MARTIN LUTHER’IN YAŞAMI
1. ÇOCUKLUK ve GENÇLİK
Ortaçağın son yüzyıllarında ve hala Almanya'nın ortasında, ormanlık ve dağlık bölgesinde bulunan Thüringen'in en saygın çiftçi soylarından biri Luther soyuydu. Bu soyun ufak bir bölümü küçük Eisleben kentinin yakınında Möhran köyünde oturuyordu. Çiftçi aileler güçlü ve çok çocuklu idiler. Büyük uğraşım ve tasarrufla elde edilen çiftlikler bütün çocuklar arasında bölünseydi, her birine düşen arazi çiftçilik için yeterli olmayacağından, eskiden kalma bir kurala göre, Çiftlik en küçük Çocuğa kalırdı. Büyük kardeşler ise kendilerine başka bir meslek seçmek zorundaydılar. Kimileri kentlerde el sanatkarlığında, kimileri de Thüringen dağlarındaki tunç ve gümüş madenlerinde çalışırlardı.
Möhran köyünde Luther soyundan beş ev vardı. Yakın köylerde de bu güçlü, mert, belki bazen biraz kaba güç kullanan çiftçiler oturuyordu. Möhran köyünün kalabalık Luther ailesinin dört kardeşinden en büyüğü olan Hans, aynı köyden Margareta Ziegler adlı kızla evlendi. Biraz sonra eşi ve küçük erkek çocuğuyla birlikte Eisleben kentine madenci olarak kendi mutluluğunu aramaya gitti. Yoksul madencinin evinde 1483 yılının 10 Kasımında, akşam saat 11 'de ailenin ikinci çocuğu Martin Luther dünyaya geldi. Zamanın adetlerine göre, çocuk ertesi gün yakındaki Petrus kilisesinde vaftiz edildi. Aziz Martin yortusunda vaftiz edildiği için kendisine Martin adı verildi.
Hans Luther, Eisleben'de pek başarılı olamıyordu. Bu nedenle i484 ilkbaharında Mansfeld kentine taşındı. Mutluluğun kapıları burada açılmaya başladı. Madencilikten yükselip önce maden ocakları kiraladı, sonra onların ve maden fırınlarının sahibi oldu. Meslektaşlarının temsilcisi, belediye meclisinin üyesi ve ev sahibi oldu. Önceleri Hans ve Margaret, ekmek parasını kazanmak için çok uğraşıp para biriktirdiler; çünkü hem borçları ödenmeliydi, hem de büyüyen ailenin masraflarını karşılamak gerekiyordu. iki çocuktan sonra aileye, en az dört erkek çocuk ve bir o kadar da kız doğdu. Martin Luther'in söylediklerine göre, annesi yakacak odunları bile kendisi ormandan taşırdı. "Sonra, ailenin maddesel durumu iyileşince de sade ve idareli yaşam sürüp gidiyordu. Birçok çiftçi ailesi gibi, Luther ailesi de çalışkanlıktan ve tasarruflardan hiç bir zaman vazgeçmedi.
Hans Luther, iyi bir Almana örnekti: Çalışkan, idareli, dürüst ve düzenli bir kişiliğe sahipti. Karakterinde bazen soyuna özgü kaba kuvvet görünürdü, ama öte yandan köylülerin mizahıyla herkesi güldürebiliyordu. Kiliseye saygı ve sorumluluklarını yerine getirdiği halde, keskin zekası ve doğruluk anlayışı kilisedeki yanılgılara göz yummasına izin vermiyordu. Özellikle keşişlerden hiç hoşlanmazdı. Margaret ise erken başlayan ağır yükün altında iki büklüm yürüyen, karınca gibi çalışan, düşünceli, içine kapanık, boş inançlarla dolu ve Katolikliğe bağlı olan bir kadındı. İçine kapanık ve çekingen olduğundan, komşu kadınları onu beğenmezlerdi. Kendi çocuklarına Margaret, ormanlarda, dağlarda, ağaçlarda, toprakta, havada ve göllerde yaşayan ve kötülük yapan cinler, periler ve cüceler üzerine masallar anlatırdı. Dağın en derin mağaralarında iblisin kendisi oturuyor ve insanları kendine çekebilmek için orada altın, gümüş ve tunç yapıyormuş. Mansfeld'e yakın bir gölde ise bir sürü kötü ruhlar bağlıymış. Göle bir taş attın mı, ruhlar hemen öfkelenip fırtına çıkarırlarmış. Ama en kötüsü, komşu evinde bir büyücü kadının oturmasıydı. Kadın, Luther ailesine çok kötülük yapıp ailenin çocuklarından birisinin canını bile almış. Gök gürültüsü yada fırtına çıkınca : <<iblis gürültü yapıyor>> denilirmiş, Aynı zamanda kilisenin icat ettiği çıkar yollara, haç çıkarmaya, kutsal suya, kutsal nesnelere güvenilir, dua ve vaatlerle madencilerin ermişi olan aziz Anna'ya baş vurulurdu. Yakındaki manastırın çanlarının sesi de kötü ruhlara' karşı etkin bir önlem sayılırdı.
Zamanın adetlerine göre, Luther'in evde aldığı eğitim çok sert olup onu çalışkan ve dürüst olmaya alıştırdı. Bir gün annesi onu tek bir fındık çaldığı için, kan revan içinde kalıncaya dek dövdü. Başka sefer de babasından öyle bir dayak yedi ki, çocuk babasından korkmaya başladı. Ama Luther'e öbür çocuklardan ayrı davranıldığını söylemek yersiz olur. Annesi ve babası o zamanın insanlarıydılar, çocukların yemek ve uyku gibi sopaya gereksinmeleri olduğunu düşünürlerdi. Böylece, yetenekli oğullarının fazlasıyla duygulu benliğini anlamadılar. Öte yandan, babası oğlunun güvenini kazanmak için. elinden geleni yapıyordu. Sonra Luther, annesinin de yüreğinde ancak oğlunun iyiliğini istediğini söylerdi. Martin Luther. her zaman bir çiftçi ailesinden geldiğini, Tanrı'nın kendisine dürüst bir anne ve baba verdiğini övünçle anlatırdı.
Soyun üzüntü kaynağı, Martin'in küçük kardeşi <<Küçük Hans>> idi. Meyhanelerde oturuyor, kavga ediyor, süreklice polislerin eline düşüyordu. Toplam olarak onbir kez çeşitli cezalar almıştı.
Kısa boylu, ama sağlam yapılı Martin Luther büyük bir olasılıkla i488 yılında Mansfeld'teki <<Latin okuluna>> başladı, bu okulda sekiz yıl okudu. O zaman okumak hiç de kolay değildi. Dersler sabah saat beşte başlayıp öğleden sonra saat beşe dek sürüyordu. Bu arada toplam üç saat süren iki yemek paydosu yapılıyordu. Okulda ancak üç sınıf vardı. Böylece öğrenciler her sınıfta birkaç yıl okurlardı. İlk sınıfta okuma yazma, müzik ve Latince’nin temelleri öğretiliyordu. Kitapları olmadığından. öğrenciler her şeyi ezberleyerek öğrenirlerdi. Müzik dersleri önemliydi, çünkü öğrenciler kilise korosunda ilahiler söylerlerdi. Bu nedenle, ilahilerin anlamı de onlara öğretilirdi. Harfleri öğrendikten sonra, öğrenciler Latince olarak amentü, Rabbin duası, meleğin Meryem'e selamı ve çeşitli duaları ezberlerlerdi. ilk sınıftaki öğrenciler kendi aralarında anadilini kullanabiliyorlardı, ama ondan sonra Latinceden başka dil kullananlar ağır cezalandırılırdı, ikinci sınıfta Donatus’un ünlü Latince dilbilgisi öğretilirdi. Ezberlenmesi daha kolay olsun diye dilbilgisinin bir bölümü, şiir biçimindeydi. Öğrenciler birbirlerine : <<Donatus'unu biliyor musun?>> diye sorarlardı. Mansfeld'teki okul, öbür okullardan daha iyi ya da kötü değildi, ama Luther sonra onun üzerine acı sözler söylerdi. Çünkü ona göre okulda öğrencilere adaletsizce davranılıyordu. Örneğin, bir gün okula yeni gelen çocukları daha tanımayan bir öğretmen --bütün çocuklar aynı odada bulunuyorlardı-- Luther'e fiil çekimlerini yapamadığı için onbeş kez sopa ile dayak attı. Oysaki bunlar, birinci sınıfta daha öğretilmemişti.
O zamanın adetlerine göre öğrenciler sık sık okul değiştirirlerdi. i496 yılının ilkbaharında Martin Luther de iyi bir arkadaşıyla Elbe ırmağı kıyısındaki Magdeburg'ta ünlü bir okula giriyordu. Luther, bir kilise görevlisinin yanında, oturup, ekmek parasını varlıklı insanların kapılarında şarkı söyleyerek kazanıyordu. O zamanın ölçülerine göre, Magdeburg büyük bir kentti; orada Luther Katolik kilisesinin ayinlerinin zenginliklerini yakından gördü. Ama burada belleğine en çok işleyen şey, sokakta gördüğü bir olaydı. Orta çağların sonlarında dürüst insanların Tanrı; özlemi yaygın ve umutsuz hale geldiği için, sokaklarda, her türlü tövbe gösterisi yapan, kanlar içindeki çıplak sırtlarını kırbaçlayan kişilere rastlanıyordu. Bir gün tövbe edenlere özgü sade bir elbise giyip, kendini kırbaçlatan bir hükümdarı kentin ana caddesinde gördü. Adam uzun bir süredir oruç tutup uykusuz kalarak kendini kırbaçlattığından, bir deri bir kemik kalmıştı. Luther'in okuduğu okulda <<ortak yaşamın kardeşleri>> diye tanınan öğretmenler vardı. Bu dindar, sade yaşam süren, ekmeğini kendi elleriyle kazanan kardeşler halkın anlayacağı biçimde vaaz ederek, öğretmenlik yaparak, ruhsal konularda insanları aydınlatarak büyük bereket kaynağı olmuşlardı. Onların özel merakı Kutsal Kitap çevirilerini parça parça yaymaktı. Büyük bir olasılıkla Luther de onlardan Kutsal Kitabın çeşitli parçalarını Almanca olarak almıştı. Okulda Luther'e henüz Kutsal Kitap üzerine ders verilmiyordu.
Magdeburg önemli bir basımevi yeriydi. Gutenberg'in biraz önce icat etmiş olduğu basım makinası şimdi dinsel yayınları, özellikle ufak broşürleri basıyordu. Luther'in Magdeburg'ta kaldığı dönemde <<Kaybolmuş Canın inlemesi ve Acısı>> adlı bir kitapçık yayımlandı. Kitapçığın kapağındaki resmin sağ yanında melekler, sol yanında kaybolmuş kişilerin topluluğu, ortada gökkuşağının üstünde, oturan yargıç Mesih bulunuyordu. Herhalde bu resim de Luther’in melankolik yapısında zaman zaman ortaya çıkan korku anlarını artırdı. Sonra Luther, Mesih’in tam böyle, gökkuşağının üstünde oturan bir yargıç olduğu düşüncesinde olduğunu söylerdi.
2. EİSENACH VE ERFURT'TA
1497 ilkbaharında Luther Magdeburg'daki okulundan eve döndü. Biraz sonra öğrenimini sürdürmek üzere Eisenach'a gitti. Okul değiştirmesinin bir nedeni herhalde Eisenach'ta bulunan akrabalarıydı. Ama akrabalar o denli yoksuldu ki Luther'e ne yiyecek, ne de barınacak yer verdiler. Ekmek parasını yine iyi kalpli varlıklı kişilerin kapılarında şarkı söyleyerek sağladı. Duru ve gür sesli genç için bu yöntem hiç de kötü değildi. Tanrı Luther'in Eisenach'taki yaşamını öyle yönlendirdi ki. Luther ömrü boyunca bu kenti <<güzelim Eisenach>> diye anımsıyordu. Luther 1499, yılının soğuk bir kış akşamı, üç arkadaşıyla birlikte. üç kapıda şarkı söyledi, ama kötü sözlerden başka bir şey alamadı. Çocuklar aziz Georg meydanında umutsuz bir halde dururken. birden sulh yargıcı Konrad Cotta'nın ev kapısı açıldı. Kapıya gelen genç, iriyarı ve nazik bayan Ursula Cotta şarkıcıları içeri çağırdı. Bayan Cotta kilise korosunda ilahi söyleyen güzel sesli, biraz tombulca, ama dimdik, alev gözlü ve kıvırcık saçlı çocuğu daha önce de görmüştü. Bu akşamdan sonra Cotta ailesi ve onların akrabalarından Schalbe ailesi Luther'i kendi koruması altına aldılar. Bu olay, yalnızca Luther'in açlık korkusunu gidermekle kalmıyor, ona çocukluk evinin üzüntüleri yerine, evin sıcaklığı ve aile sevgisini sağlıyordu. Bu ailelerde iyi eğitim ile varlıklı Rönesans ailesinin yaşamını öğrendi. Ursula Cotta fazlasıyla duygulu ve içine kapanık olan çocuğu, sevgi ve iyiliğiyle daha mutlu ve davranışlarında daha özgür yaptı. Luther, daha sonra bayan Cotta'nın, <<Dünyada iyi bir kadının sevgisinden daha üstün bir sevgi yoktur>> dediğini anımsıyordu. Eisenbach'ta genç Luther'in zekası uyandı. Latin okulunun en üst sınıfındaydı. Öğretmenlerine Latince olarak şiirler ve düzyazı yazarak sözlerindeki anlatım gücünü ve dahiliğini gösterdi. Okulda gerçekten iyi olan ve yüreklilik aşılayan birkaç öğretmen vardı. Bunlardan ikisiyle Luther, daha sonra gelen fırtınalı zamanlarda bile kopmayan arkadaşlık bağları kurdu.
Luther'in olgunluğa erişmek için Eisenach'ta geçirdiği yaşamın bir noktasına daha değinmek istiyoruz. Oradayken ilk kez dinsel dünyayı yaşamlarının en değerli varlığı sayan insanlara rastladı. Öz evinin dindarlığında Katolik halk adetlerinin sarsılmazlığı, ama aynı zamanda ağır, neşesiz bir hava vardı. Cotta ailesinde, dindarlık konusunda bir zorlama yoktu. Böyle bir dindarlık Luther'de karşı koyma istemini uyandırmadı, ama aksine hemen susayan yüreğine girdi. Cotta'nın evine, sade bir dille ruhsal konuları açıklayan Fransis'ken keşişleri sık sık konuk gelirlerdi.
Eisenach'ta korkak, içine kapanık Martin Luther, üniversiteye girmeğe hazır, güçlü, sağlıklı, özgür benliğe sahip bir genç oldu. Bu arada Luther'in babası da çocuğunu üniversiteye gönderebilecek ölçüde varlıklı olmuştu. Leipzig Üniversitesi Mansfeld'e daha yakın olmasına karşın Luther için, ünlü Erfurt Üniversitesi daha uygun bulundu. Böylece Martin Luther, i50i 'in Nisan ayında Erfurt Üniversitesinin Edebiyat Fakültesine yazıldı.
O zamanlar öğrenciler sıkı bir denetim altında yurtlarda kalıyorlardı. Her sabah ve akşam herkes duaya katılıyordu. Öğleden önceleri derslerle, öğleden sonraları ise tartışma ve ödevlerle geçiyordu. Öğrenci, çalıştığı konu ile ilgili olmayan kitapları ancak öğretmenin izniyle okuyabilirdi. Bu sıkı okulda Luther çok ilerleyip gelişti. Çok kısa bir zamanda, 1502 yılının sonbaharında üniversiteyi bitirdi. Bundan sonra öğretmen olmak için fen, felsefe, ahlak bilimleri okumaya başladı. Bu felsefenin temel düşüncelerinden ikisi Luther'in sonraki gelişme’sinde büyük bir rol oynadı. Tanrı'nın her şeyi etkilediği ve tek başına etkilediği görüşü üzerinde o denli duruldu ki, Tanrı hiç sevgisi olmayan bir güç ya da kaprisli, insanı elinde bir hamur gibi yoğuran acımasız bir varlık haline gelmişti. <<Tanrı, kendi oğlunu kurban etmek yerine, insanları bir ağaç ya da kütük aracılığıyla da kurtarabilirdi. Günahlarımıza bir karşılık vermeden de onları bağışlayabilirdi>> deniliyordu. Günah üzerine de şöyle öğretiliyordu : günaha düşüş, insanı çokça etkilememişti. <<İnsan isterse kendi gücüyle de Tanrı'ya yaklaşabilir, bencilliğini inkar edebilir, günahlarından tiksinebilir>> deniyordu. Bu düşüncelerden dolayı Luther'de gizli bulunan melankoli ara sıra baş gösteriyordu.
Ama Luther'in öğrencilik yıllarında mutlu ve sevinçli zamanları da vardı. Büyük bir sevinçle eski çağ yazarlarının kitaplarını araştırdı. Yabancı dillerde ve tartışmalarda öyle usta oldu ki, arkadaşları ona <<filozof>> lakabını taktılar. iyi niyetli ve şakacı olduğu için, ama özellikle şarkı söylediği ve lut çaldığı için arkadaşları arasında aranan bir kişiydi. Lut çalmayı bir rastlantı sonucu öğrenmişti. Luther'de genç yaşta doğa sevgisi başladı. Bunun için sık sık ormanlarda dolaşıyordu. Böyle bir gezide kaza olarak kılıcını ayağına batırmış, atardamarını kesmiş. Çok kan kaybeden Luther : <<Ey Meryem yardım et>> diye haykırarak baygın halde yere düştü. Luther kente götürüldü, ama ertesi gece çocuk yeniden başlayan kanamadan dolayı ölümle karşı karşıya kaldı. Kazadan sonra toparlanma döneminde Luther Lut çalmaya başladı.
Erfurt'ta olan bir başka olaydan söz etmeden geçemeyeceğiz. Yirmi yaşındayken Luther, Erfurt Üniversitesinin kitaplığında ilk kez tüm Kutsal Kitabı bulduğunu söylemişti. Kutsal Kitap yasak değildi, ama pahalıydı. Hem de ancak yüksek tanrıbilim öğreniminde okunuyordu. Luther, kitabı açtığı, Samuel'in güzel yaşam öyküsünü okumağa başladığı zaman zil çalmış ve derse girmesi gerekmişti. Luther bitirme sınavını olabildiğince en kısa zamanda, 7 Ocak 1505 günü verdi. O gün üniversiteyi bitiren on yedi kişi arasında ikinci oldu. Profesör şapkasını büyük bir törenle aldı ve felsefe öğretmenliğine başladı. Luther'in mutluluğunu kendi sözlerinden okuyabiliriz, ama Mansfeld'teki evinde olan sevinç ve övünme çok daha büyüktü. Babası, öğrenim görmüş oğlunu tanrısal bir varlık gibi gördü. Babası oğluyla konuşurken, sen yerine siz demeye başladı. Annesi ve kardeşleri de aynı kurala uymalıydılar.
Şimdi, uzun yıllardan sonra Luther kendisi için de vakit ayır’a bildi. Ama özgürlük ve yüksek makam ona mutluluk getirmedi, aksine sıkıntılı olarak çevrede dolaşıyordu. Babasının tutkulu umutları, oğlunun bir prensin hukukçuluğunu yaparak varlıklı ve ünlü olması içindi. Belki de Mansfeld'in belediye başkanı da olabilirdi. Öğretmenliğinin yanı sıra Luther, babasının isteği üzerine hukuk okumaya başladı, ama bu iş ona ağır geldi ve isteksizce çalışıyordu. Kendi sözlerine göre Luther sıkıntı ve melankoliye düştü, günahın suçluluğu altında sanki eziliyordu. Ölüm ve yargıdan korkuyordu. Yakın bir arkadaşının ani ölümü, düşüncelerini daha da ağırlaştırdı. Büyük bir olasılıkla bu durumdan kurtulsun diye Luther, 1505 yılının Haziran ayında Monsfeld'e baba evine gitmek için izin aldı, Temmuzun ikisinde yürüyerek Erfurt'a dönüyordu. Kente yakın olan Stotterheim kırlarında aniden şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu. Yıldırım ona yakın bir yere düştü ve hava basıncı onu yere attı. Luther son anının geldiğini ve cehenneme atılacağını düşünüyordu. Bu sıkıntılı anında zamanın adetlerine göre madencilerin koruyucusu olan aziz Anno'ya seslendi : <<Aziz Anna, bana yardım et, keşiş olmak istiyorum>> diye vaatte bulundu.
Stotterheim olayı üzerine çeşitli yorumlar yapılmaktadır. Gerçek herhalde şudur : Luther'in uzun zamandan beri sezinlediği ruhsal bunalım, bu olayla onu bir karara vardırmıştı. İki hafta süresince Luther , verdiği karar üzerine arkadaşlarına akıl danıştı. Çoğu, tehlike anında verdiği vaadin onu bağlamayacağını söyleyerek vazgeçmesini istediler. Kimileri ise verilen vaadin yerine getirilmesinin zorunlu olduğu kanısındaydı. Luther'in duygulu vicdanı bu karardan vazgeçmesine izin vermedi. Temmuzun on altısında Luther arkadaşlarına bir veda partisi düzenledi. Ertesi gün en yakın arkadaşlarıyla ;birlikte sert ve sıkı düzeniyle tanınan Augustinusçuların manastırının kapısına geldi ve kapıyı çaldı. Biraz sonra güler yüzlü, çok sevilen, yetenekli Martin Luther, sırtını bu dünyaya çevirerek manastırın sessizliğinde kayboldu.
3. HUZUR ARAYIŞI
Erfurt'taki Augustinusçuların manastırı, Fransiskenler ve Dominikenlerin manastırları gibi dilenci keşişlerin manastırıydı. Bu manastırda yaşam çok sert ve tekdüzeydi. Luther'in özellikle bu manastıra girmesi herhalde aradakilerin keşiş yaşamını ve Tanrı yolunda yürümesini ciddiye almalarına dayanıyordu. Çünkü kimi manastırlardaki yaşamın yozlaştığı herkesçe biliniyordu.
Luther, manastıra girmesinin geçici bir karar almadığı belli oluncaya dek, manastırın konuk evinde kaldı. Sonra acemi keşiş alarak başka bir keşişin sıkı denetim ve buyruğu altına verildi. Daha keşiş elbisesini giymeden, büyük bir törenle keşişlerin arasına katılmadan, Luther attığı adım için babasının onayını istedi. Babasının yanıtı, Luther'in korktuğundan da ağırdı. Babası yalnız ona yine <<sen>> diye seslenmekle kalmadı. <<Bütün babalık hakkını helal etmeyeceğini>> de söyledi. Annesi ve akrabaları da, kendisinden hiç bir haber almak istemediklerini bildirdiler. Luther tek başına kaldı. Sıkıntısı daha da artıyordu. Ama beklenmedik bir zamanda Mansfeld'ten değişik bir haber geldi. Luther'in küçük kardeşlerinden ikisi vebadan ölmüşlerdi. Aynı zamanda Martin'in de aynı hastalığa tutulduğu söylentisi eve ulaştı. Bu söylentinin yanlış olduğu anlaşılınca, babasının yüreği yumuşadı, oğlunun attığı adımı onayladı.
Artık manastırın bir üyesi olduğundan Luther'e bir oda verilmişti. Hiç bir ısıtma aracı olmayan, uzunluğu üç, genişliği iki metre olan odanın içinde sadece yatak, masa, iskemle ve ufak bir lamba bulunuyordu. Günler çeşitli görevlere bölünmüştü. itaatli olması ve kendi isteklerinden vazgeçebilmesi için Luther'e büyük, küçük, çeşitli günlük görevler verildi. Manastır kilisesinde her üç saatte bir dua toplantısı yapılıyordu. Bunlara çok önemli başka bir görevde bulunanlar dışında herkesin katılması zorunluydu. Luther'e, keşişlere özgü davranışlar, boynu bükük ve gözleri yerde yürümek, en ufak bir gülme isteğini kendinden koparmak ve söyleyecek önemli bir şey olmadığı zaman konuşmamak, öğretildi. Ara sıra Luther dilenmek için manastırdan ayrılıyordu. Manastırdayken ise, her gün Kutsal Kitabın belirli bölümlerini ve eski duaları okumak zorundaydı. Kendi düşüncelerini ve en derin benliğinden gelen isteklerini durmadan denetlemek çok önemliydi; çünkü her hafta günah çıkartılıyordu. Duygun vicdanlı ve melankolik Luther, yönetmenlerin dikkatini çabuk çekti. Başka keşişler de onu kıskanıyorlardı. Yönetmenlerden biri Luther'e karşı dürüst ve arkadaşça davranıyordu. Özel bir iyilikte bulunarak ona daha okuması gerekmeyen kitapları veriyor ve çeşitli konularda onunla konuşuyordu. Luther, Tanrı'nın öfkesi altında kendisinin umutsuz durumundan söz edince : <<Rabbimiz bize umutlanmayı buyurduğunu bilmiyor musun?>> derdi. Başka birisi de ona: <<Günahların bağışlanmasına inanıyorum>> sözlerini anımsattı. Daha sonra Luther, kendi eğitimcisi için, lanetli keşiş elbisesinin içinde onun gerçek bir Hıristiyan olduğunu söylerdi.
Ara sıra Luther'in daha iyi zamanları da oluyordu, Kimi kitaplar üzerine öyle çalışıyordu ki, onları ezberliyordu.
1506 yılının sonbaharında Luther yoksul, ahlaka uygun ve itaatli olmayı vaat ederek tam bir keşiş oldu. Keşişlerin inandıklarına göre kendisi de şimdi <<banyodan yeni çıkmış suçsuz bir ,çocuk>> gibi olduğuna inanıyordu. Ama eski huzursuzluk ve sıkıntı yine başladı. Bu yüzden Luther daha çok okuyup papaz olmak istiyordu. 1507 yılının ilkbaharında Luther, papazlık görevine atandı. Böylece <<diriler ve ölüler uğruna kurban sunmak için>> Tanrı'nın huzuruna çıkmaya yetki aldı. Zamanın adetlerine uyarak papazlık görevi yaptığı ilk ayine babasını da çağırdı. Zenginleşen babası yirmi atlıdan oluşan bir kurulla gelip manastıra büyük bir armağan bağışladı. Kutsal görev yapmak için kiliseye çıkma zamanı gelince. Luther birden bire kendi değersizliğini anlayarak korkuya düştü; dizlerinin bağı çözüldü, kaçmak istedi. Ayinden sonraki yemekte Luther, Stotterheim olayını anlattı. Bunun kendisine Tanrı'nın çağrısı olduğunu söyleyince de babası Luther'in sözünü keserek : <<Bu belki de İblisin sesiydi>> dedi ve konuşmaya son verdi. Luther yaptıklarını bir daha savunmaya kalktığı zaman, babası yüksek mevkili kilise adamlarının yanında : <<Sen anana ve babana saygılı ol buyruğunu işitmedin mi?>> diye bağırdı.
Emir üzerine Luther okumalarını sürdürdü, ama içindeki huzursuzluk gittikçe artıyordu. <<Yeni yol>> denilen o günlerde moda olan felsefeyi iyice araştırdı. Bu felsefeye göre insan kendi doğal gücüyle günahlarından pişman olup onlardan tiksinebilir ve Tanrı'yı her şeyden çok sevebilirdi. Luther kendinde bu yeteneği bulamadığı için, ötekilerden daha kötü olduğuna inanıyordu. Aynı zamanda, yine bu felsefeye göre, acımasız ve kaprisli olan Tanrı'yla karşı karşıya gelmiş oluyordu. Daha okumalarını bitirmeden, Luther biraz önce kurulan Wittenberg Üniversitesinde felsefe profesörlüğüne getirildi. Bununla birlikte Wittenberg manastırının keşişi oldu. Luther 1508 sonbaharından 1509 sonbaharına dek, ilerde süreklice oturacağı bu kentte kaldı. Ertesi sonbahar eski manastıra, bu sefer öğretmen olarak döndü. Bu zamandan kalma, Luther'in sayfaların kenarlarını kendi notlarıyla doldurduğu kitapları ve ilk vaazları hala elimizde bulunuyor. Kitaplarının sayfalarına yazdığı notlardan içinde sürüp giden savaş belli oluyor. Bu kitaplardan biri ünlü kilise babası Augustinus'un yapıtıydı. Kitap <<önceden seçiş>> , yani Tanrı'nın kimi insanları dünya kurulmadan önce sonsuz yaşama seçtiği, başka1arını ise kendi kaderine bıraktığı konusu üzerine yazılmıştı. Bu konu Luther'i yalnız bir öğreti olarak değil, kendi yaşamının büyük bir sorunu olarak da düşündürüyordu. Luther'in öğretim görevine,
1510-1511 yıllarında gerçekleşen Roma yolculuğu için ara verildi. Roma'ya, keşişlerin temsilcisi olarak, aralarındaki bir anlaşmazlığı açıklamaya gönderildi. Luther, Roma'ya tarihsel yerleri görmek isteyen bir turist gibi gitmedi. Luther'in Roma yolculuğu, bir hac yolculuğuydu. İlk Hıristiyanların ve şehitlerin yaşadığı katakomp denilen mezarlık mağaralarını ziyaret etti. Hacıların töresine göre bir günde yedi büyük kilisenin hepsinde dua edip kutsal emanetlere saygı gösterdi. Öbür hac yolculuğundaki papazlar gibi, Roma’daki kiliselerin mihraplarında ölüler için dua etme sırasını bekledi. Büyükbabası için dualar okudu. Kendi ana ve babasının hala sağ olmasına üzülürdü, çünkü ölmüş olsalardı, şimdi onların Araf'ta olan acılarını ve kalma süresini azaltabilirdi. Roma'daki en ünlü yerlerden biri Pilatus'un merdivenleriydi. Bu merdivenlerin üzerinde Pilatus'un İsa'yı kırbaçlattığına ve ölüm fermanını okuduğuna inanılıyordu. Aslında Kudüs'te bulunan merdivenleri meleklerin, Kudüs'ün harap edilmesinden sonra Roma'ya taşıdığı söyleniyordu. Bir insan, merdivenlerin yirmi sekiz basamağını ciddi olarak diz üstünde yürüyerek, her birini öperek, <<Göksel Babamız...>> duasını okuyarak çıkarsa, bir canı Araf'tan kurtarabilirdi. Luther bunu büyük babası için yaptı, ama bitirdiğinde : Bunun gerçek olduğunu kim bilir? diye bir kuşku uyandı içinde. Bu kuşkusunu papaza anlatıp af diledi, ama bu da ona huzur getirmedi. Aksine başkent kiliselerindeki bozukluğu ve hafif Rönesans yaşamını görünce daha kötü oldu. Birçok papaz kutsal ayinleri çabuk ve dikkatsizce yapmış ve ona da aynen yapmasını öğütlemişti.
Luther, Roma yolculuğundan büyük bir sıkıntı içinde döndü. Erfurt manastırındakilerle araları açıldığı için, oradan ayrılıp Wittenberg'e taşındı. Kendisi fark etmeden, Tanrı'nın güçlü ve iyi eli yaşamını böyle yönlendirmişti. Wittenberg Üniversitesinde profesör ve aynı zamanda Augustinusçu manastırların başmüfettişi, iyi ve yetenekli ruhani öğütçüsü John von Staupitz vardı. Staupitz Luther'i önceden de tanıyordu. Staupitz'in buyruğu üzerine ağır düşüncelerin içinde olan Luther, 1508 yılında Erfurt'tan Wittenberg'e atandı. Staupitz ve Luther arasında yakın bir arkadaşlık kuruldu. Staupitz Luther'i durmadan kendi çevresinde dönen düşüncelerinden kurtarmak için bir göreve bağlamak istedi. Luther'e tanrıbilim doktorası yapmasını ve sonra da vaizlik görevine girmesini önerdi. Bu konuda manastırdakilerin isteği üzerine Luther'le daha önce de konuşmuştu, ama boşuna. 1511 yılının sonbaharında Luther manastırın bahçesinde, armut ağacının altında dinlenirken Staupitz yanına gelerek : <<Sayın hocam, yapacak bir iş olsun diye tanrıbilim doktoru ve vaiz olmanız gerekir>> dedi. Bunu yapmamak için Luther , toplam onbeş engel sıraladı. Başka birisini bulmalıydılar, çünkü kendisi çok yaşamayacaktı. Staupitz Luther'in sözlerine önem vermeden: <<Siz bütün keşişlerden ve Babalardan daha mı iyi bilirsiniz?>> diye yanıt verdi. Luther, acı dolu sesiyle: <<Sayın doktor, beni öldüreceksiniz>> diye bağırdı. <<Buna üç ay bile dayanamam!>> O zaman Stoupitz sevgi, anlayış ve ruhsal hikmet dolu olan şu sözleri söyledi: <<Tanrı'mızın yapacak çok büyük işleri olduğunu, bilmiyor musunuz? Onun da bilgili ve yetenekli insanlara gereksinmesi var. Ölseniz bile, cennette de onun meclisinde kimi tanrıbilimcilere yer var.>> Konuşma böyle bitti ve Luther onun isteğine boyun eğdi. 1512 yılının Ekim ayında Wittenberg'teki bütün kiliselerin çanları çalarak Martin Luther'in bir tanrıbilim doktoru unvanını gösteren Kutsal Kitabı, şapka ve yüzük aldığını haber verdiler. Doktorluk andını içerken Luther, Kutsal Kitaba bağlı kalacağını ve elinden geldiğince Kutsal Kitabın öğretilerini savunacağını söyledi. Az sonra Luther, felsefe profesörlüğünden tanrıbilim profesörlüğüne atandı. İlk olarak Mezmurları ve Pavlus'un Romalılara mektubunu yorumlamaya başladı. Sonraları Luther, tanrıbilim doktoru olduğu zaman savunacağına ant içtiği gerçekleri daha bilmediğini söylerdi. İncil'in müjdesinin aydınlanmasından önce, Luther'in çabalama dolu yaşamında ne denli sıkıntılı zamanları olduğunu, kendisinin korkunç savaşma içinde olduğunu biraz olsun gördük. Şimdi biraz daha bu <<acımalı Tanrı'yı>> bulma çabasını inceleyeceğiz.
4. MERHAMETLİ TANRI'YI NASIL BULABİLİRİM?
Luther ara sıra şarkı söyleyen Ve lut çalan, ara sıra sert ve katı Tanrı'yı ve gökkuşağında oturan yargıç Mesih'i düşündüğü zaman acı çeken, iyi bir Katolik ailesinin iyi bir çocuğuydu. İçinde, sağlıklı her gençte olduğu gibi, Tanrı arayışı vardı, ama Tanrı'nın nasıl olduğu sorusu öbür sorularından daha baskın çıkmamıştı. olağanüstü yeteneği, özellikle zengin düş dünyası, duygulu vicdanı ve yarıda kalan, hiç bir şeyden memnun olmayan doğruluk anlayışı Luther'e özgüydü; Manastıra gitmesi, kendini suçlamasının bir sonucuydu. Şöyle ki, önemli olan tek şey, <<Canımın kurtuluşu için bugüne değin gerçekten yapmadığım şeyi şimdi yapmak istiyorum>> şeklindeki arzusuydu. Ortaçağın sonlarında binlerce kişinin acı sorunu şuydu: ((Merhametli Tanrı'yı bulmak için nasıl yeterince iyi olabilirim ve iyilik yapabilirim?>> Bütün zekat vermenin, duaların, oruçların, kendi kendini cezalandırmanın, hacca gitmenin, kutsal emanetleri toplamanın ve gufran ticaretinin (endüljansların)(1) arkasında bu sorun yatıyordu.
Çağımızın insanı bir düşüncesinden öbürüne ve bir konudan başka bir konuya o denli çabuk geçer ki, hiç bir şey benliğinde büyük bir iz bırakmaz. Yaşamının bütün amacı, günahlarından arınmak ve iç dünyasını denetlemek olan keşişi anlamak ona zor gelir. Keşişin yaşamında yalnız iki önemli nokta, ruh ve Tanrı, Tanrı ve ruh, vardır. Yıldan yıla rutubetli keşiş odasının tavanında oluşan su damlaları düşerken sert taşlarda nasıl iz bırakırsa, keşişin düşüncelerini durmadan kemiren şu acı veren sorun. <<Günahlarım, benim günahlarım!>> sorunu da onun benliğinde öylesine derin izler bırakır. Luther keşişe özgü olan boyun eğmeyi, yardım etmeyi, dilenmeyi, susmayı, uykusuz kalmayı, dua etmeyi, oruç tutmayı, soğuğa dayanmayı, kendini kırbaçlatmayı bile uyguluyordu, ama içindeki acı dinmedi; huzursuzluk kaybolmadı. Katolik kilisesinin olağan çıkar yolları ona başarısız ve yetersiz geldi.
Luther'e öğretilen <<yeni yol>> felsefesine göre kalıtsal günah suçluluk değil, ancak zayıflık getirirdi. Asıl günah, yapılan kötü işlerdi. Günaha düşüş, insanın doğal yeteneklerini bozmadı; böylece insan aklını ve özgür seçişini kullanarak tövbe ve istiğfarla kendini günahların bağışlanmasına hazırlayabilirdi. <<insan yapabildiklerini yaptıktan sonra Tanrı, merhametini esirgemez>> deniliyordu. istiğfar üç noktadan oluşuyordu. Bir, kilisenin buyurduğu sevaplar, örneğin, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek; dua etmek v.b. iki, günahlarını belirli bir kişiye itiraf etmek. Keşişler bunu ciddi olarak her hafta yaparlardı. Üç, yürekten gelen tövbe. Ama gerçek tövbe neydi? Tanrıbilimcilerin ılımlı kolu şöyle gösteriyordu: birisi cehennem korkusundan ötürü günahlarından pişman olup cennet umudu için Tanrı'yı severse bu yeterlidir. Ama birisine bu da çok gelirse, yeterince pişman olmadığından üzüntü duyarsa, o da yeterli sayılırdı. Luther'in öğretmenleri buna karşı çıkmışlar, çünkü <<dar ağaç tövbesi>> diye adlandırdıkları bu öğretide insan, Tanrı'yı kendi bencil isteklerinin aracı yapmıştı. Onlara göre gerçek tövbede insan günahlarından tiksinir, iğrenir ve Tanrı'yı sever. Ama şöyle de öğretiyorlardı : insan kendini tövbe etmeye eğitirse, sonunda Tanrı'yı bir karşılık beklemeden, cezadan korkmadan ve özgür istekle sevebilir. Bu düşünceyi de şöyle kanıtlıyorlardı: <<Bir genç ancak bir yaratık olan kızı o denli sevebilir ki, kendi canını bile onun uğruna feda etmeye hazır olur. Ya da bir tüccar para ve mal sevgisi için sonsuz tehlikelere atılabilir. Böylece insan yaratılmış olanları bu kadar sevebilirse, en üstün iyilik olan Tanrı'yı daha çok sevebilir. Yani, doğal yetenekleriyle insan Tanrı'yı her şeyden çok sevebilir.>> Birisi kendini böyle hazırlayarak tövbe ve istiğfarını yaptıysa, ondan sonra da Rabbin Sofrasına katıldıysa, bu kutsal eylemlerde onun içine günahı bir anda yok eden doğaüstü bir lütuf akıtılır. Kalıtsal günahtan ancak yeni bir günahı alevlendirebilen bir kıvılcım kalmış olur.
Luther bu yolu denedi, ama ne içinde huzur buldu, ne de Tanrı'nın lütfünden emin olabildi. Daha önce gördüğümüz gibi Luther öğretmen iken ünlü Kilise Babası Augustinus'un yapıtlarını incelemiş, onlarda bambaşka bir günah öğretisi bulmuştu. Aynı derin günah anlayışıyla Alman mistisizminde de karşılaştı. Augustinus kalıtsal günah için şöyle öğretiyordu: günaha düşüşten önce insan bütün varlığıyla Tanrı'yı sevip ona güveniyordu ve bu nedenle varlığında beden ve ruh arasında bir denge vardı. İnsan günaha düşüşünde gururla Tanrı'ya karşı gelince, kendi isteği öyle bozuldu ki, şimdi gururuyla ancak Tanrıdan nefret eder. O'na karşı gelir; bu geçici dünyayı ve özellikle kendi kendini sever. insan varlığının derinliklerinde gurur, bencillik ve dünya sevgisi bulunur. Luther kendini ve ruhsal benliğini araştırdığı zaman, Augustinus'un öğretisinin kendi yaşamında da doğru olduğunu gördü. Özgür bir istekle ve karşılık beklemeden Tanrı'yı sevemiyordu. Çok incelemiş olduğu, İsa Mesih'in Dağdaki vaazı, tam istekli ve karşılık beklemeden kendini adamasını emrediyordu. Ama Luther'e Tanrı'nın isteğine göre hareket etmek zor geliyor ve bunu isteksizce yapıyordu. Çünkü aslında, Tanrı'dan hoşlanmıyor ve kendi isteğini yapmak istiyordu. iyilik yaptığı zaman da onu ,isteksizce ve karşılık bekleyerek yaptığı için sadece günahlarını çoğaltıyordu. <<Günahın kraliçesi, iyi işlerde bile kendi onurunu arayan düşüncedir.>> Her şeyden önce kendini <<sevinç ve özgür isteğiyle>> bir şeye adamak umudu yoktu. Çünkü insan tümüyle bencillik içinde <<kendi çevresinde dolaşıyor>>, her şeyde kendi iyiliğini, zevkini, onurunu arıyordu. Tanrı'yı da bencil isteklerinin aracı yapmaya kalktığı zaman insan bencilliğinin en iğrenç biçimini ortaya koyuyordu. insan ancak kendi iyiliğini arayıp kendini her şeyden çok sevebilir durumdadır.
Luther’in elde ettiği acı sonuç şuydu: gerçekten tövbe edemiyordu, günahtan gerektiği gibi iğrenemiyordu ve kendi çıkarını aramadan Tanrı'yı sevemiyordu. Çünkü kendini ve günahlarını seviyordu ve Tanrı'dan hoşlanmayıp ona karşı geliyordu. Katoliklerin tövbe ve günah öğretisinin tümüyle yanlış olduğu düşüncesi aklına bile gelmedi. Kendisinin başkalarından daha kötü olduğu için gerçekten tövbe edemediğine inanıyordu.
Luther manastırlarda öğretilen <<kâmillik yolunda>> merhametli Tanrı'yı bulamıyordu. O zamanki yaşamında attığı hemen her adımda karşılaştığı mistisizm ise, bambaşka bir yol gösteriyordu. Mistisizm, yani ruhun Tanrı'yla araçsız, yakın ve gizli birliğe erişme isteği, çok yönlü bir felsefedir. Mistisizmin bir kolu, insanın düşünce ve hayallerini bu dünyadan koparıp görünmeyen şeylere o denli "sıkı bağlanmasını istiyordu ki, sonunda insanın ruhuna "sözsüz dua, sessiz düşünme ve görme yoluyla esenlik içinde <<Tanrı'yı tadabileceği>> deniliyordu. Mistisizmin başka bir kolu ise, kişinin, yürekten gelen bir sevgi ve özlemeyle acı çekmiş olan Mesih'e, <<canının damadına>> acı ile bağlanmasını ve bu yolda kendinden geçerek gelinin damatla birleştiği gibi, O'nunla birleşmesini öğretiyordu. Luther bunların ikisini de denedi, ama onu ancak <<deli gibi ettiler>>. Luther'i en çok çeken bir başka mistisizm koluydu. Buna göre Tanrı'yla bağlantı kurmanın tek yolu. kendinde olan her şeyden vazgeçmekti. İnsanın en son vazgeçeceği şey kendi isteğidir. Bundan da vazgeçmesi gerekiyordu. Bu mistisizm türü, <<kendini boşaltma ve bedenin isteklerini öldürme yolu>>, çok eski bir gelenekti. Mezmurlarda görülen tükenmez Tanrı özlemiyle orta çağların Mesih'e benzeme ülküsü; keşişin alçakgönüllü olma çabasıyla sofinin bu dünyadan ve kendinden geçme eylemi bu noktada birleşiyorlardı. İnsan, Tanrı önünde şan ve şeref aramamalı, aksine Tanrı önünde bir hiç olmak için daha büyük günahkar olduğunu görmelidir. Bu nedenle bilmediği günahları da kabul etmelidir. Böylece insan kendinde olan en son bencil isteğinden vazgeçtiği, değersizliğini anladığı ve alçakgönüllü olduğu zaman Tanrı, insanın boşluğunu lütfüyle doldurur. İnsan kendi isteklerini yok etmekle, bu dünya ile olan bağlarını tümüyle koparırsa, o zaman huzursuzluk kaybolur, insan kendi varlığının en derinlerinde Tanrı'yı ve O'nun sarsılmayan huzurunu sezinler.
Bu alçakgönüllülük, kendini boşaltma ve bir hiç olma yolu Luther'i çok çekiyordu, çünkü insanın öz günahının gurur olduğunu görüyordu. Kısa bir zamanda Luther, eğitim yoluyla kendini alçakgönüllü yapamayacağını anladı. Alçakgönüllülük eğitiminin arkasında hep gurur ve yetenek baş gösterdi. Eğitimle elde edilen alçakgönüllülük gizli gururdu.
<<Gerçekten alçakgönüllü olan kişi, alçakgönüllü olduğunu hiç bir zaman bilmez, çünkü bilirse hemen bu yeteneğinden gururlanır... Eğitimle elde edilen alçakgönüllülük de hiç bir zaman gurur olduğunu ,bilmez... insan gerçekten alçakgönüllü olduğu zaman alçakgönüllülüğünün farkında olmaz.>>
İnsan özgürce ve karşılık istemeden Tanrı'yı sevemez, çünkü ancak kendisini sevebilir. Bundan baş
ka sevgi yapmacık, doğal olmayan sevgidir. İnsan gururlu olduğu için kendini alçakgönüllü yapamaz. Tanrı'nın isteğine de boyun eğemez. Böylece insan çıkmaza girer. Bu yüzden Luther de gittikçe daha derin sıkıntı ve Umutsuzluk içine batıyordu.
(1) Endüljans : Para karşılığında satılan günah affı belgesi.
5. TANRIM, TANRIM, BENİ NİÇİN BIRAKTIN
Luther'in deneyler sonucu öğrendiği acı bir gerçek, ne kâmillik, yani şeriat yolunun, ne de mistisizmin çizdiği alçakgönüllülük ve kendini inkar etme yolunun onu Tanrı'nın lütfünden emin olma durumuna götürmediği idi. Kutsal Yasa'nın buyruklarını sevinçle ve özgür bir yürekle yerine getiremiyordu, çünkü Tanrı'yı , değil, kendini seviyordu. Mistisizm yolu, iyi işlerinin yolundan daha iyi idi, ama o da onu sonuna dek götüremiyordu. Kendi kalbinde Tanrı değil, bencillik ve gurur bulunuyordu. Her yönden yol kapalıydı. Luther keşiş arkadaşlarına bakınca, çoğu bedensel ve ruhsal bakımdan iyiydiler. Kendisine de aşırıya kaçmamak için <<akıllı bir orta yolu>> seçmesini öneriyorlardı. Ama, <<Tanrı'nın her şeyde o denli titiz olduğunu düşünme>> şeklindeki öğütleri Luther için iblisin sesiydi. Tanrı her şeyi eksiksiz istiyordu, öfkeliydi, tehdit ediyordu. Luther'in yüreğinde, Augustinus'u okuduğu zaman da gördüğü korkunç <<önceden seçiş>> düşüncesi uyandı. İnsan gözleriyle baktığı zaman, insanların çoğunun cehenneme doğru gitmekte olduğunu gören Pavlus bile : <<Böylece Tanrı, istediğine merhamet eder, istediğinin yüreğini katılaştırır ...Ama, ey insan, sen kimsin ki Tanrı'ya karşılık veriyorsun? Kendisine şekil veren, şekil verene, 'Beni niçin böyle yaptın' der mi?>> (Romalılar, 9 : 18-20) dedi. Luther şöyle düşünüyordu : <<Kimileri kurtulacağını bildikleri için güvenli ve sevinçli olabiliyorlar. Ben Tanrı'dan ancak canımın kurtulacağına ilişkin bir güvence, istiyorum, ama alamıyorum. Belki benim istememem değil, ancak Tanrı'nın istememesidir. Herhalde ben Tanrı'nın kurtuluşa seçtiği kişilerin arasında bulunmuyorum. Onun için her ne yaparsam boşunadır.>>
Luther ne denli çok çabaladıysa da Tanrı'nın sanki : <<Seni istemiyorum! Mesih'i sana vermek istemiyorum! Ben Tanrı'yım, istediğimi yapamaz mıyım?>> dediğini duyuyordu. Böylece Luther, Tanrı'nın çocuğuna verebileceği en ağır sıkıntıya düştü. Tanrı'nın onu bırakmış olabileceği düşüncesi, ona gerçek gibi geliyordu. Luther'in ruhsal yapısı öylesine duyarlı idi ki, her an yüreğinin en derin düşünceleriyle Tanrı'nın huzurunda durduğunu sezinliyordu. <<Cehenneme seçildiysem, bu cehennem azabının başlangıcıdır. Önümde cehennem, vicdanımda Tanrı'nın gazabı ve yargısı, cehennemin dibi budur>> diyordu.
Tanrı'nın kendini bıraktığı korkusu Luther'de dehşetli düşünceler uyandırdı. Tanrı'ya karşı tiksinti, kin ve öfke göstermeye başladı. Bütün varlığıyla kendisini arayan birini cehenneme atan Tanrı, zorba, kaprisli ve gaddar bir varlık olmalı diyordu. Ona karşı yargı altında olan kişi ancak şiddet ve karşı gelme duyguları duyabilir.
Luther'in acısı dayanılmayacak hale gelmişti. Düşüncelerinden dolayı hastalandı. Hastalığında Tanrı'ya karşı gelme duygusu ile sıkıntı, umutsuzluk, ilgisizlik halleri değişiyordu. Kendisine öyle geliyordu ki, bir insanın kaderi ve dünyanın gidişi şansa bağlı, kaprisli bir Tanrı'nın elindeydi.
Luther'in dayanılmaz acılarından söz ettik. Bunlar Luther'in sağlığını bozdu ve onu insanlığın büyük çilekeşlerinden biri yaptı. Doğal olarak bazen iyi ve mutlu olduğu zamanları da vardı. Olmasaydı, bedensel gücü ve aklının ışığı çoktan tükenecekti. Bir gün Luther acılarını şöyle anlatıyordu: <<Böyle sıkıntı ve acı ,çeken adamı tanıyorum. Uzun süreli değillerdi, ama hiç bir dilin anlatamayacağı, hiç bir kalemin yazamayacağı ve aynı acılardan geçmeyenin inanamayacağı ölçüde büyük cehennem azaplarıydı onlar. Uzun süreli, yarım saat ya da bir saatin onda biri kadar bile sürseydiler, bu adam tümüyle yok olur, kemikleri yanıp kül olurdu. Bu acılar içinde Tanrı ve bütün yaratılanlar ona korkunç öfkeli geldi. O zaman ne kendi dışında, ne de içinde kaçacak bir yer ya da bir teselli yoktu. Her yandan ancak suçlamalar geliyordu. Bu durumda çilekeş insan: 'Öfkenle beni cezalandırma' diye dua etmeye cesaret bulamaz, sadece: 'Huzurundan atıldım', diyebilir. Böyle anlarda insan hiç bir zaman kurtulamayacağına inanıyor, aksine cezasını daha çekemediğini seziyor. Bu ceza sonsuz olduğu için insanda ancak bir yardım özlemesi kalıyor, ama yardımı nereden isteyeceğini bilmiyor. O zaman insan sanki Mesih'le birlikte çarmıhta asılı duruyor, 'kemikleri bile sayılabilir. Varlığında acı, kin, korku ve üzüntü olmayan en ufak bir yer bile yoktur. Bunlar da sonsuza dek sürecek gibidir. Bir başka sefer de Luther şöyle anlatıyordu : <<içine düştüğüm umutsuzluğun ne denli iyi ve 'beni kurtuluşa ne denli yakın çektiğini anlayıncaya dek, birçok kez doğduğuma pişman olarak umutsuzluğun dibine bırakıldım.>>
Bu sözleri söylerken Luther acılı yıllarında kendine yakın, babacan arkadaşı, ruhsal öğütçüsü ve avutucu olan adamı anımsıyordu. Luther'in sonradan söylediklerine göre, bu adam olmasaydı, sıkıntıdan yok olurdu. Bu, adam Luther'in en üst şefi olan, Augustinusçu manastırların başmüfettişi, Wittenberg Üniversitesinin profesörü, doktor Johan von Staupitz idi.
Doktor Staupitz, zamanında büyük saygı gören kişiydi. Ona durmadan saygı ve sevgi gösterileri yapıldı, yeni görevler ve unvanlar verildi. Staupitz soylu, dünya görmüş, nazik, şakacı, her yerde beklenen, soyluların güvendiği bir adam ve ruhani öğütçü idi. Buna karşın alçakgönüllü ve dürüst, bu dünyaya bağlı olmadığı için özgürce yaşayabilen bir sofiydi. Bu etkili kişi Luther'i Erfurt'ta buldu, Wittenberg Üniversitesine gönderdi. Gördüğümüz gibi, Luther'i öğrenimini sürdürmeye ikna etti. Sonra onu Wittenberg manastırının baş rahip yardımcısı, daha sonra da bütün Augustinusçu manastırların müfettiş yardımcısı yaptı. Ama Luther, Staupitz'e en çok onu umutsuzluk bataklığından çıkardığı için gönül borçlusu oldu. Staupitz'in, Luther'e yardım ettiği ilk nokta, gerçek tövbe konusundaydı. Luther, kendisinde sevgi buramadığı için, gerçekten tövbe edemiyordu. Şimdi kendisi gibi düşünen ünlü, bilgini ve ruhsal öğütçüsü ile karşılaşmış. Staupitz, Luther’i; tövbede kendi gücüne güvenmemesi konusunda uyardı. Kendine güvenmesi, bu konuda gururuydu. Luther şöyle anlatıyor : <<Bizim lütuf öğretimiz insanı değil, Tanrı'yı onurlandırır, diye açıklayarak beni avuttu.>> Sonra Luther; kısa kateşizminin üçüncü bölümünde: <<inanıyorum ki, kendi akıl ve gücümle Rabbim İsa Mesih'e gelemiyorum, Ve ona inanamıyorum>> dediği zaman Staupitz'in öğrettiklerini aynen aktarıyordu. Luthercilikte bugün bile öğretilen tövbe öğretişinin temeli şöyle : gerçek tövbe, ancak Tanrı'ya olan sevgiyle başlar. Bunu Luther'e Staupitz öğretti. Sevgi, tövbe eğitiminin sonuç ya da doruğu değildir tövbe Tanrı sevgisini tatmakla başlıyor. Staupitz'in, Luther'e yardım ettiği başka bir konu da Tanrı'nın reddetmesiydi. Staupitz ona, <<Tanrı bizi reddediyormuş gibi davrandığı zaman da onun isteğine uymalıyız. Çünkü bu bencilliğimizden uzaklaşmak ve koşulsuz olarak Tanrı'ya güvenmemiz için gereklidir>> diye açıklıyordu. Staupitz, Luther'i buraya dek getirdikten sonra, onu umutsuzluğun dipsiz bataklığından çıkarıp gökkuşağının üstünde oturan yargıç Mesih yerine, bambaşka bir Mesih anlayışı getirdi.
Luther'in yazılarında en çok kullandığı Kutsal Kitap ayeti, İsa'nın çarmıhtaki : <<Tanrım, Tanrım, beni niçin bıraktın!>> haykırışıydı (Matta, 27 : 46). Staupitz, bir çok kişinin böyle öğretmesine karşın, İsa'nın örnek yaşamının taklit edilemeyeceğini --bunu zaten yapamayız-- ama İsa’nın bize sadece Tanrı'nın bir armağanı olarak verildiğini öğretti. İsa'nın yaşamı, beşikten mezara dek <<bizim için>> yaşanmıştı. İsa çarmıhtaki acı sözlerini söylediği zaman, orada bizim yerimize asılıydı. Bedeninde bizim günahlarımızın cezasını ve suçluluğunu, Tanrı'nın öfkesini ve İnsanların acılarını, vicdanında da Tanrı'nın kendisini terk etmiş olmasının korkusunu yaşadı. Bunların hepsi bizim için oldu, Bunun anlamı da şudur : en derin umutsuzluk ve en büyük acı içinde olduğumuz zaman bile tek başımıza bırakılmış değiliz, acı çeken Kurtarıcımız yanımızdadır. Bizler Tanrı tarafından terkedilmiş olmak korkusundayken, Mesih'in o yolu bizden önce yürüdüğünü ve bizim için bu acıyı hafiflettiğini unutmayalım. Kendisi her şeyde sınandığı ve elem çektiği için, sınananlara yardım edebilen bir Kurtarıcımız vardır.
Kurtarıcımızın bizim için yaptıklarını Luther'den sonra kimse bu denli derin anlamda anlamamıştır. Ne var ki, kendisi karanlık gecenin bitmekte ve parlak bir günün doğmakta olduğunu daha anlayamıyordu.
6. KULE OLAYI
Luther tanrıbilim doktoru unvanını aldıktan az sonra, çeşitli görevlerle uğraşan Staupitz Katolik üniversitelerinde nadir görülen Kutsal Kitap profesörlüğünü Luther'e bıraktı. Luther başka önemli görevleri de aldı. Kendi manastırının baş rahip yardımcısı ve keşişlerin öğretim yönetmeniydi. Staupitz onu Augustinusçu manastırların müfettiş yardımcısı yaptı. Luther sert ve titiz bir müfettişti; on bir manastırın başkanıydı. Bundan başka Luther hem manastırda, hem de kent kilisesinde vaaz ediyordu.
Çevresinde onu otuz yıl süreklice izleyen bir halk kitlesi oluşmuştu. Her yıl yaklaşık olarak 170 vaaz veriyordu. Hepsini yazılı olarak hazırlıyordu. Ama kendini en çok adadığı görev üniversite profesörlüğüydü. Kısmen kendisinin yazdığı, kısmen öğrencilerinin ders notlarından oluşan, arayış ve bulma yıllarında Kutsal Kitabın çeşitli bölümlerinden yaptığı derslerin bazı elyazmaları elimize geçmiştir. O zamanın bilimsel Kutsal Kitap yorumları gerçeğe aykırı, önemsiz laflardı. Kutsal Kitabın her sözcüğünün arkasında, sözde daha derin mecazi bir anlam bulunuyormuş. Luther, Kitabın gerçek düşüncelerini insan düşüncelerinin arkasına saklayan bu yorum yönteminden ayrılmak istiyordu. Genellikle kullanılan Kutsal Kitabın Latince çevirisiyle yetinmeyip Eski Ahit'in ibranice ve Yeni Ahit'in Yunanca metinlerini araştırdı.
Luther 1513-15 yıllarında Mezmurlar, 1515-16 yıllarında ise <<Romalılara mektup>> üzerine yorum yapıyordu. Romalılara mektubun yorumu, Kutsal Kitap yorumlarının arasında en olağanüstülerden biridir. Orada Luther'in yeni Tanrı anlayışı tatlı ve taşkın sular gibi akar. Yıllarca uğraşan Luther araştırmacıları, Luther'in <<buluşunun>> hangi tarihte olduğunu tartışıyorlar. O zamandan kalma tarihsel bir belge, Luther'in Mezmur yorumlarıdır. Yeni Tanrı anlayışı, 70. ve 71. Mezmurların yorumundan belli oluyor. Luther'in buluşu kesinlikle 1513 ilkbaharı ile 1514 sonbaharı arasında, büyük bir olasılıkla 1513 yılında oldu. İncil'in müjdesini bulduğu zaman Luther'in hangi konu üzerinde çalıştığı bellidir. Çünkü yaşadığı son yıllara dek. Luther onu hep aynı biçimde anlatıp durmuştu,
Hem Mezmurlar da hem de Pavlus'un mektuplarında Luther durmadan <<Tanrı'nın doğruluğu>> deyimine rastladı. Katolik tanrıbilimi, bu sözcüklere üç ayrı anlam veriyordu. Bazen bu 'doğrulukla' Tanrı'nın sahip olduğu doğruluk, yani O'nun tümüyle kutsal, lekesiz ve günahsız olduğu kastediliyordu. İkinci anlam Tanrı'nın insanlara karşı olan tutumudur, yani kötüyü cezalandıran ve iyiyi ödüllendiren, herkese yaptıklarına göre davranan <<etken>> ve cezalandırıcı Tanrı'dır. Üçüncü olarak sözcüklerin anlamı, insanın Tanrı katına kabul olunabilmesi için gerekli olan doğruluk, yani ona verilen olağanüstü cennetsel bir <<ilaç>>tır. İnsan, Tanrı'nın bu ilacı, yani O'nun Lütfü sayesinde, yaptığı iyi işlerle süslenerek Tanrı katında kabul olunur hale gelebilir. Tanrı'nın <<doğruluğu>> Luther için <<sert ve acı bir sözcüktü. Tanrı'nın doğruluğu her şeyi noksansız istiyordu. Luther, kendisinde iyi işlerinin <<süslerini>> bulamıyordu, aksine derin günah anlayışı onu her an korkak, değersiz ve Tanrı önünde suçlu yapıyordu. Tanrı'dan kaçmak istiyordu, ama bu olanaksızdı. Tanrı sanki onu huzurundan atıyor, ama biraz sonra yine hesap vermek için çağırıyordu.
Çalışmak için Luther'e manastırın kulesinde bir oda verildi. Burada işleri ve ağır düşünceleriyle uğraşıyordu. Kutsal Kitap yorumlarında sıra 31. Mezmurun 1. ayetine geldi : <<Doğruluğunda beni kurtar!>> Genç profesör korku içinde kaldı. Mezmurların yorumlarında sözlerin harfi anlamı, Mesih'in babasına yönelttiği istekleri, ruhsal anlamı ise İsa Mesih inanlısının istekleriydi. Mesih Tanrı'nın doğruluğuna dayanarak yardım isteyebilirdi, ,çünkü günahsızdı. Ama Tanrı'nın öfkesi altında olan cehenneme layık günahlının onu istemesi Tanrı'ya hakaret almaz mıydı? Adalete göre günahlı ancak şöyle söyleyebilirdi : <<Doğruluğunda beni cehenneme at!>> Bu sıkışık durumda Luther, Pavlus'un mektuplarına başvurdu. Romalılara mektubunun 1. bölümünün 17. ayetinde şöyle yazılıdır: <<Çünkü Tanrı'nın adaleti Müjde'de açıklanır. Aklanma yalnız imanla olur. Yazılmış olduğu gibi: 'imanla aklanan kişi yaşayacaktır.'>> Tanrı'nın doğruluğu Kutsal Yasa'da değil de, Müjde'de açıklanıyorsa, aklanmış alan kendi iyi işlerinden değil de, iman sayesinde yaşıyorsa, o zaman <<Tanrı'nın doğruluğu>> Tanrı'nın insandan istediği ya da insanın yaptığı bir şey olamaz. <<Tanrı'nın doğruluğu>> ancak Tanrı'nın, iyi işler gerektirmeden, iman sayesinde insana verdiği bir şey olabilir. Luther bunu anlar anlamaz hem sevinçle, hem de korkuyla, anımsayabildiğince bu sözcüklerin geçtigi bütün ayetleri yeni anlamıyla okudu. İlerledikçe sevinci artıyordu. Aynı mektubun üçüncü ve dördüncü bölümlerinde bir yandan Tanrı'nın doğruluğunun, Mesih'in doğruluğunun, armağan olan doğruluğun, lütuf sayesinde alınan doğruluğun, Mesih'in bizi kurtarmak için yaptıklarının sayesinde verilen doğruluğun ve öte yandan insanın kendi doğruluğunun, Kutsal Yasaya ve iyi işlere dayanan doğruluğun birbirlerine karşıt olduğunu gördü. Tanrı iyi işleri yapanı ve layık olanı değil, tanrısız ve günahlıyı aklar (Romalılar, 4 : 5). Böylece Luther de Tanrı önünde kendi yaptıklarına güvenerek değil, tamamıyla lütuftan verilen, İsa Mesih'e olan iman aracılığıyla alınan <<armağan olan doğruluğuna>> güvenerek durabiliyordu. Tanrı <<etken>>, işlerden gelen doğruluğu istemeyip armağan olan <<edilgen>> doğruluğu istiyordu. Tanrı'nın doğruluğu, Mesih İsa'da gösterdiği sevgidir. Dokuz yıl süren umutsuz bir arayıştan sonra, Luther'in yüreğine esenlik, sevinç, güven doldurdu. Cennet bahçesinin kapısından içeri girmişti sanki.
Luther'in önemli <<buluşu>> İncil ve Mesih deneyimiydi. insanın kurtuluş yolu üzerine bulduğu yeni --aslında eski, Pavlus'un açıkladığı-- anlayış olağanüstü hiç bir olaya dayanmıyor. Tanrı ona yeni bir şey açıklamıyordu, bir mucize olmadı, içinde mucizevi bir aydınlanma olmadı, ama yıllarca süren arayış ve uğraşma sonucu Tanrı sözü'nün özünü kavradı. Tanrı insana Söz'ü aracılığıyla konuşur, yani Tanrı kişisel olarak insana yaklaşıyor. Vicdan azabında her inanlı Mesih aracılığıyla Tanrı'ya yaklaşabilir. Bu yüzden insan dinsel konularda sağlam bir temele dayanabilir. Olağanüstü deneyimler kendi kendini aldatması ya da iblisin işleri olabilir, ama Tanrı'nın Söz'ü güvenilirdir. Tanrı Söz'ünün (Kutsal Kitap) özü, kurtarıcımız İsa Mesih'e ilişkin müjdesidir. Vicdanımız, Tanrı Söz'ünü, özgür ve istekli yüreğimizle Tanrı'nın Yasalarını koşulsuz ve eksiksiz uygulamamızı isteyen emir olarak görür. Bencilliğin bağlarında olan insan bunu yapamayınca, vicdan azabına düşer. Tanrı'nın Yasası, azabı, ceza korkusu, son yargısı onu sıkar. Ama o zaman, Tanrı Söz'ünün müjdesi insana kurtarıcı olarak İsa Mesih'i sunar. Mesih günahı, ölümü ve iblisi kutsal ve paha biçilmez kanıyla suçsuz olarak acı çekmesi ve ölmesi ile yendi. Böylece de bizi Tanrı ile barıştırdı. Mesih bütün yaşamını <<bizim yerimize>> yaşadı. Tanrı tarafından bırakılmış ve lanetlenmiş olarak çarmıhta : <<Tanrım, Tanrım, beni niçin bıraktın?>> diye bağırdığı zaman, bizim günahlarımızın cezasını çekti. Günah yüzünden olan suçluluğumuzu karşıladı ve Tanrı'nın öfkesini dindirdi. Bu Kurtarıcıya ilişkin müjde yayılınca, insanların yüreklerinde iman yaratıyor. O zaman insan alçakgönüllü, ama aynı zamanda cesur bir şekilde şöyle diyebilir: <<Hepsi benim için, benim günahlarım için oldu.>>
İman aracılığıyla Tanrı ile insan arasında yeni bir ilişki kuruluyor. Tanrı günahlarımızı bağışlar, yüreğimize esenlik getirir ve bizi evlatlığına alır. Günahlı birinin böyle aklanması insanın kendisinde olan hiç bir şeye dayanmıyor; yalnız Tanrı'nın günahlıları arayan, özgür, taşkın ve anlaşılmaz sevgisine dayanır. Ancak her gün günahların bağışlanmasını yaşayan insanın yüreğinde gerçek alçakgönüllülük, sevinç ve gönül borçluluğu uyanabilir. Şöyle ki, insan <<sevinçle ve özgür iradesiyle>> Tanrı'nın isteğini yapmak ister. Ama şu gerçeği de unutmayalım, günah bizi hiç bir zaman tümüyle bırakmaz. Bu dünyada durmadan günahla savaşmak zorundayız. Aynı zamanda <<kutsal ve günahlı>> oluruz, ama her gün çarmıh önünde günahlarımızın ona ne denli acı getirdiğini ve hala getireceğini gördüğümüz zaman, günahtan tiksinmeye başlıyoruz. Mesih inanlılarının tümü, O'nun gözle görülmeyen örgensel birliğini, imanlılar topluluğunu oluşturur. Topluluğun başı olan Mesih'e iman aracılığıyla ve birbirlerine sevgi bağıyla bağlı oluyorlar. Kendileri için değil, kardeşlerine hizmet etmek için yaşadıkları ve kendilerinde olan hiç bir şeye güvenmeyip Tanrı'nın armağanı olan lütfa dayandıkları için kutsal oluyorlar. Gerçek Tanrı hizmeti, kişinin insanların, koyduğu dinsel kuralları yerine getirmesi değil, kendini unutarak, alçakgönüllülükle, zorluklardan çekinmeden, Tanrı'nın istediği yerde, O'na bağlı olarak kardeşine hizmet etmesidir. Bunu yapmak, her imanlı için Tanrı'nın verdiği özel bir görevdir.
*
Bu buluşundan sonra Luther <<doğruluk öğretisi>>nin açtığı yeni görüşlerini dört durgun yıl boyunca kendi kendine açıklıyordu. Mezmurların, Pavlus'un Romalılara mektubunun, Galatyalılara ve İbranilere yazılan mektupların yorumlarında, genç profesörün düşünceleri sel gibi akar, bazen yeni buluşunu metinde pek ilgisi olmayan yerlerde bile anlatır. Şu ilginç gerçeği de belirtmek istiyoruz : Luther elyazmalarında Katolik kilisesinin yanlış uygulamalarını ağır biçimde eleştiriyor, ama derslerde onlarla ilgili pek bir şey söylemiyordu. Öğrencilerinin yazdığı ders notlarında bu eleştiriler çok az bulunuyor. Luther hala Katolik kilisesinin bağlı bir üyesi olmak istiyordu ve kilisenin, yanlış uygulamalarını görünce onları mutlaka düzelteceğine inanıyordu.
Böylece genç, coşkun profesör sessiz çalışmalarında 1517 yılının ilkbaharına geldi. Mart ayında <<sevgili Almanlara>>, ev ibadetlerinde çok kullanılan ilk kitabı olan <<yedi tövbe Mezmurunun>> yorumunu yayınladı. Bu olağanüstü kitabında Luther'in günahlı insanın kurtuluş yolu anlayışı, cennetten gelen bir müzik gibi yayılıyordu. Tanrı'nın acıması alçakgönüllüler içindir. Tanrı'nın önünde insanın tek süsü, kırılan kalbidir. İnsan dünyada nefret ve adaletsizlik tattığı zaman da sabırsızlanmamalı; başka neye layıktır ki! Ama tam böyle, Tanrı öfkesinin ve vicdanının korkuları içinde sızlanan kişi şu sözleri işitebilir : <<Senin günahların bağışlandı.>> insan. kurtuluşu Mesih'in yaptığı özverilerin sonucu ve armağan olarak kabul ederse, ancak o zaman Tanrı'ya yücelik ' verir.
Luther'in bu ilk kitabı bir etki yapmadı. çünkü zamanı onun dupduru. tertemiz bildirisini anlayamadı. Ama aynı yılın sonlarında Luther'in yazdığı kısa bir yazı bütün dünyanın kaderini değiştirdi ve kendisini sessiz çalışma odasından çıkarıp tüm dünyanın önüne çekti.
7 .FIRTINA
Roma'da rönesansın altın dönemi yaşanıyordu.
Papalık tahtında X. Leo oturuyordu. Papa ünlü Medici soyundan, parlak dünya adamı, sanat bilgini ve koruyucusuydu. Dünyanın en güzel yapısı olarak düşünülen Aziz Petrus kilisesi yapım halindeydi. Rönesans zamanının ünlü sanat ustaları kilisenin ısmarladığı büyük eserleri yapıyorlardı. Bunlar 1çin çok para gerekiyordu. Papalık sarayının görkemli ve savurgan yaşamı, şölen, içki ve rüşvetleri de çok para istiyordu. Ama Papa'nın daha büyük sorunları da vardı; özellikle dünya politikası konusunda. Özellikle Fransa ile çekişmeleri oluyordu. ama Almanya da Papa'nın gittikçe büyüyen para isteklerini karşılamaya pek istekli değildi. Papa Türklere karşı tasarladığı haçlı seferini Almanlar olmadan gerçekleştiremezdi. Hem de Almanya'ya yeni bir kayser seçilecekti, bunun İspanyol 5. Carl olmaması için elinden geleni yapmalıydı. Almanların seçimlerini etkilemek için en etkili kişiyle, Saksonya eyaletinin seçmeni olan Akıllı Fredrik ile iyi ilişkiler içinde olmalıydı. Elçilerin gönderilmesi, insanların kandırılması ve korkutulması, her şey çok para istiyordu. Papa'nın kişisel para sorunları da vardı. Avlanmak için yaptırdığı sarayı ve çevresindeki geniş topraklar, Papa'yı durmadan borçlanmaya itiyordu.
Petrus kilisesinin yapımı için <<genel endüljans>> denilen af belgeleri, satılmaya başlandı. Birisi bu endüljans aldımı, kilisenin o güne dek ona verdiği cezalardan ve ölümden sonra Araf'taki azaplardan kurtuluyordu. Bir kimse ölmüş alan bir tanıdığı için <<tam endüljansı>> aldığı zaman, onun hemen Araf'taki azaplardan kurtulup cennete girmesini sağlamış olurdu. Endüljans belgesini alan kişi istediği bir papaza günahlarını söylerdi; çünkü yalnız tövbe ve günah çıkartma insanı sonsuz cezadan kurtarabilirdi. Çoğu kez endüljans belgelerini satan kişinin yanında bir papaz bulunuyordu. İçinde Tanrı korkusu bulunmayan bu paralı papazlar , endüljans belgelerini alanların günahlarını kolayca siliyorlardı. Böylece önemli alan, endüljans belgesinin alınmasıydı. Bu nedenle söz konusu belgeleri satanlar , konuşmalarında endüljansın tam olarak günahı karşılayan ve günahkarı kurtaran bir şey olduğunu söylüyorlardı.
Almanya'da endüljans satımı Mainz eyaletinin genç başpiskoposu Albrekt'e bırakıldı. Albrekt Papa'dan, denetimi altına üç piskoposluk almış ve bu yüzden yıllarca süren borçlara girmişti. Ama Papa'ya para gerekiyordu! Başpiskopos sattığı endüljanslardan gelen paranın yarısını kendine alabiliyor, böylece de borçlarını ödeyebiliyordu. Bu yüzden ticareti etkin olmalıydı. işin uygulamasını Augsburg'ta bulunan bir bankanın eline bıraktı. Banka ise bu işleri yürütmek için Johann Tetzel adında kendini öven, vicdansız bir Dominiken keşişi görevlendirdi. Tetzel kendini çok önemli biri sayarak Almanya'yı baştan başa dolaşıp af ticaretini yapıyordu. Önünde haç, papalık arması ve kendi mevki’sini gösteren işaretleri taşıyan Tetzel görkemli bir alayla kente giriyordu. Bulunduğu yerin bütün dinsel işlemleri onun emrindeydi. Her gün endüljans üzerine vaaz ediyordu. Halk arasında papalık sarayındaki görkemli yaşam ve para sevgisiyle, Tetzel'in yüksek aylığı, savurganlığı ve ahlaksızlıklarıyla olay ediyordu. Endüljansları alan kimileri Tetzel'i sorularıyla sıkıştırıyorlardı.
Özellikle Augustinusçu keşişler, insanı endüljans belgesinin değil, ancak gerçek tövbe ve istiğfarın, günahın getirdiği cezadan kurtaracağını savunuyorlardı. Birisi, <<Papa, Araf'taki azaplardan insanları kurtarabilir mi?>> diye sordu. Tetzel<<Evet>> diye yanıt verince, adam sözünü şöyle sürdürdü : <<O zaman kilisenin başı çok gaddar bir kişidir, çünkü birkaç kuruş için binlerce kişinin Araf’ta azap çekmesine göz yumuyor.>> Ama endüljansları alan, onlara inanan çok kişi vardı. Canının kurtulması için in- san ne yapmaz ki, hem de endüljansın fiyatı kişinin parasal durumuna bağlıydı. Tetzel'in vaazlarında, özellikle şu sözleri çok etkiliydi : <<Ölen anne ve babalarınızın ve akrabalarınızın sesini işitmiyor musunuz? Onlar : ‘Tanrı'nın eli bize vuruyor, bize acıyın! Büyük acılarda azap çekiyoruz, ama siz birkaç kuruşunuzla bizi buradan kurtarabileceğiniz halde kurtarmak istemiyorsunuz!’ diye bağırıyorlar. Baba oğluna, ,ana kızına şöyle haykırıyor : 'Sanki beni ısırıyor, etimi yiyorsunuz. Sizi biz doğurduk, ekmeğinizi verdik, sizi eğittik. Mal mülkümüzü size bıraktık, ama siz bizi bu azaptan kurtarmak istemeyecek denli katı yüreklisiniz.'>>
Tetzel ticaretini Saksonya'da yapamıyordu, çünkü Elektor ona izin vermemişti. Bunun nedeni de, Wittenberg şatosu kilisesine topladığı kutsal emanetlerdi. Birisi belirli günlerde bu emanetlerin huzurunda dua ettiği halde, tam 127.799 yıllık endüljans kazanıyordu. Bu mucizevi kutsal emanetlerin sayısı 17.443 idi. Onların arasında örneğin şu hazineler bulunuyordu: Meryem Ana'nın sütünden bir damla, Tanrı'nın Musa'ya göründüğü çalıdan bir parça, şehit Bartolomeus'un yüzünden yüzülen deri ve Beytlehem çocuk katliamında öldürülen çocuğun kafa derisi bile vardı. Elektor, bu hazineleri varken, insanlar niye paralarını endüljanslara vers1nler diye düşünüyordu. Buna karşın, kimi Wittenbergliler Luther'e g.e1ip endüljans belgesini göstererek günahlarından pişmanlık duymadan, bir formalite olarak günahlarının bağışlanmasını istediler. Her şeyin para İle çözümlendiğini düşünüyorlardı. Bundan Luther'1n yüreği çok yaralandı. Endüljans ticareti. günah yükü altında olanlarla alay etmek oluyordu. Bu konuda Luther kendi yaşamında çok acı deneyimlerden geçti, çetin anlar yaşadı.
O zamanın törelerine göre bir bilgin bir konuda açık tartışmaya girmek istediği zaman, o konudaki iddialarını, yani tezlerini, Latince olarak herkesin görebileceği bir yere çakıyordu. Luther, endüljans ticaretini eleştirmek için bu yöntemi kullanıyordu. Tezlerinin açıklanması için en uygun günü seçti. Şehitler bayramında Wittenberg şatosu kilisesine kutsal emanetlerin önünde tapınmak için büyük bir kalabalık gelecekti. 1517 yılının Ekim ayının 31'inde, arife gününde öğle üzeri, Luther endüljans ticaretine karşı olan 95 tezini Wittenberg şatosu kilisesinin kapısına çaktı. Tezler şöyle başlıyordu : <<Rabbimiz ve Efendimiz olan İsa Mesih : 'Tövbe edin!' dediği zaman imanlıların 'bütün yaşam boyunca süren tövbesini kastediyordu.>> Luther endüljansları, kilisenin verdiği cezalardan kurtulmak için kullanıldığı zaman reddetmiyordu, ama bunların sonsuz yaşam için yarar sağlamadığını öne sürüyordu. Sonunda da kişinin Mesih'i izlemesinin para ile alınan yanlış güven duygusundan daha iyi olduğunu yazıyordu.
Halk, Luther'in Latince olarak yazılmış olan tezlerini anlamıyordu. Tezlerden önceden hiç kimsenin haberi olmadı. Buna karşın, tezlerin içeriği kısa bir zamanda yangın gibi bütün Almanya'ya, biraz sonra İspanya, Fransa ve İngiltere'ye de yayıldı. Tezler halkın anlayacağı dillere çevrilerek binlerce kopyası halka dağıtıldı. Bir kilise adamı : <<Evet, bunu yapacak olan sonunda ortaya çıktı>> diyerek kendi düşüncelerinin yanı sıra birçok papaz, keşiş ve bir başpiskoposun düşüncelerini de açıkladı. Özellikle Wittenberg'te, üniversite öğrencileriyle taşra kiliselerinde görevli olan Luther',in öğrencileri, çok sevdikleri öğretmenlerinin düşüncelerini yaydılar. Tetzel öfkesinden kuduruyor, Luther'in yakılmasını istiyordu. Tetzel bir gün Luther'e karşı yazılan bir araba dolusu broşürü Wittenberg'e yollayınca, üniversite öğrencileri arabaya el koyup yükünü ateşte yaktılar. Buna karşılık birçok yazıda Tetzel'le alay ediliyor ve Luther övülüyordu.
Din sapkınlarının doğru yola getirilmesi ve cezalandırılması yüzyıllar boyunca Dominikenlerin özel göreviydi. Hakaret edilen Tetzel de Dominiken olduğu için, bu görevi büyük bir istekle yerine getirmek istediler. İlk önce Papa bu konuyu Dominikenlerin ellerine bırakmak istemiyordu. Tezlerin sarhoş bir Alman keşişin öfkesiyle yazıldığına ve keşiş arkadaşlarınca doğru yola getirileceğine inanıyordu. Staupitz Augustinus'çu keşişleri Hejdelberg'de topladı. Hejdelberg’de o günlerde tanrıbilimcilerin büyük bir toplantısı yapılıyordu. Toplantının başkanlığına profesör Martin Luther seçildi. Hiç kimse üzücü olaylardan söz etmedi, ama ünlü kardeşleri olan Wittenberg profesörünü kutladılar. Sonunda Dominik enler, seslerini Roma'da işittirebildiler. Onlar kendi adamlarını Luther'in vaazlarını dinlemek için gönderdiler ve sonra abartılmış sözlerle Luther’i din sapkını olmakla suçladılar .Papa da şimdi Luther'e karşı zor kullanmaya hazırdı.
1518 yılının Ekim ayında Luther Augsburg'a, papalık elçisi Cayetanus'un önüne çağırılıyordu. Cayetanus eskiden Dominikenlerin generaliydi. Papa'nın yakın çevresinden Luther’le bilimsel tartışmaya girebilen tek kişiydi. Özellikle endüljans öğretisi ve Luther'in yazılarını inceledi. Papa'dan aldığı vekaletnameye göre Luther'i istediği biçimde eline geçirebilir , onu destekleyenleri ve onların topraklarını aforoz edebilirdi. Ama Cayetanus Luther'e karşı tatlılık ve kurnazlık kullanmayı tasarladı. Elinde Papa'nın Elektor Akıllı Fredrik'e göndermiş olduğu, <<Hayırsız oğlunun>> Cayetanus'un eline verilmesini buyuran belge bulunuyordu. Ama Cayetanus daha bir şey yapmadan, durum değişti. Akıllı Fredrik 5. Carl'ın kayser seçilmesi için ona oy verilmesini yasaklayınca, Papa'nın müfettişi oldu sanki. Şimdi onu kızdırmamak gerekirdi. Üstelik ona Papa'nın verdiği en büyük liyakat nişanı olan <<altın gül>> verilecekti. Elektor ile yapılan anlaşmaya göre, tartışmanın sonucu ne olursa olsun, Luther'in kentten güven içinde ayrılması sağlanacaktı.
Luther'in bu denli büyük tehlikede olduğundan ve durumun değiştiğinden hiç bir haberi yoktu. Staupitz, Luther'e bir mektup yazarak çetin günlerin geleceğini sandığını bildirdi. Luther de aynı şeyi düşünüyordu. Yıllarca Luther'in yakın arkadaşı olan Elektor yardımcısı George Spalattin de bütün entrikaları öğrenerek Luther'i uyardı. Yoldayken, geri dönmesi de istendi. Ama Luther şöyle karşılık verdi: <<Mesih, düşmanlarının da yöneticisidir. Mesih yaşasın, Martin ölsün!>> Luther için en ağır şey, anasına ve babasına üzüntü çektirmesiydi. Augsburg yolculuğunda Luther çok ağır hastalandı, hasta olarak kente vardı.
8. GÖZ KORKUTMALAR VE KANDIRMALAR
Sonunda Luther, kilisenin yüksek temsilcisinin önünde, kilisenin acı verici durumundan söz edebildi.
Cayetanus'un ,çevresinde görkemli ve meraklı İtalyan refakatçılar vardı. Luther'in yanında ise, keşişler ve Elektorun adamlarından oluşan beş kişilik bir kurul bulunuyordu. Luther kardinalin önünde yerlere dek eğildi. İlk kalk buyruğu verildiği zaman, ,ancak diz üstünde durdu. İkinci kalk buyruğu ile ise, ayağa kalktı. Zamanın töreleri böyle buyuruyordu. Resmi selamlardan sonra, Papa'nın elçisi Luther'le tartışmak istemediğini, iyi niyetle ve baba gibi öğüt vererek Luther'in yanlış düşüncelerinden vazgeçmesini istediğini söyledi Ama Luther, öğrettiklerinin yanlış olduğu açıklanıncaya değin onlardan vazgeçmeyeceği yanıtını verince. Cayetanus tartışmaya girmek zorunda kaldı. Bu tartışmada Cayetanus başarısız kaldı. Çok kızdı ve kendini kaybederek. <<ben tartışmaya değil. Buyurmaya geldim>> diye bağırdı. Ama hemen sonra yine tartışmaya girdi. Luther, gerekli olduğundan sert yazdığını kabul etti, ama insanın sadece iman aracılığıyla kurtulacağı ve Papa'nın da yanlış yapabileceği yönündeki düşüncelerinden vazgeçmeyeceğini bildirdi.
Staupitz de tartışmada bulunuyor ve gizli olarak Luther'in yanını tutuyordu. Cayetanus ondan Luther'in düşüncelerinden vazgeçmesini istediği zaman Staupitz bunu yapamayacağını, çünkü öğrenimde ve ruhsal bilgilerinde Luther'le boy ölçüşemeyeceğini söyledi. <<Luther'in düşüncelerini ancak papalık elçisi değiştirebilir>> diye ekledi. Daha sonra Cayetanus için Elektor'a şöyle yazıyordu : <<Roma'nın elçisi, Tanrı korusun, Roma'dakiler gibi davranıyor: bol bol güzel, ama boş ve yararsız sözler söylüyor. inadı ancak Luther'in düşüncelerinden vazgeçmesiyle yatışır. Bu suçsuz kişiyi ezmek ve düşüncelerinden döndürmek için her şeyi yapıyor.>> Luther de bir mektubunda elçiyi şöyle eleştirdi : <<Kardinal herhalde Thomas'ın düşüncelerini iyi bilir, ama bir Hıristiyan düşünürü değildir. Bu nedenle bir eşek ne denli arp çalmayı başarabilirse, o da bu işi o denli yapabilir. Son konuşmalarında Cayetanus tümüyle mağlup olup kızgınlıkla : <<Vazgeç, vazgeç>> diye bağırıyordu. <<Papa'dan aldığım yetkiyle seni ve koruyanlarını ve seni kabul eden herkesi aforoz edebilirim!>> Luther yine yanlışlıklarının gösterilmediği takdirde vazgeçemeyeceğini söyleyince, elçi şöyle bağırdı : <<Ya vazgeç, ya da bir daha bana görünme.>>
Luther'in arkadaşları davanın yitirildiğini düşünüyorlardı. Cayetanus, Elektor'a mektup yazarak Luther'in zorla eline verilmesini istedi. Staupitz, Luther'i bütün görevlerinden bağışladı, Fransa'ya kaçmasını önerdi. Luther de böyle yapmayı tasarlıyordu. Geceleyin yarı giyimli olarak kent surlarının ufak bir kapısından kaçabildi. Yoldayken George Spalattin'in gönderdiği, Papa'nın Cayetanus'a verdiği vekaletnamesinin kopyası eline geçti. Ona göre Cayetanus'un görevi, ne olursa olsun Luther'i eline geçirmekti. Luther bunu öğrenince çok kızdı. Cayetanus kendisiyle kedinin sıçanla oynadığı gibi oynuyordu.
Luther'in eve gelişi. tezlerinin açıklamasının yıldönümüne rastladı. Şimdi yaşamı umutsuz ve karamsardı. Wittenberg'ten ayrılmaya kararlıydı. Ama ,bu sırada durum yine değişti. Olayların sahnesine yeni bir adam çıktı.
Mabeyinci Carl von Miltitz, büyük tarihsel olayların ortaya çıkardığı pek önemli olmayan bir adamdı. Soylu, ama parasız bir ailenin oğlu olarak Roma'da güçlü akrabalarının yanında mutluluğunu aramaya koyulmuştu. Çalışmak istemiyordu, aslında bir iş yapmanın ne olduğunu, bile bilmiyordu. Hep şans'ına güveniyordu. Ama o güne dek durumu ona ancak değersiz bir memurun gelirini sağlamıştı. Gelirini artırmak için, kutsal emanetleri alıp satıyordu. Ama en sonunda talih kuşu başına konmuştu! Yoksul gezgin, şimdi Papa'nın özel temsilcisi olarak yurduna dönebiliyordu. Yanında da çok değerli emanetleri vardı : Elektor için <<Altın Gül>> ve Luther'in koruyucularına karşı yetmiş adet papalık fermanı, işlerinin yürütülmesi için kimi ayrıcalıklar da ona verilmişti; on saray ozanı atayabilecek, on kişiye doktor unvanı verebilecek, beş kişiye ev vaizinin haklarını, beş kişiye de kont unvanını verebilecekti! Yolda kaldığı hanlarda kendi görevini çok övdü. Augsburg'a gelince Cayetanus orada yoktu. Miltitz, Luther işini kendisinin çözümleyebileceğini sanıyordu. Kafasına parlak bir düşünce geldi. Kardinalin yapamadığını kendisi yapacaktı, yani Papa, Luther ve Elektorun aralarını düzeltecekti ve böylece Luther susup bu talihsiz olay kapatılacaktı. Luther'i saygıyla kabul etti, ona ,karşı çok açık yürekli davrandı. Luther'le yemekteyken, onun halk arasında kazandığı takdiri hanlarda duyduğunu anlattı. Başka1arına, Papa'nın bile Dominikenler gibi Luther'e kızmadığını söyledi.
Luther hemen Miltitz'in bir hiç olduğunu anladı, oma kendi yurdundan kaçmak üzere olan bir adam için biraz nefes almak iyi olacaktı. Şimdilik her iki taraf da endüljans kavgasından hiç söz etmeyecekti. Luther söylediklerini geri almadı, ama bu sorunun bir Alman başpiskopos tarafından çözümlenmesini kabul etti. Miltitz sevinçten ağlayarak Luther'i öptü. Luther'e karşı olan iyi niyetini göstermek için endüljans ticaretinin başı Johan Tetzel'i kurban etti. Tetzel'i yanına çağırdı, ama o canından korkarak gelmeyince, Miltitz ona gitti. Birer hiç olan bu iki kişi, birbirlerine karşı çok acımasızdılar. Miltitz, Tetzel'i savurgan ve ahlaksız bir yaşam sürmekle suçladı ve bunları Roma'ya bildireceğini söyleyerek onu korkuttu. Miltitz'in kendisi içkiye düşkündü. Zavallı Tetzel, tümüyle çöktü ve birkaç ay sonra öldü. Ölüm yatağında iken, kendisini avutan bir mektup aldı --Luther'den. Miltitz, zaferleri üzerine Roma'ya mektup yağdırdı, siyasal oyununu sürdürdü. Elektorun danışmanlarına bir müjde bildirdi. Kardinal unvanı almak için Elektor istediği adamı seçebilirdi-- doğal olarak bu adam Martin Luther olacaktı! Elektor için kayser tacından, bile söz etti. Ama Elektor ve danışmanları her zaman büyük oyun oynayan Miltitz'i ve onu göndereni aldattılar. Böylece zaman kazandılar. Elektor, kayser seçimindeki oyunu 5. Carl lehine vereceğine karar verdi. Miltitz'in tasarladığı ve şimdi suya düşmüş olan büyük planlar halkı güldürdü.
Bu arada Luther'e karşı çok yetenekli bir adam sahneye çıktı. Bu adam, İngolstad Üniversitesinin profesörü Eck, daha önce Luther'le arkadaşça mektuplaşmıştı. Luther'in tezleri yüzünden şiddetli bir çarpışma oldu. Şimdi Eck, Luther'in öğretmen arkadaşı ve savunucusu olan Andreas Karlstad'ı Leipizig kentinde bir tartışmaya çağırdı.
Eck, Luther'e şiddetle karşı çıkarken, Luther de Miltitz'e verdiği sözünün kendisini bağlamadığına karar verdi, tartışmaya katıldı. Eck, deneyimli, yetenekli, daima söze hazır ve yürekli, bir tartışmacıydı. Ona göre önemli olan gerçek değil, zaferdi. Karlstad ufak tefek, kitaplar ve not defterleri arasına gömülen bir profesör tipiydi. Görkemli ve bilgili dinleyiciler, onun sesini güçlükle işitebiliyorlardı Hem de kitapları arasında Leipzig'e giderken bir kazaya uğradı. Arabası kırıldı ve kendisi öyle hastalandı ki tartışmada güçsüz kaldı, Eck kolayca bir zafer kazandı. Halkın çoğunluğunun düşünceleri de Luther'e karşı döndü öyle ki, Luther kiliseye girince, papazlar mihraptan kaçıp kutsal komünyon takımlarını sakladılar. Eck ise, kent ve üniversitesi tarafından kutlandı. Olayların çıkmasını ancak Wittenberg'ten gelen silahlı üniversite öğrencileri önlediler. Luther, ünlü tartışmacının karşısına çıktığı zaman gerginlik elle tutulur haldeydi. Orada bulunanlardan biri Luther'i şöyle anlatıyor: <<Martin orta boylu, zayıf, üzün tünün ve çok çalışmanın yıpratmış olduğu bir adamdı. Öyle ki, bedeninin kemiklerini sayabilirdin. Ama güçsüz değildi. Sesi gür ve duru idi. insanlarla konuştuğu zaman, neşeli ve nazikti. Gururlu ve ağır düşünceli olmayıp her zaman hoşgörülü ve sevinçli oluyordu. Karşısındakiler ağır tehditleri yağdırdığı an bile şen ve sarsılmaz tutumunu korudu.>> Gerçekten, en zor durumlarda iyi olabilmesi için Luther'e Tanrı'nın merhameti ve huzuru yetiyordu. Bir savcı gibi Eck, Luther'e karşı konuşup kendisine konuşma fırsatı vermek istemiyordu. Luther, Eck'in söz yağmurundan alınmıyor, ara sıra ona <<bay bağıran>> diyerek ve yanında 'bulunan karanfili koklayarak sessizce dinli yordu. Bu davranış Eck'i küplere bindirdi. Ama tartışma Luther için de kolay değildi. Eck korkunç belleğinden kilise Babalarının sözlerini aktarıyordu. Kimilerine göre şiddetli çarpışmada kendi demeçlerini de kilise Babalarına mal ediyordu. Luther ise, hemen hemen ezberlemiş olduğu Kutsal Kitaba baş vuruyordu. Bunun şu önemli yararı olmuştu. Eck, Luther'i Hus'un (2) lanetli düşüncelerinin savunucusu olmakla suçladığı zaman, Luther söz konusu düşüncelerden kimilerinin Kutsal Kitaba dayandığını fark ederek onları kabul ettiğini söyledi. Eck bir taraftan sevinerek Luther'i hemen din sapkını ilan etti. Luther ise, Hus'u din sapkını olarak ölümle cezalandıran kilise meclisinin yanlış yaptığını söyledi. Daha önce Cayetanus'la yapılan tartışmada Papa'nın da yanılabileceği belli olduktan sonra, Luther için yanılmayan tek yetki Kutsal Kitaptı. Bu yüzden Luther, Eck'e Kutsal Kitaptan kendi yanılgılarını göstermelerini, yoksa düşüncelerinden vazgeçemeyeceğini söyledi.
Leipzig tartışması böylece sonuçsuz kaldı, ama Katolikler Eck'in kazandığını ve Luther'in din sapkını olduğunun kanıtlandığını savunuyorlardı. Az sonra Eck Roma'ya çağrıldı, Luther'in aforoz edileceği kesinleşti. Ama zaman geçiyordu ve bu arada Luther halkın diliyle açık ve çarpıcı kitapları yazıp, öğretilerini tüm halka yayıyordu. Sonunda papalık fermanı geldi, ama koşullu olarak : altmış gün içinde Luther kırk bir sapık iddiasından vazgeçmeliydi. O zaman Luther geriye dönüş olanaklarını bir vuruşla kesti. Wittenberg'in kent Surlarının dışında olan, vebadan ölenlerin giysilerinin yakıldığı yerde Luther papalık fermanıyla kilise yasalarını yaktı. Bu haber Roma'ya ulaştığı zaman aforoz kararı kesinlikle ilan edildi Ve kayser 5. Carl Luther'i hemen yakalatıp din sapkını olarak yakmak istedi.
(1) Hus : 14'üncü yüzyılın başlarında Katolikler tarafından yakılarak şehit edilen Bohemyalı Tanrı adamı.
9. TANRI’YA BAĞLI VİCDANA GÜVENEREK
Kayser 5. Carl'ın zayıf yanı, büyük sorunlar önünde kararsızlık göstermesiydi. Bu duraksama sonucu Luther'in akıllı savunucusu Akıllı Fredrik'in yaptığı gibi, kararları iyice değerlendiremiyordu. Tam harekete geçilecek zamanda korku ve kararsızlığa kapılırdı. Kayser, Katolik kilisesinde olan yeni düşünceleri ve reformları beğendiği halde, Luther davasını kaba güçle sonuçlandırmak istedi, Buna karşın Almanlara yabancı olduğu için, kendisini ve yanındaki İspanyol - İtalyan karışımı kurulu kuşku ile karşılayan Almanları kızdırmaya cesaret edemedi. Worms'a gelince güç kullanamayacağını iyice anladı, çünkü çevrede Luther yanlısı sayılan insancıl şövalye Franz Von Sicking'in şatosu ve askerleri bulunuyordu. Kayser, Luther'e karşı birkaç ferman yazdıysa da, onları göndermedi.
Kayserin çevresinde dönen dolapların yönetmeni papalık görevlisi Aleander'di. Worms'da olup bitenleri, süreklice Papa'ya iletiyordu. Mektuplarında tüm Alman prenslerin güvenilmez ve gizli Luther yanlısı olduklarını yazıyordu. Kendisi de bu dava ile uğraşan tek kişi olmakla övünüyordu. Aleander gerçekten zor durumdaydı. Aforoz edilen Luther'in kitaplarının yakılması kimi kentlerde gerçekleştirildi. Ama kayserin Luther'in kitaplarının toplatılması için verdiği buyruğa karşın, Worms'ta onun yazıları ve resimleri açıkça satılıyordu. Halk Aleander'e karşı öfke gösteriyordu, öyle ki, hanlara bile onu kabul etmek istemediler.
Luther'in Millet Meclisinin önüne çıkarılışı --aslında ancak Meclisin atadığı bir uzmanlar kurulunun önüne çağırılacaktı-- tek başına dünya tarihine geçen bir olaydı. Önceleri Papa'nın aforoz ettiği kişi, tüm yasal haklarını yitirmiş oluyordu. Luther'in çağırılması, Akıllı Fredrik tarafından gerçekleştirildi. 0, Luther'in suçluluğunun daha kanıtlanmadığını öne sürdü. Herkes o çağın ünlülerinden biri olan Erasmus'un da Luther'in ortaya çıkmasını sevgiyle karşıladığını biliyordu. Elektor'a bile Luther'in yalnızca iki şeyden, Papa'nın tacına ve keşişlerin göbeklerine karşı olmaktan suçlu olduğunu söylemişti. Ama Luther'in çevresindeki entrikalar yoğunlaştıkça, Elektor duraksadı, sonunda Luther'e gelmemesi için öğütte bulundu. Elektorun danışmanı George Spalattin, mektuplarında bu entrikaları Luther'e anlatıp davasının umutsuz olduğunu söylüyordu. Kayserin,Luther'in güvenliğinin kendisince sağlanacağını söyleyen bir mektubu verdikten sonra bile, Luther'in arkadaşları Hus'un sonunu anımsayarak entrikalardan korkuyorlardı. Birisi Luther'e yoldayken yedikleri ve içtikleri konusunda dikkatli olmasını söyledi, çünkü zehirleneceğinden korkuyordu. Yoldayken Luther Spalattin'in mektubunu aldı. Mektubundan Spalattin, Elektorun Luther'in geri dönmesini istediğini yazdıysa da, Luther kendine özgü yüreklilikle şöyle yanıt verdi : <<Worms'ta damlardaki kiremitlerin sayısınca şeytanlar varsa de, yine gideceğim.>>
Luther'in Worms yolculuğu neşeli bir zafer alayı gibiydi. Aleander bunu anlatırken, küplere biniyordu. Luther kimi arkadaşlarıyla kapalı arabada oturup arkasında yüze yakın silahlı bir alay geliyordu. Önde, gelenleri karşılamaya gönderilen devlet habercisi, yakışıklı ve güvenilir şövalye Kaspar Sturm gidiyordu. Her yerde büyük bir kalabalık, Luther'i bir ulusal kahraman gibi selamlıyordu. Weimar'da Elektorun kardeşi Johan, ona büyük saygı göstererek vaaz etmesini istedi. Başta rektör olmak üzere tüm Erfurt Üniversitesi, ünlü eski öğrencisini karşılamaya geldi. Luther, Worms'a girdiğinde büyük bir kalabalık tarafından kutlandı.
Kaldığı evde Luther bir an bile tek başına bırakılmadı. Arkadaşları gelip gidiyordu. Luther ruhsal soruları olanlara öğüt veriyordu. Soylulardan yalnız iki kişi ziyaretine geldi. Birisi henüz on altı yaşında olan Hessen kontu Filip'ti. Luther'e: <<Davanız doğruysa, sayın doktor, Tanrı yardımcınız olsun!>> dedi. Luther gelenlerden huzursuz ve sinirli oldu, dünya tarihine geçen karşılamaya doğru dürüst hazırlanamadı. Luther'in sorgusu, piskoposun evinde yapıldı. Oraya gizli yollardan götürüldü, çünkü kalabalık sokaklarda ilerlemek olanaksızdı. Eve geldiğinde, ya kötü düzenlemeden ötürü, ya da sırf kötülük olsun diye Luther iki saat karanlık ve nemli koridorda bekletildi. Sonunda görkemli Meclisin önüne çıktığında, şaşkın ve güçsüz görünüyordu. Şaşkınlığından, süslü püslü kardinallerin arasında oturan genç ve solgun yüzlü kayseri de diz çökerek selamlamayı unuttu. Konuşurken sesi zayıftı. Luther, öğrettiklerini açıklamaya çağrılmasına karşın, Katoliklerin planlarına göre serbestçe konuşamayacaktı. Ona yalnız iki soru yöneltilecekti: yazdığı kitapların kendisine ait olup olmadığı, onlardaki savlarından vazgeçip geçmeyeceği. Luther'e önceden nasıl yanıt vereceği anlatıldı, ama şaşkınlıktan her şeyi unuttu. Başkanlık yapan Trier başpiskoposunun danışmanı tarafından ilk soru yöneltildiğinde, Luther olumlu yanıt vermek üzereyken, Wittenberg Üniversitesinin hukuk profesörü Schuff yerinden kalkarak: <<Kitapların adları okunsun bari!>> diye bağırdı. Bir masa üzerinde Aleander'in büyük zorlukla topladığı Luther'in kitaplarının bir bölümü vardı. Adları okunduğunda, Luther kendine geldi, aldığı öğütleri anımsadı. Soru yinelendiğinde kitapların kendisi tarafından yazıldığını kabul etti, ama bunların yazdıklarının ancak bir bölümünü oluşturduğunu sözlerine ekledi. Kitaplarındaki savlara gelince, aldığı öğütler uyarınca, düşünmek için zaman istedi. Çünkü iman, her canın kurtulması ve Tanrı Sözü gibi önemli konularla ilgili soruları düşünmeden ivedi olarak yanıtlamak iyi değildi. Luther'in isteği kabul edildi, ama ona yalnızca bir gün zaman tanındı. Hem de yanıtının yazılı değil, sözlü olması gerekiyordu.
Şimdi kimseye Luther'i rahatsız etmeye izin verilmedi. Luther ertesi gün için hazırlık yaparak, içinde savaşan düşünceleri kağıt parçalarına geçiriyordu. Bunlar elimize geçmiştir. Worms'ta Luther'in bazı tanrıbilimci arkadaşları vardı, ama onlar Luther'e, içindeki savaşımında yardım edemiyorlardı. Böyle durumlarda insan başkasına ancak belli bir düzeye dek yardım edebilir, büyük kararları kendisinin vermesi gerekir. Daha önce de gördüğümüz gibi, Luther tek başına kalmaya alışmıştı. İstediği tek şey, Tanrı'nın huzuru ve merhametinden emin olmaktı. 1521 yılının 17 ile 18 Nisan günlerini bağlayan gece Luther, Yakub'un Yabbok geçitinde Tanrı ile güreştiği gibi güreşiyordu (Tekvin, 32 : 24-32). Bitişik odada kalan Luther'in bir arkadaşı, onun bazen dinlenmek için yatağa uzandığını, bazen de yataktan kalkıp diz çökerek ya da açık pencerenin önünde durarak --genellikle böyle yapardı-- dua ettiğini işitiyordu. Arkadaşı Luther'in sözlerini kağıda yazdı. Bunlarda Luther sanki Tanrı'ya kendi sözünü anımsatıyordu.
<<Ey Tanrım, Tanrım, benim Tanrım, beni bütün dünyanın akıl ve bilgilerine karşı savun! Bunu sen yap! Bunu sen yapmalısın, tek başına, ben yapamam. Bu dava benim değil, senindir. Kendim için bu dünyanın önde gelenleriyle hiçbir işim yok. Ben de iyi günler, rahat ve kolay yaşam isteyebilirim. Ama Rabbim, bu dava senindir, adaletli ve sonsuzlara ait bir dava. Sadık olan, ebedi Tanrı, bana yardım et! Hiçbir insana güvenmiyorum, zaten bu boş ve yararsız olur... Ey Tanrım, Tanrım, beni işitmiyor musun? Tanrım, sen öldün mü? Hayır, sen ölemezsin, yalnızca benden saklanıyorsun... Ey Tanrım, bana sevgili oğlun İsa Mesih'in bağışını almam için yardım et. Kutsal Ruh'un aracılığıyla O benim desteğim ve kalkanımdır, sağlam kalemdir. Rab. niçin gecikiyorsun? Tanrım, neredesin? Gel, gel, senin için canımı vermeye hazırım! Bu savaşta senin ellerinin işi olan bedenim yok olsun, bana senin sözün ve Ruh'un yeterlidir... Canım senin, sana aittir, seninle sonsuza dek kalacaktır. Amin, Tanrı yardımcım olsun! Amin!>>
Ertesi gün Luther yine yüce Meclisin önüne çağrılıyordu. Saat dörtte orada olmalıydı. Yine iki saat bekletildi, ama şimdi hiç şaşırmıyordu. Luther üç yüz kişilik Meclisin önüne götürüldü. Karşısında çağın önde gelenleri bulunuyordu. Aralarında kayser, onun kardeşi, altı Elektor, yirmi dört kont, otuz piskopos, yedi yabancı elçi bulunuyordu. Bu kez Luther durgun, saygılı davranıyordu. Kayserin önünde diz çöktü, önceki günün dikkatsiz davranışından dolayı özür diledi. Başkanlık yapan Trier başpiskoposunun danışmanı soruları yineledi: Luther kitapların kendisi tarafından yazıldığını kabul edecek mi; yazdıklarından vazgeçecek mi?
Luther savunmasını dupduru bir sesle Almanca ve Latince olarak yaptı. Konuşma sırasında salondaki hava Sıcak olduğundan, pencereler açıldı, böylece şatonun avlusuna toplanan halk Luther'in savunmasını işitti. Hava kararınca, yakılan meşalelerin hayalet gibi ışığı, tek başına bırakılan, Tanrı'ya bağlı vicdanına güvenerek bütün dünyaya karşı baş kaldıran yürekli keşişi aydınlatıyordu.
Luther savunmasında kitaplarını üç kümeye ayırdı. Birincisinde kimsenin karşı çıkmadığı ruhsal öğütleri bulunan kitapları vardı. Bunlardan vazgeçemezdi. İkincisinde Papa'ya karşı yazılan kitaplar bulunuyordu. Onlardan da vazgeçemezdi, çünkü böyle yapmakla kötülüğü ve sömürüyü sürdürmüş olurdu. Bu arada Luther ustalıkla halkın milliyetçilik duygularına değinerek Alman kentlerinin sık sık kilisenin yozlaşmasından ve papalık sarayının bitmez tükenmez para isteklerinden şikayet ettik1erini söyledi. Üçüncü kümedeki kitaplarda Luther kimi kişilere karşı çıkmıştı. Çarpışma anlarında, bulunduğu sınıfa ait bir kişiye yakışmayan sözler kullandığını itiraf etti, ama söylediklerinden vazgeçmeyecekti. Yine de yanılabilen bir insan olduğunu anımsattı. Bu yüzden, yanılamayan İsa gibi şöyle diyordu:
<<Yanlış, bir şey söyledimse, yanlışımı göster.>> Böylece kayserin, soyluların, herkesin önünde Tanrı merhameti adına yanlışlarının Kutsal Kitap'tan gösterilmesi için yalvardı. Gösterildiğinde, kitaplarını ilkin kendisi ateşe atacaktı.
Başkan, Luther'i şaşırtmak isteyerek, onun kayserin ve soylularının değerli zamanını boşa harcadığını söyledi. Şimdi dolambaçlı olmayan açık bir yanıt istiyorlardı. Bu sözler de Luther'i şaşırtmadı. Sesini biraz daha sertleştirerek şöyle dedi : <<Sayın Kayser Hazretleri benden açık ve duru bir yanıt istediği için bunu dolambaçlı olmayan b1r biçimde vermek istiyorum. Papa'ya ve kilise kurullarına inanmıyorum, çünkü her ikisi de çok kez yanılmış, çelişkili bildiriler vermiştir. Bu yüzden kitaplarımı yalnız Tanrı sözüne ve vicdanıma dayanarak yazdım, Yazdıklarımın Tanrı Sözüyle ya da başka açık belirtilerle yanlış olduğu kanıtlanmadığı sürece onlardan vazgeçmek istemiyorum, istemem de, çünkü vicdana karşı bir şey yapmak kötü ve zararlıdır.>> O anda bir karışıklık ve bağırma başladı. Başkan, Luther'in kilise kurullarının yanıldığını kanıtlayamayacağını bağırıyordu. Kimileri ayağa kalkarak cesur keşişin sözlerini hayranlıkla karşıladılar. Bunun için Luther'in son sözleri pek işitilmiyordu. Onun yanında duran arkadaşları o sözleri şu ünlü biçimde sakladılar : <<Burada duruyorum, başka bir şey yapamıyorum. Tanrı yardımcım olsun! Amin!>> Kayser öfkelenerek yerinden kalktı, ayrıldı. Toplantı böyle sona erdi. İspanyol askerleri kızgınlıkla : <<Yakalım onu! Yakalım onu!>> diye bağırdılar. Almanlar ise, sevgi gösterisinde bulundular. Askerler Luther'e yaklaştığı zaman. Almanlar onu yakalamak istediklerini sandılar. Onlar silahlarına davranmak üzereyken Luther : <<Korumak için geliyorlar>> diye bağırdı. Olaylar hemen yatıştı. Kaldığı eve geldikten sonra Luther, ellerini göğe kaldırarak : <<Dayandım! Dayandım!>> diye bağırdı.
10. WARTBURG’UN GEORGE ŞÖVALYESİ
Martin Luther, 1521 yılının 18 Nisanında Worms'ta dünya tarihine geçen bir iş yaptı: yalnız Tanrıya bağlı vicdanına güvenerek bütün dünyanın önde gelenlerine karşı koydu. <<Burada duruyorum, başka bir şey yapamıyorum!>> Ertesi günlerde ikili görüşmelerde kandırma korkutma, rüşvet yoluyla Luther'i sözlerinden vazgeçirmek için boşuna uğraşıldı. Luther'in karşıtları, ne yapacaklarını bilemeyince, kayser de onu bir daha dinlemek istemeyince, Luther'e geri dönme izni verildi. Katolikler , Luther'in beklenen yasa dışı ilanından sonra, hemen temizlenmesini tasarladılar. Ama dikkatli ve bilgili elektor Akıllı Frederik, Luther’i Katoliklerden kurtarmak için bir yol buldu. Luther buna isteksizce, ayrıntıları bilmeden uydu. Elektorun kendisi de bütün ayrıntıları bilmiyordu, böylece istendiğinde kaysere de dürüstçe yanıt verebilirdi. Papa Meryem Ana vatikan ve Protestanlık
Bir Mayısta askerler Luther'e Eisenach'a dek eşlik ettiler, sonra geri döndüler. Eisenach'a Luther'in sevdiği, gençliğini geçirmiş olduğu kentti. Ertesi gün arkadaşları, onu vaaz etmeye zorladılar. Mayısın üçünde Luther, aralarında Worms'ta ona en çok yardım etmiş olan profesör Schuff'ın de bulunduğu arkadaşlarından ayrıldı. Doktor Amsdorf ve bir başka kişiyle birlikte Thüringen ormanları içinde bulunan Möhran köyüne, amcası Henrik Luther'i ve yaşlı büyükannesini görmeye gittiler. Belli ki, ünlü konuk övünç ve sevinçle kabul edildi. Luther, Worms'a giderken Eisenach'te hastalandı; dünya tarihine geçen günlerden hem bedence, hem de ruhça yorgun düşmüştü. Şimdi büyükannesinin sevecen ellerinde dinlenebiliyordu. Ertesi gün köylülerin isteği üzerine, onlara açık havada vaaz etti. Öğleden sonra dönüş için arkadaşlarla kapalı arabada yola koyuldu. Altenstein şatosunun yakınına gelince, Luther, Amsdorf ormanında bir hareketi sezdi. Birden arabanın çevresinde miğferlerinin önü kapalı olan beş şövalye belirdi. Arabacı karşı koymak istediyse de, bir şövalyenin yumruğu onu susturdu. Arabadakilerden biri kapıyı açıp ormanın içinde kayboldu. Şövalyeler: den biri Amsdorf'u tutup üçü de Luther'i yakaladı. Bir an karşı koyduysa da, şövalyeler onu arabadan çıkararak bir at üstüne attılar. Biraz sonra da ormanın içinde kayboldular. Kimse görmesin diye şövalyeler Luther'i ıssız yollardan götürdüler. Gece yarısı yaklaşınca, ormanlık bir tepeye tırmanarak sağlam bir şatonun açılabilen köprüsünün önünde durdular. Biraz sonra da şatonun içine girdiler. Şatonun iç avlusunda şövalyelerin önderleri miğferlerini çıkarttılar. Bunlar şövalye Sternberg ile Wartburg şatosunun komutanı Hans von Berlepsch idiler. Luther'e kendisine ayrılan iki odaya yerleşmesi emredildi. Luther, şövalye giysilerini giyindi, kılıç kuşanıp boynuna altından yapılmış şövalye zincirini astı. Saçı, keşişlere özgü tıraşı örtünceye, sakalı bir şövalye sakalı haline gelinceye dek dışarı çıkması yasaktı. Bütün gereksinmelerini, soylu bir silahşor getiriyordu. Sonra, dışarı çıktığında da yanından hiç ayrılmıyordu. Luther'in adı şimdi şövalye George oldu.
Thüringen dağlarının incisi olan Wartburg şatosu, Almanya'nın yüzlerce şatosu arasında en anılmağa değeridir. Şato, 1080 yılında yapılmış. Orta çağın halk ozanları onu överlerdi. Halk ozanlarının ünlü yarışması, 1207 yılında burada yapıldı. Adil Ludvik ve ünlü eşi Aziz Elisabeth'in evi burasıydı. Sonraları şatonun tarihinde Almanların büyük bestecilerinin, romantizm ozanlarının ve ressamların, özellikle Goethe ve prens Carl Augustin'in adları geçer. On ay süreyle, 1522 yılının Mart ayının birine dek, şato, büyük reformcunun eviydi.
Luther'in burada kalması, şatonun uzun tarihinin belki en unutulmaz ve en güzel anısı oldu.
Luther'in başlangıçta iyi olan sağlığı, manastır acılarının ilk yıllarında bozuldu. Ara sıra hazımsızlık ve kabızlık çekiyordu, ara sıra da şiddetli baş ağrıları ve kulak uğuldamaları vardı. Sonra kalp ve safra hastalıklarına tutuldu. En zor ve sürekli olanı, uykusuzluk ve onun yanı sıra sinirsel bozuklukları, can sıkıntısı ve melankoliydi. Şimdi Luther'in dinlenme fırsatı vardı. Thüringen'in doğası, onu çok dinlendirdi. Geniş ormanlı görüntüler, şuradan buradan yükselen kömür dumanları, kuşların ötüşü, akarsuların sesi, tepe yamaçlarından topladığı yabanıl meyveler çok hoşuna gidiyordu. Şövalye olarak uzun at gezintileri yapardı. Evlere uğradığı zaman. şövalyenin kitaplara karşı gösterdiği büyük ilgi, kimliğini açığa çıkarmasın diye silahşor Luther'i bu zevkten yoksun etti. Bir av gezisinde, hoş bir olay oldu. Köpeklerin kovaladığı bir tavşan, Luther'in şövalye giysilerinin içine saklanmaya çalışmış, ama yine de köpekler onu biraz sonra yakalamışlardı. Bunda Luther, Papa'nın kovaladığı bir insanın kaderini gördü. Luther'in Wartburg'ta zor zamanları da oldu. Sade yemeklere alıştığı için, şatonun zengin yemekleri böbreklerine dokundu. Davası için üzülüyordu, çünkü ön cepheden kaçtığını düşünüyordu. Elektorun habercileri aracılığıyla arkadaşlarıyla mektuplaşıyordu. Melanchton, Luther'in hastalıklarından üzüntü duyuyordu. Bu denli güçlü ruh neden böyle zayıf bir beden almış, diye şikayet ediyordu. Luther ölseydi, ona daha iyi bakamadığı için kendisini bağışlayamayacaktı. Luther için en zor olan, iman kuşkularıydı. Tanrının kendisini bıraktığını sanıyordu. İblislin şatonun karanlık geçitlerinde dans ettiğini işitiyordu. Ama yavaş yavaş Luther, Wartburg'ta dinlendi ve eski, olağanüstü iş gücüne kavuştu. Arkadaş1arı Luther'in kayboluşuna üzülerek öldüğünü sanıyorlardı. Düşmanlarıysa, sevinip reformasyona karşı yazılar yazıyorlardı. Ama çok geçmeden her iki taraf da şaşkınlıkla onun sağ, ruhsal yönden eskisinden daha güçlü olduğunu gördü. Luther, <<Patmos>> başlıklı mektupları yaymağa başladı. Baskılar bir anda satılıp tükendi. Kimilerinde düşmanlarına karşı kükrüyor, kimilerindeyse Kutsal Kitaptan yeni anladığı kurtuluş yolunu derin ve sade olarak açıklıyordu.
Papa Meryem Ana vatikan ve Protestanlık
Alman halkı ve bütün
Protestanlar Luther’in Wartburg'ta geçirdiği zamanı şükranla anıyorlar. Bunun
başlıca nedeni, orada yazdığı Vaaz Kitab'ı ve İncil çevirisidir. Luther'in Vaaz
Kitabı, İncil'e uygun olan vaazlarını bütün halka yayıp sevdirdi.Kitapta
Tanrının İsa Mesih'teki lütfü sade ve özlü olarak açıklanıyordu. Luther'in Kutsal
Kitap çevirileri --İncil 1522, bütün Kutsal Kitap 1534-- yazılı Almanca'nın
temelini oluşturuyordu. Almanya'da daha önce de Kutsal Kitap çevirileri
yapılıyordu. Ama bunlar hem çok pahalı, hem de asıl metinlerden değil de
Latince çevirilerden çevrildiği için o denli zor anlaşılıyordu ki kimi yerlerde
okunması adeta olanaksızdı. Luther bir dil ustası ve yaratıcı dahi idi. Luther
halk dilini dikkatle dinledi, bütün ustalığını ve iş gücünü kullanarak İncil'i
üç ayda Almanca’ya çevirdi. Luther’in çevirisi o zamanın ölçülerine göre büyük
bir baskı olan beş bin adet olarak basıldı, hemen de tükendi. Elektor,
danışmanı ve Luther’in iyi arkadaşı Spalattin ile kitabı şatosunda,
profesörlerle öğrencileri derslerinde, varlıklı kişiler kiremit çatılı
evlerinde, köylüler damlı kulübelerinde okuyorlardı
11. İNCİL DAVASI TEHLİKEDE
Luther Wartburg'ta iken Wittenberg'teki durum kötüye gidiyordu. Reform hareketinin önderi. Luther'in en sevdiği iş arkadaşı, Grekçe profesörü Filip Melanchton idi. Ama bu sessiz ve barışsever adam, bütün dinsel hareketlerde görülen aşırı akımları yönetiminde tutamadı. Böylece önderliğini, ateşli profesör Andreas Karlstadt'a kaptırdı. Karlstadt, Luther'in ilkelerini biliyordu, ama hızlı ve güçlü reformların düzeni bozacağını anlamıyordu. Katolik papazlarını kiliselerden kovdu, Rabbin Sofrası töreninde hem ekmek, hem de şarap dağıtmaya başladı, günah çıkartmanın zorunluluğunu kaldırdı, yoksullara yardım sağladı, ahlaksızlığı bastırdı, keşiş ve rahibelerden manastırları terk etmelerini öğütledi, v.b. Ama o da önderliğini Zwickau kentinden gelen ve <<Zwickau peygamberleri>> diye adlandırılan aşırı reformculara kaptırdı. Bunların önderi Thomas Münzer, düş kurucu bir kişiydi. Münzer, Kutsal Kitabı bırakıp yalnızca kendi içindeki Kutsal Ruh'un sesine güveniyordu. Bu aşırı akımın yandaşları hem kiliseye, hem de devlete karşı ayaklandılar. Bilim gereksizdi, okullar yok edilecekti, vaazlar gereksizdi. Ayrıca Münzer'e göre, küçük çocuklar inanamadığı için vaftiz edilemezdi, çocukken vaftiz edilenler yeniden vaftiz edilecekti. Bu yüzden Münzer ve yandaşlarına <<yeniden vaftiz edenler>> de dendi. Onlara göre, kilise yalnızca kutsal olanların birliğiydi. Kiliselerin ve manastırların resimleri ve başka nesneleri şiddetle parçalandı Luther'in kaldığı manastırda da biri dışında bütün mihraplar parçalandı. Kimi keşişler manastırları bıraktı, biri de evlendi.
Melonchton’la elektor bu gidişi çaresizlik içinde izlediler. Bütün reform hareketi, anarşi ve karışıklığa batmak üzereydi. Luther de bir kez gizlice Wittenberg’e uğradı, ama karışıklık devam ettiği için saklandığı yeri bırakmaya karar verdi. Elektor karşı koydu, çünkü Luther'in yaşamını koruyabileceğine söz veremiyordu. Luther yoldayken elektora iman güvenliği ve yüreklilik dolu bir mektup gönderdi. <<Wittenberg olayları beni o denli çok üzüyor ki, yaydığımız müjdenin kesinlikle doğru olduğuna güvenmeseydim, bütün davamızdan kuşkulanırdım. Elektor Hazretlerinin de bildiği gibi, bu müjdeyi insanlardan değil, Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla cennetten aldım. Buna karşın kendimi bir sınava tabi tuttum. Bu benim kuşkularımdan ötürü değil, alçakgönüllülükle başkalarını çekmek içindi. Ama şimdi görüyorum ki, benim alçakgönüllülüğüm müjdenin aşağılatılması için kullanılıyor. Bu yüzden vicdanım beni başka bir biçimde davranmaya zorluyor. Elektor Hazretlerinin isteği üzerine bir yıl gizlendim, iblis biliyor ki, bunu korku için yapmadım.>> Luther'in, şimdi en büyük düşmanı olan dük George'nin hüküm sürdüğü Leipzig'e gitmesi gerekli olduğu için şöyle dedi: <<Bu, ,dükten daha öfkeli dükler dokuz gün boyunca gökten yağsa bile, oraya gitmek istiyorum....Elektor Hazretleri şunu bilsinler ki, Wittenberg'e elektorun koruyuculuğundan daha güçlü birinin koruyuculuğunda geliyorum. Hazretlerinin koruyuculuğunu dilemiyorum bile. Evet, ben sizi bile koruyabilirim. Hazretleri beni korumayı, isteseler bile, bunu istemiyorum. Çünkü bu dava, kılıçla yürütülmez. İnsan tarafından gelen bir yardım ve koruma olmadan Tanrı her şeyi yoluna koyabilir. Bu yüzden. en iyi koruyan, en büyük imana sahip olandır. Görüyorum ki Elektor Hazretlerinin imanı zayıftır.>> Daha sonra Luther elektora Wittenberg’te kesinlikle korunmamasını rica etti.
Büyük perhizin başlangıcıydı. Luther yabancı bir şövalye kılığında iki gündür at üstünde Wittenberg'e doğru, yol alıyordu. Öğleden sonra başlayan şiddetli sağanak yolları selle kapladı. Jena'da Luther mola için Kora Ayı lokantasına uğradı. Birden kapıdan iki gezginci üniversiteli içeri girdi. Sırılsıklam çocuklar masalarda yer aradılar.
<<Çocuklar , benim masama gelin! İsviçrelisiniz. Nerede okuyorsunuz?>>
Delikanlılar önlerinde tek başına oturan bir şövalyeyi gördüler. Şövalyenin başında kırmızı kadife bir başlık vardı. sağ eli kılıcının kabzasında, sol eli masanın üstünde olan küçük bir kitap üzerindeydi. Adamın iri, ateşli gözleri çocukları sevgiyle süzüyordu.
Çocuklar, <<Bazel'de okuyoruz>> diyerek masaya oturdular.
<<Sizin büyük Grek, Rotterdamlı Erasmus ne yapıyor?>> diye sözünü sürdürdü yabancı.
Şaşkına dönen üniversiteliler öğretmenlerini anlatmaya koyuldular.
<<Wittenberg'e giderseniz, yurttaşınız doktor Schurff'i görebilirsiniz.>>
Çocuklar aslında profesör Luther’i dinlemek için gittiklerini söylediler, yabancıdan Luther’in şimdi bulunduğu yeri bilip bilmediğini sordular.
<<Kesin olarak onun şimdi Wittenberg’te olmadığını, ama biraz sonra oraya gideceğini biliyorum. Ama Filip Melanchton oradadır. Onun yönetiminde Grekçe ve İbranice’yi iyice öğrenin. Böylece Kutsal Kitabı doğru olarak anlayabilirsiniz.>>
Biraz sonra yabancı, birden: <<Beyler, İsviçre’de Luther için ne düşünüyorlar?>> diye sordu.
Üniversiteliler kimilerinin onu göklere çıkardığını, kimilerinin de onu iğrenç bir sapık olarak gördüğünü anlattılar.
Yandaki masada biri çocuklara bir kitap uzattı. <<Bu İbranice’den daha iyidir. Doktor Luther’in yeni vaaz kitabı. Bunu biliyor musunuz?>>
<<Biraz sonra ben de onu alacağım>> diye yanıt verdi şövalye.
Gençlerden biri kitabın sayfalarını çevirdi. Kitap Mezmurlar’ın Almanca çevirisiydi.
Lokantacı, gençlerden birini yanına çağırarak: <<Siz Luther’i görmek istiyorsunuz. O ise sizinle oturuyor>> dedi. Çocuklar yanlış işittiklerini sanarak buna inanmadılar. Şövalyenin, hümanist şövalye Ulrich von Hutten olduğunu sanıyorlardı. Bu adı ile Luther’e seslendiler. Yemekten sonra gençler Luther’e teşekkür ettiler, çünkü Luther onların hesabını da ödedi.
<<Wittenberg’e geldiğiniz zaman doktor Schurff’e benden selam söyleyiniz>> dedi şövalye, lokantadan ayrılırken. Aynı haftanın Cumartesi günü gençler Luther’in selamlarını söylemek için profesör Schurff’in yanına gittiler. Üniversiteliler iç odaya götürüldü. Orada akademik bir topluluk bulunuyordu, profesör Schurff ve kardeşi, profesör Filip Melanchton, doktor Justus Jonas, doktor Amsdorf ve -Kara Ayı'nın şövalyesi. Şövalye gülerek şaşkın gençleri, eski arkadaş gibi selamladı. Melanchton'u göstererek kahkaha ile: <<Sözünü ettiğim Grek budur>> dedi.
Luther'in vaaz edeceği haberi yayılınca Wittenberg kilisesi dolup taşıyordu. Halkın önderi olan ve reformu başlatan kişi, şimdi yokluğunda olanlar için hüküm verecekti. Bir hafta süresince Luther her gün vaaz edip sade ve açık olarak İncil müjdesinin anarşi, karışıklık, zorbalık olmadığını açıkladı. Sözlerinin etkisi o denli güçlüydü ki; karışıklıkların ele başları kenti bıraktılar. Barış ve düzen yeniden sağlandı. Reform, devrim değildi.
12. KOPAN VE YENİDEN BAĞLANAN İLİŞKİLER
Bunu izleyen yılların siyasal gelişmeleri yüzünden kayser, Worms Meclisinin kararının yerine getirilmesini ne istiyordu, ne de buna olanak bulabiliyordu. Fransa ile uzun bir savaşa sürüklendi. Papa, Fransa'nın tarafını tuttuğu için, kayserin çoğunlukla Luther yanlısı olan Alman askerleri. Roma'ya ve papalık sarayına dek gidip, onun bir bölümünü yıktılar. Öte yandan, Tuna boyunca ilerleyen Türklerin Avusturya'ya girme tehlikesi vardı. Bu yüzden kayser yıllardır Almanya'da bulunamıyordu. Kayser'e vekalet eden hükümetinin en güçlü adamı, 1525 yılında ölen Akıllı Fredrik idi. Onun yerini dük Johan aldı. Böylece reform serbestçe yayılıyordu. Luther , dük George'un topraklarında bulunduğu zaman kılık değ1ştirerek onun tuzaklarına düşmemeyi başardı.
Buna karşın, bu yıllar Luther için Worms yılından da daha güç oldu; sağlam kişilik isteyen çabalama ve çekişme yıllarıydı. 1521 yılında Luther bütün halkının hayran olduğu bir kahramandı, ama sonraki olaylarda arkadaşları yavaş yavaş kendisinden uzaklaşmaya başladılar.
O yılların en büyük bilgini Rotterdamlı Erasmus ilk önce Luther'in ortaya çıkışını memnunlukla karşıladı, papalık kilisesi üzerine sert ve iğneli sözler söyledi. Onun örneğine uyarak hümanistler ve şövalyeler (bunlardan Franz von Sickingen ve Ulrich von Hutten'le daha önce karşılaştık) Luther'e yandaş oldular, kiliselerin ve özellikle manastırların temizlenmesini istediler. Ama Luther'in durumunu görünce. Erasmus korktu. Onda kişiliğin sağlamlığı yoktu, kendi ün ve geleceği gerçekten daha önemliydi. Etkili kişiler aracılığıyla. Romadakilere hala öğretilerine bağlı olduğunun söylenmesi için yalvarıp yakardı. Papa yine kendisinden kuşkulanınca Luther'e karşı <<Özgür istekten>> adlı bir kitap yazdı. Luther buna <<Kulca istekten>> adlı bir kitapla karşılık verdi, böylece <<hümanizm kralıyla)> reformcunun araları açıldı. Erasmus'un yandaşları da doğal olarak reformcudan uzaklaştılar.
Öğretisel sorunlar daha çözülmeden,Luther canların kurtulmasını sağlayan müjdesini toplumsal ve siyasal olaylara karıştırmak isteyen siyasal sürtüşmelere de katılmak zorundaydı. Ortaçağların sonlarında Alman çiftçileri dayanılmaz bir duruma düştü. Onların üzerinde kilisenin sonsuz para ,istekleri, hükümdarların vergi ve zorbalıkları, şövalyelerin yağma ve keyfi hareketleri hümanistlerin alaylı sözleri, kavgacı memurlar vardı. Yoksulun işine kimse bakmıyordu, her şey para ve zorbalıkla yapılıyordu. Çiftçilerin toprağı ve özgürlüğü seven yüreklerinin kin ve devrim istekleriyle dolu olduğu herkesçe bilinen bir şeydi. Onu ateşlemek için bir tek kıvılcım gerekiyordu. İnsanın vicdan özgürlüğünü savunan Luther'in ortaya çıkışı, sevinçle karşılandı. Luther'in kendisi de bir çiftçi aileden geliyordu. Luther'in <<Bir Hıristiyanın özgürlüğü>> adlı kitabının toprak köleliğine karşı yazıldığı düşünülüyordu. Luther Kutsal Kitabın tek bir yaşam ilkesi olduğunu öğretince, çiftçiler devlet yasalarıyla ekonomi ve toplum ilkelerini de Musa'nın yasalarına göre düzeltme gerekliliğini duymuşlardı.
Patlama noktasına ulaşan devrim hareketinin önderliği, kimi aşırı kişilere kaldı. Wittenberg'ten çıkartılan <<düş kurucular>> da Thomas Münzer önderliğinde bunlara katıldı. Bunlar bütün devlet ve kilise kurallarını tiksintiyle karşılayıp Tanrının 'bin yıllık hükümranlığını bekliyorlardı. Bu da ayrıcalıklı sınıfların ateş ve kanla yok edilmesinden sonra kurulacaktı.
Ayaklanma 1524 yılında güney Almanya'da başladı. Kontlar ve şövalyeler birbirleriyle kavgacı ve kıskanç oldukları için, ayaklananlar çabuk ilerleyip devletin büyük bir bölümünü ele geçirdiler. Bunlar isteklerini on iki madde olarak açıkladılar. Kana susamış çiftçiler yağma ederek, yakarak, işkence ederek, öldürerek şatodan şatoya, kentten kente ilerliyordu. Önlerinde, Münzer ateşli vaazlar ederek gidiyordu. <<Acıma duymayın! Kılıcınızın kanı soğumasın!>> Her iki yan Luther'e bakıyordu. Luther çiftçilerden yana çıktı, şövalyeleri yaptıkları zorbalık ve kötülüklerden dolayı azarladı, ama aynı zamanda çiftçileri de güç kullanmamaya çağırdı. Bunun yararı olmayınca, kendi canını tehlikeye atarak tehdit yağdıran, kuduran insanlarla konuştu. Ama tek başına iyi, sessiz, dindar olan bu kişiler şimdi akılsız, yırtıcı bir hayvan sürüsü gibi olmuşlardı. Luther'in sevdiği Almanya tüten yıkıntılara dönüşüyordu, kendi yaşamı da tehlikedeydi. O zaman tiksinti, Luther'i de sardı. Kutsal Kitabın ilk bölümlerinde bulunan kimi yerlere benzeyen, öç dolu <<Çiftçilerin yağma eden katil çetelerine karşı>> diye bir kitap yazdı. Tehlike anında şövalyeler kendi kavgalarını bir yana bırakıp güçlerini birleştirerek, çiftçileri büyük bir bozguna uğrattılar. Luther'in uyarılarına karşın, şövalyeler şimdi çiftçilere acımasız bir kıyıcılıkla davrandılar. Münzer yakalanıp idam edildi.
Şövalyeler Luther'i ayaklanmadan sorumlu tuttular. Çiftçiler ise, onu ihanetle suçladılar. Halkın, önceleri Luther'e karşı göstermiş olduğu hayranlık, büyük bir ölçüde azaldı. Luther de Alman halkına olan güvenini yitirdi. Reformcuların önünde, uzun ve zor bir eğitim görevi olduğunu anladı. Ama tek başına kalan Luther sarsılmıyordu. Kargaşalık yılları içinde. aydınlık bir yol gösteriyordu: İncil müjdesi, iman, kişinin sonsuz yaşam davası, devletin ve toplumun siyasal davalarıyla karıştırılmamalıydı.
Çiftçilerin ayaklanmasından sonra, Luther kiliselerdeki ayinlerde kendi reformlarını gerçekleştirdi. Onun halk diliyle yapılan <<Alman ayini>> denilen kutsal ayin, Lüteryen kiliselerin çoğunda hala kullanılıyor. Bu ayinde eski kiliselerin mirası korundu, ancak papalık Kilisesinin yanlışlıkları çıkartıldı. Komünyon ayininin yerine vaaz en önemli yeri aldı. Vaaz, günah sorununun ve Tanrı merhametinin halk diliyle sade biçimde açıklanmasıydı. Luther'in kendisi, yetenekli bir vaizdi. Okulların reformunu Luther Melanchton'a bıraktı. Böylece okulların gelişmesinde de reformun büyük etkisi vardı. Halkın dinsel eğitimi için Luther, <<Küçük ilmihal>> adlı bir kitap yazdı. Bu kitaptan her sabah çocuklarıyla on buyruğu, iman açıklamasını. Rabbin Duası'nı derin derin düşünerek, dua ederek okudu. Kitabı yazdığı zaman Luther, kendi çocuklarına Kutsal Kitabın gerçeklerini öğretmek isteyen Thüringenli çiftçi Petrus'u gözlerinin önüne getiriyordu. Ona bu gerçekleri genç kuşak için sade olarak nasıl anlatabileceğini açıkladı. Birçok yerde bu kitap hala en önemli kitaplardan biri sayılıyor. Bu kitaptaki konuları tam olarak açıklamak için Luther <<Büyük İlmihal>>i yazdı. Luther güvenlik görevlilerinden Kiliselerdeki huzurun sağlanmasını istiyordu, ama güç kullanmalarını, kilise işlerine karışmalarını istemiyordu.
Luther'in 1525 yılında beklenmedik bir anda evlenmesi, hem arkadaşlarını, hem de düşmanlarını düşündürdü. Bir keşişin manastırdan kaçan rahibeyle evlenmesi, kuşkusuz insanları şaşkınlık içinde bıraktı.
Luther'in de aşırı gruplar gibi bütün kutsal ayinlere karşı olduğu düşüncesine kapıldılar. Andreas Karlstadt, Luther'in öğretilerini böyle açıklıyordu. Benzeri düşünceleri İsviçre'nin reformcusu Ulrich Zwingli de yaydı. Zwingli düşüncelerinin çoğunu Luther'den almış, ama başarı tutkusuyla dolu olduğu için aralarındaki ayrılıkları ortaya atarak reformun başına geçmek istiyordu. Hessen eyaletinin dükü Filip onun yandaşıydı. Filip yetenekli bir devlet adamı idi, özellikle Zwingli'nin reformun silahlarla gerçekleştirilmesi düşüncesini destekliyordu. Filip'in isteği üzerine, Luther ve Zwingli 1529 yılında komünyon konusunu tartışmak için Marburg'ta bir araya geldiler. İsviçre'deki önderliğini Luther'e kaptırmaktan korkan, bu yüzden Hessen'le güney Almanya'nın kimi eyaletlerini kendine çekmek için Luther'le arayı açmak isteyen politikacı Zwingli ile politikadan tiksinen, yalnızca dinsel konular üzerinde durmak isteyen Luther, artık karşı karşıyaydı. Luther kavga, etmeyerek ortak öğretilerden bir öneri yapmıştı. Bunlardan on dördü üzerine anlaştılar, ama ana konuda anlaşamadılar. Zwingli komünyon yalnızca İsa'nın ölümünü anma töreni olduğunu ve <<Bu benim bedenimdir>> sözlerinin <<Bedenimi temsil eder>> ya da <<Bedenimi simgeler>> anlamında olduğunu söyledi. Luther ise, büyük acılar çekerken İsa'nın gerçek huzurundan avunma bulduğunu bilerek, İsa'nın gerçekten komünyonda hazır bulunduğunu, kendisini bize sunduğunu söyledi. Luther, önündeki masaya tebeşirle şu sözleri yazdı: <<Bu benim bedenimdir.>> Bu konuda bir anlaşma sağlanamadıysa da, her iki taraf <<Vicdanın izin verdiği sürece birbirlerine sevgi gösterecek. Tanrı gerçeği açıklansın diye dua edeceklerdi>>.
Ama Luther'in bu anlaşmadan edindiği olumlu düşünceler biraz sonra suya düştü. Zwingli'nin önderlik ettiği hareket, silahlı savaşa dönüştü ve Zwingli şehit oldu. Zor gecen bir süreden sonra Fransız Jean Calvin, İsviçre'nin başlıca reformcusu oldu.
13. KOBURG'TA
Luther ve yandaşlarının durumu 1530 yılında birden çok tehlikeli oldu. Kayser, Fransa ile anlaşma yapmış Viyana yakınlarına dek ilerleyen Türkleri geri püskürtmüş, Papa ile barışmıştı. Papa'nın elinden Bologna'da kayser tacını aldı, Millet Meclisini Augsburg'a çağırarak kalabalık bir kurulla Almanya'ya geldi. Papa'ya olan bağlılığını, Almanya'daki Protestan hareketini ne pahasına olursa olsun bastırmakla gösterecekti.
Protestan soylular ve elektor Johan, tanrıbilimcilerle birlikte güneye, Meclis toplantısına gidiyorlardı. Kuşkusuz, aforoz edilen baş sapkın Luther'in Augsburg'a girmesine izin verilmeyecekti. Bu yüzden Luther, Koburg şatosunda beş aydan çok kaldı.
Dokuz yıl önce Wartburg'ta olduğu gibi, Luther şimdi de ormanda, güzel hava ve sessizlik içinde dinlendi. Koburg'a gelir gelmez Melanchton'a bu Sina'yı Sion'a çevireceğini, oraya biri Mezmurlara, biri peygamberlere, biri de Aisopos'a olmak üzere üç çadır kuracağını yazıyordu!
Ama Luther'in yaşamı burada da kolay değildi. Hastalık onun yakasını bırakmıyordu. Kimi zamanlar çalışacak durumda değildi: baş dönmesi, kulaklarındaki uğultu, baş ağrısı ve uykusuzluk çekiyordu. Ama en zoru, içindeki kaygı ve huzursuzluklarıydı. Yanında bulunan iki genç arkadaşa karşın, yalnızlıktan kaçmak için daha kalabalık bir topluluk aradı. İki çocuğunu küçük Hans'ı ve hemen hemen bir yaşındaki tatlı Margareta'yı çok özlüyordu. Akrabaları için de üzülüyordu, çünkü babası ağır hastaydı. Şubat ayının ortalarında, Luther anasına ve babasına uzun bir mektup yazarak onlara olan sevgisini, gönül borçluluğunu belirtti. Babasının sağlık durumu izin verirse, kendi yanına gelmesini istiyordu. Babası kendisinin yüzünden hor görü, alay, kin ve tiksinme gördüğü için acı duyuyordu. Ama bu acılar, Mesih'in onu kendi yüceliğine doğru götürdüğünün kanıtıydı. Babasını avutarak bu güçsüz halinde yaşamını, bizim için ölen güvenilir yardımcımız İsa Mesih'in ellerine bırakmasını öğütledi. <<Sözünü ettiğim sevgili Rabbimiz ve Kurtarıcımız, sevinçle karşılaşacağımız güne dek (ya bu ya da gelecek yaşamda) sizinle birlikte olsun. Çünkü hiç kuşkusuz, çok kısa bir süre sonra, Mesih'in yanında karşılaşacağımıza inanıyoruz.>> Annesine de buna benzer sevgi dolu sözler yazıyordu.
Koburg'tayken babasının ölüm haberi Luther'e ulaştı. Eşi bu habere dayanamayacağından korkuyordu. Yaşlı Hans Luther sarsılmaz imanla bu dünyadan ayrıldı. Ona, oğlunun son mektubunda sözünü ettiği Müjdeye inanıp inanmadığı sorulunca, yaşlı adam: <<Ona inanmayan biri alçaktır>> diyerek yatağında duvara doğru döndü ve canını verdi. Babasının ölüm haberi oğlunu çok sarstı. <<Benim