http://www.hristiyan.net
Ana Sayfa
18
TEMEL KURALLAR
|
BÖLÜME BAKIŞ |
|
İbrani Kutsal Yazılar’ını,
Herhangi Bir Antik Metin Gibi Ele Almak – Tutarlılık Açık Fikirli Olmak Harici, Tarafsız
Kontrollere Boyun Eğmek Sonuç |
Eski Antlaşma’nın Antik Yakın Doğu çevresi, birçok benzer edebi paralellikleri barındırmaktadır. Antik Yakın Doğu tarihini ve metinlerini incelerken, uygulanması uygun görülen prensiplerin, Eski Antlaşma tarihini ve metinlerini incelerken de geçerli olması gerektiğini birçok kişi görmezlikten gelse de hiç kimse inkâr edemez. Aynı şekilde, Antik Yakın Doğu metinlerine ve tarihine uygulandığında, hatalı sonuçlar verdiği tespit edilen prensiplerin, Eski Antlaşma metinlerine ve tarihine de uygulanmaması gerekmektedir. (Kitchen, AOOT, 28)
Üç temel kuralın veya prensibin bu incelemenin her aşamasına nüfuz etmesi gereklidir:
1A. İBRANİ KUTSAL YAZILAR’INI, HERHANGİ BİR
ANTİK METİN GİBİ ELE ALMAK - TUTARLILIK
Metinler konusunda bir dâhi ve uzman bir tenkitçi olan Coleridge, uzun zaman önce edebiyat hakkında temel bir kural geliştirmiştir: “Başarılı bir yazarın metinlerinde açık bir yanlışı tespit ettiğimiz zaman, bu yazarın bu konudaki cahilliğinden emin olana kadar kendimizi bu yazarın metinini anlayamayacak kadar cahil olduğumuzu düşünmemiz gerekir.” (Alıntı yapan Allis, FBM, 125)
Tarihçi John Warwick Montgomery, antik bir dokümanın gerçek tarihselliğini tespit etme konusunda şunları söylemiştir: “Aristo [De Arte Poetica, 14606-14616] der ki, şüpheciliğin faydası tenkitçinin kendisine değil, metnedir.” (Montgomery, HC, 29)
Bu prensibin, hem Eski Antlaşma hem de Mısıroloji çalışmalarında benimsenmesi gerektiği, Kitchen tarafından bir kez daha vurgulanmıştır: “Aksini gösteren açık ve kesin bir delil olmadıkça elimizdeki kaynaklardaki ifadelerin genel olarak güvenilir olduğunu farz etmek normal bir tutumdur. Açıkça görülen tutarsızlıklara rağmen, elimizdeki metinlerin temelinde bulunan basit tutarlılığı tespit etmeye çalışmamız gerekir. Antik tarihin enginliği göz önüne alınırsa, elimizdeki metinlerin eksikliğinin ve eliptikliğinin kaçınılmaz olduğu ortaya çıkar.” (Kitcehn, AOOT, 28-33)
Allis, bu yaklaşıma “tutarlılık metodu” adını vermiştir. Bu metodun İbrani metinlerine uygulanmasını şöyle detaylandırmıştır:
Bu
metodun iki açık avantajı vardır. İlk olarak, Kutsal Kitap’ın yazarlarının
zekâsına ve sağduyusuna adil bir şekilde yaklaşmaktadır. Kutsal Kitap’ı
oluşturmuş olan yazarların, derlemecilerin ya da editörlerin, metinlere
çelişkili ifadeleri ekleyeceğini ya da birleştireceklerini iddia etmek demek; bu
kişilerin zekâsından, dürüstlüğünden veya ellerindeki materyali kavrama
yeteneğinden süphe duymak demektir. İkinci avantaj ise, Kutsal Kitap yorum
metodunda yatmaktadır. Kutsal Kitap yazarlarının birbirinden alıntı yapması ve
birbirlerini referans göstermesi, kullandıkları kaynaklara olan güvenlerini
ortaya koymaktadır. Bu yazarların kullandıkları metot, tutarlılık metodudur. Bu
metodun en önemli avantajı ise, Kutsal Kitap’ın Tanrı’nın Sözü olmasına dair
içerdiği ciddi iddia ile tutarlılık gösteren tek metot budur.
2A. AÇIK
FİKİRLİ OLMAK
Metinlere dayalı görüşün inatçı savunucularından olan Bewer, bu prensibi göze çarpan bir şekilde sunmuştır: “Gerçek bir bilimsel tenkit asla son bulmaz. Hiçbir sorunun kesin cevabı verilemez. Tenkitçi, yeni verilere ulaştıkça ya da eski verileri daha doğru bir şekilde anladıkça, gerçekler ile tatmin edici bir şekilde uyuşmayan eski teorisini ya yeniden düzenler ya da rafa kaldırır. Tenkitçi için önemli olan başkalarının yapıştıracağı eski ya da yeni, ortodoks ya da heterodoks, muhafazakâr, liberal ya da radikal gibi çeşitli etiketler değil, teorisinin doğruluğudur.” (Bewer, PDS, 305)
Bir diğer radikal tenkitçi olan W. R. Harper, bu tutuma yürekten katılmaktadır: “Her şeyden de öte hatırlamamız gereken nokta şudur: Bu bir yorum meselesi değil, gerçekler meselesidir. Herhangi bir tenkitçinin söyleyeceği ya da düşüneceği önemli değildir. Kutsal Kitap’ı inceleyen her kişi için, öne sürülen noktaların gerçekliğini ya da sahteliğini kendi çabası ile tespit edip bir sonuca varmak en başlıca görevdir.” (Harper, PQ, 7)
R. K. Harrison, benzer bir tutum konusunda ısrarcı bir yaklaşım sergilemektedir: “T. H. Huxley’in, bir zamanlar ‘küçük ama rahatsız edici bir gerçek’ ismini verdiği etkinin bir sonucu olarak; gerçekten bilimsel olan bir incelemenin ilk baştaki amacı veya görüşü ne olursa olsun, verilerin ortaya koyduğu gerçekler doğrultusunda her türlü değişikliğin yapılması gereklidir.” (Harrison, IOT, 508)
Gerçeklerin bizi yönlendirdiği yönün tadı ağzımıza uymasa da, bu yönde ilerlemek durumundayız. Kitchen, “eğer elde edeceğimiz sonuçların bazıları inanç unsurları ile uyuşum gösterirler ya da geleneksel teoloji ile aynı fikri paylaşıyor gibi gözükürlerse, bu durumun basit sebebi, bu inancın ya da geleneksel teolojinin gerçeklere genel kanıdan daha yakın olmasıdır. Bir kişi gerçekleri asla geleneksel teolojiye tercih etmemelidir, ancak geleneksel teolojinin doğru olabileceği gerçeğini de asla reddetmemelidir” demiştir. (Kitchen, AOOT, 173)
Brandeis Üniversitesinde ve New York Üniversitesinde görev almış olan ve yargılarına yüksek itibar gösterilen Yahudi âlim Cyrus Gordon, şu sonuca varmıştır: “JEDP gibi varsayıma dayalı olan herhangi bir kaynak yapısına körü körüne bağlı olmak, tenkitçi bir âlim için en önemli olan kriterin feda edilmesi demektir: Her koşulda delillerin izlenmesi.” (Gordon, HCFF, 3)
|
|
|
Sübjektif teoriler ya da
spekülatif yorumlar yerine öncelik, her zaman somut, objektif ve harici
delillere verilmelidir. Teori verileri değil, veriler teoriyi yönlendirir. -
KENNETH KITCHEN |
3A. HARİCİ,
TARAFSIZ KONTROLLERE BOYUN EĞMEK
Zihinlerimizin her an açık olması gereken bütün bu önemli gerçekler, Antik Yakın Doğu’nun arkeolojik incelenmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Cassuto, incelemelerimizi “önyargısız ya da varılacak sonuç konusunda endişe duymadan, metinlerin objektif incelenmesine güvenerek ve Tevrat’ın yazıldığı dönemde İsrailoğullarının yaşadığı Antik Yakın Doğu’nun kültürel çevresi hakkındaki bilgiler ile donanmış” şekilde idare etmemiz konusunda bizi teşvik etmektedir. “Kutsal Yazılar’a çağımızın edebi ve estetik kriterleri ile değil, genel olarak Antik Yakın Doğu’nun, özel olarak İsrail’in standartları ile yaklaşalım.” (Cassuto, DH, 12)
Kitchen, bu prensibi şöyle bina etmiştir: “Sübjektif teoriler ya da spekülatif yorumlar yerine öncelik, her zaman somut, objektif ve harici delillere verilmelidir. Teori verileri değil, veriler teoriyi yönlendirir.” (Kitchen, AOOT, 28-33)
Cassuto, metinlere dayalı hipotezcilere harcadıkları emekten dolayı derin bir saygı duymaktadır. Bu kişileri küçük görmek için hiçbir sebep yoktur, ancak bizlerin de bu kişierin ileri sürdükleri hipotezleri ve bu hipotezlere ulaşmak için destek aldıkları delillere ulaşmak için uyguladıkları metodları titiz bir şekilde incelemeye hakkımız vardır. Metinlere dayalı hipotezcilerin teorilerini oluştururken sahip olmadıkları sayısız arkeolojik delil artık elimizin altında olduğuna göre, bu kişilerin bilgi eksikliğinden dolayı yaptıkları hataları tesit edip düzeltmek, onların cevap bulamadıkları soruların cevaplarını keşfetmek bizim görevimizdir.” (Cassuto, DH, 13)
Harrison; “Graf-Wellhausen’in, Pentateuch ve Eski Antlaşma’nın iddia edilen sorunları hakkında ortaya attıkları yetersiz teorinin yerine, artık tüm dünyadaki âlimlerin ellerinde bulunan ve güvenilirliği ortaya konmuş, çeşitli kontrol unsurlarını içeren yöntem bilimleri ile ulaşılacak yeni bir çalışma gerçekleştirilmelidir. Bu çalışma, eldeki veriler ile çok uzaktan bir alâka içeren salt kuramsal görüşlere değil bilinenden bilinmeyene doğru tüme varımcı bir metot üstlenmelidir” demiştir. (Harrison, IOT, 533)
Başka bir metinde Harrison, sunları dile getirmiştir: “Tenkidin doğru bir şekilde gerçekleşmesi için, Eski Antlaşma âlimliğinin; yasanın, peygamberlerin ve Kutsal Yazılar’ın diriliğini, asaletini ve ruhsal zenginliğini yansıtabileceğine dair Batı’nın felsefi ya da metodolojik spekülasyonlarına değil, Antik Yakın Doğu yaşamına dayandırılması gerekir.” (Harrison, IOT, 82)
Kyle, bu prensibi etkileyici bir şekilde yansıtır: “Teori, her zaman gerçekler üzerine oturmalıdır. Tartışmalarda her zaman son noktayı koyan, gerçekler olmalıdır. Tenkitçiliğin faydasının ve haklarının önde gelen sadık savunucularından olan Dr. Driver’ın, Authority and Archaeology isimli eserinin 143. sayfasında yer alan, ‘arkeolojinin tanıklığı açık ve net olduğu zaman, elimizdeki en geçerli ve en doğru tanıklık bu olur ve ilgili soruya cevap bu tanıklıkta aranmalıdır: Tanıklığın çok açık olmadığı durumlarda bile, ikincil derecede önemlidir ve konu ile ilgili anlaşmazlıklara son verme ihtimali yüksektir,’ ifadesine baktığımız zaman, bu prensibi en azından teoride kabul ettiğini anlarız.” (Kyle, DVMBC, 32)
4A. SONUÇ
Bu prensipler, Antik Yakın Doğu çalışmaları için tartışmasız geçerliliğe sahiptir. Kutsal Kitap’a karşı olumlu bir yaklaşıma sahip olmak demek, tenkitçi çalışmaları dışarıda bırakmak anlamına gelmez. Kutsal Kitap’a karşı olumlu bir yaklaşıma sahip olmak demek, ileri tenkitçiliğin sebep olduğu çarpıtmalardan sakınmak demektir. Eğer bu olumlu çalışmalar devam ettirilmiş olsa idi, modern tenkitçi ekolün farklı görüşleri olur, Kutsal Kitap’ın kusurluluğu hakkındaki iddialarının asılsız olduğunu görürlerdi. (Kitchen, AOOT, 34)
Eski Antlaşma tenkitçiliğindeki son durum Kitchen tarafından özetlenmiştir:
Antik
Yakın Doğu’nun Eski Antlaşma ve Eski Antlaşma çalışmaları üzerindeki etkisi
devam ederken, eski eğilimin aksine yeni bir eğilimin ortaya çıktığı
görülmüştür. Bunun sebebi, on dokuzuncu yüzyılda yaşamış olan âlimlerin
iddialarına, bu iddiaların yirminci yüzyıldaki yankılarına ve yeniden
şekillendirilmiş versiyonlarına rağmen, Antik Yakın Doğu’ya ait metinler ile
Kutsal Kitap metinlerinin karşılaştırılması sonucu, elimizdeki Kutsal Kitap’ın
günümüze aslına uygun bir şekilde aktarıldığının ortaya çıkmış olmasıdır.
Bazı örnekler ile bu durum daha rahat anlaşılabilir.
Kutsal Kitap’ta yer alan ve ataların sosyal koşullarını aktaran bölümler,
kendilerine paralel metinleri M.Ö. onuncu ile altıncı yüzyıllar arasından kalma
Asur-Babil metinlerinde değil, M.Ö. on dokuzuncu ile on beşinci yüzyıllar
arasından kalma metinlerde bulmuşlardır. Kutsal Kitap öğretişine göre,
Yaratılış kitabında yer alan bu dönem, M.Ö. ikinci milenyumun başları iken,
tenkitçilerin iddia ettikleri J ve E kaynaklarına göre ise bu dönem, M.Ö. onuncu
ile altıncı yüzyıllar arasıdır. Aynı şekilde Yaratılış 23 ile en yakın paralel,
Hitit kanunlarında yer almaktadır. Bu kanunların M.Ö. 1200 senesinde çöken
Hitit imparatorluğunun ayakta olduğu dönemden kalmış olduğu kesindir. Mısır’dan
Çıkış, Yasa’nın Tekrarı ve Yeşu’da karşılaştığımız antlaşma yapılarının
benzerlerine M.Ö. birinci milenyumdan elimize geçen antlaşmalarda değil, Musa’nın
ve Yeşu’nun yaşamış olduğu M.Ö. on üçüncü yüzyıldan kalma antlaşmalarda
rastlanmaktadır. (Kitchen, AOOT, 25)
Kutsal Kitap çalışmamız, Eski Antlaşma’nın baştan sona kusurlu olduğu, birçok çelişkiler içerdiği, tarihsel açıdan hatalı olduğu ve metinsel yanlışlara gömüldüğü şeklinde bir önceden varsayımı içermemeli, modern arkelojinin ve M.Ö. üçüncü milenyum Yakın Doğusunun antik kültürleri hakkında birikmiş bilgilerin ışığında, İbrani metinlerinin titiz bir incelemesi şeklinde gerçekleşmelidir. (Harrison, IOT, 532)
Orlinsky, modern düşünüşün bu eğilime yöneldiğini şu cümleleri ile ifade etmiştir: “Kutsal Kitap dışı deliller ile ispatlanmadıkça, Kutsal Kitap’ta yer alan bütün verilerin şüpheli ve hatta büyük bir olasılıkla hatalı olduğuna dair eski görüş rafa kalkmış, yerini Kutsal Kitap dışı deliller ile ispatlanmadıkça, Kutsal Kitap’ta yer alan bütün verilerin doğru olduğuna dair görüş kabul edilmeye başlanmıştır.” (Orlinsky, Al, 81)