TANRI’NIN LÜTFU
Rev. Robert Lynn
Presbiteryen görüşte lütuf kavramına bakış açısı; Kalvinizm’in 5 noktasıyle açıklığa kavuşturulur. Ancak diğer kişilere Tanrı’nın lütfunu açıklarken; İncil’den ayetlerle bu kavramı (Lütfu) anlatmak daha uygun olur. Çünkü gerçekte Kalvinizm’in 5 noktası diye birşey yoktur. 17. yy.’da Hollanda’da yaşayan bazı Hristiyanlar, ortaya birtakım teolojik sorular atmışlardı. Bunlar genellikle Kutsal Kitap öğretilerine ilişkin 5 soruydu. Reform kilisesi ortaya atılan bu 5 soruyu yanıtladı. Fakat yanıtladıkları bu cevapların teolojik bir sistem oluşturabileceğini düşünerek değil; yanlızca ortaya atılan sorulara görüşlerini bildirmek üzere yapmışlardı. Aslında Reform kilisesinin ya da Presbiteryenizmin teolojik öğretisini özetlemek gerekseydi, bunun en iyi yanıtı: “Tanrı Krallığı” olurdu. Reform teolojisinin kalbinde “Rab, senin Krallığın gelsin, gökte olduğu gibi yerde de senin isteğin olsun” düşüncesi yatar. Tanrı’nın tarih boyunca tüm insaların üzerinde olan egemenliğinde merkezi olan şey; O’nun günahkarları kurtardığıdır.
Tanrı’nın Lütfunu, Kalvinizm’in yanıtladığı bu 5 cevabın ışığı altında incelemeye çalışacağız:
Bu konuya başlarken ilk bakacağımız yer:
Günah Öğretisi:
Kurtuluş anlamında “günah” kavramından bahsederken; bizler genellikle “tamamen bozulmuşluk” ifadesini kullanırız. Detaylara girmezden önce; günah kavramına genel olarak bakalım:
A-) Günah, her zaman Tanrı’yla ve O’nun iradesiyle alakalıdır. Günah, Tanrı’nın Yasa’sının ihlal edilmesidir. Bazen bizler günahı, Tanrı’nın Yasa’sının eylemler aracılığıyla ihlali gibi algılıyoruz.
1.Yuhanna 3:4 “Günah işleyen, yasaya karşı gelmiş olur. .....”
Ama aynı zamanda Tanrı’nın Yasa’sını, Yasa’nın gerektirdiklerini yapmaktaki başarısızlığımızla da ihlal etmiş oluruz.
Romalılar 3:23 “Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.”
Bu söylenmesi gereken ilk şeydi. Günah, her zaman Tanrı’nın Yasa’sının ihlal edilmesidir. Ama günah’ı sadece eylemler olarak tanımlayamayız.
B) Günah, yürekte olan birşeydir. Günah dolu yüreğin doğasını anladıktan sonra; günahlı davranışları anlayabiliriz.
Yeremya 17:9 “Yürek her şeyden ziyade aldatıcıdır, ve çok çürüktür; onu kim anlayabilir?”
Başka bir ayete bakalım:
Süleymanın Meselleri 4:23 “Tuttuğun her şeyden ziyade kendi yüreğini koru; Çünkü hayatın kaynakları ondandır.”
Görüldüğü gibi, günahlı davranışların kaynağı yüreğimizdir.
Markos 7. bölümü lütfen okuyunuz.
Bu bölümde İsa, dini liderlere günahın dişsal değil; içsel kaynaklı olduğunu göstermektedir. Yürekle günahın ilişkisini anlatan çok ünlü bir hikayeyi anlatmak istiyorum:
Aziz Augustin’in bahsettiği armut ağacı. Kuzey Afrika’da ilk kilisenin en önemli önderlerinden birisiydi. Yazdığı “İtiraflar” kitabında, ergenlik çağında yapmış olduğu şeyleri anlatır. Birgün Augustin, arkadaşlarıyla birlikte yapacak birşeyler ararken, komşularının bahçesindeki ağaçtan armut çalmaya karar verirler. Kitabın ilerleyen bölümünde çaldıkları armutların tümünü yemeyip; bir kısmını da çöpe attıklarından bahseder. Aç değildiler. Canları armut çektiği için de yapmamamışlardı. Bahçeye girip o ağaçtan armutları aşırmak, onlara haz vermişti. Bu haz; günahın kendisiydi. Başlangıç noktası armutları çalmakla başlamamıştı. Yüreğinin derinliklerinde bir baş kaldırı duygusu vardı. Ve bu duygu artık kendini çalma duyusuyla gösterdi. Bu yüzden günahın kaynağı yürektedir.
C) Günah, düşünceleri, tavırları ve arzuları içerir. Günah sadece yanlış bir eylem yapmak değildir.
İncil’de bu özelliklerin altını çizen örneklere bakalım:
Matta 5. bölüm’deki dağdaki vaazı hatırlayın! İsa Mesih “zina sadece cinsel bir davranış değildir.” diyor. Zina, şehvet duygusuyla insanın yüreğinde başlar. Adam öldürmekle ilgili ise şöyle diyor İsa: “adam öldürmek, insanın yüreğinde öfke duygusu ile başlar.” Elimizde bir silah bulunmasa da, yüreklerimzde bir adam öldürebiliriz. İlginç olan şey, İncil’de ne zaman bir günah örneğine baksak; hepsinde de günah, tavır, arzu ve düşüncelerle birlikte gözükmektedir. Örneğin: kıskançlık veya başka birinde olanı arzulamak, nefret veya kötü olan şeyi arzulamak, gururlu vaya sadık olmamak.
Bu örneklerden ilki, Tekvin 3. bölümde insanın düşüşüyle karşımıza çıkıyor. Tanrı Adem ve Havva’ya çok açık bir emir vermişti. “Bahçedeki her ağaç ve meyvesinden yiyebilirsiniz. Ama bundan yemeyeceksiniz! Yerseniz; öleceksiniz.”
Tanrı’nın bu emri vermesinden sonra, neler olduğuna bir bakalım:
Şeytan gelip, Havva’nın aklında, düşüncesinde kuşku tohumları ekiyor. Şu soruyu soruyor: “Tanrı gerçekten böyle mi söyledi?” Ve Havva, artık kendisine sadık olan Tanrı’dan kuşku duymaya başlıyor. Şeytan “Eğer Tanrı, gerçekten iyi bir Tanrı’ysa, neden bu güzel şeyden seni alıkoysun ki?” diyor. Havva’nın kabinde tatminsizlik başlıyor. Kötü olan diyor ki: “bundan yediğin an, Tanrı gibi olacaksın.” O andan itibaren Havva’nın yüreğinde gurur yükselmeye başlıyor. Ve diyor ki: “Ben Tanrı gibi olmak istiyorum.” Burada da açıkca görüldüğü gibi Havva, o meyvayı yeme günahından önce; kuşku duymak, tatminsizlik ve gurur günahını işlemişti.
Bu nedenle günah, düşünceleri, tavırları ve arzuları içerir.
D) Günah’ın evrensel olduğu en basit temel, Kutsal Kitap gerçeğidir. Daha önce okuduğumuz Rom. 3:23’de dediği gibi “Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.”
1.Yuhanna 1:8 “Günahımız yok dersek, kendimizi aldatırız.....”
Yani günahımız yok diyen kişi Tanrı’yı yalancı durumuna sokar. Bu yüzden de tüm insanlar (kadın-erkek) Mesih olmaksızın, Tanrı önünde günahkarlar olarak yargılanırlar.
E) Özgün günahtır. Bu ilk günahı, içinde doğmuş olduğumuz günah olarak tanımlayabiliriz. İlk günahın, bizim için önemli olan iki bölümü vardır.
1) Adem’in işlemiş olduğu günahın suçluluğu bize de aittir. Bizler de Adem’in içine düştüğü cezayı hak ediyoruz; çünkü Adem Tanrı’nın bahçesinde bizleri temsil eden kişi olarak günah işlemiştir. Ve bizler de onun aracılığıyla günahlıyız.
Romalılar 5. bölümü okursanız; Adem’in bizim temsilcimiz olarak nasıl günah işlediği konusunda bilgilenebilirsiniz. Dolayısıyla onun işlemiş olduğu günah yüzünden bizler de cezalandırılmaktayız. Örneğin:
Efesliler 2:3 b “Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık.” diyor. Tabi ki Mesih’ten ayrı olduğumuz dönemler kastediliyor.
Romalılar 1:18 “Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı, Tanrı’nın gazabı gökten açıkca gösterilir.”
Romalılar 3. bölüm’de günahlı olduğumuzdan dolayı tüm dünyanın sessiz kalması gerektiğini ve herkesin Tanrı karşısında bu günahtan sorumlu olduğunu açıkca söylüyor.
Özetlemek gerekirse, Adem’in işlediği ilk günahtan bizim de sorumlu olduğumuzdur.
2) Bu günahtan dolayı doğamızın bozulmuşluğudur.
Romalılar 8:5-8 “Doğal benliğe uyanlar benlikle ilgili işleri, Ruh’a uyanlar ise Ruh’la ilgili işleri düşünürler. Benliğe dayanan düşünce ölüm, Ruh’a dayanan düşünce ise yaşam ve esenliktir. Çünkü benliğe dayanan düşünce Tanrı’ya düşmandır; Tanrı’nın Yasasına boyun eğmez, eğemez de...Benliğin denetiminde olanlar Tanrı’yı hoşnut edemezler.”
Buradaki meselenin sadece günahlı davranışlar olmadığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Burada konu edilen şey, bozulmuş insan doğasıdır.
Yakup 1:13-15 “Ayartılan kişi, ‘Tanrı beni ayartıyor’ demesin. Çünkü Tanrı kötülüklerle ayartılmadığı gibi, kendisi de kimseyi ayartmaz. Herkes, kendi arzularıyla sürüklenip aldanarak ayartılır. Sonra arzu gebe kalınca günah doğurur. Günah olgunlaşınca da ölüm getirir.”
Buradaki sorunun içsel oluşuna dikkat edin. Yakup, günahlı davranışlardan bahsediyor elbette, lakin bu davranışların kökeninde yürekte başlayışı söz konusudur. İlk günahın anlamı; bizim içimizdeki bozulmuşluk’tur.
Reform teolojisinin, ilk günah kavramını tanımlarken kullandığı terim “Tamamen Bozulmuşluk”tur. Bu terim, insan ırkının tamamen günaha düşmüşlüğünün ifadesidir.
Bu ifadelerin geleneksel olarak nasıl kullanıldığına bakalım:
1.)Tamamen Bozulmuşluk:
Bu öğretide bozulmuşluk herkesi kapsamaktadır.
Romalılar 3. bölüm ve 1.Yuhanna 1. bölüm’ü okuduğunuzda, bozulmuşluğun her insanı kastettiğini anlayabilirsiniz.
Reform teolojisine göre, her insan bozulmuş olmakla beraber; insanın doğasının her yönü de bozulmuştur.
Tekvin 6:5 “Ve Rab gördü ki, yeryüzünde adamın kötülüğü çoktu, ve her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi.”
Dikkat ederseniz Musa burada insanın kötülüğünün ne kadar büyük olduğundan bahsediyor. Bu kötülüğün derecesini anlatmak için de kullandığı kelimeler ”her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi.” Bu “yürek” kelimesi bizler için önemlidir. Genel olarak Kutsal Kitap’ta kullanılan “yürek” kelimesi, vücudumuza kan pompalayan organı tanımlamaz. İncil’de kullanılan “yürek”, Tanrı’nın karşısında duran, bizleri biz yapan herşeyimizdir. Bu yüzden de İsa bizlere “Rab’bin olan Tanrı’yı bütün yüreğinle sev” diyor. “Varlığının tümüyle, yaşayan ve Bir olan Tanrı’yı sev” diyor. Musa’nın insan yüreğini nasıl tanımladığına bir kez daha dikkatinizi çekmek istiyorum. İnsanın yüreğinin yatkın olduğu her şey (arzuları, istekleri) her zaman kötüdür. Ve yanlızca kötüdür. Bu yanlızca yetişkinler için böyle değildir.
Tekvin 8.21 “Ve RAB hoş kokuyu kokladı; ve RAB yüreğinde dedi: Adamın yüzünden artık toprağı tekrar lanetlemeyeceğim; çünkü adamın yüreğinin tasavvuru gençliğinden beri kötüdür; ve artık her yaşıyan şeyi, ettiğim gibi, tekrar vurmıyacağım.”
Burada Tanrı, dünyayı tekrar yok eden bir selle ortadan kaldırmayacağına dair Söz veriyor. Yüreğin her isteğinin yatkınlığı kötüye yönelik olsa da; vurgulanan şu sözler oldukca ilginçtir: “Gençliğinden beri kötüdür.” Bu kelimeler bizlerin doğduğumuz andan itibaren yüreklerimizin derinliklerinde taşıdığımız bir problemle dünyaya geldiğimizi açıklar. Doğası bozulan insanlıktan, çocukların da pay almış olduğunu Kutsal Kitap’ta görebiliyoruz. Bebeklerin buna dahil olamayacağına dair bir soru aklınıza gelebilir. O halde;
Mezmur 51:5’e bir göz atalım: “İşte, ben fesat içinde doğdum, Ve anam günah içinde bana gebe kaldı.”
Davud’un ne dediğine dikkat ediyor musunuz!
Aziz Augustin’in “İtiraflar” kitabında bebekler hakkında çok çarpıcı bir örneğe rastlıyoruz. Augustin, tamamen bozulmuşluk kavramını açıkca ifade eden ilk kilise önderlerinden bir tanesiydi. Şöyle diyor Augustin: “Bebeklerin kötülük yapmak için, yanlızca güçleri yoktur. Ama iradeleri ve istekleri vardır.
Kutsal Kitap bizlere, yüreğimizde, doğamızda ve Tanrı karşısındaki varlığımızda çok temel bir problem olduğunu anlatmak ister. Bu yüzden: Yeremya 17:9 “Yürek her şeyden ziyade aldatıcıdır...”, iyileştirilemezdir diyor.
Efesliler 2:1-3 “Sizler bir zamanlar, içinde yaşadığınız suç ve günahlarınızdan ötürü ölüydünüz. Bu dünyanın gidişine ve havadaki hükümranlığın egemenine (şeytan) yani söz dinlemeyen insanlarda şimdi etkin olan ruha uymaktaydınız. Bir zamanlar hepimiz böyle insanların arasında, doğal benliğin ve aklın isteklerini yerine getirerek benliğimizin tutkularına göre yaşıyorduk. Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık.”
Burada Pavlus’un kullandığı güçlü ifadelere dikkat edelim: 1. ayetteki günahla; bizim doğamız arasındaki ilişkiye bakın! Günahlarımız yüzünden bizler sadece hasta ya da yaralı değil; ama ruhsal olarak da ölüyüz. 3. ayette ise, doğal benliğimizin ve aklımızın isteklerini yerine getirerek yaşadığımızı vurguluyor. Kurtulmuşlara, “bir zamanlar siz de onlar gibi gazap çocuklarıydınız” diyor.
Burada varılması gereken sonuç; Kutsal Kitap bizlere yanlızca davranışlarımızda değil; doğamızda bir problem olduğunun vurgusunu yapmaktadır.
Tamamen Bozulmuşluk demek, yaşamlarımızın radikal bir şekilde amaçlarından sapmış ve yanlış yola doğru yönlenmiş olduğunun ifadesidir. Tüm yüreğimizle, canımızla Tanrı’yı, komşularımızı sevmek yerine; günah içinde yaşamakla benliğimizin tüm kaynaklarını, güçlerini putlara ya da günahlı şeylere hizmette kullanıyor; Tanrı’yı sahip olduğu yücelikten yoksun ediyoruz. Dolayısıyle de sevmemiz gereken komşularımıza, gereken iyi davranışları sergileyemiyoruz.
Kutsal Kitap’taki “Günah” öğretisini anlayabildiğiniz zaman; “Yeniden Doğuş” öğretisinin de önemini kavrayabilirsiniz.
Bizlerin “Yeniden Doğuş” ‘a olan ihtiyacı, günah yüzünden hasta olduğumuz için değil; günah yüzünden ölü oluşumuzdandır.
Kutsal Ruh aracılığıyla yapılan bu radikal değiştirilmeyle, yeni bir hayat ve doğuş kazanırız. Kutsal Ruh’un işleyişiyle, günahlarımızda ve suçlarımızda ölüyken; yeni bir hayata diriltiliriz.
Tamamen bozulmuşluk, her insanın diğer insanlar kadar kötü davrandığını ya da her insanın, olabileceğinin en kötüsü olduğunu söylemez.
Tamamen bozulmuşluk, Kutsal Kitap’ta geçen “Lütuf” kavramıyla ilişkilidir.
Tüm yaradılışın Babası ve Rab’bi olan Tanrı, kötüler üzerine bile lütfunu verir. Böylelikle onların daha da kötü olmasını engeller. Bu nedenle biz insanlar günahlı ve tamamen bozulmuş olsak bile; yine de bir aile hayatı, politik bir yaşamı sürdürebiliriz. Böylesi yaşamları yaşayabilmemizin bir sebebi de, Tanrı’nın yaradılışındaki iyi şeyleri tadabilmemiz için, içimizde var olan kötülüğe karşı mevcut eğilimlerimizi, arzularımızı bir ölçüde kısıtladığındandır.
Tamamen bozulmuşluk ifadesiyle söylediğimiz şey şudur:
Yaptığımız her şeyin arkasında çok daha derin bir problem olduğu Kutsal Kitap gerçeğidir. Bu da her düşüncemizin, her sözümüzün, her davranışımızın kaynaklandığı günahlı insan doğasıdır.
_Soru: Tamamen bozulmuşlukla lütfun, birbiriyle olan bağlantısını biraz daha ayrıntıyla açıklayabilirmisiniz?
_Cevap: Burada sorulması gereken bir soru ile başlamakta yarar görüyorum. Sizce neden her birimiz Adolf Hitler gibi ahlaki canavarlar ya da kötü insanlar değiliz? Biz genelde geçmişe bakıp katliam yapan kişilerle, günümüz insanlarının günahları arasında çok büyük farklılıklar olduğunu düşünürüz. Bu düşünce kısmen doğrudur. Birçoğumuz gidip sokakta insan öldürmeyiz ya da banka soymayız. Dolayısıyla her insan bu tür suçlar işleyen diğer insanlar gibi davranmayabilir. Aynı şekilde kızıma zaman ayırmam, gidip banka soymamam ya da bunu yapmadığım gerçeği de, yapabileceklerimin en kötüsünü de yapmadığımın göstergesidir. Bu kötü doğamızı göz önünde bulundurduğumuzda; olabilecek en kötü şekilde davranmayışımızın sebebi de Kutsal Kitabın bizlere söylediği genel lütuf kavramıdır. Tamamen bozulmuşluk kavramı şöyle der: “bir banka soyguncusuyla ya da Hitlerle, aynı günahlı doğaya sahibim.” Fakat Tanrı, merhametinden dolayı bu günahlı arzuların dışarı çıkışını kısıtlar. Burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekir. “Genel Lütuf” ifadesi Kutsal Kitap’ta geçen bir terim değildir. Bu, Kutsal Kitap’ta görülen bir düşünceyi tanımlamaya çalışmak amacıyla kullanılan kelimelerdir. İsa Mesih’in dediği gibi “yağan yağmur, hem Tanrısızların, hem de Tanrı’yı tanıyanların üstüne gelir.” Bu nedenle Mesih’le ilişkilerinden bağımsız olarak; her erkek ve kadın bu güzel armağandan faydalanır. Ancak “Genel Lütuf” ile “Kurtaran Lütuf” aynı şey değildir. Burada konuşulan şeyler, Tanrı’nın bizlere Mesih’te verdiği lütfunun farklı ölçüleri değildir. Genel ve kurtaran Lütuf, Tanrı’nın insanlarıyla ilgilenişinin farklı açılarıdır.
Soru: Tamamen bozulmuşluk, insana kurtuluşu kendisinin elde edemeyeceğini gösteriyor. Ama Tanrı’yı arama isteğini de tamamen öldürüyor mu?
Cevap: Günah, bizleri Tanrı’yı arama isteğine karşı güçsüz bırakır. Engeller, yetersiz bırakır.
Soru: “Adem bizim temsilcimizdi” gibi bir terim kullandınız. Ama biz insanlar onları temsilci olarak seçmedik ki?
Cevap: Bunu anlamak gerçekten de zordur. Benim de en temel cevabım şu olurdu: Eğer Tanrı karşısında temsilcimiz olarak Adem’i reddedersek, İsa Mesih’i de reddetmemiz gerekir. Çünkü İsa Mesih de lütuf veren ikinci Adem’dir. Romalılar 5. bölüm ve 1.Kor. 15. bölüm İsa Mesih’i bizlere “ikinci Adem” olarak tanıtıyor. Bu nedenle, birinci temsilcimizin yapmakta başarısız olduğu şeyi, ikinci temsilcimiz başarıyor. Bu nedenledir ki bizler Adem’in suçlarını temsilcimiz olduğu için aldık. Ama İsa Mesih’in bizlere sunduğu kurtuluşu da O’nun temsilcimiz olması vasıtasıyla aldık. Pavlus “Birinci Adem aracılığıyla günah nasıl dünyaya girdiyse; yine bir kişi aracılığıyla da kurtuluş girecektir.” diyor. Kısacası ben de Tanrı’nın krallığında, bir kimsenin günahından dolayı, başka insanların bu günahtan sorumlu tutulmasındaki gizemin tamamen açıklığa kavuşacağı inancında değilim. Şu şekilde düşünmeye gayret edersek; belki daha fazla yardımcı olabilir. İnsansal kurumlarda bile aynı durum gerçeği vardır. Babalar aileleri adına, cumhurbaşkanları da kendi ülkeleri adına bazı şeyler yaparlar. Amerika’da başbakanımız savaş ilan ederse, verilmiş olan bu karar hepimizi kapsar.
Günah problemi ile çok yakından alakalı olan iki konudan bahsedelim:
Sorulabilecek ilk soru:
İrademiz Özgür müdür?
İkinci soru ise;
Yapabilirliğimiz ya da Yapamazlığımız’ dır.
İrademiz Özgür Müdür?
Geleneksel olarak Reform teolojisinde iradenin tutsaklığından sürekli olarak bahsetmişizdir. Bu nedenle insanların özgür iradeye sahip olduğu düşüncesini reddetmişizdir. Yani günah içinde olan insanların iyiyi ve kötüyü seçme ağırlıklarının eşit olduğu düşüncesini reddetmişizdir. Tabi bizler ne zaman açık olarak “bir insanın özgür iradesi yoktur” dersek; o zaman kişilerin “robot olduğuna mı inanıyorsun?” sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Şimdi alışılmadık bir şeyle bu konuya yaklaşalım: Bu farklılık, ahlaki açıdan özgür ve serbest bir varlık olduğu ile irade açısından özgür olduğu ayrımıdır.
Bu ayrımı yapmanın önemi şurdadır: İradenin özgür olduğunu gerçekten söylememiz gerekir. Ama özgür irade ile ne demek istediğimi açıklamakta yarar görüyorum: Eğer özgür iradeyi Kutsal Kitap’ta bulunduğu şekliyle tanımlarsak; göreceğimiz şey şu olacaktır: Bu iradenin özgürlüğü bizlerdeki problemin köküdür. Birkaç noktaya değinelim.
1)Kutsal Kitab’ın yaptığı gibi, bizler de insan davranışlarının gerçekliğini vurgulamalıyız. Bu da Tanrı benzeyişini yansıtan insanın gerçek bir ahlaki varlık olduğudur. Yaratıcımız tarafından bizlere gerçek seçimleri yapma yeteneği verildi. Bu yapılan çağrımızı destekleyen birçok ayet verebiliriz.
Elçilerin İşleri 16:31 “Onlar, ‘Rab İsa’ya iman et, sen de ev halkın da kurtulursunuz’ dediler.”
Bu ayet bizleri gerçek bir seçim yapmaya çağırmaktadır.
Halkın önünde olan Yeşu’yu düşünün! “kime hizmet edeceğinize bugün karar verin.” diyor. Tanrı benzeyişinde olan kişileri, gerçek bir seçim yapmaya çağırıyor.
Yuhanna bölümünde İsa Mesih’i düşünün! Öğrencilerine “Benim sizleri sevdiğim gibi; sizler de birbirinizi sevin” diyor. Bunu demekle öğrencilerini gerçek bir seçim yapmaya çağırıyor.
Bu nedenle bizler insan eylemlerinin gerçeğini vurgulamak zorundayız.
2)İnsanın verdiği bu kararların getirdiği sorumluluklardır. Yaptığımız her seçimden ötürü Tanrı karşısında sorumlu tutulacağız. Yaptığımız her davranış, O’nun Yasa’sı ile ölçülür. O’nun benzeyişini yansıtan kişiler olarak bizler de yaptığımız seçim ya da davranışlarla O’nun mükemmel karakterini yansıtmamız gereklidir.
3)İnsan davranışlarının özgürlüğüdür. Eylemler her zaman için iradenin ve seçimin bir sonucudur. Tüm davranışlarımız yaptığımız seçimlerden kaynaklanır. Hiçbir zaman şunu söyleyemeyiz: “Kendi isteğime karşı olduğu halde bile, yaptım.” Böyle bir kavram yoktur. O şey, her neyse, “istemeyerek yaptım” ya da “isteğime karşı olarak yaptım” diyemeyiz. Kuşku içinde, hatta nefret ederek bile yapmış olabilirim. Onu yaptım.., Çünkü onu yapmayı (davranışı) istedim...Çok uç noktada bir örnek vermek istiyorum:
Savaş zamanı bir mahkum hapiste. İki adam da bu mahkum için görevlendirilmişler. Bir tanesi, diğerinin üst’ü. Üst olan adam, ast’ına “bu mahkumun elindeki tüm bilgileri öğreninceye kadar işkence edeceksin. Şayet yapmazsan ben sana işkence ederim.” diyor. Örneğimizi vurgulamak için mahkumun suçsuz olduğunu düşünelim. Alt kademedeki asker, kendini işkenceden kurtarmak için, bu suçsuz kişiye işkence ediyor. Bu uç örnekte anlatılan işkence yapmak zorundaki adam bile “bunları isteğimin karşısında yaptım” diyemez.
Her davranış, kendi seçimimizin bir neticesi olduğundan; özgürdür.
Ama şimdi esas önemli soruya gelelim:
Yapabilirliğimiz ya da Yapamazlığımız:
_Yaptığımız şeyleri neden yaptığımız? ya da
_Yaptığımız seçimlerimizi neden yaptığımızdır?
Süleymanın Meselleri 4:23 “Tuttuğun her şeyden ziyade kendi yüreğini koru; Çünkü hayatın kaynakları ondandır.”
Yürek hayatın kaynağıdır. Yine yüreğimizin bozulmuşluğu konusuna geri dönmeliyiz.
Matta 12:34-35 “Sizi engerekler soyu! Kötü olan sizler nasıl iyi sözler söyleyebilirsiniz? Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik, kötü insan ise içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.”
Bu ayetlerde örneği verilen her iki insan türü de, seçim yapmaktadır. Bu seçimler gerçektir, seçimlerin sorumlulukları vardır, özgürdürler. Ama ilginç olanı, farklı seçimlerdir.
Birinci kişi nasıl şeyler yapmayı seçiyor?
_İyi şeyler
Diğeri ise?
_Kötü şeyler
İyi ve kötü işler var. Lakin problem bu işlerin kökeninde yatar. Birincisinin içinde iyi, ikincisinin içinde ise kötü şeyler vardır. İçindeki iyilikten, iyi seçimler gelir. İçteki kötülükten de kötü seçimler kaynaklanır.
Matta 12.33 “Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır.”
Görüldüğü gibi iyi ağaçtan iyi, kötü ağaçtan kötü meyve alınır.
Markos 7:20-23 “İsa şöyle devam etti: ‘İnsanı kirleten, insanın içinden çıkandır. Çünkü kötü düşünceler, cinsel ahlaksızlık, hırsızlık, cinayet, zina, açgözlülük, kötülük, hile, sefahat, kıskançlık, iftira, kibir ve akılsızlık içten, insanın yüreğinden kaynaklanır. Bu kötülüklerin hepsi içten kaynaklanır ve insanı kirletir.”
Burada da görüldüğü gibi, sorun yine yüreğimizle ve içimizdeki doğamızla ilgilidir. İçimizdeki bozulmuşuk yüzünden bizler hırsızlığı ya da ahlaksızlığı seçeriz.
İradeyi belirleyen şey; insanın yüreğidir:
İradeyi belirleyen şey, en temel olarak bizlerin ne olduğudur? Bizlerin dışında hiçbirşey ya da hiç kimse tarafından zorlanmayız. Bizler özgür olarak sevdiklerimizi seçeriz. Bu da bizler için sorundur zaten.
Yuhanna 3:19-20 “Yargı da şudur: dünyaya ışık geldi, ama insalar ışığın yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve işleri açığa çıkmasın diye ışığa gelmez.”
Burada İsa’nın iradeyi, insan yüreğiyle nasıl ilişkilendirdiğine dikkat edin! Burada ışıktan nefret eden insanların varlığına dikkat edin! Hiçbir zaman onlar ışığa gelmeyeceklerdir. Bu da şunu gösterir: Şayet ışığa gelmiyorlarsa, karanlıktadırlar. Karanlık ve aydınlık (ışık), kurtarışı simgeleyen bir tasvir olarak karşımıza konuluyor. Ruhsal aydınlanma ve ruhsal karanlık...Burada karşımıza çıkan; Mesih İsa’da bizlere verilmiş olan ruhsal ışıktan nefret eden, reddeden kişilerin varlığıdır. Böylece bu kişiler iradeleri özgür olarak, karanlıkta kalmayı tercih ediyorlar.
Şu soruyu sormamız gerekir:
Bu insanlar ışık yerine, neden karanlığı seçiyorlar?
“.....19. ayet “Karanlığı sevdiler”
Bu kişiler karanlığı seçiyorlar; çünkü karanlığı seviyorlar.
Ve işte onları mahkum eden, yargılayan şey de budur.
Şimdi düşünüp kavramamız gereken;
İradenin yani seçimin, yüreğin bir işlevi olduğunu anlayabilmemizdir. İrade her zaman özgür olanı seçtiği gibi; yürekte olanı da seçer. Yani karanlığı seven insanların özgürce aydınlığı seçmelerini söylemek, biraz gerçek dışıdır. Bu, insanlara Müjde’yi nasıl açıkladığımız konusunda önemli bir noktadır. Bizler kişilere Müjde’yi sunarken, onların yapabilirliğini değil; ama Tanrı’nın yapabilirliğini, Tanrı’nın kudretini söylüyoruz. Bu açıklamayı şu nedenle yaptım. Müjde’yi insanlara açıkca duyurmalıyız. Bizler kişilerle Müjde’yi paylaşırken onlara “senin bir özgür iraden, seçimin yok” diyorsak; o zaman bizler kendimizi şu karşıt cevapla karşı karşıya bırakmış oluruz: “Benim özgür iradem ve hiçbir seçimim yok. Çünkü ben bir robotum.” Öyleyse bizler, “senin özgür iraden yok” demek yerine; Kutsal Kitabın bizlerin yürekleri hakkında yaptığı bu incelemeyi onlara, yaptıkları seçimlerden neden sorumlu olduklarını göstermek için kullanabiliriz.
Neden karanlığı sevdiler?
Aslında İsa burada tamamen bozulmuşluk maddesini başka bir şekilde ifade ediyor. Bizlerin içersinde çok temel bir yanlış vardır. Suçlarımız ve günahlarımızda ölüyüz. Ruhsal açıdan ölü olduğumuz ve bu karanlık içersinde bulunduğumuz için; kaçınılmaz bir biçimde de karanlığı seviyoruz. Ve eğer Tanrı’nın lütfu tarafından bir müdahale olmazsa; karanlıkta kalmayı sevip, seçimlerimizi de buna göre yapıyoruz.
O yüzden hiçbir zaman yüreklerimizin sevdiği şeylere, karşı olan şeyleri seçmiyoruz. Bizler, içsel bozulmuşluğumuza karşıt olan hiçbirşeyi seçmiyoruz. Hiçbir zaman yüreğimizde çelişkili olacak şekilde seçimler yapmıyoruz. Hatırlayacağınız gibi insan yüreği, Tanrı karşısında tüm benliğimizi temsil etmektedir. Bu yürek de karanlığı sever. Gördüğünüz gibi yapmış olduğumuz seçimler, en içimizde temel olarak bizlerin ne olduğumuzu yansıtır.
Yuhanna 3. bölüm ayetlerine bakarken; yapmamız gereken ayrım şuradadır:
En temel sorunumuz şu:
İstediğimiz şeyi seçebiliriz. Ama istediğimiz şeyi isteyemeyiz. İstediğimiz şeyi seçebiliriz demekle, serbest bir seçimden bahsediyor. Tüm insanlar Tanrı’nın önünde son yargı gününde tahtın önünde durarak Tanrı’ya “Sen bana karanlığı seçtirdin” diyemeyecekler. Bizler istediğimiz şeyleri seçeriz. Çünkü seçim, yüreğin işlevidir. Ama bizler de istediğimiz şeyleri isteyemeyiz.
İşte bu da tamamen bozulmuşluktur. Ya da özgün, ya da ilk günah’tır. Düşmüş olmak budur.
İşte bu noktada Yeni Antlaşma çok büyük bir önem kazanıyor.
Hezekiel 36. bölüm: Bu, karanlığı özgür olarak seçmiş olan insanların; aydınlığı da seçebilecekleri tek yoldur.
Hez. 36:24-27 “Çünkü sizi milletlerden alacağım, ve sizi bütün memleketlerden toplıyacağım, ve sizi kendi toprağınıza getireceğim. Ve üzerinize temiz su serpeceğim, ve tahir olacaksınız; bütün murdarlığınızdan, ve bütün putlarınızdan sizi temizleyeceğim. Ve size yeni yürek vereceğim, ve içinize yeni ruh koyacağim; ve taş yüreği bedeninizden çıkaracağım, ve size et yürek vereceğim. Ve Ruhumu içinize koyacağım, ve sizi kanunlarımda yürüteceğim, ve hükümlerimi tutacaksınız, ve yapacaksınız.”
Gördüğünüz gibi tek cevap, kökten bir operasyondur. Ruh’tan ve Mesih’ten ayrı olan bizleri Hezekiel, “taştan yürekli insanlar” olarak tanımlıyor. Yine aynı örnek üzerinden hareketle, taşlaşmış kalpler; taşlaşmış seçimler yaparlar. Ve bu seçimler özgürdür. Ve onları mahkum eden de bu seçimlerdir.
Farkındaysanız, Kutsal Ruh yaşamlarımıza, bizleri biraz düzeltmeye, taşlaşmış yüreklerimizin üzerine güzel boyalar sürmeye, ya da daha güzel gözüksün diye etrafına çiçekler ekmeye gelmiyor. Onu tamir etmiyor ya da daha güzelleştirmeye çalışmıyor. Kutsal Ruh yüreklerimizin derinliklerine geliyor ve o yüreği koparıyor. Çıkarıp atıyor ve artık etten, yeni bir yürek veriyor bizlere. İsa Mesih’te bizlere tamamen yeni bir doğa veriliyor.
Görüldüğü gibi burada Kutsal Ruh, Tanrı’nın kudretli lütfuyla bu karanlığı seven taş yüreği alıyor ve yerine aydınlığı seven etten bir yürek koyuyor. Ve bu ışığı seven yeni yürek, artık özgürce ışıkta yürümeyi seçiyor. İşte bu nedenle İsa Mesih’i imanla kucaklamak; gerçek bir seçimdir. Çünkü bu seçimden önce gelen Kutsal Ruh sayesinde yüreğimizin değiştirilerek, yeni bir yüreğin bizlere verilmesidir. Yeni bir yürek ve yeni seçimler. Bu yüzden de günahkarlara gidip: “yapman gereken şey, seçimdir” diyemeyiz. Çünkü bu kişilerin seçim yapma kabiliyetleri yoktur. Günahkarlar, sadece günahkarların sevdiği şeyleri seçebilirler
Yuhanna 3:3 “İsa ona şu karşılığı verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkca; Tanrı’nın Egemenliğini göremez.”
İsa burada farklı bir tabir kullanıyor. “Işığı seçmek” ifadesi artık “görmek“ ifadesine dönüşüyor. Kastedilen, fiziksel değil; ruhsal bir görüştür. Ruhsal açıdan “görmek" imanı eyleme koymak ya da inanmakla eş anlamlıdır.
Ruhsal olarak ölü olan insanlar, nasıl ruhsal anlamda birşey yapabilirler? Sorusu akıllara gelebilir.
Bunun tek cevabı şudur: Kutsal Ruh’un bu kişiler içersinde, henüz bu iman seçimini yapmadan önce işleyişidir.
Yukardaki ayette Yuhanna tekrar doğmak için mi Tanrı Egemenliğini gördüğünü, iman ettiğini söylüyor?
Elbette hayır. Burada söylediği şey şu:“Tanrı Egemenliğini görebilelim diye yeniden doğduk.”
Hezekiel’in bizlere verdiği “yeni yürek” vaadi, yapılan yeni seçimden önce gelmelidir. Bizler kişilerle Müjdeyi paylaşırken; günahkarların sözde özgür seçimler yapabileceklerini söylersek, aslında onları bu Müjde’den oldukça uzaklaştırmış oluruz.
Sorular: Yaratıldıktan sonra tüm yürekler bozulmuşlukla doluyken; nasıl bunlardan biri iyiyi, diğeri ise kötüyü seçebiliyor?
Cevap: Sonuç olarak kötü olan bir yürek, asla iyi bir seçim yapmaz, yapamaz. Çünkü kötü olan bu taş yürek, dışsal anlamda Tanrı’nın yasasıyla uyum içersinde olan bir davranışı yapmak için bir seçim yapmış olsa bile; bu yaptığı seçim ve davranış Tanrı’nın yasa standardından çok aşağıdadır. Ör: Bir adam zina yapmak için ayartıldığını hissediyor, fakat yapmamaya karar veriyor. Eğer zina etmeyeye karar veren adam imanlı değilse; bu seçimi 3 farklı şeyle ortaya çıkar:
a)Amacı Tanrı sevgisinden kaynaklanmıyordu.
b)Tanrı Söz’ünde böyle birşey yazdığı için böyle birşeyi yapmamazlık etmiyordu.
c)Ve onun amacı Tanrı’yı yüceltmek de değildi.
Bütün bu sebeplerden dolayı bu adam, 7. buyruğu dışsal ve resmi olarak tutmuşsa bile; onu yüreğinde tutmamıştır. Fakat Kutsal Ruh aracılığıyla “yeni bir yürek ve yeni bir doğa” kazandığımızda; bizim itaatlerimiz hala mükemmel olamasa bile, artık Tanrı sevgisi gibi yeni bir motivasyona ve Tanrı Söz’ünde yazdığı için yaptığımız gerçeği ve yine tam olarak yapamasak bile, Tanrı’nın Yüceliği için yapmış olduğumuz gerçeği bizler için doğrudur.
Sizce Yuhanna 3:3. ayette geçen bu iki günahkar arasındaki fark nedir?
Yeniden doğmuştur. Yeniden doğduğu için yeni bir seçim yapar ve bu seçim o yüzden iyidir. İlk önce içinde yeni bir doğa, sonra yeni bir seçim var.
Eğer iki inanlı olmayan kişiyi göz önüne alarak cevaplamak gerekirse; bu iki insanın davranışları arasındaki farklılık çok şeyden kaynaklanabilir. Ailesi öyle yetiştirmiş, ya da Tanrı, onun içindeki kötülüğü kısıtlamış olabilir. Kültürel birtakım yaptırımlar olabilir. Bu gibi şeyler inanlı olmayan kişilerin davranışlarındaki farklılıkları oluşturabilir.
Ama burada Kutsal Kitabın özel olarak vurgulamak istediği şey; davranışlar arasındaki farklılıklar değil, o insanların yüreklerinin aynı oluşudur.
Soru: Biz insanların özgür iradeyle seçme hakkımız var ve düşmüşlükte de eşitiz. Bizlerin karar verme seçimimizdeki özgürlükle; seçilmişliğimiz arasında nasıl bir alaka kuralım ki; bu olayı anlayabilelim?
Cevap: Yine yürek sorununa geri dönelim: Düşmüşlüğümüzün sonuçlarından bir tanesi de aydınlığı seçemeyişimizdir. Yeni bir yüreğimiz oluncaya kadar, yetersiziz ve Mesih’i seçemeyiz. Bizim Müjde’yi reddetmemiz, gerçek bir seçimdir, çünkü özgür bir seçimdir. Lakin yanlış bir seçimdir. Çünkü yüreğimizin sevgisini yansıtır. Zira yüreğin karanlığı sevdiğini baştan da söylemiştik.
Soru: Ahlaki varlıklar olarak bizlerin özgür iradesi oluşunu kabul ederek, bizler kötü yüreğe sahip olduğumuz halde iyi seçimler yapabiliyoruz. Bence bizlerin yaptığı iyi seçimlerdeki iyilik, Tanrı’yı hoşnut eden iyilikle aynı iyilik olamaz. Bu ikisi arasındaki farkı belirtir misiniz?
Cevap: Öncelikle yapmamızın gereken ayrım şudur: Günahkarların hiçbir zaman iyi bir ahlaki seçim yapamayacağıdır. İyi seçim, insanların dünyasal anlamda dışardan bakışta iyi gözüken şeyler değildir. Çünkü Tanrı’nın gözünde iyilik, Ferisilerin yaptığı dışsal iyilikler değil; yürekteki, Tanrı’yı hoşnut bırakan iyiliktir.
İşaya 64:6 “Çünkü hepimiz bir murdar gibi olduk, ve bütün salah işlerimiz kirli esvap gibidir.”
Yani Tanrı’nın gözünde bizim yaptığımız iyi işlerimiz bile, hiçbirşeydir.
Soru: İnsan Tanrı’nın isteğine karşı koyabilir mi? Tanrı istediği herşeyi gerçekleştirir. Bunu yaparken, insanın özgür iradesini çiğneyerek mi yapar? İradenin sınırları nerede çizilidir?
Cevap: Tanrı’nın kudreti ile insanın yaptığı bu özgür seçimlerin kendisine getirdiği sorumluluk aynı zamanda bir arada tutulması gereken gerçeklerdir. Bu ikisini (Tanrı’nın kudretini ve insanın seçimini) bir araya getiremeyişimizin nedeni, Kutsal Kitabın bu noktada bizlerin gizemli bir bölgeye girdiğimizi söylemesidir. Şöyle bir şey sormak istiyorum: Tanrı nasıl aynı zamanda hem Bir, ve hem de Üç olabilir? Ya da İsa nasıl hem insan, hem de Tanrı olabilir? Tanrı nasıl Efesliler 1. bölümde dediği gibi, herşeyi Kendi isteği doğrultusunda belirlemiş olup da; aynı zamanda bizlerin dualarına karşılık verebileceği için, bizleri durmadan duaya çağırabilir? “Efesliler 1:4 b “dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.” diyor. Buna rağmen Matta 28:19 a “Gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin.” Bu ikisi nasıl olabilir?
Gördüğünüz gibi Kutsal Kitap’ta bu gibi gerçekler bulunmaktadır. Bunların kabulunu mantığınızın düşünüşüne ver vermeden yapabilmelisiniz. Fizikcilere göre ışığın iki modeli vardır: Dalga modeli ve tanecik modeli. Bu ikisi nasıl aynı anda olabilir ki? Kutsal Kitap’ta şöyle diyor: “Bizler sorumluyuz, ama Tanrı da Kadirdir.” Ama şunu söylemek istiyorum: Eğer Tanrı Kadir değilse; bizler kime karşı sorumluyuz? Sorumlu olduğumuz gerçeği, birisine karşı sorumlu olmamızı gerektirir. Üçlü birlik inancı, ya da İsa Mesih’in iki doğası, veya yukarıda bahsettiğimiz noktalarda, artık mantığın yerini tapınış almalıdır.
Aynı sorunun devamı: Bence Üçlü Birlik konusuyla sorduğum bu soruyu aynı anlamda düşünmemek gerekir. Yorumladığınız gibi hem Tanrı’nın sağlayışı, hem de insanın sorumuluğuyla ilgili Kutsal Kitap’ta bunlarla ilgili örneklere rastlıyoruz. İnsanın, Tanrı’nın genel planını engelleyemeyeceği; ama kendisiyle ilgili kişisel tasarıyı reddedebileceğine dair. O zaman karşı konulmaz lütuf ve şartsız seçim öğretisiyle biraz ters düşmez mi?Kişi günahtan dolayı düşmüş, bozulmuş durumdaysa, Tanrı’nın isteğine karşı koyabilir mi? Koyamaz mı? Bu yorum zaten karşı konulmaz lütuf öğretisini ortaya çıkartır. Ör: Luka 7:30, insanın kendisiyle ilgili Tanrı’nın tasarısını reddettiğine dair bir referanstır.
Cevap: Bence yine konu, hem yükümlülük, hem de sorumluluk konusudur. Ör: siz bir inanlı değildiniz ; ve bir an ben sizinle Müjdeyi paylaştım diyelim. İşaya Tanrı Söz’ünün keskin bir kılıç olduğunu söylüyor. Kutsal Ruh, Tanrı Söz’ü aracılığıyla insanların yüreğinde işler. Eğer sen çekip gidersen, Tanrı’nın işleyişine karşı durmuş olacaksın. Senin karanlıkta kalmayı seven yüreğin, karanlıkta kalmayı seçmiş olacaktı. Bu yaptığın özgür seçimden dolayı ise, insanların yaratıcısı ve kurtarıcısı olan Tanrı tarafından sorumlu tutulacaksın. İbraniler 6. bölüm de reddeden bir kişinin örneğini verir. Aslında bu iki gerçek bir arada tutulmalıdır.
Soru: Tanrı’nın tasarısı, insanların cevaplarını da dahil eden alternatif planla yürür diyebilir miyiz? Romalılar 11:23 “İmansızlıkta direnmezlerse, Yahudiler de öz ağaca yeniden aşılanacaklardır. Çünkü Tanrı’nın onları geri aşılamaya gücü vardır.” Burada insanın cevabını da içeren bir plan var.
Cevap: Sadece saygıyla bununla aynı şekilde olmadığını söyleyebilirim. Çünkü burada karşımıza çıkan istikrarlı bir plandır. Artık kişisel bir konuşma söz konusu değildir. Tüm tarih boyunca Yahudi ve Grekler arasında var olan işleyişinden bahsediyor. İsrail, tüm uluslara ışık olmak için seçilmişti. İsa kendisinin olana gitmişti ve onlar da İsa’yı reddetmişlerdi. Tanrı’nın planına göre, (ki Pavlus’un Efesliler 3. bölümde de söylediği gizem budur) Müjde, artık Yahudi olanlardan, Yahudi olmayanlara gidiyor. Tanrı’nın bunu yapmasının sebebi şuydu: İsrail’i kıskançlıkla kışkırtmak. Öyle ki; İsa Mesih’teki kurtuluşa gelebilsinler. Pavlus, burada asırlar boyunca gelişen bir plandan bahsediyor. Ama sorunuza farklı bir şekilde cevap vermek istiyorum. Özellikle olası alternatif planlar konusundaki sorunuza. Bence şu düşünüşte temel olarak bir hata mevcuttur. O da şudur: Tanrı bütün olasılıklara bakıp; “Ben birşeyin olmasını ya da olmamasını buyuruyorum.” diyemez. Böyle olması demek, Kadir bir buyruğun tanımıyla çelişir. Fatih Sultan Mehmed bir şey buyurduğunda; bu emrin yerine getirildiğinden eminim. Çünkü bir kralın verdiği emrin doğası budur. Emir verirse; yapılır.
Başka bir şeye bakalım: Bu da Tanrı’nın doğası ile ilgili. Ve Tanrı’nın doğasının, tarihle olan ilişkisi ile alakalı. Kutsal Kitap, Tanrı’nın bağımsızlığı üzerinde çok fazla durur. Tanrı, Kendisi dışında hiçbir şeye bağlı değildir. İsa, “Baba’nın Kendisinde Yaşam vardır.” diyor. Yani Yaratıcı tarih çizgisi üzerinde eğilip bakarak; “bunun olacağını görüyorum. Bu yüzden de bunun olmasını buyuruyorum.” diyorsa; bu Yaratıcı bağımsız değil; yarattıklarına bağlı bir yaratıcıdır. Yeni Yerin ve Yeni Göğün vaadi, tüm tarihin Tanrı’nın Kadir iradesine göre gelişmesinden kaynaklanır. İnsanların yaptığı bireysel seçimlerden değil.
Soru: Tanrı’nın insana Kendisini İsa Mesih’te açıkca gösterip, tanıttığını biliyoruz. Bunu, bütün aklımız ve ruhumuzla O’nu algılayabilelim diye yapıyor. Demek ki Tanrı çok da fazla gizler bırakmıyor. Perde arkasından komutlar veren değil, insanlarla yüz yüze gelmiş bir Tanrı’nın gene de bazı sorularımızla bizleri neden baş başa bıraktığını açıklayabilir misiniz?
Cevap: İsa’yı düşünün! Bir dağın tepesinde şimşeklerle ya da dumanlarla değil, alçakgönüllülükle bir bebek olarak geliyor. Aslında sonsuz olan Tanrı bizlere, bizlerin anlayabileceği bir şekilde geliyor. Bu sonsuz olan Tanrı’nın, sonsuz olan Söz’üdür. Gördüğünüz gibi bu sonsuz olan Söz, bizlerin anlayabileceği gibi belirli dilbilgisi kuralları içinde bizlere verilmiştir. Aradaki boşluklar, cevaplanmamış olmasından kaynaklanmaz. Aradaki farklılık, Tanrısal bilgi ve kısıtlı olan insan anlayışındandır. Çünkü hatırlarsanız Tanrı şöyle demiştir: “Benim düşünüşlerim ve yollarım, senin düşünüşlerinden ve yollarından çok daha yüksektir.”
Hatırlamamız gereke son birşey de şudur: Sorun bizlere bu sonsuz Söz’de açıklanmış gerçeklere, günahın bizlerde yaratmış olduğu sonuçların ötesine giderek; sanki günahsızmışız gibi anlamayı beklemizden kaynaklanmaktadır. Günahın, bizlerin okuma kabiliyetine nasıl gölge düşürdüğüne dair şunu örnek verebiliriz: İsa şöyle diyor: “Eğer Ben bu Kitabı itaatkar bir kalple açmazsam; bu sayfada hiçbirşey göremeyeceğim.” Bazen bu boşluklar bizim suçumuzdur.
Şimdi günahkar insanlar olarak inanma konusunda ne kadar yetersiz olduğumuza bakalım:
Yuhanna’nın daha önceki kullandığımız örneğinden hareketle, yetersizlikten kastettiğimiz şey, günahkarların sevmeye olan yetersizliğidir. Yani ışığa gelemememizden, ya da Tanrı’yı hoşnut edip, O’nun iradesini, isteklerini seçmekte olan yetersizliğimizden bahsediyoruz. Kutsal Yazılar bizlere, kurtuluşa götüren bir şekilde Müjde’ye inanamayacağımızı, bu inanma yetimizin olmadığını öğretir.
Bu konuyu bizlere gösteren birkaç ayete bakalım:
Yeremya 13:23 “Habeş kendi derisini, yahut kaplan kendi beneklerini değiştirebilir mi? o zaman kötülük etmeğe alışmış olan sizler de iyilik edebilirsiniz.”
Burada Yeremya’nın özellikle üzerinde durduğu nokta, bizler nasıl kendi derilerimizin rengini değiştirebilecek güce sahip değilsek; aynı şekilde de iyilik etme gücüne de kendiliğimizden sahip olmadığımız konusunu vurguluyor.
Tamamen bozulmuşluk konusunu hatırlayın! Günahkarların iyilik yapma yetisine sahip olamayışından bahsederken, bu iyiliğin Tanrı’yı hoşnut eden iyilik olduğunu sanırım hatırlıyorsunuz. Ör: inanlı olmayan bir kişi de yalan yerine, doğruyu söylemeyi seçebilir. Ama bu günahkar insan doğruyu söylediği zaman, amacı Tanrı’ya yücelik vermek, Görkemi için ya da Tanrı Söz’ünde böyle yazdığı için değil; sadece kendi bencil istek ve amaçlarından dolayı bunu yaptığını söylemiştik. Bu bölüme bakarken, bunları da aklımızın bir köşesinde bulundurarak okuyalım. Altını çizeceğim şey, Yeremya’nın dediği gibi; bizlerin hiçbir şekilde iyi işler yapmaya doğal yetisi yoktur.
Matta 7:16-18 “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Dikenli bitkilerden üzüm, devedikenlerinden incir toplanabilir mi? Bunun gibi, her iyi ağaç iyi meyve verir, kötü ağaç ise kötü meyve verir. İyi ağaç kötü meyve veremez. Kötü ağaç da iyi meyve veremez.”
Dikkat ederseniz İsa, bizlerin yaşantılarının doğasını tanımlamak için ağaç örneğini kullanıyor. Diyor ki “ağacı meyvesinden tanırsınız. İyi ağaç, kötü meyve vermez, veremez.” İyi bir ağacın kötü meyve vermesi, ağacın doğasına karşı birşey olurdu. Ama aynı şekilde dikkatlice bakarsanız; kötü ağacın da iyi meyve verebilmesi imkansızdır. Kötü ağacın da iyi meyve verebilmesi yine doğasına karşı olurdu. İsa bizler için de aynı şeyin geçerli olduğunu söylüyor. Bu tüm günahlı insanlar (kadın-erkek) için geçerlidir. Bir ağacı meyvesinden tanırsınız. Eğer bizler kötü ağaçlarsak; iyi meyveler verebilmemiz olanağı yoktur. Bu yüzden de “Yeniden Doğuş” kavramına sıkı sıkıya bağlanmalıyız. İyi meyve verebilmemizin tek yolu, İsa’nın bizleri bütünüyle değiştirmesiyle, iyi bir ağaç yapmasıyla mümkün olur. Ancak kendi başımıza sahip olduğumuz bu kötü doğayla yanlızca kötü meyve verebiliriz. İyi meyve verebilmek tamamen bizlerin dışındadır. İyi meyveler veremeyiz. Yani Tanrı’yı hoşnut eden iyi meyveler...
Matta 12:33-35 “Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya da ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır. Sizi engerekler soyu! Kötü olan sizler nasıl iyi sözler söyleyebilirsiniz? Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik, kötü insan ise içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.”
34. ayette İsa’nın ortaya attığı sorunun yapısına bir bakın! “Kötü olan sizler, nasıl iyi sözler söyleyebilirsiniz?” diyor. Bu cevabı varsayılmış bir soru. Yapamazlar.... Çünkü doğal olarak kötüdürler. Bu yüzden de kötü bir yürek, iyi şeyler söyleyemez, yapamaz.
Bütün bu ayetleri okurken, şunu aklımızda bulundurmamızda fayda vardır. Bunları yapmayacağımızı söylemez. Bu şeyleri yapamayacağımızı söyler. Tabi ki yapmayacağımız doğrudur. Ama daha da önemlisi yapamayacağımız gerçeğidir. Buradaki odak nokta, bizlerin isteksizliği değil; ama yapamazlığımız, yetersizliğimizdir.
Yuhanna 5:40 “Öyleyken siz, yaşama kavuşmak için bana gelmek istemiyorsunuz.”
İşte bu da günahkarların, İsa Mesih’e gelmekteki isteksizliklerini gösteren bir ayet. Günahkarlar çok açık bir seçim yapmaktalar. Ve bu seçimleri, İsa Mesih’e gelmeyi red etmektir. Fakat bakmamız gereken ve önemli olduğuna inandığım başka bir bölüm de şudur: Yuhanna burada bu insanların gelmeyeceğini söylüyor. Önemli olan soru şu: Bu insanlar neden gelmiyorlar?
İsa da bu teolojik soruya 6. bölümde cevap veriyor.
Yuhanna 6:44-45 “Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikce, o kimse bana gelemez. Bana geleni de son günde dirilteceğim. Peygamberlerin yazdığı gibi, ‘Tanrı onların hepsine kendi yollarını öğretecektir.’ Baba’yı işiten ve O’ndan öğrenen herkes bana gelir.”
Şimdi bu ayetleri, 5. bölümde okuduğumuz ayetlerle birleştirelim:
5. bölüm, günahkarların “gelmeyeceğini” söylüyor. 6:44 ise; bu insanların neden gelmediklerini söylüyor. Bunun da sebebi “gelemeyecekler”dir. Buradaki sorun sadece isteksizlik değil; ama bunu yapmaktaki güçsüzlük, yetersizliktir.
Yuhanna 6:65 “Sizlere, ‘Baba’nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez’ dememin nedeni budur” dedi.
İsa’nın çok açıkca söylediği şeylere dikkat edin! O diyor ki: “İşte bu yüzden kimse bana gelemez dedim.”Ama bir şart dışında. Bu şart da ayetin geri kalan kısmında. “Gelmekte güçsüz olan insanlar, sadece Baba’dan İsa’ya gelme yetisini aldıkları zaman bunu yapabilirler “diyor.
Bence Evancelik teolojide karşılaştığımız sorunlar da bu noktada başlıyor. Çünkü çoğu Hristiyanlar, bizlerin Tanrı’ya gidebileceğimizi, yönelebileceğimizi söylüyorlar. Fakat İsa çok açıkca bu yetinin bizde olmadığını söylüyor. Söylemek istediğim, biz Hristiyanların karşılaştığı esas zorluk çevremizdeki Hristiyanların İsa Mesih’in sözlerini sorgularken, bunların yanlış olduğunu söylerken dahi, Kutsal Kitaba bağlı kalabilmemizdir. İsa gelemeyeceğimizi söylüyor.
Şimdi isterseniz “gelememe” kavramıyla eş anlamlı kelimelere bakalım:
Romalılar 8:7-8 “Çünkü benliğe dayanan düşünce Tanrı’ya düşmandır; Tanrı’nın Yasasına boyun eğmez, eğemez de. Benliğin denetiminde olanlar Tanrı’yı hoşnut edemezler.”
Burada istek ve yeti kavramlarının nasıl birbirine bağlı olduğuna dikkat edin!
7. ayette Pavlus diyor ki: ”Benliğe dayanan düşünce Tanrı’nın Yasasına boyun eğmez.” İrademiz açısından konuşacak olursak; biz boyun eğmeyi seçmiyoruz. Ama Pavlus sadece “eğmez” deyip ayeti bitirseydi; bizler şöyle düşünebilirdik: “Tamam eğmiyoruz, ama eğmek isteseydik buna gücümüz yeterdi.”Ayeti burada kesmiyor ve diyor ki: “Benliğe dayanan düşünce boyun eğmez. Ama eğemez de. “
Konuyu toparlamak gerekirse İsa önce kendisine gelemeyeceğimizi; Pavlus da bizim Tanrı’nın Yasasına boyun eğmeyeceğimizi, eğemeyeceğimizi söylüyor.
1.Korintliler 2:14 “Doğal haliyle kişi, Tanrı’nın Ruhuyla ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir. Ruhça değerlendirildikleri için de bunları anlayamaz.”
Yine burada istek ve yeti kavramları birbiriyle ilişkili. Bunları irade ile ilişkili olarak şöyle söylüyor: “Ruh’u içinde bulundurmayan kişi, Tanrı’ya ilişkin gerçekleri kabul etmez.” Buradaki soru, isteksizliğimizin nedeninde yatmaktadır. Pavlus, kabul etmeyişimizin sebebinin çok açıkca “bunları anlayamayışımız” olduğunu söylüyor. Tanr’nın Ruh’unu içinde bulundurmayan kişilerin, Tanrı’yla ilişkin gerçekleri hiçbir şekilde doğal olarak anlama yetileri yoktur.
İsa gelemeyeceğimizi, Pavlus, Tanrı’nın Yasasına boyun eğemeyeceğimizi, ve burada da Tanrı’nın Yasasına ilişkin gerçekleri anlayamayacağımızı söylüyor.
Yuhanna 3:3,5 “İsa ona şu karşılığı verdi. ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkca Tanrı’nın Egemenliğini göremez.’ İsa şöyle cevap verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkca Tanrı’nın Egemenliğine giremez.”
İsa’nın açıkca 3. ayette ne dediğine bakalım: “Bir kimse.. Tanrı’nın Egemenliğini göremez.” Görmek istemediğimiz doğrudur. Lakin buradaki problem, görmekteki isteksizliğimizden çok daha fazladır. İsa burada yine yetersizlik konusuna odaklanıyor ve göremeyeceğimizi söylüyor. Hatırlayacağınız gibi, görmek kavramı imanı eyleme dökmek anlamıyla eşittir. Yani burada bizlerin görmeye ya da kurtaran imanı içimizde bulundurmaya yetersiz olduğumuzu söylüyor. 5. ayette İsa aynı kavramı biraz farklı bir şekilde söylemektedir. “Hiçkimse Tanrı’nın Egemenliğine giremez.” diyor.
Her iki ayette de ister “girmek” isterse “görmek” kavramları olsun; ikisinden birini ya da her ikisini yapabilmek için, önce Ruh’tan doğmamız gerektiğini yani yeniden doğuşun olması gerktiğini vurgular. Yeniden doğduğumuzda bizlere görme yetisi ve Tanrı Egemenliğine girme yetisi veriliyor. İncil’in açıkca ne dediğine bakalım:
Bizlerin gelemeyeceğini, boyun eğemeyeceğini, anlayamayacağımızı, göremeyeceğimizi ve giremeyeceğimizi söylüyor.
Hristiyanların istenildiği zaman girebileceklerini söylemeleri beni çok şaşırtıyor. Kutsal Kitap bu şeyleri çok açıkca yapmayacağımızı söylüyor. Ama esas problemimiz bunları yapamayacağımız gerçeğidir. Bu da bizi şu soruya getiriyor: Neden bu şeyleri yapamayız?
Kutsal Yazılarda çok açıkca söylenen şu ki; günaha olan tutsaklığımızdan ötürü yapamayız.
Romalılar 6:6 “Artık günaha kölelik etmeyelim diye, günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih’le birlikte çarmıha gerildiğini biliriz.”
Pavlus’un burada iman etmeden önceki yaşantımız hakkında ne dediğine dikkat edin! “Günaha tutsaktık.”
Romalılar 6:16 “Söz dinleyen köleler gibi, kendinizi kime teslim ederseniz, sözünü dinlediğiniz kimsenin köleleri olduğunuzu bilmez misiniz? Ya ölüme götüren günahın, ya da doğruluğa götüren sözdinlerliğin kölelerisiniz.”
Tüm insanlık bu iki gruptan bir tanesine aittir. Bizler ya kayıbız ve günahın tutsaklığı altındayız; ya da bulunduk, Mesih’in köleleriyiz.
Romalılar 6:20 “Sizler günahın kölesiyken doğruluktan özgürdünüz.”
Pavlus burada Mesih’ten ayrıyken nasıl olduğumuzu tanımlıyor ve şöyle diyor: “sizler günahın köleleriydiniz.”
İnsanların Kutsal Kitap’ta bahsedilen bu yetersizlik öğretisine karşı söyledikleri birkaç düşünceye bakalım:
1-Kutsal Kitap bizlere “İsa Mesih’e inanın” çağrısını yaparken, bu çağrı insanların İsa’ya inanma yetisinin olduğunu söylemiyor mu? Evet bu doğrudur. Kutsal Kitap çok açıkca “İsa Mesih’e inanın” diye insanlara çağrı yapmaktadır. Ve İsa açıkca “Susamış olan varsa; gelsin.” diyor. Ama Kutsal Kitap bize bu çağrıyı yapsa bile; bu çağrının yapılmış olduğu gerçeği, bizlerin bu çağrıyı yerine getirebileceğimizi göstermez. Kutsal Kitap bizlere konuşurken; sahip olduğumuz sorumluluklar anlamında konuşur. Bunları yapmaya yetimiz olduğu anlamında konuşmaz. Tanrı bizlerle Antlaşma içindeki varlıklar olarak konuşur. Mesih’ten ayrı olsak bile; Tanrı Antlaşma altında olduğumuzdan bizlere konuşur. Mesih’ten ayrı olarak bizler, Tanrı ile olan Antlaşmayı ihlal etmiş kişileriz. Fakat Antlaşmayı ihlal eden insanlar olarak bile bizler, Tanrı karşısında bu Antlaşmadan sorumluyuz. Yani Tanrı’ya karşı itaat etmekte ve aslında Tanrı’yı tüm canımızla, tüm gücümüzle, tüm yüreğimizle ve tüm aklımızla sevmekten de sorumluyuz. Bu bizim sorumluluğumuzdur. Ahlaki varlıklar olarak; var oluşumuzun temeli budur. Fakat günah işleyerek kendimizi yok ettik. Yine Pavlus’un dediği gibi, Mesih’ten ayrı olarak bizler günahın tutsaklarıyız ve Mesih’e gelemeyiz. Ama Tanrı’yı tüm yüreğimizle sevemeyeceğimiz gerçeği, gizleri bu sorumluluktan özgür olmamızı gerektirmez. Şu örnek belki daha yardımcı olabilir sizlere. Ör: Bir adamın çok alkol aldığını ve aracına binip evine giderken bir kişiye çarparak ölümüne sebep olduğunu varsayalım. Bu adam sadece alkol yüzünden tüm algılarını kaybettiği için, bu adamı öldürmekten suçsuz mudur? Aslında bununla kalmayıp, hislerini kaybetmesine sebep olan alkolü kendi iradesiyle almış olduğunu bilmek bizleri daha da sinirlendirerek; bu kişiyi daha da fazla sorumlu tutmamıza neden olabilir. Bu yüzden aldığı alkol aracılığıyla kendinde yarattığı yetersizlik, o insanın sahip olduğu sorumluluğu yerine getirmekten özgür kılmaz. Bu yüzden, günah içine düşmemiz, Tanrı karşısında sahip olduğumuz sorumluluktan bizleri özgür kılmaz. Tanrı bizlerin sahip olduğu yetilerle değil; sorumluluklarımızla ilgilenir. Bizleri yargılar.
2-Madem insanlar inanamaz, böyle bir yetileri yok. Neden Müjdeyi duyuruyoruz? Bunun çok basit bir cevabı vardır: Çünkü Tanrı her zaman birşeyleri aracı olarak kullanır. Var olan herşeyin ilk sebebi Tanrı’dır. Fakat ilk sebep olan Tanrı, ikinci sebepler kullanır. Yani Tanrı ölü olan günahlıları diriltmek için Müjde’nin vaaz edilmesini kullanır. Ör: Pavlus’un Romalılar 1. bölümde Müjdeyi nasıl tanımladığına bakın:
Romalılar 1:16 b“Müjde, iman eden herkesin kurtuluşu için Tanrı’nın gücüdür.”
Şimdi Müjde neden kurtuluş için Tanrı’nın gücü olsun? Çünkü Müjde insanların ağzından çıktıkca; Kutsal Ruh insanların kalbinde bu Müjdeleniş aracılığıyla işler. Bu bildiri aracılığıyla insanların kalbinde çalışan Kutsal Ruh, aynı şekilde İsa’yı ölümden dirilten aynı Ruh’tur. İnsanların da kurtuluşu anlaması ve ulaşması için de çalışan aynı Kutsal Ruh’tur. Tüm bunların nasıl olduğunu gösteren çok çarpıcı bir örneğe Yuhanna 11. bölümde rastlıyoruz.
Hatırlayacağınız gibi İsa’ya çok yakın bir arkadaşı, Lazar ölmüştü. 3 gündür mezardaydı. Ortadoğunun sıcak koşullarında 3 günden sonra bu insanın kokmuş olabileceğini sanırım tahmin edebilirsiniz. Lazar için hiçbir umut yoktu. Yani 1 dakikalığına nefesi durmuş ve tekrar hayata dönebilir diye umud edilebilecek bir kişi değildi. O mezarda çürüyen bir beden vardı. Ve işte bu sahnede İsa ortaya çıkarak şöyle diyor: “Diriliş ve Yaşam Ben’im.” Ve sonra ne olduğuna bakalım: İsa ağzındaki o güçlü Söz’le mezara konuştu. Şimdi sizlere bir soru: Mezarda bulunan Lazar’ın, İsa’nın Sözlerine cevap verebilme yeteneği var mı? Elbette ki yok. Tam olarak, gerçek anlamda ölüydü. Buna rağmen insanlara tam olarak saçmalık gibi görünen şey; Tanrı’nın Gücünün bir gösterimi oluyor. Ve işte çürümüş, kokmuş ve hiçbir şekilde kendini diriltmek gibi bir yeteneği olmayan bu bedene diyor ki: “Lazar, kalk ve dışarı çık!” Lazar bir bütün olarak mezardan çıkıyor. İşte bu da Tanrı’nın Kendi Söz’ü aracılığıyla ne kadar güçle çalıştığına dair bir örnektir. İşin özünde, hepimizin komşularımızla ya da mahallemizde insanlara Müjde’yi duyururken de olan şey budur aslında. Çevremizde Müjde’yi paylaşırken, mezarlıkta yürüyor gibiyiz. Her evde ruhsal olarak ölü insanlar dolu. Bizler de ölü olan bu çevreye “İsa Mesih’e inan.” diyoruz. Tanrı’nın Kurtuluşa götüren Gücü olan Müjde’yi duyuruyoruz bu insanlara. Muhteşem olan şey de; Kutsal Ruh’un bu Müjde’nin duyurulmasıyla insanlarda çalışıp, artık onları yeni hayata diriltmesidir. Fakat burada güvenimizin nerede olduğuna dikkat edin!...Bizlerin güveni ölmüş insanların inanma yetisinde değil; Tanrı’nın gücü olan Müjde’dedir. O günlerde İsa, Lazarın mezarının önünde durup: “Lazar istiyorsan çık dışarı!” dediğini düşünebiliyor musunuz? İsa’nın Lazar’da hiçbir güveni yoktu ki. Ama Kendi Güçlü Söz’üne çok güveniyordu. Buna rağmen bütün Hristiyanlar ölü insanlarla dolu olan mahallelere çıkıp: “Ölü insanlar istiyorsanız, inanın!” diyorlar. Bizlerin güveni, ailelerimizde ya da arkadaşlarımızda değil; Tanrı’nın Gücündedir. Ama burada farkına varmamız gereken şey de; hayatlarımızdaki Tanrı Gücüne olan güvenimizin, özgür irademizi çiğnemediğidir. Tarihte, kendi istekleri dışında Tanrı Krallığına itile-kakıla getirilen hiçbir insana rastlanamaz. “Hayır, hayır, gelmek istemiyorum!” diye bağıran-çağıran yoktur. Tanrı’nın yaptığı şey budur: Tanrı bizleri Kendi Egemenliğine getirmez ama bu Egemenliğe girmeye istekli kılar.
Yürekle, irade arasındaki ilişkiyi daha önceki konuşmalardan hatırlayacaksınız. Kötü yürek, kötü seçimler.... Yeni yürek, yeni seçimler.... Bu yüzden de sevdiklerimizi seçiyoruz. Ruh aracılığıyla yeniden doğuyoruz ve Hezekiel’in bizlere vaad ettiği ‘etten yüreği’ alıyoruz. Tanrı tarafından tüm kudretle verilmiş olan bu yürek sayesinde bizler, özgür olarak Tanrı’ya gelmeyi seçiyoruz. Bu binada oturan kişilerin kapılarını çalıp “Dışarı çıkın, dışarı çıkın!”dediğinizi varsayalım. Kapının ardındaki insanlar da size “gelmeyeceğim, çıkmayacağım!” diyor. Siz yine kapılarını çalıp “çıkın, gelin!” diye çağırıyorsunuz. Ama yine bu kişilerin yanıtı “gelemeyeceğim, çıkmayacağım!” oluyor. Siz ne kadar kapılarını çalıp çağrı yaparsanız yapın; onlardaki yanıt da hiç değişmiyor.
Benim onları nasıl çıkarabileceğiniz konusunda bir önerim var:
En alt katı ateşe verip, yakarsanız; eminim ki herkes çok çabuk olarak dışarı çıkacaktır. Gördüğünüz gibi onları zorla dışarı çıkarmadık; sadece dışarı çıkmalarını sağladık.
İşte Kutsal Ruh da aynı şeyi yapar. Yüreklerimizin temeline iner ve orada Kutsal Ruh ateşi yakar. İsa bizleri zorlamaz; gelmeyi istememizi sağlar.
Gördüğünüz gibi insanın yetersizliği ile, Müjde’nin duyurulması arasında hiçbir çelişki yoktur.
Bizim düşüncelerimize olası 3. bir itiraz da şudur:
3-Sizin elinizde böyle bir Müjde varsa, inanlı olmayanları üzüntüye itecektir.
Bu insanların umutsuzlukla “Tanrım! Ben şimdi ne yapabilirim?” diye Tanrı’ya bağırmalarına sebep olabilir. Ama işte günahkarların da bu aşamada olmaları gerekiyor. Bizler İsa Mesih’i tanıdığımızda, işte o yerdeydik. Artık herşeyin sonuna ulaşmış ve hiçbir umudumuz olmadığını biliyorduk. Kendimizde hiçbirşey olmadığını fark ettik ve Tanrı’ya yalvardık. Gördüğünüz gibi günahkarların kendindeki bu boşluğu fark edip şaşırması, onları Tanrı’ya doğru itiyor. Yanlızca kendimizi kurtaramayacağımızı anladığımız o anda Tanrı’nın lütfunu ve merhametini almak için yalvarabiliriz.
Sorular: Yuhanna 6:44. ayete bakalım. Buna paralel olarak Müjde, yeniden doğmadan göremeyeceğimizi ve Tanrı’nın Egemenliğine giremeyeceğimizi söylüyor. Tabi bizim günahlı bedenlerimizle, düşüncelerimizle, kendimizi kurtaramayacağımız da doğru. Peki bu durumda Baba’nın, birilerini çağırıp da; birilerini çağırmama gibi bir tercihi mi söz konusu? Bu durumda Tanrı seçmediklerini nasıl yargılayacak?
Cevap: O’nun çekmesi, bizim gelmemizden öncedir. Tanrı’nın yaptığı bu seçim, sonsuzluktan itibaren yapılmıştır. Evet, Tanrı böyle bir ayrım yapıyor.
Not: (Başka bir önderin yanıtı, parantez içinde belirtilmiştir.)
(Efeslilerde de söylenildiği gibi, belirli kişilerin önceden seçildiği belli, Tanrı’nın başlangıçtaki planında. Yani Tanrı’nın bu çağrısı, Kutsal Ruh aracılığıyla yaşayan her canlıya ulaşıyor. Ama bazıları bu çağrıyı bilinçli bir şekilde reddediyor. Her insana Tanrı’nın Müjdesi ulaşmazsa, O’nun adaletiyle bağdaşamaz. Yanlızca Müjde aracılığıyla da değil; O, istediği şekilde insanına seslenir. Zira Tanrı kendini hiçbir zaman tanıksız bırakmamıştır. Seçilmişlik farklı birşey. Müjde 2000 yıl önce vardı.)
Sorunun devamı: Tanrı önceden seçmeyeceklerini bildiğine göre; seçmediklerini yargılayacak mı? Yargılayacaksa, neye göre yargılayacak?
Cevap: Bir kere tarih çizgisi boyunca Tanrı’nın çalışışına bakarak; yüzde kaçının cennete, ya da yüzda kaçının cehenneme gideceğini bilebilmemiz imkansızdır. Bizler hala İsa Mesih’in gelişinin önceki dönemlerinde yaşıyoruz. Ve o gelene kadar neler olacağını hala bilmiyoruz. Bu nedenle de Müjde’nin daha ne kadar ilerleyeceğini kestiremeyiz. Esinleme kitabında dediği gibi “son günlerde tahtın önünde sayısız insanlar olacaktır.” Bunu bilebiliyoruz. Bu yüzden cehenneme gideceklerin, cennete gideceklerden daha fazla, ya da daha az olabileceğini söyleyebilmek imkansızdır. Çünkü bu sayısız, sonu olmayan gibi gözüken kişilerin, kayıplardan çok; kurtulanlar olacağı belirtiliyor. Ama kayıp kişilerin yargılanışı konusunda şunu söyleyebiliriz: Bu konuda Kutsal Kitap’ta bakabileceğimiz en iyi yer, Romalılar 1. ve 2. bölümdür. Burada şunu söyler: “Müjde’yi red eden kişiler, yargılanmayacaklar. Müjde’yi duymamış olan insanlar da, Müjde’yi duymadıkları için bile, yargılanmayacaklar.” Kendi yüreklerine yazılmış olan Tanrı’nın Yasasına göre yargılanacaklar.
Soru: Bu kişiler seçilmemiş olanlar mıdır?
Cevap: İsa diyor ki:”Baba’nın Kendisine verdiklerimin hepsi, Kendisine gelecektir.” Evet o zaman şunu söyleyebiliriz: Kayıplar; seçilmemiş olanlardır. Burada insanları (kadın-erkek) seçilmişlik temeli üzerinde sınıflandırırken; birşeye dikkat etmemiz gerekir. Çünkü Kutsal Kitap bunlardan bahsederken, çoğu zaman “İsa Mesih’e inandın mı?” şeklinde soruyor. “Sen seçildin mi?” diye değil. İşte seçilmişliğe, Müjde açısından bakmanın neden daha iyi olduğunu daha ilerki bölümlerde açıklayacağım. Ama şimdilik kayıp olan bu seçilmemiş kişiler, yüreklerinde yazan Tanrı Yasasına göre (yani vicdanlarına) yargılanacaklardır. Aslında Pavlus bu düşünceyi bir adım daha ileri götürüyor. Diyor ki: “Tanrı’nın bizleri suçlu çıkarması için Kendi Yasasına bile ihtiyacı yoktur. Tanrı, Kendi Yasasını kullanmaya gerek kalmadan önce; bizlerin başkaları üzerinde yaptığımız yargıları alıp, bu değerler üzerinden de yargılayarak, bizleri suçlu çıkarabilir.”
Soru: Vicdana göre, kurtulan var mı?
Cevap: Hayır, yoktur.
Tesniye 29:29 “Gizli şeyler, Allahımız RABBİNDİR; fakat bu şeriatın bütün sözlerini yapalım diye açığa çıkarılan şeyler ebediyen bizimdir ve oğullarımızındır.”
Burada Musa iki şey arasında bir ayrım yapıyor. Yani, Tanrı’ya ait gizli şeylerle; insana ait olan açıklanmış şeyler. Teoloji bakımından bizler geleneksel olarak bu ayrımı şu şekilde tanımladık: Tanrı’nın gizli iradesiyle; Tanrı’nın açıklanmış iradesi. Buyruklar iradesiyle; kurallar iradesi. Musa bu gizli şeyler hakkında ne söylüyor? “Bu gizli şeyler Rab’be aittir.” diyor. Yani “bunlar bize ait değildir” demek istiyor. Bize ait olan şey ise; bizlere açıklanmış olan şeylerdir. Şimdi bütün bu kavramı, seçilmişlik kavramı üzerine odaklayalım:
Seçilmişlik, Tanrı’nın buyruklarından bir tanesidir. Ve Tanrı’nın buyrukları, doğası gereği sonsuzdur. Doğası gereği sonsuz olduklarından; sadece Rab’be aittirler. Zaman ve mekan ile sınırlı olan yaratılmış varlıklar olarak bizler, bu sonsuz buyrukları anlayamayız. Evet, seçilmişlik de dahil olmak üzere, tüm bu gizli olan buyruklar Tanrı’ya aittir. Fakat açıklanmış olanlar, bizlere ve çocuklarımıza aittir. Şu soru akılarımıza gelebilir: Peki bizlere açıklanmış olan bu şeyler nerdedir? İşte, bizlere ve çocuklarımıza açıklanmış olan irade, Kutsal Kitap’tadır.
Soru: Seçilmişlik, Rab’be aitti. Bizlere açıklandığına göre bunun üzerinde konuşabiliyoruz. O zaman Rab’be değil bize aittir diyebilir miyiz?
Cevap: Bizlere açıklandığı kadarıyla bizlere aittir. Ama Tanrı tüm kapsamını bizlere açıklamamıştır. O anlamda bize ait değildir.
Sorunun devamı: O zaman bu konuda nokta koyma yetkisine sahip miyiz?(Yani kesin bir fikir üretmek açısından)
Cevap: Tabi ki kendimiz için bir fikir edinmek zorundayız. Başka bir örnek vermek istiyorum. Yine bir apartman örneğini kullanacağım. Eğer bir üst kata çıksaydık, bir yer olduğunu görecektik. Ama şimdi bizler alt katta bulunurken, yukarıdaki katın yerini sabit tutan bazı metaller ve beton temeller olduğunu biliyoruz. Yukarda yaşayan insanlar bu yerin tabanı üzerinde yürüken, bunu tutan metal ya da betonun üzerinde yürüdüklerini biliyorlar ama onu görmüyorlar. Sadece yer üzerinde yürüdüklerini söylüyorlar. Bütün bu tabanı kazıp, metalleri, ya da betonu görmeye çalışmıyorlar. İşte seçilmişlik de kurtuluşumuzun altında, kurtuluşumuzu tutan bu destekler gibidir. Bizler sadece İsa’ya bakarız, Tanrı’nın gizli iradesine değil. Ama Tanrı’nın bize Mesih’te yaptıklarının altında-temelinde olan şeylerin, Tanrı’nın o gizli iradesi olduğunu biliriz. Bu irade, bu buyruklar; Müjde’nin doğru olduğunu anlamamızı sağlar. Fakat bizlerin imanı, bizlere açıklandığı kadarıyla; İsa Mesih olmalıdır. Açıklanmış şeyler bize, gizliler Rab’be aittir. Ve şimdi de sıra, kimin seçilmiş ve kimin seçilmemiş olduğu konusundaki benim fikirlerimi söylemeye geldi. Buyruklar gizli şeylerdir. Müjde açıklanmıştır. Eğer bizlerin devamlı olarak göz önünde tuttuğu şey Müjde yerine, Tanrı’nın bu gizli iradesi ise; o zaman ruhsal yaşantımızda bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Ben İsa’ya iman ettim. İsa’yla yürümeye başladım. Ama eğer ben İsa’yla yürümek yerine, yanlış açıdan Tanrı’nın bu gizli iradesine yoğunlaşırsam; içimde beni rahatsız eden bir soru çıkmaya başlayacak. O soru da şu:”İsa’ya inandığım halde; acaba seçilmiş miyim?” İsa’ya kurtuluşum için iman etmiş olabilirim. Ama içimde kendi kendimi “acaba seçilmiş miyim?” diye yiyip, bitiririm. Gizli olan şeylerde bize açılan kapı, sedece bizlere gösterilen şeylerdir. İşte Hristiyanlık ve İslamiyet arasındaki fark bu noktadan kaynaklanır. İslamda Tanrı, Kuran’ın arkasında saklıdır. Hristiyanlık ise, Yeni Antlaşma aracılığıyla Tanrı’nın gösterilmesidir. İşte eğer ben Tanrı’nın ne düşündüğünü anlamak istersem; O’nun bana açıklamış olduğu şeye bakarım. Çünkü İslamın tersine, Hristiyanlıktaki Tanrı Kendisini bu Söz’üne, Antlaşma aracılığıyla bağlamış bir Tanrı’dır. Bu bağlılık ne kadar kesinse; Kurtuluşumuz da o kadar kesindir. Kendisinden daha Yüce bir isim üzerine yemin edemeyecek olan Tanrı, Kendi ismi üstüne yemin etmiştir ki; İsa Mesih’e iman eden herkes, sonsuz yaşama kavuşacaktır. İslamdaki Allah, bir antlaşma ile yemin eden bir Allah değildir. Bu nedenle ben, İslamın 5 şartını yerine getirerek yaşamış olabilirim. Ama İslamdaki Kur’an altına gizlenmiş olan Tanrı, Kendi iradesine göre hareket etmekte özgürdür. Son günde benim iyiliklerim, kötülüklerimden çok çok daha fazlaysa bile (tartıldıktan sonra), beni cennete göndermek için hiçbir sebebi yoktur. Herşeyin üzerinde olan Kendi iradesini kullanarak, beni huzurundan atabilir. İşte bu yüzden Kuran’da onlara açıklanan şey, Tanrı’nın sonuçta yapacağı şeyden çok farklı olabilir. Ama Hristiyanlıkta aynı şey geçerli değildir. Tanrı’nın bizlere açıklamış olduğu şeyi yerine getireceğine dair olan garantisi, İsa Mesih’in Kanıdır. İşte bu yüzden açıklanmış gizli şeylerle, bu gizli şeyler hakkında bildiklerimiz arasında fark yoktur. Bu ikisi birbirinden ayrıldığı zaman ne olacağı ya da olabileceği konusunda bir örnek vermek istiyorum: Ortaçağda bu teolojik problemle ilgilenen bir akım vardı. Bu teologlar, Tanrı’nın gizli iradesiyle, buyruklarıyla açıklanmış Söz’ünü ayırdıkları için; çok farklı bir öğreti yaymaya başladılar. Bunlar Hristiyan din bilginleriydi. Yani bu anlamda şunu diyebiliriz: Son günde Tanrı’nın hoşuna giderse, Meryem’i lanetleyip, Yahuda’yı yaşama getirebilir. Çünkü Tanrı Kadirdir, istediğini yapar.
Tanrı’nın buyruklarından, açıklanmış iradesini ayırdığımızda, ne sonuçlar olduğunu görebiliyor musunuz?
Bir başka örnek:
Bu örnek de Amerikan tarihindeki bir bölümden alınmıştır. Hikaye bir kadını içerir ve gerçektir. Kadının içinde büyüdüğü kilise, kadına “Sen İsa Mesih’e inanıyor musun?” sorusunu değil; “Sen seçilmişlerden bir tanesi misin?” sorusunu sorarlar. Kadın Mesih’e gerçekten inanıyordu. Fakat soru “Sen seçildin mi?” olduğundan; kadının yüreği içinde paramparçaydı. Kadının yüreği seçilmiş olup-olmadığı ayrımından dolayı o denli parçalanmıştı ki; bebeğini bir kuyuya atarak şöyle dedi: “Hiç olmazsa şimdi lanetlendiğimi biliyorum!”
Bu yüzden Müjde ile Tanrı’nın iradesinden, seçilmişlikten bahsederken; kullandığımız kelimelere çok dikkat etmeliyiz. Öyle ki, Kutsal Kitap arkasında daha gizli, daha fazla bilinmesi gereken bir Tanrı olduğunu düşünmeden; herşeyin açıklandığı gibi olduğunu görebilsinler. Amaç, Tanrı’nın gizli iradesine ilişkin bakışımız yani bunu sorgulamamız, bizlere açıklanmış olan şeylerle şekillendirilmelidir. Bir önek vermek istiyorum. Romalılar Kitabında Pavlus kutsallara, sahip oldukları kurtuluşun ne kadar kesin olduğunu belirtmek için ”seçilmişlik” ve “önceden belirlenmişlik” kavramlarını kullanıyor. Benim burada yapmak istediğim şey, Mesih’i seçilmişlikten ayırmak değildir. Çünkü ne zaman Tanrı’nın gizli iradesine ilişkin buyruklar, bunlardan ayrılmış bir şekilde tartışılsa; batı teoloji tarihinde gördüğümüz gibi kiliseler içine çok ilginç öğretiler girmeye başlamıştır. Yani esasında buradaki sorun seçilmişlikten hiç bahsetmemek değil, ama seçilmişlikten bizlere açıklanmış olan Tanrı iradesine uygun bir şekilde bahsetmektir.
(Başka bir önderin konuşmasından alınmıştır.)
Not: (Tanrı herhangi birimizi seçmek ya da kurtarmak zorunda değildir. Adem ve Havva günah işlemiştir ve onların günahından dolayı herkes ölümü hak etmiştir. Bir kişi kurtulmuşsa, lütfa uğramıştır. Tanrı bunu yapmak zorunda değildir.)
Soru: Romalılar 2. bölümde olduğu gibi, eğer Müjde olmadan insanlar vicdanlarına göre yargılanacaklarsa; o zaman tamamen bozulmuşluk yasasına göre; insan Tanrı’yı arayabilir. Bu durumda vicdan tamamen ölmemiştir gerçeği ortaya çıkmıyor mu?
Cevap: Yine Tanrı’nın vermiş olduğu bu yargı, yetiden çok; sorumluluktan kaynaklanmaktadır. Pavlus’un tarif ettiği Romalılar 1. bölümde bizlerin, yüreğinde olan Tanrı bilgisiyle ne yaptığımızdır. Diyor ki: “bizler o Tanrı bilgisini alıp, ona engel olup, bastırıyoruz. Onun orada olduğundan bile habersizmişiz gibi davranıyoruz.” Üstüne üstlük putataparlık suçunu da ekliyor.
Romalılar 1:25 “Onlar Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler....”
Ve işte bu değişim, Tanrı’nın yerine putları koymak, tapmak ve Tanrı’nın bilgisini itmek, bastırmak; bizleri Tanrı karşısında yaralayan suçlardır.
Sorunun devamı: Seçilmişlik teolojisi de, sonuçta Kutsal Kitap’tan çıkma bir öğretidir. Bu öğretiyi desteklemek için belirli ayetler kullanıyoruz. Bunun yanında Kutsal Kitabın geneline baktığımızda mantıksal olarak bunun karşıtı olan bazı ayetleri de görüyoruz. (Ör:Tekvin 4:26 b “RABBİN ismini o zaman çağırmaya başladılar” diyor) bu insanlar düşmüş kişilerdi. Düşmüş bir insan Tanrı’yı nasıl çağırabilir? Yani kişiler kendi iradeleriyle Tanrı’ya gelemez, Tanrı’yı bulamaz. Ama Tanrı’yı arayamaz diyemeyiz. Öyle değil mi?
Cevap: İki şey söyleyeceğim: Romalılar bölümü, bizlere yine kalbimizde olan bir olguyu açıklar. Yani günahkarların aynı zamanda bildiklerini ve bilmediklerini söyler. Demin de söylediğim gibi, bu gerçeği bastırır ve bir yalanla değiştirir. Bu yüzden her insanın yüreğinde aynı anda bilmek ve bilmemek olayı vardır. Bu gibi bir ayete söylenecek uygun olan şey bence şudur: Tarihin ta başlangıçtan beri Kutsal Ruh’un insanlar içinde çalıştığının göstergesi olduğudur. Kutsal Ruh’un çalışması, sadece Pentekost gününde başlamadı. Kutsal Ruh’un işleyişi, ta tarihin başlangıcına kadar gider. İbraniler 11. bölümün ışığında Habil’in bile doğru bir kişi olduğunu öğreniyoruz. Bizlere bir iman kahramanı olarak gösteriliyor. Ama ne zaman günahlı bir insan imanını ortaya koyarsa; bunun öncelikle Kutsal Ruh’un onun kalbindeki işleyişiyle olduğunu biliriz. Yine bu Tekvin örneğinde olduğu gibi, tüm o tanrısızların arasında bile Kutsal Ruh, bazılarının içinde çalışıp, onlara iman veriyor.
Soru: Seçilmişlik öğretisine göre, bazen Müjde’yi duyurmak ikinci planda kalıyor. Müjde’nin öğretisi bu noktada daha da önem kazanıyor. Ör: Elç. İşl. 17:27’de “bilinmeyen Tanrı’ya..”örneği var. Yani insan Tanrı’yı arayabilir ama gerçek Tanrı’yı değil. Düşmüş olan insan kendi ihtiyacından dolayı başka tanrılar yaratıyor. Bu nedenle gerçek Tanrı’yı tanıtabilmek için; Müjdeciliğin önemi daha fazla ortaya çıkmıyor mu? Bu konuda düşünceleriniz nedir? Zira İsa Mesih’in öğretisi dışındaki bütün eylemler, insanların gerçek olmayan Tanrı’yı aradığını gösterir.
Cevap: Martin Luther’in çok ünlü bir deyişi vardır: “Mesih’ten ayrı olarak Tanrı’yı arayan kimse sadece şeytanı bulur.” Mesih’ten ayrı olarak Tanrı’yı aramak için her türlü çaba sadece puta tapmaktır. Elç. İşli 17. bölüme geri dönelim. Çoğu Evancelik inanlılar bu bölüme bakıp; Pavlus’un Yunanistan’a gelerek; “Bravo, çok iyi yaptınız da Tanrı’yı aradınız. Şimdi ben de size Mesih’i tanıtayım.”dediğini söylüyorlar. Yani Pavlus onlara “Sizlerin çok dindar birileri olduğunuzu görüyorum.” dediğinde, onlara iltifat etmiyordu. İşin özünde Pavlus, bilinmeyen tanrılarını put olarak addediyor. Romalılar 1. ve 2. bölümde açıklanan bu putataparlığın ışığı altında Pavlus, artık onlara gerçek olan Tanrı’yı anlatıyor.
Bu yüzden Hristiyanların ve Müslümanların İsa dışında aynı Tanrı’ya taptığını söylemek yanlıştır. Çünkü Tanrı’nın Kendisi, Kutsal Yazılarda açıkladığı kadarıyla Üçlü Birlik’tir. Yani Hristiyanlar, düz bir tek Tanrı inancına sahip değildirler. Bizler, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ta tek olan Tanrı’ya taparız. Söylemek biraz zor ama, bunun ışığında İslamın tanrısı, bir puttur. Veya farklı dinlerin tanrıları da birer puttur. İşte Atinalılar da bu yüzden putataparlıktan suçlulardır ve Pavlus da bunu onlara gösteriyor. Bu yüzden Hristiyanlık Monoteistlik, (tek Tanrılık) artı İsa değildir. Hristiyanlık, Üçlü Birlik olan Tanrı’ya tapmaktır.
Sorunun devamı: Bu insanlar putatapar olsalar bile, içlerinde Tanrı’yı arama istekleri var, gerçek Tanrı’yı bulamasalar da. Zira doğru bir yüreğe sahip olamadıklarından, doğru Tanrı’yı da bulma şansları yoktur. Doğru mu?
Cevap: Tamamen bozulmuş olan insanlar bile, o Tanrı’nın varlığını bilirler ama oTanrı hakkındaki bilgileri kısıtlıdır ve bozulmuştur. Bu nedenledir ki gerçek Tanrı’yı tam anlamıyla bilemezler. Ama bir şeyin varlığı bilgisi içlerinde vardır. Kendinden en emin ateist bile, kendi düşünce ve değer yargılarını, etrafında düzenleyebileceği bir put arayışı içersindedir. Romalılar 1. bölümde de söylediği gibi, bu kişi Tanrı’nın varlığı gerçeğini biliyordur. Fakat bunu bastırarark; bu gerçeği putla değiştirir. Düşmüşlükte veya tamamen bozulmuşlukta bile kişilerin yüreğinde bir bilgi vardır.
Soru: Herhangi bir tanrı bilgisine sahip bir kişinin, Tanrı’yı arama isteği var mıdır?
Cevap: Ör: bizler evlilik ilişkisi içersinde seksi arzulamalıyız. Ne zaman bu arzu ve istek, evlilik ilişkisi dışına çıkarsa; günah olur ve Tanrı bundan nefret eder. Şimdi önemli olan nokta şu: Bizim tamamen bozulmuşluğumuz içersindeki arayışlarımız da, aynı evlilik dışında seksi arayışımız gibidir. Günah ve Tanrı tarafından nefret ediliyor. Ve bu arayış, günahlı bir arayış olduğundan; Tanrı tarafından nefret edildiğinden dolayı bizler sanki Tanrı’yı aramıyor damgası yiyoruz. Sonuç şu ki: Bizler tamamen bozulmuşluğumuz içersinde, gerçek Tanrı’yı aramıyoruz.
Soru: 10 yıl ateist olarak yaşamış bir kişi, Tanrı’yı hiç aramıyorken, nasıl O’nu bulabildiğini, iman ettiğini açıklayabilir misiniz?
Cevap: Mesih’ten ayrı olan her yüreğin mutlak surette bir putu vardır. Ve bazen Kutsal Ruh yaşamlarımıza bir anda gelir. Fakat bazen de Kutsal Ruh, geniş bir zaman dilimi içersinde ilerleyerek bizlerin hayatlarında Mesih’e ilişkin bilgileri var eder. Bu kişi fark etmese bile, Kutsal Ruh çok zaman önceden bu kişinin yaşamında çalışmaya başlamış olabilir.
Soru: Kutsal Ruh’un uzun zaman dilimi üzerinde çalışışını gösteren ayetler var mıdır?
Cevap: Bunun tersini gösteren ayetler de (Kutsal Ruh bir anda çalışmaya başlar gibi) yoktur. Ama bir örnek vermek gerekirse:
Bazen bizler elçi Pavlus’u ani bir değişim geçiren bir kişi olarak görürüz. Hatırlamanız gereken şey, Pavlus bir Ferisi olarak Kutsal Kitabı her zaman okuyordu. Stefanın ölümüne şahit olduğunu biliyoruz. O zamanlarda Stefan çok güçlü Müjde çağrısı yapmıştı. Belki bu olayların hepsi, Şam yolunda olan olayın hazırlanışı için temel oluşturmuş olabilir.
Şimdi bunların pratik uygulamalarına bakalım:
Şu günlerde Amerikan kiliseleri Müjde konusunda çok temel bir sorun yaşamakta. Bu sorun da şu: Amerikan Hristiyanları arasında bir kişi anket yapmış. Bu çok çarpıcı bir sonuç. Amerikan Hristiyanlarının %80’ni temel olarak, kadınların ve erkeklerin “iyi” olduklarına inanıyorlar. Ve bu düşünüş yavaş yavaş Amerika’nın Müjde kitaplarına sızmaya başladı. Bunun sonucunda da kiliselerde, Müjde’ye olan adanmışlık azaldı. Buradan da şu sonuca varılıyor: “eğer günahkar olduğuna inanmazsan, neden Müjde’ye ihtiyacın olduğunu düşünesin ki?”
Eğer bizler, günahkarlar değilsek; Mesih’in çarmıhı geçersizdir. Aslında bizim karşımızda duran ve bizi kızdıran bir şey olurdu. Şöyle düşünülebilir: “Bizim gibi güzel insanlara Tanrı, Mesih’in çarmıhı vasıtasıyla nasıl hakaret edebilir ki?” Bu konu üzerinde durmakta yarar görüyorum. Çünkü eğer şu noktada günah hakkında kafamız karışırsa ve tam olarak birşeyleri anlamazsak; bundan sonra göreceğimiz konuları da algılayamayacağız. Baba’nın seçme işi hakkında, Oğul’un kurtarış işi hakkında ve Kutsal Ruh’un kutsallaştırış işi (Kutsallaştırma, yani Kutsal Ruh’un bize Tanrı tarafından verilen kurtarışının hayatlarımızda gözükmesi, meyve verebilmemiz gibi) hakkında yanlış bilgilere yönelebiliriz. İçinde bulunduğunuz kültürden dolayı (hem Müslüman hem de Hristiyan) günah kavramını insanlara verirken, bazı zorluklar yaşayacaksınız.
İlk olarak bunu konuşmaya İslam açısından bakarak başlayalım:
Eğer komşunuzun kalbindeki günahı görmesini sağlayamazsanız; bu komşunuz Müjde’nin değerini anlamayacaktır. Bu nokta çok önemlidir.
İslam şöyle der:”İnsan günah işler, ama insan günahkar değildir.”
Hristiyanlık da tam tersini söyler: “Bizler doğal olarak günahlı doğaya sahip olduğumuzdan; günahlı davranışlarda bulunuruz.”
İşte, doğanız gereği günahkar olmadığınıza inanırsanız; İslamın size yazdığı çözüm ve reçeteler çok mantıklı gelecektir. Müslüman bir kişi “tabi ki ben günah işlerim. Ama günah işlemek isteyip de, işlemediğim zamanlarda Tanrı’dan puan kazanırım. İyilik yapmak isteyip de, yapmadığım zamanlarda da iyi puan alırım. Hele bir de, o iyi olanı yapmak isteyip, yaparsam; o zaman Tanrı’dan çok daha iyi bir puan alırım.“diyor. İşte bu da günahlı işler yapsak bile, temel olarak iyi olduğumuz öğretisinden kaynaklanan, işler dinidir.
İşaya 64. bölümde okuduğumuz gibi “Tüm iyi işlerimiz, kirli esvaplar gibidir.”
Bu yüzden sizler, Müslüman komşularınıza kalplerindeki günahı (putları) göstermek üzere paylaşırken; çok ince ve önemli bir göreviniz olduğunu unutmayın. Tamamen adanmış bir Müslüman olmayan, fakat daha Laik, daha modern insanlarla paylaşırken de aynı tür zorluklarla karşılaşacaksınız. Farklı nedenlerden olsa bile; o insan da aynı yalanların içinde tutsaktır. Aynı kişiler, insan doğasına ilişkin batının onayladığı ve din kavramları içersinde olmayan bu düşünceleri de benimsemiştir. Ve o da temel olarak insanın “iyi” olduğunu düşünür.
Tabi ki insanoğlu hatalar, yanlışlar yapabilir. Ama bizler hepimiz, genel bir kapsam içersinde daha iyi bir ahlaki düzene doğru gelişmekteyiz. Bu kişi günah işlediğimizi bile kabul edebilir. Ama bu günahlara yaşadığımız ortamın sebep olduğunu, ya da ailelerimizin bizleri yetiştiriş tarzından olduğunu veya bizlerin genetik yapısından kaynaklandığını söyler. Ama hiçbir zaman bizlerin diri olan Tanrı’ya karşı ayaklanmış, baş kaldırmış putataparlar olduğumuzu kabul etmeyecektir. Bu yüzden dini kavramlarla kendini bağdaştırmayan Laik bir Türk’e bu günah kavramını çok büyük bir dikkat ve özenle göstermeliyiz. Eğer bu noktayı kişilere anlatmakta başarısız olursak; Müjde hiçbir zaman “İyi Haber” olarak algılanmayacaktır.
Güncel hayatta olan başka bir uygulamaya bakalım:
Tamamen bozulmuşluğun gerektirdiği inceleme, öncelikle kalpten başlamalıdır. İnanlı olmayan birine, bir Ferisinin, ne kadar günahlı olduğunu söylemesinden daha fazla o kişiyi kızdırabilecek birşey olamaz. Bugüne kadar Tanrı’ya ne denli sadakatsizlik ettiğimizi, O’na ne kadar baş kaldırdığımıza yönelik sahip olduğumuz bilgi bizleri alçakgönüllülükle Müjde’yi paylaşmaya itmelidir. Hiçbir zaman bir Ferisi gibi parmak sallayıp; “işte suçun bu “dememeliyiz.
Her birimiz için tüm günler Tanrı’mızı, bütün aklımızla, bütün yüreğimizle, bütün canımızla sevme emri geçerlidir. Ve bunu yapmalıyız. Ama hangi birimiz bugün bunları yaptığımızı iddia edebilir ki?
Yani gördüğünüz gibi bizler, Baba’mız olan Tanrı’yı ne kadar incittiğimizi, yüz üstü bıraktığımızı anlamadığımız sürece, Müjde’yi alçakgönüllülükle paylaşamayacağız demektir.
İncil’deki Ferisi ve vergi görevlisi örneğini hatırlayın! Vergi memuru, eski ortadoğu kültüründe herkesin nefret edip, dışladığı büyük günahkarlardan birisiydi. Ve bu kişi tapınağın dışında Tanrı’ya yakarıyordu kendisine merhamet etmesi için. Fakat kendisinin de bir günahkar olduğunu unutan Ferisi, tapınağın dışında olan bu vergi memurunu görünce, gururla şöyle dedi: “ben çok mutluyum ki, onun gibi bir günahkar değilim.”
İşte bu yüzden her birimizin kendimizie sorması gereken soru şu olmalıdır: “Ben vergi görevlisi gibi miyim? Yoksa Ferisi gibi mi?” Çünkü İsa şöyle dedi: “Eve aklanmış olarak dönen, vergi memurudur.”Hatırlamamız gereken bir başka şey de, İsa’nın kilise içersindeki insanlara karşı olan sabrı daha azdı. Çünkü hepimiz kilise içindekiler olarak, Tanrı’nın bizleri nasıl iğrenç bir çukurdan çıkardığını unutuyoruz. Bu yüzden bizler Müjde’yi paylaşmaya dışarı çıktığımızda, bir dilencinin başka bir dilenciye ekmeği nerede bulabileceğini söyler tarzda Müjde’yi paylaşabilmeliyiz.
Son bir uygulama:
Kutsal Kitap’taki günah öğretisi, Müjdecilik yöntemlerimizde çok dikkatli olmamız gerektiğini söyler. Yine itiraf etmem gerekirse, bu Amerikan kiliselerindeki çok kötü bir problemdir. Çünkü bu kiliseler içindeki insanlar, Tanrı’yı seçebilecek çok doğal bir yetiye sahip olduklarını düşünürler. Bu düşünüş sonucunda da Müjde öyle bir sunulmaktadır ki; adeta artık ümitlerimiz Tanrı’da değil, günahkarın yapabileceği özgür seçimindedir.
Ama bizlerin umudu, günahkarın Tanrı’yı arama ya da bulma yetisinde değil; günahkarı kurtaran Tanrı’dadır. Bu yüzden günahkarları bir seçim yapmaya yönlendiren metodlar kullanmak, ya da onların duygularıyla oynayan yöntemler kullanmak zorunda değiliz. Veya psikolojik teknikler kullanmak durumunda da değiliz. Hatırlarsanız, bizler ölü insanlara Müjde’yi duyuruyoruz. Bu insanlar yanlızca Mesih’in Müjdesi ile Yaşama kavuşturulabilirler. Her zaman Müjde’yi paylaşırken şunu sorgulamanızda fayda vardır. Bizler bu eylemi gerçekleştiriken; günahkara mı; yoksa yaşayan diri Tanrı’ya mı güveniyoruz? Amerika’dan gelen Müjdecilik yöntemlerine çok dikkatle yaklaşmanızı öneririm.
Soru: Diğer Hristiyan İlahiyatlarıyla (Katolik ya da Ortodoks) günahlı olma konusunda farklılıklar var mı?
Cevap: Tüm Hristiyan öğretişleri insanların günah konusunda sorunlu olduklarını söyler. Ama şunu da söylemekte yarar görüyorum. Reform öğretisi, insanda tamamen bozulmuşluk konusundaki anlayışıyla gerçekten eşsizdir. Diğer öğretilerin kendi aralarında Tanrı’yı aramak konusunda doğal bir yetimizin olduğu konusunda birleştiklerini söyleyebilirim.
Tanrı’nın Hükümleri (Buyrukları)
Tanrı’nın hükümlerinin, Tanrı’nın iradesinde güçlendiğini önecelikle görebilmemiz gerekir. Eğer Tanrı birşeyi isterse; arzularsa, Kendi iradesinin gerçekleşmesini buyurur. (yani hükmeder) Ve gücüyle, Kendi iradesinin belirlediği şeyleri yaradılışında ve sağlayışında gerçekleşmesini sağlar.
İlk önce Tanrı’nın hükümlerinin bazı özelliklerine bakalım:
1.-Tanrı’nın Hükümleri Herşeyi Kapsar:
Romalılar 11:36 “Her şeyin kaynağı O’dur; her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için var oldu. Sonsuza dek O’na yücelik olsun. Amin.”
Yukardaki ayetten de anlaşıldığı gibi, herşeyin kaynağı O’dur ve herşey O’nun aracılığıyla ve O’nu görkemi için var olmuştur.
Efesliler 1.11 “Her şeyi kendi isteği doğrultusunda düzenleyen Tanrı’nın amacına göre önceden belirlenip Mesih’te seçildik.”
Bu örnek özellikle seçilmişlik buyruğuyla ilişkili gibi gözüküyor. Ama bu seçilmişlik hükmü, Tanrı’nın verdiği daha geniş kapsamlı diğer hükümlerin arasında geçmektedir. Pavus şöyle diyor: “Tanrı herşeyi kendi isteği doğrultusunda, kendi amacına göre önceden belirler ve düzenler.”Şu noktaya dikkat etmenizde yarar görüyorum: Tanrı’nın buyrukları sadece belirli şeyleri değil; herşeyi kapsamaktadır. Bu durumda aklınıza gelebilecek birşeyden bahsetmek istiyorum: Kötülük Sorunu. Herhangi bir arkadaşınızla seçilmişlik konusunu paylaşmışsanız; size şu soruyu yöneltebilir: “O zaman sen kötünün bile Tanrı’nın bir parçası, planı mı olduğunu düşünüyorsun?”
Buna ilişkin birkaç örneğe bakalım:
Elçilerin İşleri 2:23 “Tanrı’nın önceden belirlenmiş amacı ve ön bilgisi uyarınca elinize teslim edilen bu adamı, yasa tanımaz kişilerin eliyle çarmıha çivileyip öldürdünüz.”
Bunu açıklamadan önce, Tanrı’nın hükümleriyle kötülük arasındaki ilişkiyi biraz özetlemek istiyorum. Kötülük, Tanrı’nın iradesine karşıdır ama hiçbir zaman Tanrı’nın iradesinin dışında değildir. Bence Tanrı’nın amaçlarıyla, dünyadaki kötülük arasında hiçbir zaman mükemmel bir bağ ya da anlam kurmamızın bir yolu olamaz. Çünkü burada ikisini bir arada tutmamız gereken iki gerçek vardır: Bir taraftan Tanrı’nın, kötülüğün kaynağı olmadığı konusunda ısrarlı olmamız gerekir. Diğer taraftan da şunu diyemeyiz: “Kötülük Tanrı ile, Tanrı’nın dışında olan, kontrol ve hakimiyet için savaşan bir güçtür.” İşte daha önce söylediğimiz gibi burada gizemli bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.
Ama Kutsal Kitabın bu iki ucu nasıl birleştirdiğine bakalım:
Şunu kabul etmeliyiz ki; Tanrı Oğlu’nun çarmıhta öldürülmesinden daha kötü hiçbir kötülük, insanlık tarihinde insanlar tarafından yapılmamıştır. Yani günahkarların Tanrı’nın yüzüne tükürmesi, O’nu kırbaçlaması ve çarmıha çivilemesi düşünülemeyecek kadar büyük bir suçtur. Tarif edilemeyecek kadar kötü bir davranıştır. Fakat Petrus’un vaaz verirken; ne söylediğine dikkat edin: “elinize teslim edilen bu adamı......sizler çarmıha çivileyip öldürdünüz.”Burada ne olduğuna dikkat edin! Petrus bu suçu, çok büyük bir suçmuş gibi vaaz etmektedir. Tanrı Oğlu’nun çarmıha gerilmesinden bahsetmektedir. İsa Mesih, bu tür bir ölüme Tanrı’nın önceden belirlenmiş amacı uyarınca hazırlanmıştır. İsa’nın bizlerin günahları için kurban edilmiş Tanrı Kuzu’su olması, Tanrı’nın planı; Tanrı’nın isteğiydi. Fakat bunun Tanrı’nın planı olmasına karşın, Petrus diyor ki: “bunun sorumluluğu size aittir. Siz kötü insanlar O’nu çarmıha gerdiniz.”
İşte bu noktada Tanrı’nın amacının; kötülükle ilişkisine dikkat edin:
Petrus, Tanrısal Kudretle-insan seçimlerinin aynı anda beraber yürümesinden bahsetmektedir. Bu birleştiremeyeceğimiz iki farklı uçtur ama bunu birleştirmeye de çalışmamalıyız. Özellikle bunu insan özgürlüğünü destekleyici açıdan hiçbir şekilde birleştirmemiz mümkün değildir. Çünkü o zaman çarmıh, kazara gerçekleşen bir şey olur. Bizler Tanrı’nın hükümlerinin herşeyi kapsadığını söylerken; bu hükümler kötülüklerin yarattığı gizliliği de içerdiğini bilmeliyiz.
Eski Antlaşma’dan bir hikaye vermek gerekirse; Yusuf’un hikayesi iyi bir örnektir. Kardeşleri onu köle olarak satmışlardı. Bu insanın yaptığı birşey, insanın sorumluluğu. Kardeşleri bunu kötülük için yaptılar ama Tanrı bu işi iyilik için kullandı. Burada da görüldüğü gibi, kötülük Tanrı’nın isteğine karşıdır. (Yani hiç kimse kendi kardeşini bir köle olarak satmamalıdır.) Karşıdır, ama hiçbiri Tanrı’nın iradesinin dışıda değildir. Bu yüzden Tanrı’nın hükümleri herşeyi kapsar.
2.-Tanrı’nın Hükümleri Sonsuzdur:
Çünkü bu hükümler, sonsuz ve ebedi olan Tanrı iradesinin bir gösterimidir. Ve bu da Tanrı’nın kendi var oluşunda ebedi ve Sonsuz oluşundan kaynaklanır.
Efesliler 1:4 “O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.”
Yine burada seçilmişlik üzerine odaklanarak şöyle diyor: “Bizler daha zaman başlamadan önce, sonsuzluk varken seçildik.” Bu noktada anlaşılması gereken şey; Tanrısal doğayla kendi doğamız arasındaki farklılıktır. Tanrı, doğası gereği sonsuz bir varlıktır.
Peki, Tanrı’nın sonsuz, ebedi olması ne demektir?
Tabi ki çoğu şekilde bunu bilmemiz imkansızdır. Ama söyleyebileceğimiz şey şu olabilir: Tanrı’nın düşünüş ve Tanrı’nın oluşunda, geçmiş; şimdiki ve gelecek zaman hiçbir şekilde yoktur. Yani bizlerin nasıl düşündüğüne dikkat edin: Bizler herşeyi geçmiş, gelecek, şimdiki zaman ve anların birbirini takip etmesi olarak düşünürüz. Düşünebileceğimiz tek yol da budur zaten. Ve bu da sonlu varlıklar oluşumuzdan kaynaklanır. Bizler zaman ve mekanla kısıtlıyızdır. İnsanlar olarak bizler herşeyi, sadece anların birbirini takip etmesi olarak düşünürüz. Tanrı, sonsuz bir varlık olarak, sonsuz bir şimdide yaşamaktadır. Tanrı için geçmiş ya da gelecek diye birşey yoktur. Kendisini yanan bir çalıda Musa’ya gösterdiği, söylediği ismiyle çok uyum içersindedir.
Musa’ya “ onlara BEN olanın seni gönderdiğini söyle.”diyor. Sadece Tanrı “BEN’İM” diyebilen tek varlıktır. Çünkü sonsuz zamanda ve mekanda kısıtlı değildir.
Peki Tanrı nasıl biliyor?
Tanrı sadece Kendi Kendine bilerek, bunu biliyor. Yani bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse, Tanrı Kendi iradesini bilerek, Kendisini bilmiş oluyor. Yaradılışın kaynağı O’nun Kendi iradesi olduğundan; Tanrı’nın Kendi iradesini bilmek için yaradılışa bakmasına gerek yoktur. Yani Kendi iradesini biliyor olması yeterlidir. Tanrı ebedi bir oluş ile Kendisini bilir. Tüm bunların önemli oluşunun sebebi şurada yatar: Kendimize şu önemli noktayı her zaman hatırlatalım. Tanrı, şimdi de vardır. O’nun varlığında geçmiş ya da gelecek yoktur. Çoğu kişiler seçilmişlik hükmü hakkında konuştuklarında ifade ettikleri şey şudur: Kendisi hakkında hiçbir zaman gelecek diye bir kavram olmayan bir Tanrı’nın, geleceğe bakıp Kendisine inanacakları gördüğünü söylerler.
Seçimişliği zayıflatmanın, önemsizleştirmenin ya da küçütmenin tek yolu; Tanrı varlığını, Tanrı düşünüşünü ve iradesini, insan düzeyine indirmektir. Bizler seçilmişliği sanki Tanrı, zaman ve mekanda kısıtlıymış gibi düşünüyoruz.
Elçilerin İşleri 2:23 “Tanrı’nın önceden belirlenmiş amacı ve önbilgisi uyarınca elinize teslim edilen bu adamı, yasa tanımaz kişilerin eliyle çarmıha çivileyip öldürdünüz.”
Ayetin ilk kısmına bakalım: İsa Tanrı tarafından teslim edilmişti. Ve yine İsa Tanrı’nın önbilgisi ve iyi amacı uyarınca teslim edilmişti. İşte buradaki soru şudur: Tanrı neyi önceden bilir? Bizler, “önceden bilme” sözünün neleri kapsadığını anlamaya çalıştığımızda; yaratılanlar olarak kendi düşüncemizdeki “önceden bilme”yi algılarız. Bizler için “önceden bilmek” demek, yarına, bir sonraki veya daha ilerki günlere bakarak; neler olabileceğini “tahmin etmek gücü” olarak anlarız. Bu düşünce biçimimizle, seçilmişliği birleştirip; şöyle düşünmeye başlıyoruz: “Tanrı geleceğe bakıp, Kendisine inanacakları görüyor ve bu yüzden de inanacakları seçiyor.”
Ama bu bölüm, böyle bir düşünüşü yok ediyor. Çünkü buradaki “ön bilgi” kelimesi ne demektir ona bakalım:
Yani Tanrı tarih çizgisi içersinde geleceğe bakıp, insanların Tanrı Oğlu’nu çarmıha gereceklerini görerek: “Çok iyi fikir. Oğlumu göndereyim de çarmıha gersinler!” demiyor. Bu ayeti, bu şekilde algılamamalıyız.
Tanrı’nın önceden bildiği şey; O’nun zaten önceden belirlemiş olduğu amacıdır. Tanrı, Kendi iradesini bilir. Yani Tanrı, Kendi Oğlu’nun “Tanrı Kuzusu” olarak kurban edilmesini, Kendi iradesi olarak bilir. Bu yüzden Tanrı’nın Kendi Oğlu’nu kurban olarak gönderme amacı, Kendi ebedi iradesinde köklenir. Tanrı’nın tüm hükümleri, Kendi ebedi iradesinden kaynaklanır. Seçilmişler hakkındaki hükmü de aynı şekilde Kendi ebedi iradesinde köklenir. Tanr’nın bizler hakkında önceden bildiği şey, bizlerin iman edeceği değildir. Tanrı’nın bizler hakkında önceden bildiği şey, bizlere ilişkin önceden belirlemiş olduğu amacıdır. İşte bu yüzden Tanrı’nın hükümleri ebedidir.
3.-Tanrı’nın Hükümleri Değiştirelemez:
Mezmur 33:10-11 “RAB milletlerin öğüdünü bozar;
Kavmların düşüncelerini hiç eder.
RABBİN öğüdü ebediyen,
Yüreğinin düşünceleri nesilden nesle durur.”
Dikkat ederseniz şunu diyor: “Rabbin planları sonsuza kadar sürer.” Tanrı Kendi fikrini değiştirmez.
İşaya 14:24,27 “Orduların RABBİ and edip dedi: Gerçek, nasıl düşündümse öyle olacak; ve nasıl tasarladımsa öyle duracak.”
“Çünkü orduların RABBİ tasarladı, ve kim bozar? Ve onun eli uzanmıştır, ve onu kim geri çevirir?”
Burada yine Tanrı’nın hükümlerinin, amaçlarının değiştirilemez doğasına dikkat edin!
4.-Tanrı’nın Hükümleri Şartsızdır:
Elçilerin İşleri 13:48 “Diğer uluslardan olanlar bunu işitince sevindiler ve Rab’bin sözünü yücelttiler. Sonsuz yaşam için belirlenmiş olanların hepsi iman etti.”
Bu ayetin ne demediğine dikkat edin!
Burada iman edenlerin sonsuz yaşama kavuşturulduğunu söylemiyor. Çünkü bu, Tanrı’nın hükümlerini şartlı hale getirirdi. Bu hükümler, bizlere bağlı olurdu. Fakat Tanrı’nın hükümleri şartsızdır. Dikkat ederseniz burada sonsuzluktan beri sonsuz yaşamı almak üzere belirlenmiş kişi ya da kişiler; Kutsal Ruh’un işleyişi sayesinde iman ediyorlar. Değişmeyen ve şartsız özellikte olan Tanrı hükümlerinin nasıl bir arada olduğunu görebiliyorsunuz.
Eğer bu hükümler değişmiyorsa; bu hükümler de, değişmeyen olan Tanrı dışında başka bir şeye de bağlı olamaz.
5.-Tanrı’nın Hükümleri Kesindir:
Tanrı’nın hükümleri güçlüdür, etkilidir. Ve her neyi buyurursa, neyi hükmederse; olur.
Romalılar 8:28 “Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacına göre çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz.”
Bence tüm dünyadaki inanlılar, sırf huzur ve teselli için bu bölüme bakarlar. Özellikle denenme içindeyken ya da bir trajedi yaşanıyorsa, bu ayete bakarlar. Esas önemli olan şey şudur: Eğer Tanrı’nın iradesi sonsuzsa; herşeyi kapsarsa, değiştirilemezse, şartsızsa ve kesinse; yukardaki ayetin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz?
Eğer Tanrı herşey üzerinde egemense ve herşey kendi iradesine göre oluyorsa; tüm olanların iyilik için olacağından nasıl emin olabiliriz?
Tanrı’nın bu hükümlerine inanmak, bu özelliklerinden emin olmak, göksel Baba’mızın kollarında bir çocuk imanıyla dinlenmemizi etkiler. Şayet Pavlus’un Tanrı hükümleri hakkında öğrettikleri doğru değilse; bu ayet boştur, anlamsızdır.
Soru: Yaradılıştan önce bildiğimiz kadarıyla Tanrı, bütün planını yaptı. Yaradılışta zaman ve mekan sınırlı. Diyelim ki 6 milyar insandan, 1 milyon kişi gelecek yaşam için (hatta isimleriyle bile) seçildi. Bu da Tanrı’nın ön bilgisi uyarınca oldu. Bize basit bir dille yaklaşıp “Tanrı tarih çizgisi üzerina baktı ve tüm seçilmişlerini belirledi.” diyen kişilere yukarıdaki bir resim çizilebilir mi? Yani Tanrı’nın hükümleri tarihte, ilerleyen zaman içersinde seçmek yerine, ta ebediyetten yapmış olduğu hükümleri yerine gelmeye başlıyor.
Cevap: Tarih, Tanrı’nın kadir amaçlarının yerine gelmesi, ortaya çıkmasıdır. Dolayısıyla yukarda söylediğiniz resimi seçilmişliğe inanmayanlara aktarabilirsiniz.
Tanrı’nın Seçilmişlik Hükmü:
Seçilmişliğin Tanımı: Seçilmişlik; Tanrı’nın, Kutsal Ruh ve Oğlu aracılığıyla günahkarları Kendisiyle ilişkiye getirerek, onları kurtarmayı amaçlamasıdır. Seçilmişlik konusunda (Kurtulmuşluk) özellikle Baba Tanrı’nın sahip olduğu işlere; Kuratış işinde, Oğul olan Tanrı’nın işlerine ve bize yapılan çağrıya baktığımızda da; Kutsal Ruh’un yaptığı işlere bakacağız.
Çünkü bizlere İsa Mesih’in çarmıh üzerinde yapmış olduğu şeylerden gelen faydaları veren, hayatımızda bunları uygulayan ve bunun sonucunda Tanrı’yla bizleri bir birlikteliğe sokan Kutsal Ruh’tur. Bu nedenle Kutsal Yazılardaki “Kurtuluş Öğretisini” incelediğimizde; bizler adına “Kurtarış” işini yapan, planlayan Baba Tanrı’dan bahsediyoruz. İşte bu yüzden hem Baba, hem Oğul ve hem de Kutsal Ruh, bizlerin kurtuluşunda bir arada çalışmaktadır.
Şimdi Tanrı’nın seçilmişlik hükmünün birkaç özelliğine bakalım:
Tabi ki bu söyleyeceklerimizin bazıları, hükümlerin genel doğasıyla ilgili söylediklerimizle aynı olacaktır.
a)Seçilmişlik Hükmü Doğasında Sonsuzdur:
Efesliler 1:4 “O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.”
Burada dikkat edin! Bizlerin seçilmiş olduğumuz zaman, dünyanın yaradılışından öncedir. Şimdi aynı düşüncenin vurgulandığı bir başka ayete bakalım:
2.Timoteyus 1:9 “Tanrı bizi, yaptıklarımıza göre değil, kendi amacına ve lütfuna göre kurtarıp kutsal bir yaşama çağırdı. Bu lütuf bize Mesih İsa’da zamanın başlangıcından önce bağışlanmış ve şimdi O’nun gelişiyle açığa çıkarılmıştır.”
Burada söylenen şeye dikkat edin! “Tanrı’nın bize Mesih İsa’da verdiği lütfu, zamanın başlangıcından önce bağışlanmıştır.”
Elçilerin İşleri 15:17-18 “Öyle ki, geriye kalan insanlar, bana ait olan tüm uluslar Rab’bi arasınlar. Bunları ta başlangıçtan bildiren Rab, işte böyle diyor.”
15. bölümde konu edilen bu olay, Kudüsteki toplantı esnasında, Eski Antlaşmadaki Amos peygamberin kitabının bir bölümüne bakıyorlar. Buradaki tartışma konusu, diğer uluslardan olan insanlar için yapmış olduğu kurtuluş planı. İşte Yakup da bu sözleri o kitaptan Tanrı’nın Grekleri de, diğer ulusları da kurtarmak istediğini kanıtlamak için, Amos 9. bölümden alıntı yapıyor. 17. ayete dikkat edin! Sonuç olarak bunun da çağlar boyunca ta başlangıçtan beri bilindiğini söylüyor. Burada dikkat ederseniz “sonsuzluk” kelimesini kullanmıyor ama, yine bunun çok önceden belirlenmiş birşey olduğunu belirtmek için “başlangıçtan” kelimesini kullanıyor. (İngilizce çeviride ise,’çağlar öncesinde’ kelimesi kullanılmıştır.)
Daha önce de dediğimiz gibi Tanrı için geçmiş ya da gelecek yoktur. Tanrı şu anda vardır ve sonsuz bir şimdide yaşamaktadır. İşte Tanrı, kendi hükümlerini bildiği için, bilir. Yani kimin inanacağını görmek için geleceğe bakıp; bunu öyle belirlemez. İşte bu yüzden de kurtuluşumuz için verilen hüküm ebedidir.
Seçilmişlik Hükmünün Doğası:
I)Bu hükmün tamamen kadir oluşudur:(Tanrı’nın serbest olarak yaptığı birşeydir) Bu hüküm, Tanrı dışında hiçbir şeye bağlı değildir. Bu, Tanrı’nın iyi isteğine, tasarısına göredir. Bu, insanların yapmış olduğu herhangi bir iyi işi görmesinden kaynaklanmaz.
Yuhanna 1:12-13 “Ancak, kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı’nın çocukları olma hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne bedenin isteğinden, ne de insanın isteğinden doğdular; tersine, Tanrı’dan doğdular.”
Burada Yuhanna, Tanrı’nın çocukları hakkında konuşuyor. Buna eş anlamlı kelimeler kullanırsak: kutsallar, inanlılar ya da seçilmişler hakkında konuşuyor diyebiliriz. Ama nasıl Tanrı çocukları olduğumuza dikkat edin! 13. ayette “bu, bedenin isteğinden kaynaklanmaz. Ne de insan isteğinden. Tanrı’dan doğarız.” diyor. Tanrı’nın kudretli isteği, arzusu uyarınca bu yeniden doğuş bizlerin olur.
1. Yuhanna 4:8-10 “Sevmeyen kişi Tanrı’yı tanımış değildir. Çünkü Tanrı sevgidir. Tanrı, biricik Oğlunun aracılığıyla yaşayalım diye O’nu dünyaya gönderdi ve böylece bize olan sevgisini gösterdi. Tanrı’yı biz sevmiş değildik, ama O bizi sevdi ve Oğlunu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur.”
Burada dikkat ederseniz önce Tanrı bizi seviyor. Biz O’nu sevdiğimiz için sevmiyor. Bizleri, biz O’nu sevelim diye seviyor. Tanrı’nın bize olan sevgisi, bizim O’na olan sevgimizden önce gelir. İşte bu yüzden de Tanrı’nın sevgisi, bizim O’na olan sevgimizden kaynaklanan bir karardan kaynaklanmaz. Bizim seçimimiz O’nun bizi seçmesinden kaynaklanır.
Titus 3:4-6 “Ama Kurtarıcımız Tanrı, iyiliğini ve insana olan sevgisini açıkca göstererek bizi kurtardı. Bunu, doğrulukla yaptığımız işlerden dolayı değil, kendi merhametiyle, yeniden doğuş yıkamasıyla ve Kurtarıcımız İsa Mesih aracılığıyla üzerimize bol bol döktüğü Kutsal Ruh’un yenilemesiyle yaptı.”
Pavlus 5. ayette Tanrı’nın bizi kurtardığından bahsediyor. Ama eklediği şey, Tanrı’nın kurtarışının, yaptığımız iyi işlerden dolayı olmadığıdır. (iyi işler herşeyi kapsar. Ör: O’na olan imanımız da bunun dışındadır.) Tanrı’nın kurtuluşu, sadece O’nun merhametinden kaynaklanır. İşte bu da Pavlus’un 5. ayette söylediği şeydir.
II)Anlamamız gereken şey, seçilmişlik hükmü Tanrı’nın Kendi iradesine göre yaptığı, Kadir bir hükümdür. Ama aynı zamanda lütufkar bir hüküm olduğunu da anlamamız gerekir. Bu hüküm Tanrı’nın öfkesinde değil; O’nun sevgisinde yatar. Efesliler 1. bölümde “Tanrı bizi sevgide seçti, belirledi” diyor. Burada esas düşünmemiz gereken nokta, Tanrı’nın birkaç kişiyi kurtardığı değil; ama Tanrı’nın merhamet edip, bir kişiyi bile kurtarmasıdır. İşte harika olan şey, bir dünya dolusu günahkarlar ve başkaldıran insanlar arasında Tanrı, merhameti ve sevgisiyle bu insanlar arasından küçük bir aileye bu sevgisini gösteriyor.
Yeremya 31:3 “RAB eskiden bana görünüp dedi: Evet, seni ebedi sevgi ile sevdim;bundan dolayı seni inayetle kendime çektim.”
Yeremya “Tanrı bizleri ebedi bir sevgiyle sevdi.” diyor. Bu sevgi, Tanrı’nın iradesinde ve karakterinde bulunduğu için; bu sevginin başı ya da sonu yoktur. Ve aynı zamanda bu sevgi, bizim Tanrı’yı seçtiğimiz anda başlayan bir sevgi değil; ebedi bir sevgidir. Romalılar 5:8. ayette Pavlus’un söylediği sözlerle, bunun nasıl bir uyum içersinde olduğuna bakın! O ayette “bizler daha günahkarken, Mesih bizim için öldü.”diyor. Yani bizler daha günahkarken, Tanrı’dan nefret ederken Mesih bizim için öldü. Bizler açıkca Tanrı’ya baş kaldırırken, O bizi merhametiyle sevdi. İşte bu yüzden seçilmişlik, lütufkar bir hükümdür.
III)Ama aynı zamanda seçilmişliğin, kişisel olduğunu da görebilmeliyiz.
Efesliler 1:4 “O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.”
Burada dikkat ederseniz, Tanrı dünyanın kuruluşundan önce bizleri Mesih’te seçti. Bu ayetteki “biz” kimdir? Bunun cevabı, 1. ayette yatmaktadır. Pavlus 1. ayette görüldüğü gibi, Efesteki çok özel ve belirli bir topluluğa yazıyor. Yani bunu, isimleriyle belirli olabilecek kutsallara yazıyor. İşte bu yüzden seçilmişlik hükmü çok kişiseldir. Tanrı çok özel, belirlenmiş kişileri seçmiştir. Tanrı her birimizin üstüne merhametini koymuştur ve her birimizi ismiyle çağırmıştır. Bunu özel olarak belirmemin sebebi, Tanrı’nın seçmesi yani seçilmişlik bir grup ya da bir sınıf insanın seçilmişliği değildir. Yani genel bir seçilmişlik değildir. Tanrı şunu demiyor: “Ben belirli bir tür insanı seçtim.” Tanrı, “Bana inanacak olanları seçiyorum” demiyor. “Ben, Ben’i seçenleri seçmeyi hükmetmiyorum, buyurmuyorum.” diyor. Tanrı adsız ve bir grup belirsiz insanı belirlemiyor. Tanrı merhametini ve sevgisini, belirlenmiş insanlar üzerine koyuyor. Ve işte bu yüzden Pavlus, kendi hakkında ve Efesteki o kutsallar hakkında şunu diyebiliyor: “Tanrı, sizi ve beni seçti.” Bunu da daha önce belirli bir dereceye kadar bahsettik. Ama şimdi bahsedeceğimiz şey, seçilmişliğin temelidir. Yani seçilmişliğin dayandırıldığı şey nedir?
Seçilmişliğin sebebi, bizlerin imanı değil; ama Tanrı’nın iyi isteğidir. Bunu da Efesliler 1:11’de çok açıkca görebiliyoruz.
Efesliler 1:11 “Her şeyi kendi isteği doğrultusunda düzenleyen Tanrı’nın amacına göre önceden belirlenip Mesih’te seçildik.”
Yani bizler Tanrı’nın amacı uyarınca seçilip; belirlendik. Romalılar 8. Bölümde de bize aynı şey gösteriliyor.
Romalılar 8:28-30 “Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacına göre çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz. Tanrı, önceden bildiği kişileri, Oğlunun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi. Öyle ki, Oğul birçok kardeşler arasında ilk doğan olsun. Tanrı, önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri yüceltti.”
Bu ayetlerde bir ilerlemenin, gelişmenin olduğuna dikkat edin! Pavlus, burada bizlere kurtuluşumuzun nasıl oluştuğunun bir şemasını çiziyor. Pavlus, bu şemaya sonsuzluktan başlıyor, bizleri zaman içinde getirerek yine sonsuzlukta doruk noktasına ulaşarak bitiriyor. Şöyle diyor: “Tanrı’nın önceden bilgisi vardı. Yani ön bilgisi vardı. Ve Tanrı önceden bildiği kişileri belirledi, belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri de yüceltti.” İşte burada sonsuzluktan-sonsuzluğa gidiyoruz.
Ama kurtuluşumuzun nerede başladığına dikkat edin!
Bizim kurtuluşumuz, Tanrı’nın ön bilgisinde başlıyor. İşte Tanrı’nın ön bilgisi, bizlerin, önceden belirlenmişliğimizin dayandığı temeldir.
Ama yine önemli olan soru: Tanrı’nın önceden bildiği şey nedir?
İşte yine burada Tanrı’nın doğasına ilişkin bilgilerimizin yanlış ya da eksik olması, bu ayetin ne anlama geldiğini yanlış şekilde yorumlamamıza neden olabilir. Eğer biz Tanrı’nın yaratılmış belirli bir varlık gibi düşündüğünü varsayarsak; (yani aklının öyle çalıştığını düşünmeye başlarsak) sonuç olarak, bizler Tanrı’nın geçmiş, şimdi ve gelecek kavramları üzerinde düşündüğüne inanmaya başlayacağız. Ama hatırlarsanız, Tanrı’nın doğası bizimkisi gibi değil; Sonsuzdur. İşte bu yüzden de Sonsuz bir varlığın ön bilgisi, bizim gibi olan sonlu bir varlığın ön bilgisinden farklıdır. Bu nedenle şu soru akla gelebilir: Sonsuz bir v