BÖLÜM 3
ÜÇLÜ BİRLİK GİZEMİ
Bir içinde Üç ve Üç içinde Bir,
İkisi de aynı olan Kişiye yakararak,
Bugün kendimi,
Üçlü Birliğin güçlü adına bağlıyorum.
Kutsal Kitap’ın en iyi bilinen bildirilerinden birisi de En Büyük Buyruk’tur:
Tanrı’nız RAB’bi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz. (Yasanın Tekrarı 6:5)
İsa bu buyruk hakkında şöyle demişti,
İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: ‘Komşunu kendin gibi seveceksin.’ (Matta 22:38-39)
İsa, En Büyük Buyruk için “ilk” buyruk derken, zaman açısından ilk buyruk olduğunu belirtmiyordu. En Büyük Buyruk açıklanmadan önce, Tanrı tarafından verilmiş birçok buyruk vardı. İsa “ilk” sözcüğüyle, açık bir şekilde, önem sırasını belirtiyordu. Bu buyruk, diğer tüm yasaların özetlendiği ve Kutsal Yasa’nın içindekiler ile Peygamberlerin dayandığı yasaydı.
Tanrı’yı bütün yüreğimizle, bütün canımızla ve bütün gücümüzle sevmeye başlamadan önce, sevmemiz gereken bu Tanrı kavramına biraz olsun sahip olmamız gerekir. En Büyük Buyruk’un ilk defa verildiği bir ortam ve koşul vardı. Yahudiler arasında bu ortama Şema denilir. Şema, Eski Antlaşma’da Yahudiler’in tapınmalarının özünü oluşturuyordu. Yahudi tapınmalarında sürekli olarak ezbere söyleniyordu ve gençliğinden beri İsa’nın bunu iyi bildiği ortadaydı. Şema, En Büyük Buyruk’u şu sözlerle tanıtır ve şöyle giriş yapar:
Dinle, ey İsrail! Tanrımız RAB tek RAB’dir. (Yasanın Tekrarı 6:4)
Rab tek Rab’dir! Bu inanç bildirisi, İsrail’in kesinlikle tektanrıcılığa bağlı bir ulus olduğunu gösterir. Tektanrıcılık, yalnız ve yalnız bir tek Tanrı’ya inanmak demektir. Bu durum, Eski Antlaşma’daki dinsel inancı diğer tüm çoktanrılı inançlardan belirgin bir şekilde ayırmaktadır. İsrail’in geçmişteki komşularının çoğu, çoktanrılı inanç sürdürüyorlardı. Ana bir tanrıya inanmış olsalar bile, birçok tanrı ve tanrıçalara tapınıyorlardı. Savaş, bereket, aşk, doğa ve benzeri şeyler için ayrı tanrılara sahiplerdi.
Bunun yanında, İsrail’in kaidesi ise Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın birliğine bağlı kalmak idi. On Emir’in İlk Buyruğu bu kaideyi pekiştiriyordu:
Benden başka tanrın olmayacak. (Mısırdan Çıkış 20:3).
Bu yasa, Yahve’den, yani gerçek Tanrı’dan başka herhangi bir tanrı veya tanrıçaya tapınmayı yasaklıyordu. Bu ayetin İngilizcesi’nde Benim önümde ifadesi de yer almaktadır. Bunun anlamı, öncelik olarak benim önümde değildir. Yani, On Emir’in İlk Buyruğu, öncelik veya önem sırasına göre Yahve’nin önüne koymadıkları sürece Yahudiler’in başka tanrılara tapınmasına ve hizmet etmesine izin vardır düşüncesini içermiyordu.
Tersine, “Benim önümde”nin ifadesi, “Benim huzurumda” anlamına geliyordu. Tanrı’nın burada söylemekte olduğu şey, herhangi bir yerde veya herhangi bir zamanda başka tanrılara tapınma münasebetsizliğini hoş görmeyeceğiydi. Yahve’nin dışında bir kişiye veya nesneye tapınmak, putperestlik seviyesine yozlaşmak ve bu yüzden Tanrı’nın öfkesine maruz kalmak idi.
Üçlü Birlik kavramının bu kadar çok şaşkınlık yaratmasını sağlayan şey, Eski Antlaşma’daki, tektanrıcılık üzerine olan bu hararetli buyruktur. Eğer Tanrı tekse, nasıl oluyor da biz üç kişiye – Baba, Oğul ve Kutsal Ruh – tapınmayı doğru kabul edebiliyoruz?
Üçlü Birlik kavramı bu soruyu yanıtlamayı amaçlamaktadır. Üçlü Birlik formülü şudur: “Tanrı öz olarak bir, kişilik olarak üçtür.”
Bu formül, Hıristiyanlığı, iki cephede yapılan ciddi bir savaştan korumaya çalışır. Bir taraftan kilise, tektanrıcılık inancına olan sıkı bağlılığını sürdürmek istemektedir. Formülün ilk kısmı bunu dile getirir, “Tanrı öz olarak bir”dir. Bu kısaca, Tanrı diye adlandırdığımız tek bir Varlık olduğu anlamına gelir.
Diğer taraftan kilise, Mesih’in ve Kutsal Ruh’un tanrılığına dair Kutsal Kitap’ın bulunduğu açık beyana sadık kalmaya çalışmaktadır. Bu yüzden kilise, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki üç kişiliği birbirinden ayırır – Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Bu da, formülün ikinci kısmını oluşturur, yani Tanrı “kişilik olarak üçtür.”
Bunun ne anlama geldiği üzerinde derinlemesine düşünmeye başlamadan önce, üçlü birlik formülüne karşı yöneltilen bazı genel itirazlara değinmemiz, bize yardımcı olabilir.
İTİRAZ 1: ÜÇLÜ BİRLİK İFADESİ, KUTSAL KİTAP’A AİT DEĞİLDİR VE YABANCI BİR FELSEFENİN KUTSAL KİTAP ESİNİNE SALDIRIDA BULUNDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.
John Calvin, özellikle bu eleştiri karşısında oldukça hassastı. Teoloji dilini, Kutsal Yazılar’da yazan sözcüklerle sınırlamak ve kısıtlamak isteyen bu kişilere yanıt veren Calvin, şöyle diyordu:
Eğer, Kutsal Kitap’ta harfi harfine bulunmadığı için bu ifadeye yabancı bir terim diyorlarsa, kesinlikle haksız bir kuralı kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu kural da, tüm Kutsal Kitap yorumlarının Kutsal Yazılar’da bulunan sözcüklerin dışındaki sözcüklerle yazılmadığını belirten bir kuraldır. (Institutes (Esaslar) I/XIII/3)
Calvin’in ve diğer teologların iddia ettikleri şey, meselenin Kutsal Yazılar’dan özel bir söz grubu alınıp alınmaması değil bu kavramın Kutsal Kitap’a ait olup olmadığı idi. Kutsal Kitap’a ait kavramları belirttikleri sürece, teolojik ifadelerimizde Kutsal Kitap dışı kelimler kullanabiliriz.
Calvin, tüm insan dillerinin güçlü ve zayıf yanlarının fazlasıyla farkındaydı. Şöyle yazıyordu:
Onun hakkındaki düşüncelerimizin aptalca olduğu gibi, onun hakkında konuşmak için kullandığımız dil de saçmadır. Ama yine de bazı iletişim araçları kullanılmalıdır. Hem düşüncenin hem de konuşmanın yanılmayan ölçütleri, Kutsal Yazılar’dan elde edinmelidir: bu sayede zihinlerimizin tüm düşünceleri ve ağzımızdan çıkan tüm sözler sınanmalıdır. (I/XIII/3)
Düşüncelerimizin sınanması şöyle olmalıdır: Düşüncelerimiz sağlam bir şekilde Kutsal Yazılar’dan mı elde ediliyor?
Gerçek Hıristiyanlık, Tanrı’nın kavranılamayacağını ileri sürer. Bu ifadeyle, bizim Tanrı hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimizi söylemiyorum. Kendisi hakkında Tanrı’nın açıkladıkları, uygun bir dereceye kadar anlaşılabilir. Ancak, Tanrı’ya ait gerçekleri kavrama yeteneğimizde, yapımız itibarıyla zayıflıklar vardır. Hiçbir insan, Tanrı’yı tam olarak kavrayamaz. Tanrı bilgimiz, geniş kapsamlı değildir. Tanrı’nın Kutsal Yazılar ile kendisini bize açıklaması bile, bizim zayıflığımız için bir çeşit tanrısal lütuftur. Tanrı, bizimle bizim dilimizle konuşur. Yine Calvin, Kutsal Kitap’ın Tanrı’yı tanımlamak için sık sık insani üsluplar kullanışı üzerine şu yorumu yapmaktadır:
Tanrı’nın bizlere bu şekilde, aynı hemşirelerin çocuklara yaptığı gibi, peltekçe konuşuyor olduğunu anlamayacak kadar akla sahip olmayan birisi var mıdır? Dolayısıyla bu tür bir anlatım, Tanrı hakkındaki bilgiyi bizim zayıflığımıza uyarlar fakat Tanrı’nın ne tür bir varlık olduğunu o kadar iyi açıklamaz. Tanrı’nın böyle yapması için, bulunduğu yücelikten kesinlikle çok fazla alçalması gerekir. (I/XIII/1)
Kilisenin, Kutsal Kitap’a ait kavramları kısa ve öz bir şekilde ifade etmek için Kutsal Kitap harici bir dil kullanmasının mecburi nedenleri vardır. Bir taraftan kilise, bunu yapmak zorundadır çünkü karşıt görüşlü olanlar, Kutsal Kitap’ın sözlerini Kutsal Kitap’ın amacı dışında bir anlama çekmek için bu sözleri çarpıtır ve saptırırlar. Bu daima, Kutsal Kitap’a aykırı düşünenlerin, kendi öğretişlerini Kutsal Kitap diliyle ifade etmek için yaptıkları bir hile olmuştur. Pavlus bu gerçek hakkında Efesliler’i uyarmaktadır:
Hiç kimse sizi boş sözlerle aldatmasın. Bu şeylerden ötürü Tanrı’nın gazabı söz dinlemeyenlerin üzerine gelir. (Efesliler 5:6)
Pavlus’un burada yazdığı “boş sözler”, anlamsız bırakılmış, gerçek içeriğini yitirmiş sözlerdir. Yüzyıllar boyunca kilise, dilin böyle yanlış veya kötüye kullanılması karşısında savaşmak zorunda kalmıştır.
Teknik teoloji dilinin amacı, anlam doğruluğuna ulaşmak olduğu kadar, insanları öğretişin hilekar ve kurnaz saptırmalarından da korumaktır. Bazı vicdansızların terimleri kendilerine uyarlayarak yeniden tanımlayamayacakları kadar sıkı bir inanç bildirgesi veya iman bildirisi yazmanın imkansız olduğu söylenmektedir.
Hıristiyanlık karşıtı görüşe sahip olanların meşhur taktikleri, sözcükler üzerinde teolojik tartışmalar yaratmaktır. Calvin bu sorun hakkında, bu sorunu kilisenin Üçlü Birlik bildirisiyle ilişkilendirerek şöyle yazmaktadır:
Gerçeği tartışarak gerçekten kaçan iftiracılara karşı gerçeğin korunması gerektiğinde, bu tür yenilikler (eğer yenilik diye adlandırılması gerekiyorsa), en lazım şey olurlar. Bu yüzden, bugüne kadar başımızdan, saf ve sağlam öğretişin düşmanlarına karşı sürekli olarak saldırmaya çağrıldığımız bir çok olay geçmiştir. Bu hilekar yılanlar, gayretle kovalanmadığı ve yakalanıp sıkı bir şekilde tutulmadığı sürece, kıvrak ve dolambaçlı sarmalları aracılığıyla kaçarlar. Bu yüzden ilk Hıristiyanlar, Hıristiyanlığa karşı olanların yarattığı tartışmalar tarafından rahatsız edildiklerinde, saklanma yerleri ifade belirsizliği olan tanrısızlara hiçbir dolaylı bahane bırakmamak için, düşüncelerini en dürüst ve tam bir şekilde ifade etmek zorunda kalmışlardır. (I/XIII/4)
Sorunun kalbine tarihi açıdan inelim. Üçlü Birlik formülüne ihtiyaç olduğunu açıkça gösteren şey, dördüncü yüzyıldaki Arian kriziydi. Tartışmanın asıl “hilekar yılanı”, Arius adındaki bir rahipti. Arius, Mesih’in “Tanrı” ve “Tanrı’nın Oğlu” olduğunu kabul ediyordu. Ancak, dikkatli bir araştırma ile Arius’un, Tanrı sözcüğünü neredeyse boş bir terim haline getirecek kadar yeniden tanımladığı görülüyordu. Arius’un söz dağarcığındaki Tanrı sözcüğü belirsiz bir anlama sahipti. Arius, İsa’nın tanrısal bir evlat edinme işlemi ile Tanrı olduğunda fakat yine de yaratılmış bir varlık olduğunda ısrar ediyordu. (Eğer Tanrı artık sonsuz Tanrı anlamını taşımıyorsa, o zaman Tanrı sözcüğü boş bir sözcüktür.) Arius’un yazdığı inanç bildirisi şunu açıkça ifade ediyordu:
Sadece kendisi doğrulmamış olan, sadece kendisi sonsuz olan ve sadece kendisinin başlangıcı olmayan tek Tanrı’yı kabul ediyoruz.[1]
Bildirge, uzun bir “sadece kendisi” dizisiyle devam eder. Bu dizi, Oğul yada Söz’ün, kendisi tek Tanrı olan Baba’nın altında olduğuna dair Arius’un görüşünü vurgulamaktadır. Arius’a göre, Tanrı dünyayı yaratmak istemiştir ve bu amaç için Oğul’u var etmiştir. Oğul yüceltilmektedir fakat, Arius yandaşlarının belirtmekten usanmadıkları gibi, hala bir ktisis, yani yaratıktır. Ancak, Arius’un “Oğul Tanrı’dır” diye iddia etmeye devam etmesi, gerçek imanlıların kafalarını karıştırmıştı. Bu yüzden gerçek imanlılar, Oğul’un tanrısal olduğunu ve bu yüzden Baba ile sonsuzluğa ortak ve Baba ile aynı yapıda olduğunu – hiçbir anlam belirsizliği yaratmadan – anlatacak kesin bir terim aradılar.
Arius’un boğazımıza dizdiği teolojik terim, Yunan felsefesi dilinden aldığı bir terimdi. Bu terim homoousios terimiydi. Hiçbir teolojik terim tek başına, homoousios kadar çok tartışma yaratmamıştır. (Bugün Kutsal Kitap’ın yanılmazlığı sözcüğü üzerinde yapılan tartışmalar, önceden homoousious kelimesi üzerinde yapılan savaşlar kadar etkileyici olabilir.)
Humoousios terimi, “aynı yapı” veya “aynı öz” anlamına gelir. Arius, İsa’nın Tanrı olduğunu söylemek istiyordu. Fakat İsa’nın Baba ile aynı öze sahip olduğunu (homo-“aynı”, ousios-“yapı” anlamına gelir.) söylemek istemiyordu. Homoousios sözcüğü, Arius’un hilekar boynunu yere sokan, çatal ağızlı bir teolojik değnekti.
Fakat Arius, homoousios teriminin yerine homoiousios terimini kullanmak istiyordu. Homo sözcüğünden sonra gelen i harfine dikkat edin. Buradaki anlaşmazlık, sadece bir sözcüğün değişmesinden değil, tek bir harfin değişmesinden kaynaklanıyordu. Yunanca olan homoi ve homo sözcükleri arasındaki kurnazca fakat tehlikeli olan bu fark, benzer (veya gibi) ve aynı sözcükleri arasındaki farklılıktır. Homoousios sözcüğü “aynı öz” anlamına geliyorken, Homoiousios sözcüğü “benzer öz” anlamına gelmektedir.
Hıristiyanlığın bir diğer karşıt görüşlüsü olan Sabellius, homoousios sözcüğünü kullandığı için ayıplandığı zaman Arius, kilise tarihinin ilk hükümlerinden birisine başvurdu. Sabellius ve yandaşları, İsa’nın Baba ile aynı özde (homoousios) olduğunu söylemelerinden ötürür kınandığı için, kilise homoiousios sözcüğü üzerinde ısrar etmiştir.
Olaylar karışıyor. Kilisenin kınadığı ve kabul ettiği terimler konusunda yüz seksen derece değiştiğini görmemiz, tüm bu tartışmayı daha da karmaşık hale getirebilir.
Homoousios sözcüğünü kullanıyor diye Sabellius’un kınanmasını sebebi, Sabellius’un bu terim ile dördüncü yüzyıldaki kilisenin ifade etmek istediği anlamdan oldukça farklı bir anlam ifade etmesidir. Sabellius’un öğretişi, Gnostik kavramlarla yüklüydü. Gnostisizim, Hıristiyan kilisesinin savaşmak zorunda kaldığı ilk ve en tehlikeli Hıristiyan karşıtı görüştü. Gnostisizimin başlıca öğretişlerinden birisi de Tanrı’nın şekilsel görünümüydü.
Gnostik şekilciliğe göre evren, Tanrı’nın kendisi dışında yaratmış olduğu bir şey değildi. Tersine, yaratılış ve içindeki her şey Tanrı’nın varlığının bir çeşit uzantısı olarak görülüyordu. Bu görüşe göre yaratılmış olan tüm gerçeklik, Tanrı varlığının özünden çıkan bir maddedir. Çıkan maddenin öze olan uzaklığı, bu maddelerin kusursuzluğunu azaltır. Ruh ve akıl öze yakın olan, canlı maddeler öze uzak olan ve cansız maddeler (mineraller gibi inorganik maddeler) öze en uzak olan şeylerdir. Yine de var olan her şey Tanrı’nın varlığının bir “şekli”dir ve Tanrı’nın özüne ortaktır.
Sabellius, Oğul’un Tanrı ile homoousios olduğunu fakat Tanrı olmadığını söylüyordu. Sabelliua’a göre İsa, Tanrı’nın çok yakınından çıkmıştı fakat yine de Tanrısal özden çok uzaktı. Sabellius’un benzetmesi şuydu: İsa ile Baba Tanrı, güneş ışını ile güneş gibiydi. Güneş ışınları, güneş ile aynı öze sahiptir. Güneş ışınları, güneşten çıkıp yayılırlar fakat güneşin kendisi değillerdir.
Sabellius’un homoousius kavramı bu yüzden kınanmış ve kilise bu kavramın yerine homoiousios terimini kullanmıştı. Bu sözcüğün tercih edilmesinin nedeni gayet açıktır. Sabellius, homoousios kelimesini Tanrı ile İsa arasında bir farklılık olduğunu göstermek için kullanmıştı. Bu yüzden kilise, Tanrı ile İsa arasındaki benzerliğe olan inancını belirmek için, homoiousios (“benzer özde”) terimini tercih etmişti.
Arius bu durumu tersine çevirdi. Arius, homoiousios terimini, İsa ile Tanrı arasında farklılık olduğunu vurgulamak için kullanmıştı. Arius, aslında İsa’nın Tanrı’ya benzer olmasına rağmen, Tanrı ile aynı öze sahip olmadığını söylüyordu. Dördüncü yüzyıldaki kilise Arius’a, yankılanan bir “Hayır!” yanıtı verdi. Terimlerdeki bu yer değişimi, kilisenin İsa’nın sadece Tanrı’ya benzer olduğu konusunda değil, İsa’nın Tanrı olduğu konusunda ısrar ettiğini gösteriyordu. İsa, Tanrı ile, Gnostik anlamda olmayan şekilde, homoousiostur (aynı özde, aynı öze sahiptir).
Arianların tartışması ne bir bardak suda kıyamet koparmak ne de teolojik açıdan havanda su dövmekti. Burada tehlikeli olan şey, İsa’nın ve de Kutsal Ruh’un tamamen tanrılığı üzerine kilisenin yaptığı inanç bildirisiydi. Tercih ettiği teolojik dili değiştirmesi konusunda kiliseyi teşvik etmek, çok büyük krizlere yol açtı. Sabellianların boş inançları azaldı ve yeni bir Arianizm tehdidi o kadar ciddi bir şekilde inanılmaya başlandı ki, bu görüşle savaşmak için, herkesçe tehlikeli olarak kabul edilen homoousios teriminin kullanılması gerekli oldu.
Kilise, Mesih’in ve Kutsal Ruh’un tanrılığını ifade etmek için terim seçimlerini değiştirmesine rağmen, bu kavramı değiştirmemiştir. Kilise, hem Sabellianlarla hem de Arianlarla yaptığı tartışmalarda, Kutsal Kitap’ın Üçlü Birlik kavramına olan bağlılığını korumak için dilin tüm araçlarını kendi hizmeti için kullanıyordu. Kilise, hileyle Kutsal Yazılar’ın üstesinden gelmek veya ötesine gitmekten uzak bir şekilde, zekice anlam belirsizlikleri kullanarak Kutsal Yazılar’ı baltalamayanlara karşı Kutsal Kitap’a ait bir kavramı korumaya çalışıyordu.
Arianlarla yapılan tartışmanın meyvesi, Nicene İnanç Bildirgesi olmuştu. Bu bildirge, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki İkinci Kişi’nin yaratılmış olduğunu ima eden herhangi bir anlamı reddetmek için, Tanrı’nın bu üçlü kişiliğinin ortak öze sahip olduğunu ileri sürmüş ve İsa için, “yaratılmadan doğan” demiştir.
Bir kilise ilahisi olan Gloria Patri de bu tartışmanın bir ürünüdür. Gloria Patri ilahisi, üçlü birliğe inananların bir “savaş şarkısı” olarak işlev görmüştür. Arianlar etrafta, üçlü birliğe inananlara karşı yaptıkları propaganda hareketinin bir parçası olarak bayağı ve aşağılayıcı şarkılar yayıyorlardı. Buna karşılık olarak, üçlü birliğe inanan kişiler bir olup şu sözleri söylüyorlardı:
Görkem Baba’ya ve Oğul’a
Ve Kutsal Ruh’una
Başlangıçta olduğu gibi,
Şimdi ve gelecekte
Sonsuza Dek
Amin. Amin.
Şarkıda, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki üç kişiye de tanrısal nitelik – yücelik –yüklenerek, Üçlü Birlik beyan edilmektedir. Aynı zamanda, Üçlü Biriliğin bu üç kişiliğinin sonsuzluğu da beyan edilmektedir.
O zaman, Üçlü Birlik teriminin ortaya çıkmasının sebebinin, kilisenin kendisini boş felsefi tahmin yürütmeye vermesi veya Yunanca kavramlarla gereksiz bir şekilde oynaması olmadığını görüyoruz. Calvin’in de üzerinde durduğu gibi, Kutsal Kitap’ın Tanrı’nın üçlü kişiliği üzerine yaptığı açıklamayı ortadan kaldırmaya çalışan Hıristiyan karşıtı görüşlüler yüzünden kilise, bu tür terimleri kullanmak zorunda kalmıştır.
Aynı türden bir tartışma da bugün, Kutsal Yazılar’ın yapısı üzerinde şiddetlenmektedir. Kutsal Kitap’ın tam bir esin ve vahiy olma özelliğini inkar edenler, Kutsal Kitap’a “Tanrı Sözü” ve hatta “yanılmaz” olarak başvurmaktan çekinmezler fakat teolojik bir terim olan yanılmazlık teriminde boğulurlar. Eğer gerçekten de Kutsal Kitap Tanrı’nın Sözü, yanılmaz ve esinlenmiş ise, o zaman bir kişi neden yanılmaz sözcüğünden çekinsin? Yanılabilir olan bir şey Tanrı Sözü olabilir mi? Tanrı yanlış bir şey esinler mi? Yanılmaz olan bir şey gerçekten de yanılabilir mi?
Kutsal Kitap’ın yanılmazlığının açık sözlü savunucusu J. I. Packer, yanılmazlık sözcüğüne şibbolet adını vermektedir. Telafuzu zor olan şibbolet sözcüğü, gerçek İsrailliler ile casusları birbirinden ayıran bir parola olarak işlev gördüğü gibi (bkz. Hakimler 12:6), yanılmazlık terimi de buna benzer bir işlev görür. Bu terim, Kutsal Yazılar’ın tüm gerçekliğini belirtmek için kullanıldığı zaman köpekler havlamaya başlar. Kesinlikle, yanılmazlık sözcüğü de, Üçlü Birlik terimi gibi çarpıtılabilir ve yanlış anlaşılabilir bir sözcüktür. Fakat bu sözcük aynı zamanda, boş sözler kullanmaktan ötürü vicdan azabı duymayan kişiler karşısında bir muhafız olarak da işlev görmektedir.
İTİRAZ 2: ÜÇLÜ BİRLİK ÖĞRETİŞİ ÇELİŞKİLİDİR VE BU YÜZDEN MANTIK DIŞIDIR.
Bir keresinde, Hıristiyanlığın bariz mantıksızlığı hakkında bana şikayette bulunan bir felsefe profesörüyle tanışmıştım. “Hıristiyanlığın tüm yapısının bariz bir çelişki üzerine inşa edildiğini” söylüyordu. Düşündüğü çelişkinin ne olduğunu ona sorduğumda, beklemeden yanıtladı, “Üçlü Birlik!”. “Nasıl olur da üç tanrı ve aynı zamanda tek bir Tanrı olabilir?” diye sordu.
Bu kısa anımı anlatmamın bir nedeni var. Profesyonel filozoflar iyi eğitim almış ve genelde bilimde ve mantık kullanmada çok yetenekli kişilerdir. Önermelerin mantıksal incelemesiyle yakından ilgilenmek onların işidir. Böyle bir uzmanın, kilisenin Üçlü Birlik formülü karşısında böylesine cesur bir saldırıda bulunması dikkatimi çekmişti.
Birçok Hıristiyan’ın kısmen de olsa bu felsefe profesörüyle aynı fikirde olduğunun bilincindeyim. Bu kişiler, profesörün yaptığı gibi Hıristiyanlığı reddetmezler ancak Üçlü Birlik’in bir çelişki olduğuna katılırlar. Bu konu, bu tür Hıristiyanları üzmez çünkü bu kişiler “Tanrı’nın yolları bizim yollarımız olmadığı için” çelişkileri benimsemenin Hıristiyanlık için sorun olmadığına inanırlar. Hatta çelişkilerde gördükleri yücelik bile, onlar için gerçeğin yüksek düzeyde olduğunun bir işaretidir. Bu, Karl Barth ve Emil Brunner gibi düşünürlerin meşhur ettiği, Diyalektik Teoloji ya da Neo-orthodxy (Yeni-gerçeklik) diye bilinen bir teoloji biçiminin üzücü bir sonucudur. Bart, bir kişinin çelişkileri benimseyip onlarla yaşayamadığı sürece olgun bir Hıristiyan olamayacağını iddia ediyordu. Brunner ise daha da ileri gidip, çelişkilerin gerçeğin bir damgası olduğunu söylüyordu.
Bir çelişkiye dayandırılan Hıristiyanlık düşüncesi, Diyalektik Teologları üzmeyebilir fakat beni derinden üzmektedir. Kutsal Kitap’ta, çelişki gerçeğin damgası değildir; yalanın damgasıdır. Çelişki, Şeytan’ın kurnazlık aracıdır. Tanrı, Adem’e şöyle demişti:
Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:16-17)
“Kesinlikle ölürsün”. Bu, Tanrı’nın açık ve seçik beyanıdır. “Eğer yersen...ölürsün.” Bu ifade mantıksal terimlerle şöyle ifade edilebilir: Eğer A’yı yaparsan, B’nin bunu takip etmesi kaçınılmazdır.
Şeytan geldi ve “Ölmezsin” dedi. Şeytan’ın düşüncesi şuydu: Eğer A’yı yaparsan, B’nin değili olur. Diğer bir deyişle, Şeytan Havva’ya açık bir çelişkiyle gelmişti. Aralarında geçen konuşmanın devamını kafamızda şöyle canlandırabiliriz:
Şeytan: Git ve ye Havva, ölmezsin.
Havva: Fakat Bay Yılan, senin söylediğin şey, benim Tanrım ve Yaratıcım’ın bana dediğiyle doğrudan çelişiyor.
Şeytan: Havva! Bunun için endişelenme. Tanrı’nın yolları bizim yollarımız değildir. Bizim için çelişki olan, Tanrı için çelişki değildir. Ayrıca, sen de biliyorsun ki, çelişkiler gerçeğin damgalarıdırlar. Güven bana. Benim çelişkim, sana yüce bir gerçekle geldiğimi kanıtlıyor.
Havva: Kulağa hoş geliyor Bay Yılan ve ağacın meyvesi de lezzetli görünüyor fakat bunu yapıp yapmamakta kararsızım.
Şeytan: Hadi, Havva. Saf olma. Sadece Yunan sınıfı düşüncelere bağlı kalıyorsun. Olgun musun, değil misin? Eğer gerçekten de olgun bir imanlıysan sırtını çelişkilere rahatlıkla dayayabilmelisin. Eğer benim çelişkilerime güvenirsen, yanılmazsın; insanlık için ileriye doğru büyük bir adım atmış olacaksın.
Havva: Tamam, anladım. Ağaca doğru bir küçük adım, insanlık için ileriye doğru büyük bir adım. Hadi yiyelim!
Bir önermenin gerçekliğini sınayan doğru bir sınama aracı olan Çelişki Kuralı olmadan, asla doğru ile kötü, itaat ile itaatsizlik, gerçek ile yalan ve Mesih ile Mesih karşıtı arasında ayrım yapamayız.
Çelişki kuralının bir özü yoktur. Bilgi üretmez. Yeni bilgi üretme kabiliyeti açısından kısır ve acizdir. Gücünü, hükmetme kuvvetinden alır. Mantık sınırına girdiğimiz zaman sirenleri çalmaya başlayan bir polis gibidir. Çelişki Kuralı, sağlam bir efendidir. Düşüncelerimizin tutarlılığını ve uyuşmasını sınar. Bulanıklıktan nefret eder, berraklığı sever.
“Tutarlılık, küçük beyinlerin perisidir” denmiştir. Eğer bu doğruysa, o zaman Tanrı binlerce peri tarafından kuşatılmış demektir. Tanrı’nın aklı da çok küçük olması gerekir.
Tanrı tutarlıdır. Tanrı, uyumluluk gösterir. Kısacası, Tanrı mantıklıdır. Mantığın kendisinden çok daha fazlasına sahip olduğu kesindir. Fakat, çelişkiler ve tutarsızlıklar Tanrısını sevenler, kendi Tanrılarını yaratmaları gerekir, çünkü gerçek Tanrı, onlara uymaz.
Bu İtiraz 2’yle aynı görüşte olduğum bir yanı var. Bir noktada, mantığı doğrudur. Eğer Üçlü Birlik kavaramı çelişkiyse, o zaman bu kavramın mantıksız olduğu sonucunun, bu çelişkiyi takip etmesi kaçınılmazdır. Hatta daha da ileri götürebilirim. Eğer bu kavram mantıksız ise o zaman inancımızın hiçbir değeri yoktur. Tanrı, saçma ifadelerle onurlandırılmaz. Eğer Üçlü Birlik formülümüz bir çelişki ise, bu formül saçma bir ifadedir ve bu ifadeden kurtulmamız gerekir.
Esas soru varlığını korumaktadır: Üçlü Birlik formülü bir çelişki midir? Bu sorumu kısaca hayır olarak yanıtlayabilirim. Ama bu sorumu yanıtlamaz. Bu sorunun yanıtı, sadece bir olumsuzluk olarak kalmamalı, daha da etkileyici olmalıdır. Bunun yerine soruya şöyle yanıt veriyorum, “Kesinlikle hayır!” Vurguyu kesinlikle kelimesi üzerine koyuyorum. Kilisenin Üçlü Birlik formülünde, en ufak bir çelişki dahi yoktur.
Mantık kuralları ve doğrudan anlam çıkarma kuralları, öznel değil, nesneldir. Duygusal önyargılar olmadan, önermelere uygulanabilirler. Matematiksel denklemler kadar tarafsızdırlar. Bu kuralları Üçlü Birlik formülüne uyguladığımızda, formülde hiçbir çelişki bulunmadığını mutlak netlikle görürüz.
Şimdi, Üçlü Birlik formülüne bir kez daha bakarak, formülün temiz olduğunu gösterelim.
Tanrı öz olarak bir, kişilik olarak üçtür.
Formül, Tanrı hakkındaki iki gerçeği, iki farklı (dolayısıyla çelişki olmayan) gerçeği ifade etmektedir. Bir taraftan, Tanrı’nın öz olarak bir olduğu söyleniyor. Diğer taraftan, Tanrı’nın kişilik olarak üç olduğu belirtiliyor. Bunu şöyle ifade edebiliriz:
Tanrı, A’da bir; B’de üçtür.
Şimdi, eğer A ve B birbiriyle çelişkiliyse o zaman formül, çelişkiye doğru yaklaşır. Eğer B, A’nın tersi ise o zaman B’ye A’nın değili deriz. O zaman formül şu hal alır.
Tanrı A’da bir, A’nın değilinde üçtür.
Eğer durum böyle olsaydı bile (ki böyle değildir), yine formülün bir çelişki olması gerekmezdi. Eğer bir varlığın veya maddenin dört boyutu varsa, o zaman bu maddenin A’da bir, A’nın değilinde de üç boyuta sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Bu durumu düzeltmek için Çelişki Kuralını (bazen Çelişki Olmama Kuralı diye de adlandırılır) bir kez daha incelememiz gerekir. Kural şunu ifade etmektedir:
A, aynı anda ve aynı ilişkide hem A hem de A’nın değili olmaz.
Bunun anlamı, bir şeyin aynı anda ve aynı ilişkide, hem olduğu hem de olmadığı şey olamayacağıdır. Bunu şöyle açıklayayım:
Ben bir erkeğim. Bir erkek olarak benimle aynı anda birden fazla şey ifade edilebilir. Bir babayım, bir oğulum ve bir kocayım. Ben aynı anda bu üç değişik kişiyim. Fakat bu üç değişik kişiliğe aynı ilişkide sahip değilim. Aynı anda bir baba ve bir oğul olabilirim fakat aynı ilişkide kesinlikle bir baba ve bir oğul olamam. Kendi kendimin babası olamam. Babamın oğlu ve oğlumun babası olabilirim, fakat ne kendimin babası ne de kendimin oğlu olamam.
Şimdi, Üçlü Birlik formülüne dönelim. Eğer Tanrı öz olarak sadece ve sadece bir olduğunu söyleyip ardından da öz olarak üç olduğunu söyleseydik ciddi bir çelişkiye sahip olurduk. Herhangi bir şey, aynı anda ve aynı ilişkide bir ve birden fazla olamaz. Eğer Tanrı’nın aynı anda ve aynı ilişkide kişilik olarak üç ve kişilik olarak bir olduğunu iddia ediyor olsaydık, o zaman çelişki ağrıları çekiyor olurduk.
Fakat formül böyle şeyler iddia etmemektedir. Formül, Tanrı’nın bir gerçekte (özde) bir ve başka bir gerçekte (kişilikte) üç olduğunu ileri sürmektedir. Öz ve kişiliğin aynı şey oldukları gösterilmediği sürece, formül bir çelişki değildir.
Kilise, Tanrı hakkında çelişkili bir ifadede bulunmamak için dikkatli bir şekilde, öz ile kişiliğin farklı olduğu sonucuna varmıştır.
Geride şu soru kalmaktadır: öz ile kişilik arasındaki farklılık, geçerli bir farklılık mıdır? Yoksa bu farklılık, gerçek olmayan ve sadece sözde bir farklılık sergileyen bir kelime oyunu mudur?
Bu soruyu, bir sonraki bölümde derinlemesine inceleyeceğiz. Şimdilik vardığımız sonuç şudur, eğer öz ile kişilik arasında gerçek bir farklılık varsa, o zaman Üçlü Birlik formülü ne bir çelişki ne de mantıksızlıktır. Üçlü Birlik formülü mantıklıdır ve Kutsal Kitap’a aittir.