BÖLÜM 4
ÖZ VE KİŞİLİK: ÜÇLÜ BİRLİK GİZEMİNİ DERİNLEMESİNE İNCELEMEK
Hıristiyan olmak,
çok büyük bir akıl gerektirmez
fakat insanın sahip olduğu
tüm aklı gerektirir.
RICHARD C. RAINES
Üçlü Birlik anlayışımız için çok önemli olan, öz ile kişilik arasındaki farkı incelemeden önce, gizemin doğasına bakmamız gerekir.
Tanrı’nın mantıksız olmadığı üzerinde çok durdum. Tanrı, tutarlı ve uyumludur. Sözü anlaşılabilir. Fakat bu, Hıristiyanlık’ta gizem olmadığı anlamına gelmez.
Diğer bir deyişle, sıklıkla birbirine karıştırılan ve sorun çıkaran şu üç kavramı birbirinden ayırt etmiştim, çelişki, paradoks ve gizem.
Çelişkinin tanımını zaten verdiğimiz için şimdi diğer ikisiyle devam edeceğiz.
PARADOKS
Paradoks sözcüğü bazen çelişki sözcüğünün eş anlamlısı olarak kullanılır. Bu iki sözcük arasında, sözcüklerin köklerine kadar uzanan belirgin bir farklılık olduğu için, bu iki sözcüğün eş anlamlı olarak kullanılması üzücüdür. Paradoks sözcüğü, bir ön ek ile kökten oluşmaktadır. Para- ön eki, “yanında” anlamına gelir. İngilizce’deki paramedics (acil sağlık görevlileri) ve paralegals (hukuk asistanları) sözcüklerinde bulunan para- ön eki, sözcüğün kökündeki anlam ile birlikte çalışan kişileri tanımlar. Ancak, paradoks sözcüğünün en önemli kısmı köküdür. doks kökü, “düşünmek”, “görünmek” ya da “belirmek” anlamına gelen Grekçe dokein sözcüğünden gelmektedir. Bir paradoks, bir şeyin yanında durduğunda, yanında durduğu şey gibi görünen şeydir. Bir paradoksa paradoks denmesinin nedeni bir çelişkiye benzemesidir. Bir çelişki gibi görünür. Fakat bir çelişki değildir.
Bir paradoks, kolaylıkla bir çelişki zannedilebilecek kadar çelişkiye yakın olabilir. Üçlü Birlik formülü gerçek bir paradokstur. Formül ilk bakışta bir çelişkiye benzeyebilir fakat yakından bir incelemeyle çelişki olmadığı görülür.
Charles Dickens’in A Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikayesi) adlı kitabının giriş cümlelerini hatırlıyor musunuz? Güçlü edebiyat becerisiyle Dickens, paradoksu sanatsal bir şekilde kullanıyordu:
Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsüydü.
Zaman, aynı anda hem iyi hem de kötü nasıl olabilir? Ancak ve ancak, farklı iki ilişkide düşünülürse. Dickens’in tarif ettiği şey, bir anlamda en iyi zamanın yaşandığı, bir başka anlamda ise en kötü zamanın yaşandığı, tarihin gerçek bir mücadele dönemiydi. Sanayi alanında büyük bir gelişme yaşanıyordu. Bazıları için bu, büyük bir servet elde etme fırsatıydı. Bu kişiler için o dönem, zamanların en iyisi idi. Diğer kişiler içinse, yoksulluğun artması ve acının çoğalması idi. Bu kişiler için o dönem, zamanların en kötüsüydü.
Paradoks ile çelişki arasındaki farklılık, sahneye üçüncü bir terimin de girmesiyle, daha da karmaşık bir hal alır. Bu üçüncü sözcük, antinomi (yasa karşıtı) sözcüğüdür. Antinomi sözcüğü kısaca, “kanuna karşı” olan (anti-nomos) demektir. Aslında antinomi sözcüğü, Çelişki Kuralına karşı olan bir önerme ya da önermeler kümesi olduğu için, “çelişki”nin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır.
Dil, geliştikçe ve kurnaz değişikliklere maruz kaldıkça, antinomi sözcüğü paradoks sözcüğünün eş anlamlısı olarak kullanılmaya başlandı. Bu durum, özellikle İngilizler bu sözcüğü kullanırken görülmektedir. Artık, birisinin antinomi sözcüğünü kullandığını gördüğümde, acaba bir çelişkiden mi yoksa bir paradokstan mı bahsettiğine tam emin olamıyorum.
Hıristiyan felsefesinde de paradoks olan çok düşünce vardır. İsa hem insan hem de Tanrı’ydı. Kutsal Kitap, bizlerin ancak köle olmakla özgür olabileceğimizi söylemektedir. Bu düşünceler, kavraması zor fakat katiyen çelişki olmayan paradokslardır.
GİZEM
En basit haliyle gizem sözcüğü, bizim anlamadığımız bir şeyi belirtir. Bir şeyin gizemli olması, onun gerçek olmadığı anlamına gelmez. Daha fazla bilgiyle onu anlayabilmemiz mümkündür fakat şu anda bizden saklıdır. Kutsal Kitap bize şunu hatırlatmaktadır:
Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. (1.Korintliler 13:12)
Kutsal Kitap, bize birçok gizemi açıklamaktadır. Örneğin, Pavlus şöyle yazıyor:
İşte size bir sır açıklıyorum. Hepimiz ölmeyeceğiz; son borazan çalınınca hepimiz bir anda, göz açıp kapayana dek değiştirileceğiz. Evet, borazan çalınacak, ölüler çürümez olarak dirilecek, ve biz de değiştirileceğiz. (1.Korintliler 15:51-52)
Yine Pavlus şöyle yazıyor:
Görevim, Tanrı’nın sözünü, yani geçmiş çağlardan ve kuşaklardan gizlenmiş, ama şimdi O’nun kutsallarına açıklanmış olan sırrı eksiksiz duyurmaktır. Tanrı, kendi kutsallarına bu sırrın uluslar arasında ne denli yüce ve zengin olduğunu bildirmek istedi. Bu sırrın özü şudur: Mesih içinizdedir. Bu da size yüceliğe kavuşma umudunu veriyor. (Koloseliler 1:26-27)
Tanrı’nın açıkladığı gizemler vardır. Bizim anlayışımıza karşı örtülü olan başka gizemler de vardır. Pavlus, evlilikte bir erkek ve bayanın bir olduklarından bahsederken sözlerine şunu da ekliyor:
Bu sır büyüktür; ben bunu Mesih ve kilisyle ilgili olarak söylüyorum. (Efesliler 5:32)
Geçenlerde biri bana şunu sordu: “R.C., ışığın saniyede 300.000 km hızla ilerlemesini sağlayan şey nedir?” Afallamıştım. Bu soruya belki fizikçiler veya gökbilimciler yanıt verebilir. Ben veremem. Işığın bu hızla ilerlediğini biliyorum fakat neden bu hızla ilerlediğini bilmiyorum. Bu hareketin özünün, binlerce yıldır filozofları ve bilim adamlarını hayrete düşürdüğünü de biliyorum. Gerçeğin bizi şaşırtan birçok yönü vardır ancak, bizim onları anlayamamamız onları gerçeklikten aşağı kılmaz.
Belirgin bir nedenden ötürü gizem, çoğu zaman çelişki ile karıştırılır. Her ikisi de hemen anlaşılamamaktadır. Aradaki fark ise, gizemin daha fazla bilgiyle anlaşılabilir olması fakat gerçek bir çelişkinin asla anlaşılamaz olmasıdır. Çelişkileri anlayamayız çünkü çelişkiler aslen anlaşılamazlardır. Ne kadar zeki olursa olsun hiç kimse bir çelişkiyi asla anlayamaz.
Artık, Üçlü Birliğin zihin karıştıran bir gizem olduğunu hiç kuşkusuz kabul ediyorum. Bir varlığın üç kişiliği nasıl içerebileceğini anlamadığımız için, Üçlü Birlik bizim için gizemlidir. Bizler, bir varlığın bir kişiliğe eşit olduğunu düşünmeye alışkınız. Benim bu dünyada tanıdığım her birey, farklı bir varlıktır. Bununla birlikte, varlık kavramında, bizim böyle bir varlığı tek bir kişilikle sınırlamamızı gerektiren bir şey yoktur. Böyle düşünmemizin nedeni, bir kişinin bir varlık içermekte olduğunu düşünmeye alışmış olmamızdır.
Mesih’in kişiliği üzerinde düşündüğümüz zamanda da aynı türden bir gizemle karşılaşmış oluyoruz. Mesih konusunda kilise, iki doğayı bir kişiye yüklemektedir. Mesih’te, bir insan doğasına bir de tanrısal doğaya sahip bir kişiyle karşılaşırız. Tekrar söylüyorum, bu durum bizim anlayış yapımıza ters düşer. İki farklı doğaya veya öze sahip bir kişi düşüncesi, tecrübemize yabancıdır. Fakat, tek bir kişinin iki doğaya sahip olmasını gerektiren bir mantık kuralı yoktur.
Tekrar ediyorum, kilisenin Üçlü Birlik formülünün zorunlu nedenlerinden birisinin, öncelikle, Hıristiyanlığa karşı olanlarla kilise arasındaki sınırı belirlemek olduğunu unutmayalım. Kilisenin, bir taraftan triteizime (çok tanrıcılığın bir biçimi olan, üç tanrıya inanan görüş), diğer taraftan da Mesih’in ve Kutsal Ruh’un tanrılığını reddeden üniteryanizme karşı kendisini koruması gerekiyordu.
Kilise, 451 yılında yapılan Kadıköy Konseyi’nde bu sınırları koydu. İsa’nın vere homo (tamamen insan) ve vere deus (tamamen Tanrı) olduğunu beyan eden kilise, Mesih’in tam tanrılığını reddeden görüşler ile Mesih’in tamamen insan olduğunu reddeden görüşler arasında bir yön çiziyordu.
Ben teoloji okulunda öğrenciyken, daha sonra Yale Divinity School’da (Yale İlahiyat Okulu’nda) Dekan olan bir teoloji profesörü, düşüncesini bana şöyle demişti: “Delikanlı, eğer Kadıköy Konseyi’nin sınırları dışına çıkmak istiyorsan, Hıristiyanlık karşıtı olan taraflardan birisini seçmem gerekir.”
ÖZ VE KİŞİLİK
Üçlü Birlik formülümüzde, öz (ya da varlık) ile kişilik arasındaki ayırımdan defalarca bahsettik. Bu terimler nereden geldi? Bu terimleri Tanrı’ya uyarladığımızda onları nasıl anlamamız gerekir?
Tanrı’nın özünden bahsederken, Yunan düşüncelerinden bir kavramı ödünç almış oluruz. Bu kavram, varlık kavramıdır. Bazı teologlar bu noktada itiraz ederler. Daha önce de gördüğümüz gibi, İbrani düşüncesinin saflığına putperest felsefesi karıştırdığı için bu kavrama saldırıda bulunulmuştur.
Galiba bazı teologlar Grek diliyle, Kutsal Ruh’un bu dil ile yaşadığından daha fazla sorun yaşıyor. Kutsal Ruh, Tanrı esinini olan Yeni Antlaşma’yı aktarırken, aracı olarak Grekçe’yi kullanmaktan memnundu. Yeni Antlaşma’nın Grekçe’sinde, “varlık” anlamına gelen ousia sözcüğünün birçok biçimiyle çok sık karşılaşırız. Bu sözcük, “olmak” yükleminin etken geniş zaman ortacıdır.
Var olmak kavramı İngilizce için çok önemlidir. İngilizce’de “var olmak” yardımcı fiilini kullanmadan ne kadar şey yazabileceğimizi ve ne kadar konuşabileceğimizi merak ediyorum. İngilizce’deki am, is, are, were, was ve shall gibi sözcüklerin hepsi var olmak kavramından gelmektedir. Var olmak, bir şeyin var olduğunu anlatır. Eski Grek filozofu olan Parmenides, derin anlam taşıyan şu sözlerini kaleme alırken, “Bir şey ne ise odur”, var olmak hakkında bir ifadede bulunuyordu.
Tanrı’nın varlığından veya özünden bahsettiğimizde, Tanrı’nın olduğu şey hakkında konuşmuş oluruz. Tanrı’nın olduğu şeyin, kendi nitelikleri olduğuna inanıyoruz. Tanrı, bir araya getirildiğinde Tanrı’nın varlığını oluşturacak hiçbir bileşene sahip olmayan, tek ve bütün bir varlıktır. Tanrı, iki veya daha fazla parçadan oluşmaz. Öz olarak birdir. İşte bu yüzden kilise, Tanrı’nın Üçlü-Birliği üzerinde durmaktadır. Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki çoğulluk, Tanrı’nın özündeki tekliği reddetmez. Üçlü Birliği, Tanrı’nın üç parçası olduğu anlamında düşünmek, Tanrı’nın birliğinin ve tekliğinin ortadan kaldırıldığı triteizmin hatasına düşmektir. Her ne pahasına olursa olsun, kilise, Kutsal Kitap’ın tek tanrıcılığının bütünlüğünün sağlam kalmasını korumaya çalışmıştır.
Kilise, Tanrı’nın üçlü birliğindeki üç kişiden bahsederken, destek olarak Kutsal Kitap’a başvurur. Kutsal Kitap’ta bu konu için çok önemli olan bazı bölümler vardır.
YUHANNA BÖLÜMÜNÜN GİRİŞİ
Hıristiyan tarihinin ilk üç yüzyılında, kilisenin Mesih’in doğası üzerinde düşünmesinin merkezinde, Yuhanna Bölümünün Giriş sözleri –Yuhanna 1:1-18 – yer alıyordu. Yuhanna’nın Mesih için Logos (Söz) kavramını kullanması, teologların düşünme şeklini etkilemişti. Burada, Yeni Antlaşma’nın İsa hakkındaki en soyut ve belki de en derin öğretişiyle karşılaşmaktayız.
Yuhanna Bölümü şu sözlerle başlamaktadır:
Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. (Yuhanna 1:1-2)
Göze çarpan bu ifadeler Yuhanna tarafından, Söz (Greçke Logos) hakkında yapılmıştır. İlk ifade, Söz’ün “başlangıçta” var olmasıdır. Yuhanna sözlerine, Söz’ün yaratılışta etkin olduğunu beyan ederek devam etmektedir. “Başlangıçta” sözcüğü, yaratılış zamanını anlatmakta ve Söz’ün dünyanın yaratılışından önce var olduğunu belirtmektedir. Yani, evren var olmadan önce Logos vardı. Teologların, Mesih’in “önceden var olması” diye bahsettikleri şey budur. Hıristiyan teolojisi, genelde, önceden var olmayı sonsuzlukla ilişkilendirir. Yani kilise, Mesih’in eksiksiz tanrılığını kabul ettiğinde, İsa’nın sadece dünyadan önce var olduğunu değil aynı zamanda dünyadan önce, sonsuzluklar boyunca var olduğunu iddia etmektedir.
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, İsa’nın önceden var olduğunu kabul ederler fakat sonsuz olduğunu reddederler. Kutsal Kitap Mesih’e “tüm yaratılışın ilk doğanı” ve Baba’nın “biricik Oğlu” dediği için, Mormonlar ve Yehova Şahitleri, İsa’nın Baba tarafından yaratılan ilk yaratık olduğunu ileri sürüyorlar. O zaman İsa, dünyanın yaratılması işine sonradan ortak olmuş oluyor.
Yuhanna, Logos’un dünyadan önce var olmasından başka şeyler de söylemektedir. Söz’ün Tanrı ile birlikte olduğunu söylüyor. Bu ifadenin iki önemli yönü vardır. İlk olarak, ile birlikte ifadesinin kullanılması dikkatimizi çekiyor. Grekçe’den diğer dillere ile diye çevrilen üç sözcük vardır. Bunlardan ilki, syn- ön eki olarak çevrilen sun sözcüğüdür. (aynı synthesis (sentez), synagogue (sinagog), synchronize (senkronize, eş zamanlı ayarlamak) sözcüklerinde olduğu gibi). Saatlerimizi aynı zamana ayarlarken, saatlerin zamanlarını birbirleri ile karşılaştırırız. Sinagog sözcüğü ise bu ön eki, insanların birbirleri “ile” bir arada olmaları için bir araya gedikleri bir yeri anlatmak için kullanılır.
Grekçe sözcüklerden ikincisi meta sözcüğüdür. Bu sözcük genelde, “yanında” olmak anlamındaki “ile” olarak tercüme edilir. Ben eşimin yanında, onun ellerini tutarak sokakta yürürken, meta anlamında eşim “ile” birlikteyimdir.
Grekçe sözcüklerden üçüncüsü ise, bu üç sözcük arasında en derin anlamlı olanıdır. Bu Grekçe sözcük pros sözcüğüdür. Bu kısa sözcük, “yüz” anlamına gelen Grekçe prosopon sözcüğünün kökü olarak işlev görür. Pros sözcüğünün içerdiği anlam ise, birisiyle yüz yüze bir ilişkiye sahip olmaktır. Yuhanna’nın bölümüne Girişte kullandığı sözcük budur. Yuhanna, Logos’un başlangıçta “Tanrı ile birlikte” olduğunu bildirirken, burada aktarılan düşünce, Logos’un Tanrı ile birlikte yakın, derin ve kişisel bir ilişkide bulunmasıydı.
Bu ifadenin ikinci önemli özelliği ise, Yuhanna’nın burada Söz ile Tanrı’yı belirgin bir şekilde birbirinden ayırmasıdır. Bu da, Tanrı’nın üçlü kişiliğinde ayırım yapmamız gerektiğinin başlıca bir nedenidir. Kutsal Kitap, belirgin bir şekilde Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasında ayırım yapar. Yuhanna 1.Bölüm, bu ayırımın A Delilidir.
Buna rağmen, kesinlikle en çok dikkatimizi çeken şey, Yuhanna’nın üçüncü iddiasıdır. Yuhanna sadece, Söz’ün Tanrı ile birlikte olduğunu söylemekle kalmıyor ve bildirisine şöyle devam ediyor: “ve Söz Tanrı’ydı.”
Burada, Yeni Antlaşma’nın Mesih’in tanrılığı üzerine yaptığı en açık ve net iddia ile karşılaşmaktayız. Oysa, bir önceki ifadesinde Yuhanna, Söz ile Tanrı’yı birbirinden ayırmasına rağmen, şimdi, “olmak” yükleminin bir biçimini kullanarak Logos ile Tanrı arasında bir özdeşlikten bahsediyor. Burada Söz’ün varlığının ve de Tanrı’nın kimliğinin belirlenmesini görmekteyiz.
Kilisenin, Kutsal Kitap’a sadık kalarak, Üçlü Birliğin üyeleri arasındaki var oluşun birliği üzerinde ısrar etmek zorunda kalmasının tek büyük nedeni budur. Kutsal Kitap belirgin bir şekilde, Söz ile Tanrı arasındaki var oluşun özdeşliğini beyan etmektedir. Logos ve Tanrı, varlık veya öz olarak tektirler.
Ancak, Logos ile Tanrı arasında var olan ayırımı kabul etmeye devam etmeliyiz. Bu bölümde iki şey gayet açıktır: 1. Logos ile Tanrı arasındaki var oluşun tekliğini savunmalıyız. 2. Logos ile Tanrı’nın öz olarak tekliğine zarar vermeden aralarındaki farklılığı belirtmeliyiz. Logos ile Tanrı birbirinden ayrı diye, bu ayırım, öze yönelik bir farklılık veya ayırım olmamalıdır.
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, bu metnin açık öğretişinden kaçmak için inanılmaz dil oyunları yapmaktalar. Aslında, metinden kendi görüşlerini elde etmek için metni çarpıtıyorlar. Örneğin Yahova Şahitleri’nin Kutsal Kitap’ı bu metni şöyle tercüme ediyor:
Ve Söz bir Tanrı’ydı.
Yehova Şahitleri’nin kendilerini haklı çıkarmak için kullandıkları gerekçe, hatalı bir dildir. Metindeki belirgin anlam çıkarılmıştır. Grekçe’de belirsizlik harfi yoktur.
Bir ismin yanında belirtme eki olmadığı zaman, eğer anlam gerektiriyorsa belirsizlik eki olan bir sözcüğü eklenebilir. Eğer bu tür bir eklentinin yapılmaması gereken bir anlam varsa, o da bu ayetin anlamıdır. Eğer Mormonlar ve Yehova Şahitleri buraya belirsizlik eki olan bir sözcüğünü eklemek istiyorlarsa, çok tanrıcılığın en aşağı seviyesine düşmektedirler. Eğer Logos, Tanrı değil de, “bir” Tanrı ise, şu aşikar soruyu sormamız gerekir: Kaç tane Tanrı var? Yuhanna Bölümü’nün yazarı hakkında bildiğimiz bir şey varsa, o da Yuhanna’nın tek Tanrı’ya inanan birisi olduğudur.
Birçok Mormon ve Yehova Şahiti buna katılmaktadır. Savunmalarını daha kurnaz bir alana çevirmektedirler. İsa’nın ağzından çıkan ve anlaşılması güç bir satıra dikkat çekerler. İsa, kendisine iftira edenlerle tartıştığı sırada, Yahudiler
Şöyle yanıt verdiler: “Seni iyi işlerden ötürü değil, küfür ettiğin için taşlıyoruz. İnsan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun.” İsa şu karşılığı verdi: “Yasanızda, ‘Siz ilahlarsınız, dedim’ diye yazılı değil mi? Tanrı, kendilerine sözünü gönderdiği kimseleri ilahlar diye adlandırır. Kutsal Yazı da geçerliliğini yitirmez. Baba beni kendine ayırıp dünyaya gönderdi. Öyleyse ‘Tanrı’nın Oğluyum’ dediğim için bana nasıl ‘Küfür ediyorsun’ dersiniz? Eğer Babamın işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin. Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin. Öyle ki, Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz ve anlayasınız.” (Yuhanna 10:33-38)
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, Yuhanna 1:1’in “ve Söz bir tanrıydı” şeklindeki çevirisini aklamak için bu bölümü göstermektedirler. Burada İsa, içinde ilah sözcüğünün ölümlüler için kullandığı 82.Mezmur’dan bir alıntı yapmaktadır. Bu yüzden Mormonlar ve Yehova Şahitleri, Yuhanna’nın Söz için “bir” tanrıydı demesinin, Yuhanna’nın Giriş’teki amacının Logos’un gerçekten Tanrı olduğunu iddia etmesi anlamına gelmediğini ileri sürmektedirler.
Fakat, eğer Yuhanna 10. Bölümdeki metne daha dikkatli bakarsak, kendisini küfür etmekle suçlayan Yahudiler ile arasında geçen konuşmada İsa’nın, kendi tanrılığını reddetmediğini göreceğiz. Katiyen. Aslında metin, İsa’nın tanrılığının kuvvetli bir şekilde onaylanmasını içermektedir.
Bu tartışmada İsa, kendisine yapılan küfür suçlamasına yanıt vermektedir. Düşmanları, İsa’nın kendisini Tanrı’nın Oğlu olduğunu iddia etmesi üzerine İsa’ya saldırıyorlar. İsa’yı küfür etmekle suçluyorlar çünkü, “insan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun” diyorlar. Burada Yahudiler en azından Mormonların ve Yehova Şahitlerinin kavrayamadıklarını anlamışlardı; İsa, gerçekten de Tanrı olduğunu iddia ediyordu.
İsa’nın verdiği yanıttaki kurnazlık, İsa’nın kullandığı tartışma yöntemi bağlamında anlaşılmalıdır. Burada, klasik bir ad hominem türünden bir tartışma durumu yer almaktadır. Ad hominem yönteminde birisi tartışmayı kişiye karşı yapar. Yani, bir kişi kendi karşıtının görüşünü bir anlığına kabul eder ve bu görüşü mantıksal sonucundan geçirerek görüşün saçmalığını ortaya koyar. ( Bu yöntem reductis ad absurdum türünde bir tartışma olarak da adlandırılmaktadır.)
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, İsa’nın söylediklerini şöyle yorumlamaktadırlar: “Kendime Tanrı’nın Oğlu dediğim için mi beni küfür etmekle suçluyorsunuz? Dinleyin, Davut’un söylediği şeyden başka bir şey demedim. Ben, Eski Antlaşma’da ‘ilahlar’ diye adlandırılan yaratıklardan daha ilahi değilim.”
Yuhanna 10. Bölümün bu yorumuna göre İsa, “ilah” kelimesi gerektiği gibi Tanrı anlamını taşımadığı için, küfretmekle suçlanmaktan kurtulmaktadır.
Fakat İsa’nın tartışmada vurguladığı nokta bu değildi. İsa’nın söylediği şeylerin anlamı şuydu: “Eğer Davut’un ‘Siz İlahlarsınız, Yüceler Yücesi’nin oğullarısınız hepiniz’ (Mezmurlar 82:6) demesi küfür sayılmıyorsa, o zaman Baba’nın biricik oğlunu anlatmak için Tanrı sözcüğünü kullanmak hiç de küfür sayılmaz. Yani, eğer İsrail’in çocuklarına Tanrı’ya küfür etmeden, en basit anlamıyla Tanrı çocukları deniliyorsa, o zaman eşsiz bir şekilde Tanrı’nın Oğlu olan Kişi’ye Tanrı demek hiç de küfür sayılmaz.”
Aynı paragrafta İsa, dünyaya Babası tarafından gönderildiğinden bahsetmekte ve ardından kendisinin Babası ile bir olduğunu belirtmektedir: “Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz.”
Yuhanna 1:1’e döndüğümüzde, bu ayetin “Ve Söz bir Tanrı’ydı” şeklinde tercüme edilmemesini mecbur kılan bir başka neden görürüz. Eğer Mormonlar’ın ve Yehova Şahitleri’nin yürüttüğü mantığı takip edersek, aynı anda ve aynı şekilde, Yuhanna’nın en kötü türden çifte anlam ifade etmekten ötürü suçlu olduğu sonucuna varmak zorunda kalırız. Bu çift anlamlılığın mantıksal hatası, bir tartışma veya mantık yürütme sırasında terimlerin varsayımlarındaki anlamlar değiştiği zaman ortaya çıkar. Yuhanna şöyle yazıyor:
Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.
Belirtme eki ile veya belirtme eki olmadan, Yuhanna’nın tutarlı bir sonuca varması için, Tanrı sözcüğü metin boyunca anlamını koruması gerekir. Eğer ilk ifadede Tanrı sözcüğü Tanrı’nın kendisi anlamına geliyorsa, o zaman Yuhanna başka bir anlam amaçlamadığı sürece, aynı anlam ikinci ifadeye de uyarlanmalıdır. Eğer Mormonlar’ın ve Yehova Şahitleri’nin iddiasının ardından gidersek, Tanrı sözcüğüne bir ve aynı cümlede, birbirinden tamamen farklı anlamlar yüklemek zorunda kalırız.
Tüm bunlara, Yuhanna’nın hemen ardından, her şeyin Logos aracılığıyla yaratıldığını beyan ettiği ifadesini eklediğimizde, Yuhanna’nın Logos ile Yaratıcı Tanrı’yı bir tuttuğuna dair geride hiçbir şüphe kalmaz.
O zaman Yuhanna 1:1’in, Logos ile Tanrı arasında, bir anlamda ayırım olduğunu ve başka bir anlamda ise bir özdeşlik olduğunu görmemizi istediği sonucuna varıyoruz.
İBRANİLERİN KİŞİ SÖZCÜĞÜNÜ KULLANIMI
Üçlü Birlik formülü, Üçlü Birliğin üyelerinin öz olarak değil de kişilik olarak farklılığını belirtmeye çalışırken, mantıksal gerçeklerinden ötürü İbraniler Bölümü’ne de değinir. İbraniler yazarı şöyle yazmaktadır:
Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez ve çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğluyla bize seslenmiştir. Oğul, Tanrı yüceliğinin parıltısı ve O’nun varlığının öz görünümüdür. Güçlü sözüyle her şeyi devam ettirir. Günahlardan arınmayı sağladıktan sonra, yücelerde ulu Tanrı’nın sağında oturdu. (İbraniler 1:1-3)
İbraniler Bölümü’nün yazarı burada Mesih’i, “Tanrı yüceliğinin parıltısı, O’nun varlığının öz görünümü” olarak tanımlamaktadır. Baba’nın kişiliği ile bu Kişinin öz görünümü olan Oğul arasında bir ayırım görmekteyiz. John Calvin bu metni şöyle yorumlamaktadır:
Elçi, Tanrı’nın Oğlu’nu “O’nun varlığının öz görünümü” diye adlandırırken (İbraniler 1:3), şüphesiz Baba’ya, Oğul’dan farklı olduğu bir mevcudiyet yüklemektedir. (Institutes (Esaslar), I/X/2).
KİŞİ, MEVCUDİYET VE HİPOSTAZ
Calvin’den yapılan alıntıda, Calvin’in, teoloji dilinde çok sık karşılaştığımız bir teknik sözcük kullanması dikkatimizi çekiyor. Bu sözcük, mevcudiyet sözcüğüdür.
İngilizce’de birbiriyle yakından alakalı olan fakat birbirlerinden ayırt edilebilen üç sözcük vardır. Bunlar essence (öz), existence (var oluş), subsistence (mevcudiyet).
Benimle aynı mesleği yapmayan kişiler tarafından bana sıklıkla yöneltilen soru şudur, Var oluşçuluk ne demektir? Herkes var oluşçuluk ifadesini duymuştur ve birçok kişinin de bu ifadenin anlamı hakkında belli belirsiz bir bilgisi vardır. Var oluşçuluk ifadesinin, edebiyatta, tiyatroda, sinemada ve diğer sanatlarda da genişçe belirtilen bir mizacı vardır.
Var oluşçuluğun yirminci yüzyıldaki en önemli sözcülerinden birisi, 1980 yılında ölmüş olan Fransız yazar Jean-Paul Sartre’ydi. Sartre, var oluşçuluk hakkında bir tür özdeyiş, meşhur bir deyim icat etmişti. Bu deyim, şu şekilde tercüme edilmişti, “Var oluş, özden önce gelir.” Amacımız gereği, bu deyimin tüm felsefi önemini göz ardı edebiliriz. Şu anda üzerinde durduğumuz konu için önemli olan şey, bu deyimin var oluş ile öz, ya da var oluş ile varlık arasında kesin bir ayırım yapmasıdır.
Genel konuşma tarzımızda çoğu zaman var oluş ifadesini, varlık sözcüğün yerine kullanırız. İnsanların var olduğunu, Tanrı’nın var olduğunu söyleriz. İnsanların varlıklar olduğunu ve Tanrı’nın bir varlık olduğunu söyleriz. Kendimize insani varlıklar, Tanrı’ya da Yüce varlık diyerek, insanların varlığı ile Tanrı’nın varlığını birbirinden ayırırız. Bunu yapmamızın nedeni, Tanrı’nın bizden daha Yüce bir seviyede olduğunu kabul etmemizdir. Bizler yaratılmış varlıklarız. Bizler bağlı, türetilmiş, sınırlı ve değişken varlıklarız. Kısacası, bizler yaratıklarız. Tanrı, bir yaratık değildir. Tanrı yaratılmamış, bağımsız, türetilmemiş, sınırsız ve değişmezdir. Fakat Tanrı bir varlıktır.
Tanrı’nın “var olduğunu” söylediğimizde, Tanrı’nın gerçekten var olduğunu ifade ederiz. Fakat Tanrı’nın var olduğunu söylemenin uygun olmadığı bir teknik anlam vardır.
Bu sizi şaşırtabilir. Herhangi bir şekilde, Tanrı’nın varlığının gerçekliğini sorgulamıyorum. Fakat Tanrı’nın varlığı sadece “var olmak”tan daha yücedir.
Var olmak ifadesinin Latincesi, “-den dolayı bulunmak” anlamına gelen exsistere sözcüğüdür. (ex-, “-den dolayı” ve sistre, “bulunmak” anlamına gelir). Var olan şeylerin “-den dolayı bulundukları” şey nedir? Aslında kavram şöyledir: var olmak, var olduğundan dolayı bulunmaktır. Bu, var olmanın, tamamen varlığından dolayı bulunmak olduğu anlamına gelmez. Eğer bizler tamamen varlığımızdan dolayı bulunuyor olsaydık, var olmazdık. Tamamen var olduğundan dolayı bulunan şey, var olmamak veya hiç olmaktır.
“-den dolayı bulunmak” demek, bir ayağın var olmakta diğer ayağın ise var olmamakta olmasıdır. Bu anlaşılması zor olan ayırımın tüm amacı, sınırlı ve değişken olan yaratılmış varlıklara yer açmaktır. Bizim varlığımız, saf varlık değildir. Bizler, hem gerçek hem de muhtemeliz. Her zaman değişiyoruz. Fakat Tanrı değişmez. Olası değildir. Saf gerçektir. Sonsuza dek olduğu Kişidir. Aynı Musa’ya da dediği gibi, “BEN BEN’İM.”
Durum iyice karışıyor (sanki yeteri kadar karışmamış gibi). Mevcudiyet sözcüğü anlaşılması zor olan bir başka farklılık yaratmaktadır. Bu sözcüğün İngilizcesi subsistence sözcüğüdür. Subsist sözcüğünün anlamı tam olarak, bir şeyin “altında bulunmak”tır. Teolojideki anlamı ise, varlıktan dolayı bulunmak değil, varlığın altında bulunmaktır.
John Calvin ve diğer teologlar, Üçlü Birlik’teki kişiliklerden bahsederken, Üçlü Birlik’te bir öz (varlık) ve üç mevcudiyet olduğunu ifade etmektedirler. Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki üç kişilik, tanrısal özün altında bulunmaktadır.
Üçlü Birlik formülündeki kişi sözcüğünün Latincesi, persona kelimesidir. Bu sözcük, per- (“aracılığıyla”) ön eki ve sono kökünden oluşmaktadır. Roma tiyatrosunda bir persona, oyuncuların onun aracılığıyla konuştuğu bir maskeydi. Tiyatro dünyasının işareti olan maske sembollerini hepimiz görmüşüzdür. Komedi oyununu gülen yüz maskesi, dram oyununu da ağlayan yüz maskesi temsil etmektedir.
Kökü tiyatro diline ait olduğu için, persona sözcüğünü teolojide kullanma konusunda büyük çaba sarf edilmiştir. Yeni Antlaşma’da bulunan ve Latince’ye persona, diğer dillere kişi diye çevrilen Grekçe sözcük, hypostasis sözcüğüdür. Bu yüzden, Üçlü Birlik’ten bahsettiğimizde, “Tanrı’nın üçlü kişiliğinin hipostatik birliği”nden bahsetmiş oluruz.
Calvin, İbraniler 1.bölüm üzerinde daha fazla yorum yaparak şöyle yazmaktadır:
Tanrı’nın tek, bölünmemiş, tam kutsallıkta ve bölünme veya azalma olmaksızın, tamamen kendisinde içerdiği öze, Tanrı’nın öz görünümü (kişiliği) demek uygun olmaz, hatta saçma olur. Fakat Baba Tanrı, kendisine özgü özellikleri ile farklı olmasına rağmen, kendisini tamamen Oğul’da göstermiş olduğu için, kusursuz bir nedenden ötürü, Tanrı’nın kendi kişiliğini (hypostasis) Oğul’da gösterdiği söylenmektedir. (I/XIII/2).
İbraniler bölümünde Mesih’in “Tanrı yüceliğinin parıltısı” olarak tanımlandığı ayete ilişkin, Calvin daha fazla şey söylemektedir:
Elçinin sözlerinden çıkarılacak doğru anlam, Baba’nın Oğul’da parlayan, uygun bir mevcudiyeti (hypostaisis) olduğudur. Tekrar ediyorum, buradan da, Oğul’un kendisini Baba Tanrı’dan ayıran bir mevcudiyeti (hypostasis) olduğu sonucuna varmak kolaydır. Aynı şey Kutsal Ruh için de geçerlidir. Bu yüzden Kutsal Ruh’un hem Tanrı hem de Baba Tanrı’dan ayrı bir mevcudiyete sahip olduğunu doğrudan göstereceğiz. Üstelik bu farklılık, özde olan bir farklılık değildir. Çünkü böyle bir farklılık birçok kişiye saygısızlık olur. O zaman, eğer Elçinin tanıklığına güveniyorsak, buna göre Tanrı’da üç kişilik (hypostases) vardır. Latinler, Grekçe hypostasis sözcüğü ile ifade edilen şeyi ifade etmek için persona sözcüğünü kullanmışlardır. Bu sözcük, tartışma yaratacak kadar fazla bir titizlik, hatta terslik yaratır. En doğru tercüme mevcudiyet olmalıdır. (Esaslar, I / XIII / 2).
Hıristiyan kilisesinin üçlü-birlik Tanrısı’na olan inancını bildirmesindeki amacının, Tanrı’nın üçlü kişiliğinde üç değil, tek bir öz veya varlık olduğunu, fakat üç farklı kişiliğin mevcut olduğunu söylemek olduğunu görmekteyiz. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adları, Tanrı’nın özündeki bölmeleri değil, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki kişisel ayrımları ifade etmektedir.
Umarım okuyucular bu tartışmaya uzak kalmamıştır. Daha da önemlisi, umarım Kutsal Ruh üzerine yapılan tartışmanın önemini görmektedirler. Birçok imanlı, teolojik konuşmaları uzman teologlara bırakmaktan ve hayatını bir Hıristiyan hayatı olarak sürdürmekten hoşlanır. Fakat teolojik fikirlerin üretildiği yüzyıllar, temelde doğru inançlar olmadan Hıristiyan hayatının doğru bir şekilde sürdürülmediğini açıkça göstermiştir. Her Hıristiyan’ın teoloji eğitimi almış bir uzman olması gerekmez fakat her Hıristiyan’ın tapındığımız Tanrı’nın doğasını anlaması gerekir. (Tanrı’yı bütün aklımızla sevmemiz gerekiyor.) Bazen anlamak kolaydır, aynı günahkarın kendi ihtiyacını ve Tanrı’nın merhametini görüp tam bir içtenlikle “Rab, bir günahkar olan bana merhamet et” dediğinde olduğu gibi. Ancak, kafaların bazen daha çok çalışması gerekir. Tanrı ve Kutsal Ruh hakkında ileri sürülen birçok zıt görüş ve ifadelerin ortasında, kafanın çalışması gereklidir.
Eğer Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un Tanrı olduğuna, fakat Oğul’un Baba, Ruh’un da Oğul olmadığını ve her birinin kendine has mevcudiyeti olduğunu kabul edebiliyorsak, Üçlü Birlik hakkında hiçbir teknik teolojiye sahip olmadan da yolumuza devam edebiliriz.
Yaratılış ve kurtuluş tasarısında, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki bazı kişiliklerin diğerine boyun eğmesinden bahsederiz. Örneğin, Oğul olan Tanrı, Baba Tanrı ile sonsuzluğa ortak ve ortak öze sahip olmalarına rağmen, kurtuluş işinde Oğul’u dünyaya gönderen kişi Baba’dır. Oğul, Baba’yı göndermez. Benzer şekilde Kutsal Yazılar, Oğul’un Baba’ya değil, Baba’nın Oğul’a baba olduğunu söylemektedir.
Benzer şekilde, Kutsal Ruh’un, Baba ve Oğul tarafından gönderildiğine ve onlardan çıktığına inanırız. Kutsal Ruh, Baba’yı veya Oğul’u göndermez. Ne Oğul ne de Baba, Kutsal Ruh’tan çıkmıştır. Kurtuluş işinde, Oğul’un Baba’ya boyun eğdiği gibi, Kutsal Ruh da hem Baba’ya hem de Oğul’a boyun eğer.
Kurtuluş işinde boyun eğmek demek, daha aşağıda olmak demek değildir. Oğul ve Kutsal Ruh, Baba ile ve birbiriyle, varlıkta, yücelikte, saygıda, güçte ve değerde eşittir.