http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

  

 

KİLİSE ÖĞRETİSİ

 

Rev. Donald Cobb

 

 

 

 

Ana Hatlar

 

Kilisenin Tanımı: Kilise, Rab’bin antlaşması aracılığıyla kendisine topladıklarının oluşturduğu bedendir. Onların arasında yaşamak ve Kutsal Ruh aracılığıyla Mesih’in ebedi bereketlerine ortak olmalarını sağlamak için onları toplar.

 

I. Kilise Nedir?

I.A: Kilisenin Tanımlanması

1- Rab’bin antlaşması aracılığıyla kendisine topladıklarının oluşturduğu beden

2- Onların arasında yaşamak için…

3- Kutsal Ruh aracılığıyla Mesih’in ebedi bereketlerine ortak olmalarını sağlamak için…

I.B: Kilisenin Kutsal Kitaba İlişkin Geçmişi

I.C: İsrail, Kilise ve İsa Mesih arasındaki ilişki

I.D: Mesih’in Bedeni Olarak Kilise

 

II. Kilisenin Karakteristik Özellikleri

II.A: Gözle Görülen ve Görülemeyen Kilise

II.B: Organizma ve Kuruluş olarak Kilise

II.C: Kilisenin Özellikleri

1- Elçisellik

2- Birlik

3- Kutsallık

4- Katoliklik (Evrensellik)

 

III. Kilise ve Dünya

III.A: Kilise ve Misyonu

1- Sınırsız Yetki

2- Sınırsız Görev

3- Sınırsız Mesaj

4- Sınırsız Varlık

III.B: Kilise ve Göklerin Egemenliği
 

 

Westminister İnanç Açıklaması, Bölüm XXV: Kilise

I. Gözle görülmeyen katolik ya da evrensel kilise, Baş olan Mesih altında geçmişte, şu an ve gelecekte bir olmak üzere toplanan tüm seçilmişlerden oluşur. Kilise her şeyi dolduranın doluluğu; O’nun eşi ve bedenidir.

 

II. Gözle görülen kilise de, müjdenin altında katolik ve evrenseldir (fakat daha önceden yasa altında olduğu gibi tek bir ulusa kısıtlı değildir) ve tüm dünya çapındaki gerçek dini benimsemiş olanlardan ve onların çocuklarından oluşur: Ve Rab İsa Mesih’in egemenliğidir; Tanrı’nın evi ve ailesidir, öyle ki bunun dışında kurtuluş olanaksızdır.

 

 

 

KİLİSE ÖĞRETİSİ

 

Kilise öğretisine bakarken; karşımıza çıkan önemli sorulardan bir tanesi şudur:

Kilise Hristiyanlar için gerçekten gerekli midir?

Bu soruyu sormamızın nedeni, artık günümüz dünyasında bütün dikkat, bireysellik üzerinedir. Ve toplumda önem kazanan şeyler: Benim arzularım,  benim amaçlarım ve benim tatmin olmamdır.

 

Ne acıdır ki tüm bunlar, biz Hristiyanların yaşamlarında da görülmeye başlıyor. Bizler de şöyle düşünmeye başlıyoruz: “Benim Hristiyanlık yaşamımda önemli olan şey, benim İsa ile olan yürüyüşüm, benim itaatim, benim kutsallaşmam... benim..., benim..., benim...,”

Belki bunlarda görünürde yanlış bir şey yok.  Ama bu öğretide kilise çok önemli olduğundan; gerçekten biz de bu öğretiyi kolayca göz ardı edebiliyoruz. Kolayca şunu diyebiliriz:

Kilise yalnızca önem açısından benim için ikinci sırayı alır. Ya da “Kilise benim için önemlidir. Çünkü Hristiyan yaşantımı sürdürmede bana yardım eder.” Fakat Kutsal Yazılara baktığımızda, kilisenin Hristiyanlar için yalnızca önemli değil; ama gerekli olduğunu görürüz. Ve kilise Tanrı’nın kurtarış planında çok merkezi bir yeri işgal eder. Kutsal Yazılara dikkatlice göz attığımızda; Tanrı’nın ilk önce bireyleri değil, halkını kurtardığını fark edebilir; aynı zamanda da kilisenin bizlerin tanıklığında çok önemli bir yer tuttuğunu da görebiliriz.

Bu yüzden dersimiz aracılığıyla kilisenin ne kadar önemli olduğunu kavramamız oldukça hayati bir konudur. Amacım bu dersin sonunda sorumluluklarımızın neler olduğunu sadece bireysel olarak değil; kilise olarak da da daha iyi anlayabilmektir.

  

I. KİLİSE NEDİR?

I.A: Kilisenin Tanımlanması

 

Kilise, Rab’bin Antlaşması aracılığıyla Kendisine topladıklarının oluşturduğu bedendir. Onların arasında yaşamak ve Kutsal Ruh’u aracılığıyla Mesih’in ebedi bereketlerine ortak olmalarını sağlamak için onları toplar. Önce bu tanımın ilk cümlesini inceleyelim:

1. Kilise, Rab’bin Antlaşması aracılığıyla Kendisine topladıklarının oluşturduğu bedendir. Matta 16:13-19 ayetlerine bakalım:

13 İsa, Filipus Sezariyesi bölgesine geldiğinde öğrencilerine şunu sordu: "Halk, İnsanoğlu'nun kim olduğunu söylüyor?" 14 Öğrencileri şu karşılığı verdiler: "Kimi Vaftizci Yahya, kimi İlyas, kimi de Yeremya ya da peygamberlerden biri olduğunu söylüyor." 15 İsa onlara, "Ya siz" dedi, "ben kimim dersiniz?" 16 Simun Petrus, "Sen, yaşayan Tanrı'nın Oğlu Mesih'sin" cevabını verdi. 17 İsa ona, "Ne mutlu sana, Yunus oğlu Simun!" dedi. "Bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babamdır. 18 Ben de sana şunu söyleyeyim, sen Petrus'sun ve ben topluluğumu bu kayanın üzerine kuracağım. Ölüler diyarının kapıları ona karşı direnemeyecek.

Bu bölümde anlatılan şey, İsa’yı hizmeti boyunca birçok kişinin takip etmekte olduğuydu. Ve tüm bu kişiler, İsa’nın kim olduğunu merak ediyorlardı. Öğrencilerinin, Kendisinin kim olduğunu anlamalarını sağlamak için ilk önce halkın ne düşündüğünü sordu. Daha sonra aynı soruyu öğrencilerinin kendisine yöneltti. 16. ayette  Petrus’un, İsa’nın takipçisi olarak şöyle dediğini görüyoruz: “Sen, yaşayan Tanrı’nın Oğlu Mesih’sin.”

 

Ve bunu takip eden bölüm, belki de en önemli olabilecek kısım. Ki bu da İsa’nın verdiği cevaptır: “Evet cevabın doğru. İşte senin verdiğin bu cevapta açıklanan inanç üzerinde ben kilisemi kuracağım.” diyor.

 

Aslında burada kelimeler üzerinde bir oyun bulunmaktadır. Burayı dikkatle incelememiz gerekiyor. İsa: “Sen Petrus’sun” diyor. Bunun Yunanca karşılığı “Petros”tur. Ve İsa diyor ki: “Bu kaya[1] üzerine Ben kilisemi kuracağım.” İsa’nın “Kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım” ifadesi ile anlatmak istediği şey, aslında Petrus’un vermiş olduğu iman ikrarı üzerine kilisesini kuracağıdır. Burada bina etme işini kimin yaptığına dikkat etmek gerekir. İsa 18. ayette diyor ki: “Ben kilisemi kuracağım.” Yani İsa şunu söylüyor: “İnsanları Kendi etrafında toplayan, Tanrı’nın Kendi Oğlu olacaktır.”

Bundan çıkarılacak ilk anlam, bina etme işini yapanlar bizler değiliz. Kilisesini toplayan ve bina eden; İsa Mesih’in Kendisidir. Bunu 17. ayette de görebiliyoruz. Yine Petrus’un İsa Mesih hakkındaki algılayışı, Kendi gücünden kaynaklanmıyor. Burada Grekçe’de tam olarak kullanılan kelime şudur: “Bunu sana açan kan ve can değildir.” İsa bu kelimelerle gerçeği, Petrus’un kendi fiziksel varlığındaki hiçbir şeyin ona bunu açıklamadığını söylemek istiyordu.

Bunun sebebinin Tanrı’nın Petrus’un hayatına girmiş ve bu iman ikrarını yapması için, içinde etkin olmasından kaynaklandığını söylüyor. Tabi ki bu paragraf bizleri, kilise olarak nasıl olgunlaşmamız gerektiği konusunda bazı sonuçlara götürmektedir. Bizler büyümeyi arzularız. Fakat kadınları, erkekleri, çocukları İsa Mesih’e çağırarak; bu büyümeyi, olgunlaşmayı sağlayan Tanrı’nın Kendisidir. Her şeyden önemlisi bizler büyümek ve olgunlaşmak için Tanrı’nın gücü ile dua etmeyi öğreniriz. Bu büyümenin, olgunlaşmanın İsa Mesih’ten kaynaklandığı gerçeğine dikkat edin! İsa 18. ayette “Ölümün kendisi bile kilisenin ilerleyişini durduramayacaktır” diyor. İsa, Kendisine çektiği kişileri aynı zamanda ölümden de kurtaracaktır.

İşte bu bölümde Yeni Antlaşma’da “kilise” kelimesi, ilk defa karşımıza çıkıyor. Grekçe’de bu kelime “Eklesia”dır.[2] Bunun ne anlama geldiğini anlamamız oldukça önemlidir. “Eklesia” kelimesinin orijinal anlamı: “Vatandaşların bir araya gelmesi, bir kurul ya da bir toplantı oluşturması”dır. Eski Grek dünyasında şöyle bir uygulama vardı: Önce şehrin caddelerinde dolaşılarak bir anons yapılırdı. Ve bütün halkın toplanması istenirdi. Öyle ki şehrin başkanı yeni çıkan yasaları bu şekilde halka duyururdu.

İşte bu gerçek, İsa Mesih’in bu kelimeyi kullandığında; ne demek istediğini anlamamıza yardımcı oluyor.

Anlaşılması gereken bir başka nokta da; İsa Mesih’in bu kelimeyi kullanarak, Eski Antlaşma’da İsrail hakkında bahsedilen bir anlamı alması ve buraya uygulamasıdır. İ.Ö. 2. ve 1. yy.’da Grekçe konuşulan yerlerde Yahudiler çok önemli bir şey yaptılar. Eski Antlaşma’yı Grekçeye çevirdiler.[3] Yine burada İsrail’i tanımlamak için kullanılan kelime “Eklesia” kelimesiydi.

 

Tesniye 9:7-10 “Allahın RABBİ çölde öfkelendirdiğini hatırla, unutma; Mısır diyarından çıktığın günden bu yere gelinceye kadar, RABBE karşı asi oldunuz. Ve Horebde  RABBİ öfkelendirdiniz, ve RAB sizi helak etmek için gazaba geldi. Taş levhaları, RABBİN sizinle ettiği ahdin levhalarını almak için dağa çıktığım zaman, dağda kırk gün kırk gece kaldım; ekmek yemedim ve su içmedim. Ve RAB bana Allahın parmağı ile yazılmış iki taş levhayı verdi; ve onların üzerinde, toplantı gününde, dağda ateşin içinden RABBİN sizinle söyleştiği bütün sözlere göre yazılmıştı.”

10. ayette: “Toplantı gününde” diye geçen ifade, Septuiginta çevirisinde “sizin Eklesia’nızın gününde” olarak çevrilmişti. Peki Tanrı’nın bu On Emri verdiği gün, hangi gündü? Bu gün, halkını toplayarak bir Antlaşma içersine girmek istediği gündü. Bu gün, Sina Dağında ahit kesmek için toplanılan bir gündü.

 

Çıkış 19:1-6 ayetlerine bakalım:

1 İsrailliler Mısır'dan çıktıktan tam üç ay sonra Sina Çölü'ne vardılar. 2 Refidim'den yola çıkıp Sina Çölü'ne girdiler. Orada, Sina Dağı'nın karşısında konakladılar. 3 Musa Tanrı'nın huzuruna çıktı. RAB dağdan kendisine seslendi: "Yakup soyuna, İsrail halkına şöyle diyeceksin: 4 Mısırlılar'a ne yaptığımı, sizi nasıl kartal kanatları üzerinde taşıyarak yanıma getirdiğimi gördünüz. 5 Şimdi sözümü dikkatle dinler, antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz. Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. 6 Siz benim için kâhinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız. İsrailliler'e böyle söyleyeceksin."

 

Tanrı halkını, onlarla bir Antlaşma yapmak için Sina Dağına getiriyor. Bunu 4. ayette çok açık bir şekilde görüyoruz: “...Sizi Kendime getirdim” diyor. Bunu takip eden şey de; On Emir armağanıdır. Bu Antlaşma, On Emir halinde geliyor. Ve On Emir aracılığıyla, bu Antlaşma’ya itaat ediliyor. Aynı zamanda burada Tanrı’nın gücünün, görkeminin de açıklanışı ile karşılaşıyoruz.

Çıkış 20:18-19 Ve bütün kavm gök gürlemelerini, ve şimşekleri, ve boru sesini, ve dağın tüttüğünü gördüler; ve kavm görünce titrediler, ve uzakta durdular. Ve Musa’ya dediler: Bizimle sen söyleş ve dinleyelim; fakat Allah bizimle söyleşmesin, ta ki, ölmeyelim.

Tesniye 18:16 Nasıl ki Horebde toplantı gününde: Bir daha Allah’ım RABBİN sesini işitmeyeyim, ve artık bu büyük ateşi görmeyeyim, ve ölmeyeyim, diye Allah’ın RABDEN istedin.

 

Yani burada Musa’nın “Toplantı gününde” diye nitelendirdiği şey; Tanrı’nın “Eklesia”sıdır.

Musa’nın burada anlatmak istediği şeyi, halk ne zaman söylüyor?

Tanrı’nın onlarla Antlaşmaya girdiği günde...

Genel olarak karşımıza çıkan şey şudur: Tanrı’nın bir Antlaşma içersine girerek; halkını Kendisine toplaması, yani “Eklesia” olayı, İsa’nın Yeni Antlaşma’da yine bu kelimeyi kullanırken aklında tuttuğu bir olaydı. Yani Eski Antlaşma’da Tanrı, halkını toplamıştı. İsa da Yeni Antlaşma’da “Eklesia” kelimesini kullanarak; kendi halkını toplamak için geldiğini söylüyor. Bu yüzden İsa: “Kilisemi, Eklesiamı kuracağım” demekle; Eski Antlaşma’da başlamış olan bu olayı tamamlayacağını ve İsrail’in bir devamını oluşturacağını söylüyor.

Tüm bunlardan çıkarılan şey şudur: Bizler Tanrı Oğlu tarafından, Tanrı’ya tapınmak ve hizmet etmek için toplanmış Tanrı halkından daha az birşey değilizdir. Eski Antlaşma’da Tanrı’nın Antlaşma aracılığıyla halkını toplamasında dikkate değer olan şey; O’nun bizlerle nasıl ilgilendiğini görmektir. Yani Tanrı’nın Antlaşma aracılığıyla halkını Kendine toplaması ve çekmesi; kilisenin ne olduğu konusunda merkezi bir işlevdir. Aslında İsa Mesih’in dirilişinden bu yana, toplama işlemi de O’nun en önemli işlerinden bir tanesi olmuştur. Diriliş ve Pentekost gününden bu yana İsa Mesih, halkını Kendisine çekmektedir.

 

Yuhanna 12:32 “Ben yerden yukarı kaldırıldığım zaman bütün insanları kendime çekeceğim.”

 

Mesih ölümüyle, Baba tarafından  Kendisine verilen herkesi O’nun ile bir Antlaşma içine sokmuştu. Ve dirilişten bu yana İsa, Tanrı’ya ait olan herkesi Kendisine çekmeye başladı. İşte bu yüzden bizler her Pazar günü toplanırız. Bizler Pazar sabahları, Tanrı’ya çekilmiş halkı olarak kim olduğumuzu somut bir şekilde göstermek için toplanırız. Bizleri Kendisine tapınmak için çeken RABBE tapınmak için toplanırız. Aslında bizler Pazar sabahları kiliseye RABBİ davet etmek için değil; tam tersine bizlerin Kendi etrafında toplanmamızı buyurduğu için kilisede toplanırız. Ve bu toplanma olayı da Mesih gelinceye kadar, tüm tarih boyunca sürecektir.

Sizce sonsuzluk zamanında ne olacak? Tüm halklardan olan insanlar sonsuzluk boyunca Tanrı’ya övgüler söylemek için, o tahtın etrafında toplanacaklar. Kısacası toparlamak gerekirse kilise; Tanrı’nın toplanmış halkıdır.

Peki Tanrı neden halkını topluyor?

Şimdi yukardaki kilise tanımının yapıldığı cümlenin ikinci bölümüne bakalım:

2. Kilise, onların arasında yaşamak için Rab’bin Kendisinde topladığı topluluktur.

 

Eski Antlaşma’da Tanrı zaten onların arasında yaşamak için halkını bir Antlaşma ile Kendisine bağlamıştı. Bunu da Çıkış Kitabı’nın gelişiminde çok açıkca görebiliyoruz. Tanrı, halkı ile bir Antlaşma içersine girebilmek için onları Kendine topluyordu. Daha sonra onlara Yasa’sını ve toplanma çadırının ölçülerini belirten bilgileri verdi. Ve bu toplanma çadırının nasıl olması gerektiğine dair olan verdiği bilgilerin amacı da şuydu: “Ben onların arasında yaşayacağım.” Tanrı, Kendi halkını topluyor. Öyle ki bu halk, çok değerli bir hazinesi olarak Kendisine ait olsun. Tanrı, halkını Kendisiyle birlikte bir ilişki içersinde ve paydaşlıkta bulunabilsinler diye topluyor.

Tüm Eski Antlaşma boyunca da İsrail’in ana özelliği budur: Yani evrenin Tanrı’sı, halkının arasında yaşamaktadır. Tanrı’nın, bu halk arasındaki varlığı olmaksızın; Antlaşma’nın hiçbir anlamı olmadığını görüyoruz.

 

Çıkış 33:12-17 12 Musa RAB'be şöyle dedi: "Bana, ‘Bu halka öncülük et’diyorsun, ama kimi benimle göndereceğini söylemedin. Bana, ‘Seni adınla tanıyorum, senden hoşnudum’ demiştin. 13 Eğer benden hoşnutsan, lütfen şimdi bana yollarını göster ki, seni daha iyi tanıyıp hoşnut etmeye devam edeyim. Unutma, bu ulus senin halkındır." 14 RAB, "Varlığım sana eşlik edecek" diye yanıtladı, "Seni rahata kavuşturacağım." 15 Musa, "Eğer varlığın bize eşlik etmeyecekse, bizi buradan çıkarma" dedi, 16 "Yoksa benden ve halkından hoşnut kaldığın nereden bilinecek? Bize eşlik etmenden, değil mi? Ancak o zaman benimle halkını yeryüzünün öteki halklarından ayırt edilebiliriz." 17 RAB, "Söylediğin gibi yapacağım" dedi, "Çünkü senden hoşnut kaldım, adınla tanıyorum seni."

Özellikle 15. ve 16. ayetlere dikkat edelim. Yani burada demek istediği şey şudur: Tanrı halkını, dünyadaki tüm uluslardan ayıran özellik; Tanrı’nın varlığının (Didarının) onların arasında olmasıdır. Eski Ahit’teki “Antlaşma” kavramı ilk anlamda; şeriat ya da çeşitli dinsel törenler, kurallar ya da Yasa’lar değil; Tanrı’nın, halkı arasındaki varlığıdır.  Bu, bizim için de geçerlidir. Aslında Hristiyan yaşantımız ve kilise ilk olarak; neyi, nasıl yapmamız gerektiği konusundaki kurallar değildir. Hristiyan yaşantısı ve kilise; herşeyden önemlisi ve herşeyin üzerinde bir kuraldan önce, bizlerin arasında bulunan Mesih’in varlığının, bizlerin içinde olması ve Kendisini bizlere açıklamasından ibarettir. 

 

II.Korintliler 6:14-7:1 ayetlerine bakalım:

6:14 İmansızlarla aynı boyunduruğa girmeyin. Çünkü doğrulukla fesadın ne ortaklığı, ışıkla karanlığın ne beraberliği olabilir? 15 Mesih ile Beliyal arasında ne sözbirliği, iman edenin iman etmeyenle ne paydaşlığı olabilir? 16 Tanrı'nın tapınağıyla putlar arasında ne anlaşma olabilir? Çünkü biz yaşayan Tanrı'nın tapınağıyız. Nitekim Tanrı şöyle diyor: "Aralarında oturacağım,aralarında yürüyeceğim. Onların Tanrısı olacağım,onlar da benim halkım olacak." 17 Bu nedenle, "İmansızların arasından çıkıp ayrılın" diyor Rab."Murdar olana dokunmayın, ve ben sizi kabul edeceğim." 18 Gücü her şeye yeten Rab diyor ki,         "Size Baba olacağım,    siz de oğullarım ve kızlarım olacaksınız."

7:1 Sevgili kardeşler, bu vaatlere sahip olduğumuza göre, bedeni ve ruhu lekeleyen her şeyden kendimizi arındıralım; Tanrı korkusunda yaşayarak kutsallıkta yetkinleşelim.

Pavlus burada aslında çok etkili sözler söylüyor. Bizleri kutsal bir yaşantıya çağırarak şöyle diyor: “Murdar olana dokunmayın.” Peki bunu yapmamızı neden istiyor? Çünkü bizler, diri ve Kutsal olan Tanr’nın tapınaklarıyız. 7:1 ayetinde ise diyor ki: “...bu vaatlere sahip olduğumuza göre ...bunun yüzünden kendimizi arındıralım”

 

Kilise’nin varlığındaki en merkezi nokta, Tanrı’nın bizleri İsa Mesih Kişi’sinde Kendisine çekmesi ve bizleri Kendisinin içinde oturduğu tapınaklara dönüştürmesidir. Aslında bunun bizlere verdiği ayrıcalığı bir düşünün!.....Bu ne kadar büyük bir ayrıcalık !.....

Tanrı sadece bizleri etrafına toplayıp: “Sizlerle yapılacak işlerim var.” demiyor. Ama bizlerle olan sürekli beraberliği ve lütfuyla bereketliyor, kutsuyor. Bunu yapan diri olan Tanrı’dır. Yani evreni yaratan Tanrı’dır. Tanrı, böylesine yüceliğine rağmen; kilisesi olarak, bizlerin içinde yaşıyor. Pavlus şöyle diyor: “Mesih gelmeden ve bizleri halkı olarak toplamadan önce, bu dünyada bizler umutsuz ve Tanrı’sızdık. Fakat İsa Mesih geldiği için, daha önceden halkı olmayan bizler artık; diri olan Tanrı’nın tapınakları olduk. Ve şimdi de Tanrı Kendisini bizler aracılığıyla dünyaya açıklamaktadır. Aslında bu muhteşem bir sorumluluk ve harika bir lütuftur. Tanrı’nın bizleri Kendi varlığıyla doldurduğunu söylemiştik. Bu varlıkla birlikte, beraberinde de birçok bereket gelir. Bu da bizleri 3. noktaya getiriyor:

3. Ve Kutsal Ruh aracılığıyla Mesih’in ebedi bereketlerine ortak olmalarını sağlamak için Tanrı halkını toplar.

            Mesih, yalnızca bizlerin arasında yaşamış olmak için değil;  Kurtarıcımız ve ikinci Adem olarak  bizlere, Kendisinin olan her şeyi vermek için geliyor. Efesliler 4:7-10 ayetlerine bakalım:

Ama  lütuf her birimize Mesih’in armağanı ölçüsünde bağışlandı. Bunun için Kutsal Yazı şöyle der:

‘Yükseğe çıktı ve tutsakları tutsak aldı.

İnsanlara armağanlar verdi.’

Şimdi bu ‘çıktı’ sözcüğü, Mesih önce aşağılara, yeryüzüne indi demek değil de nedir? İnmiş olan ve her şeyi doldurmak üzere tüm göklerden çok yukarı çıkmış olan Kişi aynıdır.

Altını çizmek istediğim nokta; dirilmiş olan Mesih’in tüm doluluğuyla, bizleri doldurmak için armağanlar vermesidir. Bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse; tüm bu zenginlik ve bereketleri, Kendi lütfunun tanıkları ve kilisesi olarak; O’nun gibi olmamız için verir.

 

Efesliler 4:15-16 ayetlerine bakalım:

Tersine, sevgiyle gerçeğe uyarak bedenin başı olan Mesih’e doğru her yönden büyüyeceğiz. O’nun önderliğinde bütün beden, her eklemin yardımıyla kenetlenmiş ve kaynaşmış olarak, her üyesinin düzenli işleyişiyle büyüyüp sevgide gelişiyor.”

Pavlus’un burada ne demek istediğine bakalım: “Mesih’e doğru her yönden büyüyeceğiz.” Ve bizlere vereceği her şeyi alacağımızı belirtiyor. Aslında burada Pavlus’un dikkat çektiği şey şudur: Kutsal Ruh, İsa Mesih’in hayatındaki, ölümündeki ve dirilişinin kuvvetindeki her şeyi alarak; dünyadaki bedeni olan kilise’ye uyarlar. Ve Kutsal Ruh bunu yaptıkça; kilise ve kilisenin her üyesi giderek, İsa Mesih’i tam bir şekilde yansıtmaya başlar.

 

Efesliler 1:20-23 ayetlerine bakalım:

18-20 O'nun çağrısından doğan ümidi, kutsallara verdiği mirasın yüce zenginliğini ve iman eden bizler için etkin olan kudretinin aşkın büyüklüğünü anlamanız için, yüreklerinizin gözleri aydınlansın diye dua ediyorum. Bu kudret, Tanrı'nın, Mesih'i ölümden diriltirken ve göksel yerlerde kendi sağında oturturken O'nda sergilediği üstün güçle aynı etkinliktedir.

21 Tanrı, Mesih'i tüm yönetim ve hükümranlıkların, tüm güç ve egemenliklerin, yalnız bu çağda değil, gelecek çağda da anılacak tüm adların çok üstüne çıkardı.

22 Her şeyi O'nun ayakları altına sererek O'na bağımlı kıldı. O'nu, bütün varlıkların üzerinde baş olmak üzere inanlılar topluluğuna verdi.

23 Bu topluluk O'nun bedenidir, her yönden her şeyi dolduranın doluluğudur.

İsa Mesih, her şeyin üzerinde bir “Yetki” konumuna yükseltilmiştir. Hizmetkar olan Kral, her şeyin üzerinde “Yetkisini” tekrar alıyor. Fakat Pavlus’un 22. ayette ne dediğine dikkat edelim: Bunu kilise için (imanlılar topluluğu) yaptığını söylüyor. 23. ayette de şöyle diyor: “Kilise O’nun bedenidir, her yönden her şeyi dolduranın doluluğudur.”

Bazı kilise çevrelerinde Kutsa Ruh’un doluluğundan ya da Kutsal Ruh’la dolu olmamız gerektiğinden bahsedildiğine çok sık rastlarız. Bu, doğru bir şeydir. Fakat bunun anlamı nedir? Bu ayetlere göre Kutsal Ruh’un görevi, bizleri Mesih’in doluluğu ile doldurmaktır. Çünkü bizler Mesih’in bedeniyiz. Kendimize değil; O’na aitiz. Mesih de Kutsal Ruh’u aracılığıyla sahip olduğu her şeyi bizlere verir. Peki bu durumda kilisenin, Tanrı’nın topladığı bir halk olmasının getirdiği sonuçlar nelerdir? Tabi ki bu konuda birçok şey söyleyebiliriz. İlk olarak Mesih’teki zenginliğimizden bahsedebiliriz. Yani İsa Mesih Kendinin olan her şeyi, karşılıksız bir armağan olarak bizlere vermiştir. Eski Antlaşma’da Tanrı halkına bir “solucan” ya da “kurt” deniyor (İşaya 41.14). Ama aynı zamanda Tanrı’nın, bu halkın arasında oturmak ve yaşamak için geldiği de söyleniyor. Tabi ki kendimizi bir solucan gibi düşünmek hoş bir şey değil... Fakat Kutsal Kitap bizlerin aslında böyle olduğunu belirtiyor. Bizler değersiz olduğumuzu anlarsak; Tanrı’nın aramızdaki varlığının ne kadar müthiş bir lütuf olduğunu ve değerini de o zaman anlayabiliriz. Aynı zamanda kilisenin, Tanrı’nın topladığı bir halk olduğu gerçeği bizlere; kilisenin Tanrı merkezli olması gerektiği gerçeğini öğretir. Bizler kendimizi daha iyi hissetmek için kiliseye gitmeyiz. Bizler kiliseye diri ve Kutsal olan Tanrı “Gel” dediği için gideriz. Yüceltilmesi gereken Tanrı’nın Kendisidir.

 

Eğer kilise, her şeyin üzerinde Tanrı’nın topladığı bir topluluksa; beden olarak yaptığımız tapınış bizleri tanımlayan en merkezi kavramdır. Pazar sabahları gelip kilisede tapınmamız; Hristiyanlar olarak bütün hafta yaptığımız birçok şeyden sadece bir tanesi değildir. Bu, bizlerin kim olduğu konusunda merkezi bir şeydir. Çünkü sonsuzluk boyunca Kuzu’nun etrafında O’nu övmek ve O’ndan zevk almak için toplanacağız. Esinleme bölümü “Sonsuzluğu” bir Düğün Şöleni olarak tarif ediyor. Kuzu’nun etrafında, Kuzu’nun gelini olarak toplanacağımızı söylüyor. Aslında gerçek manada Pazar sabahları yapmış olduğumuz şey, tüm sonsuzluk boyunca yapacağımız aktivitenin bir ön hazırlığı gibidir. Sonsuzlukta ve sonsuzluk boyunca Tanrı’ya tapınacağız. Sonsuzluk geldiğinde, Tanrı’nın bizler içindeki varlığına sevineceğiz. Ve yine sonsuzluk boyunca O’nun Düğün Şölenine ortak olacağız. Bugün bile toplandığımızda yaptığımız şey budur.

 

Bizlerin Pazar sabahları toplanması, sonsuzluk boyunca bizlere verilecek olan bu bereketlerin tüm dünyaya gösterilmesidir. Bununla kast ettiğim şey şudur: Hristiyan olmayan bir kişi, Pazar sabahı kiliseye girdiğinde; sonsuzluğun tadını bir parça da olsa görebilmelidir. Pazar sabahı kiliseye giren bir kişi, bir anlamda Tanrı’nın kurtuluşuna dokunabilmelidir. Pavlus’un I.Korintliler 14. bölümde söylemek istediği şey, aslında budur. Kilise tapınmasına gelen kişinin yüz üstü kapanıp; Tanrı’ya tapınması söylenmektedir. Ve bu kişi, bunun sonucunda: “Tanrı gerçekten aranızdadır” diyecektir (14:25). İşte, İsa Mesih’in toplanmış halkı olarak yaptığımız tapınma, dualarımız, “İsa Mesih bunu gerçekleştirmek için tapınmamızı kullansın!” şeklinde olmalıdır.

 

I.B: Kilisenin Kutsal Kitaba İlişkin Geçmişi

Size göre kilise ne zaman başladı? Hangi gün?

a-) İsa Mesih’in günahlarımız için öldüğü Cuma gününde;

b-) Diriliş Bayramının ilk Pazar gününde İsa Mesih ölümün gücünü kırdığında,

c-) Pentekost Gününde, Kutsal Ruh’un kiliseye bir armağan olarak döküldüğü gün kilisenin başladığını söyleyebiliriz.

Bunların her birinde bir miktar gerçek bulunmaktadır. Fakat Kutsal Yazılar bizleri, bunun daha da gerisine gitmeye zorlamaktadır.

 

I.Petrus 2:9-10 “Ama siz seçilmiş bir soy, Kral’ın kahinleri, kutsal bir ulus, Tanrı’nın öz halkısınız. Sizi karanlıktan kendisinin şaşılacak ışığına çağıran Tanrı’nın erdemlerini ilan etmek için seçildiniz. Bir zamanlar halk değildiniz, ama şimdi Tanrı’nın halkısınız. Bir zamanlar merhamete erişmemiştiniz, oysa şimdi merhamete eriştiniz.”

Bu metinde Petrus, Yeni Antlaşma kilisesinden bahsediyor. Bu sözleri söylediği kişiler büyük bir olasılıkla da İsrail’li değildiler. Fakat bu ayetlerde kullandığı kelimeler, Eski Antlaşma’dan alınmadır. Eski Antlaşma’da bu ifadeler İsrail için söylenmişti (Çıkış 19.6, İşaya 43.20-21, Hoşeya 1.6-10).

 

Yine az önce bahsettiğimiz kavramla karşılaşıyoruz. Yani Yeni Antlaşma kilisesi, Eski Antlaşmadaki halkın bir devamıdır. Ve Pavlus diyor ki: “Kilise, Tanrı’nın İsrail’idir. Kilise, gerçek sünnetliliktir” (Galatyalılar 6.16, Filipililer 3.3). Aslında bu nedenle kilise gerçek anlamıyla, Diriliş Gününde ya da Pentekost Gününde başlamaz. Bunun kökleri ve başlangıcı Eski Antlaşmadaki İsrail halkına dayanır. Pavlus, Romalılar 11. bölümde Tanrı halkını bir ağaca benzetir. Ve bu ağacın köklerinin de, bizlerin iman atalarına dayandığını söyler (14-17). Yani kilisenin kökü, İbrahim, İshak ve Yakup’tur. Bunu şu şekilde de gösterebiliriz:

 

+ ŞEKİL +

 

 

Bu ağacın gövdesi Tanrı’nın halkıdır. Kökler de atalardır. Pavlus bu ağacın bazı dallarının kırıldığını, kesildiğini söylemektedir. Neden böyle olmuştur? Çünkü İsa’yı Mesih olarak kabul etmemişlerdi. Kesilenlerin yerine başkaları konuldu. Bu diğer dallar da, başka uluslardan olan kişilerdir. Fakat atalardan, İsa Mesih’in gelişine kadar uzanan yalnızca bir ağaç, bir kilise vardır. Sadece tek bir kilise ve tek bir halk bulunmaktadır.

 

Esasen bu ataların daha da gerisine gitmeliyiz. Çünkü Tanrı İbrahim’i Tekvin 12. bölümde çağırdığı zaman; bunu Adem’in Tekvin 3. bölümde işlediği bir günaha cevap olarak yapıyor. Kilise bir anlamda, insanlığın ilk günahına kadar uzanıyor. Kilise’yi, Tanrı’nın Adem ile düşüşten önce yapmış olduğu Antlaşma’nın yerine gelmesi olarak açıklayabiliriz. Bunu birkaç ayete bakarak, tartışmaya yer vermeyecek şekilde gösterebiliriz:

Tekvin 1:28 Ve Allah onları mubarek kıldı; ve Allah onlara dedi: Semereli olun, ve çoğalın, ve yeryüzünü doldurun, ve onu tabi kılın; ve denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, ve yer üzerine hareket eden her canlı şeye hakim olun.

Burada gördüğünüz gibi Tanrı, daha Yaradılışın en başından itibaren insanı bereketlemekte ve onlara yaradılışın potansiyelini ortaya çıkarma görevini vermektedir. İnsanın bu işlevi aracılığıyla Tanrı’nın görkemi, yaradılışında çok daha parlak bir şekilde görülecektir.

Şimdi bakacağımız bölüm, tufandan sonra Tanrı’nın Antlaşmasından bahseder:

Tekvin 9:7 Verimli olun, çoğalın. Yeryüzünde türeyin, artın." 8 Tanrı Nuh'a ve oğullarına şöyle dedi: 9-10 "Sizinle ve gelecek kuşaklarınızla, sizinle birlikteki bütün canlılarla -kuşlar, evcil ve yabanıl hayvanlar, gemiden çıkan bütün hayvanlarla- antlaşmamı sürdürmek istiyorum. 11 Sizinle antlaşmamı sürdüreceğim: Bir daha tufanla bütün canlılar yok olmayacak. Yeryüzünü yok eden tufan bir daha olmayacak.

Burada söylenenlerle, Tekvin 1. bölümdeki benzerlikleri görebiliyor musunuz? Tanrı’nın tufan aracılığıyla dünyayı yargılayışından sonra; düşüşten önce Adem’e verdiği görev, burada insanlığa tekrar veriliyor:

Tekvin 35:9-11 Yakup Paddan-Aram'dan dönünce, Tanrı ona yine görünerek onu kutsadı."Sana Yakup diyorlar, ama bundan böyle adın Yakup değil, İsrail olacak" diyerek onun adını İsrail koydu. "Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım" dedi, "Verimli ol, çoğal. Senden bir ulus ve uluslar topluluğu doğacak. Kralların atası olacaksın.

Burada yine Adem’e verilen buyruk karşımıza çıkıyor. Tanrı: “Semereli ol ve çoğal” diyor. Fakat bu kez de, bu emir; İbrahim’in soyundan olan Yakub’a veriliyor. Yani burada gördüğümüz şey; Tanrı’nın, Yaradılış için belirlediği esas, orijinal amacını Yakub’da da sürdürdüğüdür. Birkaç yüzyıl ileri giderek Çıkış 1:6-7 ayetlerine bakalım:

6 Zamanla Yusuf, kardeşleri ve o kuşağın hepsi öldü. 7 Ama soyları arttı; türeyip çoğaldılar, gittikçe büyüdüler, ülke onlarla dolup taştı.

Burada görülen tarihsel durum, büyük ölçüde değişmiş durumdadır. Fakat Tanrı yine İsrail halkı aracılığıyla Yaradılış için olan amacını gerçekleştirmeye devam etmektedir.

 

Efesliler 1:22-23 ayetlerine bakalım:

22 Her şeyi O'nun ayakları altına sererek O'na bağımlı kıldı. O'nu, bütün varlıkların üzerinde baş olmak üzere inanlılar topluluğuna verdi.

23 Bu topluluk O'nun bedenidir, her yönden her şeyi dolduranın doluluğudur.

Adem’e, dünyayı doldurması; semereli olması ve çoğalması söylenmişti. Yeni Antlaşma’da gördüğümüz şey ise; İbrahim’in gerçek soyuna ait olarak İsa Mesih’in, ikinci Adem olduğu ve bütün Yaradılışı doldurduğudur. Adem, tüm Yaradılışa hükmetmeye ve onu yönetmeye çağırılmıştı. Artık şu anda Yaradılışı yöneten ve onun üzerinde hükmeden; ikinci Adem olan İsa Mesih bulunmaktadır. Bu nedenle Yaradılışın başından itibaren Mesih’in dönüşüne kadar, karşımıza bir süreklilik çıkıyor. Bizler de Mesih’te olduğumuzdan; bu doluluk aynı zamanda bize de veriliyor. Tanrı’nın halkı olarak kilise, düşmüş bir insan ırkından alınmış, çağrılmıştır. Bu kilise, İsa Mesih’in yerine getirdiği ve başardığı şeylerde paydaş olma ve onlara katılmaya çağırılmıştır. Peki bunun getirisi nelerdir?

A-) Tanrı’nın yaradılıştaki ve kurtarıştaki amaçları arasında gerçekten derin bir birlik mevcuttur. Tanrı’nın aslında yaradılış’ta bir planı ve kurtarışta bir başka planı var denemez. Bunu bir başka şekilde söylemek istersek: Tanrı’nın kurtarışı doğaya zıt değildir. Tersine doğanın yerine gelmesini sağlar. Tüm kilise tarihi boyunca doğa ile kurtuluşu birbirinden ayırma eylemi mevcuttur. Bunu aynı zamanda Müjdesel teolojide de görebiliyoruz. Örneğin bazı kimseler şöyle diyorlar: “aileler doğal bir yapı olduğundan Eski Antlaşmada Tanrı hep ailelerle ilgilenmiştir. Fakat Tanrı Yeni Antlaşma’ya gelince artık kurtarış planı vardır. Bu yüzden de Tanrı aileyi bir kenara itmiş, bireylerle ilgilenmektedir.” Burada söylemek istediğimiz şudur: Tanrı Eski Antlaşma’da bir aile ile Antlaşma içersine girmişse; kişiler aile olarak, bu Antlaşma’nın işaretini alırlardı. Ama bu kişiler şöyle diyorlar: “Artık Yeni Antlaşma’da Tanrı yalnızca bireylerle ilgilendiğinden; bu işareti yalnızca bireyler alır.” Burada çok açıkça bahsettiğimiz şey vaftizdir. Ama bizlerin gördüğü şey; kurtuluşun hiçbir zaman doğaya zıt olmadığıdır. Kurtuluş, günaha karşıdır. Bu yüzden de Tanrı’nın kurtarıştaki amacı doğayı yok etmek değil; yenilemektir. Yani bir süreklilik mevcuttur. Tanrı’nın amacı, Yaradılış için belirlediği bu hedefi en baştan beri yerine getirmektir. Bu nedenle kilisenin birliği, Yaradılış ve kurtarışın birliğini vurgulamaktadır.

 

B-) Yeni Antlaşma’yı ve Eski Antlaşma’yı birbirine bağlayan Antlaşmalar’da, bir süreklilik vardır. Aslında Reform teolojisi, tüm Eski Antlaşma boyunca var olan tek bir Antlaşma’yı gösterir. Bu Antlaşma da farklı şekillerde ortaya konulmuştur. Fakat tek bir Antlaşma vardır. Bu nedenle Tanrı’nın Adem ile yapmış olduğu Antlaşma bir kenara atılmamış, ama Nuh ile yaptığı Antlaşma’da yenilenmiştir. Yine Tanrı’nın vaatleri İbrahim ile bir Antlaşma’ya girdiğinde, tekrar yenilenmiştir. Aynı vaatler İbrahim, Davut ve İsa Mesih ile yapılan Antlaşma’da, tekrarlanmış ve yenilenmiştir. Bu nedenle Mesih çarmıhta öldüğü zaman, Eski ile Yeni Antlaşma arasında bir süreksizlik söz konusu değildir. Tersine; Mesih öldüğü için, bu ağacın kökünde yapılan vaatler yerine gelebilir. Yine Mesih öldüğü için artık İbrahim’e vaat edilen bereketler, tüm uluslara ulaşabilir.

 

I.C: İsrail, Kilise ve İsa Mesih arasındaki ilişki

İsrail, kilise ve İsa Mesih’in arasındaki ilişkiyi, kesin olarak tanımlamak mümkün müdür? Bizler, bu üçü arasında bir ilişki olduğunu biliyoruz. (İsrail, kilise ve Mesih) fakat bu ilişki nedir? Çıkış kitabına baktığımızda şunu görüyoruz: İsrail Tanrı’nın ilk doğanıdır. İsrail, bu sıfatla nitelendiriliyor. Ve yine İsrail Mısır’dan, Tanrı’ya hizmet etmek için kurtarılıyordu. Ve Musa, firavun’un karşısına çıkarak; şöyle söylüyordu: “Rab şunu diyor: İlk doğanımı sal ki, Bana tapınabilsin, Bana hizmet edebilsin.” (Çıkış 4.23). Çıkış 19. bölüme baktığımızda; bir kahinler soyu olduğunu görüyor ve bundan da şu anlamı çıkarıyoruz: Aslında İsrail’in varlığında bir krallık kavramı mevcuttur. Aynı zamanda İsrail’in bir kahinlik özelliği vardır. Çünkü İsrail, bir kahinler topluluğudur. Bir başka şey de; İsrail’in peygamberliğe yönelik bir amacı da mevcuttur. İsrail’in amacı, tüm uluslar içersinde Tanrı’nın irade ve isteğini bildirmektir. Yani İsrail Tanrı’nın hem kulu ve hem de ilk doğan oğludur. Bu nedenle İsrail, tüm dünya içersinde peygamberlik, kahinlik ve krallığa ilişkin bir şekilde işlev görmelidir. Şimdi bunu aklımızda tutarak; İşaya bölümündeki birkaç ayete bakalım: Sanırım bu bölümde hepimiz acı çeken kul benzetmesini (İsa Mesih’i) biliyoruz. Özellikle bu anlatımlar İşaya 40. ve 52. bölümler arasında anlatılan, acı çeken kulun kim olduğu sorusu karşımıza çıkıyor.

 

İşaya 41:8-10 “Fakat sen, ey İsrail, dünyanın uçlarından tuttuğum, ve köşelerinden çağırdığım ve kendisine: Kulumsun, seni seçtim, ve seni reddetmedim, dediğim kulum, seçtiğim Yakup, dostum İbrahimin zürriyeti, sen korkma, çünkü ben seninle beraberim; etrafına bakınma, çünkü Allah’ın benim; seni pekiştireceğim; evet, sana yardım edeceğim; evet, adaletimin sağ eliyle sana destek olacağım.”

Bu ayetlere baktığımızda, çok açıkça Rab’bin kulunun, İsrail olduğunu görüyoruz. 9. ayette “Sen ey İsrail kulumsun, ve seçtiğim Yakup...” diyor. Burada bahsedilen kul, İsrail’dir. İşaya 49:1-7 ayetlere bakalım (Bu bölümlerde konuşan, kulun kendisidir):

1 Ey kıyı halkları, işitin beni,

Uzaktaki halklar, iyi dinleyin.

RAB beni ana rahmindeyken çağırdı,

Annemin karnındayken adımı koydu.

2 Ağzımı keskin kılıç yaptı,

Elinin gölgesinde gizledi beni.

Beni keskin bir ok yaptı,

Kendi ok kılıfına sakladı.

3 Bana, "Kulumsun, ey İsrail,

Görkemimi senin aracılığınla göstereceğim" dedi.

4 Ama ben, "Boşuna emek verdim" dedim,

"Gücümü boş yere, bir hiç için tükettim.

RAB yine de hakkımı savunur,

Tanrım yaptıklarımın karşılığını verir."

5 Kulu olmam için,

Yakup soyunu kendisine geri getirmem,

İsrail'i önünde toplamam için

Rahimde beni biçimlendiren RAB şimdi şöyle diyor:

(O'nun gözünde onurluyum.

Tanrım bana güç kaynağı oldu.)

6 "Yakup'un oymaklarını canlandırmak,

Sağ kalan İsrailliler'i geri getirmek için

Kulum olman yeterli değil.

Seni uluslara ışık yapacağım.

Öyle ki, kurtarışım yeryüzünün dört bucağına ulaşsın."

7 İnsanların hor gördüğüne,

Ulusların iğrendiğine,

Egemenlerin kulu olana

İsrail'in Kurtarıcısı ve Kutsalı RAB diyor ki:

"Seni seçmiş olan İsrail'in Kutsalı sadık RAB'den ötürü

Krallar seni görünce ayağa kalkacak,

Önderler yere kapanacak."

Yine burada kul ile İsrail arasında bir eşleştirme görüyoruz. 3. ayette şöyle diyor: “Sende izzet bulacağım İsrailsin, kulumsun.” Fakat 5. ayette: “Ve şimdi İsrail RABBE toplansın diye Yakubu tekrar ona getirmek için beni kendisine kul olmak üzere... çıkardı” diyor.

Aslında İşaya burada anlaşılması zor olan bir ayrım yapıyor. Burada kul, İsrail. Fakat bu kul, İsrail’i tekrar Tanrı’ya döndürmek için kaldırıldı. Yani burada bir birlik olduğu gibi, bir ayırma da söz konusu. Aynı şeyi 6. ayette tekrar görmekteyiz. Bu ayette, kul olan İsrail, yalnızca tekrar İsrail’i geri getirmek için değil; ama milletlere de ışık olması için, öyle ki tüm kurtarışın bütün dünyada duyulması için getirilmişti. Burada da yine İsrail’le kul arasında bir eşleştirme yapılıyor. Fakat aynı zamanda bir ayrım yapıldığına da dikkat ediniz:

İşaya 52:15 “Böylece çok milletleri şaşırtacak; krallar ona ağızlarını kapayacaklar; çünkü kendilerine anlatılmamış olanı görecekler; ve işitmediklerini anlayacaklar.”[4]

İşaya 53:8 “Gaddarlıkla hükmolunarak kaldırıldı; onun zamanında yaşayanlar arasında kim düşündü ki, diriler diyarından kesilip alınması kavmının günahından ötürü idi? Vuruş ise, kavm içindi.”

Bu kulun, halkın günahları için Kendi hayatını verdiğini anlatıyor. Yani toparlamak gerekirse; bu bölüm, kulun ölümünden bahsetmektedir. Fakat 10. ayette şunu görüyoruz: “onun canı günah takdimesi edilince, (bu işlem, yani bu takdime, bu dökülen kan aracılığıyla) zürriyetini görecek ve ömrünün günlerini uzatacak.”

 

İşaya 54:12 “Bundan dolayı büyüklerle beraber ona pay vereceğim, ve çapul malını zorlularla beraber paylaşacak; çünkü canını ölüme döktü ve (bu kulun, yani kanı dökülen Kişi) günahkarlarla sayıldı;”

Bir başka şekilde söylemek gerekirse; burada adı geçen ve öldüğü söylenen kulun, ölümle verdiği savaştan zaferli şekilde çıkacağı ve bunu da Tanrı’ya itaatkar bir şekilde yapacağı söyleniyor. Yeni Antlaşma’ya baktığımızda adı geçen, ölen kulun, hayatını birçokları uğruna verenin İsa Mesih olduğunu anlıyoruz ve yine O’nun, zaferli bir şekilde ölümden dirildiğini de biliyoruz. Peki tüm bunların anlamı nedir? İsa Mesih, gerçek İsrail’dir. Tanrı halkına verilmiş olan bu buyruğu, bu görevi alıp; onu tamamıyla sonuca erdiren Kişi’dir. Tanrı Oğlu olarak İsa Mesih, İsrail’e verilen çağrıyı üzerine alır ve bunu yerine getirir. Kısacası İsa Mesih, İsrail’in misyonunu yerine getirir. Şimdi bununla ilgili Yeni Antlaşma’ya da bir göz atalım:

Elçilerin İşleri 13:46-47 “Pavlus’la Barnaba ise cesaretle karşılık verdiler: ‘Tanrı’nın sözünü ilkönce size bildirmemiz gerekiyordu. Siz onu reddettiğinize ve kendinizi sonsuz yaşama layık görmediğinize göre, biz şimdi diğer uluslara gidiyoruz. Çünkü Rab bize şöyle buyurmuştur:

‘Yeryüzünün dört bir bucağına kurtuluş götürmen için

seni uluslara ışık yaptım.”

Pavlus ve Barnaba burada Yahudilere konuşmaktadırlar. Fakat Pavlus’un 47. ayette söylediklerine dikkat edin! Diyor ki: “Eski Antlaşma’da verilen bu emir....” aynı zamanda Pavlus ve Barnaba’ya da verilmiştir. Peki bu bölüm, Eski Antlaşma’da nereden geliyor?Bu bölüm, az önce baktığımız “kul” hakkında söylenen bölümden geliyor. Bu nedenle Kutsal Yazılar’a baktığımızda İsa Mesih’in, İsrail’in çağrısını yerine getirdiğini görebiliriz.

 

+ ŞEKİL +

 

 

İsrail’in içine girdiği Antlaşma ve vaatler, İsa Mesih’te yerine geliyor. Ve bizler de İsa Mesih’te olduğumuzdan; aynı vaat ve Antlaşmalar, bizlere de veriliyor. Bir başka şekilde söylemek gerekirse; İsa Mesih, tüm Tanrı vaadinin ve lütfunun bizlere (O’nun) aracılığıyla sunulduğu bir tür geçittir. İsrail Tanrı’nın ilk doğan oğludur. Yine İsrail, kulu olarak O’na hizmet etmeye çağırılıyor. İsrail Tanrı’ya peygambersel, kralsal ve kahinsel bir kavramda hizmet ediyor. Ve biz Yeni Antlaşma’ya baktığımızda; İsa Mesih’in, Tanrı’nın gerçek Oğlu ve Mesih olduğunu görüyoruz. Yani Mesih’in anlamı, “Tanrı tarafından kutsanmış olan” demektir. Eski Antlaşma’da mesih ünvanı, kahinlere veriliyordu. Çünkü yaptıkları iş gereği, Tanrı tarafından kutsanmış, meshedilmişlerdi. Aynı sebepten ötürü bu ünvan, Eski Antlaşma’daki krallara da veriliyordu. Eski Antlaşma’da, Saul gibi kötü krallar bile mesihlerden biri olarak çağırılıyordu. Bazen peygamberlerin bile, yaptıkları hizmet için kutsandığını, meshedildiğini görebiliyoruz. Bu nedenle bizler İsa’nın Mesih olduğunu söylediğimiz zaman; aslında kasdettiğimiz şey; İsa’nın, Tanrı’nın Peygamberi, Kahini ve Kralı olduğudur. İsa’nın, Mesih olduğunu söylediğimizde; İsrail’in aldığı çağrıyı yerine getiren, tamamlayan Kişi olduğunu vurgulamış oluyoruz. Fakat İsa, Mesih (Grekçede geçen tabiriyle Kristos) olduğundan; bizlere de bugün “Hristos”, “Hristiyanlar” deniliyor.

 

İsa Mesih, Tanrı’nın Oğlu’dur. Bizler de O’nda olduğumuzdan ötürü artık, bizler de Tanrı’nın oğullarıyız. İsa nasıl kendi görevine başlamadan önce vaftizinde meshedildiyse; bizler de vaftiz olduğumuzda bu Mesih’sel işlev için kutsanmış oluruz. Bizler, Mesih olan İsa’ya ait kişiler olarak; bir kenara alınırız. Bu nedenden ötürü bizlere peygamberler, krallar ve kahinler olarak işlev görmemiz söylenmektedir. Peygamber bir halk olarak Tanrı’nın iradesini ve kurtuluşunu, tüm uluslara duyurmaya çağırıldık. Tanrı’nın kahin halkı olarak yapmaya çağırıldığımız şey ise; dua ile etrafımızda yaşayanlara aracılık etmektir. Ve kralımıza ruhsal itaat kurbanları sunmaktır. Ve yine Tanrı’nın bir kral halkı olarak; hayatımızdaki günaha karşı savaşmaya çağırıldık. Çünkü yine biliyoruz ki, Mesih aracılığıyla bizler zaferli kişileriz. Ve bizler, Tanrı’nın çocukları ve İsa Mesih’le kardeş olduğumuzdan; biz de O’nunla birlikte sonsuza dek hükmedeceğiz. Yani İsa Mesih, İsrail’e verilen çağrının buyruklarını alıyor; onları yerine getiriyor. Ve bizler de O’na ait olduğumuzdan; tüm bunları alarak, kilisesine veriyor. Bu nedenle şunu görebiliyoruz: İsrail ile kilise arasında, İsa Mesih’ten geçen bir süreklilik bulunmaktadır.

 

I.D: Mesih’in bedeni olarak Kilise

Mesih’in bedeni olarak kiliseye baktığımızda; bu kilise öğretisinin ne kadar pratik olduğunu fark edebiliyoruz. Şu ana kadar gösterilenlerden açıkca anlaşılmış olmalı ki kilise; İsa Mesih’ten ayrılamaz bir bütündür. Kiliseyi toplayan ve onu Kendi varlığı, bereketleri ve armağanları ile dolduran İsa Mesih’tir. İsa Mesih, gerçek İsrail’dir. Bu yüzden bizler de gerçek İsrail’iz. Yeni Antlaşma bizlere İsa Mesih’le kilisesinin, ne kadar yakın bir ilişkide olduğunu göstermektedir. Bunu, şu şekilde yapar: Kiliseye, Mesih’in Bedeni  sıfatını verir. Mesih’in Bedenin’den bahsederken; birkaç şeyi vurgulamak gereklidir:

1-) Öncelikle bu ifadenin ne anlama geldiğini bilmek zorundayız. Kilisenin, Mesih’in Bedeni olduğunu söylemek, ne demektir? Bu nereden geliyor?

Kilisenin, Mesih’in Bedeni olduğunu söylemek, aslında bizleri Baba önünde temsil etmesinden gelmektedir. İsa Mesih, Tanrı’nın önüne çıktığında ve Tanrı İsa’ya dediğinde: “Ben, bu insanları neden cezalandırmayayım?” İsa şu cevabı vermektedir: “Çünkü o insanlar, Bana aittir.” İmanımız aracılığıyla bizler, İsa Mesih’in çarmıhtaki fiziksel ölümünden ve fiziksel dirilişinden pay alırız. O’nunla birleşir ve tek oluruz. Pavlus’un yazılarında tekrar ve tekrar karşımıza çıkan önemli bir ifade şudur: “Bizlerin İsa Mesih’te olduğumuz.” Ve bizler İsa Mesih’te olduğumuz için; İsa Mesih’i, İsa Mesih yapan her şey  bizlere de verilmiştir. Pavlus’un yazılarında karşımıza çıkan anlam şunu kast eder: Bizler İsa Mesih’e o kadar yakınızdır ki; neredeyse O’nun bedeni, Kendisi olacak kadar yakınızdır. Efesliler 5:25-32 ayetlerine bakalım:

25 Ey kocalar, Mesih inanlılar topluluğunu nasıl sevip onun uğruna kendini feda ettiyse, siz de karılarınızı öyle sevin. 26 Mesih, inanlılar topluluğunu suyla yıkayıp Tanrısal sözle temizleyerek kutsal kılmak için kendini feda etti. 27 Öyle ki, inanlılar topluluğunu, üzerinde leke, buruşukluk ya da buna benzer bir şey bulunmadan, görkemli bir biçimde kutsal ve kusursuz olarak kendine sunabilsin. 28 Aynı şekilde, kocalar da karılarını kendi bedenleri gibi sevmelidir. Karısını seven kendini sever. 29 Hiç kimse hiçbir zaman kendi bedeninden nefret etmemiştir. Tersine, onu besler ve kayırır, tıpkı Mesih'in inanlılar topluluğunu besleyip kayırdığı gibi. 30 Çünkü biz O'nun bedeninin üyeleriyiz. 31"Bunun için adam annesini babasını bırakacak, karısına bağlanacak ve ikisi tek bir beden olacaklar." 32 Bu sır büyüktür; ve ben bunu Mesih ve inanlılar topluluğuyla ilgili olarak söylüyorum.

 

Pavlus burada açıkca eşler arasındaki ilişkiden bahsediyor. Kocaların, eşlerini sevip; onların ihtiyaçlarını karşılamaları gerektiğini söylüyor. Fakat bunu, İsa Mesih’in kilise ile olan ilişkisi ile karşılaştırarak yapıyor. 29. ayette: “Mesih’in inanlılar topluluğunu besleyip kayırdığı gibi, kocalar da karılarının bedenlerini kendi bedenleri gibi sevmeliler.” diyor.

Eşlerimizi neden bu şekilde sevmeye çağırılıyoruz?

Çünkü bizler de O’nun yani Mesih’in bedeninin üyeleriyiz. Mesih bizleri besliyor, ihtiyaçlarımızı karşılıyor. Zira bizler Onun bedeninin üyeleriyiz. Burada çok önemli ve harika olan şey, İsa Mesih’in kiliseden bahsetmesidir. “Kadın ve adam birleşecek, tek bir beden olacak.” diyor Pavlus. 32. ayette ne dediğine dikkat edelim:

Efesliler 5:32 “Bu sır büyüktür; ve ben bunu Mesih ve inanlılar topluluğuyla ilgili olarak söylüyorum.”

Yani tüm bu verdiği örneklerin sonucunda diyor ki: Ben bütün bunları, Mesih ile inanlılar topluluğu arasındaki birliğe ilişkin söyledim. İşte tüm bunlardan da karşımıza çıkan sonuç şudur: Kilise olarak bizlerin ilişkisinin ne kadar derin ve yakın olduğudur. Kocalarımız ve hanımlarımızla içinde bulunduğumuz yakınlık çoğu zaman sıkıdır. Fakat bizlerin Mesih’le olan yakınlık ve sevgisi, sonsuzluk derecesinde bundan çok daha yakındır. Zira bizler artık İsa Mesih’in gelini olmuşuzdur. (Burada bahsettiğimiz şey, bir benzetmedir. Biz şunu söylemek istemiyoruz: Kilise, Mesih’in fiziksel Beden’inin yerini alır. Fakat kullandığımız bu terim ve benzetmeler, İsa Mesih’le kilisesi arasındaki yakınlık ve derin ilişkinin önemini ve anlamını vurgulamaktadır.)

2-) İkinci olarak kilisenin, Mesih’in bedeni olduğu söylenmesi; İsa Mesih’e tümüyle bağlı olduğumuzu göstermektedir (Bu ifadeden çıkan anlam budur). Efesliler 4:13-16 ayetlerine bakalım:

13 Sonunda hepimiz imanda ve Tanrı'nın Oğlunu tanımada birliğe, yetkinliğe ve Mesih'in doluluğundaki olgunluk düzeyine erişeceğiz. 14 Böylece artık insanların kurnazlığıyla, aldatıcı düzenler kurmaktaki hünerleriyle, her öğretinin yeliyle çalkalanan ve öteye beriye sürüklenen çocuklar olmayacağız. 15 Tersine, sevgiyle gerçeğe uyarak bedenin başı olan Mesih'e doğru her yönden büyüyeceğiz. 16 O'nun önderliğinde bütün beden, her eklemin yardımıyla kenetlenmiş ve kaynaşmış olarak, her üyesinin düzenli işleyişiyle büyüyüp sevgide gelişiyor.

Kilisenin ve bireylerin olgunlaşması, çok özel bir biçimdedir. Çünkü bu olgunlaşma, Mesih’te büyüme ve gelişmedir. Bu nedenle Pavlus 13. ayette “...hepimiz imanda ve Tanrı’nın Oğlu’nu tanımada ...olgunluk düzeyine erişeceğiz.” diyor. Ama aynı zamanda “Mesih’in doluluğundaki olgunluğa” erişeceğimizi söylüyor. Bizlerin olgunlaşması, kendimizin daha fazla artması, olgunlaşması değil; tam tersine bizlerdeki Mesih’in artması ve olgunlaşmasıdır. Aynı şeyi 15. ayette de görüyoruz. Şöyle diyor: “...bedenin başı olan Mesih’e doğru her yönden büyüyeceğiz”. Yani bu olgunlaşma yalnızca ve yalnızca Mesih’ten gelmektedir. Pavlus’un burada söylediği şey, İsa’nın Yuhanna 15. bölümde söylediği şeye çok benziyor:

Yuhanna 15:5 “Ben asmayım, siz çubuklarsınız...”

O’nda kaldığımız sürece bizlerin büyüyebileceğini anlatıyor. Ve bizler İsa Mesih’e bağlı kaldığımız ve bu ilişki olduğu sürece Kutsal Ruh, bu armağan ve özellikleri bizlere veriyor. Bizlerin O’na bağlı kalmakla ve O’nda olmakla meyve verebileceğimizi söylüyor. Bu yüzden İsa Mesih Yuhanna 15:5 ayetinin devamında diyor ki: “bensiz hiçbir şey yapamazsınız.”

 

Bazen kendi kendimize güçlü olmaya; bazı sıkıntılara dayanmaya çalışırız. Ama hem İsa’nın, hem de Pavlus’un dediklerine dikkat edersek; görürüz ki, gücümüz İsa Mesih’e dayanmaktan ve O’na bağlı kalmaktan gelir. İsa Mesih: “Bensiz hiçbir şey yapamazsınız.” diyor. Bu nedenle takındığımız tavır, bir güç düşüncesi değil ama “Rab, ben güçsüzüm, bana yardım et!, Sana sadık kalabilmek için, Senin gücünü almak üzere dua ediyorum” demek olmalıdır.Kişisel olarak kutsallaşmamızdaki en önemli şey, kendi gücümüzle değil; sürekli olarak İsa’nın Kendi gücünü dilemek için yalvarmaktan gelmektedir. Efesliler 4. bölümde, bizlere nasıl bu olgunluğu verdiğini görebiliyoruz:

Efesliler 4:10-12 “İnmiş olan ve her şeyi doldurmak üzere tüm göklerden çok yukarı çıkmış olan Kişi aynıdır. Kendisi bazılarını elçi, bazılarını peygamber, bazılarını müjdeci ve bazılarını önder ve öğretmen olmak üzere atadı. Öyle ki kutsallar, hizmet görevini yapmak ve Mesih’in bedenini geliştirmek için donatılsın.”

 

Bu metin için aslında neredeyse komik bir metin diyebiliriz. Çünkü bizler İsa Mesih’in ölümden dirilip; göğe çıktığını okuyoruz. Bu yetki konumundan tüm armağan ve bereketlerini kilisesinin üzerine döküyor. Aslında bize verdiği bu armağanların, bir anlamda güç-kudret armağanları olmasını bekliyoruz. Gerçekte bu armağanların ne olduğuna lütfen dikkat edin! 11. ayette: “Bu armağanların bazıları elçiler, peygamberler, müjdeciler, öğretmen ve önderler olmak”

 

Bizler olgunlaşmamızda Tanrı’nın çok güçlü ve kudretli bir şekilde hayatımıza girerek; kudret vermesini bekliyoruz. Fakat Tanrı bunu değil; bizlere yukarıdaki ayetlerde yazan armağanları, elçi, öğretmen, önder, peygamber olma yoluyla veriyor. Aslında burada çok önemli bir prensip mevcut. Çünkü İsa Mesih bizlere sadece, bir tek güç vermek isteseydi; bizler kiliseden bağımsız olarak da yaşayabilirdik. Ama İsa Mesih’in bizleri olgunlaştırma yolu; önderler, kiliselerdir. Tüm bunlardan da şunu fark edebiliyoruz:

Kilise olmaksızın yaşayamayız.

Fakat yine de görmemiz gereken şey;  elçilik, önderlik gibi armağanların, yalnızca bizlerin olgunlaşması için verilen birer araç olduğudur. Olgunlaşma ve büyüme, Mesih’in Kendisinden gelir. Bu nedenle de olgunlaşmak için, hala O’na bağlıyızdır.

3-) Üçüncü olarak İsa Mesih’in altını çizdiği şey; bir Bedenin üyeleri olarak aldığımız bu farklı armağanlar, birbirini tamamlayan, birbirlerine yardımcı olan, işleyen armağanlardır. Bu armağanlar farklı farklıdır. Farklı olduklarından ötürü, Bedenin iyiliği için çalışırlar. Bunların her biri, bu Bedeni bina etmek için gereklidir. Romalılar 12:3-8 ayetlerine bakalım:

3 Tanrı'nın bana bağışladığı lütufla hepinize söylüyorum, kimse kendisine gereğinden çok değer vermesin. Herkes, Tanrı'nın kendisine verdiği iman ölçüsüne göre düşüncelerinde ölçülü olsun. 4-5 Bir bedende ayrı ayrı işlevleri olan çok sayıda üyemiz olduğu gibi, çok sayıda olan bizler de Mesih'te tek bir bedeniz ve birbirimizin üyeleriyiz. 6 Tanrı'nın bize bağışladığı lütfa göre, ayrı ayrı ruhsal armağanlarımız vardır. Birinin armağanı peygamberlikse, imanının ölçüsüne göre peygamberlik etsin. 7 Hizmetse, hizmet etsin. Öğreten biriyse, öğretsin. 8 Öğüt veren, öğütte bulunsun. Bağışta bulunan, bunu cömertçe yapsın. Yöneten, gayretle yönetsin. Merhamet eden, güler yüzle etsin.

Aslına bakarsak almış olduğumuz tüm bu armağanların, kendimiz için olduğunu düşünmek çok kolay ! Kendimize hep şunu diyoruz: “Herkesten çok armağanlarım bana faydalı oluyor. Armağanlarım sadece benimle Tanrı arasında olan bir şeydir.” Fakat Pavlus ise yukarıdaki ayetlerde, bu düşüncenin tamamen zıttı fikirler savunmaktadır. İlk olarak bu armağanların bize verilmesinin amacı kendimiz için değildir. Bu armağanlar bizlere bedenin diğer üyeleri için kullanılmak üzere verilmiştir. Bizlere verilen bu armağanlar, bizleri birbirimize daha çok yaklaştırmak üzere verilmiştir. Bu da armağanlara güzel ve çok derin bakış açısıdır! Tanrı sana neden armağanlar veriyor? “Öyle ki birbirinizi güçlendiresiniz, öyle ki beni güçlendirebilesiniz” Ve ben de sizleri güçlendirebilmek için bu armağanları aldım. Aslında burada yine Tanrı’nın bizleri kutsallaştırma işleminde kullandığı çok muhteşem bir yol görüyoruz: Tanrı, Kendisi beni bina ediyor. Ama bunu size verdiği armağanlar aracılığıyla yapıyor. Bu, her birimiz için geçerli.

 

Tanrı, bizlerin iyi gözükmesi için, bizlere armağanlar vermiyor. Bunu, birbirimizin ruhsal iyilikleri için yapıyor. İşte bu yüzden 3. ayette ruhsal armağanlarla-alçakgönüllülük arasında bir ilişki görüyoruz. Pavlus “Kimse kendisine gereğinden fazla değer vermesin. Ama armağanlarınızı diğerleri için kullanın” diyor. Pavlus I.Korintliler 12. bölümde bu armağanların birbirlerini nasıl destekleyip; birlikte nasıl çalıştığına ilişkin sözler söylüyor:

I.Korintliler 12: 14 İşte beden bir üyeden değil, birçok üyeden oluşur. 15 Eğer ayak, "El olmadığım için bedene ait değilim" derse, bu onu bedenden ayırmaz. 16 Eğer kulak, "Göz olmadığım için bedene ait değilim" derse, bu onu bedenden ayırmaz. 17 Bütün beden göz olsaydı, nasıl işitebilirdi? Bütün beden kulak olsaydı, nasıl koklayabilirdi? 18 Gerçekte Tanrı, bedenin her bir üyesini dilediği biçimde bedene yerleştirmiştir. 19 Eğer hepsi tek bir üye olsaydı, beden ne olurdu? 20 Gerçekte çok sayıda üye, ama tek bir beden vardır. 21 Göz ele, "Sana ihtiyacım yoktur!" ya da baş ayaklara, "Size ihtiyacım yoktur!" diyemez. 22 Tam tersine, bedenin daha zayıf görünen üyeleri vazgeçilmezdir. 23 Bedenin daha az değerli saydığımız üyelerine daha fazla değer veririz. Böylece gösterişsiz üyelerimiz daha gösterişli olur. 24 Gösterişli üyelerimizin özene ihtiyacı yoktur. Ama Tanrı, değeri az olana daha çok değer vererek bedende birliği sağladı. 25 Öyle ki, bedende ayrılık olmasın, ama üyeler birbirini eşit şekilde gözetsin.

Korint kilisesi hep, ilk yüzyılda çok sık rastlanan armağanlar hakkında düşünüyor ve hep en görünür armağanlara takılıyorlardı. Örnek vermek gerekirse, bilinmeyen dillerde konuşmak, bunların yorumlanması ve mucizelerin yapılması gibi... Diğer armağanlar, bunlar kadar belirgin olmadığından; daha küçük görülüyor ve hep göz ardı ediliyordu. Bizler de bunun aynısını çoğu zaman yapmıyor muyuz? Bizler de bazı armağanların en gerekli armağan olduğunu düşünüyoruz. Bazı armağanların çok önemli olduğunu düşünmemizden ötürü, bu armağanlara sahip olan insanlara dikkat ediyor ve onları gözümüzde büyütüyoruz ve diyoruz ki: “Herkes göz olmalı” ya da “herkes kafa olmalı.”

 

Fakat Kutsal Ruh bizlere, birbirimizden farklı kılmak için farklı armağanlar veriyor. Çünkü sadece ve sadece farklı olduğumuz zaman birbirimizi tamamlayıcı nitelikte olabiliriz. Çünkü yalnızca armağanlarımız farklı olduğu zaman, bu farklı armağanları diğerlerinin zayıflıklarını kapatmak; onları güçlendirmek için kullanabiliriz. Ve yine başkalarının armağanları, bizimkilerden farklı olduğu sürece Mesih’teki olgunlaşmamızı sağlamak üzere bizlere yardımcı olabilir ve zayıflıklarımızı kapatabilirler. Bu nedenle tüm armağanlar gereklidir. Bu bağlamda hiçbir armağan, bir başkasından üstün değildir. İşte bu yüzden Pavlus 22. ayette diyor ki: “Çoğu zaman en gereksiz, en zayıf gibi görünen armağanlar; sağlıklı bir kilise oluşumu için gerekli olan armağanlardır. Diğerlerine hizmet etme, teşvik etme ya da bonkör olma armağanı; liderlik, öğreti ve vaaz armağanları kadar önemli armağanlardır. ” Armağanlar Bedeni bina etmek için verilmiştir. Bu nedenle eğer Kutsal Ruh’un vermiş olduğu herhangi bir armağanı küçük görür ya da aşağılarsak; ya da bu armağana sahip olan kişileri küçük görürsek, aslında bizler Bedeni reddetmiş, ihmal etmiş oluruz. Belirli bir armağan üzerine odaklanıp dikkatimizi veriyor ve farklı armağanlara aynı dikkati göstermiyorsak; aslında bizler Beden olarak kendimize zarar veriyoruz demektir.

 

4-) Mesih’in bedeni olarak; birlik içersinde yaşamamız, davranmamız gerekir.

I.Korintliler 12:12-13 “Beden bir olmakla birlikte birçok üyeden oluşur ve çok sayıda  olan bu üyelerin hepsi de tek bir beden oluşturur. Mesih de böyledir. İster Yahudi ister Grek, ister köle ister özgür olalım, hepimiz bir beden olmak üzere aynı Ruh’ta vaftiz olduk ve hepimizin aynı Ruh’tan içmesi sağlandı.”

I.Korintliler 12:24-26 “Gösterişli üyelerimizin özene ihtiyacı yoktur. Ama Tanrı, değeri az olana daha çok vererek bedende birliği sağladı. Öyle ki, bedende ayrılık olmasın, ama üyeler birbirini eşit şekilde gözetsin. Eğer bir üye acı çekerse, bütün üyeler birlikte acı çeker; bir üye yüceltilirse, bütün üyeler birlikte sevinir.”

 

Kilise, tek bir bedendir. Farklı, bir sürü bireyler değildir. Bu nedenle kilise bir binaya gelen farklı kişiler ve daha sonra da ayrılan, dağılan kişiler değildir. Tersine kilise, organik bir birliktir. Yani bu “organik” sıfatının anlamı, İsa Mesih’in bizlere verdiği birlik, geliştirilip-olgunlaştırılması gereken diri bir birliktir. Burada çok pratik olmamız gerekir. Çünkü kilise öğretisi hakkında konuşmak çok kolaydır. Fakat kilise öğretisinin, çoğu zaman kilisede yanımızda oturan bir kişi olduğunu da unuturuz. Kilise öğretisi, yanımızda oturan ve bizim için pek de önemli olmayan bu kişiye yönelik davranışımızı birlik içinde etkilemelidir. Belki kilisede umursamayıp, göz ardı ettiğimiz kişiler var. Fakat Kutsal Yazılar bize söylemek istiyor ki; o, yani umursamak istemediğimiz kişi, Mesih’in Bedeninde en az diğer tüm bireyler kadar önemlidir. Bu nedenle o kişiyle daha üstün bir birlik çabası içersinde olmak zorundayız. Tanrı’nın bana vermiş olduğu bu armağanlar, belki de hiç sevmediğim ya da umursamadığım o kişiyi geliştirmek üzere kullanmam için verildi. Pavlus 25. ayette ayrılıktan bahsediyor. Ayrılık kelimesini duyduğumuzda; bizler hemen “Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar” gibi düşünüyoruz. Fakat burada Pavlus bizleri ayıran çok küçük farklılıklardan bahsediyor: Gurur ve bencillikten çıkan ayrılıklardan...Yani diğerlerinden daha iyi olduğum düşüncesinden ortaya çıkan farklılıktan, ayrılıktan .. Ya da armağanlarımızın, diğer kişilerin armağanlarından daha iyi olduğunu düşünmekten ortaya çıkan ayrılıklardan söz etmektedir. Tanrı bizleri birliğe çağırıyor. Zira yalnızca bu birlik içersinde Mesih’in doluluğuna ulaşabiliyor, olgunlaşabiliyoruz.

Peki bu neden önemlidir? Önemlidir, çünkü Tanrı barışıklığını Mesih’in Bedenine vermiştir. Tanrı’yla ve birbirimizle barıştırılmış olan halk, biziz. Tanrı bizlere en birinci buyruğun “Tanrı’yı tüm yüreğimiz, canımız, gücümüz ve aklımızla sevmemiz” olduğunu söylüyor. Fakat “ikinci buyruk da, aynı birincisi gibidir. Bu da, “komşunu, kendin gibi sevmendir.” diyor. Daha önceki sorunumuz; hem Tanrı’dan, hem de birbirimizden ayrı oluşumuzdu. Pavlus şöyle diyor: “Tanrı bizden nefret ediyordu. Ve bizler de aynı şekilde birbirimizden nefret ediyorduk” (Titus 3.3).

Kutsal Kitap şöyle diyor: “Tanrı’nın günahımızdan ötürü bizlere beslediği nefreti, İsa Mesih’le kaldırmıştır.” Aynı şekilde İsa, bizlerin arasındaki nefreti de kaldırmak üzere gelmiştir. Yani burada karşımıza çıkan sonuç şudur: Birlik, sadece Müjde’nin getirdiği bir sonuç değildir. Aslında birlik, Müjde’nin konusudur. Müjde, bunun hakkındadır. Bu nedenle Tanrı, bizlere verilen bu birliği güncel olaylarda, güncel fırsatlarla koruyup-geliştirerek, büyütmeye çağırmaktadır. Ve bizleri, bunu yapmaya çağırıyor. Çünkü, bizleri tek bir beden, kilisesi olmak üzere toplamıştır.

 

Yeni Antlaşmadaki Mesih’in bedeni öğretisinin pratik uygulamaları nelerdir? Buradan çıkan birinci sonuç kişisel uygulamadır. Bizler Mesih’in bedeni olmak üzere toplandık. Ve Onun ile bir olduk. Onun varlığı içimizde bulunmakta ve aramızda yaşamaktadır. Ve Kutsal Ruh aracılığı ile armağanlarla donatmaktadır. Peki, Mesih bize bu kadar yakın ise bizim tavrımız ne olmalıdır? Pavlus “Mesih’teki düşünce sizde de olsun” diyor. Yani bizdeki düşünce nasıl olmalı? İlk uygulama olarak şunu söyleyebiliriz:

Kutsal Yazılar bizlerin Mesih’le birleştirildiğini söylediğine ve bizler O’nun bedeninin bir parçası olduğumuza göre; bizim kafa yapımız ve düşüncelerimizin hepsi giderek daha da Mesih’inkine benzemelidir. Bunu kendi gücümüze dayanarak değil; ama Kutsal Ruh’a bağlı kalarak yapabiliriz. Aslında şöyle söylemek daha doğru olur: Mesih’in tavır ve düşüncelerinin bizde var eden, Kutsal Ruh’un işleyişidir. Filipililer 2:1-8 ayetlerine bakalım:

1-2 Böylece eğer Mesih'ten gelen bir cesaret, eğer sevgiden doğan bir teselli ve Ruh'la bir paydaşlık varsa, eğer yürekten bir sevgi ve sevecenlik varsa, aynı düşünce ve sevgide, ruhta ve amaçta birleşerek sevincimi tamamlayın. 3 Hiçbir şeyi bencil tutkularla ya da boş övünmeyle yapmayın. Her biriniz alçakgönüllülükle diğerini kendinden üstün saysın. 4 Yalnız kendi yararını değil, başkalarının yararını da gözetsin. 5 Mesih İsa'da olan düşünce sizde de olsun. 6 Mesih, Tanrı özüne sahip olduğu halde, Tanrı'ya eşitliği sımsıkı sarılacak bir hak saymadı. 7-8 Ama yüceliğinden soyunarak[] kul özünü aldı ve insan benzeyişinde doğdu. İnsan biçimine bürünmüş olarak ölüme, çarmıh üzerinde ölüme bile boyun eğip kendini alçalttı.

Pavlus’un buradaki ayetlerde bizlerin alçakgönüllülük ve hizmet tavrını, Mesih’in hizmet düşüncesi ile nasıl ilişkilendirdiğine dikkat ediniz. Pavlus burada bizleri alçakgönüllülüğe çağırıyor. Kendi iyiliğimizden çok, başkalarının iyiliğini gözetmemizi söylüyor. Fakat bunu, Mesih’te olduğumuz için yapmamız gerektiğini vurguluyor. Kendisini alçaltan ve bizim ihtiyaçlarımız için gelen Kişi’nin Mesih olduğunu belirtiyor. Bu nedenle, bizlerin de  kendimizi alçaltmamız gerektiğini hatırlatıyor. Başkalarının ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmamız gerektiğini söylüyor. Aslında Mesih’in bu dört Müjde içinde verdiği benzetmelerin, bizler için olduğunu söyleyebiliriz. Ölüme gitmeden ve ele verilmeden önce İsa, öğrencilerinin ayaklarını yıkamıştı. Evrenin yaratıcısı ve Rab’bi olan İsa, dizlerinin üzerine çöküp, onların pis ayaklarını yıkamıştı. Ve şöyle demişti: “Benim yaptığım gibi, sizler de birbirinizin ayaklarını yıkayın." Bizler İsa Mesih’te ve O’nun bedeninin bir parçası olduğumuzdan; bizim tavırlarımız da, O’nun tavırları gibi olmalıdır. İkinci uygulama ise şudur:

Eğer bizler Mesih’in bedeni isek; bu gerçek şunu gerektirir: Mesih; dünyada varlığını göstermek için bizleri kullanır. Tüm güç ve yetki İsa’ya verilmiştir. Buna rağmen İsa Mesih, bu düşmüş dünyaya Kendisini kilisesi aracılığıyla göstermeyi seçmiştir. Peki bizleri dünyada bireysel olarak görünür yapan şey nedir? Tabi ki bedenlerimizdir. Şayet fiziksel bir bedenimiz olmasaydı; kimse bizleri göremeyecekti. Aynı şekilde İsa Mesih de bedeni aracılığıyla (kilisesi) Kendini gösteriyor. Ve bunu bedeni olan kiliseden, ayrılamaz bir bütün olarak gerçekleştiriyor.

 

Bir kişi şöyle söylemiş: “Mesih’ten ayrı bir kilise, boş bir şarap kadehine; Mesih’siz bir kilise, herhangi bir şarap kadehi olmadığı için; içilemeyen bir şaraba benzer.”

Şayet bizde Mesih yoksa; bizlerin bir kadeh olarak hiçbir değeri yoktur. Boş bir kadeh, hiçbir amaca hizmet etmez. Fakat İsa Mesih bizleri kadeh olarak kullanmayı seçmiştir; öyle ki, şarap olan Kendi varlığı bu dünya tarafından içilebilsin, görülebilsin. Aslında bu, bizlerin tanıklığı için müthiş bir teşvik kaynağıdır. İsa Mesih Kendine, her ulustan, her ırktan, her dilden, her oymaktan kişiler çekmektedir. Kendi Bedeni de, bunu yapmak için bir araçtır. Bu nedenle bizler, Kutsal Kitap’taki “kilise” tanımına ne kadar çok benzersek; Mesih de bizlerde o kadar çok görünecektir.

Ek not: Kilise öğretisi, aslında bizlerin Rab’bin Sofrası’nın ve Vaftizin ne demek olduğunu anlamamıza yardımcı olur. Diyebiliriz ki kilise, Rab’bin Bedenidir. Kutsal Yazılar der ki: Vaftiz aracılığıyla bizler Mesih’in Bedenine ait oluruz. Yani kısacası vaftiz, O’nun Bedeni’ne ait olduğumuzu simgeleyen görünür bir işarettir. Ve Rab’bin Sofrası da Mesih’in Bedenin’de olanlara verilen bir şeydir. Öyle ki O’nun Bedeninde olanlar, bunun (Rab’bin Sofrası) aracılığıyla güçlendirilebilsinler. Vaftiz nasıl O’nun Bedenine girişimizin bir simgesi ise; aynı şekilde Rab’bin Sofrası da O’nun Bedenin’de olan kişilerin, yine O Beden tarafından çarmıhta ve o boş mezar aracılığıyla sunulan bereketlerle beslendiğinin işaretidir. Burada Mesih’in Bedeni olan kilise ile, O’nun fiziksel Bedeni arasındaki ilişkiye dikkat edin: İsa, bu Beden’in üyeleri olan kişilere diyor ki: “Alın ve yiyin. Bu Ben’im Beden’imdir. Alın ve için. Bu Ben’im Kan’ımdır.” Bu nedenle çarmıhta ölmüş olan bu fiziksel Beden, yine bu Beden’e ait olanları besleyen Beden’in aynısıdır. Kutsal Yazılar’dan Mesih’in Beden’ine yönelik öğretisini anlamazsak; sakramentleri de doğru olarak anlayamayız.

 

+ ŞEKİL +

 

 

Üçüncü uygulama ise şudur: Mesih’in Bedeni hakkındaki öğreti, bizlerin bildirdiği Müjde’nin çok daha ötesinde olduğudur. Daha ziyade bu öğreti, dünyaya Müjde’yi duyurmanın ötesinde; dünyanın önünde yaşadığımız Müjde’ye kadar ilerleyen bir öğretidir. Hayatını bizler uğruna vermeden önce İsa, öğrencileri ile yemek yerken; şöyle dedi: “Size yeni bir buyruk veriyorum: Birbirinizi sevin ! Benim sizleri sevdiğim gibi, sizler de birbirinizi sevmelisiniz. Birbirinizi severseniz, tüm insanlar Benim öğrencilerim olduğunuzu bundan anlayacaklar.”

Yani, diri bir Beden olarak bizim yaşantımız aracılığıyla insanlar; Müjde’yi bilecekler ve buna inanacaklardır.

 

II. Kilise’nin Karakteristik Özellikleri

 

Şu ana kadar kilise’nin, Rab’bin insanları topladığı Beden’i olduğunu; tarihin başından-sonuna kadar var olmuş bir topluluk olduğunu ve yine kilise’nin, Mesih’in Beden’i olduğunu gördük.

Bunların tümü, kilise’nin ne olduğu hakkında idi. Şimdi değineceğimiz şey ise; kilise’nin nasıl olduğudur? Kilise’nin özellikleri nelerdir?

 

II.A: Gözle Görülebilen ve Gözle Görülemeyen Kilise

Westminister İnanç Açıklaması, bu iki kilise arasındaki farkı ortaya koyuyor. Bu gerçekten de çok önemli bir ayrımdır. Fakat tüm bunları söylerken; şunu aklımızdan hiç çıkarmamalıyız: Bizler iki ayrı kiliseden bahsetmiyoruz. Yani, bir tarafta görünen bir kilise; diğer tarafta da görünmeyen bir kilise mevcuttur demiyoruz. İsa Mesih’in, tek bir kilise’si vardır....Ve bizler bu gözle görünen ve görünmeyen ayrımını yaparak; bu kilise’ye, iki farklı açıdan bakmış oluyoruz.

a-) Gözle Görülen Kilise: Kilise görebileceğimizin çok daha ötesine uzanmaktadır. Fakat Yeni Antlaşma kilise’den bahsederken bunu, ilk önce fiziksel bir gerçeklik olarak göz önüne alır. Kilise, gözle görülebilirdir. Çünkü Tanrı, halkını bir topluluk olmak üzere bir araya getirmektedir. Ve bir topluluk da her zaman için görülebilirdir. Aslında Tanrı ilk olarak kiliseyi, gözle görülebilir  olarak yapılandırmıştır. Zira kilise, Tanrı’nın Lütfunu yansıtan bir araç olmak üzere tasarlanmıştır. Yani kilise, dünyanın gözleri ile görebileceği ve bunu görüp; Tanrı’nın Lütfunu anlayabileceği bir araç olarak düzenlenmiştir. Gözle görülen kilise, bizim bildiğimiz ve gördüğümüz anlamdaki kilise’dir.

Westminster İnanç Açıklaması XXV/II: “Gözle görülen kilise de, müjdenin yetkisi altındadır. (Bu kilise, önceden yasa altında olanlar gibi tek bir ulusa kısıtlı değildir). Bütün dünyada aynı gerçek dini benimsemiş olanlardan  ve onların çocuklarından oluşur.  Kilise, Rab İsa Mesih'in egemenliğidir;  Tanrı'nın evi ve ailesidir.  Kilise dışında bir kurtuluş olanaksızdır.”

Yani gözle görülür kilise, tüm dünya çapındaki gerçek dini benimsemiş olanlardan ve onların çocuklarından oluşur. Burada çok önemli bir gerçek var: Gözle görünür kilise’ye üyelik, yine herkes önünde yapılan bir İnanç Açıklaması ile ilgilidir. Gözle görülen kilise’nin üyeleri kimlerdir? Yani bu kişiler gerçek dini benimseyenler ve onların çocuklarıdır. Bizler  tabi ki insanların yüreklerinde neler olduğunu bilemeyiz. Bunu yalnızca Tanrı yargılayabilir. Bu nedenle gözle görülen kilise, yalnızca tövbe etmiş ya da etmemiş kişilerle tanımlanamaz. Şayet gözle görülen kilise’nin tanımı bu olsaydı; kilise’nin ne olduğunu ya da ne olmadığını hiçbir zaman bilemezdik. Fakat bu tanımda şöyle diyor: “Gözle görülen bir şekilde Antlaşma aracılığıyla bir araya getirilmiş olan halktan oluşur.” Tabi ki Antlaşma’ya giren her kişi, sadık bir taraftar olmayabilir. Antlaşmaya karşı çıkan ve Antlaşma’yı tutan kişiler  mevcuttur.  Bence Mesih’i ikrar eden herkes, gerçek anlamda yeniden doğmuş olmayabilir. Çoğu zaman kişiler Mesih’e iman ettiklerini söylediler. Ve daha sonra düştüler, gittiler. Fakat Müjde her nerede kabul edilmiş ve kişilerce yaşantılarına uyarlanmışsa; kilise orada gözle görülür olarak var olmuştur. Gözle görülebilen ve görülemeyen kilise arasındaki farkı şu şekilde gösterebiliriz:

 

+ ŞEKİL +

 

 

16. yy.’da Reformcular, Roma Katolik Kilisesi ile mücadele içindeyken; ortaya bir soru çıktı. Zira o dönemde Roma Katolik Kilisesi Müjde’den son derece uzaklaşmıştı. Bu nedenle Reformcuların, kendilerine sormaları gereken soru şu oldu: “Gerçek ve sahte kiliseyi birbirinden nasıl ayırt edebiliriz?” Kutsal Yazıları araştırdıkları sürece bu cevap, kendisini daha da belirginleştirdi: “Kilise, gözle görülebilir olduğundan; doğal olarak da gerçek olup-olmadığı gözle görülebilen bazı kıstaslarla anlaşılabilirdi.” Yani gerçek kiliselerin bazı karakteristik özellikleri olmalıydı. Ki bu özellikler, sahte kiliselerde bulunamazdı. Bu işaretlerin neler olduğuna bakmak istiyorum. Çünkü bunlar bizler için de oldukça önemlidir. Bizlerin de kendi kendimize sorması gereken sorular olmalıdır. Bu sorular da şudur: “Bizler gerçekten de şu an, neyle ya da kiminle paydaşlık içindeyiz?” Örneğin: Yehova Şahitleri de kendilerinin gerçek kilise olduklarını iddia ediyorlar. Onların iddia ettikleri şeyin doğru olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Bu nedenle de gerçek kiliseyi teşkil eden işaretlerin, neler olduğunu bilmek, çok önemlidir. Kısacası bunu özetlemek gerekirse; Reformcular, gerçek kiliseyi oluşturan özellikleri şöyle tanımlamışlar:

1.- Müjde’nin sadık bir şekilde vaaz edilmesi,

2.- Sakramentlerin uygun ve doğru bir şekilde uygulanması,

3.-Kilise disiplininin doğru bir şekilde yapılmasıdır.

Peki sizce Reformcular, neden bu üçü üzerinde özellikle durmuşlar? Bunun ilk sebebini şöyle açıklayabiliriz: Kutsal Yazılar’a baktığımızda şunu görüyoruz: İnsanların yüreklerini Kurtuluşa ve Müjde’ye açan şey, Tanrı’nın Söz’üdür...

1.Korintliler 1: 18 Çarmıhla ilgili bildiri mahvolanlar için saçmalık, ama kurtulmakta olan bizler için Tanrı'nın gücüdür. 19 Nitekim şöyle yazılmıştır:"Bilgelerin bilgeliğini yok edeceğim, zekilerin zekâsını boşa çıkaracağım." 20 O halde bilge kişi nerede? Din bilgini nerede? Bu çağın hünerli tartışmacısı nerede? Tanrı, dünya bilgeliğinin saçma olduğunu göstermedi mi? 21 Mademki dünya, Tanrı'nın bilgeliğine göre Tanrı'yı kendi bilgeliğiyle tanımadı, Tanrı, iman edenleri, saçma sayılan bildiriyle kurtarmaya razı oldu. 22 Yahudiler doğaüstü belirtiler ister, Grekler ise bilgelik ararlar. 23 Ama biz, çarmıha gerilmiş olan Mesih'i tanıtıyoruz. Yahudiler bunu bir yüzkarası, diğer uluslar da saçmalık sayarlar. 24 Oysa Mesih, çağrılmış olanlar için, ister Yahudi ister Grek olsunlar, Tanrı'nın gücü ve Tanrı'nın bilgeliğidir. 25 Çünkü Tanrı'nın `saçmalığı' insan bilgeliğinden daha üstün, Tanrı'nın `zayıflığı' insan gücünden daha güçlüdür.

 

1. Müjde’nin sadık bir şekilde vaaz edilmesi:

18. ayette Müjde’nin vaaz edilmesi; yani çarmıhla ilgili olan bildiri, Tanrı’nın gücüdür. “Kurtulmakta olan bizler” derken; aslında  demek istediği şey, bizleri kurtaran güç, Tanrı’nın gücüdür. Buradan çıkan anlam şudur: Müjde’nin sadık bir şekilde vaaz edildiği her yerde, uygun sonuçları görmeyi bekleyebiliriz (Tanrı’nın gücü bizleri kurtarır). Müjde nerede vaaz edilirse, kilise de orada bulunacaktır. Çünkü Tanrı, kilisesini yerleştirmek için, Müjde’nin vaazını kullanacaktır.

 

2. Sakramentler:

Gerçek kilisenin işaretlerinden bir tanesidir. Bir kişinin Tanrı’nın kilisesine ait olduğunu nereden anlayabiliriz? Zira  bu kişiler, Tanrı halkına ait olma işaretini üzerlerinde taşırlar. Bu da vaftizdir. Matta 28. bölümde, vaftiz ve İsa Mesih’in öğrencisi olmanın bir arada olduğunu fark edebiliyoruz. Aynı şeyi, Rab’bin Sofrası’nda da görebiliyoruz. İsa Mesih, bu Sofrayı yaparken şöyle diyor: “Bunu alın. Bu, Ben’im Bedenim’dir. Sizin için Kurban edilen Beden’imdir.”... Peki bunu İsa kime söylüyor? Kendi Beden’inde olan kişilere... Yani bu sakrament şunu gösteriyor: Bizler; İsa Mesih’in, uğruna öldüğü kilise’yiz.

 

3. Kilise Disiplini:

Disiplin, Mesih’in Kutsal kilise’si ile kutsal olmayan dünya arasındaki bir ayrılığı korumayı amaçlar.

Matta 18:19-20 “Yine size şunu söyleyeyim, yeryüzünde aranızdan iki kişi, dileyecekleri herhangi bir şey için uyuşurlarsa, göklerdeki Babam dileklerini yerine getirir. Nerede iki ya da üç kişi benim adımla toplanırsa, ben de orada onların arasındayım.”

Bu, gerçekten de çok büyük bir vaattir. İsa, her nerede iki ya da üç kişi beraber uyuşurlarsa; Kendisinin de onların arasında olacağını söylüyor. Bizler de Tanrı’nın kilise’si olarak bir araya toplandığımızda; bundan büyük bir teselli ve huzur buluruz. Ama bu esnada tüm bölümün neler içerdiğini de göz önünde bulundurmamız gerekir. Bu ayet İsa’nın kilise disiplini arasında söylediği Söz’lerin arasında geçen bir ayettir. 15. ayette: “Bir kardeşin sana karşı günah işlerse, ona git, suçunu ona göster. Eğer dinlemek istemezse; bunu, inanlılar topluluğuna bildir. Şayet kiliseyi de dinlemek istemezse; kiliseden çıkarılmalıdır.” diyor. Yani burada çıkan anlam; Mesih, kilise’sinin içindedir. Ve bu kilise de, kutsallığını koruma çabasını sürdürmektedir.

 

İşte, bunların üçü; görülebilen kilise’nin varlığını gösteren işaretlerdir. Şayet bu üç işaretten herhangi birisi gözükmeme tehlikesi içersinde ise; bizler de kilise olarak, dünya tarafından görülememe tehlikesi içersine düşeriz. Yani Rab’bimize sadık olmama, “tadı olmayan tuz”[5] tehlikesi içine gireriz.

 

            b-) Gözle Görülemeyen Kilise:

Kilise, elbette ki gözle görülebilirdir. Fakat gördüğümüzden çok daha ötesini de kapsar. Bu da birçok farklı şekillerde doğrudur. Biz de kilise tarihinin bu kısmındayız. Bizden önce olmuş olan her şey ve bizlerden sonra olabilecekler de, gözümüzle görülemeyen şeylerdir.

Diyebiliriz ki, gözle görülemeyen kilise, Tanrı’nın gözünde var olan kilisedir.

Westminster İnanç Açıklamasının XXV/I: Gözle görülemeyen Katolik (evrensel) kilise, baş olan Mesih altında geçmişte, şu anda ve gelecekte bir olmak üzere toplanan tüm seçilmişlerden oluşur. Kilise, her şeyi dolduranın doluluğu, O’nun eşi ve Bedenidir.

 

Gözle görülemeyen kilise, Tanrı’nın seçtiği ve Sonsuz Yaşam’a kavuşturacağı kişilerden oluşur. Ve bunlar, tahtın etrafında sonsuza kadar toplanacaklardır. Bu kilise, bizden önce ve sonra gelenleri de kapsamaktadır.

 

İbraniler 12:18-19 Sizler, dokunulabilen ve alev alev yanan dağa, karanlığa, koyu karanlık ve kasırgaya, gürleyen çağrı borusuna ve Tanrısal sözleri ileten sese yaklaşmış değilsiniz. O sesi işitenler, kendilerine bir sözcük daha söylenmesin diye yalvardılar.

İbraniler 12:22-24 Oysa sizler Siyon dağına, yaşayan Tanrı’nın kenti olan göksel Kudüs’e, bir bayram şenliği içinde onbinlerce meleğe, adları göklerde yazılmış ilk doğanların topluluğuna yaklaştınız. Herkesin yargıcı olan Tanrı’ya, yetkinliğe erdirilmiş olan doğru kişilerin ruhlarına, Yeni Antlaşmanın aracısı olan İsa’ya ve Habil’in kanından daha üstün bir anlam ifade eden serpmelik kana yaklaştınız.

Tabi ki burada yapılan karşılaştırma, Sina Dağında toplanan halk ile kilise arasındaki karşılaştırmadır. Eğer Eski Antlaşma’daki Tanrı’nın Kendisini göstermesi ve O’nun verdiği esin çok çarpıcı ve güçlü ise; Yeni Antlaşma’da da bunun aynısı olması beklenebilir. Ve eğer Eski Antlaşma kilisesinde, Tanrı halkına verilen bereketler çok muhteşem idiyse; Yeni Antlaşma’da bunların daha da artması beklenmelidir. İsa Mesih kanını dökmekle bizlere, Göksel Baba’nın huzuruna çıkabilme fırsatını sunmuştur. Çünkü Eski Antlaşma’da insanlar bunu, bir kahin aracılığıyla yapmak zorundaydılar. Oysa şimdi bizler Yeni Antlaşma’da direkt olarak Tanrı’ya gidebiliriz. Zira bizim Başkahinimiz, İsa Mesih’tir.

 

İbraniler Mektubu kilise içersinde farkına vardığımız bir gerçekten bahsetmektedir. Bizler kiliseye girdiğimizde, aslında kutsal Kudüs’ün içine girmiş oluruz. Bizler Tanrı’ya tapındığımız zaman, O’na sunduğumuz bu tapınış; meleklerin tapınışıyla karışık olarak Tanrı’ya sunulur. Ve bizlerin tapınışı da, bu mükemmelliğe eriştirilmiş olan doğru kişilerin tapınmasıyla birlikte Tanrı’ya sunulur. Yani şöyle diyebiliriz: Şu anda gözle görülebilen kilise, tüm çağlar boyunca var olan kilise ile ilişklidir. Bizler Tanrı’ya tapındığımızda, gözle görülmeyen kilise’nin bir parçası olarak meleklerle, azizlerle birlikte Tanrı’ya tapınmış oluruz. Gözle görülebilen ve görülemeyen bu kilise arasındaki ayrım, iki tane farklı kilise olduğu anlamına gelmez. Asıl anlamı yalnızca şudur: Tek bir kilise vardır. Ve bizler bu kilise’ye, iki farklı yoldan bakıyoruz. Peki pratik olarak bu ayrım bizlere ne sonuç getiriyor?

 

II.Timoteyus 2:14 Bu konuları imanlılara hatırlat. Dinleyenleri felakete sürüklemekten başka hiçbir yararı olmayan kelime kavgaları çıkarmamaları için onları Tanrı'nın önünde uyar. 15 Gerçeğin bildirisini doğru kullanarak kendini Tanrı'ya makbul ve alnı ak bir işçi olarak sunmaya gayret et. 16 Bayağı ve boş sözlerden sakın. Çünkü bunlara dalanlar tanrısızlıkta daha da ileri gidecekler. 17 Sözleri kangren gibi yayılacak. İmeneyus ve Filitus bunlardandır. 18 Dirilişin olup bittiğini söyleyerek gerçek yoldan saptılar. Şimdi de bazılarının imanını altüst ediyorlar. 19 Ne var ki, Tanrı'nın attığı sağlam temel, "Rab kendine ait olanları bilir" ve "Rab'bin adını anan herkes kötülükten uzak dursun" sözleriyle mühürlenmiş olarak duruyor. 20 Büyük bir evde yalnız altın ve gümüş kaplar değil, tahta ve toprak kaplar da vardır. Kimi onurlu, kimi bayağı iş için kullanılır. 21 Eğer bir kimse bayağı olandan arınırsa, onurlu amaçlara uygun, kutsal kılınmış, efendisine yararlı ve her iyi işe hazır bir kap olacaktır.

Pavlus burada bizlere, kilise içersinde tehlikeli öğretiye sahip bazı kişiler olduğunu söylüyor. 17. ayette “Onların öğretileri ve sözleri kangren gibi yayılacak.” diyor. Ve 18. ayette, bu kişilerin yaydıkları öğretilerin bazılarının imanlarını alt üst edebilecek kapasitede olduğunu vurguluyor. Aslında bu kişiler de, Tanrı evinin üyeleridir. Gözle görülebilen bir topluluk olarak, kilisenin bir parçası.. Bu nedenle Pavlus diyor ki: “Büyük bir evde, birçok farklı kaplar bulunmaktadır.” Bizler Titus ve Korintliler Mektuplarının içerdiği tarihçeye bakarsak; İmeneyus ve Filitus’un[6] aslında büyük ihtimalle kilise ihtiyarlarından olduklarını fark ederiz. Ama 20. ayette okuyoruz ki bunlar, altın ve gümüş kaplar değildiler. Bunlar, onursuz amaç için kullanılan kaplardı. Aslında burada Pavlus’un kullandığı benzetme, Romalılar 9. bölümdeki kullandığı benzetme ile aynıdır. Bu bölümde Pavlus, Mesih’i reddeden kişilerden söz etmekte ve  “Mahvolmak üzere hazırlanmış kaplardır.” demektedir. Bundan çıkaracağımız anlam şudur ki; gözle görülebilen kilisenin üyesi olmakla birlikte, aynı zamanda da İsa Mesih’in en sonunda: “Git! Ben seni hiç tanımadım.” diyebilmesi de mümkündür (Matta 7:23).

 

Fakat kilise tüm bu anlattıklarımızdan çok daha fazlasından oluşur. Bu nedenle de Pavlus II.Timoteyus 2:19 ayetinde diyor ki: “Tanrı’nın attığı sağlam temel hala durmaktadır. Ve bu temel, Rab’bin mühürü ile işaretlenmiştir.” Ve bu mühür, ne diyor? Bu mühürde: “Rab, Kendinin olanları bilir.” diyor. Bizler her ne kadar kilisenin gerçeğini ya da kapsamını anlayamasak da; Rab bunu bilir ve anlar. Tanrı, kilisesini bilir ve gerçekten de kilisesine ait olanları görür. Bu nedenle kilise öğretisinde; gözle görülebilen ve görülemeyen diye bir ayrım yapılması, bizlere bir uyarı niteliği taşır. Çünkü bizlere şöyle diyor: “Gözle görülebilen kilisenin üyeleri olabilirsiniz. Fakat Rab Mesih’e ait olmayabilirsiniz.”... İmeneyus ve Filitus örneğine bakın! Yani bizler pastör ya da ihtiyar olsak da; onursuz işler için kullanılan kaplar olabiliriz. Zira yaşantılarımız Mesih’e bir sadakatsizlik örneği ile donatılmıştır. Bu nedenle eğer imanımız ve güvenimiz Tanrı’da değilse; gözle görülebilen kilisenin bir üyesi olmamız, hiçbir anlam ifade etmez. Ayrıca bizlere bir de şu söyleniyor: Bize gelecek olan yargılama, çok daha sert olacaktır. Çünkü bizler diğerlerinden çok daha fazla şey bilmemize rağmen, bu şekilde yaşadık. Ve İsa Mesih’e yaşamlarımızı teslim etmedik. Bu da bizleri şu soruyu yöneltmeye itiyor: Gerçekten İsa Mesih’e güveniyor muyuz? Yoksa yalnızca tanrısallık maskesi altında mı yürüyoruz? Bu, Rab’bin pastör olarak çağırdığı kişilere farklı bir sorumluluk daha yüklemekte... Kilisenin içinde kalan kısım gerçek inanlıları, dışındakiler ise; yeniden doğmamış fakat yeniden doğmuş gibi gözüken görünen kilisenin üyelerini simgeliyor. Eğer böyle kişiler mevcut ise, ki mevcuttur; bizler her zaman için bu insanları Müjde ile yüzleştirmeliyiz. Yani kilisede olan herkesi, sürekli olarak Mesih’e güvenmeleri için teşvik etmemiz; bu gerçekle yüzleştirmemiz gerekir. Hiçbir zaman bir kişi için, belirli bir zaman kilisenin üyesi olduğu ya da dua ettiği için, gerçek bir inanlı olduğunu söyleyemeyiz.

 

Benim Amerika’da bir arkadaşım, 12 yıl boyunca bir kilisede pastörlük yapmıştı. Bu kiliseye gelmezden önce de, iki ayrı kilisenin de önderliğini yürütmüştü. Bu kişinin, bir pastör olmasına rağmen kiliseden ayrılması istendi. Çünkü bazı günahlı tavırlar içerisindeydi. Bunu duyduğumda ağladım. Zira bu kişi saygı duyduğum bir kişi idi. Fakat işin daha da kötüsü şuydu ki; kiliseyi terk edişinin üzerinden 12 ay geçmesine rağmen, hiçbir tövbe onda gözükmemişti. Ve şimdi ben, şu soruyu soruyorum: Eğer tövbe yoksa; gerçekten en başta bir iman var mıydı? Bu adam gerçekten de Mesih’i tanıyor muydu?

 

İmeneyus ve Filistus örneği bizlere şunu gösteriyor ki; hiçbirimiz: “Bugün Mesih’e güvenmek zorunda değilim!” diyecek kadar kilise üyeliğimizde ve imanızda güvenli olamayız. Diğer bir deyişle, gözle görülebilen ve görülemeyen kilise öğretisi; bizi Mesih’e daha da sıkı bağlanmaya yönlendiriyor. Ve yine bizleri, O’nun elleri altında bulunduğumuzdan emin olmaya davet ediyor. Tanrı dünyayı yarattığında arzusu; Kendisine hizmet edecek bir insan ırkı var etmekti. Yani Tanrı sadece bir adam yaratmak için, Adem’i yaratmadı. Onu, tüm insanlığın başı olarak yarattı. Düşüşten bu yana bile, hala Tanrı’nın arzusu aynıdır. Yani, O’na hizmet edecek bir insan ırkı var etmek... Bu insan ırkı da, Mesih’te yaratılmış olan insan ırkıdır. İsa Mesih sadece bazı bireyleri kurtarmaya değil; yeni bir ırk yaratmaya gelmektedir. Bundan ötürü de, bireyler olarak değil; ama bu insan ırkının üyeleri olarak kurtarıldık. Yani kilisenin önemi; bir bütünün parçaları oluşumuzda yatıyor. Ben dünyaya gelirken; insan olan anne-babamdan bir aile içersine doğuyorum. Bu aile olmaksızın yaşayamayız. Ya da bu: “ülkemiz olmadan yaşayamayız” demekle eş anlamlıdır. Bizleri tanımlayan şey, ülkemizdir. Sarf ettiğimiz tüm bu sözlerin hepsi, kilise için de geçerlidir. Yani bizlerin Mesih’e gelebilmesi için, birilerinin bizlerle Müjde’yi paylaşması; büyümemiz için de, Kutsal Ruh’un bazılarına verdiği armağanlardan faydalanmamız gerekmektedir. İsa Mesih’in bizlere armağanlar vermesinin amacı, başkalarına yardım edebilmemiz içindir. Eğer bizler kiliseyi önemsiz görüyorsak, bir anlamda bu hediyelerin de önemsiz olduğunu söylüyoruz demektir. Şunu kastediyormuşçasına: “Başka hiç kimseye ihtiyaç olmaksızın, var olmak mümkündür” Bu nedenle Hristiyan yaşantımız kiliseden bağımsız olarak düşünülemez.

 

II.B: Organizma Ve Kuruluş Olarak Kilise:

Şu ana kadar söylediğimiz her şey kilisenin, bir topluluk olduğunun altını çiziyordu. Kilise aslında bir şirket değildir. Bir şirketin herhangi bir adı ya da yönetim yapısı olabilir. Aynı zamanda da bu şirkette hiç kimse de çalışmayabilir. Çünkü bu tip yapılaşmalar, herhangi bir personel olmaksızın var olabilir. Fakat kilise böyle değildir. Kilise ilk olarak bir kuruluş şeklinde değil; ama canlı bir organizma olarak vardır. Kilise, Tanrı halkıdır. Bunun anlamı da şudur: Kilise; herhangi bir binadan ya da Pazar ibadetinden çok daha fazla bir anlam taşır. Fakat aynı zamanda da kilise, gözle görülebilir bir gerçektir. Bu da bizlere, gözle görülebilen bir yapı olması gerektiğini ortaya koyar. Bundan ötürü de kilise, aynı zamanda bir kuruluş olarak da karşımıza çıkar. İsa Mesih kilisesini nasıl yönetiyor? İsa, kilisesini Tanrı Söz’ü aracılığıyla yönetiyor.

 

Efesliler 4:7 Ama lütuf her birimize Mesih'in armağanı ölçüsünde bağışlandı. 8 Bunun için Kutsal Yazı şöyle der: "Yükseğe çıktı ve tutsakları tutsak aldı. İnsanlara armağanlar verdi." 9 Şimdi bu `çıktı' sözcüğü, Mesih önce aşağılara, yeryüzüne indi demek değil de nedir? 10 İnmiş olan ve her şeyi doldurmak üzere tüm göklerden çok yukarı çıkmış olan Kişi aynıdır. 11 Kendisi bazılarını elçi, bazılarını peygamber, bazılarını müjdeci ve bazılarını önder ve öğretmen olmak üzere atadı. 12 Öyle ki kutsallar, hizmet görevini yapmak ve Mesih'in bedenini geliştirmek için donatılsın. 13 Sonunda hepimiz imanda ve Tanrı'nın Oğlunu tanımada birliğe, yetkinliğe ve Mesih'in doluluğundaki olgunluk düzeyine erişeceğiz.

İsa Mesih her şeyi doldurmak için çarmıha gerildi ve ölümden dirildi. Kilisesini, hizmetle donatmak için armağanlar verdi. Ve biz de bu armağanlar aracılığıyla, Mesih’in doluluğuna erişiyoruz. Bu armağanlar da daha önce gördüğümüz gibi; elçilerden, peygamberlerden, öğretmenlerden, önderlerden ve Müjdecilerden oluşuyordu. Bir başka deyişle İsa Mesih; bazı kişileri hizmet için çağırarak, onları ayırarak, kilisesini bina ediyor. Bu nedenle Söz’ün vaaz edilmesi, sakramentler ve kilise disiplini aracılığıyla Tanrı Oğlu’nun bilgisine erişebiliyoruz. Kilise, görülebilir bir topluluk olduğundan; aynı şekilde de yönetilmelidir.

 

Bu nedenle Pavlus, başka bir bölümde de ihtiyarların önemini vurguluyor. İhtiyarlar Mesih’in kilisesine bakmakla yükümlüler. Tabi ki diyakonlar da bu yapının parçalarıdır. Yeni Antlaşma bizlere diyakonların merhamet hizmeti verdiklerini ve kilise içinde ihtiyacı olanların, ihtiyaçlarını karşıladıklarını söylüyor.

 

Bu nedenle bizler Yeni Antlaşmaya ve bu özellikle de bu ayetlere baktığımızda; kilise görevlerinin, insan icadı olmadıklarını görüyoruz. Kilise içersinde çalışan hizmetliler yalnızca, kilise içersindeki güncel sorunları çözmek üzere orada bulunan kişiler değildirler. Bu kişiler Tanrı’nın atadığı ve kilisesini bina etmek için kullandığı araçlardır. Yalnızca İsa Mesih kilisenin başıdır. Ve kilise üzerinde hükmeden yalnızca O’dur.

 

Böylece Tanrı tarafından yönetmek  veya hizmet etmek üzere çağırılan kişiler, en genel anlamda yönetici değildirler. Kilise önderleri aslında, Mesih’in amacını ve hizmetini gerçekleştirebilmesi için seçtiği ve atadığı hizmetkarlarıdır. Aynı zamanda da Mesih, bu kişiler aracılığıyla kilisesine hükmeder. Bundan dolayıdır ki Kutsal Yazılar bize, önderlere bağımlı olmamızı söyler:

I.Petrus 5: 1-3 Bu nedenle aranızdaki ihtiyarlara, ben de onlar gibi bir ihtiyar, Mesih'in çektiği acıların tanığı ve açığa çıkacak olan yüceliğin de paydaşı olarak rica ediyorum: Tanrı'nın size verdiği sürüyü güdün. Zorunluymuş gibi değil, Tanrı'nın istediği şekilde, gönüllü olarak gözetmenlik yapın. Para hırsıyla değil, gönül rızasıyla, size emanet edilenlere egemenlik taslamadan sürüye örnek olarak görevinizi yapın. 4 Baş Çoban göründüğü zaman, yüceliğin solmaz tacına kavuşacaksınız. 5 Ey gençler, siz de ihtiyarlara bağımlı olun. Hepiniz birbirinize karşı alçakgönüllülüğü kuşanın. Çünkü,"Tanrı kibirlilere karşıdır, ama alçakgönüllülere lütfeder."

5. ayette, ihtiyarlara boyun eğmemiz gerektiği söyleniyor. Çünkü Tanrı onları, kilisenin üzerine atamıştır ve onlar Tanrı’nın kilisesi üzerindeki yetkiyi simgelemektedirler. İsa Mesih kilisesine, ihtiyarlar ve pastörler aracılığıyla hükmetmektedir. Bu nedenle bizler, hizmetlerini sadık bir şekilde yürüten tanrısal kişilere boyun eğdiğimizde, aslında Tanrı’ya boyun eğmiş oluruz.

 

Şimdi bu hizmetin ikinci bir yönüne bakmalıyız:

İsa Mesih kilisesine egemenlik taslamak için değil; onlara hizmet etmek için hükmediyor. İsa Mesih’in hükmedişi, bir kurtuluş hükmüdür. Ve Tanrı İsa Mesih’e yerde ve gökteki tüm yetkileri vermiştir. Öyle ki İsa Mesih, tüm Tanrı lütfunu bu kiliseye sunabilsin.

Bu nedenle Efesliler 5. bölümde gördüğümüz gibi, İsa Mesih ile kilisesinin ilişkisi; bir karı-koca ilişkisine benzetilebilir. Çok açıkça şunu da görüyoruz ki; liderler de, kilise üzerinde egemenlik sürmek için değil ama onlara hizmet etmek amacıyla hükmetmelidir. Mesih’in doluluğuna erişebilmek için, yardım etmek üzere hükmetmek zorundadırlar.

Yeni Antlaşma’da gördüğümüz şey şudur: Kilise önderlerinin yetkisi, Müjde için bulunmaktadır. I.Petrus 5. bölüm, Tanrı halkına çobanlık etmekten söz eder. İşte bu nedenle Pavlus: “Gözetmenler bu sürüye göz kulak olmalıdırlar” demektedir. 3. ayetin sonunda gördüğümüz gibi, kendilerine emanet edilen kişilere egemenlik taslamak için değil; ama onlara örnek olmak üzere görevlerini sürdürmelidirler. Kilise önderleri de, İsa Mesih’in düşünce yapısında olmalıdır:

Luka 22:24-27 Ayrıca aralarında hangisinin daha büyük sayılacağı konusunda bir çekişme oldu. İsa onlara, ‘Ulusların kralları, kendi uluslarını egemenlik hırsıyla yönetirler. İleri gelenleri de kendilerine iyiliksever unvanını yakıştırırlar.’ dedi. ‘Ama siz böyle olmayacaksınız. Aranızda en büyük olan, en küçük gibi olsun; yöneten, hizmet eden gibi olsun. Hangisi daha büyük, sofrada oturan mı, hizmet eden mi? Sofrada oturan değil mi? Oysa ben aranızda hizmet eden biri gibi oldum.

Kilisede o zamanlarda gerçekten de saygı duyulan ya da hak eden birileri var idiyse; bunlar elçilerdi. Yani bunlar, Rab’leri ile 3 yıl yaşamış olan kişilerdi. Bu kişiler, İsa Mesih’in seçtiği ve atadığı kişilerdi. Ve 1.yy.’da bu kişiler, kilisenin tartışmasız önderleriydiler. Fakat tüm bu gerçeklere rağmen İsa Mesih sözlerini elçilere söylemektedir. Ve şunu demektedir: “En büyük olmak isteyen, en küçük olmalıdır.” İsa neden böyle söylüyor? Zira Mesih’in Kendisi de, hizmet eden biri olarak dünyaya geldi. İsa Mesih, hizmet edilmeye değil; hizmet etmeye gelmişti. Bu nedenle kilisesini yönetmek üzere seçtiği kişiler de; hizmet edilmeye değil, hizmet etmeye gelmiş kişilerdir. Bundan da anlaşılacağı gibi kilise yapısı, kilisenin üzerinde olamaz. Kilise üzerinde olan tek şey, İsa Mesih’tir. Ama kilise yapısı, kilisenin bir parçası olarak vardır. Hatta şu şekilde bile söyleyebiliriz: Kilisenin yapısı ve yapılanması, aslında kilisenin altında bulunmaktadır ki; kiliseyi Tanrı’ya yüceltebilsin.

 

II.C: Kilisenin Özellikleri (Ya da Sıfatları):

Kilise tarihindeki en eski İnanç Açıklamalarından bir tanesi, İznik İnanç Açıklamasıdır. M.S. 325 yılında yazılmıştır. Konstantinapolis’te 381 yılında, buna eklemeler olmuştur. Yani Boğaz’ın diğer tarafında...İznik İnanç Açıklaması’nın tamamıyla onayladığı gerçek ise; Üçlü Birlik gerçeğidir. Yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ta tek olan Tanrı gerçeğidir. Fakat bu İnanç Açıklaması aynı zamanda, kilisenin ne olduğuna dair çok kısa bir açıklama da yapmaktadır. Ve şunu söylemektedir: “Ben tek, Kutsal, Katolik ve Elçisel kiliseye inanıyorum.” Burada 4 farklı şey ortaya konmaktadır: Yani;

1-) Kilise tektir...

2-) Kilise Kutsaldır...

3-) Kilise Katolik ya da Evrenseldir...

4-) Kilise elçiseldir...

 

İşte bu İnanç Açıklaması içinde belirtilen bu 4 özellik, bugün artık kiliseyi tanımlayan sıfatlar ve özellikler olmuştur. Şimdi bu 4 özelliğin her birine teker teker bakalım: Özellikle de Kutsal Kitab’a dayalı ve bunların getirdiği pratik özelliklerini göstermek istiyorum.

 

Kilisenin elçiselliği

Matta 16:13 İsa, Filipus Sezariyesi bölgesine geldiğinde öğrencilerine şunu sordu: "Halk, İnsanoğlu'nun kim olduğunu söylüyor?"14 Öğrencileri şu karşılığı verdiler: "Kimi Vaftizci Yahya, kimi İlyas, kimi de Yeremya ya da peygamberlerden biri olduğunu söylüyor." 15 İsa onlara, "Ya siz" dedi, "ben kimim dersiniz?" 16 Simun Petrus, "Sen, yaşayan Tanrı'nın Oğlu Mesih'sin" cevabını verdi. 17 İsa ona, "Ne mutlu sana, Yunus oğlu Simun!" dedi. "Bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babamdır. 18 Ben de sana şunu söyleyeyim, sen Petrus'sun ve ben topluluğumu bu kayanın üzerine kuracağım. Ölüler diyarının kapıları ona karşı direnemeyecek.

Burada Petrus’un, İsa Mesih’in diri olan Tanrı’nın “Oğlu” oluşunu ikrar edişi ile karşılaşıyoruz. Ve bu iman ikrarı, Petrus’un zekasından ya da kutsal konumundan değil; Tanrı’nın, Petrus’un yüreğine girerek, bu gerçeği ona açıklamasından kaynaklanıyordu. Daha sonra İsa Mesih: “Ben kilisemi, bu kaya üzerine kuracağım.” dedi. Yani tüm kilisenin, üzerine kurulacağı temel taşın, iman ikrarı olacağını söylüyordu. Peki bu kaya, tam olarak nedir? Roma Katolikleri şunu söylüyor: “Kilisenin üzerine kurulduğu kaya, Petrus’un kendisidir.” “Kaya” anlamına gelen ‘Petra’ ile ‘Petrus’ arasındaki farktan daha önce de bahsetmiştik. Bu nedenle, Roma Katoliklerine göre kilise, ilk önderi olarak Petrus’un üzerine kurulmuştur. Ve bu da, Petrus’tan sonra gelen papalar aracılığıyla devam eder.

 

Bu nedenle de Roma Katolik kilisesi şöyle diyor: “Kilisenin varlığı için papa şarttır.” Buna cevap olarak tüm Protestanlar da şunu söylüyorlar: “Hayır, Mesih’in burada kastettiği şey; sadece Kendisinin Tanrısallığıdır”. Yani İsa Mesih’in diri olan Tanrı’nın Oğlu olduğu inancı üzerine kilise kurulacaktır. Bu da, ister Petrus’un ya da bir başkasının iman ikrarı olsun; hala geçerliliğini sürdürmektedir. Fakat burada İsa’nın söylemek istedikleri tümüyle bunları da aşmaktadır: “Bu elçinin inanç ikrarı aracılığıyla kilisemi kuracağım.”

 

Burada Petrus’tan bahsedilmesinin nedeni; onun bir şahit, bir elçi olması ve İsa’nın öğrencisi olmasından ötürüydü. Aslında vermeye çalışılan düşünce: “Bu elçilerin Söz’ü bildirmesi aracılığıyla ve bu temel alınarak; kilisenin bina edileceğidir”. Bu da Efesliler 2. bölümde açık bir şekilde karşımıza çıkıyor:

Efesliler 2:19-20 Buna göre artık yabancı ve garip değil, kutsallarla birlikte yurttaş ve Tanrı’nın ev halkısınız. Elçilerle peygamberlerden oluşan temel üzerine bina edildiniz. Köşe taşı Mesih İsa’nın kendisidir.

Bizler, elçiler ve peygamberlerin temeli üzerine bina edildik. Genel anlamda temel bir kez atılır. Daha sonra da inşaat, bu temelin üzerine devam eder. Yani bu temel en baştan atılmış bir temeldir. Yeni Antlaşma’da elçi olmanın yeterli şartı İsa Mesih’in yaşamına, ölümüne ve dirilişine tanıklık etmiş olmaktı (Elçilerin İşleri 1,13-26). O’nun verdiği vaazlara tanıklık etmek üzere orada bulunmaktaydılar. Bu nedenle “elçi” kelimesinin tanımı gereği, elçilik 1.yy.’la kısıtlanmış olan bir konumdu. Özellikle de şunu göz önünde bulundurmalıyız: Elçiler yalnızca şans eseri birlikte olmuş ve daha sonra da canları istediği için yaşadıklarını yazıya döken kişiler değillerdi. Tam tersi bu kişiler İsa tarafından, O’nun elleriyle seçilmiş kişilerdi. İsa özellikle bu kişileri Kendisine tanıklık etmeleri için seçmişti. Bu kişiler, daha sonraki çağlara Müjde’yi duyurmak üzere seçilen onaylı kişilerdi. Bizler İncil’in güvenilirliğine eminiz. Çünkü bunu yazan kişiler, sadece bu amaca hizmet etmeleri için; İsa’nın elleri ile seçilmişlerdi. İsa Mesih hakkında bu kadar çok şey bilmemizin sebebi; bu elçilerin vermiş oldukları hizmetin sonucudur.

 

Peki bu bizler için pratik olarak ne anlam ifade eder? Kilise yalnızca bu elçilerin öğretisi üzerine bina edilmişse; demek ki kiliseyi koruyan şey de, bu öğretiye çağlar boyunca sadık kalınmasıdır. Kendi öğreti ve uygulamalarımızı tüm çağlar boyunca karşısında deneyebileceğimiz ve doğruluğunu görebileceğimiz tek kıstas; İsa Mesih’in elçilerine vermiş olduğu Söz’dür. Bu nedenle yaptığımız ve inandığımız şeyleri uygulamamızın sebebi; yalnızca doğru olduğunu düşünmemizden ya da bunun yüzyıllar boyunca bizlere verilmiş bir gelenek olduğunu düşünmemizden dolayı değildir. Hatta şunu hiç diyemeyiz: “Buna inanmak zorundayım..! Çünkü Tanrı böyle dedi”. Bizler kilisenin elçisel olduğunu söylediğimizde; aslında şu manayı vurgularız: “Elçilere verilen bu Söz, bizlerin tek rehberidir...”.

 

Kilisenin, elçisel özellikte olmasının bir diğer nedeni de şudur: Elçiler Müjde’yi duyurmak için nasıl yola çıkıp, dünyaya yayıldılarsa; kilise de aynı tutum içersinde olmalıdır. “Elçi” kelimesi Grekçe’de “Gönderilen” anlamına gelmektedir. Bu nedenle İsa Matta 28. bölümde öğrencilerine: “Gidin ve tüm ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin.” diyor. Yuhanna 17:18 ayette söylediği gibi; İsa da Kendi gönderilişini, elçilerini ya da öğrencilerini göndermesiyle bir tutmaktadır. Baba ile konuştuğunda İsa şöyle diyor: “Sen Beni dünyaya gönderdiğin gibi, Ben de onları dünyaya gönderdim”. Her iki konumda da, aynı şey, “Elçi” sözcüğünün türetildiği kelime kullanılıyor.

 

İşte bundan dolayı elçilerin gönderilmesi söylenilmiştir. Zira ilk olarak İsa Mesih’in Kendisi de gönderilmiştir. Bizler de elçisel kilise olarak gönderiliyoruz. Çünkü İsa Mesih ilk olarak bizler için gönderildi. Bu nedenle elçisel kilise, elçilerin öğretisinde sadık kalan kilisedir. Ama elçisel kilise aynı zamanda da, bir elçisel misyon olan Müjde’yi; tüm dünyaya duyurma görevini yerine getiren kilisedir. Kendi elçisel misyonunu unutan kilise, doktrini her ne kadar doğru olursa olsun; artık elçisel olmaktan çıkar.

 

İlk yüzyıllarda Müjde’nin hızla yayıldığı zamanlarda Hristiyanlığın kökü bu topraklarda idi. Bu durum yüzyıllar içinde değişti. Belki bunun sebebi, kilisenin elçisel misyonunu unutmasından dolayıydı. Bizler şunu görebiliyoruz: Diğer bir deyişle; her ne kadar öğretileri kuvvetli olsa da, artık bu misyonu bırakmışlardı.

 

2. Kilisenin birliği (tekliği)

Kilisenin elçisel olması gerektiğine baktığımızda, öğrenmemiz gereken nokta; kilisenin, İsa Mesih’in kimliğinde kökleşmiş olması gerektiğiydi. Ve dedik ki: Kilise, elçiseldir. Çünkü İsa Mesih’ten gelen öğretiyi bizlere verir. Kilisenin misyonu olan “dünyaya gönderilmek” de, İsa Mesih’in dünyaya gönderilmesinde anlam bulur. Kilisenin elçisel olması, nasıl İsa Mesih’ten kaynaklanıyorsa; ‘bir’liği de aynı şekilde O’ndan kaynaklanır.

 

Kilisenin bir olması sağlanmıştır, gerçekleştirilmiştir. Çünkü tek bir Çoban tarafından tek bir sürü olmak üzere bizler toplandık. Yani birbirimizle olan ‘bir’liğimiz, Mesih’le birleştirilmiş olmamızın bir sonucudur. Bu ‘bir’lik gerçeği kilisenin, her ne kadar yerel oluşunda doğru olsa da; genel anlamıyla da bu kilise ‘bir’dir. Çünkü İsa Mesih’in tek bir Bedeni vardır: Bu da kilisedir. Bizlerin ‘bir’liği, İsa Mesih’ten gelir ve bu da şu demektir: Bizler bunu, İsa Mesih’ten bir armağan olarak aldık...

 

‘Bir’lik bizlerin kendimizin oluşturduğu ya da icat ettiği bir şey değildir. Ama aynı zamanda da bunu korumamız ve sahip çıkmamız söylenir:

I.Korintliler 1:10-13 Kardeşler, Rabbimiz İsa Mesih’in adıyla yalvarıyorum: hepiniz uyum içinde olun, aranızda bölünmeler olmadan aynı düşüncede ve aynı yargıda birleşin. Kardeşlerim, Klovi’nin ev halkından aranızda çekişmeler olduğunu öğrendim. Şunu demek istiyorum: her biriniz, “Ben Pavlus yanlısıyım”, “Ben Apollos yanlısıyım”, “Ben Kefas yanlısıyım” ya da “Ben Mesih yanlısıyım” diyormuş. Mesih bölündü mü? Sizin için çarmıha gerilen Pavlus muydu? Pavlus’un adıyla mı vaftiz edildiniz?

Korint kilisesindeki durum şöyleydi: Kilisede farklı taraflar ortaya çıkmıştı. Ve bu taraflardan bir kısmı, Pavlus’un öğretilerinin; diğer kişiye oranla daha üstün olduğunu savunuyordu. Karşı görüştekiler ise; Apollos’un öğretilerinin doğru olduğunu iddia ediyorlardı. Aynı şey kilisenin öğretmeni olan Petrus hakkında da konuşuluyordu. Aslında bu kilise içersindeki bazı kimseler, tarafların arasında söylenen öğretilerle; İsa Mesih’in verdiği öğretiler arasında bazı farklılıklar olduğunu öne sürüyorlardı. Peki Pavlus bunlara cevap olarak ne söylüyor? 13. ayette “... Mesih bölündü mü?” diyor. Belki de bu ifade Tanrı’nın kilisesi içersinde bir bölünmenin imkansız olduğunu söylemek için kullanılan en güçlü ifadedir. Beden içersindeki bölünme, bu bedenin başı olan Mesih’e karşı işlenen bir günahtır. Ve yapılan bu şey; Mesih’in Bedenini parçalamakla eş değerdedir. Burada bir’liğin önemi yatmaktadır. Bizler de her zaman daha sıkı bir birlik için çabalamalıyız. Kilisenin bu dört özelliğinden bahsederken; belki de en zoru ‘bir’lik öğretisi olacaktır. Sebebi de, şu anda Mesih’ín kiliselerinde oldukça fazla ayrılıklar olmasından kaynaklanmaktadır. Şu anda var olan farklı mezhepler, neredeyse sayısız düzeydedir.

 

Öyleyse Kutsal Kitab’ın bizleri çağırdığı ‘bir’liğe ne tür bir cevap vermeliyiz?

a-) Yapmamız gereken ilk şey; bu ayrılığa sebep olan günahtan tövbe etmemizdir. Özellikle de I.Korintliler bölümüne baktığımızda; ayrılığın, günahın bir sonucu olduğunu görebiliyoruz. Bu da şu anlama gelir: Her an için içimizdeki ve yaptığımız davranışlardaki günahlardan kaçıp; bu ayrılığı yenme çabası içersinde olmalıyız.

 

b-) Hatırlamamız gereken ikinci şey ise; bir’lik ile, kilisenin diğer özellikleri arasında bir bağ olduğudur. ‘Bir’lik ile Kutsallık arasında, ‘bir’lik ile elçisellik arasında bir ilişki vardır. Bizler, Mesih aracılığıyla birleştirildik. Bizler yalnızca elçilerin aracılığıyla Mesih’i tanıyabildik. Bu da şu anlama gelir: Bizler İsa Mesih’i sadece, Kutsal Yazılar aracılığıyla tanıyabiliriz. Şayet bir kilise kurtuluşumuz için, kati bir şekilde gerekli ve merkezi olduğunu reddederse; bu reddediş üzere tabi ki kilise kurulamaz. Dolayısıyla da ayrılık olur. Eğer kilise Kutsal Kitab’ı, bizim davranışlarımızı düzenlemesi açısından reddederse; yine ‘bir’lik olamaz. Çünkü kilise bunu reddetmişse; zaten baştan beri bir ‘bir’lik yok demektir. Aslında 16.yy.daki Reformasyon’un sebebi, Roma kilisesinde Kutsal Kitap’tan kökten bir ayrılış olduğu içindi. Ve bu durumda ayrılık gerekliydi. Çünkü kilise içinde bir bir’lik kalmamıştı.

 

c-) Hatırlamamız gereken üçüncü şey; ‘bir’liğin sadece kurumsal bir birlik olmadığıdır. Diğer kiliselere mensup kız ve erkek kardeşlerimizle bile aynı paydaşlığı ve uyuşmayı yaşayabiliriz. Farklı kiliselerin, farklı aktiviteleri olabilir. Tüm bu kiliseler, tek bir kurum altında birleştirilmeye çalışılmadan da başarılabilir. Bazen bize en yakın olan Rab’deki kardeşlerimiz, farklı bir mezhebe ait kiliseye gidiyor olabilirler. Bu nedenle bizlerin sahip olduğu ‘bir’lik, sadece kurumsal, yapısal bir birliğin ya da gerçeğin ötesindedir. Aslında kilisenin ‘bir’liği, yerel olarak ilk önce içten başlar. Ve daha sonra dışarı açılır. Bunun tersi olamaz. Yanımdaki kardeşimle olan bu ayrılık konusunda kaygılanmadan; kilisenin kurumsal ‘bir’liğini düşünmem daha kolaydır. Ve her zaman şunu hatırlamalıyız:

‘Bir’lik, yalnızca ve yalnızca İsa Mesih’in bizlere vermiş olduğu bakış açısı içinde anlamlıdır. Bu da bir buyruktur: “Komşunu kendin gibi sev !” Söylenen bu sözlere rağmen; ‘bir’liğin önemini tam olarak vurgulayabilmiş değiliz. Peki neden? Çünkü bizler aramızdaki bir’liği birbirimizle ve dünyayla olan ilişkilerimizle yaşadığımız sürece, tüm dünya çarmıhın gücünü ve işleyişini görebilecektir. İsa aslında şöyle diyor: “Bizler ancak gündelik hayatımızda bu ‘bir’liği sergilersek; tüm dünya yalnızca Üçlü Birlik’te Tek olan BABA Tanrı’yı görebilir”.

 

Yuhanna 17:20-22 Yalnız onlar için değil, onların sözüyle bana iman edenler için de istekte bulunuyorum, hepsi bir olsunlar. Baba, senin bende olduğun ve benim de sende olduğum gibi, onlar da bizde olsunlar. Dünya da beni senin gönderdiğine iman etsin. Bana verdiğin yüceliği onlara verdim. Öyle ki, bizim bir olduğumuz gibi bir olsunlar.”

Bu bölümde Hristiyanlar arasındaki ‘bir’likle, Baba-Oğul arasındaki ‘bir’liğin paralelliğine dikkat edin ! 21. ayette “hepsi bir olsunlar...Baba senin bende olduğun ve benim de sende olduğum gibi, onlar da bir olsunlar” diyor. 22. ayette “Bizim bir olduğumuz gibi, onlar da bir olsunlar” diyor. 23. ayette ise; tamamıyla bir birlik için dua ediyor. İsa şöyle diyor: “bunun sebebi de; dünya, senin beni gönderdiğini ve beni sevdiğin gibi onları da sevdiğini anlasın.”

 

3. Kutsallık Özelliği:

Kutsallık özelliğine bakarken yapmamız gereken ilk şey; şu soruyu sormaktır:

Kutsallık nedir? Batı düşünüşünde bir kişinin kutsal olduğu söylendiğinde; bu kimsenin belirli bir ruhsal seviyeye ulaştığı anlaşılır. Yani dünyasal yaşamdan öylesine ayrılmış ve bu yaşam tarzının öylesine üzerine çıkmıştır ki; tamamıyla gerçek manada kutsanmış ve kutsal bir yaşamın içindedir. Örneğin; Manastır yaşantısı gibi. Yani bunun anlamı şudur: Keşişler kendilerini dünyadan soyutlayarak bir bina içersine kapanarak böyle bir yaşamı sürdürürler. Kendilerini coğrafi olarak dünyadan ayırdıkları için de, belirli bir ruhsal düzeye ulaşabilirler. Fakat Kutsal Kitab’a göre kutsallık, Tanrı için yaşamak ve O’na hizmet etmek üzere bir kenara ayrılmak, konmak anlamına gelir. Burada vurgulana şey; bizlerin ulaşmayı başardığı herhangi bir ruhsal düzey değil, ama Tanrı’nın bizleri alıp, bir kenara koymasıdır. Tanrı ellerini bizlerin yaşamının üzerine koyduğu ve bizleri ayırdığı için, bizler de buna uygun olarak yaşamalıyız. Örneğin; Çoğu zaman Çıkış veya Levililer Kitabında şu ifadeyi görürüz: “Ben sizi takdis eden Rab’bim”.[7] Yani İsrail iyi ve itaatkar olduğundan ötürü kutsal değildi. Fakat Tanrı lütufkar davranışlar içersinde Kendi amaçları için İsrail’i ayırmıştı. Bunun soncu olarak da İsrail, Rab’bin isteği uyarınca Kutsal bir hayat yaşayacaktı.

Aslında bu da temel olarak Yeni Antlaşma’da gördüğümüz şeydir. Fakat şu anda kutsallığımız ve diğer özelliklerimiz İsa Mesih’le olan ilişkimiz içersinde tanımlanıyor. İsa Mesih, mükemmel bir itaat hayatı yaşamış olan, Kutsal Kişi’dir. Güncel hayatında tamamıyla Tanrı’ya takdis edilmiş bir Kişiy’di. Bizler de İsa Mesih’in içine toplandığımızdan ötürü, O’nda kutsal olmaktayız.

 

I.Korintliler 1:1-3 Tanrı’nın isteğiyle Mesih İsa’nın elçisi olmaya çağrılan ben Pavlus ve kardeşimiz Sostenis’ten, Tanrı’nın Korint’teki topluluğuna selam ! Mesih İsa’da kutsal kılınmış ve kutsal olmaya çağrılmış olan sizlere ve hepimizin Rab’bi İsa Mesih’in adını her yerde anan herkese, Babamız Tanrı’dan ve Rab İsa Mesih’ten lütuf ve esenlik olsun.

Pavlus diyor ki: “Mesih İsa’da kutsal kılınmış ve kutsal olmaya çağrılmış sizler, kilise...” Ve kilise, İsa Mesih tarafından bir kenara konulmuştur. İsa Mesih kilisesine doğruluğunu ve kutsallığını bir armağan olarak sunmuştur. Kilisenin İsa Mesih’ten almış olduğu kutsallık kendi iyiliklerinin bir neticesi değildir.

 

Aslında bizler Korintliler’e yazılan mektuba bakarsak; kutsal olduğu söylenen bu kilise, ayrılıklarla, çok ciddi ahlaksızlıklarla ve ruhsal armağanları yanlış yönlendirip kullanmalarıyla tanımlanan bir kiliseydi. Hatta bu kilisede bazı kişiler, İsa Mesih’in dirilişinden ve ikinci kez gelişinden bile şüphe duyuyorlardı. İşte Pavlus böyle bir kiliseye “kutsalsınız” diyor. Zira bu kutsallık, bizim dışımızdan, Mesih’le olan birlikteliğimizden gelir. Şimdi bunun sonucuna bakalım: “Bizler kutsal bir hayat yaşamaya çağrıldık.” diyor.

Bu nedenle Pavlus mektubuna şöyle başlıyor: “Mesih İsa’da kutsal kılınmış ve kutsal olmaya çağrılmış olan sizler...” Bu kişilerin yaşantıları, Mesih tarafından ve Mesih için ayrıldığından hayatları Rab’be hizmet etmeye adanmalıdır. Bu kişiler yaşamlarında Göksel Egemenliğin doğruluğunu aramalıdırlar. Ve kilise, Kutsal Tanrı’nın yaşadığı yer olmuştur. Bunun sonucu ise; hayatlarımızın kutsal karakteri ve Tanrı’nın Kutsallığını daha fazla yansıtması gerekir.

 

Aslında her birimize kendi özel yaşamlarımızda, Mesih’in kilisesine verdiği doğruluğu göstermemiz gerektiği hatırlatılır. Her Pazar günü Elçilerin İman Açıklamasında söylediğimiz gibi bizler: “Kutsal, Evrensel Kiliseye inanıyorum” deriz. Peki bizler bu ikrarı yaparken, gerçekte ne yapmış oluruz? Bizler bunu yapmakla; kişisel kutsallığımıza olan adanmışlığımızı göstermiş oluruz. Zira bireysel kutsallığımız, kilisenin toplu kutsallığını yansıtır. Bizler, Kutsal ve Evrensel kilisenin varlığını kabul etmekle; bu Evrensel kilisenin bir parçası olduğumuzu söyleriz. Bu kilisenin bir parçası olduğumuza göre  de; bunun gibi kutsal olmaya çağrıldığımızı ikrar ederiz. Kilise kutsallığının gerekli bir sonucu da, kilise disiplinidir. Kilise, Tanrı için ve Tanrı da kilisenin içinde yaşadığından, kilise; Tanrı’nın Doğa’sına aykırı olan davranışları kesinlikle reddetmelidir. Bu, şu demek değildir:

Her dakika parmak uzatarak; bir günah ortaya çıkarmamız gerektir...

Mesih şöyle diyor:

Matta 7:4 Senin gözünde mertek varken nasıl olur da kardeşine ‘ İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım’ dersin?

Fakat kilisenin içersinde gözle görülür günahlı davranışlar olduğunda kilise, disiplin uygulamaya çağrılmalıdır. Bu nedenle I.Korintliler 5. bölümde olduğu gibi, babasının karısıyla yatan bir adamı disipline etmek gerektiği açıktır. Belki de Pavlus’un mektuplarından hiçbiri, herhangi bir kiliseye hitap ederken; bu denli sivri değildir.

Kilise disiplini, kiliseden atılmaya (Aforoz edilmeye) kadar gider. Fakat kilise disiplini ile kiliseden atılmak aynı şey değildir. İsa Mesih, gözümüzdeki çöp ve mertek örneğini verdiğinde, ikisinin arasında bir denge kurmamız gerektiğini fark ederiz. Yani kilisenin saflığı için bir kıskançlık duymamız gerektiğini vurgular. Fakat aynı zamanda kilise disiplini, günah işlemiş olan kardeşe bir merhamet ve sevgi eylemi olarak sunulmalıdır. Ya da şöyle diyebiliriz: Disiplinin ilk amacı, topluluk içersinde yenilenmeyi ve tekrar yapılandırmayı sağlamaya çalışmaktır. Ve eğer bu saflık ve merhamet arasındaki dengeyi sağlayıp; koruyamazsak, iki kat fazlası bir tehlike içersine gireriz. Bunun sonucunda ya kişi umursanmadan, kuralcı bir şekilde disipline edilecek; ya da herhangi bir disiplin eylemine umursamazlıkla bakacağız...Aslında kilise içindeki disiplini göz ardı etmek, İsa Mesih’e karşı işlenmiş bir suçtur. Zira İsa Mesih kilisesini kutsallaştırmış ve Kendisine ayırmıştır. Bu nedenle, bu ikisi arasında bir denge kurmak gereklidir.

 

Kilisenin kutsallığı hakkında önemli olan bir başka şey de şudur:

Kilise, kutsallıkta olgunlaştıkça, Kutsal Ruh’un değiştirici gücüne diri bir tanıklık olur. Bu da bireysel ve topluluk olarak kilise yaşantımızda bizi motive eden bir güç olmalıdır. Bir kilise ya da bir topluluk; gerçek kutsallık, gerçek güven, merhamet, doğrulukla, tüm bu özelliklerle birbirleri ile yaşadıkları sürece; bütün dünya İsa Mesih’in Hristiyanlık hakkında söylediği şeylerin doğru olduğunu anlayacaktır. Yani bütün dünya bizim davranışlarımızın gerçekliğini gördüğü zaman, Hristiyanlığın gerçekliğini fark edecektir.

 

Matta 5:14-16 Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepenin üzerine kurulan kent gizlenemez. İnsanlar da kandil yakıp tahıl ölçeği altına koymazlar. Tersine, kandilliğe koyarlar; oradan da evdekilerin hepsine ışık verir. Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki; iyi işlerinizi görerek göklerde olan Babanızı yüceltsinler.

İsa burada öğrencilerine yalnızca: “Gidin, Müjde’yi yayın !” demiyor. Tabi ki bu, kilisenin görevlerinden sadece birisi. Fakat İsa şunu diyor: “Işığınız insanların önünde öyle parlasın ki; iyi işlerinize bakıp, göklerde olan Babanızı yüceltsinler.” Yani İsa şunu demek istiyor: Kilise, Kutsal Ruh’un meyvesi olan işleri gösterdikçe insanlar Tanrı’ya çekilecektir.

 

4. Katoliklik (Evrensellik):

“Katolik” kelimesi 2.yy.’dan itibaren kiliseyi tanımlamak için kullanılmıştır. Genel olarak bizler “Katolik” kelimesini işittiğimizde; aklımıza Roma Katolik kilisesi gelir. Bu nedenle Protestanlar genelde bu kelimeyi kullanmak istemezler. Örneğin; her Pazar okuduğumuz Elçilerin İnanç Açıklamasında ‘Kutsal Katolik Kilisesi’ demek yerine, ‘Kutsal Evrensel Kilise’ diyoruz. Buradaki “Katolik” kelimesi, ‘Evrensel’ anlamına gelir. Gerçek Katolik kilise de, Evrensel olan kilisedir. Eğer bizler gerçek Elçisel öğretiye bağlı kalıyorsak; bu demektir ki bizler, Katolik kilisesi üyeleriyiz.

 

Peki neden kiliseyi tanımlamak için bu kelime kullanılıyor? Teologlar, kilisenin Katolikliğini, bu terimin çağları kapsamış olmasından yola çıkarak kullanmışlardır. (Yani Katolik-Evrensel terimini) Tarihin başından sonuna dek, tek bir kilise bulunmaktadır. Bunun anlamı şu demek değildir: “Tek önemli olan, benim İsa Mesih’e olan imanımdır.” Yani şunu diyemeyiz: “Benden önceki Hristiyanların, Hristiyanlığı nasıl anladıkları benim için önemli değil.”

 

Neden tavır ya da düşünüş yanlıştır? Çünkü bizler yalnızca büyük ve tek bir kilisenin, şu anda var olan küçük bir parçasıyız. Tüm tarih boyunca İsa Mesih, kilisesini toplar. Tüm tarih boyunca İsa Mesih kilisesini korur ve kilisesine öğretir. Bu nedenle İsa Mesih’in kilisesine 3.yy.da vermiş olduğu öğretiyi, bizlerin anlaması oldukça önemlidir. Katoliklik ifadesi, kilisenin tek bir ulusla kısıtlı olmadığını anlatmak için kullanılır. Bundan da kastettiğimiz İsrail’dir. Westminster İnanç Açıklamasında (XXV/2) kiliseyi şöyle tanımlıyor:

“Gözle görülen kilise de, müjdenin yetkisi altındadır. (Bu kilise, önceden yasa altında olanlar gibi tek bir ulusa kısıtlı değildir.).”

Mesih’in gelişiyle kilise, tüm uluslara yayılıyor. Bunu da Elçilerin İşleri Kitabın’da okuyoruz. Bu Kitabın başında İsa, öğrencilerine ilk olarak “Kudüs’te, Yahudiye’de, Samiriye’de ve daha sonra da tüm dünyada benim tanıklarım olacaksınız.” diyor. Ve bizler Elçilerin İşleri Kitabın’da kilisenin Kudüs’ten, Roma’ya kadar nasıl ilerlediğini görüyoruz. Bu nedenle kilise Evrenseldir. Çünkü artık tüm uluslara yayılmaktadır. Peki kiliseyi Katolik yapan şey nedir?

Buna cevap verebilmek için, tekrar İsa Mesih’e bakmamız gerekir.

 

Efesliler 1.20-23 ayetlerinde dirilmiş olan Mesih’e her şeyin üzerinde yetki verildiğini okuyoruz. Artık Mesih’in hükmedişi, evrensel bir hükmediştir. Bu nedenle Tanrı O’nu, her şeyin üzerinde atamış ve her şeyi O’na bağlı kılmıştır. Efesliler 1.23 ayetinin sonunda görüyoruz ki, kilise; her yönden, her şeyi dolduranın doluluğudur. Bu nedenle İsa Mesih, Evrensel Rab’dir. Bunun sonucu ise şudur: Kilise, İsa Mesih’in Evrensel Bedeni’dir. Bu nedenle Katoliklik, kilisenin İsa Mesih’le olan ‘Bir’liğinden gelir. Katoliklik ya da Evrensellik, Tanrı’nın verdiği kurtuluşun her ulus için olmasından kaynaklanır.

Vahiy 5:9 Yeni bir ezgi söylüyorlardı:

Tomarı almaya

ve mühürlerini açmaya layıksın !

Çünkü boğazlandın,

Ve her oymaktan, her ulustan

İnsanları kendi kanınla

Tanrı’ya satın aldın.

 

Yuhanna 3:16 ayetinde şunu mu okuyoruz? “Tanrı İsrail’i öyle çok sevdi ki; kaybolmasınlar diye onlara Biricik Oğlu’nu verdi.” Hayır, bu ayet böyle değil: “Tanrı dünyayı (tüm ulusları) o kadar çok sevdi ki; (onu kurtarmak için) Biricik Oğlu’nu verdi.”. Aynı şekilde Elçilerin İşleri 17:30 ayetinde “... (İsa Mesih’in gelmiş olmasından ötürü) Tanrı, artık her yerde herkesin tövbe etmesini buyuruyor.”

 

Bazı ülkelerde çok az sayıda Hristiyanlar vardır. Ve bu Söz bu kimseler için çok önemlidir. Bizler Müjde’nin her ulusu ve her kişiyi kapsadığını biliyoruz. Tanrı’nın Mesih’teki mesajı; Evrensel geçerliliktedir ve tüm herkes için doğrudur. Bu nedenle her ne kadar bazı ülkedeki Hristiyanların sayısı çok az gözüküyorsa da; bu bizleri Müjde’yi paylaşmaya teşvik etmelidir. İncil’in Katolikliği konusunda, neleri getirdiğini, hangi sonuçları doğurduğunu anlamak için; Kutsal Kitap’tan bir ayete daha bakalım:

Koloseliler 3: 11 Bu yenilikte Grek ve Yahudi, sünnetli ve sünnetsiz, barbar, İskit, köle ve özgür ayrımı yoktur. Mesih her şeydir ve her şeydedir. 12 Böylece, Tanrı'nın kutsal ve sevgili seçilmişleri olarak yürekten sevecenliği, iyiliği, alçakgönüllülüğü, sabır ve yumuşaklığı giyinin. 13 Birbirinize hoşgörülü davranın. Eğer birinizin ötekinden bir şikâyeti varsa, Rab'bin sizi bağışladığı gibi, siz de birbirinizi bağışlayın. 14 Bunların hepsinin üzerine yetkin birliğin bağı olan sevgiyi giyinin.

Pavlus’un burada adını saydığı farklı gruplara dikkat edin! Grekler ve Yahudiler’den, Barbarlar ve İskitliler’den bahsediyor. Fakat şunu söylüyor: “Bizler artık bu başlıklarla, bu isimlerle tanımlanmıyoruz.” Bizler Mesih İsa’ya geldiğimizde; ulusal kişiliklerimizi kaybetmiş değiliz. Fakat ayırt edici özellikte olan bu sıfatlar, Mesih’in Bedenin’de önemini ve merkeziyetini kaybeder. Bu nedenle bir kimse bize: “Nerelisin?” diye sorduğunda; kendi kendimize: “Ben Hristiyanım!” diyebilmeliyiz.

 

Pavlus bu konuda Yahudilerle oldukça çekişiyordu. Çünkü diğer ulustan kişilerin Müjde’yi kabul edebilmeleri için, öncelikle Yahudi olmaları gerektiği savunuluyordu. Yani şunu söylüyorlardı. “İsa Mesih’e iman etmek yeterli değildir. Sünnet olmak da gerekir.” Bu kişiler, böyle davranarak aslında kilisenin Evrenselliğini inkar ediyorlardı. Pavlus da şunu savunuyordu: “Hayır ! Kilise sadece bundan ibaret değildir.” 11. ayetin sonunda “Mesih her şeydir ve her şeydedir” diyor. Bu nedenle kilise, bir Yahudi ya da Amerikan geleneği, düşünüşü değil; Mesih’in doluluğudur... Bu da herkes için geçerlidir. Şimdi bu gerçeklerin getirdiği sonuçlara bakalım:

 

         A-) Bizler kişisel ve kültürel farklılıklarımızın, Mesih’te birleştirilmiş olan topluluğu bozmasına ya da bölmesine izin vermemeliyiz.

 

         B-) Kilisenin Katolik (Evrensel) olması bizleri kültürel farklılıkları aşıp; bunları sadece göreceli kavramlar olarak algılamaya itmektedir. Çünkü bizleri birleştiren şey, kültürel geçmişimiz, düşüncemiz, zekamız, deneyimlerimiz değil; her şeyin üzerinde olan Rab bizleri birleştirmektedir. Bu da bizlerin kendi başına, kendi gücümüzle  yapabileceği bir şey değildir. Bu nedenle hatırlanması gereken şey; kilisenin Katolikliği ya da Evrenselliği, bir armağandır... Bu öyle bir armağandır ki; bizler Tanrı’ya gerçekten de yalvarmalıyız. Bu gerçeğin, bu Evrensel ‘Bir’liğin güncel ilişkilerimizde kendisini daha da fazla ortaya koymasına Rab izin versin, yardım etsin!

 

III. Kilise ve Dünya

 

III. KİLİSE VE MİSYONU:

 

Şu ana kadar anlattığımız her şey, dünya ile kilisenin ilişkisine dayanıyordu. Yani kilise, İsa Mesih’le olan ilişkisine göre tanımlanır. Fakat bir anlamda İsa Mesih’in, dünya ile olan ilişkisi en az bunun kadar önemlidir. Kilise, Tanrı’nın Mesih aracılığıyla Kendisine topladığı topluluktur. Ve bu toplama işi, İsa Mesih dönene kadar devam edecektir. İsa Mesih, kilisenin Başı olarak sürekli kilisesini toplamaya devam etmektedir. Bu nedenle sürekli olarak toplanma, kilisenin doğasını tanımlar. Bu aktif toplama olayı olmaksızın, kilise gerçek anlamına ulaşamaz. Bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse:

Kilise, misyonundan ayrı olarak düşünülemez. Kilisenin misyonunu çok açık bir şekilde tarif eden bir ayet var:

Matta 28:16-20 On bir öğrenci Celile’ye, İsa’nın kendilerine bildirdiği dağa gittiler. İsa’yı gördükleri zaman O’na tapındılar. Ama bazıları kuşku içindeydi. İsa yanlarına gelip kendilerine şunları söyledi: ‘Gökte ve yeryüzünde bütün (her) yetki bana verildi. Bu nedenle gidin, bütün (her) ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin. Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin. İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle beraberim.”[8]

Bu ayetlere bakmadan önce, Matta Kitabın’da bu ayetlerin yerine bakmak gerekir. Matta, tüm Kitabını, İsa Mesih’in doğumu, öğretileri, mucizeleri ve tüm bunların öğrencileri için getirdiği sonuçları anlatmakla geçirdi. 26. ve 27. bölümlerin hepsi de İsa Mesih’in ele verilişi, suçlanması ve çarmıhtaki ölümü ile ilgilidir. 28. bölümde, İsa Mesih’in ölümden dirilişini okuyoruz. Müjde’nin doruk noktasında, yani İsa Mesih’in hayatı ve kurtarış işinin en sonunda, kiliseye bir görev verilmektedir. İsa Mesih’in tüm hayatı ve görevi, kiliseye verilen bir buyrukta özetleniyor. Aslında Matta bilerek Kitabını bu buyrukla bitiriyor. Çünkü kilisenin misyonu; bu bölümden önce gelen her şeyin gerekli bir sonucu olarak bulunmaktadır (Bu buyruk, İsa’nın yaşamı, ölümü ve işlerinin gereği olarak buradadır.). Diğer bir deyişle. “Gidin, ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin” buyruğu, diğer buyruklar arasındaki bir buyruk değildir. Bu görev, Mesih’in gelişine dek kiliseye verilmiş tek bir görev ve tek bir buyruktur.

 

1. Sınırsız yetki

Diyor ki: “Gökte ve yeryüzünde bütün (ya da her) yetki bana verildi.” Fakat burada dikkat edin! İsa Mesih öğrencilerine ne yapmaları gerektiğini ya da sorumluluklarının ne olduğunu söyleyerek sözlerine başlamıyor. İsa Mesih kilisenin misyonunu Kendi sahip olduğu Güç ve Kudretin içersinde tanımlayarak sözlerine başlıyor. Tüm bu Kitap boyunca İsa Mesih; Kral’ın Hükümdarlığından, Göklerin Egemenliğinden ve bu Egemenliğin gelişinden bahsetmektedir. Diyor ki: “Dirilişinden ötürü İsa, bu Hükümdarlığı artık  eline almıştır.” Ve Baba yaradılışın üzerindeki her şeye hükmetmesi için tüm yetkiyi İsa’ya vermiştir. Öyle ki, öğrenciler zor zamanlarda ya da düşman bir dünya içersinde bu mücadeleyi verirken; güvende olabilsinler. Mesih, her şeyin üzerinde Kral ve Kudretlidir. Mesih’in üzerinde yetki sahibi olduğu şeyler arasında acı çekmek, dönemin dini önderlerinden baskı görmek de vardır. Bu yetki Roma imparatorluğunu da kapsamaktadır. Mesih, tüm bunların üzerinde yetki sahibi ve Kudretlidir. Aynı mesaj bugün, bizler için de geçerlidir. Bunun anlamı da şudur:

         Bizler Krallığın işlerini, hizmetini yapmak için; kendi gücümüzle ortaya çıkmamalıyız. Fakat tüm güce ve yetkiye sahip olan, ve bu gücü kullanan Kişi’nin Gücün’de gitmeliyiz.

Bizler bu hizmeti sürdürürken, tüm engelleri kıran ve Krallığının ilerlemesi için Gücünü gösteren Kralın Kendisidir.

 

Bu buyruğa bakarken; dikkat etmemiz gereken şey şudur: Aslında bu buyruk, imkansız bir buyruktur. Bizler öğrenciler yetiştiremeyiz. Zira bizler insanların yüreklerinin içine girip; onları Mesih’e döndüremeyiz. Bizlere tüm bu Kitaplarda gösterilen şey şudur ki; hiçbir insan Tanrı’ya dönmek ve O’na boyun eğmek istemiyor. Fakat buna rağmen İsa: “Gidin ve ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin.” diyor. Bunu nasıl başarabiliyoruz? Çünkü İsa Mesih’e, bu kişilerin yüreklerine girerek onları Tanrı’ya döndürmesi için tüm yetki ve güç  verilmiştir.   Bu nedenle bizim buradan alacağımız çok güçlü bir teşvik vardır.

 

2. Sınırsız Bir Görev:

         (Buna da Matta 28.19. ayette rastlıyoruz.) “Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin.” Belki öğrencileri İsa Mesih’le dolaştıkları zamanlarda, görevlerinin yalnızca İsrail’le sınırlı olduğunu düşünüyorlardı. Aslında Elçilerin İşleri bölümünde karşımıza çıkan soru şudur:  “İsrail ne zaman krallığı alacak?” (Elçilerin İşleri 1.6). Yani Mesih’in dirilişinden sonra bile aslında öğrenciler, misyonlarının ne olduğu konusunda bazı yanlış anlamalar içindeydiler. Bu nedenle İsa, öğrencilerin kesinlikle bilmeleri gereken bir şey söylüyor... “Bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin” diyor. Peki İsa burada neden sadece “uluslara” değil de; “bütün uluslara gidin.” diyor? Bunun yanıtını Matta 24. bölümde görüyoruz:

Matta 24:14 Göksel Egemenliğin bu müjdesi tüm uluslara bir tanıklık olmak üzere bütün dünyada duyurulacak, ve son o zaman gelecektir.

İsa Mesih bu ayette göğe çıkışından gökten tekrar gelişine dek olması gereken olaylardan bahsediyor. Ve kilise tarihi sürecinde, bazı olayların gerçekleşmesi gerektiğini vurguluyor. Fakat söylediklerinin en önemlileri bu ayetlerde bulunuyor:

“egemenliğin bu müjdesi tüm (yani bütün) uluslara vaaz edilecek ve ondan sonra da “son zaman gelecektir” diyor.

Peki bunun anlamı nedir? Yani İsa Mesih’in geri dönüşü, bizlerin ulusları öğrencileri olarak yetiştirmemiz ve Müjde’yi bütün uluslara yaymamızla ilişkilidir. Şu ana kadar gördük ki; Tanrı’nın amacı, tahtının etrafında tüm uluslardan, tüm halklardan, tüm oymaklardan kişileri toplamaktı. İşte Tanrı’nın tarih içersindeki amacı budur... Bu da bizlere, tüm davranışları içersinde kilisenin motivasyonunun bu olması gerektiğini gösterir.

 

Hristiyanlar olarak yaşadığımız yerlerde Müjde’yi duyurmak için, biraz daha güçlenmeyi ya da çoğalmayı bekliyor olabiliriz. Fakat İsa’nın, daha ilk baştan bizlere hatırlattığı şey oldukça önemlidir. Bizlerin öncelikleri, İsa Mesih’in önceliklerine göre planlanmalı ve düzenlenmelidir. Bu ayete göre İsa Mesih bizleri, tüm bu ürüne bakmaya teşvik ediyor.

 

3. Sınırsız Bir Mesaj:

         İsa Matta 28.20. ayette şöyle diyor: “Size buyurduğum her şeye uymayı onlara öğretin.” Bizler Grekçe, orijinal metne baktığımızda; bu ayetlerin tümünde tek bir buyruk olduğunu görüyoruz. Tek buyruk şudur: “Öğrencilerim olarak yetiştirin” Burada “vaftiz edin” ve “öğretin” kavramları da kişilerin öğrenciler olarak yetiştirilmesinde kullanılan araçlar olarak belirtiliyor. Eğer tam anlamıyla çevirecek olsaydık; şöyle diyecektik: “Vaftiz ederek ve öğreterek; onları öğrencilerim olarak yetiştirin”. Burada İsa aslında önemli bir ifade de kullanmaktadır: Bu da, herkesi öğrencileri olarak yetiştirirken; Mesih’in öğrettiklerinin hiç birisini ihmal etmememiz gerektiğidir. Öğretisindeki her şey önemlidir ve bu kişilere her şey aktarılmalıdır. Bize Baba’dan gelen İsa Mesih’tir. İsa diyor ki: “Baba’nın kendisine gösterdiği her şeyi, İsa da bize bildirdi.” Bu nedenle İsa Mesih’in öğrencilerine, Baba’nın İsa’ya öğrettiği her şey açıklanmış, gösterilmiş ve öğretilmiştir. Bu da şunu gerektirir: Bizler kendi ülkemizde ya da başka uluslarda öğrenciler yetiştirirken; bu öğrencilerin İsa Mesih hakkındaki bilgilerinin mutlaka tam olmasına dikkat etmek zorundayız... Bu da pastör olan ya da pastörlüğe aday kişiler için, öğretişimizin ve vaaz edişimizin tek bir amacı olduğunu gösterir. O da, Mesih’te bizlere açıklanan her şeyin, tüm öğretinin, tamamıyla aktarılmasıdır.

         İşte burada da Elçisel mesajın ve Elçisel kilisenin önemini görüyoruz.

 

4. Sınırsız Bir Varlık:

Matta 28.20. ayetine tekrar bakalım: “İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim” diyor. İsa Mesih bu buyruğa nasıl bir vaat vererek başladıysa; yine bir vaat vererek bitiriyor. Tekrar söylüyorum: İsa Mesih bizlere burada sadece bir görev vermiyor.

Burada bizler önemli bir şey görüyoruz. İsa burada yalnızca tek bir buyruk veriyor: Ama bu buyruğu Kendi vaadi ve Kendi Varlığının çerçevesi içersinde bizlere sunuyor. Bütün gücü almış olan Kendisidir. Ve bu işi tek başımıza yapmamamız için, yanımızda ve içimizde çalışan; İsa Mesih’in Kendisidir. Bu da şunu hatırlatır: Yaptığımız hiçbir şey için böbürlenmemeliyiz !

 

I.Korintliler 15:10 ayetinde Pavlus, bir elçi olarak Kendi hizmetinden bahsediyor. Ve bunu diğer elçilerin işleri ile karşılaştırıyor: “...Elçilerin hepsinden çok emek verdim. Fakat aslında ben değil, Tanrı’nın bende olan lütfu emek verdi” diyor. Bizler hizmet ettiğimizde ve hizmetimiz meyve verdiğinde; bu meyvelerin aslında bizlerin içinde çalışan Mesih’in gücü ve lütfu olduğunu bilmeliyiz. Yine aynı sebeple, kendimizi sırf yalnız hissediyoruz diye de, teşviğimizin  kırılması gerekmez. Çünkü en kötü durumlarda bile, İsa Mesih’in bu Söz’ü hala geçerlidir: “Dünyanın sonuna kadar, her an sizinle birlikteyim”

         Bu ifade çok önemlidir. Çünkü Matta İncili’nin başında ve sonunda bulunmaktadır.

Matta İncil’i, meleğin Yusuf’a nasıl göründüğünü açıklayarak başlıyor. Ve daha sonra şu yorumu sunuyor:

Matta 1:22-23 “Bütün bunlar, Rab’bin peygamber aracılığıyla bildirdiği şu sözün yerine gelmesi için oldu: ‘İşte, kız gebe kalıp bir oğul doğuracak. O’nun adını İmanuel koyacaklar.’ İmanuel, ‘Tanrı bizimle’ demektir.”

Matta, İncili bu doğacak bebeğin “Tanrı bizimle” demek olduğunu söyleyerek başlıyor. Yani Tanrı içimizdedir. Ve yine Matta, bu İncil’in sonunda da şöyle diyor: “Her ne kadar İsa’nın dünyasal hizmeti tamamlanmış olsa da; yine Ruh’u aracılığıyla İsa Mesih bizimle birliktedir, içimizdedir.” İsa Mesih’in varlığı; yalnızca kişisel bir varlığın, bir kahramanın ya da bir meleğin varlığı değildir. İsa Mesih “Bizimle olan Tanrı’dır”, İmanuel’in varlığıdır Ve Tanrı bizimledir. Bize verdiği kilise hizmeti tamamlanıncaya dek, bizimle birlikte çalışacaktır.

Bu çağların sonuna kadar, İsa Mesih’in varlığının bizimle olacağı vaadi, her zaman güvenmemiz gereken bir vaattir. Bu çağın sonunda İsa Mesih artık görkemini bizlerin içinde ve etrafında, bizler için göstermek üzere tekrar gelecektir. Tüm sonsuzluk boyunca O’nun tahtı etrafında oturacağız..

 

III.B. Kilise Ve Göklerin Egemenliği:

Göklerin Egemenliği, her dört İncil’de de merkezi bir konudur. Hatta tüm Yeni Antlaşma’nın merkezi konusu olduğunu bile söylemek doğru olur. Yani İsa Mesih İyi Haber’i, Müjde’yi vaaz etmeye başladığında; Göklerin Egemenliği haberini bildiriyordu. Bu nedenle Markos 1. bölüm, 14-15. ayetlerde İsa Göklerin Egemenliğini halka bildirmeye başlıyor ve şöyle diyor:“...Zaman doldu, Tanrı’nın Egemenliği yaklaştı. Tövbe edin, Müjde’ye inanın !” Müjde, Tanrı’nın Egemenliğinin Müjde’sidir. Tanrı’nın Egemenliği ile kilise arasındaki ilişki nedir? Bu Egemenlik hakkındaki anlayışımız, kilise anlayışımızı nasıl etkiler?

 

         a-) Anlamamız gereken ilk şey; Yeni Antlaşma asla kiliseye, “Tanrı’nın Egemenliği”  ya da “Göklerin Egemenliği” ismini vermez. Bunun çok iyi bir sebebi vardır: Çünkü Egemenlik, yani Krallık; Tanrı’nın nihai olarak her şey üzerindeki hükmüdür. Yani düşünülebilecek en kati, en geniş kapsamda bir hükmediştir bu. Mesih geri döndüğü zaman bütün yaradılış, Tanrı’nın Mesih içersinde gösterdiği Krallığını fark edecek ve herkes diz çöküp O’na tapınacak. Tüm evren, İsa Mesih’in Egemenliğine boyun eğdiği  zaman, Tanrı’nın (Göklerin) Egemenliği gerçek anlamda gelmiş olacak. Eğer İsa Mesih: “Göklerin Egemenliği içinizdedir (aranızdadır)” diyorsa; bununla kastettiği şey: Bu Krallık, Kral olan Kişide bulunuyor demektir. Bu Kişi de İsa Mesih’tir. İsa Mesih de topluluğunun arasında bulunuyor. Ancak bu manada İsa: Göklerin Egemenliği içinizdedir (aranızdadır) diyebilir. İsa Mesih, Beden almış Göklerin Egemenliğidir. Bu nedenle İsa Mesih’in dünyadaki Varlığı, O’nun Krallığı’nın dünyadaki Varlığı demektir.

 

Bu dört Müjde’ye göre, Tanrı’nın Egemenliği (Göklerin Egemenliği), İsa Mesih dünyaya geldiğinde kurulmuştur. Fakat özellikle İsa Mesih’in ölümünde, şeytanın hükümranlığı yenildiğinde kurulmuş ve oturtulmuştur.

 

Yuhanna 12:31-33 Bu dünya şimdi yargılanıyor. Bu dünyanın egemeni şimdi dışarı atılacak. Ben yerden yukarı kaldırıldığım zaman bütün insanları kendime çekeceğim. İsa bunu, nasıl öleceğini belirtmek için söylüyordu.

İsa burada: “O’nun yukarı çekilmesi ve ölümü ile, şeytanın hükümranlığının kırılacağını ve yargılanacağını “söylüyor. Yani Mesih’in çarmıhtaki ölümü, bu dünyanın yargılanmasını gerçekleştiriyor. Günahlı kadın ve erkeklerin hak ettiği cezayı, burada İsa Mesih Kendi üzerine alıyor. Bu ayetler de aslında dünyanın ne kadar günahlı olduğunu gösteriyor. Bunları söyledikten sonra İsa şunları söylüyor: “Artık bu dünyanın egemeni dışarı atılacak.” İsa Mesih’in ölümü ile artık şeytanın hükümranlığı yeniliyor ve Göklerin egemenliği zaferli çıkıyor. Göklerin Egemenliği aslında en geniş kapsamda, Sonsuz bir gerçektir. Tanrı’nın Mesih’te sunduğu sonsuz kurtuluşla eş anlamlıdır. Ve bu Krallık tüm yaradılışın yenilenmesini ve ölümün kırılmasını ve öldürülmesini içermektedir.

Bu nedenle Esinleme Kitab’ındaki Tanrı’nın hükmedişi, Kuzu’nun Düğün Şöleni ile bir arada gösteriliyor.

Vahiy 19:6-9 Sonra büyük bir kalabalığın sesini, gürül gürül akan suların ve güçlü gök gürlemelerinin sesini andıran sesler işittim.

‘Haleluya !’ diyorlardı.

‘Çünkü gücü her şeye yeten Rab Tanrımız

egemenlik sürüyor.

sevinelim ve coşalım !

O’nu yüceltelim !

Çünkü Kuzu’nun düğünü başlıyor,

O’nun gelini hazırlandı.

Giymesi için ona temiz ve parlak,

İnce keten giysiler verildi.’

İnce keten, kutsalların adil işlerini simgeler. Melek bana, ‘Şunu yaz’ dedi. ‘Ne mutlu Kuzu’nun düğün şölenine çağrılmış olanlara !’Ve şunu ekledi: ‘Bunlar gerçek sözlerdir, Tanrı sözleridir.”

Melek burada neden “Haleluya!” diye bağırdı? Çünkü gücü her şeye yeten Rab Tanrı’mız Egemenlik sürüyor. Ve bundan sonraki ayette gördüğümüz gibi bu Egemenlik de Kuzu’nun Düğün Şöleni ile birlikte olmaktadır. Kurtuluş artık insanlara sunulmuştur. Ve artık kilisenin kurtuluşu tam bir gerçeklik haline gelmiştir. Bu nedenle kilise, Krallıkla ya da Göklerin Egemenliği ile eş anlamda olamaz. Zira Göklerin Egemenliği en derin manada, Tanrı’nın  Sonsuz kurtuluşunu göstermektedir. Fakat kilise dünyada varlığını sürdürürken, hala kurtuluşunun sonuca erdirilmesini, tamamlanmasını beklemektedir. Egemenliğin gerçekliği, kilise gerçekliğinden sonsuz derecede ileridedir. Bu ikisi eş anlamlı olmamakla beraber, yine de aralarında çok yakın bir ilişki bulunur. Kilisenin nihai amacı, Tanrı’nın Egemenliğidir. Kilise, Tanrı’nın Egemenliği için var olmaktadır. Aslında şöyle bile diyebiliriz: Şu anki çağda yalnızca ve yalnızca kilise, Tanrı’nın bilgeliğini dünyaya gösteren araçtır. Sonsuz Krallık, bu çağda görünür bir şekilde bizlere sunulmaktadır. Fakat bu yalnızca bizim karşımıza kilisede çıkar. Matta 16. bölümde, Yeni Antlaşma’nın, kilise öğretisi hakkında kullandığı çok merkezi bir ayet veriliyor:

Matta 16:16-19 “Simun Petrus: ‘Sen, yaşayan Tanrı’nın Oğlu Mesih’sin’ cevabını verdi. İsa ona, ‘Ne mutlu sana, Yunus oğlu Simun !’ dedi. ‘Bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babamdır. Ben de sana şunu söyleyeyim, sen Petrus’sun ve ben topluluğumu bu kayanın üzerine kuracağım. Ölüler diyarının kapıları ona karşı direnemeyecek. Göklerin Egemenliğinin anahtarlarını sana vereceğim. Yeryüzünde bağlayacağın her şey göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde çözeceğin her şey göklerde de çözülmüş olacak.”

Elçilerin temsilcisi olarak Petrus’un bir “kaya” olarak nitelendirildiğini görüyoruz. Yani elçilerin verdiği İnanç Açıklaması ‘kayası’ üzerine bu kilisenin kurulacağını söylemiştik. Petrus burada, elçisel ikrarın bir temsilcisidir. Fakat Göklerin Egemenliğinin anahtarlarının ona verilmesi, yine temsili bir şeydir. Bunun anlamı da şudur:

         Aynı İnanç ikrarı, Göklerin kapılarını açacak ya da kapatacaktır. İsa bu anahtarları tüm kiliseye veriyor. Zira kilise bu öğreti üzerine kurulduğu ve öğreti, bu kapıyı açıp-kapadığı için; bu anahtarlar tüm kiliseye veriliyor. Kilisenin bu Müjde’yi duyurması aracılığıyla insanlar İyi Haber’i alırlar ve Göklerin Egemenliğine girebilirler. İnsanlar kendilerine bildirilen bu Müjde’yi reddettiklerinde, Göklerin Egemenliğinin kapılarının yüzlerine kapandığını görürler.

 

Bu nedenle her ne kadar kilise ile Göklerin Egemenliği eş anlamlı şeyler değilse de; ayrılamayacak bir şekilde de birbirlerine bağlıdırlar. Kilisenin Müjde’yi vaaz etmesi, Tanrı Egemenliğinin ilerlemesinin; aracılığıyla yapıldığı ilk yoldur. Tanrı’nın Egemenliğinin, Yeni Antlaşma’da ne kadar büyük bir yer tuttuğunu gördüğümüzde; kilise olarak ne kadar büyük bir sorumluluk altında olduğumuzu da fark ederiz.

 

Aynı zamanda İsa Mesih’in Kendi kilisesine bu sorumluluğu ya da Krallığı vererek; ne kadar büyük bir ayrıcalık tanıdığını da görürüz. Yeni Antlaşma bizlere, İsa Mesih’in Kral olarak hükmettiğini gösterir. Baba’nın sağ tarafında oturmuş olan Mesih’tir. Yani bu da demektir ki; her şeyi yönlendirmek için yetki Kendisinde bulunmaktadır. Bu hükmediş ve bu güce, her nerede itaat edildiği görülürse; Tanrı’nın Egemenliği de o yerde fark edilmiş ve görülmüş olur.

 

Peki bu nerede oluyor? Bu, kilisede olmaktadır. Kilise ve Göklerin Egemenliği, bir arada gider. Aslında şöyle diyebiliriz: Kilise ve Göklerin Egemenliği, birbirlerinin gelişimini sağlamak için planlanmıştır. Bir kimse kiliseye girdiğinde, kurtuluşu aldığında; Krallık genişlemektedir. Göklerin Egemenliğinin ilerleyişi de kendisini, kilisenin büyüyüşünde gösterir. Bir teolog şöyle söylemiş: “Kilise, Tanrı’nın Egemenliğinin bir işareti ve aracıdır.” Aynı kişi kilisenin, Göklerin Egemenliğinin bir ön tadımı olduğundan da bahsetmiştir. Sonsuz Egemenliğin neye benzeyeceğini yalnızca kilisede (bir parçasını) görebiliriz. Bizler Rab’bin Sofrasından almak için toplandığımızda; O’na övgüler sunduğumuzda, adeta sonsuzluğa küçük bir adım atmış oluruz. İsa Mesih bizlere: “Gelin, alın ve yiyin, bu Ben’im Bedenim’dir” dediğinde; bizler sonsuzlukta  gerçekleşecek olan bu Düğün Şölenini, önceden tatmaya başlamışızdır. Birbirimizle olan ilişkilerimizde büyüdüğümüzde, olgunlaştığımızda; Göklerin Egemenliğinin Sonsuz Barıştırmasının neye benzeyeceğini daha iyi görürüz.

 

Peki tüm bunların sonuçları nelerdir? Bizler Tanrı Egemenliğinin gerçeğine baktığımızda; ki bu bize kilise aracılığıyla verilmiştir, gerçekten de kilisenin ne kadar değerli olduğunu daha fazla anlarız. Çünkü yalnızca bu şeyler kilise içinde tadılır ve deneyimlenebilir. Zira yalnızca tapınma ve kilisenin toplu yaşantısının içersinde bizleri bekleyen bu büyük kurtuluşu tadıp, deneyimleyebiliriz.

 

Bu nedenle kilise, bir Hristiyan olarak yalnızca büyümemizin sağlandığı bir yer değildir. Kilise, aynı zamanda Göklerin Egemenliğinin ve kurtuluşun ne olduğunu anlamamız konusunda gereklidir. İsa Mesih, Matta 13. bölümde, 44-46. ayetler arasında, Tanrı’nın Egemenliğini çok değerli bir inciye benzetmektedir. Ve biz de, bu incinin ne kadar değerli olduğunu anlayarak; kilisenin gerçek değerini kavrayabiliriz. Kiliseyi, bir altın yüzüğün üzerine yapıştırılmış inci olarak örneklersek; bu hiç de yanlış bir düşünce olmaz.

Bu inci sahip olduğu değerden ötürü, üzerinde bulunduğu altın yüzüğe de çok büyük bir değer kazandırır. Göklerin Egemenliğinin değerinin anlaşılması, Mesih’in kilisesinin farkına varılıp; sevilmesini sağlayacaktır.

 

         b-) Anlamamız gereken ikinci şey; kilisenin, Göklerin Egemenliğinin bir işareti ve aracı olması gerçeği, kilisenin devamlı olarak kendisinden daha ileriye bakmasını gerektirir. Çünkü eğer kilisenin gerçek tanımı kendisinde değil de, Göklerin Egemenliğinde ise; bu da demektir ki kilise, her zaman için gözlerini geleceğe ve Göklerin Egemenliğine dikmelidir. Yalnızca kilise üzerine odaklanmanın tehlikeleri vardır. Zira tüm dikkatimizi kiliseye çevirirsek; Göklerin Egemenliğini unutabiliriz. Daha sonra da bütün önceliğimiz kilise binası, kilise programları, kilise üyelerinin kaç kişi olduğu, kimin gelip, kimin gelmediği v.b. gibi konular olacaktır. Tabi ki bunların da önemi vardır. Şayet tüm dikkatimizi ve zamanımızı bunların üzerinde harcıyorsak; önceliklerimizi yalnızca ikinci derecede önem taşıyan şeylere göre ayarlamış olacağız.

 

Ne yazık ki Amerika’daki birçok kilise, bu örneği sergiliyor. Amerika’da büyük binaları ve kalabalık üyelere sahip, yoğun programlı kiliseler görmek mümkün. Fakat bu kişilerin bütün ilgi odağı, kilisenin kendisi olmuştur. Buradaki tehlike şudur: Kilise artık sonsuzluğa bakmak yerine; içine kapanmış ve sürekli kendisine bakmakla meşguldür. Tabi ki bu tehlike, bütün dünyada söz konusudur. Bu nedenle Mesih, kiliseden çok daha ileriye gözlerimizi dikmemizi istemektedir. Yani nihai olarak, O’nun Egemenliğine bakmamız gerekir. Sonsuz Egemenlik kendisini, kilisede gösterir. Bu da bizleri kilise hakkında çok heyecanlandırmalıdır. Tapınırken ve topluluk olarak olgunlaşırken; bizi motive etmelidir. Pazar sabahları olan ibadetleri, sadece belirli bir yükümlülük olarak değil; sonsuzluğun bir ön tadımı olarak algılamalıyız. Arkadaşlıklarımıza ve dostluklarımıza da geçici olarak değil; sonsuz bir barıştırılma kapsamı içersinde, Baba’nın önünde zevkini çıkarabileceğimiz bir ilişki olarak bakmalıyız.

 

Bizler sürekli olarak amaçlarımızı ve kilise için olan vizyonumuzu, devamlı Tanrı’nın Sonsuz Egemenliğinin amacı ile eşit düzeyde ve paralellikte tutmaya çağırılmaktayız. Tabii ki günümüz kilisesi ile , gelecekte bizi bekleyen Göklerin Egemenliği arasında sonsuz bir ayrım bulunmaktadır. Önümüze konulan bu resim şu an içinde bulunduğumuz kilise ile Göklerin Egemenliğini eşleştirmeye çaba sarf etmemizi sağlar. Öyle ki kilise, gittikçe daha fazla Tanrı’nın sonsuz kurtarışını ve Egemenliğini getiren araç ve bir işaret olabilsin.

 

Kiliseyi, gittikçe Göklerin Egemenliğine yaklaştırmaya çağırıldık. Öyle ki, Tanrı’nın kurtarışı kilise içinde daha büyük bir ölçüde gözüksün. Ve Tanrı bizlere bunu yapmak için, lütuf ve güç versin!

 

 

+++++++++++++++++++++++++++++++

 

+ Bu kısım basılmayacak +

 

+++++++++++++++++++++++++++++++

 

 

Tanrı’nın Egemenliğini duyurulması için, kilise sadece bir araç mı ?

Evet. Daha sonra da görünmez kilise olarak, Tanrı ile sonsuza dek birlikte olacağız. Görünmeyen kiliseyi yalnızca Tanrı görebilir. Tanrı’nın bu dünyada kullanmasını bekleyebileceğimiz tek şey, görünen kilisedir.

 

        Soru: İsa Beden alıp dünyaya geldikten sonra, Göklerin Egemenliği göründü demiştiniz. Daha önce Göklerin Egemenliği dünyada yok muydu?

        Cevap: Eski Antlaşma’da Tanrı’nın birkaç yerde hükmettiğini görüyoruz. Tanrı; yaradılışın başından, tarihin sonuna kadar her şeyin üzerinde Kudretli olarak hükmediyor. Tanrı, zaten Kral’ın Kendisi’dir. Tarih içersinde hiçbir zaman bu hükmedişine son vermiyor. Fakat bazen hükmediş şekli, bizlerin anlayışının dışında oluyor. Eski Antlaşma’da bazen rastlıyoruz. Kötü adamlar, kötü işler yapıyor. Ama Tanrı onların üzerinde bile hükmediyor. Yeni Antlaşma’da İsa Mesih geldiğinde ve Tanrı’nın Egemenliğinden bahsettiğinde; biraz daha farklı bir şeyden söz ediyor. Yeni Antlaşma’da, Tanrı’nın Egemenliği artık bir gerçek oluyor. Çünkü artık insanlar Mesih’in hükmedişine boyun eğiyorlar. Yeni Antlaşma’da Mesih’in hükmedişinin kabul edilip; boyun eğildiği yerde artık Tanrı’nın hükümdarlığı da gözüküyor. Bu da Tanrı’nın herşey üzerinde kudretli olmasından daha fazla birşeydir Bir de burada, Kral’a itaat etme olayı başlıyor. Bu anlamda Tanrı’nın Krallığı, Kral olan Mesih dünyaya gelince başlıyor.

 

           Soru: Ama İsrail de Tanrı’ya boyun eğmiyor muydu?

           Cevap: Evet, ama buradaki fark şu: Artık Yeni Antlaşma’da, Kral’ın Kendisi aralarındadır. Ör: Eski Antlaşma’da İsrail’den “Kahinler Krallığı” diye söz ediliyor.  Yeni Antlaşma’da ise en büyük fark, Mesih’in Beden alıp; dünyaya gelmesidir. Burada önemli olan soru: İnsanlar Mesih’in hükümdarlığına nasıl boyun eğiyorlar? Bu yalnızca Kutsal Ruh’un, o insanların yüreklerinde yaşayıp; Tanrı’nın Yasa’sına göre onları değiştirmesi ile gerçekleşiyor. Eski Antlaşma’da da Kutsal Ruh, kişilerin kalbinde çalışıyordu. Fakat Yeni Antlaşma’da görüyoruz ki; Kutsal Ruh bolca dökülüyor ve bunun sonucunda da yüreklerde bir itaat ortaya çıkıyor.

         Yani insanlar bu kurallara nasıl boyun eğiyor?

 Kutsal Ruh’un gücü ile...

 

          Soru: Göklerin Egemenliğinin gelişini, İsa’nın fiziksel doğumuna bağlamakla, İsa’nın vaftiz olup; görevine başlaması arasında nasıl bir ilişki var?

          Cevap: Krallık hakkında söylediklerime geri dönelim: Göklerin Egemenliği, Krallık artık vardır. Çünkü artık Mesih dünyaya gelmiştir. Daha İsa Mesih, Meryem’in karnındayken bile Kral’dır. Zira orada bulunan, Beden almış Tanrı Oğlu’dur. Yani İsa Mesih’in gelmiş olması, Krallığın gelmiş olduğunu gösterir. İsa Mesih vaftiz olduğunda; bir yetişkin olarak, çok özel bir yoldan Kutsal Ruh’u almaktadır. Mesih İsa’da Kutsal Ruh zaten vardı. Ama burada göreve başlamadan önce verilen Kutsal Ruh, adeta meshedilerek göreve başlaması içindi. Eski Antlaşma’da  kahinler nasıl göreve başlamadan önce meshediliyorlardıysa; İsa Mesih de, göreve başlamadan önce vaftizinde, Kutsal Ruh’la meshedildi. Kutsal Ruh o ana kadar İsa Mesih’in hayatında zaten vardı. Fakat o andan sonra O’na Kutsal Ruh, hizmetini tamamlayabilmesi için  farklı bir şekilde verildi.

 

 

 

 

 

 

+ 1 +

Soru: Görülebilen kilisede uygulanan sacramentlerde, Rab’bin Sofrasını almanın şekli mi; yoksa Rab’bin Sofrasına katılıp-katılmamak mı belirleyici faktördür?

Cevap: Bunun hakkında birkaç şey söyleyebiliriz: En kolay olarak örnek verebilirim.

Avrupa ve Amerika’da bazı kuruluşlar var ki; bunlar sacramentleri uygulamıyorlar. Bunlar Müjdecilik ve ibadet yapıyorlar. Hafta içersinde diğer kiliselerin yapabileceği etkinliklerde bulunuyorlar. Ama hiç sacramenteri yok. Sacramentler hakkında önemli olan ve anlamamız gereken şeylerden birisi, bunların Tanrı’dan bize geldiğidir. Yani Rab’bin Sofrası aslında bize Rab’den gelen birşeydir. İsa diyor ki: “Alın ve yiyin. Bu Benim Bedenimdir.” Şöyle düşünebilirsiniz : İsa ellerini uzatarak; “Alın ve yiyin. Bu Benim Bedenimdir.” Bu bize Rab’bin lütfu hakkında ne anlatıyor? Yani Tanrı lütfunu bize karşılıksız olarak veriyor demektir. Bizler her hafta Rab’bin Sofrasından aldığımız zaman; aslında şunu hatırlar ve kutlarız: “Rab bizler için Kendini feda etmiştir.” Tanrı’nın lütfunu bize görünür bir şekilde hatırlatan bu işareti kaldırırsanız ne olur?  Tanrı’nın hayatınıza olan lütfunun daha az farkında olursunuz. Bu nedenle, bu tip bir kafa yapısıyla varlıklarını sürdüren topluluklar, çoğu zaman kuralcı olurlar. Ve sürekli iş yapmaya çalışırlar. Peki bunlar neden çok kuralcı olmuşlardır? Çünkü bu kişiler lütuf bakış açısını kaldırmışlar ve onun yerine yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenlerle değiştirmişlerdir.

Başka bir örnek verelim:

İngiltere’de yaşayan bir kişi; çalıştığı kiliseye gelen herkese Rab’bin Sofrasın’dan verdiğini, gelen kişilerin Hristiyan olup-olmamasının fark etmediğini söylemişti. Sizce bu davranış türü bize neyi anlatıyor? “Bir iman tavrı içersinde olmadan, Mesih’in bize sağladığı bereketlerden faydalanabiliriz.” anlamına geliyor. Bu tavırla da, kilise ile dünya arasında bir ayrım kalmamış oluyor. Ve artık herkes, iman etmediği halde; İsa’nın: “Alın ve yiyin, bu Benim uğrunuza verdiğim Bedenimdir.” Sözlerinin kendisi için olduğunu düşünüyor.

Bu iki durumda da insanların Hristiyan olmadığını söyleyemeyiz. Belki de bu topluluklardaki çoğu kimse Hristiyandır. Fakat yine de sacramentleri ihmal etmekle, gözle görülebilen kilisenin haklarını belirleyen çizgiyi ortadan kaldırma tehlikesi ile karşılaşıyoruz.

 

+ 2 + ++++++++++++

Soru: Kilise Tanrı’nın Kendi ellerinin eseridir. Tanrı kilisesini kurar. Ama bazen insanların bireysel hataları sonucunda, kilise zarar görebilir. İnsanlar kötü olandan ders alıp, hatalarını telafiye çalışırlar. Tanrı tüm bu olanları daha önceden bildiğine göre, O’nun bu durumlarda etkisi nedir? Zira az önce bir örnek verdiniz. Selçuk istilası, Hun imparatorluğunun istilası gibi. Bu gibi durumlarda kilise yine de Tanrı’nın koruması altında değil miydi?

            Cevap: Bu sorunun yanıtı biraz güç. Çünkü bahsettiğimiz şey, insanların deneyim ve sorumlulukları, ve Tanrı’nın kudretinin bir arada bulununmasıdır. Aslında hala, bu iki şeyin bir arada nasıl olduğu da bir gizemdir.  Bir taraftan İsa şunu diyor: “Ben olmadan hiçbir şey yapamazsınız.” Korintoslular bölümünde ise Pavlus: “Ben diğer elçilerden daha fazla çalışmıştım. Fakat çalışan ben değil; Mesih’in bende çalışan lütfuydu.” diyor. Filipeliler 2:12-13’e bakalım: “Öyleyse sevgili kardeşlerim, her zaman söz dinlediğiniz gibi, yalnız ben aranızdayken değil, ama şimdi yokluğumda da saygı ve korkuyla kurtuluşunuzu sonuca götürmek için daha çok gayret edin. Çünkü kendisini hoşnut eden şeyi hem istemeniz, hem de yapmanız için sizde etkin olan Tanrı’dır.”

Pavlus burada aslında bizlere bir buyruk veriyor. “Kurtuluşunuzu, korku ve saygıyla sonuca götürmeye gayret edin.” diyor. Bu da bizim sorumluluğumuzu gerektiriyor. Fakat daha sonra bunu “çünkü” ile bağlıyor: “Tanrı sizin içinizde çalıştığından, bunu zaten isteyeceksiniz.” diyor.

            Bu nedenle kutsallaşmamızdaki tüm süreçte Tanrı kudretlidir, kadirdir. Diğer taraftan ise, Kutsal Kitab’ın “tamamen bozulmuşluk” hakkında ne söylediğini de hatrlamamız gerekir. Bu da insanın en temel eğilimi, Tanrı’dan uzaklaşmak olduğudur. Ve biz de Hristiyanlar olarak çoğu zaman bunu farkediyor; Tanrı’ya koşmak yerine, O’ndan kaçmayı seçiyoruz. Dolayısıyle, şu sonuca varıyoruz: Kutsallaşmada ilerleyebilmemizin tek nedeni, Tanrı’nın lütfudur. Bir bölüme daha bakalım:

 

Galatyalılar 5:16-17 “Şunu diyorum: Kutsal Ruh’un yönetiminde yaşayın. O zaman benliğin arzularını asla yerine getirmezsiniz. Çünkü benlik Ruh’a, Ruh da benliğe aykırı olanı arzular. İstediğiniz şeyleri yapmayasınız diye bunlar birbirine karşıttır.”

Pavlus burada Hristiyanlar’a hitap ediyor. Fakat günahlı doğamız hakkında söylediklerine dikkat edelim: “Hristiyanlar olarak yaşamımız süresince günahlı doğamız, Ruh’a karşı olacaktır.” Bunun anlamı da; Hristiyan yaşantımız, her zaman için mücadele içinde geçecek demektir. Bu, tamamen bozulmuşluğumuza karşı verilecek bir mücadeledir. Peki bunun anlamı ne?.......Bizlerin günahlılığı, Tanrı’nın Kudreti ile sanki yok edilmez.

Bunun anlamı şudur: Kilise her zaman için; yağışlı bir havada kayarak giden bir araba gibi yol alacaktır. Günahın tesiri bizi geri çektikçe, Tanrı’nın lütfu da bizleri ileriye itecektir. Burada baktığımızda yine Tanrı’nın Kudreti ile bizim sorumluluğumuz bir gizem olarak kalmaya devam ediyor. Kilise tarihi de bizlere günahın, Hristiyan çevrelerinde bile olsa, aslında ne kadar yıpratıcı ve yıkıcı olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle kilise tarihi yararlıdır. Çünkü bazen ruhsallığımızda çok körleşebiliriz. Dolayısıyle de kilise tarihi bu anlamda bizlere bir uyarı niteliği taşır. Fakat aynı zamanda da Mesih bizleri, Kendi vaadlerine doğru yönlendirmeye devam etmektedir. “Ben kilisemi mutlaka kuracağım..!” “Ölümün kapıları bile, Mesih’in Egemenliğini durduramayacak..!” diyor. Mesih’in mükemmel amacı mutlaka, tarih içersinde gerçekleşecektir.

            Tanrı lütfunun büyüklüğünü ve bozulmuşluğun derinliğini anladığımız zaman; şöyle düşünebiliriz: “Neden dünya bu kadar iyi bir durumda? Ve kilise neden bu kadar kötü durumda..?”

            Çünkü tamamen bozulmuşluk bize şöyle diyor: “Dünya, şu anda bulunduğu durumdan daha kötü; kilise ise, şimdiki durumundan daha iyi bir durumda olmalı..!” Yine Tanrı’nın lütfuna göre kilisenin, şu anda dünyada, çok daha üstün bir etki düzeyinde olması gerekir.

            Bu nedenle kilise, bizlerin günahlılığının derinliğini hatırlatmak için durmaktadır. Yani İsa Mesih’in dirilişinden 200 yıl sonra, kilisenin yok edilmediği gerçeği aslında; Tanrı’nın lütfunun ne kadar büyük olduğunu kanıtlar. Kilise tarihi, tarihin detaylarını anlamak yerine; bizlere Tanrı’ya ne kadar bağımlı olduğumuzu ve O’na olan ihtiyacımızı gösterir. İşte bu yüzden de dizlerimizin üzerine çökerek; Tanrı’dan, bizlere verdiği vaadlere sadık olmasını dilemeliyiz.

 

 + 3 +

      Soru: Kilise neden bu kadar önemli?

      Cevap: Aslında bu sorunun cevabının bir kısmını, yukarıdaki ayetlerde görebiliriz. Çünkü Tanrı, yalnızca Baba’dan veya Baba ve Oğul’dan da ibaret değildir. Tanrı, Baba-Oğul-Kutsal Ruh’tan ibarettir. Ki, bunun anlamı da şudur: Tanrı’nın içersinde hiçbir şekilde ikili ilişki yoktur. Hep Üçlü ilişkiler vardır. Bu da demektir ki; Tanrı’nın içersinde bile, bir topluluk mevcuttur. Ve bizler yalnızca topluluk halinde yaşadığımız zaman, Üç Kişi’de Bir olan Tanrı’yı yansıtabiliriz.

      Sorunun devamı: Yukarıdaki ayetlere bakarak şunu sormak istiyorum: Neden Katolik, Ortodoks, Presbiteryen veya Karizmatikler var? Bu ayetleri yeterince anlamıyorlar mı?

         Cevap: Bence yine biraz önce söylediğimize geri dönmek zorundayız. İlk önce bizlerin günahlarının, ayrılığa sebep olduğu durumları görüp; bu günahlardan tövbe etmemiz gereklidir. Diğer bir şey ise; bir’liğin, kurumsal bir birliği gerektirmediğidir. Değişik ülkelere gidildiğinde görülür ki; farklı yapılarda kiliselerin olması gerekmektedir. Bu nedenle kilise yapısında farklılıklar olması demek, Yuhanna 17. bölüme karşı çıkıyoruz anlamına gelmeyebilir.

           Sorunun devamı: O zaman kiliseleri bölgelere, kültürlere göre mi ayırmamız gerekiyor?

          Cevap: Olması gereklidir demiyorum. Ama olursa da bu kötü bir şey ya da günah değildir. Ama söylediğim diğer bir şeye de bakmalıyız. Etrafımızda birçok kilise vardır. Ki bunların içinde gerçek imanlılar var olabilirler. Buna rağmen onlarla çalışmakta çekingen davranıyoruz. Bu çekingenliğimizin sebebi aslında öğretilerin bazı yerlerinin gereğinden fazla vurgulanması, bazı yerlerinin de göz ardı edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Bir’lik, elçisellikle bir arada gider. Bunun anlamı da şudur: Kiliselerde,  yalnızca Kutsal Kitab’a bağlı kalma arzusu var olmalıdır. Ve eğer bir kilise: “Evet, Tanrı’nın Söz’ü yeterlidir, ama benim hayatım için daha direkt bir esinlemeye ihtiyacım var !” diyorsa; burada elçisellikle bir çatışma ortaya çıkıyor demektir. Ve yine eğer bir kilise: “İncil yeterlidir, ama gene de İncil’i anlamak için geleneklere, papaya ihtiyacımız var !” diyorsa; bu da yine elçisellikle çatışıyor demektir. Fakat yine aynı kıstasla; o kiliselere ait olan kişilerle bizler, bir paydaşlık, bir birlik içinde olamayacağımızı söyleyemeyiz.

 

Not: Fransa’da okuduğum zamanlarda arkadaşlarımdan birisi, Katolik bir rahipti. Ben kurumsal bir yapıda olan Katolik kilisesi ile çalışmaya istekli  değilim. Fakat aramızdaki paydaşlık onu, Kutsal Yazılar’a dikkatli bakmaya teşvik etmemi sağladı. Ben de, onun üzerimdeki etkisiyle Kutsal Kitab’a geri dönüp; inandıklarımın doğru olup-olmadığını sorgulama fırsatını yakaladım.

 

           Soru: Az önceki  soruya bakarak şunu sormak istiyorum. Bu farklı mezhepler hem teolojik açıdan, hem de yapısal açıdan farklılıklar taşıyorlar. Aslında bunun ne olmadığını öğrendik. O halde İsa Mesih’in birlikten kasdettiği şey nedir?

           Cevap: Ör: Presbiteryenlerle Lutherancıların arasındaki farkı ele alırsak; bunun çok ince bir mesele olduğunu görebiliriz. Bu ayrılıkların en önemlilerinden bir tanesi, “Önceden belirlenmişlik” konusudur. Çoğu Lutheranlar, bu öğretiyi reddederler. Bundan ötürü, bu kişilerin Hristiyan olmadıkları anlamını mı çıkarmalıyız? Eğer biz Tanrı’nın seçmesi ve lütfu üzerine odaklanırsak; o zaman Tanrı ile olan ilişkimizin farklı bir boyutuna bakmış oluruz. Çünkü onlar da insanların özgür iradesi konusunda odaklanıyor ve bir başka farkla olaya bakıyorlar.

Yani kısacası bakış açımız, bir anlamda Tanrı merkezli bir dine; diğer bir anlamda da, insan merkezli bir dine odaklanmak. Bunun da anlamı şudur: Bizler Kutsal Kitab’a baktığımızda; yalnızca insan merkezli bir dinin değil, Tanrı merkezli bir dinin vurgulandığını görüyoruz.  Dolayısıyla artık bu noktada işin içine vicdan meselesi de girer.

Ben Kutsal Kitab’ı okurken, bir kimse bana gelip: “Hayır ! Kutsal Kitab’ın merkezi Tanrı değil; insandır.” derse; benim vicdanım bundan müthiş rahatsız oluyor. Ve eğer başka konularda da aynı farklılıklar varsa; bence, tek bir kurumsal yapıda birleşmek için acele etmek gerekmiyor.

Ama yine de bunun anlamı şu değildir: Mutlaka kurumsal bir birlik gereklidir. Onun dışında başka bir birlik mümkün değildir. Bu nedenle bizler ilk aşamada, kişisel bir birlik arıyoruz. Çünkü bu birlik bizlerin, Kutsal Yazılar’ı daha iyi anlaması için birbirimizi teşvik etmemize ve bu konuda daha iyi düşünmemize yardımcı olmak için vardır.

        

          Soru: Kişiler Kutsal Kitab’a aykırı düşünceler taşırken; sizin vicdanınız sızlıyor. Tek bir Kutsal Ruh var. Ve vicdanınızın sızlamasını size hatırlatan Ruh ise; bu konuda onların vicdanları neden sızlamıyor?

        Cevap: Günahtan ve farklı olgunluk seviyelerinden..

 

Daha önce Kutsal Ruh’un, kilisenin içinde ve kilise tarihinde nasıl çalıştığından bahsetmiştik. Bu  çalışması, vicdanlarımızdaki çalışmasıyla aynıdır. Eğer bizler günahlarımızın derecesini ve ne kadar kirli olduğumuzu düşünürsek; kilise içersinde iki kişinin aynı fikirde olmasına bile şaşacağız. İlk zamanlardaki kiliseye baktığımızda; kendi kendini nasıl yok etmediğine de hayret edeceğiz !

Bu nedenle kutsallaştırılmamız ve vicdanlarımızın kutsallaştırılması; bizler cennete gidinceye kadar sürecek olan bir süreçtir.

          Bunun anlamı nedir?

Bizler elçisel bir kiliseye inandığımızdan; bugün bile alçakgönüllükle Kutsal Yazılar’a geri dönerek, bunları araştırmalı ve bu konuda çaba göstermeliyiz. Mezhepler arasındaki farklılıkları da çok dikkatle ele almalıyız. Çünkü onların vicdanların kutsallaştırılmaya ihtiyacı olduğu oranda, bizlerin vicdanlarının da kutsallaştırılması ve temizlenmesi gereklidir.

 İşte her ne kadar büyük farklılıklar olsa da; bu bir’lik, bizlerin her taraftan eşit şekilde ulaşması gereken bir hedeftir.

 

+ 4 ++++++++

 

         Soru: Kilisede disiplin deyince, o kişideki günahı görüp bir süre kiliseden uzaklaştırmayı mı ; yoksa işlediği günahın derinine inip, nedenini araştırmayı mı anlamalıyız?

         Cevap: Kilise disiplinin ilk amacı, topluluk içersinde bir yenilenme ve tövbe oluşturmaktır. Restorasyondan kasdettiğim, bu topluluk içersinde yaşayan günahkarın tövbesi, restorasyonudur. Matta 18. bölümde bu soruyu açıkca gözler önüne seriyor. Bu bölümde İsa’nın konuştuğu sözlerden biri de kilise disiplini hakkındadır. Bu bölüm, 12. ayetle başlıyor:

Matta 18:12-14 “Siz ne dersiniz? Bir adamın yüz koyunu olsa ve bunlardan biri yolunu şaşırsa, doksan dokuzunu dağlarda bırakıp yolunu şaşıranı aramaya gitmez mi? Eğer onu bulacak olursa, size doğrusunu söyleyeyim, yolunu şaşırmamış olan doksan dokuzu için sevindiğinden daha çok onun için sevinir. Bunun gibi, göklerdeki Babanız da bu küçüklerden hiçbirinin kaybolmasını istemez.”

İsa burada Baba’nın yaptıklarından bahsediyor. Bu konuşmayı, Baba’nın kilisesi üzerine olan etkisini belirtmek amacıyla yapıyor. Bu nedenle bir sonraki ayette: “Bir kardeşin sana karşı günah işlerse, ona git, suçunu kendisine göster.” diyor.

         Neden gitmemiz söyleniyor? Bu kardeşe neden günahını göstermemiz gerekiyor?

Çünkü Baba bu koyunlardan hiçbirinin kaybolmasını istemiyor. Eğer Mesih’in kilisedeki pastörleri, Kendi yetkisini kilise üzerinde göstermek amacıyla kullandığını hatırlarsak; birşeyin farkına varacağız:

Yani kilisenin, günah işleyen bir koyunu tekrar geri almaya çalışması; aslında  Baba’nın eliyle o koyunu topluluğa geri kazanmaya çalışmasıdır. Eğer tövbe yoksa ve kilise disiplinine baş kaldırış varsa; bu davranışla kişi, uzaklaştırmaya kadar gidebilir. Bunu yapmaktaki arzumuz, duamız da yine; kişinin yapmış olduğu bu davranış aracılığıyla, olayın ne kadar acı ve önemli olduğunu anlaması ve tekrar geri dönmesi içindir. O kişiyi kiliseden atmak bile, aslında o kişiye sevgimizi göstermektir. Bir örnek vermek istiyorum:

 

Beraber çalıştığım pastör arkadaşlarımdan bir tanesi, çalıştığı 12 yıl içersinde kiliseden 5 kişinin atıldığını söyledi. Tabi bu farklı zamanlarda ve farklı nedenlerle olmuştu. Fakat bu kişilerin hepsi İsa Mesih’e geri dönmüşlerdi. Şayet kilise bu kişileri kiliseden atmaya kadar diretmeseydi, belki de bu kişiler, bu şekilde Rab’be dönmeyeceklerdi. Çünkü atılma işlemi, o kimseler için ilgi, merhamet ve acıma duygusundan kaynaklanmıştı.

 

          Soru: Eski Antlaşma’da fiziksel anlamda hasta olan kişileri, sağlıklı kişilerden uzaklaştırıyorlardı. Amaç, sağlıklı kişilere bu hastalığın bulaşmasını önlemekti. Yeni Antlaşma’da da bazı bölümlerde buna rastlayabiliyoruz. Eski Antlaşma’daki bu uygulama, zamanımızda ruhsal manada da uygulanabilir mi?

          Cevap: Evet, ama ilk olarak birşeyi aklımızda tutalım: Eski Antlaşmadaki bu kişilerin dışarı atılması, bir benzetme olarak verilmişti. Bazı kişilerin 5 gün, bazı kişilerin 40 gün, bazılarının ise gün batımına kadar uzaklaştırıldığını okuyoruz. Kirliliğin ceza sürelerinin farklı olduğunu farkediyoruz. Kesinlikle aynı şeyi Yeni Antlaşma’da da görüyoruz. (Kardeşin günah işlerse, ona git ve söyle. Günah işlemeye devam ederse; yanına bir kişi daha alarak git ve söyle v.s.) Böyle bir derecelendirme burada da var. Yahuda 22-23. ayetlerde: “Kararsız olan bazılarına merhamet edin. Bazılarını ateşten çekip kurtarın. Bazılarına da korkuyla merhamet edin; ama günahlı bir bedenin lekelediği giysiden bile tiksinin.” diyor. Yani bazılarına merhametli olmamız; bazılarını ateşten çekmemiz, bazılarını ise; korkuyla karışık merhamet etmemiz gerekiyor. Günahlı kişiden değil; ama günahlı bedenin lekelediği giysiden tiksinmemizi söylüyor. Bunun anlamı, günahlı kişilerden nefret etmemiz gerektiği değildir. Fakat onlarla aynı boyunduruk altında ya da onlarla ilişki içersinde olmaktan korkmalıyız. Zira bunlar bizi de kirletebilir. O günahlardan tiksinti duymamız gerektiği hatırlatılıyor. Tabi ki farklı günahlar için, farklı disiplin uygulamaları da olacaktır. Aslında bizler kilise disiplini düşündüğümüzde çoğu zaman aklımıza gelen şey, kiliseden atmaktır. Bu yanlıştır. Uzaklaştırma, bazen Rab’bin Sofrasından almamak olarak da uygulanabilir. Ya da bir pastör zina etmişse; tövbe edene kadar hem Rab’bin Sofrasından alması hem de hizmet etmesi engellenir. Tabi ki ettiği tövbelerden olumlu davranışlar sergiledikten sonra, bunlar tekrar kişiye geri verilebilir. Bu nedenle günahın ağırlığına karşılık, farklı disiplin cezaları uygulanır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] Kaya: Grekçede “Petra”

[2] ekllhsia

[3] Bu çeviriye Latincede Septuiginta denir (Yetmiş kişilik grup anlamına gelir).

[4] Bu bölümün İbranice çevirisi oldukça zor olan bir bölümdür. Fakat İngilizcesinde: ‘ Ben birçok ulusa kanımı serpeceğim ve böylece krallar ona ağızlarını kapayacaklar...’ şeklinde çevrilmiştir. Burada bir “Kan akıtılma” olayı söz konusudur. Ve bunun soncunda da bütün ulusların saflaştırılması, arıtılması anlatılıyor.

[5] Matta 5.13

[6] I.Timoteyus 1.20

[7] Çıkış 31.13, Levililer 20.8; 21.8, 15, 23; 22.9, 16, 32

[8] Dikkat etmemiz gereken bir sonraki şey ise; İsa Mesih’in verdiği bu son buyrukta “her” kelimesinin (Grekçe’de “her” anlamına gelen tek bir kelime vardır) dört kez kullanılması ile güçlendirilmiştir. Fakat bu kelime ne İngilizcede ne de Türkçede tam olarak yansıtılamamıştır. Bu da İsa Mesih’in bizlere anlatmak istediği şeyi, anlamamıza yardımcı olmaktadır.





Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.