şekilde mürekkebin içinde de değildir. Ancak Kutsal Ruhun gücü aracılığı ile bizim aramızda olur. İsa Mesih bize bu sofrada insan doğası almış olarak geliyor. Çarmıha gerilmiş, dirilmiş, Babanın sağında oturuyor, aynı zamanda yüceltilmiş olarak aramızda bulunuyor. Bu sofrada İsa’nın bütün bu unsurları içeren hayatını biz almaktayız. Sofrada beden almış kelamla paydaşlık yapıyoruz.

  

 

 

 

 

 

 

 

SOFRADAKİ PAYDAŞLIK

 

Şimdi de iki metne bakalım: Önce 1.Korintliler 10:16 ‘ya bakalım.

 

‘‘....Bölüp yediğimiz ekmekle Mesih’in bedenine paydaş olmuyor muyuz?’’

 

Burada İsa Mesih’in insanlığa olan vurgusuna bakalım. Pavlus özellikle İsa Mesih’in beden almasına insanlığına vurguda bulunuyor. Buna göre İsa Mesih’in sofrasına katıldığımızda onun insanlığıyla birliktelikte bulunuyoruz. Kutsal Kitap bu olayın nasıl olduğunu bize açıklamıyor. Biz herhangi bir biçimde paydaşlık ediyoruz. Herhangi bir biçimde dememizin sebebi de Kutsal Kitabın bunun nasıl olduğunu açıklamıyor olduğudur. Aslında akılcılıkla bunları pek açıklayamıyoruz. Bu yüzden Tanrı bize bazı gerçekleri açıkladığında bunu iyice anlayamıyoruz. Sadece onun önünde eğiliyoruz. Burada hiç birimiz Teslis’i mantığa dayalı olarak açıklayabilir miyiz? Bu bir sır ama buna inanıyoruz değil mi? Beden alma da aynı bunun gibidir, bunu da açıklayamıyoruz. Ancak buna inanıyoruz. Eğer bu nasıl oluyor diye merakımızı sona erdirip inanmaya başlarsak İsa Mesih’in sofrasına katıldığımızda bize verilen bütün armağanlara katılmış oluyoruz. Şimdi de Yuhanna 6:51-58’e bakalım.

 

‘‘Gökten inmiş olan diri ekmek Ben'im. Bu ekmekten yiyen sonsuza dek yaşayacak. Dünyanın yaşamı uğruna vereceğim ekmek de benim bedenimdir.»Bunun üzerine Yahudiler, «Bu adam yememiz için bedenini bize nasıl verebilir?» diyerek birbirleriyle çekişmeye başladılar. İsa onlara şöyle dedi: «Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu'nun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz.Bedenimi yiyenin, kanımı içenin sonsuz yaşamı vardır ve ben onu son günde dirilteceğim. Çünkü bedenim gerçek yiyecek, kanım gerçek içecektir. Bedenimi yiyip kanımı içen bende yaşar, ben de onda. Yaşayan Baba beni gönderdiği ve ben Baba'nın aracılığıyla yaşadığım gibi, bedenimi yiyen de benim aracılığımla yaşayacak. İşte gökten inmiş olan ekmek budur. Atalarınızın yedikleri man gibi değildir. Atalarınız öldüler. Oysa bu ekmeği yiyen sonsuza dek yaşar.» ’’

 

Burası çok rahatsız edici gibi görünüyor. İsa Mesih kendi bedeni, kanı hakkında tarifte bulunuyor.

 

“......Yahudiler çekişti....insanoğlunun bedenini yiyip, kanımı içmedikçe....”

 

Yuhanna 6’da İsa’nın söyledikleri ile 1.Korintliler 10. bölümde Pavlus’un söyledikleri arasında büyük bir bağlantı vardır. Burada bir örnek üzerinde duralım. Sevgi ile ilişkili olarak öpücüğü düşünelim.

  

 

 

 

 

 

 

 

SEVGİ ÖPÜCÜĞÜ

 

Öpüşmenin sevginin bir sembolü olduğu doğrudur. Ancak bunun daha ötesinde bir şey vardır. Sevgi öpüşme aracılığı ile gösteriliyor. Sevgi bu öpüşme aracılığı ile belirleniyor. Bu yüzden öpme ve sevgi birbirinden ayrılmaz. Bu örnekten yola çıkarak ekmek ve şarabın da dirilmiş olan Mesihle ilgili semboller olduğunu söyleyebiliriz. Hatta daha da öteye giderek bu unsurlar için, Tanrının sevgisini İsa Mesih aracılığı ile anladığımız özel unsurlardır diyebiliriz. Bu unsurlar aracılığı ile İsa Mesih’in sevgisini alıyor ve bunu hissediyoruz. Gerçekte Rab’bin sofrası İsa Mesih’in bize olan öpücüğüdür. Ekmek ve şarap aracılığı ile ve Kutsal Ruhun gücü ile Mesih’in sevgisi yüreğimize geliyor. Böylece biz Mesihi tanıyoruz. Bu da Kutsal Ruhun özel bir işidir. Bu tanıdığımız herhangi bir Mesih değil, kutsal Ruh aracılığı ile bize gösterilen Mesihtir. Kutsal Ruh’un işi aracılığı ile beden almış kelam önümüze geliyor. Şimdi burada Kutsal Ruhun işini söyleyelim. Kutsal Ruh cennet ve dünya arasındaki boşluğu kapatıyor. Bu işi yaparken de biz bu yemeği beraber paylaşıyoruz ve Rab’bin sevgisini de yüreğimize alıyoruz. Bu bedensel bir yeme değil. Biz o anda İsa Mesih’in kanını ve etini yemiyoruz. Ama İsa Mesih’e gerçekten ulaşmış oluyoruz. Burada akıllarımıza sığmayacak gerçeklerle karşılaşıyoruz. İşaya da bize hatırlatıyor ki

 

‘‘Tanrının düşünceleri ve yolları ne denli yüce ve ne kadar akıl almazdır’’.

 

Yeni Antlaşma da, bizim İsa Mesih’le sofra aracılığı ile bağlantıda bulunduğumuzu hatırlatıyor. Bunun nasıl olduğu değil, gerçekleşmiş olması önemlidir. Burada başka bir konuya bakalım. Bu konu unsurların yanlızca sembol olarak alınması ile ilişkilidir ve bu bakış açısı başka bir sorun yaratmaktadır. Eğer bunlar yüzde yüz sembol halindeyseler sakramentlerin lütuf aracı olması ortadan kalkıyor. Eğer sakramentler lütuf aracıları iseler bunun anlamı lütfun Allah’tan insana doğru verilmesi demektir. Tanrı sakramentte insana kendini, Mesihi gösteriyor ve bize lütuf veriyor. Ama bu sakrament’te yalnızca hatırlama durumu olduğu zaman burada tamamıyla ters bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu durumda eylem insandan Tanrıya doğru gidiyor. Bu durumda Tanrı sakramente esas eylemi yapacağı kişi olacağına biz eylemi yapan kişi oluyoruz. Yani buradaki esas anlam onun bize bir şey vermesi değil, bizim onu hatırlamamız demek oluyor. Biz o kadar meşguluz ki, onu hatırlayarak ona vakit vermiş oluyoruz. Görüldüğü gibi bu konular çok önemli. Bunlar bizim Rabbin sofrasını anlamamıza neden oluyor. Şimdi başka konuya bakmamız gerekiyor.

  

 

 

 

 

 

 

 

ANMA VE UMUT

 

Hatırlama ve umut etme konusunu ele alalım. İlk önce hatırlama konusuna bakalım. Bu noktada anmak fiili daha iyi görünmektedir. Luka 22:19’a bakalım.

 

‘‘Sonra eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve onlara verdi. «Bu sizin uğrunuza feda edilen bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın» dedi.’’

 

19. ayette dikkat etmemiz gereken şey, İsa’nın bir konuda vurgu yapmak istemesidir. ‘‘Bunu benim anılmam için yapın’’ diyor. 1.Korintliler 11:23-25 ayetleri arasına bakalım.

 

‘‘Size ilettiğimi ben Rab'den öğrendim. Ele verildiği gece Rab İsa eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve şöyle dedi: «Bu sizin uğrunuza feda edilen benim bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın.» Aynı şekilde yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: «Bu kâse benim kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır. Bunu her içtiğinizde beni anmak için böyle yapın.’’

 

İki durumda da hem ekmeği hem şarabı aldığımızda İsa’yı hatırlamak için yapmamız gerekeni söylemek istiyor. Yalnızca anıyoruz, sembolden öte değildir diyenler için şunu söylüyoruz. Tabi ki sofrayı kutladığımızda onu anıyoruz, bu yanlış değil, ancak bu yalnızca zihinsel ve tarihi bir eylem değildir. Tozlanmış bir hatırayı ortaya çıkarmıyoruz. Ya da tarihsel bir olayı hatırlamıyoruz. Yaptığımız şey geçmişi öyle bir canlı şekilde hatırlıyoruz ki, şimdiki hayatımıza yenilik gelsin. İsrail de aynı tür bir hatırlamaya davet edilmişti. Örneğin 4.emir Sebt gününü anın diyordu. Ancak bu emrin anlamı İsraillinin sabah kalkıp uyanarak ‘evet bugün sebt dir’ demesi değildir. Buradaki amaç şuydu. İsrailliler Sebti hatırlayınca hem kendilerine hem bütün yaradılışa bir yenilik geliyordu. Sebt hatırlaması bir değişmenin gücünü yansıtıyordu. Biz de sofraya gelip yine geriye bakıyoruz. Geriye baktığımızda İsa Mesih’in kurtarıcı olarak bize yaptığını hatırlıyor ve bunun doruk noktası olan çarmıhı hatırlıyoruz. Bunları hatırlayarak da şimdiki durumumuzda bir yenilenme meydana gelmiş oluyor. Bunu yaptığımız zaman, bu anmayı gerçekleştirdiğimizde şunu hatırlıyoruz. Kendimizi bırakmak ve çarmıhı taşımak. Kendimizi inkar etmek ve çarmıhı almak. İmanımız derinleşiyor ve cesaretimiz daha genişliyor. Kendi komşumuz için daha fazla karşılıksız sevgi vermeyi öğreniyoruz. Tanrı için olan sevgimiz daha da derinleşiyor.

Biz düşüş sonucunda meydana gelen bir dünyada yaşıyoruz. Ve dünyanın durumu ilk günahtan itibaren göz önüne alınıyor. Dünyamıza baktığımızda acı keder ve kırıklık görüyoruz, ve kendi günahımızın gerçekliliğini görüyoruz. Tanrının izzet içinde yarattığı bu dünya ne yazık ki, günah yüzünden acıya mahkum olmuş. Bu kötülük ve acı bizim zihnimizdedir. Bunu gördüğümüz zaman bunun sanki son durum olduğu gibi bir his uyanıyor içimizde. Bu durumda bu çaresizlik hissinde sofraya geliyoruz. Sofraya gelip çarmıhı hatırlamamız gerekmektedir. Ancak bizim bu anmamız ölü bir kahramanı anma toplantısı değildir. Bir cenaze merasimi gibi bir şey de değildir. Bizim hatırladığımız şey çarmıhta zafer kazanmış olan Mesihle ilgilidir. Aynı zamanda dirilişin ışığında da Mesihi hatırlamakla ilgilidir. Yine sofraya İsa Mesihte Tanrının zaferini görmek için geliyoruz. Onun yani Mesihin ölüm ve dirilişinde Tanrının ölüm ve günah üzerindeki zaferini de görüyoruz. Sofraya geldiğimizde yorgun ve cesaretimiz kırılmış belki de kendimizde kırılmış olarak geliyoruz. Ekmek bölündüğü zamanda biz İsa Mesih’i görüyoruz. Onu tanıyoruz, ve aynı zamanda Tanrıyı İsa’da görüyoruz ve onun aracılığı ile dünyada barış olduğunu görüyoruz. Günah yerine müjdenin iyi haberini alıyoruz. Bize müjdenin verdiği duyuruyu alıyoruz. Bu da günahın yenilmiş olmasıdır. Yine tekrar edelim. Anmaya davet ediliyoruz. Bizim için neler yapıldığını hatırlamak için..Rab’bin sofrasında aynı zamanda eskatolojik (gelecekle ilgili) bir yaklaşım vardır. Rab’bin sofrası aynı zamanda gelecekle ilgili bir haber de veriyor. Luka 22: 14-18 ayetlerine ve 30. ayete bakalım.

 

‘‘Yemek saati gelince İsa, elçileriyle birlikte sofraya oturdu ve onlara şöyle dedi: «Ben acı çekmeden önce bu Fısıh yemeğini sizinle birlikte yemeyi çok arzulamıştım.

Luk 22:16 Size şunu söyleyeyim, Fısıh yemeğini, Tanrı'nın Egemenliğinde yetkinliğe erişeceği  zamana dek, bir daha yemeyeceğim.»

Luk 22:17 Sonra kâseyi alarak şükretti ve, «Bunu alın, aranızda paylaşın» dedi.

Luk 22:18 «Size şunu söyleyeyim, Tanrı'nın Egemenliği gelene dek, asmanın ürününden bir daha içmeyeceğim.»’’

 

Luk 22:30 ‘‘Öyle ki, egemenliğimde benim soframda yiyip içesiniz ve tahtlar üzerinde oturarak İsrail'in on iki oymağını yargılayasınız.’’

 

Önce 16 ve 18’e bakalım. Burada ileriye doğru bakıldığını görüyoruz. Tanrının krallığı ile ilgili ileriye doğru bir bakış var. Tanrının krallığı ile ilgili olarak, ‘‘Senin krallığın gelsin’’ kavramlarında geleceğe bakılıyor. 1.Korintliler 11:26 ’ya bakalım.

 

‘‘Bu ekmeği her yediğinizde ve bu kâseden her içtiğinizde, Rab'bin gelişine dek Rab'bin ölümünü ilan etmiş olursunuz.’’

  

 

 

 

 

 

 

 

TANRISAL AMAÇ GERÇEKLEŞİYOR

 

Burada söylenmek istenilen şey, Rab’bin sofrasını kutlarken burada bitiriyoruz anlamında değildir, burada yönlendirme geleceğe doğrudur. Sadece Müjdesel kilisede Rab’bin sofrası konusunda geriye doğru bir hareket vardır. Tabi geriye bakacağız ama aynı zamanda ileriye de bakmalıyız ki, bir ümidimiz olsun. Bu eskatolojik bakış peygamberliklerden geliyor. İşaya 25:6/8 ayetlerine bakalım.

 

Ve bu dağda orduların Rabbi bütün kavmlara semiz şeylerden bir ziyafet, eski şaraplardan, ilikle dolu semiz şeylerden süzme eski şaraplardan ziyafet verecek’’ ‘‘Ölümü ebediyen yuttu ve Rab Yehova bütün yüzlerden göz yaşlarını silecek ve bütün dünya üzerinden kavmının utancını kaldıracak, çünkü Rab söyledi.’’

 

Gördüğünüz gibi burada peygamber ileriye doğru bakıyor ve bütün yaradılışta herkes için büyük bir ziyafetten bahsediyor. Bu peygamberlikle olan bir beklentidir. Tarihsel gerçekleşme için vahiy 19:1-9 ayetlerine ve özellikle dokuzuncu ayete bakalım.

 

‘‘Bundan sonra gökte, büyük bir kalabalığın sesini andıran yüksek bir ses işittim. «Haleluya!» diyorlardı. «Kurtarış, yücelik ve güç Tanrımıza özgüdür. Çünkü O'nun yargıları doğru ve adildir. Yeryüzünü cinsel ahlaksızlığıyla yozlaştıran büyük fahişeyi yargılayıp kendi kullarının kanının öcünü aldı.» İkinci kez, «Haleluya! Fahişenin dumanı sonsuzlara dek tütecek» dediler. Yirmi dört ihtiyar ve dört yaratık yere kapanıp, «Amin! Haleluya!» diyerek taht üzerinde oturan Tanrı'ya tapındılar.Sonra tahttan yükselen bir ses şöyle dedi: «Ey Tanrımızın bütün kulları! Küçük büyük, O'ndan korkan hepiniz, O'nu övün!» Sonra büyük bir kalabalığın sesini, gürül gürül akan suların ve güçlü gök gürlemelerinin sesini andıran sesler işittim. «Haleluya!» diyorlardı. «Çünkü gücü her şeye yeten Rab Tanrımız egemenlik sürüyor. Sevinelim ve coşalım! O'nu yüceltelim! Çünkü Kuzu'nun düğünü başlıyor, O'nun gelini hazırlandı. Giymesi için ona temiz ve parlak, ince keten giysiler verildi.» İnce keten, kutsalların adil işlerini simgeler.

Vahiy 19:9.Melek bana, «Şunu yaz» dedi. «Ne mutlu Kuzu'nun düğün şölenine çağrılmış olanlara!» Ve şunu ekledi: «Bunlar gerçek sözlerdir, Tanrı'nın sözleridir.»’’

 

Tanrının tarihteki işi tamamlanmış. Dünyanın tarihinde gereken amaçlar gerçekleşmiş kuzunun düğün ziyafeti başlamıştır. Bu, tarihin gerçekleşmesidir. Biz şimdi peygamberlik beklentisi ile tarihsel gerçekleşme süreci arasında bulunuyoruz. Bu ne anlama geliyor? Bunun bizim için olan anlamı kuzunun düğün ziyafetinden önce bir zevk alıyor ve bekliyor oluşumuzdur. Tanrının amacı günah dolu bir dünya değildi. Bu düğün yemeği, Tanrının isteğiydi ve bunun gerçekleşmesini bekliyoruz. Sofradaki bizim bu durumumuz, sofraya gelişimizde bize bir bakış açısı veriyor. Düğün yemeği bu şekilde olacak. İsa’nın kendi yakınları ile beraber olduğunda sofradaki paydaşlığını hatırlayın. Matta 9:11’de Ferisi şöyle soruyor.

 

‘‘Neden öğretmeniniz vergi görevlileri ile yiyor?’’

 

Luka 15’de kendisi yine günahkarlarla beraber yemek yiyor. Bu şekilde İsa’nın herkesle yemek yemesi dindarları çok kızdırmaktadır. Ancak vergi toplayıcıları, günahkarlar veya kenarda köşede kalmış halk tarafından itilmiş olan kişilerle paydaşlıkta bulunması onlar için büyük müjdeydi. İsa ile birlikte yenilen yemekler krallığın yemekleriydi ve müjdeyi getiriyordu. Bu yemekler sadece sosyal olaylar değildi. Bunlar Tanrının geleceğine dair işaretlerdi. Krallığın varlığı ve ümidi ile olan işaretlerdi.

  

 

 

 

 

 

 

 

GERÇEK SOFRA

 

Bu işaretler vahiy 19’daki büyük düğün şöleni ile ilgiliydi. İsa’nın şölenlerdeki işleri yalnızca basit sosyal bir olay değildi. Tanrının sözünün gerçekleşmesi ile ilgiliydi. Tanrının kilisesinde bunun nasıl işlediğine bakalım. 1.Korintliler 11: 17-34. ayetlerini okuyalım

 

‘‘Toplantılarınız yarardan çok zarar getirdiği için aşağıdaki uyarılarımı yaparken sizi övemem.

1Ko 11:18 Birincisi, toplulukça bir araya geldiğiniz zaman aranızda ayrılıklar olduğunu duyuyorum. Buna biraz da inanıyorum. Çünkü Tanrı'nın beğenisini kazananların belli olması için aranızda bölünmeler olması gerekiyor!

1Ko 11:20 Toplandığınızda Rab'bin Sofrasına katılmak için toplanmıyorsunuz. Çünkü her biriniz ötekini beklemeden kendi yemeğini yiyor. Kimi aç kalıyor, kimi sarhoş oluyor.

1Ko 11:22 Yiyip içmek için evleriniz yok mu? Tanrı'nın topluluğunu hor görüp yiyecek bir şeyi olmayanları utandırmak mı istiyorsunuz? Size ne diyeyim? Sizi öveyim mi? Bu konuda övemem! Size ilettiğimi ben Rab'den öğrendim. Ele verildiği gece Rab İsa eline ekmek aldı, şükredip ekmeği böldü ve şöyle dedi: «Bu sizin uğrunuza feda edilen benim bedenimdir. Beni anmak için böyle yapın.» Aynı şekilde yemekten sonra kâseyi alıp şöyle dedi: «Bu kâse benim kanımla gerçekleşen yeni antlaşmadır. Bunu her içtiğinizde beni anmak için böyle yapın.» Bu ekmeği her yediğinizde ve bu kâseden her içtiğinizde, Rab'bin gelişine dek Rab'bin ölümünü ilan etmiş olursunuz. Bu nedenle kim uygun olmayan şekilde ekmeği yer ya da Rab'bin kâsesinden içerse, Rab'bin bedenine ve kanına karşı suç işlemiş olur. Kişi önce kendini sınasın, sonra ekmeği yiyip kâseden içsin.

1Ko 11:29 Çünkü Rab'bin bedenini farketmeden ekmeği yiyen ve kâseden içen, böyle yiyip içmekle kendi kendini mahkûm eder.

İşte bu nedenle birçoklarınız zayıf ve hastadır, bazılarınız da ölmüştür. Eğer kendi kendimizi sınasaydık, yargılanmazdık. Dünyayla birlikte mahkûm olmayalım diye Rab bizi yargılayıp terbiye ediyor. O halde kardeşlerim, yemek için bir araya geldiğiniz zaman birbirinizi bekleyin. Aç olan varsa, karnını evde doyursun. Öyle ki, toplanmanız yargılanmanıza yol açmasın. Diğer sorunlara gelince, onları yanınıza geldiğim zaman hallederim.’’

 

Burdaki her detaya girmeyeceğiz. 18. ayette ‘‘aranızda ayrımlar var’’ diyor. Burdaki ayrılık fakir ve zengin arasındaki ayrılıktır. 22.ayette ne dediğine dikkat edin. Zengin olanlar fakirleri hor görüyor ve onları aşağılıyor diyor. Sofraya paydaşlık yapılınca kilisede fakirler unutuluyor. Evlerinde bolca olanlar fakirleri unutup sofraya geliyorlar ancak fakirleri göz ardı ediyorlar. 22. Ayette de gördüğünüz gibi evleriniz yok mu diyor. 29. Ayette de diyor ki, Tanrının bedenini tanımadıkları için yargı altına giriyorlar. Buradaki başarısızlık ilahiyat açısından değil, yani burada ortaçağda kullanılan unsurlarda Mesih’in var oluşu ile ilgili bir tartışma yok. Burada ki problem etrafınıza bakıp unuttuğunuz İsa Mesih’in bedenine ait olanlar var mı konusu ile ilgili. Etrafındaki kardeşlerin ihtiyaçlarını görmekte başarısızlığa uğramışlar. 20. ayette söylediklerine dikkat edin.

 

‘‘Birlikte olduğunuzda paylaştığınız Rab’bin sofrası değildir’’.

 

Eğer gerçekten Rabbin sofrası olsaydı kuzunun düğün şöleni gibi olacaktı. Bu büyük günde Rab’bin sofrasında fakirler asla unutulmayacaklar. İhtiyacı olanlar göz ardı edilmeyecekler. İsa’nın fakirler için müjdesi nedir? Luka 6:20’de şöyle diyor:

 

‘‘ne mutlu fakirlere çünkü onlar Tanrının egemenliğine sahip olacaklar’’. Luka 4:18 “Rabbin ruhu üzerimdedir.

 

Bu verilen müjde ile Korintos kilisesinde uygulanan Rabbin sofrası arasında ne kadar zıtlık var. Tanrının krallığında fakirlere saygı gösteriliyor Ama korintosta aşağılanıyor. Korintoslular sofranın bu geleceğe yönelik uygulamasını unutmuşlar. Demek ki, Rabbin sofrasının eskatolojik anlamı bize iki şeyi anlatıyor. Rabbin sofrası Tanrının çağırdığı halkın katıldığı bir hazırlık yeri gibi. Tanrının önünde herkesin eşit olduğu bir topluluk. İtaat eden ve kendini veren bir topluluk. Çokluğun paylaşıldığı bir topluluk. Barış, birbirini affetme ve sevginin olduğu bir topluluk. İkincisi sofra bize Tanrının dünyadaki görevine katılmamızı sağlıyor. Sofraya baktığımızda esas olan şey nedir? Bu, İsa Mesih’in hayat ve işinin uygulanmasıdır. Filipeliler 2:5-8’e bakalım.

 

‘‘Mesih İsa'da olan düşünce sizde de olsun. Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrı'ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. Ama yüceliğinden soyunarak kul özünü aldı ve insan benzeyişinde doğdu. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı. ’’

 

İsa Mesih kendini dünyaya kurban olarak verdi. Bu acı çeken bir sevgi şeklindeydi. Dünya kendisine İsa ile bağlandı. Şimdi İsa taht üzerinde sağda oturuyor. Hizmeti bitmiş değil. Yine işine devam ediyor ama Krallığın göreviyle devam ediyor. İsa Mesihle birlikte olarak dünyada yürüyoruz. Dünyaya yargı, adalet getirmek için bütün kötülüklerin içine girerek yaşamalıyız. Bu müjdeselliği açıklıyor. Sofra aracılığı ile bize tanımlanan müjdecilik, kampanyalardan veya programlardan oluşmaz. Müjdecilik, İsa Mesih’le beraber Kutsal Ruh’ta dünyanın acı çeken yerlerinde olmak demektir. Bunun anlamı Tanrının kanunu hakkında komşumuza hem söz hem de eylemle anlatmak demektir. Bu, her şeyi yenilemek, her şeyi yeni yapmak için Tanrının ilanıdır. İsa Mesih’le beraber sofrada oturduğumuzda onunla beraber birleşiyoruz. Aynı zamanda dünya ile de birleşiyoruz. Bu birliktelik ayrımcılığı yok ediyor ve ihtiyaçları karşılıyor ve kabul edilmeyenleri kabul ediyoruz.

  

 

 

 

 

 

 

 

SORU - CEVAP

 

Soru 1: Bazı gıdaların yasaklanması ile insanların bazı günahlarından uzaklaşmalarını sağlama arasında bir bağlantı var mı?

 

Buna iki temelli bir cevap verebiliriz. Yasaklanan meyve maddesel olduğu, kötü olduğu için yasaklanmamıştı. Burada Tanrının esas ilgilendiği konu güvendi. Tekvin 2. de Adem Tanrıya olan güvenini ifade etmeye çalıştı. Demek ki onun inanması gereken, Tanrının onu sevdiği ve kendisini Tanrıya tam güvenle verip ve ondan korkmadan onunla ilişkide bulunabilmesiydi. Ademin meyveyi yiyerek günaha sebep olması meyvenin kötü olması ile ilişkili değil, ama onun meyveyi yemesi onun dünyaya Tanrının yalancı olduğunu ilan etmesiydi. demek ki, Tanrı iyi değil, ona güvenilmez, o yalancıdır demiş oldu. Bu Tanrının verdiği bir armağan değildi bu meyveyi kendisi arzulamışdı.

Şimdi levililer bölümüne bakalım. Bu yasaların çoğu yemek rejimi ve diğer materyallerle ilgili. Dikkatle bakacak olursak bu maddesel şeyler kötü olduğu için yasaklanmamış, burada Tanrının yapmak istediği şey onlara öyle bir yasa veriyor ki, en küçük detay bile önemli bu yüzden yasa Tanrının tam kutsiyetini gösteriyor. Aynı zamanda İsrail'e söylemek istediği onların özel olduğu ve Tanrı için ayrılmış olduğudur.

 

Soru 2: Mesih'in göğe yükselişi ile Rabbin sofrası arasında bir bağlantı var mı?

 

Evet bağlantı var.

 

Soru 3: Sakramentdeki bereketi iyi olarak değerlendiriyoruz. Bu sofraya, kendi bencil istemlerimizi gerçekleştirip bir araç olarak kullanmamak için nasıl katılabiliriz? Çünkü orta doğu da bu bereketi almak özel bir arzudur.

 

Bu bereketin ne anlama geldiği ile ilintilidir. 2.korintliler 4.bölüm 7 ve 12. ayetlerini okuyalım.

 

2Ko 4:7 ‘‘Üstün gücün bizden değil, Tanrıdan kaynaklandığı bilinsin diye biz bu hazineye toprak kaplarda sahibiz.’’

 

2Ko 4:12 ‘‘ Böylece bizde ölüm, sizde ise yaşam etkin olmaktadır.’’

 

İsa’nın ölümünü her zaman bedenimizde taşıyoruz. Bu ayetlere baktığımızda Pavlus’un berekete sahip olduğunu görüyoruz çünkü İsa'yı gördü. Pavlus ilk kilise ile sofraya gitti, amacı İsa tarafından beslenmekti. Çünkü gördüğünüz gibi zorlanıyor, sıkıştırılıyor ama ezilmiş değil, zulüm görüyor fakat terkedilmiş değil, vurulmuş ancak yok edilmiş değil, kendi bedeninde İsa'nın ölümünü taşıyor. Bu yüzden bu tanıklığı verebilir. Vaftiz ve rabbin sofrası ile verilmiş olan bu ilişkiye sahip. Bu yüzden İsa Mesih'in sofrasıyla ilgili batıl itikatlardan uzak durmalıyız. Aynı zamanda kutsal kitaba uygun bir bakış açımız olmalıdır. Bu İsa Mesih’in sözlerini iyi anlamakla ilgilidir. Eğer bir kişi bütün dünyayı kazanır ama ruhunu kaybederse bunun ne faydası olacaktır. Sofraya özel bir bereket, kelam dışı bir bereket için gidilirse bu faydasızdır.

 

Soru 4: İlk dönemde sofraya hemen değil uzun bir süreden sonra gidiliyordu bunun nedeni nedir? Bu durum sofranın bir Sakrament olduğu görüşünü arka plana itmiyor mu?

 

Uzun bir süre katılmalarına müsaade etmeme batıl anlayışlarını ortadan kaldırmak içindir. İsa Mesih’in yemek yediği kişilere bakın. en sonda kalmış, hor görülen kaybolmuş kişilerle paylaşıyordu yemeğini, biz ise Rabbin sofrasını ilk olanlara veriyoruz. Bu yüzden Rabbin sofrasının ne zaman verileceği konusunda çok hassas olmamalıyız.Önemli olan kişinin imanda olgunlaşmış olmasıdır. Bu bağlamda sofraya geç katılımda, sofranın Sakrament oluşu arka plana atılmış olmamaktadır.

 

Soru 5: Çocuklar sofraya katılmalı mı?

 

Kilise bu konuda ayrılıyor. Tarihsel olarak ortodokslar çocuklara her zaman Rabbin sofrasını veriyorlar. Ancak batı kilisesi bunu takip etmiyor. Reform kiliselerinde dahi bugün çocuklara verip vermeme konusu tartışılıyor. Ben bu konuda daha önce katı olarak düşünüyordum. Çocuklara mani olma konusunda serttim. Hala bu konuya inanıyorum ancak eski inancımın gücü zayıflamış durumdadır. Bunun iki sebebi var. 1. Korintliler 11’de dediği gibi, ilkönce Mesih İsa’nın bedenini kilisede anlamak ve kendi kendimizi sınama söz konusudur. Ve bu noktada çocuklar Mesih’in bedenini fark edemezler, aynı zamanda kendi kendilerini de sınama gücünde değillerdir. Bunun uygun bir uygulama olmasına rağmen, yine de bu konuda bir sorum vardır. Pavlus’un söylediği bu iki emir acaba evrenselleştirilmiş ve belirli bir sınıftaki kişilere mi söyleniyordu. Ya da kızgın bir elçinin çok günahla dolu bir halka seslenişi miydi, onlara kızdığı için mi böyle bir emir veriyordu. Bu insanlar belki günahları içindeler. Bunu Korintoslulardan alıp evrensel bir uygulama yapmak mantıklı bir gösterim oluyor. Eğer bu ayetler olmadan, sadece Korintoslulara özel bir emir gibi görürsek, çocukların sofraya katılmasına engel olan başka bir şey var mı? Bu konuda tam emin değilim, duygusal olarak çocuklara Rabbin sofrasına katılma izni verme konusunda uzağım. Genel olarak Reform kilisesi çocukların sofraya katılmasına izin vermez.

Rabbin sofrasına kişileri çağırdığımızda günahlarınızı araştırın diyoruz. Çocuklar bunu anlayabilirler mi? İşte bu noktadan bakıldığında çocukların sofraya gelmesi uygun görülmeyebilinir. Ama görüldüğü gibi çeşitli bakış açılarından ötürü çocuklar katılır mı katılmaz mı tartışması söz konusudur.

 

Soru 6. Bir sakramentte Kutsal Ruh’un etkisini ve katkısını biraz derinleştirerek şunu soralım: Kutsal Ruh, sakramentlerin yanında mıdır? İçinde midir?

 

Burda şu örneği verebiliriz. Pazar sabahında olalım. Hepimiz kilisedeyiz. Rabbin sofrasını yapıyoruz. Elçilerin işleri kitabının dediğine göre İsa Mesih göktedir ve Baba’nın yanında oturmaktadır. Herşeyi ayaklarının altına sereceği güne kadar gökte görkemle hükmetmektedir. Sağ taraf neresidir sorusuna cevap veremeyiz. Ama Elçilerin İşleri kitabı İsa Mesih’in yükseldiğini açıkça belirtiyor. Bunun nasıl gerçekleştiğini İsa’nın nasıl yükselip sağ tarafa oturduğunu anlamak bizim için oldukça zor. Şunu biliyoruz ki, beden almış Tanrı artık bizim yanımızda değildir. Matta, Yuhanna, Petrus İsa ile konuşmak istediğinde yalnızca bir tarafa dönüp konuşması mümkündü. Bu bizim için mümkün değil. Ama biz başka bir avantaja sahibiz. Bir şekilde İsa fiziksel olarak yanımızda değil, kilisenin ön sırasında oturmuyor. Ama buna rağmen biz şöyle diyebiliyoruz: İsa gerçek anlamda bizlerle o sofrada vardır. Ekmek ve şarabı bize sunan önder her kim olursa olsun aslında, bunları sunan İsa Mesihtir. Aslında İsa Mesih orda bulunmaktadır ve kendisini bize sunmaktadır. Kendisi bizim yanımızda değilse, bu nasıl olmaktadır? Kalvin, yazmış olduğu Hıristiyanlığın ilkeleri kitabında buna değinmektedir. Burada aradaki uzaklığı yok eden ve bizleri İsa Mesihle birleştiren Kutsal Ruhtur. İsa Mesih’in yanımda olmasından daha iyi bir şey İsa Mesih’in içimde olmasıdır. Kutsal Ruh aracılığı ile bizler İsa Mesihle olan paydaşlığın öylesine derinliğini tadıyoruz ki, öğrenciler bunu tadamamışlardı. Kutsal Ruh yalnızca aradaki bu boşluğu kapatmaz aynı zamanda Tanrı sözünün vaatlerinin de yüreğimizde daha etkin kılma işlemini de yerine getirir.

Yine Kutsal Ruh Pazar sabahları bizlerin yüreğini açarak bu vaat sözlerini, İsa Mesihin varlığını, İsa Mesih’in lütfunu almamızı sağlar. Kalvin şöyle söylemişdi: ‘İsa Mesih’in aramızda var olması için Kutsal Ruhun ekmekle şarabı illa Mesih’e çevirmesi gerekmiyor’. Ekmek ve Şarap bizlere bu vaadi verebilir çünkü İsa Mesih kendi vaatlerini ve varlığını bunlara iliştirmiştir.

 

Soru 7. Sakramentleri yalnızca ihtiyarlar mı (önderler mi) yapmalı, yoksa herkes yapabilir mi?

 

Eğer herkes kendi inanışına ve şartlarına göre sakramentleri dağıtma yükümlülüğünü alırsa sakramentler hem Tanrının mührü hem de işareti olma özelliğini kaybederler. Yakup 5’e bakmıştık. Yakup şöyle diyordu:

 

‘‘şifa bulasınız diye günahlarınızı birbirinize itiraf edin.’’

 

Günahı içimizde hapsedince korku ve şüphe bizleri içten içe yemektedir. Şöyle sormuşduk, demiştik ki: Tanrı gerçekten beni bağışlar mı? Lütuf bunun çaresine bakabilir mi?. Bu yüzden Yakup diyor ki, günahlarınızı itiraf edin ki, şifa bulasınız. Bu günahların yol açtığı fiziksel rahatsızlıklar da olabilir.

Şimdi burada biraz ruhsal rahatsızlıklara bakalım. Biz bu yükü alıyoruz başka birine götürüyoruz. Benim dışımda olan bir ses bana desin ki, ‘İsa seni bağışladı.’ Müjde içinde bu günahlar bağışlanabilir. Sen gerçekten Tanrının çocuğusun. Fakat burada Yakup’un farkına vardığı problem şudur: Kendimi dinleyen kişi yalnızca ben olursam karmaşa içinde yaşamaya mahkumum, bu nedenle şifa bulmak için Müjdenin başka birisinden duyurulması gerektir. Öyle ki, bunun onaylayıcı bir gücü olsun. Bu yüzden bence yalnızca ihtiyarların ve önderlerin sakramentleri vermeleri çok önemlidir. Çünkü sakramentlerde İsa Mesih bizlere gelip diyor ki, ‘’alın ve yiyin bu benim bedenimdir’’. Bu olayda benim dışımda bir ses diyor ki, bu sizin günahlarınız uğruna feda edilen benim bedenimdir. Gerçek bir öykü . Bir gün şöyle bir olay olmuşdu: Adam masada oturuyordu, karısı vardı. Garson ekmek getirip ekmeği koydu. Adam dediki ‘Tanrı aniden bana konuştu.’ Masama bu ekmek konduğu anda eşimle Rabbin sofrasını yapmam gerektiğini duydum. Restoran ortasında bunu karımla yapmak istedim. Bir ses duydum, ve bu beni hoşnut etti. Biz de bunun üzerine restoranın ortasında bunu yaptık. Yani ben kendi kendime Tanrının sesi olmuş oldum. Bunu yapamam. Yüce Çoban kendi altındaki çobanlar aracılığı ile konuşuyor. İsa koyunlara kendi kendinizi besleyin demedi. Petrus’a, koyunlarımı besle dedi. İsa kendi kilisesindeki koyunları beslemek ve Kendi sesi olması için, kişileri Kendisi besliyor. Atama sırasında el koymanın değeri burda ortaya çıkıyor. İsa Mesih kendi topluluğundaki seçilmiş çobanlarını atamaya başladığında Kutsal Ruhun altında onlara ellerin konmasını istemiştir. Kilise, bizler arasından İsa’nın sesi olacak kişiyi seçmedi. Bizleri Kutsal Ruh yönlendirir. Bu nedenle yemek yemek için, koyunlar çobana gelir. Aslında koyunlar bu çobana geldiğinde,

 

‘‘bu sizler için feda edilen benim bedenimdir’’

 

diyen Yüce Çobana gelirler. Aslında Sakramenti kendi kendimize yapmaya başladığımızda kaçıklar gibi kendi kendine konuşmaya başlayan birisine benzeriz. Amerika’da bu konuda yeni bir anlayış var. Amerika’da bir misyon gurubu her üç yılda bir öğrencileri dünya müjdeciliği konusunda yüreklendirmek için bir konferans yapar. Bu toplantı sonunda her yeni yılın akşamında çok devasa bir Rabbin sofrası kutlaması yapılırdı. Bu grubun lideri bu yıl şöyle söyledi: ‘Bizim böyle yapmaya yetkimiz yok çünkü biz kilise değiliz. Çünkü kilise İsa Mesih tarafından atanmış çobanların yönetimindeki yerel topluluklardır.

 

Soru 8. Farklı inanışlardaki sakramentlere biz nasıl yaklaşabiliriz?

 

Bu zor bir soru. Reform topluluğunda bu sorunun nasıl cevaplanması konusunda bir fikir birliği olduğu konusunda emin değilim. Bazı kiliseler size Rabbin sofrasını vermeyeceklerdir. Bunun sebebi yalnızca yanlış nedenlerden dışlayıcı olmak değildir. Bunların düşündükleri şey tanımadığımız bir insana bu onaylayıcı sakramenti nasıl sunabilir olduğumuzdur. Çünkü bu sakrament olaylarını yalnızca kilise üyelerine sunulması gereken bir çobansal uygulama olarak görürler. Öyle kiliseler var ki, herkesi Rabbin sofrasına davet eder ama, evangelic kilisenin üyesi olmanızı ister. Başka bir seçenekte ise genel bir davet yapan pastörler vardır. Eğer İsa’ya inanıyorsanız gelin ve alın derler. Bunlar üç temel kategoridedir. Kişisel olarak ben son seçeneği kabul edemem. Çünkü herhangi bir şekilde bir kilise ile ilişkisi olmayan dışarda serbest dolaşan bir hıristiyan ciddi bir biçimde ruhsal bir itaatsizlik içindedir. Mesih’in bedeninin gözetimi altında olmamak çok ciddi bir sorundur. Burdaki sorulacak soru da şudur: ’bu kişi bilerek itaatsizlik içinde bulunduğu halde Rabbin sofrasından gelip alabilir mi? Her ne kadar birinci kategoriye sempati göstersemde bunun biraz dar olduğu görüşündeyim.. Belki de ikinci seçenek en iyi seçenek, yani bir kiliseye ait olması en iyi seçenek.

Örneğin; dışardan bir kişi, katolik kilisesinde Rabbin sofrasına çağrılıyor ya da atanmamış bir kişinin açtığı Rabbin sofrasına çağrılıyor. Benzer durumlarda bulunduğumda zorluklar şurdan kaynaklanıyordu. Bu sofrayı veren kişi belirli bir görüş içinde sunuyor. Ekmek ve şarap’ın fiziksel İsa olduğu görüşüne inanarak veriliyor. Bunu madde dönüşümü olarak algılıyorlar. İsa’yı her seferinde bir kez daha, bir kez daha kurban ediyorlar. Bu davete katılma durumunda, benim bu durumu kabul etmiş olduğum anlamına gelir diye düşünüyorum. Çünkü papaz, ‘benim verdiğim budur’ diyor ve ben de, ‘bunu alıyorum’ diyorum. Ekmeği ve şarabı etrafa öylece sembolik olarak veren için de aynı şeyi düşünüyorum. Bu Rabbin sofrasını veren kişiyi sevmediğim anlamına gelmez, sadece fikir ayrılığında olduğumu gösterir.

 

Soru 9. Vaftiz uygulaması konusunda ne söyleyebiliriz?

 

Bu konuda da bir birlik bulmak çok zor. Bazı kiliseler Roma kilisesini sapık olarak nitelendirip vaftizini kabul etmedikleri için vaftizi tekrarlamak istiyorlar. Bazıları hataları daha yumuşak değerlendirip ona göre vaftizi kabul ediyorlar. Bizler fazla miktarda müjdeci etkileşimi altındayız. Ne yaparsan yap görüşündeyiz. Eğer ben katolik sakramentini alırsam alırım, bu benim düşüncem diyebiliriz. Fakat ilginç olan şey Anglikanlar, Ortodoksların kafasındaki düşünceye sahip değillerdir. Her ne zaman Lutheranlar, Katolikler, Anglikanlar birlikte bir araya gelmeye çalışsalar her zaman sakramentler sorun olmuştur. Rum Patriği, Papa’ya komünyon vermez. Ama birbirlerini sevseler de birbirlerine sakrament vermezler. Bu insanlar bu konuyu daha ileriye götürüyorlar.

 

Soru 10. Rabbin sofrasına uygun olarak yaklaşmak nedir? Bazıları günahlıyım bunun için yaklaşmıyorum diyor. Bazıları seneler önce boşandım diyor. Hala öfkem var bu nedenle yaklaşmak istemiyorum diyor. Acaba İncil bu konuda ne diyor?

 

Cevap için 1.Korintliler 11:27-34’e bakalım.

 

‘‘Ko 11:27 Bu nedenle kim uygun olmayan şekilde ekmeği yer ya da Rab'bin kâsesinden içerse, Rab'bin bedenine ve kanına karşı suç işlemiş olur.

 1Ko 11:28 Kişi önce kendini sınasın, sonra ekmeği yiyip kâseden içsin.

1Ko 11:29 Çünkü Rab'bin bedenini farketmeden ekmeği yiyen ve kâseden içen, böyle yiyip içmekle kendi kendini mahkûm eder.

İşte bu nedenle birçoklarınız zayıf ve hastadır, bazılarınız da ölmüştür. Eğer kendi kendimizi sınasaydık, yargılanmazdık. Dünyayla birlikte mahkûm olmayalım diye Rab bizi yargılayıp terbiye ediyor. O halde kardeşlerim, yemek için bir araya geldiğiniz zaman birbirinizi bekleyin. Aç olan varsa, karnını evde doyursun. Öyle ki, toplanmanız yargılanmanıza yol açmasın. Diğer sorunlara gelince, onları yanınıza geldiğim zaman hallederim.’’

 

İlk önce 27.nci ayete bakalım. Burada Pavlus’un söylediği ilk şey Rabbin sofrasına uygun olmayan bir biçimde yaklaşmanın mümkün olmadığıdır. 28. Ayette ise uygun olmayan bir biçimde yaklaşmamam için ne yapmam gerektiğini söylüyor. 29.ncu ayette kendimi sınamam gerektiğini söylüyor. Ben bu sofraya yaklaştığımda Rabbin bedenini tanımalıyım. Burda bedenini farketmek ifadesini daha iyi anlamak için ayetin içindeki anlama bakmamız gerekiyor. Rabbin bedeni ile ne anlatmak istiyor. Bence diğer bölüme ve tümüne bakarsak aslında kiliseden bahsediyor. Buna Mesih’in bedeni diyor. Mesih Rab olduğundan buna Rabbin bedeni demek yanlış değildir. Yani ben Rabbin bedenini farketmeliyim. Yine bu bölümden çıkarılan anlama göre diğer Mesih’teki kardeşlerimle olan ilişkilerimin bilincinde olmalıyım. Peki belki diyeceksiniz ki, neden ilk olarak Rable olan ilişkimizi sınamamız gerektiğini söylemiyor. Bunun cevabı 1.Yuhanna gibi bir mektupta bulunabilir. 1.Yuhanna da Rabbe olan sevginiz diğer kardeşlerinize olan sevgide bellidir. Yuhanna diyor ki, kardeşini sevmiyorsan bana Rab ile olduğunu söyleme. Başkaları ile olan ilişkiyi sınamak Rable olan ilişkiyi sınamaktır. Bütün bu söylediklerimiz bölümün içeriğine göre anlamlıdır. Çünkü Korintos kilisesinde zenginler fakir kardeşleri eziyorlardı. Örneğin, İsa’nın Matta İncilindeki sözlerini hatırlayın. Burada İsa tapınma sırasında başka bir kardeşinizin size karşı bir yanlış yaptığını farkettiğiniz anda o kardeşle olan sorunu halledin demektedir. Aslında Pavlus da aynı prensibi Korintos kilisesinin yaşamında uyguluyor. Ben de Rabbin sofrasına her yaklaşışımda diğer kardeşlere olan ilişkime göz atmalıyım. Düzeltilmesi gerekeni düzeltmeliyim. Korintos kilisesinde çoğu bunu yapmıyordu. 30.ayette de bu nedenle bu insanların bir çoğu Rabbin disiplini altına giriyorlardı. 31.ayette Pavlus diyor ki,

 

‘‘siz kendinizi sınayın ki, Tanrı tarafından yargılanmıyasınız’’.

 

Bunları söylemiş olarak 33 ve 34. ayetler bütün bu sözlerin pratikte uygulamasını gösteriyor. Zengin olan kardeşlerin ilişkilerini gözden geçirmeleri isteniyor. Belki bir zaman kızdığımız bir kişi ölmüş olsun, bu kişi ile tabiki diri iken olduğu gibi barışma şansımız hiç olmayacak. Belki buna rağmen belki de Rabbin sofrası sırasında Tanrı size tövbe etmeniz gerektiği yönleri hatırlatıyor. Mesela kilise içinde birisi ile sorunun var. Bu demek değil ki, Rabbin sofrasını bırak hemen ona sarıl. Belki sofrada bunu daha iyi anladın. Sofradan, ve ibadetten sonra bu kişiye gidip özür dileyebilirim. Bu sakrament aracılığı ile barışabilirim. Belki sorununuz olan kişi Ankara da yaşıyor. Belki bu kişiyle kontağınız zorlanıyor. Ama hala Rabbin sofrasını alabilir ve ilişkileri düzeltmeye çalışabilirsiniz. Önemli olan Sakrament sırasında hatırlatılanlardan tövbe etmektir.

Ama burada aynı zamanda sahte kutsallığın da ortaya çıkabileceğini bilmeliyiz. Bir de şu olabilir, ben Rabbin sofrasını alamam çünkü kardeşle problemim var deyip her hafta Rabbin Sofrasını almamakla adeta İsa’yı kullanarak bu sorunla yüzleşmekten kaçıyor olabiliriz.

Uygunluk, sofraya uygun olarak yaklaşmak, mükemmel bir biçimde yaklaşmak amaçlı değildir. Sofra ilk önce günahkarlar içindir. Sağlıklı olanın doktora ihtiyacı yoktur. Hastanın ihtiyacı vardır. Bu nedenle sofraya her inanlı üye gelmek durumundadır. Rabbin sofrası sadece üzüntü kırıntı ve tövbe zamanı olmamalıdır. Bu yüzden bir çok gelenekte buna şükran ayini denmektedir. Bu Evkaristia’dır. Kalvin Genevedeki uygulamada sofrada öğe dağıtılırken topluluğun yalnızca kendi günahlarını düşünmelerini istemiyordu. Rabbin sofrası dağıtılırken toplulukta şükran ilahisi söyleniyordu. İlk Reform düzenlerinde yüreklerinizi Rabbe yüceltin ile başlanırdı, kendi içinize doğru şeklinde değildi.

 

Soru.11. Beni anmak için böyle yapın denildiğine göre bu yalnızca sembolik bir anlam taşımamakta mıdır?

 

Bu sözler bizi bir şeyi hatırlamaya çağırmakta hatta bundan daha fazlasını da yapmaktadır. İsa ‘‘bunu beni anmak için yapın’’ demeden önce ‘‘alın ve yiyin’’ diyor. Yani önce kendisinden olan bir şeyi alma, ondan sonra hatırlama var. Yani O bize bir şey vermek istiyor. Burada anmak kelimesinin doğası nedir? Burada anma yalnızca zihinsel bir düşünüş değildir. Eğer dördüncü emri düşünürseniz, Sebt gününü hatırlayın diyor. Bu sadece İsrailin bu günü hatırlamaları için söylenmiş bir söz değildir. Bu öyle bir şeydir ki, bu şimdiki zamanı değiştirir, bir kenara koyar ve yeni bir gerçeklik yaratır. İsrail Sept gününü akıllarında tutarak zaman içinde bir tapınak inşa ediyor öyle ki, Tanrı bu özel günde kendi halkı arasında özel bir biçimde yaşayabilsin. Yine söylüyorum bu sofraya yaklaşırken, Onu anmamız yalnızca zihinsel bir düşünce değildir. Geçmişteki çarmıh gerçeği şimdiki zamana konmuştur. Öyle ki, bu daveti veren İsa Mesihtir, Kutsal Ruh aracılığı ile ekmek ve şarap aracılığı ile bize kendisini sunar. Bizim anımsamamızla topluluk içinde yeni bir gerçeklik yaratılmış olur. Evangelik kardeşlerin, anmayı kısıtlamış olmalarından dolayı şu soruyu sormamız gerekmektedir. O zaman neye dayanarak bu sofraya geliyorlar. İsa Mesih’in Rabbin sofrasını verirken söylediği sözler İsa Mesih’in bizler arasında var olduğuna inanmamızı gerektirir.

 

Soru 12. Kaç kez vaftiz olabiliriz? Sonradan Mesihe iman eden bir kişi küçükken vaftiz edilmiş olsa ve tekrar vaftiz edilmek için ısrarda bulunursa ve bunun Kutsal Ruh tarafından israr edilmiş olduğunu anladığını söylerse ne yapmalıyız?

 

Bazen bizler kişisel görüşlerimiz çerçevesinde fikirler ediniyor ve bu fikirlerin Tanrıdan gelmiş olduğunu düşünebiliyoruz. Kutsal Ruh hiçbir zaman Tanrı sözündeki gerçeklere ters bir gerçek açıklamayacaktır. Bu tarz düşünen kişilere bizler Kutsal Ruhtan geldiğini söylediği görüşleri sınamasını önerebiliriz. Eğer bir kişi yürekten inansa bile onu yeniden vaftiz etmeyi reddederim. Bunun da nedeni şudur: O Kişiyi Koloseliler ikinci bölüme götürmemiz gerekir. Çünkü burada Pavlus Sünnet ve Vaftiz sakramentlerini Tanrı topluluğuna giriş töreni olarak karşımıza çıkarıyor. Belki bu kişiye şunu sorabiliriz. Her İsraillinin Tanrı halkı olması için kaç kez sünnet olması gereklidir? Bu şu demektir bu tören bizlerin sadece bir kere bu başlangıç safhasından geçebileceğini gösterir. Aynı şekilde Tanrı da bizlere vaftiz sakramenti ile mührünü koyduğunda bu başlangıçtan bir kere geçebiliriz. Tanrı topluluğuna girme konusunda bütün törenler ancak bir kez yapılmalıdır.

Ona söyleyebileceğimiz ikinci bir şey de onu ikinci bir kez vaftiz etmekle vaftizi değersiz hale getirmiş olduğumdur. Bunu yaptığım zaman başkasının vaftize verdiği önemi aşağıya çekmiş oluyorum. Çünkü eğer o kişinin bana dediklerini kabul edersem ve ancak vaftizin uygun olduğunu hissettiği zamanda vaftiz için fırsat verirsem üçüncü, dördüncü kez bu kişi için kapıyı açmış oluyorum. Vaftizin özünün insan duygularında değil ama Tanrının eyleminde olduğu konusunda ısrar etmeliyim, ve ödün vermemeliyim.

Bir inanlı her durumda çarmıha dönüp bakmalıdır. Mesih çarmıha gerildiğinde hiçbirimiz orada değildik. Bir inanlı her zaman çarmıha dönüp bakmaya teşvik edildiğinden dolayı bunu deneyim etmemiz bir şey ifade etmez. Biz bu gerçeği kendimize almaktayız Geçmişte olan vaftiz örneği, haçta bizim için kanını döken Mesih gibidir. Onun yanında değildik ama bu gerçeği gönenmiş durumdayız Küçükken bilmeden vaftiz olmuşsak sonradan, imanla bu gerçeğe inandığımızda bunu kabul etmiş olmaktayız. Vaftizdeki konu benim vaftiz oluşumu hatırlamam değil, vaftiz sırasında vaftiz aracılığı ile bana verilmiş olan vaatlerin bana verildiğine ve benim için doğru olduğuna inanmam demektir.

 

Soru.13. Geleneksel olarak Reform kiliseleri iki üç yaşına kadar olan çocukları vaftiz ediyorlar. Daha büyük çocukların vaftizi konusunda ne diyoruz? Ne zaman komünyon almalılar?

 

Çocukları ele alalım, çocuklar farklı durumlarda olabilirler. Her durum farklıdır. Her çocuğun İsa Mesihi kurtarıcısı olarak tanıması sürecinde aynı yolu izlemelerini isteyemeyiz. Bu nedenle her çocuk kendi verilerine göre değerlendirilmelidir. Ama farklı olayları değerlendirmek için kullanabileceğimiz bazı genel prensipler şunlar olmalıdır. Belki bir anne baba gerçekten iman etmiştir ve çocukları sekiz ve on yaşında olmuş olabilir. Bu çocukların da İsa Mesih’e inanmaları pek rastlanan bir durum değildir. Bu anne baba da çocuklarının da vaftiz olmalarını istiyor olabilirler. Pastörel olarak yapabileceğimiz şey bu aileye Tanrı antlaşması konusunda bilgi vermek ve daha sonra tüm aileyi vaftiz etmektir.

Çocukların sekiz aylık ya da sekiz yıllık olması Tanrı antlaşmasının doğasını değiştirmiyor. Çünkü bu antlaşma sizinle, çocuklarınızla ve uzakta olan herkes iledir diyor Bu nedenle bu vaftiz bütün aileye verilmelidir. Bu da aslında Tanrı lütfunun işlemesi için muhteşem bir fırsattır. Gerçekten çocukların anne ve babalarına bakıp, onların yeni imanlarını görüp Tanrının bütün bu aile yaşantısı üzerindeki, kendi mührünü basması olayına şahit olurlar. Bunun belki de mümkün olup olmadığını bilmiyorum ama bu dört kişilik ailenin tüm bireyleri İsa Mesih’e iman etti. İlk olarak bütün aileyi Rab’be getirdiğini ve antlaşmaya uygun bir biçimde yaşadıklarını gördüğümüzde bütün aile için hamt edebiliriz. Yani onların imanlarını da göz önünde bulundurarak vaftiz etmeliyiz.

Mesela bir ailenin on yaşındaki kızı Rabbe iman ediyor, ve ailesi iman etmiyor olsun. Ama aile buna karşı gelmiyor. Kiliseye gelmesine izin veriyor. Pastör onu ailesi olmadan eğitebilir ve ailesi olmadan da yeterli derecede eğitimden sonra vaftiz fırsatı verilebilir. Kilise üyesi olan ailenin çocukları bebekken vaftiz oluyor ve ondört yaşına geldiğinde iman açıklamasını yapmak istiyor. Burada Tanrı antlaşmasal çalıştığı için Ona şükran sunabiliriz. Yani Tanrı, halkını kullanarak bir antlaşma çocuğunu kendisine iman etmeye getirdi. Yine bu çocuk vaftiz de olmuş sahiplenmeyi bugün kabullenmiştir. Tekrar vaftiz yoktur. Ama belki reform geleneğine göre yapılan bir şey olarak bu çocuk ondört yaşına geldiğinde Rabbin sofrasından almak üzere pastörler tarafından bilgilendirilmesi söz konusu olabilir. Bir çocuk sekiz yaşındayken Rabbin sofrasında ne yapacak? Bence bu, durumu gösteren çok güzel bir örnek. Bence anne ve babanın kendisi bu sofradan çocuğun alıp almayacağına karar vermemelidir. Çünkü her anne baba bu kararı verecek özgürlükte değildir. Çünkü çocuklarını çok severler ve ruhsal durumlarını tam bilemezler. Belki bu durumda çocuğun gerçek anlamda Mesih’e iman ettiğini varsayıp bu anne baba çocuğu ihtiyarlara getirip ihtiyarların kararına göre çocuk Rabbin sofrasına gelebilir. Demin de dediğimiz gibi bu her koşula göre uyan tek bir formül ya da yargı kullanamıyacağımızı gösterir.

 

Soru.14. Çık.12:43-51 ayetlerini göz önüne alalım.

 

‘‘Ve Rab Musa ile Haruna dedi: fıshın kanunu budur. Hiçbir yabancı ondan yemiyecektir. Fakat her adamın para ile satın alınmış kölesi sünnet edildikten sonra, ondan yiyecektir. Yabancı ve ücretli hizmetçi ondan yemiyecektir. Bir evde yenilecek, evden dışarı etinden çıkarmıyacaksın. İsrailin bütün cemaati onu tutacaktır. Ve seninle beraber misafir garip, Rabbe fıshı yapmak isterse, bütün erkekleri sünnet edilsinler, ve o zaman onu yapmak için yaklaşsın, ve memlekette doğan adam gibi olacaktır, fakat sünnetsiz hiç kimse ondan yemiyecektir. Memlekette doğan adam için, ve aranızda misafir olan garip için şeriat bir olacaktır. Ve bütün İsrail oğulları böyle yaptılar. Rabbin Musaya ve Haruna emrettiği gibi böyle yaptılar. Ve vaki oldu ki Rab aynı o günde İsrail oğullarını Mısır diyarından ordularınca çıkardı.’’

Bu ayetlere göre küçük yaşta sünnet olmuş antlaşma çocukları da fısıh etinden yiyebiliyorlar. Buna göre çocuklar da Rabbin sofrasını alabilirler mi?

 

Bu konuda birkaç şey söylemeliyim. İlk olarak şunu söylemek gerekir, bu konuda tarihsel olarak çok büyük fikir ayrılıkları vardır. Gerçekten ortodoks kilisesinin tarihi gelenekleri karşısında durmak hafife alınacak bir şey değildir. Yüzyıllar boyunca ortodoks kilisesi çocuklarına bunu verdi. Katolikler vermedi. Ama bunu bazı protestanlar yaptı. Reform topluluğunda da bu büyük tartışmalar yaratmıştır. Bundan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız. Benim görüşüm Rabbin sofrasının bebeklere verilmemesi yanında olduğu için sözlerim bu yolda olacaktır. Örneğin, yeni antlaşma ile eski antlaşma sakramentleri arasındaki ilişki konusunda ne söyleyebiliriz. İlk olarak eski ve yeni antlaşma sakramentleri arasında bir süreklilik olduğunu biliyoruz. Sünnet bir kişinin Tanrı halkına kabul ediliş töreniydi. Vaftiz de bir kişinin kabulü içindir. Burada bir süreklilik vardır. Buna karşılık eski Antlaşmada kadınlara bu kabul ediliş töreni verilmemişti. Ama ilk kilise eski antlaşma sakramentlerine bakıp, kadınları vaftiz edemeyiz demedi. Bence aynı tartışmayı fısıh yemeğine de uygulayabiliriz. Hem yeni hem de eski antlaşma toplulukları Tanrının verdiği kurtuluşu kutlamak için bu görkemli sofrayı kutlarlar. Bu da bir sürekliliktir. Şimdi de şunu sorabiliriz. Bu iki antlaşma arasında çocuklara ilişkin bir süreklilik var mıdır? Eğer vaftiz konusunda bir süreklilik varsa, fısıhla Rabbin sofrası arasında da bir süreklilik olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Bu nedenle yeni antlaşma kilisesi, her ne kadar da vaftizi sünnetle ilişkili gördülerse de vaftizin doğası gereği kadınların da vaftiz edilmesi gerektiğini düşündüler. Şimdi de sormamız gereken soru şudur: Pavlus birinci Korintliler 11. bölümde Rabbin sofrası konusunu incelediğinde burada bir süreklilik olduğunu mu söylemek istiyor? 28.nci ayette ‘‘kendini sınasın’’ diyor. Batı kilisesi şöyle diyor, bu, Pavlus aracılığı ile Rabbin vermiş olduğu bir buyruktur ve bu buyruğu bebekler yerine getiremez. Aynı uygulama Fısıh için geçerli görülmüyor. Rabbin sofrasının doğasına bakıp çocukları dışlıyor mu oluyor? Aslında altı yaşındaki çocuk da birisini incittiğini farkedebilir ve bunu onarma girişimine girebilir. Bu nedenle bunlara Rabbin sofrası verilebilir. Ama Rum kilisesi diyebilir ki, Eski antlaşmadaki iki adet sakramenti çocuklara veriyorsunuz da, yeni antlaşmada neye dayanarak iki sakramenti de bebeğe vermiyorsunuz? Ben de şunu soruyorum kendime. Bu uygulamayı bu şekilde gerçekleştirenlerin doğu kiliseleri olması gerçeği, acaba coğrafi olarak Yahudi kiliselerine daha yakın olmalarından mı kaynaklanıyor? Ama Elçilerin İşleri ve Galatyalılara baktığımızda, bu yeni kiliselerin ne kadar zorluklar çektiklerini gözlemliyoruz.

 

Soru.15. Katolik kilisesinde ilk komünyon uygulaması mevcuttur. Yedi yaşındaki bir çocuk din dersi alıyorsa komünyon da alıyor mu?.

Hayır

 

Soru.16. Reform teolojisinde anlatılan, ifade edilen unsur kaybedilmeden, ibadet şartı olmak kaydı ile özel Rabbin sofrası yapılabilir mi? Örneğin, bir ailenin imanlı çocuğu artık Rabbin sofrasına katılma anlayışındadır. O zaman bu tören için Rabbin sofrası yapılabilir mi? Evlilik töreninde Rabbin sofrası verilebilir mi?

 

Rabbin sofrasının sadece Pazar sabahı ile sınırlanması gerektiğini düşünmüyorum. Bazı Yeni Antlaşma uzmanlarına göre Kudüs kiliselerinin belki de her gün Rabbin sofrasını kutladıklarını biliyoruz. Elçilerin İşleri 2:46’ da

 

‘‘her gün tapınakta toplanmaya devam ediyorlardı. Kendi evlerinde de ekmek bölüp içten bir sevinç ile yemek yiyorlardı’’

 

Bu nedenle bu cümleyi okuduğumuz her gün ifadesinin her gün ekmek bölme ifadesine gittiğini bilmiyoruz. Bazıları bunun gerçekten de çok mümkün olduğunu söylüyorlar. Aynı sofrada oturdukları zaman sakramentel olarak da ekmek bölüyorlardı. Tabiki Rabbin sofrasının doğasında bunu her gün yapmamızı yasaklamada bir engel yoktur. Her gün tapınıyor olsaydık, bu tapınışımızın bir parçası olarak bunu yapabilirdik. Bunu söylemiş olarak benim biraz çekindiğim bir düşünceyi söylemek istiyorum. Bundan yalnızca eğer sakramentler özenle uygulanmıyorsa çekinirim. Şu ana kadar gördüğümüz gibi vaaz edilen sözlerle sakramentler arasında ilişki var dedik. Ben bu denge uygun olarak korunduğu sürece Rabbin sofrasının her gün yapılmasında bir sorun görmüyorum. Kilise tarihinde bu dengenin korunmasının oldukça güç olduğunu görüyoruz. Şimdi protestan günahımızı itiraf edelim. Çoğu zaman Rabbin sözü sakramentleri kapatmış gibidir. Bazı kiliselerde sadece üç ayda bir Rabbin sofrası verilir. Her Pazar söz verildiği halde sakramentleri her Pazar yapmazlar. Bu uygulamalar aydınlanma çağından etkilenmiştir. Teknoloji çağında her şey bilgi çağıdır. Pastör 45 dakikalık vaaz verir ve Sakramente vakit yok der. Bilgi çağında gizeme yer yoktur. Rabbin sofrasını her gün uyguladıklarını bildiğimiz kiliselerin ise vaaz konusunda çok zayıf oldukları bilinir. Bu seferde Sakrament sözünü örttüğünden dolayı insanlar büyülü bir görüşe sahip olmaya başlarlar. Örneğin; Roma katolik kilisesinde bütün topluluk bedene yani ekmeğe sanki harika bir şeymiş gibi bakar, ve ekmeği yüceltir. Sonra da on dakikalık ahlaki konuşma dinlerler. Bu nedenle Pazar günü dışında Rabbin sofrasını güncel olarak uygulamayı düşünüyorsanız öğüdüm şudur. Tapınma kapsamı içinde sözün vaazi ile sakramentler arasındaki denge çok önemlidir. Sakramentleri uygulayacağımız ortamların, koşulların, zamanların hangileri olduğu konusunu özenle seçmeliyiz. Çünkü fazla dikkat etmezsek kızım mezun oluyor fazla vakti yok, Rabbin sofrasını yapalım diyeceklerdir. İnsanlar bir şeyi ileri götürmek için bunu yapacaklardır. Yine söylüyorum, bunu her birimizin kendi özel malı gibi düşünmemeliyiz, bu benim aile meselem değildir.

 

Soru.17. Vişne suyu ile  şarap arasında tartışan kiliseler var, bu konuda ne diyorsunuz?

 

Keşke bazı kardeşlerim bu dünyanın meyveleri konusunda bu kadar çok endişelenmemiş olsalardı. Ama Pavlus’un hıristiyan özgürlüğü sözleri ışığı altında şarap kullanmak konusunda özgür olduğum kadar kullanmayanlar konusunda da özgür olmalıyım.. Bu sadece Amerikan müjdecilerinin sorunudur.

 

Soru 18. ‘‘Sudan ve ruhtan doğmadıkça’’ ayetine dayanarak bu olayı, aynı zamanda mı olması gerekiyor şeklinde düşünmeliyiz?

 

Yeniden doğum ile vaftizin birbirleri ile bağlı olması gerekmiyor. Yeniden doğma olayı vaftizden önce olabilir. Birçok yetişkin için bu böyledir. Ama vaftizden sonra da yeniden doğuş olabilir. Yani bebek vaftizinde olduğu gibi. Bu tarihsel bir olay olmasından çok vaatler açısından önemlidir. İçindeki vaatler önemlidir. Bir kimse kendi yaşadıkları, kendi hissettikleri, kendi deneyimlerine değil, vaftiz kaynaklarına odaklaşırsa, kurtuluşun Tanrıdan geldiğine inanır. Benim bu konuda ne düşündüğüm, ne hissettim değil Tanrının bu konuya nasıl baktığı önemlidir.

 

Soru.19. Yalnız sudan doğması yeterli değil mi?

 

Yeniden doğuşa sebeb veren su vaftizi değildir. İyi bir fikir olduğu için vaftiz etmiyoruz, İsa emrettiği için vaftiz ediyoruz. Bizlerin aslında yeniden doğuşumuza vaftiz gözlüklerimizle bakmamız gerekiyor. Çünkü bu gözlüklerle baktığımızda güvenmiş olduğumuz hislerimiz değil, güvenmiş olduğumuz olmuş olan şeydir. Bu Allah tarafından yapılmıştır. Biz protestanlar olarak sen vaftiz olmazsan yeniden doğamazsın diye bir söylemi savunmuyoruz. Eminim ki, cennette vaftiz olmamalarına rağmen kurtulmuş birçok insan mevcuttur ve olacaktır da.

Eğer vaftizimdeki önemli olan şey benim hissedip hissetmememse kendi duygularım ve deneyimim ise ben bugün kendimi iman bakımından zinde hissediyor ama yarın hissetmiyorsam, yarın kurtuluşumun temeli ne olacaktır. İnsansal kaygılardan ziyade Tanrısal vaatler ön planda olmalıdır.

 

 

İzzet ve ihtişam, tüm çağlar boyunca, günahlarımıza kefaret olan Tanrı Kuzusu Mesih İsa’nındır. Gerçek Kilisenin başı olan yüce önder ve başkahinimiz Mesih İsa, bizleri tüm bedensel tutkulardan arındırsın ve vaad edilen mirasa layık kişiler olarak yaşam sürdürmemiz konusunda bizleri değişmez doğrularıyla yönlendirsin.. AMİN.

 

 





Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.