http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

 

TANRI’NIN LÜTFU

Rev. Robert Lynn

 

Presbiteryen görüşte lütuf kavramına bakış açısı; Kalvinizm’in 5 noktasıyle açıklığa kavuşturulur. Ancak diğer kişilere Tanrı’nın lütfunu açıklarken; İncil’den ayetlerle bu kavramı (Lütfu) anlatmak daha uygun olur. Çünkü gerçekte Kalvinizm’in 5 noktası diye birşey yoktur. 17. yy.’da Hollanda’da yaşayan bazı Hristiyanlar, ortaya birtakım teolojik sorular atmışlardı. Bunlar genellikle Kutsal Kitap öğretilerine ilişkin 5 soruydu. Reform kilisesi ortaya atılan bu 5 soruyu yanıtladı. Fakat yanıtladıkları bu cevapların teolojik bir sistem oluşturabileceğini düşünerek değil; yanlızca ortaya atılan sorulara görüşlerini bildirmek üzere yapmışlardı. Aslında Reform kilisesinin ya da Presbiteryenizmin teolojik öğretisini özetlemek gerekseydi, bunun en iyi yanıtı: “Tanrı Krallığı” olurdu. Reform teolojisinin kalbinde “Rab, senin Krallığın gelsin, gökte olduğu gibi yerde de senin isteğin olsun” düşüncesi yatar. Tanrı’nın tarih boyunca tüm insaların üzerinde olan egemenliğinde merkezi olan şey; O’nun günahkarları kurtardığıdır.

Tanrı’nın Lütfunu, Kalvinizm’in yanıtladığı bu 5 cevabın ışığı altında incelemeye çalışacağız:

Bu konuya başlarken ilk bakacağımız yer:

 

 

 

 

Günah Öğretisi:

Kurtuluş anlamında “günah” kavramından bahsederken; bizler genellikle “tamamen bozulmuşluk” ifadesini kullanırız. Detaylara girmezden önce; günah kavramına genel olarak bakalım:

 

A-) Günah, her zaman Tanrı’yla ve O’nun iradesiyle alakalıdır. Günah, Tanrı’nın Yasa’sının ihlal edilmesidir. Bazen bizler günahı, Tanrı’nın Yasa’sının eylemler aracılığıyla ihlali gibi algılıyoruz.

1.Yuhanna 3:4 “Günah işleyen, yasaya karşı gelmiş olur. .....”

Ama aynı zamanda Tanrı’nın Yasa’sını, Yasa’nın gerektirdiklerini yapmaktaki başarısızlığımızla da ihlal etmiş oluruz.

Romalılar 3:23 “Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.”

Bu söylenmesi gereken ilk şeydi. Günah, her zaman Tanrı’nın Yasa’sının ihlal edilmesidir. Ama günah’ı sadece eylemler olarak tanımlayamayız.

 

B) Günah, yürekte olan birşeydir. Günah dolu yüreğin doğasını anladıktan sonra; günahlı davranışları anlayabiliriz.

Yeremya 17:9 “Yürek her şeyden ziyade aldatıcıdır, ve çok çürüktür; onu kim anlayabilir?”

Başka bir ayete bakalım:

Süleymanın Meselleri 4:23 “Tuttuğun her şeyden ziyade kendi yüreğini koru; Çünkü hayatın kaynakları ondandır.”

Görüldüğü gibi, günahlı davranışların kaynağı yüreğimizdir.

Markos 7. bölümü lütfen okuyunuz.

Bu bölümde İsa, dini liderlere günahın dişsal değil; içsel kaynaklı olduğunu göstermektedir. Yürekle günahın ilişkisini anlatan çok ünlü bir hikayeyi anlatmak istiyorum:

            Aziz Augustin’in bahsettiği armut ağacı.   Kuzey Afrika’da ilk kilisenin en önemli önderlerinden birisiydi. Yazdığı “İtiraflar” kitabında, ergenlik çağında yapmış olduğu şeyleri anlatır. Birgün Augustin, arkadaşlarıyla birlikte yapacak birşeyler ararken, komşularının bahçesindeki ağaçtan armut çalmaya karar verirler. Kitabın ilerleyen bölümünde çaldıkları armutların tümünü yemeyip; bir kısmını da çöpe attıklarından bahseder. Aç değildiler. Canları armut çektiği için de yapmamamışlardı. Bahçeye girip o ağaçtan armutları aşırmak, onlara haz vermişti. Bu haz; günahın kendisiydi. Başlangıç noktası armutları çalmakla başlamamıştı. Yüreğinin derinliklerinde bir baş kaldırı duygusu vardı. Ve bu duygu artık kendini çalma duyusuyla gösterdi. Bu yüzden günahın kaynağı yürektedir.

 

C) Günah, düşünceleri, tavırları ve arzuları içerir. Günah sadece yanlış bir eylem yapmak değildir.

İncil’de bu özelliklerin altını çizen örneklere bakalım:

Matta 5. bölüm’deki dağdaki vaazı hatırlayın! İsa Mesih “zina sadece cinsel bir davranış değildir.” diyor. Zina, şehvet duygusuyla insanın yüreğinde başlar. Adam öldürmekle ilgili ise şöyle diyor İsa: “adam öldürmek, insanın yüreğinde öfke duygusu ile başlar.” Elimizde bir silah bulunmasa da, yüreklerimzde bir adam öldürebiliriz. İlginç olan şey, İncil’de ne zaman bir günah örneğine baksak; hepsinde de günah, tavır, arzu ve düşüncelerle birlikte gözükmektedir. Örneğin: kıskançlık veya başka birinde olanı arzulamak, nefret veya kötü olan şeyi arzulamak, gururlu vaya sadık olmamak. 

Bu örneklerden ilki, Tekvin 3. bölümde insanın düşüşüyle karşımıza çıkıyor. Tanrı Adem ve Havva’ya çok açık bir emir vermişti. “Bahçedeki her ağaç ve meyvesinden yiyebilirsiniz. Ama bundan yemeyeceksiniz! Yerseniz; öleceksiniz.”

Tanrı’nın bu emri vermesinden sonra, neler olduğuna bir bakalım:

Şeytan gelip, Havva’nın aklında, düşüncesinde kuşku tohumları ekiyor. Şu soruyu soruyor: “Tanrı gerçekten böyle mi söyledi?” Ve Havva, artık kendisine sadık olan Tanrı’dan kuşku duymaya başlıyor. Şeytan “Eğer Tanrı, gerçekten iyi bir Tanrı’ysa, neden bu güzel şeyden seni alıkoysun ki?” diyor. Havva’nın kabinde tatminsizlik başlıyor. Kötü olan diyor ki: “bundan yediğin an, Tanrı gibi olacaksın.” O andan itibaren Havva’nın yüreğinde gurur yükselmeye başlıyor. Ve diyor ki: “Ben Tanrı gibi olmak istiyorum.” Burada da açıkca görüldüğü gibi Havva, o meyvayı yeme günahından önce; kuşku duymak, tatminsizlik ve gurur günahını işlemişti.

Bu nedenle günah, düşünceleri, tavırları ve arzuları içerir.

 

D) Günah’ın evrensel olduğu en basit temel, Kutsal Kitap gerçeğidir. Daha önce okuduğumuz Rom. 3:23’de dediği gibi “Çünkü herkes günah işledi ve Tanrı’nın yüceliğinden yoksun kaldı.”

1.Yuhanna 1:8 “Günahımız yok dersek, kendimizi aldatırız.....”

Yani günahımız yok diyen kişi Tanrı’yı yalancı durumuna sokar. Bu yüzden de tüm insanlar (kadın-erkek) Mesih olmaksızın, Tanrı önünde günahkarlar olarak yargılanırlar.

 

E) Özgün günahtır. Bu ilk günahı, içinde doğmuş olduğumuz günah olarak tanımlayabiliriz. İlk günahın, bizim için önemli olan iki bölümü vardır.

 

            1) Adem’in işlemiş olduğu günahın suçluluğu bize de aittir. Bizler de Adem’in içine düştüğü cezayı hak ediyoruz; çünkü Adem Tanrı’nın bahçesinde bizleri temsil eden kişi olarak günah işlemiştir. Ve bizler de onun aracılığıyla günahlıyız.

Romalılar 5. bölümü okursanız; Adem’in bizim temsilcimiz olarak nasıl günah işlediği konusunda bilgilenebilirsiniz. Dolayısıyla onun işlemiş olduğu günah yüzünden bizler de cezalandırılmaktayız. Örneğin:

Efesliler 2:3 b “Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık.” diyor. Tabi ki Mesih’ten ayrı olduğumuz dönemler kastediliyor.

Romalılar 1:18 “Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı, Tanrı’nın gazabı gökten açıkca gösterilir.”

Romalılar 3. bölüm’de günahlı olduğumuzdan dolayı tüm dünyanın sessiz kalması gerektiğini ve herkesin Tanrı karşısında bu günahtan sorumlu olduğunu açıkca söylüyor.

Özetlemek gerekirse, Adem’in işlediği ilk günahtan bizim de sorumlu olduğumuzdur.

 

            2) Bu günahtan dolayı doğamızın bozulmuşluğudur.

Romalılar 8:5-8 “Doğal benliğe uyanlar benlikle ilgili işleri, Ruh’a uyanlar ise Ruh’la ilgili işleri düşünürler. Benliğe dayanan düşünce ölüm, Ruh’a dayanan düşünce ise yaşam ve esenliktir. Çünkü benliğe dayanan düşünce Tanrı’ya düşmandır; Tanrı’nın Yasasına boyun eğmez, eğemez de...Benliğin denetiminde olanlar Tanrı’yı hoşnut edemezler.”

Buradaki meselenin sadece günahlı davranışlar olmadığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Burada konu edilen şey, bozulmuş insan doğasıdır.

Yakup 1:13-15 “Ayartılan kişi, ‘Tanrı beni ayartıyor’ demesin. Çünkü Tanrı kötülüklerle ayartılmadığı gibi, kendisi de kimseyi ayartmaz. Herkes, kendi arzularıyla sürüklenip aldanarak ayartılır. Sonra arzu gebe kalınca günah doğurur. Günah olgunlaşınca da ölüm getirir.”

Buradaki sorunun içsel oluşuna dikkat edin. Yakup, günahlı davranışlardan bahsediyor elbette, lakin bu davranışların kökeninde yürekte başlayışı söz konusudur. İlk günahın anlamı; bizim içimizdeki bozulmuşluk’tur.

Reform teolojisinin, ilk günah kavramını tanımlarken kullandığı terim “Tamamen Bozulmuşluk”tur. Bu terim, insan ırkının tamamen günaha düşmüşlüğünün ifadesidir.

Bu ifadelerin geleneksel olarak nasıl kullanıldığına bakalım:

 

 

 

1.)Tamamen Bozulmuşluk:

 

Bu öğretide bozulmuşluk herkesi kapsamaktadır.

 

Romalılar 3. bölüm ve 1.Yuhanna 1. bölüm’ü okuduğunuzda, bozulmuşluğun her insanı kastettiğini anlayabilirsiniz.

 

Reform teolojisine göre, her insan bozulmuş olmakla beraber; insanın doğasının her yönü de bozulmuştur.

 

Tekvin 6:5 “Ve Rab gördü ki, yeryüzünde adamın kötülüğü çoktu, ve her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi.”

 

Dikkat ederseniz Musa burada insanın kötülüğünün ne kadar büyük olduğundan bahsediyor. Bu kötülüğün derecesini anlatmak için de kullandığı kelimeler ”her gün yüreğinin düşünceleri ve kuruntuları ancak kötü idi.” Bu “yürek” kelimesi bizler için önemlidir. Genel olarak Kutsal Kitap’ta kullanılan “yürek” kelimesi, vücudumuza kan pompalayan organı tanımlamaz. İncil’de kullanılan “yürek”, Tanrı’nın karşısında duran, bizleri biz yapan herşeyimizdir. Bu yüzden de İsa bizlere “Rab’bin olan Tanrı’yı bütün yüreğinle sev” diyor. “Varlığının tümüyle, yaşayan ve Bir olan Tanrı’yı sev” diyor. Musa’nın insan yüreğini nasıl tanımladığına bir kez daha dikkatinizi çekmek istiyorum. İnsanın yüreğinin yatkın olduğu her şey (arzuları, istekleri) her zaman kötüdür. Ve yanlızca kötüdür. Bu yanlızca yetişkinler için böyle değildir.

 

Tekvin 8.21 “Ve RAB hoş kokuyu kokladı; ve RAB yüreğinde dedi: Adamın yüzünden artık toprağı tekrar lanetlemeyeceğim; çünkü adamın yüreğinin tasavvuru gençliğinden beri kötüdür; ve artık her yaşıyan şeyi, ettiğim gibi, tekrar vurmıyacağım.”

 

Burada Tanrı, dünyayı tekrar yok eden bir selle ortadan kaldırmayacağına dair Söz veriyor. Yüreğin her isteğinin yatkınlığı kötüye yönelik olsa da; vurgulanan şu sözler oldukca ilginçtir: “Gençliğinden beri kötüdür.” Bu kelimeler bizlerin doğduğumuz andan itibaren yüreklerimizin derinliklerinde taşıdığımız bir problemle dünyaya geldiğimizi açıklar. Doğası bozulan insanlıktan, çocukların da pay almış olduğunu Kutsal Kitap’ta görebiliyoruz. Bebeklerin buna dahil olamayacağına dair bir soru aklınıza gelebilir. O halde;

 

Mezmur 51:5’e bir göz atalım: “İşte, ben fesat içinde doğdum, Ve anam günah içinde bana gebe kaldı.”

 

Davud’un ne dediğine dikkat ediyor musunuz!

 

Aziz Augustin’in “İtiraflar” kitabında bebekler hakkında çok çarpıcı bir örneğe rastlıyoruz. Augustin, tamamen bozulmuşluk kavramını açıkca ifade eden ilk kilise önderlerinden bir tanesiydi. Şöyle diyor Augustin: “Bebeklerin kötülük yapmak için, yanlızca güçleri yoktur. Ama iradeleri ve istekleri vardır.

 

Kutsal Kitap bizlere, yüreğimizde, doğamızda ve Tanrı karşısındaki varlığımızda çok temel bir problem olduğunu anlatmak ister. Bu yüzden: Yeremya 17:9 “Yürek her şeyden ziyade aldatıcıdır...”, iyileştirilemezdir diyor.

 

Efesliler 2:1-3 “Sizler bir zamanlar, içinde yaşadığınız suç ve günahlarınızdan ötürü ölüydünüz. Bu dünyanın gidişine ve havadaki hükümranlığın egemenine (şeytan) yani söz dinlemeyen insanlarda şimdi etkin olan ruha uymaktaydınız. Bir zamanlar hepimiz böyle insanların arasında, doğal benliğin ve aklın isteklerini yerine getirerek benliğimizin tutkularına göre yaşıyorduk. Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık.”

 

Burada Pavlus’un kullandığı güçlü ifadelere dikkat edelim: 1. ayetteki günahla; bizim doğamız arasındaki ilişkiye bakın! Günahlarımız yüzünden bizler sadece hasta ya da yaralı değil; ama ruhsal olarak da ölüyüz. 3. ayette ise, doğal benliğimizin ve aklımızın isteklerini yerine getirerek yaşadığımızı vurguluyor. Kurtulmuşlara, “bir zamanlar siz de onlar gibi gazap çocuklarıydınız” diyor.

 

            Burada varılması gereken sonuç; Kutsal Kitap bizlere yanlızca  davranışlarımızda değil; doğamızda bir problem olduğunun vurgusunu yapmaktadır.

 

Tamamen Bozulmuşluk demek, yaşamlarımızın radikal bir şekilde amaçlarından sapmış ve yanlış yola doğru yönlenmiş olduğunun ifadesidir. Tüm yüreğimizle, canımızla Tanrı’yı, komşularımızı sevmek yerine; günah içinde yaşamakla benliğimizin tüm kaynaklarını, güçlerini putlara ya da günahlı şeylere hizmette kullanıyor; Tanrı’yı sahip olduğu yücelikten yoksun ediyoruz. Dolayısıyle de sevmemiz gereken komşularımıza, gereken iyi davranışları sergileyemiyoruz.

 

Kutsal Kitap’taki “Günah” öğretisini anlayabildiğiniz zaman; “Yeniden Doğuş” öğretisinin de önemini kavrayabilirsiniz.

Bizlerin “Yeniden Doğuş” ‘a olan ihtiyacı, günah yüzünden hasta olduğumuz için değil; günah yüzünden ölü oluşumuzdandır.

Kutsal Ruh aracılığıyla yapılan bu radikal değiştirilmeyle, yeni bir hayat ve doğuş kazanırız. Kutsal Ruh’un işleyişiyle, günahlarımızda ve suçlarımızda ölüyken; yeni bir hayata diriltiliriz.

 

Tamamen bozulmuşluk, her insanın diğer insanlar kadar kötü davrandığını ya da her insanın, olabileceğinin en kötüsü olduğunu söylemez.

 

Tamamen bozulmuşluk, Kutsal Kitap’ta geçen “Lütuf” kavramıyla ilişkilidir.

 

Tüm yaradılışın Babası ve Rab’bi olan Tanrı, kötüler üzerine bile lütfunu verir. Böylelikle onların daha da kötü olmasını engeller. Bu nedenle biz insanlar günahlı ve tamamen bozulmuş olsak bile; yine de bir aile hayatı, politik bir yaşamı sürdürebiliriz. Böylesi yaşamları yaşayabilmemizin bir sebebi de, Tanrı’nın yaradılışındaki iyi şeyleri tadabilmemiz için, içimizde var olan kötülüğe karşı mevcut eğilimlerimizi, arzularımızı bir ölçüde kısıtladığındandır.

Tamamen bozulmuşluk ifadesiyle söylediğimiz şey şudur:

 

            Yaptığımız her şeyin arkasında çok daha derin bir problem olduğu Kutsal Kitap gerçeğidir. Bu da her düşüncemizin, her sözümüzün, her davranışımızın kaynaklandığı günahlı insan doğasıdır.

 

_Soru: Tamamen bozulmuşlukla lütfun, birbiriyle olan bağlantısını biraz daha ayrıntıyla açıklayabilirmisiniz?

_Cevap: Burada sorulması gereken bir soru ile başlamakta yarar görüyorum. Sizce neden her birimiz Adolf Hitler gibi ahlaki canavarlar ya da kötü insanlar değiliz? Biz genelde geçmişe bakıp katliam yapan kişilerle, günümüz insanlarının günahları arasında çok büyük farklılıklar olduğunu düşünürüz. Bu düşünce kısmen doğrudur. Birçoğumuz gidip sokakta insan öldürmeyiz ya da banka soymayız. Dolayısıyla her insan bu tür suçlar işleyen diğer insanlar gibi davranmayabilir. Aynı şekilde kızıma zaman ayırmam, gidip banka soymamam ya da bunu yapmadığım gerçeği de, yapabileceklerimin en kötüsünü de yapmadığımın göstergesidir. Bu kötü doğamızı göz önünde bulundurduğumuzda; olabilecek en kötü şekilde davranmayışımızın sebebi de Kutsal Kitabın bizlere söylediği genel lütuf kavramıdır. Tamamen bozulmuşluk kavramı şöyle der: “bir banka soyguncusuyla ya da Hitlerle, aynı günahlı doğaya sahibim.” Fakat Tanrı, merhametinden dolayı bu günahlı arzuların dışarı çıkışını kısıtlar. Burada çok önemli bir ayrım yapmamız gerekir. “Genel Lütuf” ifadesi Kutsal Kitap’ta geçen bir terim değildir. Bu, Kutsal Kitap’ta görülen bir düşünceyi tanımlamaya çalışmak amacıyla kullanılan kelimelerdir. İsa Mesih’in dediği gibi “yağan yağmur, hem Tanrısızların, hem de Tanrı’yı tanıyanların üstüne gelir.” Bu nedenle Mesih’le ilişkilerinden bağımsız olarak; her erkek ve kadın bu güzel armağandan faydalanır. Ancak “Genel Lütuf” ile “Kurtaran Lütuf” aynı şey değildir. Burada konuşulan şeyler, Tanrı’nın bizlere Mesih’te verdiği lütfunun farklı ölçüleri değildir. Genel ve kurtaran Lütuf, Tanrı’nın insanlarıyla ilgilenişinin farklı açılarıdır.

 

            Soru: Tamamen bozulmuşluk, insana kurtuluşu kendisinin elde edemeyeceğini gösteriyor. Ama Tanrı’yı arama isteğini de tamamen öldürüyor mu?

            Cevap: Günah, bizleri Tanrı’yı arama isteğine karşı güçsüz bırakır. Engeller, yetersiz bırakır.

 

            Soru: “Adem bizim temsilcimizdi” gibi bir terim kullandınız. Ama biz insanlar onları temsilci olarak seçmedik ki?

            Cevap: Bunu anlamak gerçekten de zordur. Benim de en temel cevabım şu olurdu: Eğer Tanrı karşısında temsilcimiz olarak Adem’i reddedersek, İsa Mesih’i de reddetmemiz gerekir. Çünkü İsa Mesih de lütuf veren ikinci Adem’dir. Romalılar 5. bölüm ve 1.Kor. 15. bölüm İsa Mesih’i bizlere “ikinci Adem” olarak tanıtıyor. Bu nedenle, birinci temsilcimizin yapmakta başarısız olduğu şeyi, ikinci temsilcimiz başarıyor. Bu nedenledir ki bizler Adem’in suçlarını temsilcimiz olduğu için aldık. Ama İsa Mesih’in bizlere sunduğu kurtuluşu da O’nun temsilcimiz olması vasıtasıyla aldık. Pavlus “Birinci Adem aracılığıyla günah nasıl dünyaya girdiyse; yine bir kişi aracılığıyla da kurtuluş girecektir.” diyor. Kısacası ben de Tanrı’nın krallığında, bir kimsenin günahından dolayı, başka insanların bu günahtan sorumlu tutulmasındaki gizemin tamamen açıklığa kavuşacağı inancında değilim. Şu şekilde düşünmeye gayret edersek; belki daha fazla yardımcı olabilir. İnsansal kurumlarda bile aynı durum gerçeği vardır. Babalar aileleri adına, cumhurbaşkanları da kendi ülkeleri adına bazı şeyler yaparlar. Amerika’da başbakanımız savaş ilan ederse, verilmiş olan bu karar hepimizi kapsar.

 

Günah problemi ile çok yakından alakalı olan iki konudan bahsedelim:

 

Sorulabilecek ilk soru:

İrademiz Özgür müdür?

 

İkinci soru ise;

Yapabilirliğimiz ya da Yapamazlığımız’ dır.

 

 

İrademiz Özgür Müdür?

Geleneksel olarak Reform teolojisinde iradenin tutsaklığından sürekli olarak bahsetmişizdir. Bu nedenle insanların özgür iradeye sahip olduğu düşüncesini reddetmişizdir. Yani günah içinde olan insanların iyiyi ve kötüyü seçme ağırlıklarının eşit olduğu düşüncesini reddetmişizdir. Tabi bizler ne zaman açık olarak “bir insanın özgür iradesi yoktur” dersek; o zaman kişilerin “robot olduğuna mı inanıyorsun?” sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Şimdi alışılmadık bir şeyle bu konuya yaklaşalım: Bu farklılık, ahlaki açıdan özgür ve serbest bir varlık olduğu ile irade açısından özgür olduğu ayrımıdır.

 

Bu ayrımı yapmanın önemi şurdadır: İradenin özgür olduğunu gerçekten söylememiz gerekir. Ama özgür irade ile ne demek istediğimi açıklamakta yarar görüyorum: Eğer özgür iradeyi Kutsal Kitap’ta bulunduğu şekliyle tanımlarsak; göreceğimiz şey şu olacaktır: Bu iradenin özgürlüğü bizlerdeki problemin köküdür. Birkaç noktaya değinelim.

 

            1)Kutsal Kitab’ın yaptığı gibi, bizler de insan davranışlarının gerçekliğini vurgulamalıyız. Bu da Tanrı benzeyişini yansıtan insanın gerçek bir ahlaki varlık olduğudur. Yaratıcımız tarafından bizlere gerçek seçimleri yapma yeteneği verildi. Bu yapılan çağrımızı destekleyen birçok ayet verebiliriz.

 

Elçilerin İşleri 16:31 “Onlar, ‘Rab İsa’ya iman et, sen de ev halkın da kurtulursunuz’ dediler.”

 

Bu ayet bizleri gerçek bir seçim yapmaya çağırmaktadır.

Halkın önünde olan Yeşu’yu düşünün! “kime hizmet edeceğinize bugün karar verin.” diyor. Tanrı benzeyişinde olan kişileri, gerçek bir seçim yapmaya çağırıyor.

 

Yuhanna bölümünde İsa Mesih’i düşünün! Öğrencilerine “Benim sizleri sevdiğim gibi; sizler de birbirinizi sevin” diyor. Bunu demekle öğrencilerini gerçek bir seçim yapmaya çağırıyor.

Bu nedenle bizler insan eylemlerinin gerçeğini vurgulamak zorundayız.

 

2)İnsanın verdiği bu kararların getirdiği sorumluluklardır. Yaptığımız her seçimden ötürü Tanrı karşısında sorumlu tutulacağız. Yaptığımız her davranış, O’nun Yasa’sı ile ölçülür. O’nun benzeyişini yansıtan kişiler olarak bizler de yaptığımız seçim ya da davranışlarla O’nun mükemmel karakterini yansıtmamız gereklidir.

 

3)İnsan davranışlarının özgürlüğüdür. Eylemler her zaman için iradenin ve seçimin bir sonucudur. Tüm davranışlarımız yaptığımız seçimlerden kaynaklanır. Hiçbir zaman şunu söyleyemeyiz: “Kendi isteğime karşı olduğu halde bile, yaptım.” Böyle bir kavram yoktur. O şey, her neyse, “istemeyerek yaptım” ya da “isteğime karşı olarak yaptım” diyemeyiz. Kuşku içinde, hatta nefret ederek bile yapmış olabilirim. Onu yaptım.., Çünkü onu yapmayı (davranışı) istedim...Çok uç noktada bir örnek vermek istiyorum:

Savaş zamanı bir mahkum hapiste. İki adam da bu mahkum için görevlendirilmişler. Bir tanesi, diğerinin üst’ü. Üst olan adam, ast’ına “bu mahkumun elindeki tüm bilgileri öğreninceye kadar işkence edeceksin. Şayet yapmazsan ben sana işkence ederim.” diyor. Örneğimizi vurgulamak için mahkumun suçsuz olduğunu düşünelim. Alt kademedeki asker, kendini işkenceden kurtarmak için, bu suçsuz kişiye işkence ediyor. Bu uç örnekte anlatılan işkence yapmak zorundaki adam bile “bunları isteğimin karşısında yaptım” diyemez.

 

Her davranış, kendi seçimimizin bir neticesi olduğundan; özgürdür.

 

Ama şimdi esas önemli soruya gelelim:

Yapabilirliğimiz ya da Yapamazlığımız:

 

_Yaptığımız şeyleri neden yaptığımız? ya da

_Yaptığımız seçimlerimizi neden yaptığımızdır?

 

Süleymanın Meselleri 4:23 “Tuttuğun her şeyden ziyade kendi yüreğini koru; Çünkü hayatın kaynakları ondandır.”

 

Yürek hayatın kaynağıdır. Yine yüreğimizin bozulmuşluğu konusuna geri dönmeliyiz.

 

Matta 12:34-35 “Sizi engerekler soyu! Kötü olan sizler nasıl iyi sözler söyleyebilirsiniz? Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik, kötü insan ise içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.”

 

Bu ayetlerde örneği verilen her iki insan türü de, seçim yapmaktadır. Bu seçimler gerçektir, seçimlerin sorumlulukları vardır, özgürdürler. Ama ilginç olanı, farklı seçimlerdir.

 

Birinci kişi nasıl şeyler yapmayı seçiyor?

            _İyi şeyler

 

Diğeri ise?

            _Kötü şeyler

 

İyi ve kötü işler var. Lakin problem bu işlerin kökeninde yatar. Birincisinin içinde iyi, ikincisinin içinde ise kötü şeyler vardır. İçindeki iyilikten, iyi seçimler gelir. İçteki kötülükten de kötü seçimler kaynaklanır.

 

Matta 12.33 “Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır.”

 

Görüldüğü gibi iyi ağaçtan iyi, kötü ağaçtan kötü meyve alınır.

 

Markos 7:20-23 “İsa şöyle devam etti: ‘İnsanı kirleten, insanın içinden çıkandır. Çünkü kötü düşünceler, cinsel ahlaksızlık, hırsızlık, cinayet, zina, açgözlülük, kötülük, hile, sefahat, kıskançlık, iftira, kibir ve akılsızlık içten, insanın yüreğinden kaynaklanır. Bu kötülüklerin hepsi içten kaynaklanır ve insanı kirletir.”

 

Burada da görüldüğü gibi, sorun yine yüreğimizle ve içimizdeki doğamızla ilgilidir. İçimizdeki bozulmuşuk yüzünden bizler hırsızlığı ya da ahlaksızlığı seçeriz.

 

İradeyi belirleyen şey; insanın yüreğidir:

 

İradeyi belirleyen şey, en temel olarak bizlerin ne olduğudur? Bizlerin dışında hiçbirşey ya da hiç kimse tarafından zorlanmayız. Bizler özgür olarak sevdiklerimizi seçeriz. Bu da bizler için sorundur zaten.

 

Yuhanna 3:19-20 “Yargı da şudur: dünyaya ışık geldi, ama insalar ışığın yerine karanlığı sevdiler. Çünkü yaptıkları işler kötüydü. Kötülük yapan herkes ışıktan nefret eder ve işleri açığa çıkmasın diye ışığa gelmez.”

 

Burada İsa’nın iradeyi, insan yüreğiyle nasıl ilişkilendirdiğine dikkat edin! Burada ışıktan nefret eden insanların varlığına dikkat edin! Hiçbir zaman onlar ışığa gelmeyeceklerdir. Bu da şunu gösterir: Şayet ışığa gelmiyorlarsa, karanlıktadırlar. Karanlık ve aydınlık (ışık), kurtarışı simgeleyen bir tasvir olarak karşımıza konuluyor. Ruhsal aydınlanma ve ruhsal karanlık...Burada karşımıza çıkan; Mesih İsa’da bizlere verilmiş olan ruhsal ışıktan nefret eden, reddeden kişilerin varlığıdır. Böylece bu kişiler iradeleri özgür olarak, karanlıkta kalmayı tercih ediyorlar.

 

            Şu soruyu sormamız gerekir:

 

Bu insanlar ışık yerine, neden karanlığı seçiyorlar?

“.....19. ayet    “Karanlığı sevdile 

Bu kişiler karanlığı seçiyorlar; çünkü karanlığı seviyorlar.

 

Ve işte onları mahkum eden, yargılayan şey de budur.

 

Şimdi düşünüp kavramamız gereken;

 

İradenin yani seçimin, yüreğin bir işlevi olduğunu anlayabilmemizdir. İrade her zaman özgür olanı seçtiği gibi; yürekte olanı da seçer. Yani karanlığı seven insanların özgürce aydınlığı seçmelerini söylemek, biraz gerçek dışıdır. Bu, insanlara Müjde’yi nasıl açıkladığımız konusunda önemli bir noktadır. Bizler kişilere Müjde’yi sunarken, onların yapabilirliğini değil; ama Tanrı’nın yapabilirliğini, Tanrı’nın kudretini söylüyoruz. Bu açıklamayı şu nedenle yaptım. Müjde’yi insanlara açıkca duyurmalıyız. Bizler kişilerle Müjde’yi paylaşırken onlara “senin bir özgür iraden, seçimin yok” diyorsak; o zaman bizler kendimizi şu karşıt cevapla karşı karşıya bırakmış oluruz: “Benim özgür iradem ve hiçbir seçimim yok. Çünkü ben bir robotum.” Öyleyse bizler, “senin özgür iraden yok” demek yerine; Kutsal Kitabın bizlerin yürekleri hakkında yaptığı bu incelemeyi onlara, yaptıkları seçimlerden neden sorumlu olduklarını göstermek için kullanabiliriz.

 

Neden karanlığı sevdiler?

 

Aslında İsa burada tamamen bozulmuşluk maddesini başka bir şekilde ifade ediyor. Bizlerin içersinde çok temel bir yanlış vardır. Suçlarımız ve günahlarımızda ölüyüz. Ruhsal açıdan ölü olduğumuz ve bu karanlık içersinde bulunduğumuz için; kaçınılmaz bir biçimde de karanlığı seviyoruz. Ve eğer Tanrı’nın lütfu tarafından bir müdahale olmazsa; karanlıkta kalmayı sevip, seçimlerimizi de buna göre yapıyoruz.

O yüzden hiçbir zaman yüreklerimizin sevdiği şeylere, karşı olan şeyleri seçmiyoruz. Bizler, içsel bozulmuşluğumuza karşıt olan hiçbirşeyi seçmiyoruz. Hiçbir zaman yüreğimizde çelişkili olacak şekilde seçimler yapmıyoruz. Hatırlayacağınız gibi insan yüreği, Tanrı karşısında tüm benliğimizi temsil etmektedir. Bu yürek de karanlığı sever. Gördüğünüz gibi yapmış olduğumuz seçimler, en içimizde temel olarak bizlerin ne olduğumuzu yansıtır.

 

Yuhanna 3. bölüm ayetlerine bakarken; yapmamız gereken ayrım şuradadır:

 

 

En temel sorunumuz şu:

 

            İstediğimiz şeyi seçebiliriz. Ama istediğimiz şeyi isteyemeyiz. İstediğimiz şeyi seçebiliriz demekle, serbest bir seçimden bahsediyor. Tüm insanlar Tanrı’nın önünde son yargı gününde tahtın önünde durarak Tanrı’ya “Sen bana karanlığı seçtirdin” diyemeyecekler. Bizler istediğimiz şeyleri seçeriz. Çünkü seçim, yüreğin işlevidir. Ama bizler de istediğimiz şeyleri isteyemeyiz.

 

İşte bu da tamamen bozulmuşluktur. Ya da özgün, ya da ilk günah’tır. Düşmüş olmak budur.

 

İşte bu noktada Yeni Antlaşma çok büyük bir önem kazanıyor.

 

Hezekiel 36. bölüm: Bu, karanlığı özgür olarak seçmiş olan insanların; aydınlığı da seçebilecekleri tek yoldur.

 

Hez. 36:24-27 “Çünkü sizi milletlerden alacağım, ve sizi bütün memleketlerden toplıyacağım, ve sizi kendi toprağınıza getireceğim. Ve üzerinize temiz su serpeceğim, ve tahir olacaksınız; bütün murdarlığınızdan, ve bütün putlarınızdan sizi temizleyeceğim. Ve size yeni yürek vereceğim, ve içinize yeni ruh koyacağim; ve taş yüreği bedeninizden çıkaracağım, ve size et yürek vereceğim. Ve Ruhumu içinize koyacağım, ve sizi kanunlarımda yürüteceğim, ve hükümlerimi tutacaksınız, ve yapacaksınız.”

 

Gördüğünüz gibi tek cevap, kökten bir operasyondur. Ruh’tan ve Mesih’ten ayrı olan bizleri Hezekiel, “taştan yürekli insanlar” olarak tanımlıyor. Yine aynı örnek üzerinden hareketle, taşlaşmış kalpler; taşlaşmış seçimler yaparlar. Ve bu seçimler özgürdür. Ve onları mahkum eden de bu seçimlerdir.

 

Farkındaysanız, Kutsal Ruh yaşamlarımıza, bizleri biraz düzeltmeye, taşlaşmış yüreklerimizin üzerine güzel boyalar sürmeye, ya da daha güzel gözüksün diye etrafına çiçekler ekmeye gelmiyor. Onu tamir etmiyor ya da daha güzelleştirmeye çalışmıyor. Kutsal Ruh yüreklerimizin derinliklerine geliyor ve o yüreği koparıyor. Çıkarıp atıyor ve artık etten, yeni bir yürek veriyor bizlere. İsa Mesih’te bizlere tamamen yeni bir doğa veriliyor.

 

Görüldüğü gibi burada Kutsal Ruh, Tanrı’nın kudretli lütfuyla bu karanlığı seven taş yüreği alıyor ve yerine aydınlığı seven etten bir yürek koyuyor. Ve bu ışığı seven yeni yürek, artık özgürce ışıkta yürümeyi seçiyor. İşte bu nedenle İsa Mesih’i imanla kucaklamak; gerçek bir seçimdir. Çünkü bu seçimden önce gelen Kutsal Ruh sayesinde yüreğimizin değiştirilerek, yeni bir yüreğin bizlere verilmesidir. Yeni bir yürek ve yeni seçimler. Bu yüzden de günahkarlara gidip: “yapman gereken şey, seçimdir” diyemeyiz. Çünkü bu kişilerin seçim yapma kabiliyetleri yoktur. Günahkarlar, sadece günahkarların sevdiği şeyleri seçebilirler

 

Yuhanna 3:3 “İsa ona şu karşılığı verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkca; Tanrı’nın Egemenliğini göremez.”

 

İsa burada farklı bir tabir kullanıyor. “Işığı seçmek” ifadesi artık “görmek“ ifadesine dönüşüyor. Kastedilen, fiziksel değil; ruhsal bir görüştür. Ruhsal açıdan “görmek" imanı eyleme koymak ya da inanmakla eş anlamlıdır.

 

Ruhsal olarak ölü olan insanlar, nasıl ruhsal anlamda birşey yapabilirler? Sorusu akıllara gelebilir.

 

Bunun tek cevabı şudur: Kutsal Ruh’un bu kişiler içersinde, henüz bu iman seçimini yapmadan önce işleyişidir.

 

Yukardaki ayette Yuhanna tekrar doğmak için mi Tanrı Egemenliğini gördüğünü, iman ettiğini söylüyor?

Elbette hayır. Burada söylediği şey şu:“Tanrı Egemenliğini görebilelim diye yeniden doğduk.”

 

Hezekiel’in bizlere verdiği “yeni yürek” vaadi, yapılan yeni seçimden önce gelmelidir. Bizler kişilerle Müjdeyi paylaşırken; günahkarların sözde özgür seçimler yapabileceklerini söylersek, aslında onları bu Müjde’den oldukça uzaklaştırmış oluruz.

 

            Sorular: Yaratıldıktan sonra tüm yürekler bozulmuşlukla doluyken; nasıl bunlardan biri iyiyi, diğeri ise kötüyü seçebiliyor?

            Cevap: Sonuç olarak kötü olan bir yürek, asla iyi bir seçim yapmaz, yapamaz. Çünkü kötü olan bu taş yürek, dışsal anlamda Tanrı’nın yasasıyla uyum içersinde olan bir davranışı yapmak için bir seçim yapmış olsa bile; bu yaptığı seçim ve davranış Tanrı’nın yasa standardından çok aşağıdadır. Ör: Bir adam zina yapmak için ayartıldığını hissediyor, fakat yapmamaya karar veriyor. Eğer zina etmeyeye karar veren adam imanlı değilse; bu seçimi 3 farklı şeyle ortaya çıkar:

 

a)Amacı Tanrı sevgisinden kaynaklanmıyordu.

b)Tanrı Söz’ünde böyle birşey yazdığı için böyle birşeyi yapmamazlık etmiyordu.

c)Ve onun amacı Tanrı’yı yüceltmek de değildi.

 

Bütün bu sebeplerden dolayı bu adam, 7. buyruğu dışsal ve resmi olarak tutmuşsa bile; onu yüreğinde tutmamıştır. Fakat Kutsal Ruh aracılığıyla “yeni bir yürek ve yeni bir doğa” kazandığımızda; bizim itaatlerimiz hala mükemmel olamasa bile, artık Tanrı sevgisi gibi yeni bir motivasyona ve Tanrı Söz’ünde yazdığı için yaptığımız gerçeği ve yine tam olarak yapamasak bile, Tanrı’nın Yüceliği için yapmış olduğumuz gerçeği bizler için doğrudur.

 

Sizce Yuhanna 3:3. ayette geçen bu iki günahkar arasındaki fark nedir?

 

Yeniden doğmuştur. Yeniden doğduğu için yeni bir seçim yapar ve bu seçim o yüzden iyidir. İlk önce içinde yeni bir doğa, sonra yeni bir seçim var.

 

Eğer iki inanlı olmayan kişiyi göz önüne alarak cevaplamak gerekirse; bu iki insanın davranışları arasındaki farklılık çok şeyden kaynaklanabilir. Ailesi öyle yetiştirmiş, ya da Tanrı, onun içindeki kötülüğü kısıtlamış olabilir. Kültürel birtakım yaptırımlar olabilir. Bu gibi şeyler inanlı olmayan kişilerin davranışlarındaki farklılıkları oluşturabilir.

 

Ama burada Kutsal Kitabın özel olarak vurgulamak istediği şey; davranışlar arasındaki farklılıklar değil, o insanların yüreklerinin aynı oluşudur.

 

            Soru: Biz insanların özgür iradeyle seçme hakkımız var ve düşmüşlükte de eşitiz. Bizlerin karar verme seçimimizdeki özgürlükle; seçilmişliğimiz arasında nasıl bir alaka kuralım ki; bu olayı anlayabilelim?

            Cevap: Yine yürek sorununa geri dönelim: Düşmüşlüğümüzün sonuçlarından bir tanesi de aydınlığı seçemeyişimizdir. Yeni bir yüreğimiz oluncaya kadar, yetersiziz ve Mesih’i seçemeyiz. Bizim Müjde’yi reddetmemiz, gerçek bir seçimdir, çünkü özgür bir seçimdir. Lakin yanlış bir seçimdir. Çünkü yüreğimizin sevgisini yansıtır. Zira yüreğin karanlığı sevdiğini baştan da söylemiştik.

 

            Soru: Ahlaki varlıklar olarak bizlerin özgür iradesi oluşunu kabul ederek, bizler kötü yüreğe sahip olduğumuz halde iyi seçimler yapabiliyoruz. Bence bizlerin yaptığı iyi seçimlerdeki iyilik, Tanrı’yı hoşnut eden iyilikle aynı iyilik olamaz. Bu ikisi arasındaki farkı belirtir misiniz?

            Cevap: Öncelikle yapmamızın gereken ayrım şudur: Günahkarların hiçbir zaman iyi bir ahlaki seçim yapamayacağıdır. İyi seçim, insanların dünyasal anlamda dışardan bakışta iyi gözüken şeyler değildir. Çünkü Tanrı’nın gözünde iyilik, Ferisilerin yaptığı dışsal iyilikler değil; yürekteki, Tanrı’yı hoşnut bırakan iyiliktir.

 

İşaya 64:6 “Çünkü hepimiz bir murdar gibi olduk, ve bütün salah işlerimiz kirli esvap gibidir.”

 

Yani Tanrı’nın gözünde bizim yaptığımız iyi işlerimiz bile, hiçbirşeydir.

 

            Soru: İnsan Tanrı’nın isteğine karşı koyabilir mi? Tanrı istediği herşeyi gerçekleştirir. Bunu yaparken, insanın özgür iradesini çiğneyerek mi yapar? İradenin sınırları nerede çizilidir?

            Cevap: Tanrı’nın kudreti ile insanın yaptığı bu özgür seçimlerin kendisine getirdiği sorumluluk aynı zamanda bir arada tutulması gereken gerçeklerdir. Bu ikisini (Tanrı’nın kudretini ve insanın seçimini) bir araya getiremeyişimizin nedeni, Kutsal Kitabın bu noktada bizlerin gizemli bir bölgeye girdiğimizi söylemesidir. Şöyle bir şey sormak istiyorum: Tanrı nasıl aynı zamanda hem Bir, ve hem de Üç olabilir? Ya da İsa nasıl hem insan, hem de Tanrı olabilir? Tanrı nasıl Efesliler 1. bölümde dediği gibi, herşeyi Kendi isteği doğrultusunda belirlemiş olup da; aynı zamanda bizlerin dualarına karşılık verebileceği için, bizleri durmadan duaya çağırabilir? “Efesliler 1:4 b “dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.” diyor. Buna rağmen Matta 28:19 a “Gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin.” Bu ikisi nasıl olabilir?

Gördüğünüz gibi Kutsal Kitap’ta bu gibi gerçekler bulunmaktadır. Bunların kabulunu mantığınızın düşünüşüne ver vermeden yapabilmelisiniz. Fizikcilere göre ışığın iki modeli vardır: Dalga modeli ve tanecik modeli. Bu ikisi nasıl aynı anda olabilir ki? Kutsal Kitap’ta şöyle diyor: “Bizler sorumluyuz, ama Tanrı da Kadirdir.” Ama şunu söylemek istiyorum: Eğer Tanrı Kadir değilse; bizler kime karşı sorumluyuz? Sorumlu olduğumuz gerçeği, birisine karşı sorumlu olmamızı gerektirir. Üçlü birlik inancı, ya da İsa Mesih’in iki doğası, veya yukarıda bahsettiğimiz noktalarda, artık mantığın yerini tapınış almalıdır.

 

            Aynı sorunun devamı: Bence Üçlü Birlik konusuyla sorduğum bu soruyu aynı anlamda düşünmemek gerekir. Yorumladığınız gibi hem Tanrı’nın sağlayışı, hem de insanın sorumuluğuyla ilgili Kutsal Kitap’ta bunlarla ilgili örneklere rastlıyoruz. İnsanın, Tanrı’nın genel planını engelleyemeyeceği; ama kendisiyle ilgili kişisel tasarıyı reddedebileceğine dair. O zaman karşı konulmaz lütuf ve şartsız seçim öğretisiyle biraz ters düşmez mi?Kişi günahtan dolayı düşmüş, bozulmuş durumdaysa, Tanrı’nın isteğine karşı koyabilir mi? Koyamaz mı? Bu yorum zaten karşı konulmaz lütuf öğretisini ortaya çıkartır. Ör: Luka 7:30, insanın kendisiyle ilgili Tanrı’nın tasarısını reddettiğine dair bir referanstır.

            Cevap: Bence yine konu, hem yükümlülük, hem de sorumluluk konusudur. Ör: siz bir inanlı değildiniz ; ve bir an ben sizinle Müjdeyi paylaştım diyelim. İşaya Tanrı Söz’ünün keskin bir kılıç olduğunu söylüyor. Kutsal Ruh, Tanrı Söz’ü aracılığıyla insanların yüreğinde işler. Eğer sen çekip gidersen, Tanrı’nın işleyişine karşı durmuş olacaksın. Senin karanlıkta kalmayı seven yüreğin, karanlıkta kalmayı seçmiş olacaktı. Bu yaptığın özgür seçimden dolayı ise, insanların yaratıcısı ve kurtarıcısı olan Tanrı tarafından sorumlu tutulacaksın. İbraniler 6. bölüm de reddeden bir kişinin örneğini verir. Aslında bu iki gerçek bir arada tutulmalıdır.

 

            Soru: Tanrı’nın tasarısı, insanların cevaplarını da dahil eden alternatif planla yürür diyebilir miyiz? Romalılar 11:23 “İmansızlıkta direnmezlerse, Yahudiler de öz ağaca yeniden aşılanacaklardır. Çünkü Tanrı’nın onları geri aşılamaya gücü vardır.” Burada insanın cevabını da içeren bir plan var.

            Cevap: Sadece saygıyla bununla aynı şekilde olmadığını söyleyebilirim. Çünkü burada karşımıza çıkan istikrarlı bir plandır. Artık kişisel bir konuşma söz konusu değildir. Tüm tarih boyunca Yahudi ve Grekler arasında var olan işleyişinden bahsediyor. İsrail, tüm uluslara ışık olmak için seçilmişti. İsa kendisinin olana gitmişti ve onlar da İsa’yı reddetmişlerdi. Tanrı’nın planına göre, (ki Pavlus’un Efesliler 3. bölümde de söylediği gizem budur) Müjde, artık Yahudi olanlardan, Yahudi olmayanlara gidiyor. Tanrı’nın bunu yapmasının sebebi şuydu: İsrail’i kıskançlıkla kışkırtmak. Öyle ki; İsa Mesih’teki kurtuluşa gelebilsinler. Pavlus, burada asırlar boyunca gelişen bir plandan bahsediyor. Ama sorunuza farklı bir şekilde cevap vermek istiyorum. Özellikle olası alternatif planlar konusundaki sorunuza. Bence şu düşünüşte temel olarak bir hata mevcuttur. O da şudur: Tanrı bütün olasılıklara bakıp; “Ben birşeyin olmasını ya da olmamasını buyuruyorum.” diyemez. Böyle olması demek, Kadir bir buyruğun tanımıyla çelişir. Fatih Sultan Mehmed bir şey buyurduğunda; bu emrin yerine getirildiğinden eminim. Çünkü bir kralın verdiği emrin doğası budur. Emir verirse; yapılır.

 

Başka bir şeye bakalım: Bu da Tanrı’nın doğası ile ilgili. Ve Tanrı’nın doğasının, tarihle olan ilişkisi ile alakalı. Kutsal Kitap, Tanrı’nın bağımsızlığı üzerinde çok fazla durur. Tanrı, Kendisi dışında hiçbir şeye bağlı değildir. İsa, “Baba’nın Kendisinde Yaşam vardır.” diyor. Yani Yaratıcı tarih çizgisi üzerinde eğilip bakarak; “bunun olacağını görüyorum. Bu yüzden de bunun olmasını buyuruyorum.” diyorsa; bu Yaratıcı bağımsız değil; yarattıklarına bağlı bir yaratıcıdır. Yeni Yerin ve Yeni Göğün vaadi, tüm tarihin Tanrı’nın Kadir iradesine göre gelişmesinden kaynaklanır. İnsanların yaptığı bireysel seçimlerden değil.

 

            Soru: Tanrı’nın insana Kendisini İsa Mesih’te açıkca gösterip, tanıttığını biliyoruz. Bunu, bütün aklımız ve ruhumuzla O’nu algılayabilelim diye yapıyor. Demek ki Tanrı çok da fazla gizler bırakmıyor. Perde arkasından komutlar veren değil, insanlarla yüz yüze gelmiş bir Tanrı’nın gene de bazı sorularımızla bizleri neden baş başa bıraktığını açıklayabilir misiniz?

            Cevap: İsa’yı düşünün! Bir dağın tepesinde şimşeklerle ya da dumanlarla değil, alçakgönüllülükle bir bebek olarak geliyor. Aslında sonsuz olan Tanrı bizlere, bizlerin anlayabileceği bir şekilde geliyor. Bu sonsuz olan Tanrı’nın, sonsuz olan Söz’üdür. Gördüğünüz gibi bu sonsuz olan Söz, bizlerin anlayabileceği gibi belirli dilbilgisi kuralları içinde bizlere verilmiştir. Aradaki boşluklar, cevaplanmamış olmasından kaynaklanmaz. Aradaki farklılık, Tanrısal bilgi ve kısıtlı olan insan anlayışındandır. Çünkü hatırlarsanız Tanrı şöyle demiştir: “Benim düşünüşlerim ve yollarım, senin düşünüşlerinden ve yollarından çok daha yüksektir.”

 

Hatırlamamız gereke son birşey de şudur: Sorun bizlere bu sonsuz Söz’de açıklanmış gerçeklere, günahın bizlerde yaratmış olduğu sonuçların ötesine giderek; sanki günahsızmışız gibi anlamayı beklemizden kaynaklanmaktadır. Günahın, bizlerin okuma kabiliyetine nasıl gölge düşürdüğüne dair şunu örnek verebiliriz: İsa şöyle diyor: “Eğer Ben bu Kitabı itaatkar bir kalple açmazsam; bu sayfada hiçbirşey göremeyeceğim.” Bazen bu boşluklar bizim suçumuzdur.

 

Şimdi günahkar insanlar olarak inanma konusunda ne kadar yetersiz olduğumuza bakalım:

 

Yuhanna’nın daha önceki kullandığımız örneğinden hareketle, yetersizlikten kastettiğimiz şey, günahkarların sevmeye olan yetersizliğidir. Yani ışığa gelemememizden, ya da Tanrı’yı hoşnut edip, O’nun iradesini, isteklerini seçmekte olan yetersizliğimizden bahsediyoruz. Kutsal Yazılar bizlere, kurtuluşa götüren bir şekilde Müjde’ye inanamayacağımızı, bu inanma yetimizin olmadığını öğretir.

 

Bu konuyu bizlere gösteren birkaç ayete bakalım:

 

Yeremya 13:23 “Habeş kendi derisini, yahut kaplan kendi beneklerini değiştirebilir mi? o zaman kötülük etmeğe alışmış olan sizler de iyilik edebilirsiniz.”

 

Burada Yeremya’nın özellikle üzerinde durduğu nokta, bizler nasıl kendi derilerimizin rengini değiştirebilecek güce sahip değilsek; aynı şekilde de iyilik etme gücüne de kendiliğimizden sahip olmadığımız konusunu vurguluyor.

 

Tamamen bozulmuşluk konusunu hatırlayın! Günahkarların iyilik yapma yetisine sahip olamayışından bahsederken, bu iyiliğin Tanrı’yı hoşnut eden iyilik olduğunu sanırım hatırlıyorsunuz. Ör: inanlı olmayan bir kişi de yalan yerine, doğruyu söylemeyi seçebilir. Ama bu günahkar insan doğruyu söylediği zaman, amacı Tanrı’ya yücelik vermek, Görkemi için ya da Tanrı Söz’ünde böyle yazdığı için değil; sadece kendi bencil istek ve amaçlarından dolayı bunu yaptığını söylemiştik. Bu bölüme bakarken, bunları da aklımızın bir köşesinde bulundurarak okuyalım. Altını çizeceğim şey, Yeremya’nın dediği gibi; bizlerin hiçbir şekilde iyi işler yapmaya doğal yetisi yoktur.

 

Matta 7:16-18 “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Dikenli bitkilerden üzüm, devedikenlerinden incir toplanabilir mi? Bunun gibi, her iyi ağaç iyi meyve verir, kötü ağaç ise kötü meyve verir. İyi ağaç kötü meyve veremez. Kötü ağaç da iyi meyve veremez.”

 

Dikkat ederseniz İsa, bizlerin yaşantılarının doğasını tanımlamak için ağaç örneğini kullanıyor. Diyor ki “ağacı meyvesinden tanırsınız. İyi ağaç, kötü meyve vermez, veremez.” İyi bir ağacın kötü meyve vermesi, ağacın doğasına karşı birşey olurdu. Ama aynı şekilde dikkatlice bakarsanız; kötü ağacın da iyi meyve verebilmesi imkansızdır. Kötü ağacın da iyi meyve verebilmesi yine doğasına karşı olurdu. İsa bizler için de aynı şeyin geçerli olduğunu söylüyor. Bu tüm günahlı insanlar (kadın-erkek) için geçerlidir. Bir ağacı meyvesinden tanırsınız. Eğer bizler kötü ağaçlarsak; iyi meyveler verebilmemiz olanağı yoktur. Bu yüzden de “Yeniden Doğuş” kavramına sıkı sıkıya bağlanmalıyız. İyi meyve verebilmemizin tek yolu, İsa’nın bizleri bütünüyle değiştirmesiyle, iyi bir ağaç yapmasıyla mümkün olur. Ancak kendi başımıza sahip olduğumuz bu kötü doğayla yanlızca kötü meyve verebiliriz. İyi meyve verebilmek tamamen bizlerin dışındadır. İyi meyveler veremeyiz. Yani Tanrı’yı hoşnut eden iyi meyveler...

 

Matta 12:33-35 “Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya da ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır. Sizi engerekler soyu! Kötü olan sizler nasıl iyi sözler söyleyebilirsiniz? Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik, kötü insan ise içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.”

 

34. ayette İsa’nın ortaya attığı sorunun yapısına bir bakın! “Kötü olan sizler, nasıl iyi sözler söyleyebilirsiniz?” diyor. Bu cevabı varsayılmış bir soru. Yapamazlar.... Çünkü doğal olarak kötüdürler. Bu yüzden de kötü bir yürek, iyi şeyler söyleyemez, yapamaz.

Bütün bu ayetleri okurken, şunu aklımızda bulundurmamızda fayda vardır. Bunları yapmayacağımızı söylemez. Bu şeyleri yapamayacağımızı söyler. Tabi ki yapmayacağımız doğrudur. Ama daha da önemlisi yapamayacağımız gerçeğidir. Buradaki odak nokta, bizlerin isteksizliği değil; ama yapamazlığımız, yetersizliğimizdir.

 

Yuhanna 5:40 “Öyleyken siz, yaşama kavuşmak için bana gelmek istemiyorsunuz.”

 

İşte bu da günahkarların, İsa Mesih’e gelmekteki isteksizliklerini gösteren bir ayet. Günahkarlar çok açık bir seçim yapmaktalar. Ve bu seçimleri, İsa Mesih’e gelmeyi red etmektir. Fakat bakmamız gereken ve önemli olduğuna inandığım başka bir bölüm de şudur: Yuhanna burada bu insanların gelmeyeceğini söylüyor. Önemli olan soru şu: Bu insanlar neden gelmiyorlar?

İsa da bu teolojik soruya 6. bölümde cevap veriyor.

 

Yuhanna 6:44-45 “Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikce, o kimse bana gelemez. Bana geleni de son günde dirilteceğim. Peygamberlerin yazdığı gibi, ‘Tanrı onların hepsine kendi yollarını öğretecektir.’ Baba’yı işiten ve O’ndan öğrenen herkes bana gelir.”

 

Şimdi bu ayetleri, 5. bölümde okuduğumuz ayetlerle birleştirelim:

 

5. bölüm, günahkarların “gelmeyeceğini” söylüyor. 6:44 ise; bu insanların neden gelmediklerini söylüyor. Bunun da sebebi “gelemeyecekler”dir. Buradaki sorun sadece isteksizlik değil; ama bunu yapmaktaki güçsüzlük, yetersizliktir.

 

Yuhanna 6:65 “Sizlere, ‘Baba’nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez’ dememin nedeni budur” dedi.

 

İsa’nın çok açıkca söylediği şeylere dikkat edin! O diyor ki: “İşte bu yüzden kimse bana gelemez dedim.”Ama bir şart dışında. Bu şart da ayetin geri kalan kısmında. “Gelmekte güçsüz olan insanlar, sadece Baba’dan İsa’ya gelme yetisini aldıkları zaman bunu yapabilirler “diyor.

 

            Bence Evancelik teolojide karşılaştığımız sorunlar da bu noktada başlıyor. Çünkü çoğu Hristiyanlar, bizlerin Tanrı’ya gidebileceğimizi, yönelebileceğimizi söylüyorlar. Fakat İsa çok açıkca bu yetinin bizde olmadığını söylüyor. Söylemek istediğim, biz Hristiyanların karşılaştığı esas zorluk çevremizdeki Hristiyanların İsa Mesih’in sözlerini sorgularken, bunların yanlış olduğunu söylerken dahi, Kutsal Kitaba bağlı kalabilmemizdir. İsa gelemeyeceğimizi söylüyor.

 

            Şimdi isterseniz “gelememe” kavramıyla eş anlamlı kelimelere bakalım:

 

Romalılar 8:7-8 “Çünkü benliğe dayanan düşünce Tanrı’ya düşmandır; Tanrı’nın Yasasına boyun eğmez, eğemez de.   Benliğin denetiminde olanlar Tanrı’yı hoşnut edemezler.”

 

Burada istek ve yeti kavramlarının nasıl birbirine bağlı olduğuna dikkat edin!

 

7. ayette Pavlus diyor ki: ”Benliğe dayanan düşünce Tanrı’nın Yasasına boyun eğmez.” İrademiz açısından konuşacak olursak; biz boyun eğmeyi seçmiyoruz. Ama Pavlus sadece “eğmez” deyip ayeti bitirseydi; bizler şöyle düşünebilirdik: “Tamam eğmiyoruz, ama eğmek isteseydik buna gücümüz yeterdi.”Ayeti burada kesmiyor ve diyor ki: “Benliğe dayanan düşünce boyun eğmez. Ama eğemez de.   “

 

            Konuyu toparlamak gerekirse İsa önce kendisine gelemeyeceğimizi; Pavlus da bizim Tanrı’nın Yasasına boyun eğmeyeceğimizi, eğemeyeceğimizi söylüyor.

 

1.Korintliler 2:14 “Doğal haliyle kişi, Tanrı’nın Ruhuyla ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir. Ruhça değerlendirildikleri için de bunları anlayamaz.”

 

Yine burada istek ve yeti kavramları birbiriyle ilişkili. Bunları irade ile ilişkili olarak şöyle söylüyor: “Ruh’u içinde bulundurmayan kişi, Tanrı’ya ilişkin gerçekleri kabul etmez.” Buradaki soru, isteksizliğimizin nedeninde yatmaktadır. Pavlus, kabul etmeyişimizin sebebinin çok açıkca “bunları anlayamayışımız” olduğunu söylüyor. Tanr’nın Ruh’unu içinde bulundurmayan kişilerin, Tanrı’yla ilişkin gerçekleri hiçbir şekilde doğal olarak anlama yetileri yoktur.

 

            İsa gelemeyeceğimizi, Pavlus, Tanrı’nın Yasasına boyun eğemeyeceğimizi, ve burada da Tanrı’nın Yasasına ilişkin gerçekleri anlayamayacağımızı söylüyor.

 

Yuhanna 3:3,5 “İsa ona şu karşılığı verdi. ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkca Tanrı’nın Egemenliğini göremez.’ İsa şöyle cevap verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkca Tanrı’nın Egemenliğine giremez.”

 

İsa’nın açıkca 3. ayette ne dediğine bakalım: “Bir kimse.. Tanrı’nın Egemenliğini göremez.” Görmek istemediğimiz doğrudur. Lakin buradaki problem, görmekteki isteksizliğimizden çok daha fazladır. İsa burada yine yetersizlik konusuna odaklanıyor ve göremeyeceğimizi söylüyor. Hatırlayacağınız gibi, görmek kavramı imanı eyleme dökmek anlamıyla eşittir. Yani burada bizlerin görmeye ya da kurtaran imanı içimizde bulundurmaya yetersiz olduğumuzu söylüyor. 5. ayette İsa aynı kavramı biraz farklı bir şekilde söylemektedir. “Hiçkimse Tanrı’nın Egemenliğine giremez.” diyor.

 

Her iki ayette de ister “girmek” isterse “görmek” kavramları olsun; ikisinden birini ya da her ikisini yapabilmek için, önce Ruh’tan doğmamız gerektiğini yani yeniden doğuşun olması gerktiğini vurgular. Yeniden doğduğumuzda bizlere görme yetisi ve Tanrı Egemenliğine girme yetisi veriliyor. İncil’in açıkca ne dediğine bakalım:

 

            Bizlerin gelemeyeceğini, boyun eğemeyeceğini, anlayamayacağımızı, göremeyeceğimizi ve giremeyeceğimizi söylüyor.

 

Hristiyanların istenildiği zaman girebileceklerini söylemeleri beni çok şaşırtıyor. Kutsal Kitap bu şeyleri çok açıkca yapmayacağımızı söylüyor. Ama esas problemimiz bunları yapamayacağımız gerçeğidir. Bu da bizi şu soruya getiriyor: Neden bu şeyleri yapamayız?

 

            Kutsal Yazılarda çok açıkca söylenen şu ki; günaha olan tutsaklığımızdan ötürü yapamayız.

 

Romalılar 6:6 “Artık günaha kölelik etmeyelim diye, günahlı varlığımızın ortadan kaldırılması için eski yaradılışımızın Mesih’le birlikte çarmıha gerildiğini biliriz.”

 

Pavlus’un burada iman etmeden önceki yaşantımız hakkında ne dediğine dikkat edin! “Günaha tutsaktık.”

 

Romalılar 6:16 “Söz dinleyen köleler gibi, kendinizi kime teslim ederseniz, sözünü dinlediğiniz kimsenin köleleri olduğunuzu bilmez misiniz? Ya ölüme götüren günahın, ya da doğruluğa götüren sözdinlerliğin kölelerisiniz.”

 

Tüm insanlık bu iki gruptan bir tanesine aittir. Bizler ya kayıbız ve günahın tutsaklığı altındayız; ya da bulunduk, Mesih’in köleleriyiz.

 

Romalılar 6:20 “Sizler günahın kölesiyken doğruluktan özgürdünüz.”

 

Pavlus burada Mesih’ten ayrıyken nasıl olduğumuzu tanımlıyor ve şöyle diyor: “sizler günahın köleleriydiniz.”

 

 

İnsanların Kutsal Kitap’ta bahsedilen bu yetersizlik öğretisine karşı söyledikleri birkaç düşünceye bakalım:

 

1-Kutsal Kitap bizlere “İsa Mesih’e inanın” çağrısını yaparken, bu çağrı insanların İsa’ya inanma yetisinin olduğunu söylemiyor mu? Evet bu doğrudur. Kutsal Kitap çok açıkca “İsa Mesih’e inanın” diye insanlara çağrı yapmaktadır. Ve İsa açıkca “Susamış olan varsa; gelsin.” diyor. Ama Kutsal Kitap bize bu çağrıyı yapsa bile; bu çağrının yapılmış olduğu gerçeği, bizlerin bu çağrıyı yerine getirebileceğimizi göstermez. Kutsal Kitap bizlere konuşurken; sahip olduğumuz sorumluluklar anlamında konuşur. Bunları yapmaya yetimiz olduğu anlamında konuşmaz. Tanrı bizlerle Antlaşma içindeki varlıklar olarak konuşur. Mesih’ten ayrı olsak bile; Tanrı Antlaşma altında olduğumuzdan bizlere konuşur. Mesih’ten ayrı olarak bizler, Tanrı ile olan Antlaşmayı ihlal etmiş kişileriz. Fakat Antlaşmayı ihlal eden insanlar olarak bile bizler, Tanrı karşısında bu Antlaşmadan sorumluyuz. Yani Tanrı’ya karşı itaat etmekte ve aslında Tanrı’yı tüm canımızla, tüm gücümüzle, tüm yüreğimizle ve tüm aklımızla sevmekten de sorumluyuz. Bu bizim sorumluluğumuzdur. Ahlaki varlıklar olarak; var oluşumuzun temeli budur. Fakat günah işleyerek kendimizi yok ettik. Yine Pavlus’un dediği gibi, Mesih’ten ayrı olarak bizler günahın tutsaklarıyız ve Mesih’e gelemeyiz. Ama Tanrı’yı tüm yüreğimizle sevemeyeceğimiz gerçeği, gizleri bu sorumluluktan özgür olmamızı gerektirmez. Şu örnek belki daha yardımcı olabilir sizlere. Ör: Bir adamın çok alkol aldığını ve aracına binip evine giderken bir kişiye çarparak ölümüne sebep olduğunu varsayalım. Bu adam sadece alkol yüzünden tüm algılarını kaybettiği için, bu adamı öldürmekten suçsuz mudur?   Aslında bununla kalmayıp, hislerini kaybetmesine sebep olan alkolü kendi iradesiyle almış olduğunu bilmek bizleri daha da sinirlendirerek; bu kişiyi daha da fazla sorumlu tutmamıza neden olabilir. Bu yüzden aldığı alkol aracılığıyla kendinde yarattığı yetersizlik, o insanın sahip olduğu sorumluluğu yerine getirmekten özgür kılmaz. Bu yüzden, günah içine düşmemiz, Tanrı karşısında sahip olduğumuz sorumluluktan bizleri özgür kılmaz. Tanrı bizlerin sahip olduğu yetilerle değil; sorumluluklarımızla ilgilenir. Bizleri yargılar.

 

2-Madem insanlar inanamaz, böyle bir yetileri yok. Neden Müjdeyi duyuruyoruz? Bunun çok basit bir cevabı vardır: Çünkü Tanrı her zaman birşeyleri aracı olarak kullanır. Var olan herşeyin ilk sebebi Tanrı’dır. Fakat ilk sebep olan Tanrı, ikinci sebepler kullanır. Yani Tanrı ölü olan günahlıları diriltmek için Müjde’nin vaaz edilmesini kullanır. Ör: Pavlus’un Romalılar 1. bölümde Müjdeyi nasıl tanımladığına bakın:

 

Romalılar 1:16 b“Müjde, iman eden herkesin kurtuluşu için Tanrı’nın gücüdür.”

 

            Şimdi Müjde neden kurtuluş için Tanrı’nın gücü olsun? Çünkü Müjde insanların ağzından çıktıkca; Kutsal Ruh insanların kalbinde bu Müjdeleniş aracılığıyla işler. Bu bildiri aracılığıyla insanların kalbinde çalışan Kutsal Ruh, aynı şekilde İsa’yı ölümden dirilten aynı Ruh’tur. İnsanların da kurtuluşu anlaması ve ulaşması için de çalışan aynı Kutsal Ruh’tur. Tüm bunların nasıl olduğunu gösteren çok çarpıcı bir örneğe Yuhanna 11. bölümde rastlıyoruz.

 

Hatırlayacağınız gibi İsa’ya çok yakın bir arkadaşı, Lazar ölmüştü. 3 gündür mezardaydı. Ortadoğunun sıcak koşullarında 3 günden sonra bu insanın kokmuş olabileceğini sanırım tahmin edebilirsiniz. Lazar için hiçbir umut yoktu. Yani 1 dakikalığına nefesi durmuş ve tekrar hayata dönebilir diye umud edilebilecek bir kişi değildi. O mezarda çürüyen bir beden vardı. Ve işte bu sahnede İsa ortaya çıkarak şöyle diyor: “Diriliş ve Yaşam Ben’im.” Ve sonra ne olduğuna bakalım: İsa ağzındaki o güçlü Söz’le mezara konuştu. Şimdi sizlere bir soru: Mezarda bulunan Lazar’ın, İsa’nın Sözlerine cevap verebilme yeteneği var mı? Elbette ki yok. Tam olarak, gerçek anlamda ölüydü. Buna rağmen insanlara tam olarak saçmalık gibi görünen şey; Tanrı’nın Gücünün bir gösterimi oluyor. Ve işte çürümüş, kokmuş ve hiçbir şekilde kendini diriltmek gibi bir yeteneği olmayan bu bedene diyor ki: “Lazar, kalk ve dışarı çık!”   Lazar bir bütün olarak mezardan çıkıyor. İşte bu da Tanrı’nın Kendi Söz’ü aracılığıyla ne kadar güçle çalıştığına dair bir örnektir. İşin özünde, hepimizin komşularımızla ya da mahallemizde insanlara Müjde’yi duyururken de olan şey budur aslında. Çevremizde Müjde’yi paylaşırken, mezarlıkta yürüyor gibiyiz. Her evde ruhsal olarak ölü insanlar dolu. Bizler de ölü olan bu çevreye “İsa Mesih’e inan.” diyoruz. Tanrı’nın Kurtuluşa götüren Gücü olan Müjde’yi duyuruyoruz bu insanlara. Muhteşem olan şey de; Kutsal Ruh’un bu Müjde’nin duyurulmasıyla insanlarda çalışıp, artık onları yeni hayata diriltmesidir. Fakat burada güvenimizin nerede olduğuna dikkat edin!...Bizlerin güveni ölmüş insanların inanma yetisinde değil; Tanrı’nın gücü olan Müjde’dedir. O günlerde İsa, Lazarın mezarının önünde durup: “Lazar istiyorsan çık dışarı!” dediğini düşünebiliyor musunuz? İsa’nın Lazar’da hiçbir güveni yoktu ki. Ama Kendi Güçlü Söz’üne çok güveniyordu. Buna rağmen bütün Hristiyanlar ölü insanlarla dolu olan mahallelere çıkıp: “Ölü insanlar istiyorsanız, inanın!” diyorlar. Bizlerin güveni, ailelerimizde ya da arkadaşlarımızda değil; Tanrı’nın Gücündedir. Ama burada farkına varmamız gereken şey de; hayatlarımızdaki Tanrı Gücüne olan güvenimizin, özgür irademizi çiğnemediğidir. Tarihte, kendi istekleri dışında Tanrı Krallığına itile-kakıla getirilen hiçbir insana rastlanamaz. “Hayır, hayır, gelmek istemiyorum!” diye bağıran-çağıran yoktur. Tanrı’nın yaptığı şey budur: Tanrı bizleri Kendi Egemenliğine getirmez ama bu Egemenliğe girmeye istekli kılar.

 

Yürekle, irade arasındaki ilişkiyi daha önceki konuşmalardan hatırlayacaksınız. Kötü yürek, kötü seçimler.... Yeni yürek, yeni seçimler.... Bu yüzden de sevdiklerimizi seçiyoruz. Ruh aracılığıyla yeniden doğuyoruz ve Hezekiel’in bizlere vaad ettiği ‘etten yüreği’ alıyoruz. Tanrı tarafından tüm kudretle verilmiş olan bu yürek sayesinde bizler, özgür olarak Tanrı’ya gelmeyi seçiyoruz. Bu binada oturan kişilerin kapılarını çalıp “Dışarı çıkın, dışarı çıkın!”dediğinizi varsayalım. Kapının ardındaki insanlar da size “gelmeyeceğim, çıkmayacağım!” diyor. Siz yine kapılarını çalıp “çıkın, gelin!” diye çağırıyorsunuz. Ama yine bu kişilerin yanıtı “gelemeyeceğim, çıkmayacağım!” oluyor. Siz ne kadar kapılarını çalıp çağrı yaparsanız yapın; onlardaki yanıt da hiç değişmiyor.

 

            Benim onları nasıl çıkarabileceğiniz konusunda bir önerim var:

 

En alt katı ateşe verip, yakarsanız; eminim ki herkes çok çabuk olarak dışarı çıkacaktır. Gördüğünüz gibi onları zorla dışarı çıkarmadık; sadece dışarı çıkmalarını sağladık.

 

İşte Kutsal Ruh da aynı şeyi yapar. Yüreklerimizin temeline iner ve orada Kutsal Ruh ateşi yakar. İsa bizleri zorlamaz; gelmeyi istememizi sağlar.

 

Gördüğünüz gibi insanın yetersizliği ile, Müjde’nin duyurulması arasında hiçbir çelişki yoktur.

 

Bizim düşüncelerimize olası 3. bir itiraz da şudur:

 

3-Sizin elinizde böyle bir Müjde varsa, inanlı olmayanları üzüntüye itecektir.

Bu insanların umutsuzlukla “Tanrım! Ben şimdi ne yapabilirim?” diye Tanrı’ya bağırmalarına sebep olabilir. Ama işte günahkarların da bu aşamada olmaları gerekiyor. Bizler İsa Mesih’i tanıdığımızda, işte o yerdeydik. Artık herşeyin sonuna ulaşmış ve hiçbir umudumuz olmadığını biliyorduk. Kendimizde hiçbirşey olmadığını fark ettik ve Tanrı’ya yalvardık. Gördüğünüz gibi günahkarların kendindeki bu boşluğu fark edip şaşırması, onları Tanrı’ya doğru itiyor. Yanlızca kendimizi kurtaramayacağımızı anladığımız o anda Tanrı’nın lütfunu ve merhametini almak için yalvarabiliriz.

 

            Sorular: Yuhanna 6:44. ayete bakalım. Buna paralel olarak Müjde, yeniden doğmadan göremeyeceğimizi ve Tanrı’nın Egemenliğine giremeyeceğimizi söylüyor. Tabi bizim günahlı bedenlerimizle, düşüncelerimizle, kendimizi kurtaramayacağımız da doğru. Peki bu durumda Baba’nın, birilerini çağırıp da; birilerini çağırmama gibi bir tercihi mi söz konusu? Bu durumda Tanrı seçmediklerini nasıl yargılayacak?

            Cevap: O’nun çekmesi, bizim gelmemizden öncedir. Tanrı’nın yaptığı bu seçim, sonsuzluktan itibaren yapılmıştır. Evet, Tanrı böyle bir ayrım yapıyor.

 

            Not: (Başka bir önderin yanıtı, parantez içinde belirtilmiştir.)

(Efeslilerde de söylenildiği gibi, belirli kişilerin önceden seçildiği belli, Tanrı’nın başlangıçtaki planında. Yani Tanrı’nın bu çağrısı, Kutsal Ruh aracılığıyla yaşayan her canlıya ulaşıyor. Ama bazıları bu çağrıyı bilinçli bir şekilde reddediyor. Her insana Tanrı’nın Müjdesi ulaşmazsa, O’nun adaletiyle bağdaşamaz. Yanlızca Müjde aracılığıyla da değil; O, istediği şekilde insanına seslenir. Zira Tanrı kendini hiçbir zaman tanıksız bırakmamıştır. Seçilmişlik farklı birşey. Müjde 2000 yıl önce vardı.)

 

            Sorunun devamı: Tanrı önceden seçmeyeceklerini bildiğine göre; seçmediklerini yargılayacak mı? Yargılayacaksa, neye göre yargılayacak?

            Cevap: Bir kere tarih çizgisi boyunca Tanrı’nın çalışışına bakarak; yüzde kaçının cennete, ya da yüzda kaçının cehenneme gideceğini bilebilmemiz imkansızdır. Bizler hala İsa Mesih’in gelişinin önceki dönemlerinde yaşıyoruz. Ve o gelene kadar neler olacağını hala bilmiyoruz. Bu nedenle de Müjde’nin daha ne kadar ilerleyeceğini kestiremeyiz. Esinleme kitabında dediği gibi “son günlerde tahtın önünde sayısız insanlar olacaktır.” Bunu bilebiliyoruz. Bu yüzden cehenneme gideceklerin, cennete gideceklerden daha fazla, ya da daha az olabileceğini söyleyebilmek imkansızdır. Çünkü bu sayısız, sonu olmayan gibi gözüken kişilerin, kayıplardan çok; kurtulanlar olacağı belirtiliyor. Ama kayıp kişilerin yargılanışı konusunda şunu söyleyebiliriz: Bu konuda Kutsal Kitap’ta bakabileceğimiz en iyi yer, Romalılar 1. ve 2. bölümdür. Burada şunu söyler: “Müjde’yi red eden kişiler, yargılanmayacaklar. Müjde’yi duymamış olan insanlar da, Müjde’yi duymadıkları için bile, yargılanmayacaklar.” Kendi yüreklerine yazılmış olan Tanrı’nın Yasasına göre yargılanacaklar.

 

Soru: Bu kişiler seçilmemiş olanlar mıdır?

Cevap: İsa diyor ki:”Baba’nın Kendisine verdiklerimin hepsi, Kendisine gelecektir.” Evet o zaman şunu söyleyebiliriz: Kayıplar; seçilmemiş olanlardır. Burada insanları (kadın-erkek) seçilmişlik temeli üzerinde sınıflandırırken; birşeye dikkat etmemiz gerekir. Çünkü Kutsal Kitap bunlardan bahsederken, çoğu zaman “İsa Mesih’e inandın mı?” şeklinde soruyor. “Sen seçildin mi?” diye değil. İşte seçilmişliğe, Müjde açısından bakmanın neden daha iyi olduğunu daha ilerki bölümlerde açıklayacağım. Ama şimdilik kayıp olan bu seçilmemiş kişiler, yüreklerinde yazan Tanrı Yasasına göre (yani vicdanlarına) yargılanacaklardır. Aslında Pavlus bu düşünceyi bir adım daha ileri götürüyor. Diyor ki: “Tanrı’nın bizleri suçlu çıkarması için Kendi Yasasına bile ihtiyacı yoktur. Tanrı, Kendi Yasasını kullanmaya gerek kalmadan önce; bizlerin başkaları üzerinde yaptığımız yargıları alıp, bu değerler üzerinden de yargılayarak, bizleri suçlu çıkarabilir.”

 

Soru: Vicdana göre, kurtulan var mı?

Cevap: Hayır, yoktur.

 

Tesniye 29:29 “Gizli şeyler, Allahımız RABBİNDİR; fakat bu şeriatın bütün sözlerini yapalım diye açığa çıkarılan şeyler ebediyen bizimdir ve oğullarımızındır.”

 

Burada Musa iki şey arasında bir ayrım yapıyor. Yani, Tanrı’ya ait gizli şeylerle; insana ait olan açıklanmış şeyler. Teoloji bakımından bizler geleneksel olarak bu ayrımı şu şekilde tanımladık: Tanrı’nın gizli iradesiyle; Tanrı’nın açıklanmış iradesi. Buyruklar iradesiyle; kurallar iradesi. Musa bu gizli şeyler hakkında ne söylüyor? “Bu gizli şeyler Rab’be aittir.” diyor. Yani “bunlar bize ait değildir” demek istiyor. Bize ait olan şey ise; bizlere açıklanmış olan şeylerdir. Şimdi bütün bu kavramı, seçilmişlik kavramı üzerine odaklayalım:

 

            Seçilmişlik, Tanrı’nın buyruklarından bir tanesidir. Ve Tanrı’nın buyrukları, doğası gereği sonsuzdur. Doğası gereği sonsuz olduklarından; sadece Rab’be aittirler. Zaman ve mekan ile sınırlı olan yaratılmış varlıklar olarak bizler, bu sonsuz buyrukları anlayamayız. Evet, seçilmişlik de dahil olmak üzere, tüm bu gizli olan buyruklar Tanrı’ya aittir. Fakat açıklanmış olanlar, bizlere ve çocuklarımıza aittir. Şu soru akılarımıza gelebilir: Peki bizlere açıklanmış olan bu şeyler nerdedir? İşte, bizlere ve çocuklarımıza açıklanmış olan irade, Kutsal Kitap’tadır.

 

            Soru: Seçilmişlik, Rab’be aitti. Bizlere açıklandığına göre bunun üzerinde konuşabiliyoruz. O zaman Rab’be değil bize aittir diyebilir miyiz?

            Cevap: Bizlere açıklandığı kadarıyla bizlere aittir. Ama Tanrı tüm kapsamını bizlere açıklamamıştır. O anlamda bize ait değildir.

 

            Sorunun devamı: O zaman bu konuda nokta koyma yetkisine sahip miyiz?(Yani kesin bir fikir üretmek açısından)

            Cevap: Tabi ki kendimiz için bir fikir edinmek zorundayız. Başka bir örnek vermek istiyorum. Yine bir apartman örneğini kullanacağım. Eğer bir üst kata çıksaydık, bir yer olduğunu görecektik. Ama şimdi bizler alt katta bulunurken, yukarıdaki katın yerini sabit tutan bazı metaller ve beton temeller olduğunu biliyoruz. Yukarda yaşayan insanlar bu yerin tabanı üzerinde yürüken, bunu tutan metal ya da betonun üzerinde yürüdüklerini biliyorlar ama onu görmüyorlar. Sadece yer üzerinde yürüdüklerini söylüyorlar. Bütün bu tabanı kazıp, metalleri, ya da betonu görmeye çalışmıyorlar. İşte seçilmişlik de kurtuluşumuzun altında, kurtuluşumuzu tutan bu destekler gibidir. Bizler sadece İsa’ya bakarız, Tanrı’nın gizli iradesine değil. Ama Tanrı’nın bize Mesih’te yaptıklarının altında-temelinde olan şeylerin, Tanrı’nın o gizli iradesi olduğunu biliriz. Bu irade, bu buyruklar; Müjde’nin doğru olduğunu anlamamızı sağlar. Fakat bizlerin imanı, bizlere açıklandığı kadarıyla; İsa Mesih olmalıdır. Açıklanmış şeyler bize, gizliler Rab’be aittir. Ve şimdi de sıra, kimin seçilmiş ve kimin seçilmemiş olduğu konusundaki benim fikirlerimi söylemeye geldi. Buyruklar gizli şeylerdir. Müjde açıklanmıştır. Eğer bizlerin devamlı olarak göz önünde tuttuğu şey Müjde yerine, Tanrı’nın bu gizli iradesi ise; o zaman ruhsal yaşantımızda bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Ben İsa’ya iman ettim. İsa’yla yürümeye başladım. Ama eğer ben İsa’yla yürümek yerine, yanlış açıdan Tanrı’nın bu gizli iradesine yoğunlaşırsam; içimde beni rahatsız eden bir soru çıkmaya başlayacak. O soru da şu:”İsa’ya inandığım halde; acaba seçilmiş miyim?” İsa’ya kurtuluşum için iman etmiş olabilirim. Ama içimde kendi kendimi “acaba seçilmiş miyim?” diye yiyip, bitiririm. Gizli olan şeylerde bize açılan kapı, sedece bizlere gösterilen şeylerdir. İşte Hristiyanlık ve İslamiyet arasındaki fark bu noktadan kaynaklanır. İslamda Tanrı, Kuran’ın arkasında saklıdır. Hristiyanlık ise, Yeni Antlaşma aracılığıyla Tanrı’nın gösterilmesidir. İşte eğer ben Tanrı’nın ne düşündüğünü anlamak istersem; O’nun bana açıklamış olduğu şeye bakarım. Çünkü İslamın tersine, Hristiyanlıktaki Tanrı Kendisini bu Söz’üne, Antlaşma aracılığıyla bağlamış bir Tanrı’dır. Bu bağlılık ne kadar kesinse; Kurtuluşumuz da o kadar kesindir. Kendisinden daha Yüce bir isim üzerine yemin edemeyecek olan Tanrı, Kendi ismi üstüne yemin etmiştir ki; İsa Mesih’e iman eden herkes, sonsuz yaşama kavuşacaktır. İslamdaki Allah, bir antlaşma ile yemin eden bir Allah değildir. Bu nedenle ben, İslamın 5 şartını yerine getirerek yaşamış olabilirim. Ama İslamdaki Kur’an altına gizlenmiş olan Tanrı, Kendi iradesine göre hareket etmekte özgürdür. Son günde benim iyiliklerim, kötülüklerimden çok çok daha fazlaysa bile (tartıldıktan sonra), beni cennete göndermek için hiçbir sebebi yoktur. Herşeyin üzerinde olan Kendi iradesini kullanarak, beni huzurundan atabilir. İşte bu yüzden Kuran’da onlara açıklanan şey, Tanrı’nın sonuçta yapacağı şeyden çok farklı olabilir. Ama Hristiyanlıkta aynı şey geçerli değildir. Tanrı’nın bizlere açıklamış olduğu şeyi yerine getireceğine dair olan garantisi, İsa Mesih’in Kanıdır. İşte bu yüzden açıklanmış gizli şeylerle, bu gizli şeyler hakkında bildiklerimiz arasında fark yoktur. Bu ikisi birbirinden ayrıldığı zaman ne olacağı ya da olabileceği konusunda bir örnek vermek istiyorum: Ortaçağda bu teolojik problemle ilgilenen bir akım vardı. Bu teologlar, Tanrı’nın gizli iradesiyle, buyruklarıyla açıklanmış Söz’ünü ayırdıkları için; çok farklı bir öğreti yaymaya başladılar. Bunlar Hristiyan din bilginleriydi. Yani bu anlamda şunu diyebiliriz: Son günde Tanrı’nın hoşuna giderse, Meryem’i lanetleyip, Yahuda’yı yaşama getirebilir. Çünkü Tanrı Kadirdir, istediğini yapar.

 

Tanrı’nın buyruklarından, açıklanmış iradesini ayırdığımızda, ne sonuçlar olduğunu görebiliyor musunuz?

 

Bir başka örnek:

Bu örnek de Amerikan tarihindeki bir bölümden alınmıştır. Hikaye bir kadını içerir ve gerçektir. Kadının içinde büyüdüğü kilise, kadına “Sen İsa Mesih’e inanıyor musun?” sorusunu değil; “Sen seçilmişlerden bir tanesi misin?” sorusunu sorarlar. Kadın Mesih’e gerçekten inanıyordu. Fakat soru “Sen seçildin mi?” olduğundan; kadının yüreği içinde paramparçaydı. Kadının yüreği seçilmiş olup-olmadığı ayrımından dolayı o denli parçalanmıştı ki; bebeğini bir kuyuya atarak şöyle dedi: “Hiç olmazsa şimdi lanetlendiğimi biliyorum!”

Bu yüzden Müjde ile Tanrı’nın iradesinden, seçilmişlikten bahsederken; kullandığımız kelimelere çok dikkat etmeliyiz. Öyle ki, Kutsal Kitap arkasında daha gizli, daha fazla bilinmesi gereken bir Tanrı olduğunu düşünmeden; herşeyin açıklandığı gibi olduğunu görebilsinler. Amaç, Tanrı’nın gizli iradesine ilişkin bakışımız yani bunu sorgulamamız, bizlere açıklanmış olan şeylerle şekillendirilmelidir. Bir önek vermek istiyorum. Romalılar Kitabında Pavlus kutsallara, sahip oldukları kurtuluşun ne kadar kesin olduğunu belirtmek için ”seçilmişlik” ve “önceden belirlenmişlik” kavramlarını kullanıyor. Benim burada yapmak istediğim şey, Mesih’i seçilmişlikten ayırmak değildir. Çünkü ne zaman Tanrı’nın gizli iradesine ilişkin buyruklar, bunlardan ayrılmış bir şekilde tartışılsa; batı teoloji tarihinde gördüğümüz gibi kiliseler içine çok ilginç öğretiler girmeye başlamıştır. Yani esasında buradaki sorun seçilmişlikten hiç bahsetmemek değil, ama seçilmişlikten bizlere açıklanmış olan Tanrı iradesine uygun bir şekilde bahsetmektir.

 

            (Başka bir önderin konuşmasından alınmıştır.)

 

Not: (Tanrı herhangi birimizi seçmek ya da kurtarmak zorunda değildir. Adem ve Havva günah işlemiştir ve onların günahından dolayı herkes ölümü hak etmiştir. Bir kişi kurtulmuşsa, lütfa uğramıştır. Tanrı bunu yapmak zorunda değildir.)

 

            Soru: Romalılar 2. bölümde olduğu gibi, eğer Müjde olmadan insanlar vicdanlarına göre yargılanacaklarsa; o zaman tamamen bozulmuşluk yasasına göre; insan Tanrı’yı arayabilir. Bu durumda vicdan tamamen ölmemiştir gerçeği ortaya çıkmıyor mu?

            Cevap: Yine Tanrı’nın vermiş olduğu bu yargı, yetiden çok; sorumluluktan kaynaklanmaktadır. Pavlus’un tarif ettiği Romalılar 1. bölümde bizlerin, yüreğinde olan Tanrı bilgisiyle ne yaptığımızdır. Diyor ki: “bizler o Tanrı bilgisini alıp, ona engel olup, bastırıyoruz. Onun orada olduğundan bile habersizmişiz gibi davranıyoruz.” Üstüne üstlük putataparlık suçunu da ekliyor.

 

Romalılar 1:25 “Onlar Tanrı’yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan’ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler....”

 

Ve işte bu değişim, Tanrı’nın yerine putları koymak, tapmak ve Tanrı’nın bilgisini itmek, bastırmak; bizleri Tanrı karşısında yaralayan suçlardır.

 

            Sorunun devamı: Seçilmişlik teolojisi de, sonuçta Kutsal Kitap’tan çıkma bir öğretidir. Bu öğretiyi desteklemek için belirli ayetler kullanıyoruz. Bunun yanında Kutsal Kitabın geneline baktığımızda mantıksal olarak bunun karşıtı olan bazı ayetleri de görüyoruz. (Ör:Tekvin 4:26 b “RABBİN ismini o zaman çağırmaya başladılar” diyor) bu insanlar düşmüş kişilerdi. Düşmüş bir insan Tanrı’yı nasıl çağırabilir? Yani kişiler kendi iradeleriyle Tanrı’ya gelemez, Tanrı’yı bulamaz. Ama Tanrı’yı arayamaz diyemeyiz. Öyle değil mi?

            Cevap: İki şey söyleyeceğim: Romalılar bölümü, bizlere yine kalbimizde olan bir olguyu açıklar. Yani günahkarların aynı zamanda bildiklerini ve bilmediklerini söyler. Demin de söylediğim gibi, bu gerçeği bastırır ve bir yalanla değiştirir. Bu yüzden her insanın yüreğinde aynı anda bilmek ve bilmemek olayı vardır. Bu gibi bir ayete söylenecek uygun olan şey bence şudur: Tarihin ta başlangıçtan beri Kutsal Ruh’un insanlar içinde çalıştığının göstergesi olduğudur. Kutsal Ruh’un çalışması, sadece Pentekost gününde başlamadı. Kutsal Ruh’un işleyişi, ta tarihin başlangıcına kadar gider. İbraniler 11. bölümün ışığında Habil’in bile doğru bir kişi olduğunu öğreniyoruz. Bizlere bir iman kahramanı olarak gösteriliyor. Ama ne zaman günahlı bir insan imanını ortaya koyarsa; bunun öncelikle Kutsal Ruh’un onun kalbindeki işleyişiyle olduğunu biliriz. Yine bu Tekvin örneğinde olduğu gibi, tüm o tanrısızların arasında bile Kutsal Ruh, bazılarının içinde çalışıp, onlara iman veriyor.

 

            Soru: Seçilmişlik öğretisine göre, bazen Müjde’yi duyurmak ikinci planda kalıyor. Müjde’nin öğretisi bu noktada daha da önem kazanıyor. Ör: Elç. İşl. 17:27’de “bilinmeyen Tanrı’ya..”örneği var. Yani insan Tanrı’yı arayabilir ama gerçek Tanrı’yı değil. Düşmüş olan insan kendi ihtiyacından dolayı başka tanrılar yaratıyor. Bu nedenle gerçek Tanrı’yı tanıtabilmek için; Müjdeciliğin önemi daha fazla ortaya çıkmıyor mu? Bu konuda düşünceleriniz nedir? Zira İsa Mesih’in öğretisi dışındaki bütün eylemler, insanların gerçek olmayan Tanrı’yı aradığını gösterir.

            Cevap: Martin Luther’in çok ünlü bir deyişi vardır: “Mesih’ten ayrı olarak Tanrı’yı arayan kimse sadece şeytanı bulur.” Mesih’ten ayrı olarak Tanrı’yı aramak için her türlü çaba sadece puta tapmaktır. Elç. İşli 17. bölüme geri dönelim. Çoğu Evancelik inanlılar bu bölüme bakıp; Pavlus’un Yunanistan’a gelerek; “Bravo, çok iyi yaptınız da Tanrı’yı aradınız. Şimdi ben de size Mesih’i tanıtayım.”dediğini söylüyorlar. Yani Pavlus onlara “Sizlerin çok dindar birileri olduğunuzu görüyorum.” dediğinde, onlara iltifat etmiyordu. İşin özünde Pavlus, bilinmeyen tanrılarını put olarak addediyor. Romalılar 1. ve 2. bölümde açıklanan bu putataparlığın ışığı altında Pavlus, artık onlara gerçek olan Tanrı’yı anlatıyor.

Bu yüzden Hristiyanların ve Müslümanların İsa dışında aynı Tanrı’ya taptığını söylemek yanlıştır. Çünkü Tanrı’nın Kendisi, Kutsal Yazılarda açıkladığı kadarıyla Üçlü Birlik’tir. Yani Hristiyanlar, düz bir tek Tanrı inancına sahip değildirler. Bizler, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ta tek olan Tanrı’ya taparız. Söylemek biraz zor ama, bunun ışığında İslamın tanrısı, bir puttur. Veya farklı dinlerin tanrıları da birer puttur. İşte Atinalılar da bu yüzden putataparlıktan suçlulardır ve Pavlus da bunu onlara gösteriyor. Bu yüzden Hristiyanlık Monoteistlik, (tek Tanrılık) artı İsa değildir. Hristiyanlık, Üçlü Birlik olan Tanrı’ya tapmaktır.

 

            Sorunun devamı: Bu insanlar putatapar olsalar bile, içlerinde Tanrı’yı arama istekleri var, gerçek Tanrı’yı bulamasalar da. Zira doğru bir yüreğe sahip olamadıklarından, doğru Tanrı’yı da bulma şansları yoktur. Doğru mu?

            Cevap: Tamamen bozulmuş olan insanlar bile, o Tanrı’nın varlığını bilirler ama oTanrı hakkındaki bilgileri kısıtlıdır ve bozulmuştur. Bu nedenledir ki gerçek Tanrı’yı tam anlamıyla bilemezler. Ama bir şeyin varlığı bilgisi içlerinde vardır. Kendinden en emin ateist bile, kendi düşünce ve değer yargılarını, etrafında düzenleyebileceği bir put arayışı içersindedir. Romalılar 1. bölümde de söylediği gibi, bu kişi Tanrı’nın varlığı gerçeğini biliyordur. Fakat bunu bastırarark; bu gerçeği putla değiştirir. Düşmüşlükte veya tamamen bozulmuşlukta bile kişilerin yüreğinde bir bilgi vardır.

 

            Soru: Herhangi bir tanrı bilgisine sahip bir kişinin, Tanrı’yı arama isteği var mıdır?

            Cevap: Ör: bizler evlilik ilişkisi içersinde seksi arzulamalıyız. Ne zaman bu arzu ve istek, evlilik ilişkisi dışına çıkarsa; günah olur ve Tanrı bundan nefret eder. Şimdi önemli olan nokta şu: Bizim tamamen bozulmuşluğumuz içersindeki arayışlarımız da, aynı evlilik dışında seksi arayışımız gibidir. Günah ve Tanrı tarafından nefret ediliyor. Ve bu arayış, günahlı bir arayış olduğundan; Tanrı tarafından nefret edildiğinden dolayı bizler sanki Tanrı’yı aramıyor damgası yiyoruz. Sonuç şu ki: Bizler tamamen bozulmuşluğumuz içersinde, gerçek Tanrı’yı aramıyoruz.

 

            Soru: 10 yıl ateist olarak yaşamış bir kişi, Tanrı’yı hiç aramıyorken, nasıl O’nu bulabildiğini, iman ettiğini açıklayabilir misiniz?

            Cevap: Mesih’ten ayrı olan her yüreğin mutlak surette bir putu vardır. Ve bazen Kutsal Ruh yaşamlarımıza bir anda gelir. Fakat bazen de Kutsal Ruh, geniş bir zaman dilimi içersinde ilerleyerek bizlerin hayatlarında Mesih’e ilişkin bilgileri var eder. Bu kişi fark etmese bile, Kutsal Ruh çok zaman önceden bu kişinin yaşamında çalışmaya başlamış olabilir.

 

            Soru: Kutsal Ruh’un uzun zaman dilimi üzerinde çalışışını gösteren ayetler var mıdır?

            Cevap: Bunun tersini gösteren ayetler de (Kutsal Ruh bir anda çalışmaya başlar gibi) yoktur. Ama bir örnek vermek gerekirse:

Bazen bizler elçi Pavlus’u ani bir değişim geçiren bir kişi olarak görürüz. Hatırlamanız gereken şey, Pavlus bir Ferisi olarak Kutsal Kitabı her zaman okuyordu. Stefanın ölümüne şahit olduğunu biliyoruz. O zamanlarda Stefan çok güçlü Müjde çağrısı yapmıştı. Belki bu olayların hepsi, Şam yolunda olan olayın hazırlanışı için temel oluşturmuş olabilir.

 

            Şimdi bunların pratik uygulamalarına bakalım:

Şu günlerde Amerikan kiliseleri Müjde konusunda çok temel bir sorun yaşamakta. Bu sorun da şu: Amerikan Hristiyanları arasında bir kişi anket yapmış. Bu çok çarpıcı bir sonuç. Amerikan Hristiyanlarının %80’ni temel olarak, kadınların ve erkeklerin “iyi” olduklarına inanıyorlar. Ve bu düşünüş yavaş yavaş Amerika’nın Müjde kitaplarına sızmaya başladı. Bunun sonucunda da kiliselerde, Müjde’ye olan adanmışlık azaldı. Buradan da şu sonuca varılıyor: “eğer günahkar olduğuna inanmazsan, neden Müjde’ye ihtiyacın olduğunu düşünesin ki?”

Eğer bizler, günahkarlar değilsek; Mesih’in çarmıhı geçersizdir. Aslında bizim karşımızda duran ve bizi kızdıran bir şey olurdu. Şöyle düşünülebilir: “Bizim gibi güzel insanlara Tanrı, Mesih’in çarmıhı vasıtasıyla nasıl hakaret edebilir ki?” Bu konu üzerinde durmakta yarar görüyorum. Çünkü eğer şu noktada günah hakkında kafamız karışırsa ve tam olarak birşeyleri anlamazsak;  bundan sonra göreceğimiz konuları da algılayamayacağız. Baba’nın seçme işi hakkında, Oğul’un kurtarış işi hakkında ve Kutsal Ruh’un kutsallaştırış işi (Kutsallaştırma, yani Kutsal Ruh’un bize Tanrı tarafından verilen kurtarışının hayatlarımızda gözükmesi, meyve verebilmemiz gibi) hakkında yanlış bilgilere yönelebiliriz. İçinde bulunduğunuz kültürden dolayı (hem Müslüman hem de Hristiyan) günah kavramını insanlara verirken, bazı zorluklar yaşayacaksınız.

 

İlk olarak bunu konuşmaya İslam açısından bakarak başlayalım:

 

Eğer komşunuzun kalbindeki günahı görmesini sağlayamazsanız; bu komşunuz Müjde’nin değerini anlamayacaktır. Bu nokta çok önemlidir.

 

İslam şöyle der:”İnsan günah işler, ama insan günahkar değildir.”

 

Hristiyanlık da tam tersini söyler: “Bizler doğal olarak günahlı doğaya sahip olduğumuzdan; günahlı davranışlarda bulunuruz.”

 

İşte, doğanız gereği günahkar olmadığınıza inanırsanız; İslamın size yazdığı çözüm ve reçeteler çok mantıklı gelecektir. Müslüman bir kişi “tabi ki ben günah işlerim. Ama günah işlemek isteyip de, işlemediğim zamanlarda Tanrı’dan puan kazanırım. İyilik yapmak isteyip de, yapmadığım zamanlarda da iyi puan alırım. Hele bir de, o iyi olanı yapmak isteyip, yaparsam; o zaman Tanrı’dan çok daha iyi bir puan alırım.“diyor. İşte bu da günahlı işler yapsak bile, temel olarak iyi olduğumuz öğretisinden kaynaklanan, işler dinidir.

 

İşaya 64. bölümde okuduğumuz gibi “Tüm iyi işlerimiz, kirli esvaplar gibidir.”

 

Bu yüzden sizler, Müslüman komşularınıza kalplerindeki günahı (putları) göstermek üzere paylaşırken; çok ince ve önemli bir göreviniz olduğunu unutmayın. Tamamen adanmış bir Müslüman olmayan, fakat daha Laik, daha modern insanlarla paylaşırken de aynı tür zorluklarla karşılaşacaksınız. Farklı nedenlerden olsa bile; o insan da aynı yalanların içinde tutsaktır. Aynı kişiler, insan doğasına ilişkin batının onayladığı ve din kavramları içersinde olmayan bu düşünceleri de benimsemiştir. Ve o da temel olarak insanın “iyi” olduğunu düşünür.

Tabi ki insanoğlu hatalar, yanlışlar yapabilir. Ama bizler hepimiz, genel bir kapsam içersinde daha iyi bir ahlaki düzene doğru gelişmekteyiz. Bu kişi günah işlediğimizi bile kabul edebilir. Ama bu günahlara yaşadığımız ortamın sebep olduğunu, ya da ailelerimizin bizleri yetiştiriş tarzından olduğunu veya bizlerin genetik yapısından kaynaklandığını söyler. Ama hiçbir zaman bizlerin diri olan Tanrı’ya karşı ayaklanmış, baş kaldırmış putataparlar olduğumuzu kabul etmeyecektir. Bu yüzden dini kavramlarla kendini bağdaştırmayan Laik bir Türk’e bu günah kavramını çok büyük bir dikkat ve özenle göstermeliyiz. Eğer bu noktayı kişilere anlatmakta başarısız olursak; Müjde hiçbir zaman “İyi Haber” olarak algılanmayacaktır.

 

            Güncel hayatta olan başka bir uygulamaya bakalım:

Tamamen bozulmuşluğun gerektirdiği inceleme, öncelikle kalpten başlamalıdır. İnanlı olmayan birine, bir Ferisinin, ne kadar günahlı olduğunu söylemesinden daha fazla o kişiyi kızdırabilecek birşey olamaz. Bugüne kadar Tanrı’ya ne denli sadakatsizlik ettiğimizi, O’na ne kadar baş kaldırdığımıza yönelik sahip olduğumuz bilgi bizleri alçakgönüllülükle Müjde’yi paylaşmaya itmelidir. Hiçbir zaman bir Ferisi gibi parmak sallayıp; “işte suçun bu “dememeliyiz.

 

Her birimiz için tüm günler Tanrı’mızı, bütün aklımızla, bütün yüreğimizle, bütün canımızla sevme emri geçerlidir. Ve bunu yapmalıyız. Ama hangi birimiz bugün bunları yaptığımızı iddia edebilir ki?

 

Yani gördüğünüz gibi bizler, Baba’mız olan Tanrı’yı ne kadar incittiğimizi, yüz üstü bıraktığımızı anlamadığımız sürece, Müjde’yi alçakgönüllülükle paylaşamayacağız demektir.

 

İncil’deki Ferisi ve vergi görevlisi örneğini hatırlayın! Vergi memuru, eski ortadoğu kültüründe herkesin nefret edip, dışladığı büyük günahkarlardan birisiydi. Ve bu kişi tapınağın dışında Tanrı’ya yakarıyordu kendisine merhamet etmesi için. Fakat kendisinin de bir günahkar olduğunu unutan Ferisi, tapınağın dışında olan bu vergi memurunu görünce, gururla şöyle dedi: “ben çok mutluyum ki, onun gibi bir günahkar değilim.”

 

            İşte bu yüzden her birimizin kendimizie sorması gereken soru şu olmalıdır: “Ben vergi görevlisi gibi miyim? Yoksa Ferisi gibi mi?” Çünkü İsa şöyle dedi: “Eve aklanmış olarak dönen, vergi memurudur.”Hatırlamamız gereken bir başka şey de, İsa’nın kilise içersindeki insanlara karşı olan sabrı daha azdı. Çünkü hepimiz kilise içindekiler olarak, Tanrı’nın bizleri nasıl iğrenç bir çukurdan çıkardığını unutuyoruz. Bu yüzden bizler Müjde’yi paylaşmaya dışarı çıktığımızda, bir dilencinin başka bir dilenciye ekmeği nerede bulabileceğini söyler tarzda Müjde’yi paylaşabilmeliyiz.

 

            Son bir uygulama:

Kutsal Kitap’taki günah öğretisi, Müjdecilik yöntemlerimizde çok dikkatli olmamız gerektiğini söyler. Yine itiraf etmem gerekirse, bu Amerikan kiliselerindeki çok kötü bir problemdir. Çünkü bu kiliseler içindeki insanlar, Tanrı’yı seçebilecek çok doğal bir yetiye sahip olduklarını düşünürler. Bu düşünüş sonucunda da Müjde öyle bir sunulmaktadır ki; adeta artık ümitlerimiz Tanrı’da değil, günahkarın yapabileceği özgür seçimindedir.

Ama bizlerin umudu, günahkarın Tanrı’yı arama ya da bulma yetisinde değil; günahkarı kurtaran Tanrı’dadır. Bu yüzden günahkarları bir seçim yapmaya yönlendiren metodlar kullanmak, ya da onların duygularıyla oynayan yöntemler kullanmak zorunda değiliz. Veya psikolojik teknikler kullanmak durumunda da değiliz. Hatırlarsanız, bizler ölü insanlara Müjde’yi duyuruyoruz. Bu insanlar yanlızca Mesih’in Müjdesi ile Yaşama kavuşturulabilirler. Her zaman Müjde’yi paylaşırken şunu sorgulamanızda fayda vardır. Bizler bu eylemi gerçekleştiriken; günahkara mı; yoksa yaşayan diri Tanrı’ya mı güveniyoruz? Amerika’dan gelen Müjdecilik yöntemlerine çok dikkatle yaklaşmanızı öneririm.

 

            Soru: Diğer Hristiyan İlahiyatlarıyla (Katolik ya da Ortodoks) günahlı olma konusunda farklılıklar var mı?

            Cevap: Tüm Hristiyan öğretişleri insanların günah konusunda sorunlu olduklarını söyler. Ama şunu da söylemekte yarar görüyorum. Reform öğretisi, insanda tamamen bozulmuşluk konusundaki anlayışıyla gerçekten eşsizdir. Diğer öğretilerin kendi aralarında Tanrı’yı aramak konusunda doğal bir yetimizin olduğu konusunda birleştiklerini söyleyebilirim.

 

 

 

Tanrı’nın Hükümleri (Buyrukları)

 

Tanrı’nın hükümlerinin, Tanrı’nın iradesinde güçlendiğini önecelikle görebilmemiz gerekir. Eğer Tanrı birşeyi isterse; arzularsa, Kendi iradesinin gerçekleşmesini buyurur. (yani hükmeder) Ve gücüyle, Kendi iradesinin belirlediği şeyleri yaradılışında ve sağlayışında gerçekleşmesini sağlar.

İlk önce Tanrı’nın hükümlerinin bazı özelliklerine bakalım:

 

 

            1.-Tanrı’nın Hükümleri Herşeyi Kapsar:

 

Romalılar 11:36 “Her şeyin kaynağı O’dur; her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için var oldu. Sonsuza dek O’na yücelik olsun. Amin.”

 

Yukardaki ayetten de anlaşıldığı gibi, herşeyin kaynağı O’dur ve herşey O’nun aracılığıyla ve O’nu görkemi için var olmuştur.

 

Efesliler 1.11 “Her şeyi kendi isteği doğrultusunda düzenleyen Tanrı’nın amacına göre önceden belirlenip Mesih’te seçildik.”

 

Bu örnek özellikle seçilmişlik buyruğuyla ilişkili gibi gözüküyor. Ama bu seçilmişlik hükmü, Tanrı’nın verdiği daha geniş kapsamlı diğer hükümlerin arasında geçmektedir. Pavus şöyle diyor: “Tanrı herşeyi kendi isteği doğrultusunda, kendi amacına göre önceden belirler ve düzenler.”Şu noktaya dikkat etmenizde yarar görüyorum: Tanrı’nın buyrukları sadece belirli şeyleri değil; herşeyi kapsamaktadır. Bu durumda aklınıza gelebilecek birşeyden bahsetmek istiyorum: Kötülük Sorunu. Herhangi bir arkadaşınızla seçilmişlik konusunu paylaşmışsanız; size şu soruyu yöneltebilir: “O zaman sen kötünün bile Tanrı’nın bir parçası, planı mı olduğunu düşünüyorsun?”

 

Buna ilişkin birkaç örneğe bakalım:

 

Elçilerin İşleri 2:23 “Tanrı’nın önceden belirlenmiş amacı ve ön bilgisi uyarınca elinize teslim edilen bu adamı, yasa tanımaz kişilerin eliyle çarmıha çivileyip öldürdünüz.”

 

Bunu açıklamadan önce, Tanrı’nın hükümleriyle kötülük arasındaki ilişkiyi biraz özetlemek istiyorum. Kötülük, Tanrı’nın iradesine karşıdır ama hiçbir zaman Tanrı’nın iradesinin dışında değildir. Bence Tanrı’nın amaçlarıyla, dünyadaki kötülük arasında hiçbir zaman mükemmel bir bağ ya da anlam kurmamızın bir yolu olamaz. Çünkü burada ikisini bir arada tutmamız gereken iki gerçek vardır: Bir taraftan Tanrı’nın, kötülüğün kaynağı olmadığı konusunda ısrarlı olmamız gerekir. Diğer taraftan da şunu diyemeyiz: “Kötülük Tanrı ile, Tanrı’nın dışında olan, kontrol ve hakimiyet için savaşan bir güçtür.” İşte daha önce söylediğimiz gibi burada gizemli bir noktaya gelmiş bulunuyoruz.

 

Ama Kutsal Kitabın bu iki ucu nasıl birleştirdiğine bakalım:

Şunu kabul etmeliyiz ki; Tanrı Oğlu’nun çarmıhta öldürülmesinden daha kötü hiçbir kötülük, insanlık tarihinde insanlar tarafından yapılmamıştır. Yani günahkarların Tanrı’nın yüzüne tükürmesi, O’nu kırbaçlaması ve çarmıha çivilemesi düşünülemeyecek kadar büyük bir suçtur. Tarif edilemeyecek kadar kötü bir davranıştır. Fakat Petrus’un vaaz verirken; ne söylediğine dikkat edin: “elinize teslim edilen bu adamı......sizler çarmıha çivileyip öldürdünüz.”Burada ne olduğuna dikkat edin! Petrus bu suçu, çok büyük bir suçmuş gibi vaaz etmektedir. Tanrı Oğlu’nun çarmıha gerilmesinden bahsetmektedir. İsa Mesih, bu tür bir ölüme Tanrı’nın önceden belirlenmiş amacı uyarınca hazırlanmıştır. İsa’nın bizlerin günahları için kurban edilmiş Tanrı Kuzu’su olması, Tanrı’nın planı; Tanrı’nın isteğiydi. Fakat bunun Tanrı’nın planı olmasına karşın, Petrus diyor ki: “bunun sorumluluğu size aittir. Siz kötü insanlar O’nu çarmıha gerdiniz.”

 

İşte bu noktada Tanrı’nın amacının; kötülükle ilişkisine dikkat edin:

Petrus, Tanrısal Kudretle-insan seçimlerinin aynı anda beraber yürümesinden bahsetmektedir. Bu birleştiremeyeceğimiz iki farklı uçtur ama bunu birleştirmeye de çalışmamalıyız. Özellikle bunu insan özgürlüğünü destekleyici açıdan hiçbir şekilde birleştirmemiz mümkün değildir. Çünkü o zaman çarmıh, kazara gerçekleşen bir şey olur. Bizler Tanrı’nın hükümlerinin herşeyi kapsadığını söylerken; bu hükümler kötülüklerin yarattığı gizliliği de içerdiğini bilmeliyiz.

 

Eski Antlaşma’dan bir hikaye vermek gerekirse; Yusuf’un hikayesi iyi bir örnektir. Kardeşleri onu köle olarak satmışlardı. Bu insanın yaptığı birşey, insanın sorumluluğu. Kardeşleri bunu kötülük için yaptılar ama Tanrı bu işi iyilik için kullandı. Burada da görüldüğü gibi, kötülük Tanrı’nın isteğine karşıdır. (Yani hiç kimse kendi kardeşini bir köle olarak satmamalıdır.) Karşıdır, ama hiçbiri Tanrı’nın iradesinin dışıda değildir. Bu yüzden Tanrı’nın hükümleri herşeyi kapsar.

 

 

            2.-Tanrı’nın Hükümleri Sonsuzdur:

 

Çünkü bu hükümler, sonsuz ve ebedi olan Tanrı iradesinin bir gösterimidir. Ve bu da Tanrı’nın kendi var oluşunda ebedi ve Sonsuz oluşundan kaynaklanır.

 

Efesliler 1:4 “O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.”

 

Yine burada seçilmişlik üzerine odaklanarak şöyle diyor: “Bizler daha zaman başlamadan önce, sonsuzluk varken seçildik.” Bu noktada anlaşılması gereken şey; Tanrısal doğayla kendi doğamız arasındaki farklılıktır. Tanrı, doğası gereği sonsuz bir varlıktır.

 

            Peki, Tanrı’nın sonsuz, ebedi olması ne demektir?

Tabi ki çoğu şekilde bunu bilmemiz imkansızdır. Ama söyleyebileceğimiz şey şu olabilir: Tanrı’nın düşünüş ve Tanrı’nın oluşunda, geçmiş; şimdiki ve gelecek zaman hiçbir şekilde yoktur. Yani bizlerin nasıl düşündüğüne dikkat edin: Bizler herşeyi geçmiş, gelecek, şimdiki zaman ve anların birbirini takip etmesi olarak düşünürüz. Düşünebileceğimiz tek yol da budur zaten. Ve bu da sonlu varlıklar oluşumuzdan kaynaklanır. Bizler zaman ve mekanla kısıtlıyızdır. İnsanlar olarak bizler herşeyi, sadece anların birbirini takip etmesi olarak düşünürüz. Tanrı, sonsuz bir varlık olarak, sonsuz bir şimdide yaşamaktadır. Tanrı için geçmiş ya da gelecek diye birşey yoktur. Kendisini yanan bir çalıda Musa’ya gösterdiği, söylediği ismiyle çok uyum içersindedir.

 

Musa’ya “ onlara BEN olanın seni gönderdiğini söyle.”diyor. Sadece Tanrı “BEN’İM” diyebilen tek varlıktır. Çünkü sonsuz zamanda ve mekanda kısıtlı değildir.

 

            Peki Tanrı nasıl biliyor?

 

Tanrı sadece Kendi Kendine bilerek, bunu biliyor. Yani bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse, Tanrı Kendi iradesini bilerek, Kendisini bilmiş oluyor. Yaradılışın kaynağı O’nun Kendi iradesi olduğundan; Tanrı’nın Kendi iradesini bilmek için yaradılışa bakmasına gerek yoktur. Yani Kendi iradesini biliyor olması yeterlidir. Tanrı ebedi bir oluş ile Kendisini bilir. Tüm bunların önemli oluşunun sebebi şurada yatar: Kendimize şu önemli noktayı her zaman hatırlatalım. Tanrı, şimdi de vardır. O’nun varlığında geçmiş ya da gelecek yoktur. Çoğu kişiler seçilmişlik hükmü hakkında konuştuklarında ifade ettikleri şey şudur: Kendisi hakkında hiçbir zaman gelecek diye bir kavram olmayan bir Tanrı’nın, geleceğe bakıp Kendisine inanacakları gördüğünü söylerler.

 

Seçimişliği zayıflatmanın, önemsizleştirmenin ya da küçütmenin tek yolu; Tanrı varlığını, Tanrı düşünüşünü ve iradesini, insan düzeyine indirmektir. Bizler seçilmişliği sanki Tanrı, zaman ve mekanda kısıtlıymış gibi düşünüyoruz.

 

Elçilerin İşleri 2:23 “Tanrı’nın önceden belirlenmiş amacı ve önbilgisi uyarınca elinize teslim edilen bu adamı, yasa tanımaz kişilerin eliyle çarmıha çivileyip öldürdünüz.”

 

Ayetin ilk kısmına bakalım: İsa Tanrı tarafından teslim edilmişti. Ve yine İsa Tanrı’nın önbilgisi ve iyi amacı uyarınca teslim edilmişti. İşte buradaki soru şudur: Tanrı neyi önceden bilir? Bizler, “önceden bilme” sözünün neleri kapsadığını anlamaya çalıştığımızda; yaratılanlar olarak kendi düşüncemizdeki “önceden bilme”yi algılarız. Bizler için “önceden bilmek” demek, yarına, bir sonraki veya daha ilerki günlere bakarak; neler olabileceğini “tahmin etmek gücü” olarak anlarız. Bu düşünce biçimimizle, seçilmişliği birleştirip; şöyle düşünmeye başlıyoruz: “Tanrı geleceğe bakıp, Kendisine inanacakları görüyor ve bu yüzden de inanacakları seçiyor.”  

 

            Ama bu bölüm, böyle bir düşünüşü yok ediyor. Çünkü buradaki “ön bilgi” kelimesi ne demektir ona bakalım:

 

Yani Tanrı tarih çizgisi içersinde geleceğe bakıp, insanların Tanrı Oğlu’nu çarmıha gereceklerini görerek: “Çok iyi fikir. Oğlumu göndereyim de çarmıha gersinler!” demiyor. Bu ayeti, bu şekilde algılamamalıyız.

 

            Tanrı’nın önceden bildiği şey; O’nun zaten önceden belirlemiş olduğu amacıdır. Tanrı, Kendi iradesini bilir. Yani Tanrı, Kendi Oğlu’nun “Tanrı Kuzusu” olarak kurban edilmesini, Kendi iradesi olarak bilir. Bu yüzden Tanrı’nın Kendi Oğlu’nu kurban olarak gönderme amacı, Kendi ebedi iradesinde köklenir. Tanrı’nın tüm hükümleri, Kendi ebedi iradesinden kaynaklanır. Seçilmişler hakkındaki hükmü de aynı şekilde Kendi ebedi iradesinde köklenir. Tanr’nın bizler hakkında önceden bildiği şey, bizlerin iman edeceği değildir. Tanrı’nın bizler hakkında önceden bildiği şey, bizlere ilişkin önceden belirlemiş olduğu amacıdır. İşte bu yüzden Tanrı’nın hükümleri ebedidir.

 

 

            3.-Tanrı’nın Hükümleri Değiştirelemez:

 

Mezmur 33:10-11 “RAB milletlerin öğüdünü bozar;

                                    Kavmların düşüncelerini hiç eder.

                                    RABBİN öğüdü ebediyen,

                                    Yüreğinin düşünceleri nesilden nesle durur.”

 

Dikkat ederseniz şunu diyor: “Rabbin planları sonsuza kadar sürer.” Tanrı Kendi fikrini değiştirmez.

 

İşaya 14:24,27 “Orduların RABBİ and edip dedi: Gerçek, nasıl düşündümse öyle olacak; ve nasıl tasarladımsa öyle duracak.”

            “Çünkü orduların RABBİ tasarladı, ve kim bozar? Ve onun eli uzanmıştır, ve onu kim geri çevirir?”

 

Burada yine Tanrı’nın hükümlerinin, amaçlarının değiştirilemez doğasına dikkat edin!

 

 

            4.-Tanrı’nın Hükümleri Şartsızdır:

 

Elçilerin İşleri 13:48 “Diğer uluslardan olanlar bunu işitince sevindiler ve Rab’bin sözünü yücelttiler. Sonsuz yaşam için belirlenmiş olanların hepsi iman etti.”

 

Bu ayetin ne demediğine dikkat edin!

 

Burada iman edenlerin sonsuz yaşama kavuşturulduğunu söylemiyor. Çünkü bu, Tanrı’nın hükümlerini şartlı hale getirirdi. Bu hükümler, bizlere bağlı olurdu. Fakat Tanrı’nın hükümleri şartsızdır. Dikkat ederseniz burada sonsuzluktan beri sonsuz yaşamı almak üzere belirlenmiş kişi ya da kişiler; Kutsal Ruh’un işleyişi sayesinde iman ediyorlar. Değişmeyen ve şartsız özellikte olan Tanrı hükümlerinin nasıl bir arada olduğunu görebiliyorsunuz.

 

            Eğer bu hükümler değişmiyorsa; bu hükümler de, değişmeyen olan Tanrı dışında başka bir şeye de bağlı olamaz.

 

            5.-Tanrı’nın Hükümleri Kesindir:

 

Tanrı’nın hükümleri güçlüdür, etkilidir. Ve her neyi buyurursa, neyi hükmederse; olur.  

 

Romalılar 8:28 “Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacına göre çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz.”

 

Bence tüm dünyadaki inanlılar, sırf huzur ve teselli için bu bölüme bakarlar. Özellikle denenme içindeyken ya da bir trajedi yaşanıyorsa, bu ayete bakarlar. Esas önemli olan şey şudur: Eğer Tanrı’nın iradesi sonsuzsa; herşeyi kapsarsa, değiştirilemezse, şartsızsa ve kesinse; yukardaki ayetin doğru olduğunu nasıl bilebiliriz?

 

            Eğer Tanrı herşey üzerinde egemense ve herşey kendi iradesine göre oluyorsa; tüm olanların iyilik için olacağından nasıl emin olabiliriz?

Tanrı’nın bu hükümlerine inanmak, bu özelliklerinden emin olmak, göksel Baba’mızın kollarında bir çocuk imanıyla dinlenmemizi etkiler. Şayet Pavlus’un Tanrı hükümleri hakkında öğrettikleri doğru değilse; bu ayet boştur, anlamsızdır.

 

Soru: Yaradılıştan önce bildiğimiz kadarıyla Tanrı, bütün planını yaptı. Yaradılışta zaman ve mekan sınırlı. Diyelim ki 6 milyar insandan, 1 milyon kişi gelecek yaşam için (hatta isimleriyle bile) seçildi. Bu da Tanrı’nın ön bilgisi uyarınca oldu. Bize basit bir dille yaklaşıp “Tanrı tarih çizgisi üzerina baktı ve tüm seçilmişlerini belirledi.” diyen kişilere yukarıdaki bir resim çizilebilir mi? Yani Tanrı’nın hükümleri tarihte, ilerleyen zaman içersinde seçmek yerine, ta ebediyetten yapmış olduğu hükümleri yerine gelmeye başlıyor.

            Cevap: Tarih, Tanrı’nın kadir amaçlarının yerine gelmesi, ortaya çıkmasıdır. Dolayısıyla yukarda söylediğiniz resimi seçilmişliğe inanmayanlara aktarabilirsiniz.

 

 

Tanrı’nın Seçilmişlik Hükmü:

 

Seçilmişliğin Tanımı: Seçilmişlik; Tanrı’nın, Kutsal Ruh ve Oğlu aracılığıyla günahkarları Kendisiyle ilişkiye getirerek, onları kurtarmayı amaçlamasıdır. Seçilmişlik konusunda (Kurtulmuşluk) özellikle Baba Tanrı’nın sahip olduğu işlere; Kuratış işinde, Oğul olan Tanrı’nın işlerine ve bize yapılan çağrıya baktığımızda da; Kutsal Ruh’un yaptığı işlere bakacağız.

 

Çünkü bizlere İsa Mesih’in çarmıh üzerinde yapmış olduğu şeylerden gelen faydaları veren, hayatımızda bunları uygulayan ve bunun sonucunda Tanrı’yla bizleri bir birlikteliğe sokan Kutsal Ruh’tur. Bu nedenle Kutsal Yazılardaki “Kurtuluş Öğretisini” incelediğimizde; bizler adına “Kurtarış” işini yapan, planlayan Baba Tanrı’dan bahsediyoruz. İşte bu yüzden hem Baba, hem Oğul ve hem de Kutsal Ruh, bizlerin kurtuluşunda bir arada çalışmaktadır.

 

            Şimdi Tanrı’nın seçilmişlik hükmünün birkaç özelliğine bakalım:

 

Tabi ki bu söyleyeceklerimizin bazıları, hükümlerin genel doğasıyla ilgili söylediklerimizle aynı olacaktır.

 

a)Seçilmişlik Hükmü Doğasında Sonsuzdur:

 

Efesliler 1:4 “O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.”

 

Burada dikkat edin! Bizlerin seçilmiş olduğumuz zaman, dünyanın yaradılışından öncedir. Şimdi aynı düşüncenin vurgulandığı bir başka ayete bakalım:

 

2.Timoteyus 1:9 “Tanrı bizi, yaptıklarımıza göre değil, kendi amacına ve lütfuna göre kurtarıp kutsal bir yaşama çağırdı. Bu lütuf bize Mesih İsa’da zamanın başlangıcından önce bağışlanmış ve şimdi O’nun gelişiyle açığa çıkarılmıştır.”

 

Burada söylenen şeye dikkat edin! “Tanrı’nın bize Mesih İsa’da verdiği lütfu, zamanın başlangıcından önce bağışlanmıştır.”

 

Elçilerin İşleri 15:17-18 “Öyle ki, geriye kalan insanlar, bana ait olan tüm uluslar Rab’bi arasınlar. Bunları ta başlangıçtan bildiren Rab, işte böyle diyor.”

 

15. bölümde konu edilen bu olay, Kudüsteki toplantı esnasında, Eski Antlaşmadaki Amos peygamberin kitabının bir bölümüne bakıyorlar. Buradaki tartışma konusu, diğer uluslardan olan insanlar için yapmış olduğu kurtuluş planı. İşte Yakup da bu sözleri o kitaptan Tanrı’nın Grekleri de, diğer ulusları da kurtarmak istediğini kanıtlamak için, Amos 9. bölümden alıntı yapıyor. 17. ayete dikkat edin! Sonuç olarak bunun da çağlar boyunca ta başlangıçtan beri bilindiğini söylüyor. Burada dikkat ederseniz “sonsuzluk” kelimesini kullanmıyor ama, yine bunun çok önceden belirlenmiş birşey olduğunu belirtmek için “başlangıçtan” kelimesini kullanıyor. (İngilizce çeviride ise,’çağlar öncesinde’ kelimesi kullanılmıştır.)

Daha önce de dediğimiz gibi Tanrı için geçmiş ya da gelecek yoktur. Tanrı şu anda vardır ve sonsuz bir şimdide yaşamaktadır. İşte Tanrı, kendi hükümlerini bildiği için, bilir. Yani kimin inanacağını görmek için geleceğe bakıp; bunu öyle belirlemez. İşte bu yüzden de kurtuluşumuz için verilen hüküm ebedidir.

 

 

Seçilmişlik Hükmünün Doğası:

 

I)Bu hükmün tamamen kadir oluşudur:(Tanrı’nın serbest olarak yaptığı birşeydir) Bu hüküm, Tanrı dışında hiçbir şeye bağlı değildir. Bu, Tanrı’nın iyi isteğine, tasarısına göredir. Bu, insanların yapmış olduğu herhangi bir iyi işi görmesinden kaynaklanmaz.

 

Yuhanna 1:12-13 “Ancak, kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı’nın çocukları olma hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne bedenin isteğinden, ne de insanın isteğinden doğdular; tersine, Tanrı’dan doğdular.”

 

Burada Yuhanna, Tanrı’nın çocukları hakkında konuşuyor. Buna eş anlamlı kelimeler kullanırsak: kutsallar, inanlılar ya da seçilmişler hakkında konuşuyor diyebiliriz. Ama nasıl Tanrı çocukları olduğumuza dikkat edin! 13. ayette “bu, bedenin isteğinden kaynaklanmaz. Ne de insan isteğinden. Tanrı’dan doğarız.” diyor. Tanrı’nın kudretli isteği, arzusu uyarınca bu yeniden doğuş bizlerin olur.

 

1.      Yuhanna 4:8-10 “Sevmeyen kişi Tanrı’yı tanımış değildir. Çünkü Tanrı sevgidir. Tanrı, biricik Oğlunun aracılığıyla yaşayalım diye O’nu dünyaya gönderdi ve böylece bize olan sevgisini gösterdi. Tanrı’yı biz sevmiş değildik, ama O bizi sevdi ve Oğlunu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur.”

 

Burada dikkat ederseniz önce Tanrı bizi seviyor. Biz O’nu sevdiğimiz için sevmiyor. Bizleri, biz O’nu sevelim diye seviyor. Tanrı’nın bize olan sevgisi, bizim O’na olan sevgimizden önce gelir. İşte bu yüzden de Tanrı’nın sevgisi, bizim O’na olan sevgimizden kaynaklanan bir karardan kaynaklanmaz. Bizim seçimimiz O’nun bizi seçmesinden kaynaklanır.

 

Titus 3:4-6 “Ama Kurtarıcımız Tanrı, iyiliğini ve insana olan sevgisini açıkca göstererek bizi kurtardı. Bunu, doğrulukla yaptığımız işlerden dolayı değil, kendi merhametiyle, yeniden doğuş yıkamasıyla ve Kurtarıcımız İsa Mesih aracılığıyla üzerimize bol bol döktüğü Kutsal Ruh’un yenilemesiyle yaptı.”

 

Pavlus 5. ayette Tanrı’nın bizi kurtardığından bahsediyor. Ama eklediği şey, Tanrı’nın kurtarışının, yaptığımız iyi işlerden dolayı olmadığıdır. (iyi işler herşeyi kapsar. Ör: O’na olan imanımız da bunun dışındadır.) Tanrı’nın kurtuluşu, sadece O’nun merhametinden kaynaklanır. İşte bu da Pavlus’un 5. ayette söylediği şeydir.

 

II)Anlamamız gereken şey, seçilmişlik hükmü Tanrı’nın Kendi iradesine göre yaptığı, Kadir bir hükümdür. Ama aynı zamanda lütufkar bir hüküm olduğunu da anlamamız gerekir. Bu hüküm Tanrı’nın öfkesinde değil; O’nun sevgisinde yatar. Efesliler 1. bölümde “Tanrı bizi sevgide seçti, belirledi” diyor. Burada esas düşünmemiz gereken nokta, Tanrı’nın birkaç kişiyi kurtardığı değil; ama Tanrı’nın merhamet edip, bir kişiyi bile kurtarmasıdır. İşte harika olan şey, bir dünya dolusu günahkarlar ve başkaldıran insanlar arasında Tanrı, merhameti ve sevgisiyle bu insanlar arasından küçük bir aileye bu sevgisini gösteriyor.

 

Yeremya 31:3 “RAB eskiden bana görünüp dedi: Evet, seni ebedi sevgi ile sevdim;bundan dolayı seni inayetle kendime çektim.”

 

Yeremya “Tanrı bizleri ebedi bir sevgiyle sevdi.” diyor. Bu sevgi, Tanrı’nın iradesinde ve karakterinde bulunduğu için; bu sevginin başı ya da sonu yoktur. Ve aynı zamanda bu sevgi, bizim Tanrı’yı seçtiğimiz anda başlayan bir sevgi değil; ebedi bir sevgidir. Romalılar 5:8. ayette Pavlus’un söylediği sözlerle, bunun nasıl bir uyum içersinde olduğuna bakın! O ayette “bizler daha günahkarken, Mesih bizim için öldü.”diyor. Yani bizler daha günahkarken, Tanrı’dan nefret ederken Mesih bizim için öldü. Bizler açıkca Tanrı’ya baş kaldırırken, O bizi merhametiyle sevdi. İşte bu yüzden seçilmişlik, lütufkar bir hükümdür.

 

III)Ama aynı zamanda seçilmişliğin, kişisel olduğunu da görebilmeliyiz.

 

Efesliler 1:4 “O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.”

Burada dikkat ederseniz, Tanrı dünyanın kuruluşundan önce bizleri Mesih’te seçti. Bu ayetteki “biz” kimdir? Bunun cevabı, 1. ayette yatmaktadır. Pavlus 1. ayette görüldüğü gibi, Efesteki çok özel ve belirli bir topluluğa yazıyor. Yani bunu, isimleriyle belirli olabilecek kutsallara yazıyor. İşte bu yüzden seçilmişlik hükmü çok kişiseldir. Tanrı çok özel, belirlenmiş kişileri seçmiştir. Tanrı her birimizin üstüne merhametini koymuştur ve her birimizi ismiyle çağırmıştır. Bunu özel olarak belirmemin sebebi, Tanrı’nın seçmesi yani seçilmişlik bir grup ya da bir sınıf insanın seçilmişliği değildir. Yani genel bir seçilmişlik değildir. Tanrı şunu demiyor: “Ben belirli bir tür insanı seçtim.” Tanrı, “Bana inanacak olanları seçiyorum” demiyor. “Ben, Ben’i seçenleri seçmeyi hükmetmiyorum, buyurmuyorum.” diyor. Tanrı adsız ve bir grup belirsiz insanı belirlemiyor. Tanrı merhametini ve sevgisini, belirlenmiş insanlar üzerine koyuyor. Ve işte bu yüzden Pavlus, kendi hakkında ve Efesteki o kutsallar hakkında şunu diyebiliyor: “Tanrı, sizi ve beni seçti.” Bunu da daha önce belirli bir dereceye kadar bahsettik. Ama şimdi bahsedeceğimiz şey, seçilmişliğin temelidir. Yani seçilmişliğin dayandırıldığı şey nedir?

 

            Seçilmişliğin sebebi, bizlerin imanı değil; ama Tanrı’nın iyi isteğidir. Bunu da Efesliler 1:11’de çok açıkca görebiliyoruz.

 

Efesliler 1:11 “Her şeyi kendi isteği doğrultusunda düzenleyen Tanrı’nın amacına göre önceden belirlenip Mesih’te seçildik.”

 

Yani bizler Tanrı’nın amacı uyarınca seçilip; belirlendik. Romalılar 8. Bölümde de bize aynı şey gösteriliyor.

 

Romalılar 8:28-30 “Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacına göre çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz. Tanrı, önceden bildiği kişileri, Oğlunun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi. Öyle ki, Oğul birçok kardeşler arasında ilk doğan olsun. Tanrı, önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri yüceltti.”

 

Bu ayetlerde bir ilerlemenin, gelişmenin olduğuna dikkat edin! Pavlus, burada bizlere kurtuluşumuzun nasıl oluştuğunun bir şemasını çiziyor. Pavlus, bu şemaya sonsuzluktan başlıyor, bizleri zaman içinde getirerek yine sonsuzlukta doruk noktasına ulaşarak bitiriyor. Şöyle diyor: “Tanrı’nın önceden bilgisi vardı. Yani ön bilgisi vardı. Ve Tanrı önceden bildiği kişileri belirledi, belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri de yüceltti.” İşte burada sonsuzluktan-sonsuzluğa gidiyoruz.

 

            Ama kurtuluşumuzun nerede başladığına dikkat edin!

 

Bizim kurtuluşumuz, Tanrı’nın ön bilgisinde başlıyor. İşte Tanrı’nın ön bilgisi, bizlerin, önceden belirlenmişliğimizin dayandığı temeldir.

 

            Ama yine önemli olan soru: Tanrı’nın önceden bildiği şey nedir?

 

İşte yine burada Tanrı’nın doğasına ilişkin bilgilerimizin yanlış ya da eksik olması, bu ayetin ne anlama geldiğini yanlış şekilde yorumlamamıza neden olabilir. Eğer biz Tanrı’nın yaratılmış belirli bir varlık gibi düşündüğünü varsayarsak; (yani aklının öyle çalıştığını düşünmeye başlarsak) sonuç olarak, bizler Tanrı’nın geçmiş, şimdi ve gelecek kavramları üzerinde düşündüğüne inanmaya başlayacağız. Ama hatırlarsanız, Tanrı’nın doğası bizimkisi gibi değil; Sonsuzdur. İşte bu yüzden de Sonsuz bir varlığın ön bilgisi, bizim gibi olan sonlu bir varlığın ön bilgisinden farklıdır. Bu nedenle şu soru akla gelebilir: Sonsuz bir varlık neyi önceden bilir?

 

Sonsuz bir varlık, Kendi iradesini önceden bilir.

 

Soru: Tanrı herşeyi önceden bilir diyoruz. Ama eğer Tanrı için geçmiş, şimdi ya da gelecek yoksa; neye referans olarak önceden biliyor? Yani hep biliyor olması gerekmez mi?

            Cevap: Bunu insansal düşünüşe göre açıklarsak; Tanrı bizleri sanki bir sonsuzluk boyunca önceden biliyordu,.merhametini üzerimize koymuştu. Yani insansal terimlere göre ön bilmekten bahsediyor.

 

Yukarıda sorulan sorunun ışığında Romalılar 8:29’u belki şu şekilde ifade edebiliriz:

 

Tanrı’nın bir sonsuzluk boyunca önceden merhametini üzerlerine koymuş olduğu kişiler, Tanrı’nın belirlemiş olduğu kişilerdir. Bu da, Tanrı’nın neyi önceden bildiğini anlamamız konusunda bize yardımcı olur. Bizleri sevmek konusundaki iradesini görerek bizleri önceden belirledi. İşte bu nedenle gördüğünüz gibi seçilmişlik, hiçbir önceden görülmüş iyilik ya da imandan kaynaklanmaz. Burada açıkca belirtmemiz gereken şey şudur:

 

İmanın doğası nedir?

Eğer bizler suç ve günahlarımızda ölüysek; ve ruhsal anlamda da ölüysek, ve iman etmeye de yetimiz yoksa, Tanrı nasıl bizde önceden bir imanı görür de bu imana dayalı olarak bizi kurtarır?

 

            Özünde iman nedir?

İman, insana kurtuluşu ödül olarak kazandıran, dini bir eylem değildir. İman, bir çocuğun babasına boş ellerle uzanıp, kurtuluş armağanını almak istemesidir. İşte bu nedenle almış olduğumuz kurtuluş, bir armağandır. Tanrı tarafından bizlere kadir ve herşeyin üzerinde olarak verilen bir armağandır. Ama çoğu zaman unuttuğumuz şey, bu armağanı almamıza yardım eden imanın da bir armağan olduğudur. Yani Tanrı’nın bizlerde önceden görmüş olduğu bir armağana bakarak; bizlere bir armağan vermesi ve bu armağanı aldığımız için de bizlere başka bir armağan vermesi ne demektir? Yunus şöyle diyor: “Kurtuluş Rab’den gelir.” Bu yüzden kurtuluş, bizlerin imanına bağlıysa; kurtuluş bir ödül değildir ama lütuftan gelir. İşte Tanrı’nın insanoğulları arasında yaptığı seçilmişlik konusundaki bu ayrım, bizlerde değil; Tanrı’nın kendi içinde yatar. Ve Tanrı’nın bizlere verdiği armağanı neden herkese vermediği konusundaki gizliliği, sessizliği de bizleri de tatmin etmelidir.

 

IV)Seçilmişliğin amacı: Tanrı bizleri neden seçti?

 

            Bunun basit bir cevabı var: Tanrı bizleri Kendisini sonsuza dek yücelik getirelim diye seçti.

 

Romalılar 11:36 “Her şeyin kaynağı O’dur, her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için var oldu. Sonsuza dek O’na yücelik olsun. Amin.”

 

Palvus burada sadece özel olarak seçilmişlik hakkında konuşmuyorsa da; seçilmişlik bu ayetlerin kapsamı içindedir. Sonsuza dek Tanrı’ya yücelik getirilsin diye bizler seçilmişizdir.

 

Efesliler 1:5-6 “Kendi isteği ve iyi amacı uyarınca, İsa Mesih aracılığıyla kendisine oğullar olalım diye bizi önceden belirledi. Öyle ki, sevgili Oğlunda bize bağışladığı yüce lütfu övülsün.”

 

Efesliler 1:11-12 “Her şeyi kendi isteği doğrultusunda düzenleyen Tanrı’nın amacına göre önceden belirlenip Mesih’te seçildik. Öyle ki, Mesih’e ilk ümit bağlamış olan bizler, O’nun yüceliğinin övülmesi için yaşayalım.”

 

Pavlus burada bizlerin seçilmişliğimizin sebebinin sadece Tanrı’nın sevgisinin getirdiği faydalardan, güzelliklerden yararlanmamız için olmadığını söylüyor. Tabi ki bizler Mesih’teki kurtuluşa, özgürlüğe geldiğimizde Baba’mızın sevgisini, huzurunu yaşarız, deneyimleriz. Bu doğrudur. Kurtuluşun bizlere getirdiği inanılmaz faydaları ve güzellikleri inkar etmek çok aptalca olurdu. Fakat kurtuluşun bize sağladığı faydaları tatmak, bunlardan zevk almak bizlerin en baştaki amacı değildir. 12. ayette dediği gibi “O’nun yüceliğinin övülmesi için yaşayalım.”diye seçildik. Yani Tanrı henüz meleklerin yaradılışından, tüm evrenin yaradılışından önce sadece Kendisi varken; seçilmişlerine göstererek “BEN, görkemli Tanrı olacağım.”dedi. Ve işte tüm sonsuzluk boyunca Tanrı’nın ne kadar görkemli olduğunu gördüğümüzde; O’nun önünde eğilip, sonsuza kadar O’na tapınacağız.

 

Burada hatırlamamız gereken önemli şey, Tanrı’ya yücelik vermek olan amacımız, öldükten sonra başlamaz. Bu seçilmişliğin yücelik verme amacı, sebebi şu anda olmalıdır. İsa’nın şu sözlerini hatırlayacaksınız: “Işığınız insanlar arasında öyle parlasın ki; insanlar iyi işlerinizi görüp göklerde olan Baba’nızı yüceltsinler.” Pavlus Korintlilere hatırlatıyordu. “Ne yer, ne içer, ne yaparsanız yapın; Tanrı’nın yüceliği için yapın.” diyordu.

 

Bizler öylesine Mesih’e benzer hayatlar yaşamak üzere seçildik ki; tüm dünya bizlere bakıp hayrete düşüp, Tanrı’ya yücelik verecekler. Ve işte bu yüzden Mesih’te olan çağrımız, çok yüce bir çağrıdır.

 

V)Seçilmişlik hükmünü gerçekleştirmenin yolları:

 

            Tanrı’nın bu seçilmişlik hükmünü yürütüşünün yolu, Kutsal Ruh’un Tanrı Söz’ü aracılığıyla insanları çağırması ve bu çağrı aracılığıyla da insanları İsa Mesih’te imana getirmesidir.

 

Elçilerin İşleri 13:44-48 “Ertesi Sept günü kent halkının hemen hemen tümü Rab’bin sözünü dinlemek için toplanmıştı. Kalabalığı gören Yahudiler büyük bir kıskançlık içinde, küfürlerle Pavlus’un söylediklerine karşı çıktılar. Pavlus’la Barnaba ise cesaretle karşılık verdiler: ‘Tanrı’nın sözünü ilkönce size bildirmemiz gerekiyordu. Siz onu reddettiğinize ve kendinizi sonsuz yaşama layık görmediğinize göre, biz şimdi diğer uluslara gidiyoruz. Çünkü Rab bize şöyle buyurmuştur: Yeryüzünün dört bir bucağına kurtuluş götürmen için seni uluslara ışık yaptım.’ Diğer uluslardan olanlar bunu işitince sevindiler ve Rab’bin sözünü yücelttiler. Sonsuz yaşam için belirlenmiş olanların hepsi iman etti."

 

Buradaki gelişime dikkat edin! Pavlus ve Barnaba bu kalabalığa vaaz ettiler. Keskin ve güçlü bir kılıç gibi olan Tanrı’nın Söz’ünü bu halka duyurdular. 48. ayette “Diğer uluslardan olanlar bunu işittiler.” diyor. Burada seçilmişliğin ve seçilmişliğin yürütülmesinin arasındaki ilişkiye dikkat edin! Sonsuz yaşam için belirlenmiş olanların hepsi iman etti. Gördüğüniz gibi Kutsal Ruh, Tanrı’nın halkını İsa Mesih’teki imana getirmek için, Tanrı Söz’ü aracılığıyla çalıştı.

 

1.Korintliler 2:1-5 “Kardeşler, yanınıza gelip Tanrı’yla ilgili bildiriyi size duyurduğum zaman, etkileyici sözlerle ya da üstün bir bilgelikle gelmedim. Aranızdayken, İsa Mesih’ten ve O’nun çarmıha gerilmiş olmasından başka bir şey bilmemeye kararlıydım. Ben size zayıflık ve korku içinde geldim, nasıl da titriyordum! Sözüm ve bildirim, insan bilgeliğinin ikna edici sözlerine değil, Ruh’un kanıtlayıcı gücüne dayanıyordu. Öyle ki, imanınız insanların bilgeliğine değil, Tanrı’nın gücüne dayansın.”

 

Pavlus’un ne söylediğine dikkat edin! “Ben sadece tek bir şey vaaz ettim. Çarmıha gerilmiş Mesih İsa’yı. Güçlü ve kanıtlayıcı sözlere de güvenmem gerekmiyordu. Ama benim vaazım, Kutsal Ruh’un gücüne dayanıyordu.” diyor. “Öyle ki imanınız insanların bilgeliğine değil; Tanrı’nın gücüne dayansın.” diyor.

 

            Burada karşımıza çıkan şey şudur: Kutsal Ruh, Tanrı Söz’ü aracılığıyla, Tanrı halkı içinde çalışarak; onları İsa Mesih’teki imana getiriyor.

 

Romalılar 10:13-15 “Rab’be yakaran herkes kurtulacaktır. Ama iman etmedikleri kişiye nasıl yakaracaklar? Duymadıkları kişiye nasıl iman edecekler? Tanrı sözünü yayan olmazsa, nasıl duyacaklar? Sözünü yaymaya gönderilmezlerse, sözü nasıl yayacaklar? Yazılmış olduğu gibi, ‘İyi haber müjdeleyenlerin ayakları ne güzeldir!”

 

Rab’be yakaran herkes kurtulacaktır. Ama nasıl bu yakarışı yapacaklar?

 

Tanrı Kendi güçlü Söz’ünü insanlara duyurabilecek müjdecileri, habercileri gönderecek ve bu müjdeleme aracılığıyla da Kutsal Ruh insanları Tanrı’ya çekecek.

 

2.Selanikliler 2:13 “Ama biz, ey Rab’bin sevdiği kardeşler, sizler için her zaman Tanrı’ya şükran borçluyuz. Çünkü Tanrı sizi, Ruh’un aracılığıyla kutsal kılınıp gerçeğe inanarak kurtulmanız için başlangıçtan seçti.”

 

Burada Pavlus’un, Kutsal Ruh’un işleyişiyle gerçeğe inanma, gerçeğe iman etme arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğuna bakın!

 

            Selanikliler İsa’ya işte bu şekilde iman etmişlerdi. Selanikteki kişiler, elçilerin ağzından çıkan kelimeleri insan sözleri olarak değil; ama Tanrı’dan gelen sözler olarak inanmışlardı. Ve Kutsal Ruh da bu sözler aracılığıyla onların içinde çalışarak; iman yarattı. Öyle ki bu iman aracılığıyla da o insanlar İsa Mesih’e inansınlar.

 

İşte tam bu noktada şunu söyleyebiliriz:

 

            Seçilmişlik hükmü, hiçbir zaman müjdenin duyurulması ile çelişmez ya da bunu önemsizleştirmez. Çünkü bazen insanlar şöyle diyor: “İnsanlar seçilmişse; neden vaaz edelim ki?” Benim cevabım da şudur: “İnsanlar seçilmiş olduğu için vaaz edilmelidir. Çünkü Tanrı’nın seçilmişlerini Kendisine getirmesinde kullandığı araçlar bunlardır.” Tanrı’nın diğer seçilmişleri Kendisine olan imanla Kendisine çağırmasında, bizleri aracı olarak kullanması ne kadar onur verici birşeydir.

 

Bizler komşularımızla, ailemizle bu müjdeyi paylaştığımızda Kutsal Ruh bizim ağzımızdan çıkan sözleri güçlendirir, güç katar. Tanrı, ruhsal olarak ölü olan insanları, Mesih'te yeni yaşama kavuşturmak için bizleri kullanır. İşte gördüğünüz gibi seçilmişlik de, müjde'nin duyurulmasının çok kati ve kesin bir temelidir. Aslında seçilmişlik gerçek olmasaydı; ben hiçbir zaman müjde’yi paylaşmazdım.

 

Gördüğünüz gibi seçilmişlik, bizlerin müjdelemesinin meyva vereceğinin teminatıdır. Tanrı, insanlarını kendine çekeceğine söz vermiştir. Ruhsal olarak ölü olanları, yaşama dirilteceğine söz vermiştir. İsa, Baba’sının Kendisine verdiği kişilerden, bir tanesinin bile kaybolmayacağına söz vermiştir. İşte bu yüzden bizler müjdeyi vaaz ettiğimizde güvendiğimiz şey; insanların vereceği cevaplar değil, ama her seçilmişini Kendi planına göre seçmiş olan Tanrı’nın gücüne dayandığı için bizler emin olarak bunu paylaşabiliriz. Eğer bizlerin umudu ölü olanlarda olsaydı, neden müjdeyi paylaşmamız gereksindi ki? Fakat bizim umudumuz ölülerde değil; diri Tanrı’dadır. Ve Mesih İsa’nın müjdesi duyuruldukca, bizim ümidimiz, güvencemiz Kutsal Ruh’un gücündedir.

 

VI)Kurtuluşumuzun kesinliği:

 

            Seçilmişlik Tanrı’nın bizler için olan amacının gerçekleşeceğinin teminatıdır.

 

Efesliler 1:4 “O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti.”

 

Buradaki önemli şey, Tanrı’nın bizler için olan sonsuz, ebedi amaç ve iradesi zaman içersinde gerçekleşir. Tanrı bizleri kutsal ve kusursuz olmamız için seçti. İşte Tanrı’nın bizler için arzuladığı şey, hayatlarımızda gerçekleşecektir.

 

Filipeliler 1:6 “Sizde iyi bir işe başlamış olan Tanrı’nın bunu, Mesih İsa’nın gününe dek bitireceğine güvenim vardır.”

 

Burada yine kurtuluşumuzun sonuca ulaşacağının ne kadar kesin olduğuna dikkat edin! Tanrı başladığı işi bitirecektir. Yani kurtuluşumuz bizlerde olan herhangi birşeye bağlıysa; kurtulacağımızdan nasıl emin olabiliriz ki? Ama Rab’be hamdolsun ki; Tanrı’nın bizlerdeki işleyişi, bizlere bağlı değildir. Ve bizlerde başladığı işi bitirecektir.

 

1.Selanikliler 5:9 “Çünkü Tanrı bizleri gazaba uğrayalım diye değil, Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla kurtuluşa kavuşalım diye belirledi.”

 

Tanrı’nın bizleri gazaba uğrayalım diye belirlemediğine dikkat edin! Ama Tanrı bizleri kurtuluşa kavuşalım diye belirledi. İşte bu yüzden de bizlerin kurtuluşunun teminatı O’nun belirleyişidir. Bizlerin yaptığı birşeye bağlı değildir. Bu yüzden hayatımız içersinde hiçbir şeyin kötü gitmeyeceğinden, Tanrı’nın planlarına göre olacağından emin olmalıyız. Tanrı’nın İsa Mesih’te bizler için olan amacı uyarıca herşeyin planına göre gideceğinden eminiz.

 

2.Timoteyus 1:12 “Bu acıları çekmemin nedeni de budur. Ama bundan utanmıyorum. Çünkü kime inandığımı biliyorum. O’nun bana emanet ettiğini o güne dek koruyacak güçte olduğuna eminim.”

 

Şu anda Pavlus, bu ayetlerin içinde acı çekmekte. Kendi ölüşünü düşünüyor. Ama bu ölümün karşısında bile Pavlus, “kime inandığımı biliyorum. İsa Mesih’in kim olduğunu bildiğim için, hiçbir şeyden korkmamam gerektiğini biliyorum. Günah bile beni Mesih’ten ayıramaz.”diyor. ve Pavlus hiçbir şüphesi olmadan Tanrı’nın kendisine vermiş olduklarını koruyacağından emin.

 

            Peki Pavlus, İsa Mesih’e neyi emanet ediyor?

 

Kendi hayatını... ve gördüğünüz gibi Pavlus’un hayatı, İsa Mesih’in kurtarıcı ellerinde olduğu için; korkacak hiçbirşeyinin olmadığını söylüyor. Tanrı bunu hükmettiği için, Pavlus’un kurtuluşu kesindir.

 

Romalılar 8:28-30 “Tanrı’nın, kendisini sevenlerle, amacına göre çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz. Tanrı, önceden bildiği kişileri, Oğlunun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi. Öyle ki, Oğul birçok kardeşler arasında ilk doğan olsun. Tanrı, önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri yüceltti.”

 

Burada dikkat ederseniz, kurtuluşumuzun her aşaması Tanrı’ya atfediliyor. Bizleri önceden bilen Tanrı’dır. Bizleri önceden belirleyen de Tanrı’dır. Bizleri çağıran Tanrı’dır. Aklayan Tanrı’dır ve bizleri yücelten de Tanrı’dır. Bu işlevde bizlere ait hiçbirşey yoktur. Bizlerin üzerine düşen şey, çağrılmış kişiler olarak sadece bu çağrıyı ve Baba’dan gelen imanı boş ellerle almaktır. Fakat burada kesiksiz olarak devam eden süreci görmeliyiz. Yani önceden bilinen kişiler, sonsuzluğa kadar korunacaklardır. Bu süreç içersinde hiçbirşeyin yanlış gitmeyeceğine dair Pavlus’un duyduğu emniyet dikkate değerdir. Yani herhangi bir şekilde Tanrı’nın amaçlarının başarısızlığı bizler için söz konusu değildir. Bizlerin İsa Mesih’teki çağrısı ve seçilmişliği, Tanrı’nın hükümlerinde teminat bulur.

 

Seçilmişlik öğretisi konusunda son bir pratik uygulamayı vermek istiyorum:

 

Bizler biraz önce seçilmişliğimizin amacından, yani Tanrı’nın yüceltilmesi olduğundan bahsetmiştik. Kutsal Yazılar bizlere Tanrı’ya yücelik verişimizin, görkem getirişimizin ilk yolunu, seçilmişlik öğretisi ışığında açıklar. Yani seçilmişlik olduğunu söyler. Bizler belirli bir amaç için seçildik. Seçilmişiliğimizin amacının Tanrı’yı yüceltmek olduğunu gördük. Fakat bunun anlamı nedir? Gün ve gün nasıl yaparız?

 

1.Petrus 2:9-10 “Ama siz seçilmiş bir soy, Kral’ın kahinleri, kutsal bir ulus, Tanrı’nın öz halkısınız. Sizi karanlıktan kendisinin şaşılacak ışığına çağıran Tanrı’nın erdemlerini ilan etmek için seçildiniz. Bir zamanlar halk değildiniz, ama şimdi Tanrı’nın halkısınız. Bir zamanlar merhamete erişmemiştiniz, oysa şimdi merhamete eriştiniz.”

 

Petrus burada kiliseden bahsediyor. Ve seçilmişlik, bu iki ayetin temelini oluşturur. Diyor ki: “Siz seçilmiş bir soysunuz.” Sizler Tanrı’ya ait olan özel insanlarsınız. Bizler Tanrı’nın yüce ve kadir seçimine aitiz. Bizler Tanrı’nın seçimiyle kutsal bir ulusuz ve bir amaç için bir kenara ayrıldık.

 

            Peki bu amaç nedir?

 

9. ayetin ikinci yarısında çok açık bir şekilde gözükmektedir. Bizler müjdeyi iletecek insanlar olmak üzere seçildik. Bizler, Kendisinin şaşılacak ışığına çağıran Tanrı’nın erdemlerini ilan etmek için seçildik. Gönderilmiş kişiler olarak müjdeyi dünyaya duyurmak için gittiğimizde ve bunu yaptığımızda; Tanrı’nın bizleri seçiş amacını en yüce şekilde yerine getirmiş oluruz. Yani O’na yücelik ve görkem vermiş oluruz. Hatırlarsanız Eski Antlaşma’da İsrail, seçilmiş bir halktı. Çok özel bir amaç için seçilmişlerdi. Misyoner bir halk olmak üzere seçilmişlerdi. Tüm uluslar ortasında Tanrı’nın görkemini ilan etmek üzere seçilmişlerdi. Bir işık olmak üzere seçilmişler, çağrılmışlardı. Yeni Antlaşma altında bile Tanrı’nın seçilmiş olan insanlar için belirli olan amacı değişmemiştir. Yani burada Petrus’un Eski Antlaşma’da İsrail için kullanmış olduğu sözleri alıp, Yeni Antlaşma altındaki kiliseye uygulaması bir tesadüf değildir. Ve tabi ki bu ünvanları (kahin, seçilmiş soy) kiliseye vererek, bunları atfederek de, bu ünvanların getirdiği aynı amacı da kiliseye vermiş oluyor.

 

            Seçilmiş bir halk olarak bizlerin görevi, Tanrı’nın erdemlerini ilan etmektir. Yuhanna 20. bölümde İsa kendi öğrencilerini görevlendirirken: “Baba’m beni nasıl gönderdiyse; ben de sizleri gönderiyorum.” dedi.

 

İşte bu yüzden bizlerin amacı sadece birleşip kurtuluşun bizlere sağladığı yararları tatmak değildir. Bunu yapmak, bizlere yapılan çağrı konusunda tamamen yanlış bir düşünüşe ve zihniyete sahip olmaktır. Yani Antlaşma’da her zaman bizler “gönderilmiş insanlar” olarak tanımlanırız. Bizler her zaman “gitmekte olan insanlar” olarak tanımlanırız.

 

            Peki gönderildiğimizde ve gitmekte olduğumuzda neler yapıyoruz?

 

Bizler müjdeyi vaaz ediyoruz. “İyi Haber’i müjdeleyenlerin ayakları ne güzeldir.” diyor. Bizler Tanrı’nın bu Kadir olarak yaptığı seçimini, hükmünü, müjdeyi iletmemek için bir bahane olarak kullanamayız. “Bu nasıl olabilir ki?” diye sorabilirsiniz. Ör: Yunus kitabını Eski Antlaşma’da okuyun. Yunus, kendisinin ve İsrail’in seçilmişliğinden öylesine emindi ki; Ninevalılara bu müjdeyi duyurabileceğini aklına bile getiremiyordu, inanamıyordu. “Tanrım, benimle dalga mı geçiyorsun? Şaka yapıyorsun herhalde. Bunlara mı benim müjdeyi duyurmamı istiyorsun. Bu pis Greklere mi müjdeleyeceğim?” dedi. Tanrı’nın saçmaladığını düşünerek, tam tersi yöne gitti.

 

Gördüğünüz gibi Yunus burada seçilmişliğin doğasını ve Tanrı’nın bu anlamda yapmış olduğu çağrısını, tamamen yanlış anlamıştı. Bu çelişkiyi ve bu tarz düşünceleri ilk kilise dönemlerinde de görebilirsiniz.

 

Elçilerin İşleri 10. ve 11. bölümleri lütfen okuyun.

 

Örneğin Tanrı Petrus’u, diğer uluslardan olan kişilere müjdeyi duyurmaya çağırıyor. Petrus’un cevabı da Yunus gibi. Tanrı’nın bu çağrısının şaka olabileceğini düşünüyor. Burada da karşımıza aynı şey çıkıyor. Petrus da kendisinin seçilmişiliğinden çok emindi. Ama kendi seçilmişliğinin diğerleri için ne anlama geldiğini anlamamıştı. Seçilmişliğimiz, bizlerin müjdeyi ulaştıran, götüren bir halk olmamız gerektiğini gösterir.

 

            Soru: Eğer bizlerin seçilmişler olarak müjdelemede bir rolümüz, payımız varsa; Tanrı’nın planını bozmuş olamaz mıyız? Bizler hata yapabiliriz.

            Cevap: Lütfun en harika tarafı şudur: Tanrı, çarpık-çurpuk sopalarla düz vuruşlar yapabilir. Yani Tanrı bozulmuş olanları da iyi amaç için kullanabilir. Hatırlamamız gereken önemli şey, müjdeyi duyurma düşüncemiz, bizim düşüncemiz değildir. Müjdeyi duyurmamız Tanrı’nın planıdır. İşte bu yüzden Tanrı lütufkar bir kurtuluş sağlamakla kalmayıp; bu kurtuluşu da diğerlerine götürmek üzere bizleri araç olarak kullanır. Tanrı kendi gücüyle gökyüzündeki yıldızları öyle bir şekilde ayarlayabilirdi ki; tüm gökyüzünde her insan dilinde Yuhanna 3:16. ayet yazılabilir ve bu ayetin okunmasıyla Kutsal Ruh’un aracılığıyla bütün insanlara konuşabilirdi. Ama Tanrı bunu yapmak yerine sevgisiyle bizleri kullanmayı seçti. Bütün bu süreç içersinde bizlere güven veren şey, kendimiz değil; Kutsal Ruh’un çalışmasıdır. İşte Tanrı’nın Ruh’u mükemmel olmayanlar aracılığıyla çalıştığı için, O’nun amaçları dünyada gerçekleşir.

 

            Soru: Düğün şöleni benzetmesini kullanabilir miyiz? Yani düğün şöleni hazır, şölene çağıran belli. Ne amaçla yaptığı da. Çağırıcılar sadece bir aracıdır.

            Cevap: Evet, çok iyi bir örnek.

 

            Soru: Tanrı’yı özgür iradelerimizle seçtik. Ama Tanrı özgür irademiz doğrultusunda, Kutsal Ruh aracılığıyla bizleri yönlendiriyor. Dolayısıyla müjdeyi vaaz etmemiz ya da seçtiğimiz kelimeler de bizim kendi irademizle yaptığımız birşey değil. Tanrı’yı yüceltmenin başka yolları da var. Zaman zaman şunu diyoruz: “Kutsal Ruh’un kendi içimizde işleyişine izin vermeliyiz.” Bu “izin verme” ne anlama gelir? Tanrı’yla daha çok beraber olabilmek ya da O’na daha çok benzemeye çalışmak mı? Söz’ünü daha çok okumak mı? Kısacası Kutsal Ruh’un işleyişi bizim O’na müsaade edişimizle sınırlı mıdır; değil midir?

            Cevap: Hem evet, hem hayır. Yine bir gizemin karşısındayız. Pavlus’un açıkca söylediği gibi “Kutsal Ruh’u kederlendirmeyin.” Böylece Kutsal Ruh’un ateşini söndürebiliriz. Buna rağmen Tanrı’nın iradesine karşı direnen insanlar aracılığıyla bile; yine de Tanrı’nın iradesi yerine gelir. Ve bu da insanların yaptığı seçimleri tamamen ortadan kaldırmadan yapılır. Yusuf ve kardeşlerini düşünün. Yusuf “sizler bana yaptığınız bu şeyi kötülük amacıyla yaptınız. Ama Tanrı bunu iyiliğe dönüştürdü.” dedi. Çok gizemli bir şekilde biz Tanrı’nın amaçlarına karşı dirensek bile; Tanrı kendi amaçlarının bizde gerçekleşmesini sağlar.

 

 

 

İsa Mesih’in Hizmeti:

 

İsa Çarmıhta Ne Yapmıştır? Bu Kefaretin Doğası Nedir?

 

Yeni Antlaşma’da İsa Mesih’in hizmeti birçok farklı şekilde tanımlanır. Ve bu birçok farklı tanım, tümünü anlamamız için bizlere verilen farklı bakış açılarıdır. Diğerlerinden daha önemli olan bir kısmı yoktur. Şu şekilde düşünebiliriz: Bir elmasa farklı yönlerden bakılması gibi... Elmasın her kesik yüzeyi, elmasın tamamının güzelliğini daha iyi görebilmemize yardımcı olur. Aynı şekilde Yeni Antlaşma da, İsa’nın çarmıhtaki yaptığı işi anlatırken; birçok farklı yönüyle aktarır. Şimdi bunları özetlemeye çalışalım:

 

Kutsal Kitap bizlere, günahımızdan ötürü Tanrı karşısında suçlu olduğumuzu öğretir. Tanrı’nın yargı mahkemesinde yargılanırız ve yargılanmış olarak O’nun karşısında suçluyuzdur. Ama burada bahsettiğimiz yanlızca suçluluk duyguları değildir. Bizler gerçek anlamda Yasa gereği, doğru bir yargıç olan Tanrı’nın karşısında suçlu durumdayız. Suçluluğumuz gerçeği, İsa Mesih’in bizler için yapmış olduğu işin belirli bir kısmıyla da açıklanır. İsa bizlerin günahını ortadan kaldıran “Günah Kurbanı” olarak tanımlanır. Çarmıhta vermiş olduğu kurban ile bizlerin günahları ve bu günahların yarattığı tüm suçluluk ortadan kaldırılır. Eski Ahit’teki tapınak düzenini hatırlayın! Tapınak, İsrail’in hayatında çok merkezi bir konumdaydı ve bu tapınakta kahinler İsrail’in günahları için kurban sunarlardı. Tapınakta yıllar, haftalar boyunca günahı ortadan kaldırmak için, kuzuların kanı dökülürdü. Yüzyıllar boyu Tanrı, bu sembolizmi kullanarak; insanlarına gelecekte olacak şeyi göstermeye çalışıyordu. Yuhanna İncil’indeki o güzel bölümü anımsayın! İsa bu yerde esas hizmetine başlamakta. İşte vaftizci Yahya, yüzyıllar boyunca kesilen kurbanlardan sonra; İsa’ya bakarak şöyle diyor: “İşte dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu” Yüzyıllarca dökülen tüm bu kurbanların kanı, İsa Mesih’i gösteriyordu. Yüzyıllar boyunca insanların günahını ortadan kaldıramayan tüm bu kurbanların kanı artık yerini hem kahin ve hem de sunulan kuzu olan İsa Mesih’e bırakıyor. İsa, dünyanın kuruluşundan önce bizler için sunulmuş hem Başkahinimiz, hem de Kurban Kuzumuzdur.

 

İbraniler 9:6-15 ayetleri arasını lütfen okuyunuz.

 

12. ayete bakın! İsa Kutsal yere hayvanların kanı aracılığıyla girmiyor. Ama 14. ayette dediği gibi, Kendi Kanıyla giriyor. Bizleri ölüme götüren işlerden temizlemek için bunu yapıyor. İsa bizim günahlarımızı ortadan kaldırır.

 

İbraniler 9:23 “Böylelikle aslı göklerde olan örneklerin bu kurbanlarla, ama gökteki asıllarının bunlardan daha iyi kurbanlarla temiz kılınması gerekti.”

 

İşte İsa daha iyi olan kurbandır.

 

İbraniler 9:27-28 “Bir kez ölmek ve ondan sonra yargılanmak nasıl insanların kaderiyse, böylece Mesih de birçoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban edildi. İkinci kez, günah yüklenmek için değil, kurtuluş getirmek için kendisini bekleyenlere görünecektir.”

 

İsa, günahları kaldırmak için sadece bir kere kurban edilmiştir. İsa Mesih’in hizmetinin ilki:

 

1-Bizlerin günahını kaldıran kurban kuzusu oluşu,

ikincisi de;

 

2-Günahları bağışlatan kurban oluşudur.

 

            Günahları bağışlatma, (Kefaret) günahlar için bir kurban sunma, Yeni Antlaşma’da Tanrı’nın öfkesiyle ilişkilidir.

 

Efesliler 2:3 “Bir zamanlar hepimiz böyle insanların arasında, doğal benliğin ve aklın isteklerini yerine getirerek benliğimizin tutkularına göre yaşıyorduk. Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık.”

 

Romalılar 1:18 “Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Tanrı’nın gazabı gökten açıkca gösterilir.”

 

Bütün bu ayetlerden gördüğümüz gibi, Tanrı’nın günaha olan cevabı; Kutsal öfkesi’dir. Ve bu öfkenin karşısıda gördüğümüz şey şudur: İsa bu günahları bağışlatan Kurban Kuzu’sudur.

 

İsa Mesih çarmıhta, Kutsal bir Tanrı’nın öfkesini dindirmektedir.

 

Romalılar 3:25-26 “Tanrı, Mesih’i, kanıyla günahları bağışlatan ve imanla benimsenen kurban olarak sundu. Böylece adaletini gösterdi. Çünkü sabrederek, daha önce işlenmiş günahları cezasız bıraktı. Bunu, adil kalmak ve İsa’ya iman edeni aklamak için şimdiki zamanda kendi adaletini göstermek amacıyla yaptı.”

 

Burada çok açıkca gözüken şeye dikkat edin! İsa günahları bağışlatan Kuzu olarak sunulmakta.

 

            Bunun sebebi nedir?

 

Bunun sebebi, Tanrı’nın Kutsal karakteridir.

 

Tanrı, kendi adaletini koruyup, aynı zamanda günahkarları nasıl aklayabilir?

 

Bu ancak, İsa Mesih’in Tanrı’nın günahkarlara duyduğu öfkeyi dindirmesi yoluyla mümkündür.

 

İbraniler 2:17 “Bunun için her yönden kardeşlerine benzemesi gerekiyordu. Öyle ki, Tanrı’ya olan hizmetinde merhametli ve sadık başkahin olup halkın günahlarını Tanrı’ya bağışlatabilsin.”

 

İbraniler kitabının yazarı İsa Mesih’i, kurban sunan bir başkahin olarak tanımlıyor. Ve bu kurbanı halkın günahlarını bağışlatmak için sunduğunu söylüyor. Burada da karşımıza çıkan şey aynıdır: Tanrı’nın günaha karşı olan öfkesi dindirilmelidir. İşte İsa da, bunu gerçekleştiren kurbanlığı sunmakta.

 

1.Yuhanna 2:2 “Kendisi günahlarımızı ve yanlız bizim günahlarımızı değil, bütün dünyanın günahlarını da bağışlatan kurbandır.”

 

Bu ayetten hemen önceki bölümlerde geçen konu şu: Peki, günahkar olmadıklarını söyleyen insanlar ne olacak? Yuhanna şöyle diyor: “Kendisinde günah olmadığını söyleyenler yalancıdır ve kendilerinde gerçek bulunmaz.”

 

            Peki günahkarlar, Tanrı’nın kutsal karakteri ışığında ne yapmalılar?

 

Günahları bağışlatan kurban kuzusu olan İsa Mesih’e koşmalılar.   Çünkü İsa Mesih, Tanrı’nın günaha karşı olan öfkesini dindirmiştir.

 

1.Yuhanna 4:10 “Tanrı’yı biz sevmiş değildik, ama O bizi sevdi ve Oğlunu günahlarımızı bağışlatan kurban olarak dünyaya gönderdi. İşte sevgi budur.”

 

Yuhanna’nın burada söylediği şey yine aynıdır: İsa bizlerin günahlarını bağışlatan kurban olarak gelmekte. Ve işte İsa, bizlerin uğruna Tanrı’nın öfkesini dindiriyor.

 

            Bu noktada Kefaret’in ne anlama gelmediğini iyi anlamalıyız.

 

I) Buradaki konu sevgi dolu Oğul tarafından ikna edilmiş bir Tanrı değildir. Günaha karşı öfkelenen Tanrı’nın, bu günahın çözülmesi için kurban sunan Tanrı’yla, aynı Tanrı olduğunu anlamalıyız. Bu kefaret Tanrı’nın sevgisinin bir sağlayışıdır.

 

II) Kefaret, Tanrı’nın öfkesinin, sevgiye dönüştürülmesi de değildir. Kefarette; Tanrı’nın sevgi dolu amaçlarının farkedilebilmesi için, Tanrı’nın öfkesinin tatmin edilmesidir. Tanrı, hiç sebepsiz Kendi adaletini bir kenara koyamaz. Çünkü doğası gereği O Kutsaldır. Tabi ki O bizi seviyor. Ama Tanrı Kendisini de seviyor. Tanrı, Kendi karakterinden ödün veremez. Ve işte bu kefaret aracılığıyla Tanrı, Kendi iyi amaçlarını, Kendi karakterine uygun çelişmeyecek şekilde yerine getirmek için kullanıyor. Tanrı’nın sevgisini ve Tanrı’nın gazabını hiçbir şekilde ayıramayız. Çünkü Tanrı’nın gazabı, O’nun ihlal edilmiş sevgisinin bir ifadesidir.

 

III) Bu da Barıştırmadır. Barıştırma kavramı, Tanrı’yla insan arasında bir tür yabancılaşma ya da düşmanlık olmasını gerektirir. Bakacağımız bölümde “yabancılaşma” kavramını çok açık bir şekilde görebiliyoruz:

 

İşaya 59:2 “Ancak sizinle Allahınız arasına fesatlarınız ayrılık koydu, ve suçlarınız onun yüzünü sizden gizledi ve sizi işitmiyor.”

 

İşaya’nın burada ne dediğine dikkat edin: Fesatlarımız bizleri Tanrı’dan ayırdı. Bu yüzden de Kendi yüzünü bizlerden gizledi. İşte burada bir yabancılaşma, ayrılık ve düşmanlık söz konusu. Bu ayrılığın doğası konusunda çok açık konuşmalıyız. Bu, iki taraflıdır. Biz tabi ki Tanrı’dan ayrıldık ve yabancılaştık. Ama aynı zamanda da Tanrı, kutsal olduğu için bizden ayrılmıştır. İşayadaki bu ayete dikkat ederseniz: Tanrı yüzünü bizden gizlemiştir. O yüzden bizi işitmediğini vurguluyor.

 

İşte çarmıhta olan şey sadece bizlerin Tanrı’yla barıştırılması değil; Tanr’nın da bizlerle barıştırılması olayıdır.

 

Romalılar 5:10-11 “Çünkü eğer biz Tanrı’nın düşmanlarıyken Oğlunun ölümü sayesinde O’nunla barıştıksa, barışmış olarak Oğlunun yaşamıyla kurtulacağımız çok daha kesindir. Yanlız bu kadar da değil, bizi şimdi Tanrı’yla barıştırmış olan Rabbimiz İsa Mesih aracılığıyla, Tanrı’nın kendisiyle de övünürüz.”

 

İşte burada barıştırma işinin iki tarafını da görebiliyoruz. Tanrı’yla bizim barıştırılmamız, 10. ayette gösteriliyor. Bizler, Tanrı’ya düşmanken; O’nunla barıştırıldık. Fakat müjde, bize burada başka bir armağanın daha verildiğini söylüyor. “Bizler barıştırılmayı aldık.” diyor. Bizler, bizimle Tanrı’nın barıştırılması armağanını aldık. Aslında 10. ayet için şunu iddia edebiliriz: bizler Tanrı’yla ne kadar barıştırıldıysak; Tanrı’nın da bizimle o kadar (eşit derecede) barıştırılmıştır. Burada barıştırılmanın ne zaman gerçekleştirildiğine dikkat edin! Bizler daha Tanrı’ya düşmanken, bu barıştırılma oldu. Bunun tek sebebi de; Mesih’in çarmıhıdır.

 

2.Korintliler 5:18-20 “Bunların hepsi Tanrı’dandır. Tanrı, Mesih’in aracılığıyla bizi kendisiyle barıştırdı ve bize barıştırma görevini verdi. Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih’te kendisiyle barıştırdı ve barıştırma sözünü bize emanet etti. Böylece, Tanrı’nın kendisi aracılığımızla çağrıda bulunuyormuş gibi Mesih’in adına elçilik ediyoruz. Mesih’in adına yalvarıyoruz: Tanrı’yla barışın.”

 

Burada yine Tanrı’nın Mesih’te yaptığı yüce barıştırma işini görüyoruz. İsa’da Tanrı’yla insan arasındaki barıştırma gerçekleştirilmiştir.

 

Koloseliler 1:19-20 “Çünkü Tanrı, tüm doluluğunun O’nda bulunmasını uygun gördü. O’nun çarmıhta akıtılan kanı aracılığıyla esenliği sağlamış olarak yerde ve gökte olan her şeyi O’nun aracılığıyla kendisiyle barıştırmaya razı oldu.”

 

Yine burada Tanrı’nın gerek yerde ve gerekse gökte her şeyi, çarmıh aracılığıyla kendisiyle barıştırdığını görüyoruz. Bu ayetlerde barıştırma görevinin tüm evreni kapsayan kozmik kapsamını görmeliyiz. Buna bir giriş teşkil etmesi açısından bu ayetleri Tekvin 3. bölümle birlikte okumalıyız. Çünkü bildiğiniz gibi düşüşten sonra tüm yaradılış bu düşüşün sonucu olarak varlığını acı içinde sürdürmektedir. Bu yüzden yukardaki ayetlerde gördüğümüz gibi, artık İsa Mesih’in çarmıhı aracılığıyla Tanrı’nın huzuru, esenliği sadece insanlara değil; düşüşte günahlı olan tüm yaradılışa verildiğini görüyoruz.

 

IV) Kurtuluş: Kurtarmak, ilk önce bir tutsaklık durumunu gerektirir. Bu kurtuluş kelimesi, büyük bir olasılıkla Pavlus’un Roma kültüründen aldığı bir kelime. Kölelik Roma imparatorluğunun varlığının çok önemli bir kısmıydı. Köleler ancak kendileri için biçilmiş fiyatlar ödenince serbest kalabilirlerdi. Kendileri için biçilmiş olan bu fidye ödendiğinde ancak özgür insanlar olabilirlerdi. Ör: Romalılar 6. bölüm çok açık olarak bizlerin günaha tutsak olduğumuzu, günahın köleleri olduğumuzu öğretir. Tek kurtuluş ümidimiz, bizler için belirlenen fidyenin ödenmesiyle mümkündür. Bizlerin bedelini birisi ödemelidir. İşte Yeni Ahit bizlere, bizim için belirlenmiş olan fidyenin Mesih İsa’nın çarmıhtaki ölümüyle kesin olarak sağlandığını öğretir. Hepimiz için olan fidye, İsa Mesih’in yaşamıydı.

 

Markos 10:45 “Çünkü İnsanoğlu bile hizmet edilmeye değil, hizmet etmeye ve canını birçokları uğruna fidye olarak vermeye geldi.”

 

Ayetlere dikkatle bakarsanız, İsa’nın birçokları uğruna canını fidye olarak vermeye geldiğini görüyoruz. İsa bizim özgürlüğümüzün bedelini ödedi.

 

İbraniler 9:12 “Erkeçlerin ve danaların kanıyla değil, sonsuz kurtuluşu sağlayarak kendi kanıyla kutsal yere ilk ve son kez girdi.”

 

İsa burada kendi yaşamını sunarak, bizlere sonsuz kurtuluşu sağladı.

 

Esinleme 5:9 “Yeni bir ezgi söylüyorlardı:

                          ‘Tomarı almaya

                          ve mühürlerini açmaya layıksın!

                          Çünkü boğazlandın,

                          Ve her oymaktan, her dilden,

                          Her halktan, her ulustan

                          İnsanları kendi kanınla

                          Tanrı’ya satın aldın.’

 

Gördüğünüz gibi İsa, bizlerin ödeyemeyeceği bir bedeli ödemek için, kendi hayatını bizim uğrumuza feda etti. Bizler günaha tutsaktık. Fidyemiz ödendi ve şimdi artık özgürüz. Yasa’nın lanetinden özür kılındık. Hatırlarsanız şöyle diyordu: “Günah işleyen can ölmelidir.” Ama İsa laneti, bizlerin yerine dindirmektedir. Öyle ki hiçbir zaman ona (lanete) maruz kalmayalım. İsa aynı zamanda bizleri günahtan da özgür kıldı. Bizler artık günahın hükümdarlığı altında değiliz.

 

Koloseliler 1:13-14 “O bizi karanlığın hükümranlığından kurtarıp sevgili Oğlunun egemenliğine aktardı. O’nda kurtuluşa, günahlarımızın bağışına sahibiz.”

 

Burada görüldüğü gibi bizler, karanlığın hükümdarlığından kurtarılıyoruz ve artık yeni bir Işık hükümdarlığına getiriliyoruz.

 

İbraniler 9:15 “Bu nedenle, çağrılmış olanların vaat edilen sonsuz mirası almaları için Mesih, yeni bir antlaşmanın aracısı olmuştur. Kendisi, onları birinci antlaşma zamanında işledikleri suçlardan kurtarmak için fidye olarak öldü.”

 

Sadece günahtan değil, günahın suçluluğundan da özgür kılınıyoruz. Gördüğünüz gibi bizlerin kurtuluşunun sebebi, İsa’nın bizlerin yerine fidye olarak kurban edilmesindendir.

 

Romalılar 6:1-11. ayetler arasını lütfen okuyunuz.

 

Aynı zamanda bizler, gündelik hayatımızda günahın üzerimizdeki gücünden de kurtarıldık.

 

7. ayete iyi bakarsak “Mesih İsa’da ölmüş olan, günahtan özgür kılınmıştır.” dendiğini görürüz. 11. ayette “ Kendinizi günah karşısında ölü, Mesih İsa’da Tanrı karşısında diri sayın.” diyor. 12. ve 14. ayetler arasında Pavlus bu nedenle: “Günahın bizlerin bedenlerinde egemenlik sürmesine artık gerek yoktur.” diyor. Bedenlerimizi kötülük yapmak için aracı olarak kullanmak yerine artık doğruluk araçları olarak kullanmamız gerekir. Bir başka yönü de, kötü olanın korkusundan da özgür kılınmış olmamızdır. Şeytan çarmıhta yargılanmıştı ve yenilmişti.

 

Yuhanna 12:31 “Bu dünya şimdi yargılanıyor. Bu dünyanın egemeni şimdi dışarı atılacak.”

 

 

İsa burada çarmıhta ölüşünden ve bu ölüşü aracılığıyla da dünyanın egemeninin yargılanışından bahsetmektedir. Ve bu yargılanış, mahkum ediliş ve yeniliş bizim yararımıza olacak şekilde karar verilmiştir. Bizler Mesih aracılığıyla şeytan üzerinde zaferliyiz. Ve artık bu nedenle şeytanın karşısında korku duyarak yaşamamız gerekmiyor.

 

Koloseliler 2:15 “Yönetimlerin ve hükümranlıkların elindeki silahları alıp onları çarmıhta yenerek açıkca gözler önüne serdi.”

 

Pavlus “İsa çarmıh aracılığıyla şeytanın tüm krallıklarını, yönetimlerini ve hükümdarlıklarını etkisiz bıraktı, yendi.” diyor. Ve bu şekilde de babamız olan şeytana hizmet ediyorduk. Ve onun karşısında korkuyla yaşıyorduk. Ama artık bu geçerli değildir. Çünkü İsa çarmıh aracılığıyla onun üzerinde zaferlidir.

 

 

 

                                                Mesih İsa Kimler İçin Öldü?

 

Daha önce bizlere verilen kefaretin doğasını inceledik. Şimdi de Kefaretin kapsamını öğreneceğiz.

 

İsa Mesih bazı kadın ve erkeklerin kurtuluşunun kesinleştirilmesi için mi öldü? Yoksa tüm insanların kurtuluşunun olası kılınması için mi?

 

Reform Teolojisi bu soruya şöyle yaklaşır: İsa aslında ve kesin olarak Tanrı’nın seçilmişleri için ölmüştür. Yine İsa’nın, Tanrı’nın seçilmişlerinin kurtuluşunu sarsılmaz bir şekilde kesinleştirmek için öldüğü düşüncesi de Reform Teolojisi kapsamındadır. Kullandığımız terimlere açıklık kazandırmakta yarar görüyorum. Şimdi bahsedeceğimiz terimi belki “Kısıtlı Kefaret” adı altında duymuş olabilirsiniz. Bu terimi kullanmanın yanlış bir tarafı yoktur. Fakat yanlış anlamalara açık bir ifadedir. Çoğu Hristiyan için bu “Kısıtlı Kefaret” ifadesi, Reform öğretisini çok negatif bir şekilde ilişkilendirmektedir. Çoğu Hristiyan bu terimi duyduğunda; hemen “Kısıtlı” kelimesi üzerinde yoğunlaşır. Bunu söyleyerek de bizlerin, Tanrı’nın merhametini, yüceliğini ve sevgisini kısıtlamaya çalıştığımızı düşünürler. Ama açıklama gerektiren bir gerçek vardır. Her çeşit teolojik öğretiler, gelenekler, bu kefareti bir şekilde kısıtlar. Eğer dünya üzerinde yaşamış, geçmişte ve gelecekte yaşayacak olan herkesin kurtulduğu görüşüne sahip değilseniz; o zaman bu düşünce şunu gerektirir: Herhangi bir şekilde kefareti kısıtlıyorsunuz.    Ya herkes kurtulacak; ya da bir kısıtlama var demektir.

 

            Ama buradaki soru şudur: Sizler, kefaretin kapsamının mı yoksa gücünün mü kısıtlı olduğuna inanıyorsunuz? Bu çok önemlidir.   

Çoğu Hristiyanlar Evrenselci, yani herkesin kurtulduğuna dair düşünceye sahip olmak istemiyorlar. Tabi ki bunun sebebi de İncil’de çok haklı olarak Mesih’ten ayrı olarak ölmüş ve cehenneme gidecek olan kadın ve erkeklerin hikayelerinin yazılı olmasıdır.

İşte İsa Mesih’in tüm dünya için öldüğünden bahsederken; bu Evrenselcilik düşüncesinden kaçmak istiyorlar. Bu yüzden de Kefaretin gücünü kısıtlamış oluyorlar. Onların düşünüşlerine göre İsa Mesih, tüm insanların kurtuluşunu olası kılmak için ölmüştür. Esasında dikkatinizi buradaki kısıtlamaya çekmek istiyorum: Fakat bu tarz düşünüş, hiçbir insanın kurtuluşunu kesinleştirmiyor. Eğer Reform bakış açısını kabul ederseniz; Kefareti kısıtlayan sadece siz değilsiniz. Reform öğretişine göre, Kefaretin kapsamı kısıtlanırken; gücü hala limitsizdir ve sonsuzdur. İsa Mesih kendi halkının kurtuluşunu kesinleştirmiştir. Belki bunun yerine başka bir terim kullanılmasını önerebilirim: bunun sebebi de birçok insanın “Kısıtlı Kefaret” terimine çok ön yargılı ve olumsuz açıdan bakmasıdır. Daha uygun kelime “Kesin Kurtuluş”

“Kesin”le kasttetiğim, çok belirli, özel bir kurtuluş yani İsa Mesih’in kendi seçilmiş halkı için öldüğü gerçeğidir.

Bu “belirli kurtarış” ifadesini kabul etmemizi gerektiren birkaç ayete bakalım. Bunun ilk sebebi, İsa Mesih’in çarmıhta yapmış olduğu işinin (hizmetinin) doğası olmalıdır.

 

A)İsa Mesih’in Hizmetinin Doğası:

 

Kısaca Kefaretin doğasında anlattığımız şeyleri özetlersek: İsa’dan, günahları bağışlatan kurban kuzusu olarak bahsetmiş, Tanrı’nın günaha karşı olan öfkesini dindirmek için çarmıhta öldüğünü söylemiştik. Ama burada sormamız gereken bir soru var:

 

            Eğer İsa Mesih, dünya üzerinde yaşamış olan her insanın, her günahının, Tanrı’da yarattığı öfkeyi dindirmişse; o takdirde insanlar neye dayanarak cehenneme gönderiliyorlar?

 

            Evrensel Kurtuluş düşüncesi, Tanrı’nın adaletini sorgular. Çünkü eğer İsa çarmıhtaki ölümüyle, Tanrı’nın tüm günahlara karşı olan öfkesini dindirmişse; bu durumda Tanrı nasıl adil bir Tanrı olup da, hala insanları cehenneme göndermeyi istiyor?

 

Yukarıdaki bölümlerde İsa’nın Kurban Kuzusu olarak yaptığı hizmetten bahsetmiştik. Kendi verdiği kurban aracılığıyla, bizlerin günahını ve günahın yarattığı suçluluğumuzu kaldırdı. Buna bakarak, başka bir soru daha ortaya çıkmaktadır:

 

            Eğer İsa Mesih, her insanın, her günahı için Kefaret sunmuşsa ve bu günahlardan kaynaklanan suçluluk da artık Mesih’in ölümüyle kaldırılmışsa; neye dayanarak insanlar hala kayıpdırlar?

 

Daha önce İsa’nın Barıştırıcı işinden de bahsetmiştik. Mesih’in ölümüyle, Tanrı ve insanın barıştırıldığını söyledik. Tanrı ile insan arasındaki düşmanlık ve yabancılık kaldırılmıştır dedik. Şimdi burada bir başka soru daha soralım:

 

            Eğer İsa Tanrı’yı insanlarla ve tüm insanları da Tanrı’yla barıştırdıysa; böylece de Tanrı’yla insan arasında mükemmel bir barış ve huzur kurduysa, hala neye dayanarak insanlar kayıptır?

 

İsa’nın hizmetinin Kurtarışına da baktık. İsa’nın bizim özgürlüğümüzü satın aldığına değindik. Ölümden, günahtan, Yasa’nın lanetinden özgür kılındık. Yine bir soru soralım:

 

            Eğer İsa, çarmıhtaki ölümüyle her kadını ve erkeği kurtardı ise; yine insanlar neye dayanarak hala kayboluyor? İsa çarmıhtaki ölümü aracılığıyla tüm insanları günahtan, ölümden, suçluluktan kurtardıysa; neye dayanarak insanlar kayboluyor?

Bunların hepsini bir soruda toplayalım:

 

            Eğer İsa Mesih, dünya üzerindeki her kadın ve erkek için aynı işi yapmışsa; neden hala bazıları kayıp ve bazıları kurtulmuş durumda?

Çoğu zaman bu soruya verilen cevap:  İman.   Şöyle diyorlar: “İsa herkes için aynı işi yapmıştır, fakat bazıları buna inanmayı seçmiş; bazıları ise reddetmiştir.

 

Kayıp insanlarla, kurtulmuş olan insanlar arasındaki farklılığın iman olduğunu söyleme düşüncesinde iki tane problem vardır:

Birincisi şu: Kişinin kendisine, aracılığıyla kurtuluş sağlayan imanla, Mesih’in çarmıhta sağladığı kefaret sonucuda verilen iman, aynı zamanda bir armağandır da. Yani bizlere kurtuluş bir armağan olarak verilir. İşte bu armağanın bir bölümü ise, bu armağanı almak için bizlere bir iman armağanının verilmesidir. Bu, Elçilerin İşleri 2. bölümde açıkca gözükür. Pentekost gününde Petrus, İsa hakkında vaaz veriyordu. Baba’nın, Oğul’a Kutsal Ruh’un armağanını verdiğini söylüyordu. Şu anda diriltilmiş ve Kral olarak tahta oturtulmuş Oğul’a, Baba Tanrı’nın verdiği Kutsal Ruh bir Kraliyet armağanıdır. Ve işte bu dirilmiş Kral, artık kendisine verilen bu Ruh’u, kilisesinin üzerine dökmektedir. Bu Ruh da, kilisenin inanmaları için verilen imanın yazarıdır. İşte bu yüzden bir insanı, diğer insanlardan ayıran şeyin iman olduğunu söylemek imkansızdır. Bir insanı diğer insanlardan ayıran, Baba Tanrı’nın seçmesi ve Mesih’in çarmıhta yaptığı kefaret hizmetidir.

 

İkinci sorun da şudur: Her birimizin Tanrı’ya inanma yetisi olduğunu varsayalım. (Bu düşünceye ben kesinlikle katılmıyorum.)

 

            Eğer İsa Mesih’in yaptığı hizmetin etkili olabilmesi için, benim iman etmeme ihtiyacı varsa; demek ki kurtuluş Rab’den değil; insandan kaynaklanır.

 

Buna göre sonuçta, en temel anlamda Kurtarış ve Kurtuluş, Tanrı’nın Kadir ve Egemen planına ve O’nun seçimine değil; bizlerin içindeki birşeyden kaynaklanır anlamına gelir. Bu görüşe göre benimle, inanlı olmayan birisi arasındaki farklılık, benim yaptığım birşeyden kaynaklanır.

Petrus ve Yahuda’yı düşünelim! Petrus İsa’nın öğrencisi, Yahuda ise, İsa’yı ele veren kişiydi. Eğer İsa Mesih, hem Petrus, hem Yahuda için aynı işi yapmışsa; o zaman bunların arasındaki farklılık Mesih’ten değil, onların yaptığı birşeyden kaynaklanır. Ve tabi buradan da söylenmesi gerekir ki; bazı şeylerin iman olduğu düşüncesine varılır. Bu anlam içersinde de iman, sonsuz hayatı kazanan, hak eden iyi bir davranış biçimini alır. Ve artık Tanrı’nın lütfu yok edilmiştir ve kendimizi kurtardığımız için tüm de yüceliği kendimize verebiliriz.

Herşey o kadar küçümseniyor ki; hatta İsa Mesih’in yaptığı o yüce iş bile, adeta biz ona imanımızı eklersek etkili olacak birşeye dönüşüyor. Ama benim için çok önem taşıyan soru şudur:

 

            İncil’e göre eğer her insan suçları ve günahları içinde ölüyse ve Tanrı’yı arayan, O’na gelen kimse yoksa; İsa Mesih’in kurtarış işi nasıl olur da bizden kaynaklanan bir imana ya da arayışa dayanabilir?

 

Şimdi yine bu konuda Kutsal Kitaba ilişkin birkaç düşünceye bakalım:

 

B)Tanrısal Öz Yapının (Üçlü Birliğin) Birliği:

 

Hem Eski Ahit’te, hem de Yeni Ahit’te, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’a baktığımızda; bu üçü arasındaki amaç ve işleyiş açısından çok büyük bir uyum görüyoruz. Düşünelim! Eğer Baba bazılarını seçmiş, ve Oğul da herkes için ölmüş ise, o zaman aralarındaki uyum nerede? İşte burada Baba’nın amaçları ile Oğul’un amaçlarının çatışması karşımıza çıkıyor. Ama bu gidişle problem yanlızca Baba’yla Oğul arasında değil; Oğul’la Kutsal Ruh arasında da oluşmuş demektir. Yuhanna 3. bölümde “İmanın, yeniden doğmanın bir meyvesi” olduğunu görmüştük. İsa, Kutsal Ruh’un “yel gibi” olduğunu söyler ve O’nun işleyişi tamamen bilinmez, gizlidedir ve Kadir bir işleyiştir. Kutsal Ruh Kendi hoşnut olduğu gibi çalışır. Kendi deneyimlerimizden de bildiğimiz gibi, Kutsal Ruh “Yeniden doğuş” armağanını herkese vermiyor. Bu da çok açık. Çünkü herkes inanmıyor. Yine buradan da Kutsal Ruh, Baba gibi bu “yeniden doğuş” armağanını herkese değil; ama bazılarına verme konusunda tamamen Kadir bir işleyiş içersinde. Ama bu da Kutsal Ruh’u, İsa ile çelişkiye düşürürdü. İsa herkes için ölüyor ama Kutsal Ruh “yeniden doğuş” armağanını bazılarına veriyor. Sanki Kutsal Ruh ile Baba, Oğul’a karşı ve Oğul da Baba ile Kutsal Ruh’a karşı dönüyor gibi. Böyle birşey nasıl olabilir?

 

C)İsa Mesih’in Başkahin Olarak Yaptığı Hizmetin Birliği:

 

Yuhanna 17:9 “Onlar için istekte bulunuyorum. Dünya için değil, bana verdiğin kimseler için istekte bulunuyorum. Çünkü onlar senindir.”

 

Burada İsa’nın ne dediğine dikkat edin! “Ben onlar için (öğrencileri) istekte bulunuyorum.”diyor. Ama aynı zamanda “dünya için değil” sözlerini de kullanıyor. Burada İsa Mesih’in Başkahin olarak yaptığı hizmet, Baba’sının yaptığı seçimle uyum içersinde. 9. ayetin son bölümü bizlere, İsa Mesih’in kim için dua ettiğini gösteriyor. “Bana verdiğin kimseler için istekte bulunuyorum” diyor. “Çünkü onlar senindir.”

 

            Hatırlamamız gereken şey şudur: İsa Mesih’in çarmıh üzerinde yapmış olduğu hizmet, O’nun Başkahin olarak yapmış olduğu hizmetin bir kısmıdır. Eğer burada dikkatli olmazsak; İsa’yı Kendi Kendiyle de çelişkiye düşürüyor gibi olabiliriz. Yani İsa Mesih’in Başkahin olarak yaptığı hizmetinin bir kısmında herkes için ölüyor, ama daha sonra bir kısmı için dua ediyor. Yine burada karşımıza çıkan şey, İsa Mesih’in hizmetinde bir birlik olmalıdır. Başkahin olarak Kendine ait olanlar için ölür ve yine Kendine ait olanlar için dua eder. Yani burada, İsa’nın Kendine ait olan düşüncesini bilmediğini mi iddia ediyor ya da öne sürüyoruz? Yani İsa Mesih’in Başkahin olarak yaptığı hizmet, belirlenmiş kesin kurtuluşun varlığını gerektirir.

 

D)İkinci Adem Olarak İsa Mesih’in Yaptığı Hizmetin Güvenilirliği:

 

Romalılar 5:12-21 ayetler arasını lütfen okuyunuz.

 

Bu bölümde dikkat ederseniz Pavlus, Adem ile İsa arasında çok kesin bir paralellik çizmektedir. Her ikisi de halkın temsilcileri olarak gösterilmektedir. Ve bu halkın her biri de kendi temsilcilerine bağlıdırlar.

 

19. ayetin ilk yarısına dikkat edin! Pavlus, burada Adem’de olan herkesin, içinde bulunduğu durumu tarif etmektedir. Adem’de olanlar için bir adamın söz dinlemezliği, tüm kendisinde olan insanların günahlılığında sonuçlandı. Temsilcinin yapmış olduğu bir iş, tüm kendisinde olan insanların adına yapılmış olan bir işti. Bu nedenle Adem tarafından yapılmış olan bir iş yüzünden kendisinde olanların tümüne ölüm ve mahkumiyet geldi. Bu düşünce, tüm bölüm üzerinde işlenmektedir.

 

            Ama aynı bölüm içersinde bir başka düşünce daha işlenmektedir. Bu da ikinci Adem olan Mesih. O da bir halkın, insan grubunun başıdır. O da, o halkın adına işler yapar. İşte nasıl Adem’de olan insanların geleceği ve günaha ilişkin kaderi onun yaptığı bir hareketle belirlendiyse; Mesih’te olanlarınki de O’nun yaptığı bir doğruluk işiyle belirlenmiştir. İşte tam burada 19. ayetin ikinci yarısına bakalım. Pavlus, bu paralelliği tamamlıyor. Diyor ki: “Bir adamın söz dinlemesiyle (ki bu adam İsa Mesih’tir) birçoğu doğru kılınacaktır.” Yani burada ikinci Adem’in kendisine ait olanlar için “kurtuluşlarını olası kılacaktır.” demiyor. Bu insanlar Mesih’te daha dünyanın kuruluşundan önce seçilmişlerdi. Artık seçilmiş olanlar, başları ikinci Adem olan yeni bir soydur. Nasıl Adem’in yaptığı bir itaatsizlik hareketi, kendisinde olan tüm insanlara yazılmışsa; aynı şekilde İsa Mesih’in yaptığı bir doğruluk da, Kendisinde bulunan insanlara doğruluk hareketi olarak yazılmıştır.

Pavlus burada “ikinci Adem’in” kendileri için yapmış olduğu hizmet sonucunda Kendisine ait olan herkesin kurtuluşunun kesinliğinden bahsediyor. İşte bu yüzden de, eğer Mesih’in kendileri için öldüğü kişilerden herhangi birisi kaybolur ya da kurtulamazsa; Pavlus’un kurmuş olduğu paralellik tamamen bozulur.

 

E)İsa Mesih’in Kilisesi Uğruna Ölümü:

 

Şimdi İsa Mesih’in Kendi koyunları, Kendi kilisesi ve Kendi halkı için öldüğünü gösteren bir dizi bölüme bakalım:

 

Yuhanna 10:11,15 “Ben iyi çobanım. İyi çoban koyunları uğruna canını verir.” “Baba beni tanıdığı, ben de Baba’yı tanıdığım gibi, benimkiler de beni tanır. Ben koyunlarım uğruna canımı veririm.”

 

Bu bölümde İsa’nın kurtarış işinin kapsamını ne kadar kesin olarak belirlediğine dikkat edin! Diyor ki: “Ben koyunlarımın uğruna canımı veririm.” Ne kadar müthiş birşey olduğunu görebiliyor muyuz?

 

26. ayette İsa, Kendisine karşı çıkan bir grup Yahudiye karşılık veriyor. dikkat edelim: “Çünkü siz benim koyunlarımdan değilsiniz.” diyor.

Burada karşımıza çıkan şeye dikkatlice bakın: Daha önceki ayette “Ben koyunlarım uğruna canımı veririm” diyen İsa, burada “Siz benim koyunlarım değilsiniz” diyor. Ama 28. ayette “koyunlarıma sonsuz yaşam veririm.” diyor. İsa aynı ayette daha da fazlasını söylüyor: “Asla mahvolmayacaklar.” Bu ayet Hristiyanlar için çok önemli bir ayettir. Genel kanı şudur: İsa kaybolan insanlar için bile ölmüştür. Ama burada çok açık olarak görmelisiniz ki, İsa’nın kendisi için öldüğü koyunlar kesinlikle kaybolmayacaklar ve hiçbir zaman ölmeyecekler. “hiçkimse, onları elimden kapamaz. Ölüm bile..” diyor İsa.

 

            Buradan da anlaşılacağı gibi İsa, her insanın kurtuluşa erişeceğini düşüncesini tamamen reddediyor. Diyor ki “Ben koyunlarım uğruna canımı veririm.” Yine bunu çok açıkca belirtmek gerekiyor.

 

            Eğer İsa her insan için ölmüşse; bu düşünceyle 29 ayeti nasıl ilişki içersinde kullanabiliriz ki? Diyor ki: “Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Onları Baba’nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez.”

 

Gördüğünüz gibi İsa herkes için ölmüşse; demek ki bizim Tanrı’mız yenilmiş ve alt edilmiş bir Tanrı’dır.

 

            Eğer İsa Mesih, herkesin kurtuluşunu olası kılmak için ölmüşse; o zaman bizlerin tapınışına değil; sadece ilgisizliğimize layıktır.

 

Ama bizim Tanrı’mız böyle bir Tanrı değildir. Rab’bimiz olan Tanrı koyunlarının her birini güçle kurtaran Tanrı’dır.

 

Elçilerin İşleri 20:28 “Kendinize ve Kutsal Ruh’un sizi gözetmen olarak görevlendirdiği tüm sürüye göz kulak olun. Rab’bin kendi kanı pahasına sahip olduğu inanlılar topluluğunu gütmek üzere atandınız.”

 

Pavlus’un bu ayetin son kısmında ne söylediğine dikkat edin! Yani O, ihtiyarları Rab’bin kendi kanı pahasına sahip olduğu inanlılar topluluğu üzerinde liderlik yapmak için çağırıyor. İşte burada Mesih’in çarmıh üzerinde yapmış olduğu işin çok açık bir şekilde kapsamını görüyoruz. İsa, Kendi kilisesini satın almak için öldü.

 

Son bir örneğe bakalım:

 

Efesliler 5: 25-27 “ Ey kocalar, Mesih inanlılar topluluğunu nasıl sevip onun uğruna kendini feda ettiyse, siz de karılarınızı öyle sevin. Mesih, inanlılar topluluğunu suyla yıkayıp Tanrısal sözle temizleyerek kutsal kılmak için kendini feda etti. Öyle ki, inanlılar topluluğunu, üzerinde leke, buruşukluk ya da buna benzer bir şey bulunmadan, görkemli bir biçimde kutsal ve kusursuz olarak kendine sunabilsin.”

 

            Pavlus’un evlilikle, bizlerin Mesih’le olan birlikteliğinde paralellik kurmaktadır. Kocaların karılarına olan sevgisinden bahsederken; İsa Mesih’in kendi kilisesine olan sevgisiyle bunları ilişkilendiriyor. 25. ayet diyor ki: “İsa Mesih kilisesini sevdi ve onun uğruna kendisini feda etti.”

Burada yine kefaretin kapsamı belirlenmektedir. Bunun gibi birçok ayetler vardır.

 

F)İsa Mesih’in Sağladığı Kurtuluş Kesindir:

 

İncil’de, Mesih’in ölmesinin sebebinin, kesin olarak insanları kurtarmak olduğunu söyleyen ayetler vardır. Ama bu ayetler, yanlızca onların kurtulmalarını olası kılmak değil; onları kesin kurtuluşa götürdüğünü belirten ayetlerdir. Bu okuduğumuz Müjde’lerde İsa, Kendi görevini açıklamaktadır. Ama İsa’nın ne dediğine dikkat edin: Bu ayetler “İnsanoğlu umud ederiz ki kayıp olanları kurtarmak için ya da belki kurtarır.” demiyor. İsa Mesih güçlü ve kudretli olan Tanrı’nın, bir görev üzerinde insanları kurtarmak için gelmiş halidir. Kendi iradesine karşı çıkılan bir kral, kral değildir. “İnsanoğlu kayıp olanları aramak ve kurtarmak için gelmiştir.” diyor. İsa Mesih’in bu dünyadaki görevinin, misyonunun amacı mutlaka gerçekleşecektir. O’nun bu görevi, işleyişi, bizlere ya da bizlerin O’nu etkin kılmasına bağlı değildir.

 

Galatyalılar 1:4 “Mesih, Babamız Tanrı’nın isteğine uyarak, bizi şimdiki kötü çağdan kurtarmak için günahlarımıza karşılık kendini feda etti.”

 

İsa, Baba’sının iradesini yerine getirmek için geliyor. Ve Baba’nın iradesi de halkının şimdiki kötü çağdan kurtarılmasıdır. Yani Tanrı gökyüzünde oturup, Kendi iradesinin gerçekleşmesini umarak beklemiyor. Ya da Tanrı cennette oturup O’nun iradesini sevip, sevmeyeceğimizi merak etmiyor. Tanrı, Oğlu’nu Kendi iradesini gerçekleştirmek için dünyaya gönderiyor. İşte Tanrı güçle ve kudretle bizleri günahlarımızdan ve şimdiki kötü çağdan kurtarıyor.

 

Galatyalılar 3:13 14“İbrahim’e sağlanan kutsama Mesih İsa aracılığıyla uluslara sağlansın ve bizler vaad edilen Ruh’u imanla alalım diye, Mesih uğrumuza lanetlenerek bizi Yasa’nın lanetinden kurtardı. Çünkü, ‘Ağaç üzerine asılan herkes lanetlidir ‘diye yazılmıştır.”

 

Burada dikkat ederseniz Mesih bizi Yasa’nın lanetinden kurtardı.” diyor. Bizleri Yasa’nın lanetinden kurtarışının belirsizliğinden bahsetmiyor. “Belki kurtardı.” demiyor. Bu kurtarış, ben iman ettiğimde değil; İsa Mesih 2000 yıl önce öldüğünde gerçekleşiyor.

 

İbraniler 1:3 “Oğul, Tanrı’nın yüceliğinin parıltısı ve O’nun varlığının öz görünümüdür. Kudretli sözüyle her şeyi devam ettirir. Günahlardan arınmayı sağladıktan sonra, yücelerde ulu Tanrı’nın sağında oturdu.”

 

Burada İsa Mesih’in hizmetinin nasıl tanımlandığına dikkat edin! O, Tanrı’nın yüceliğinin parıltısı olan Oğul’dur. Ve Tanrı’nın sağ tarafında tahta oturtulmuş şekilde tarif edilir. Ama dikkat ederseniz: “İsa, günahlardan arınmayı sağladıktan sonra Tanrı’nın sağında oturdu.” diyor.

 

Arınma, İsa Mesih çarmıhta öldüğü zaman etkili oldu, gerçekleşti. Gördüğünüz gibi bizler İsa Mesih’te dünyanın kuruluşundan önce seçilmiştik. Romalılar 6. bölüm bizlerin “Mesih’le öldüğünü, Mesih’le gömüldüğünü ve O’nunla birlikte dirildiğimizi” söylüyor. Bizlerin kurtuluşu, İsa Mesih’in yaptığı hizmete imanımızı eklediğimizde değil; ama O’nun bizim uğrumuza çarmıhta öldüğü zaman gerçekleşmişti. Arınma, bizlerin imanı bu işe eklendiğinde değil, İsa Mesih öldüğünde gerçekleşmişti.

 

G)O’nun İradesi Ebedidir:

 

Kısıtlı kefaret ya da kesin kurtarış görüşünden başka herhangi bir görüş, bizleri sadece şuna inanmaya iter: Tanrı’nın planları aslında güçlü değildir, insanların iradesiyle bozulabilir.  

 

Mezmur 33 10-11 “RAB milletlerin öğüdünü bozar;

                                    Kavmların düşüncelerini hiç eder.

                                    RABBİN öğüdü ebediyen,

                                    Yüreğinin düşünceleri nesilden nesle durur.”

 

11. ayette: “RABBİN öğüdü ebediyen durur.” diyor. 10. ayette de RAB’BİN bizim planlarımızı bozduğunu söylüyor. bizlerin O’nun planlarını bozduğunu değil. Ama evrensel kefaret düşüncesi, bizlerin Tanrı’nın planlarını gerçekten bozabileceğini ve Tanrı’nın öğüdünün ebediyen durmayacağını söyler. Yani böyle bir düşüncenin sonucunda karşımıza öyle bir düşünce çıkıyor ki, o da şudur:    Bir İsa var. O herkesi kurtarmak istiyor. Ama O’nun isteği, insanların isteksizliği yüzünden de bozuluyor.  

 

Soru: Yuhanna 6:37 “Baba’nın bana verdiklerinin hepsi bana gelecek ve bana geleni ben asla kovmam.” Bu ayetin ışığında; seçilmiş olan insanlar her ne sebeple olursa olsun Tanrı’ya gelecekler mi? Seçilmiş insanlara arama, bulma yetisi verilmiş mi? Ya da nasıl gelecekler?

Cevap: Evet. Çünkü yeniden doğuş, bu imanın ortaya çıkmasından önce gelir. Bu yüzden Tanrı seçmiş olduğu her kişiye ilk önce etten yeni bir yürek veriyor. Öyle ki bu kişiler, yeni yürekle Ona inanabilsinler.

 

Şimdi “Kesin Kurtuluş” düşüncesini çürütmek için, insanların ortaya koyduğu birkaç ayete bakalım:

 

Yuhanna 1.29 “Yahya ertesi gün İsa’nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi: ‘İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!”

 

Buradaki anahtar kelime “Dünyanın günahını ortadan kaldıran”dır.

 

Yuhanna 3:16 “Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.”

 

            Üzerinde durmak istediğimiz kelime: “Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki ”

 

Yuhanna 6:33 “Çünkü Tanrı’nın ekmeği, gökten inen ve dünyaya yaşam verendir.”

 

            Anahtar sözcüğümüz: “Dünyaya yaşam veren” kelimesidir.

 

Yuhanna 6:51 “Gökten inmiş olan diri ekmek ben’im. Bu ekmekten yiyen sonsuza dek yaşayacak. Dünyanın yaşamı uğruna vereceğim ekmek de benim bedenimdir.”

 

            Çok açıkca anlaşılacağı gibi bu ayetleri birbirine bağlayan ortak ayetler “Dünya kelimesidir.” Buradaki soru şudur: “Dünya” kelimesinin kullanılması, İsa’nın her bir insan için ölmesini gerektirir mi?Tabi ki sizlere vereceğim cevap: “Hayır”dır. Bu gibi ayetleri mutlaka kullanıldığı bölüm içersinde değerlendirmeliyiz. Yuhanna İsa’nın “kendisine ait olanlara geldiğini” söylüyor. Ve tabi ki İsa’nın kendisinde olanlar, “İsrail” ya da “Yahudiler”dir.

 

Bizler biliyoruz ki Yahudiler zaman içersinde, Tanrı’nın sevgisinin İsrail’le kısıtlı olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Tabi ki bu da çok büyük bir hataydı. Bunun yanlış olmasının sebebi, eski peygamberlerin, Tanrı’nın merhametinin dünyayı kapsayan bir merhamet olduğuna yönelik görümleri vardı. Ör: İşaya’nın görümünde, tüm uluslar Sion dağına çıkıyorlardı. İşte Yahudilerin bu kısıtlı, at gözlükleriyle gördükleri Tanrı sevgisinin salt Yahudilerle sınırlı olduğu görüşüne karşılık; Yuhanna bu anlamda diyor ki: “Tanrı’nın Kuzusu, tüm dünyanın günahını ortadan kaldırmak için gelmiştir.” Sadece Yahudilerin değil. 

 

Yani bu ayetlerin anlatmak istediği şey, Tanrı’nın merhametinin sedece bir ulus ya da bir gruba değil; dünya üzerindeki tüm uluslara uzandığıdır. Yani kurtuluş, tek bir tip insanla kısıtlı değildir. Bu Kurtuluş sadece Yahudilere değil, her ırka, her ulusa ve her tür gruba veriliyor. Bu ayetler bizleri İsa Mesih’in kendi zamanında yaşayan insanların gördüğü kısıtlı Yahudi görüşünden çıkararak; tüm peygamberlerin görüşlerinde tarif ettiği evrensel, global bir kurtarış görüşünü sunuyor.

 

            Bununla ilgili bir başka önemli ayet de:

 

1.Yuhanna 2:2 “Kendisi günahlarımızı ve yanlız bizim günahlarımızı değil, bütün dünyanın günahlarını da bağışlatan kurbandır.”

 

Yine burada kafamızda beliren soru: “Tüm dünyanın günahları”dır. Bu ayet, İsa Mesih’in dünya üzerindeki her insan için özel olarak öldüğü anlamına gelmez. Tabi ki Yuhanna İncil’i için söylediğimiz herşey, kolaylıkla buraya da uygulanabilir. Yuhanna’nın Yahudi bir elçi olduğu çok açıkca bellidir. Bu nedenle burada Yuhanna’nın yaptığı, Müjde’nin sırf Yahudiler için değil; Yahudi ve Grekler için geldiğini söylemesidir. Aslında bu bölümde çok daha fazla bir anlam vardır. Bunu da içinde bulunduğu metnin dahilinde göz önüne almalıyız.

 

            Yuhanna burada kime konuşuyor?

 

Yuhanna burada yanlış öğretilerle sarsılmakta olan bir kiliseye konuşuyor. Bu kilisede kendilerinin eşsiz ve özel bir bilgiye sahip olduğunu iddia eden öğretmenler vardı. Öğrettikleri şey de; “her türlü günahtan özgür olma” öğretisiydi. Bu öğretilere 1.Yuhanna 1.bölüm’ün ilk 10 ayetinde nasıl cevap verildiğini görebilirsiniz. Yuhanna burada açıkca, üst tabakadaki ruhsal kişilerin sahip olduklarını söyledikleri özel bilgiye saldırmaktadır. Bu yüzden ilk 4 ayette, Müjde’nin herkes tarafından açık olarak görülen doğasından bahsetmektedir. 1. ayette Yuhanna “Bu Yaşam Sözüyle ilgili olan Müjde öylesine açıktır ki; bizler onları işittik, gözlerimizle gördük ve ellerimizle dokunduk.” diyor. 2. ayette “Yaşam açıkca göründü ve biz ona tanıklık ediyoruz.”ki gerçek, herkes tarafından anlaşılabilir; ulaşılabilirdir.

8. ve 9. ayetlerde de, bu insanların sahip oldukları bilginin kendilerine günahsızlık özelliği verdiği düşüncesine karşı çıktığını görüyoruz. 8. ayette “Günahımız yok dersek” , 10. ayette “Günah işlemedik dersek” diyor. Yuhanna’nın bunları, İsa Mesih’e iman ettiğini söyleyen fakat artık günahlı olmadığını düşünen insanlara karşı söylediğini tekrar hatırlatmak istiyorum. İşte bu nedenle diyor ki “İsa bizim ve O’na iman edecek herkesin günahlarımız için ölmüştür.” Yahudi ya da Grek, fark etmez. Burada Yuhanna’nın yapmak istediği şeye çok dikkat etmenizi öneriyorum. Onun yapmak istediği şey, İsa ile ruhsal anlamda üst tabakada olan kişiler arasındaki ilişkiyi kırmaktır. İsa, insanlar arasında ayrım yapan, onlara kategorilerine göre saygı gösteren değildir.

 

            Bütün bu söylediklerimin ışığında kullanılan “dünya” kelimesi, her türlü sınıfı ve ulusu kapsayan insanlara aittir. Pavlus’un Galatyalılardaki sözlerine dönecek olursak; bu kurtuluş hem Yahudi, hem de Grekler içindir. Erkek ya da kadın, köle ya da özgür olanlar içindir. Gördüğünüz gibi İsa, Kurtuluşu sadece belirli bir tür insanla kısıtlamıyor. İşte buradan da açıkca görüldüğü gibi Yuhanna, kendilerinin İsa Mesih’le çok özel bir ilişkiye sahip olduklarını söyleyen üst tabakadaki ruhsal kişilere karşı çıkıyor.

 

Titus 2:11 “Çünkü Tanrı’nın bütün insanlara kurtuluş sağlayan lütfu ortaya çıkmıştır."

 

Burada üzerinde durmamız gereken nokta, Tanrı’nın “tüm insanlara” kurtuluş sağladığı düşüncesidir. Eğer buradaki “bütün” kelimesi dünya üzerinde yaşamış, yaşamakta ve yaşayacak olan (erkek ve kadın olmak üzere) tüm insanlar için geçerliyse; o zaman bu düşünüş şunu gerektirir: Herkes kurtulmak zorundadır. Aynı zamanda bizler İncil’de, İsa Mesih’teki imana gelmeyen insanların sonsuza dek kaybolacağını söyleyen birçok ayet olduğunu da biliyoruz.

 

            Tüm bunlar ışığında buradaki “bütün insanlar” ifadesi, istisnasız herkesi kapsayan bir “bütün” ifadesi değildir.

 

Yeni Antlaşma’da öğretilen “Kefaret öğretisi” ışığı altında, buradaki bütün insanlar arasında fark gözetilmeyen “her sınıf” anlamını taşır. Bunu biraz daha değişik bir şekilde ifade etmek gerekirse şöyle diyebiliriz: Çünkü Tanrı’nın her tür insana kurtuluş sağlayan lütfu ortaya çıkmıştır. Bu noktada aklımızda şöyle bir düşünce belirebilir: “Acaba böyle düşünmek, Kutsal Kitaba söylemediği bir anlamı yüklemek midir ?”

 

            Ama Pavlus’un zengin olanlara yaptığı uyarıyı bir düşünün! Çok açık olarak şunu diyor: “Para sevgisi, her türlü kötülüğün kaynağıdır.” Bizler bu ayeti alarak şöyle diyemeyiz: “İnsanlık tarihinde insanlar tarafından işlenmiş her günahın sebebi paradır.” Yani Pavlus çok doğal bir anlamda: “Dikkat edin, para sevgisi her türlü günahın temelinde yatan sorundur.” diyor.

 

Timoteyus’daki “her türlü günah” ya da “her günahın” ifade ettiği anlam, buradaki aynı “bütün” insanlarda kullanılan terimdeki “her tür” insanlarla aynı anlamdadır.

 

Titus bölümünü başka bir bölümle ilişkilendirmek istiyorum:

 

Koloseliler 1:23 “Yeter ki, duyduğunuz müjdenin verdiği ümitten kımıldamadan, imanda temellenmiş ve yerleşmiş olarak kalın. Ben Pavlus, gök altındaki bütün yaratılışa duyurulan bu müjdenin hizmetkarı oldum.”

 

            Üzerinde dikkatle durmanızı istediğim kelime şu: Pavlus burada, gök altındaki bütün yaradılışa duyurulan müjdeden bahsetmektedir. Kullanılan “bütün yaradılışa” kelimesiyle Pavlus’un kastettiği, kendinin hayatta olduğu zamanda yaşayan “her tür, her yaratık” anlamına gelmiş olması imkansızdır. Pavlus’un hayatta olduğu bu zamanda, daha müjdenin kendilerine ulaştırılmadığı sayısız insan vardı. Bu yüzden Pavlus, “bütün yaradılışa” terimini kullandığı zaman, her yaratığı, her insanı, her kadını ve her erkeği kastetmiyor. Burada sadece anlatmak istediği şey, müjdenin kısa bir zamanda, ne kadar geniş bir alana yayıldığıdır. Esas odaklandığı şey, her çeşit insandır. Müjdenin iyi olan tarafı, insanların kendi aralarında çıkardıkları sorunların her birine çözüm sunuyor olmasıdır. Yine müjde hem erkek,hem kadına; hem zengin, hem fakire; hem efendiye, hem köleye; hem güçlüye, hem güçsüze; hem düşünürlere, hem herhangi bir işte çalışanlara; hem Yahudilere, hem Greklere verilir.

 

            İşte Pavlus bu anlamda “müjde bütün yaradılışa duyurulmuştur.”diyor.

 

Ne zaman içinde “dünya”, “her”, “bütün” gibi kelimelerin geçtiği ayetleri görürsek; Yeni Antlaşmanın içinde bulunduğu bu tarihsel yapıda, anlamda bunları değerlendirmeliyiz. Bölümleri de aynı tarz bir düşünüşle değerlendirmek gerekir.

 

2. Korintliler 5:14-15 “Bizi zorlayan, Mesih’in sevgisidir.yargımız şu ki, bir kişi herkesin uğruna öldü; öyleyse hepsi öldü. Evet, Mesih herkesin uğruna öldü. Öyle ki, yaşayanlar artık kendileri için değil, kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan Mesih için yaşasınlar.”

 

            Bu ayetler bizlerin Kutsal Kitaba bakarken, her zaman bir önceki ve sonraki bölümleri okumamızı teşvik eden iyi örneklerdir. Ayetlerin içindeki bazı kelimeleri seçmek, bir öncekileri ya da sonrakileri çıkarmak bizlerin sıkca yaptığı şeylerdir. Sadece 14. ayete bakıp: “bir kişi, hepsi uğruna öldü.”, 15. ayete bakarak da: “Mesih, herkes uğruna öldü.” diyebiliriz. Ama bu iki ayette fark edilmesi gereken şey, “herkesin” kelimesinin kimi tanımladığını görebilmektir. Burada karşımıza çıkan ölmüş ve diriltilmiş İsa’dır. Bunu destekleyen başka bir bölüm de Romalılar 6. bölüm’dür. Çünkü bu bölüm, İsa ile halkı arasındaki birlikteliği gösterir. İsa öldüğünde; biz de O’nunla beraber öldük. O dirildiğinde; biz de O’nunla birlikte dirildik. Mesih’in ölümü ve dirilişi arasında bir birlik olduğu gibi; aynı şekilde bizlerin de İsa Mesih’teki ölümümüz ve dirilişimiz arasında da bir birlik vardır. Bu yüzden 2.Kor. 5:14 ölüm, 15. ayet de diriliş üzerine konuşur.

 

2.Korintliler 5:14 “yargımız şu ki, bir kişi herkesin uğruna öldü. Öyleyse hepsi öldü.”

 

            Eğer bu doğruysa; “herkes için öldü” kelimesi dünya üzerinde yaşamış ve yaşamakta olan “herkes” için, her insan için öldüğü anlamına gelemez. Çünkü biz hiç şüphesiz biliyoruz ki, her insan Mesih’le birlikte ölmedi.

 

15. ayet yine “herkesin uğruna öldüğünü” söylüyor. Bu “herkes” kimdir? Yaşayanlar, O’nun diriliş gücüyle yaşayanlar. Öyle ki yaşayanlar artık kendileri için değil; kendileri uğruna ölmüş ve dirilmiş olan için yaşarlar. Bu yüzden İsa, (limitsiz anlamda) yaşayan “herkes” için değil; Kendi aracılığıyla yaşayanlar için ölmüştür. Bu ayetler içinde kullanılan “herkes” ya da “bütün” kelimelerinin kapsamını, yine kendisi içinde barındırmaktadır.

 

            Soru: İncil’in yazıldığı ilk metinlerde de aynı kelimeler (Bütün, hepsi gibi) mi kullanılıyordu? Orjinal kelimeler bunlar mıydı?

            Cevap: Evet. Bizlerin İncil okurken karşılaştığı güçlük şudur: Ayetleri yorumlarken, kültürel içerik dahilinde değerlendirememek. Yani bizlerin ayete anlam yüklemesi değil; ama yazıldıkları kültür ve dönem içersinde ne anlam ifade ettiğini ortaya çıkarmaya çalışmaktır.

 

            Soru: Bizler Tanrı Sözünü duyurduğumuzda, O’nun iradesi doğrultusunda, Kendisi bizimle birlikte çalışır. Paylaştığımız kişilerden hiç biri Tanrı’nın seçtikleri dahilinde değillerse; hiçbiri iman etmediyse, ne düşünmeliyiz? Sizce iman etmemelerinin sebebi, Tanrı’nın onları seçmeyişinden mi yoksa bizden kaynaklanan birşey mi?

            Cevap: Burada sadakatlilik ya da adanmışlık düşüncesini hemen atmak istemiyorum. Ama iki şeyi hatırlamamız gerekiyor. İlk olarak bizim üzerinde durmamız gereken şey, yapacağımız işin sonuçları değil; ama müjdeciliğimizde adanmışlığımız ve sadakatimiz olmalıdır. Eğer ben bu ölü insanlar arasında müjdecilik yapıyorsam; zaten onların hiçbirşey yapamayacağını bilebilmeliyim. Bu yüzden de Tanrı’ya güvenmem gerektiğini bilerek müjdelemeye çıkarım. Eğer ben sürekli sonuçlara bakarak müjdecilik yapmaya kalkarsam; bu ya insanların karar vermesi ve inanması için, onları yönlendirici metodlar kullanmama ya da müjdeye inansınlar diye müjdeyi şekillendirip değiştirmeme yol açacaktır. İste bu yüzden bizler sadece Tanrı’nın yüceliğini, görkemini bildiririz ve geri kalan işi O’na bırakırız. İkinci olarak, Tanrı’nın Krallığının ilerleyişi, bizlerin bireysel olarak gösterdiği çabalara bağlı değildir. Tanrı Krallığının ilerlemesi, kilisenin toplu görevidir, bireylerin değil. Buradaki sorun kişilerin nerelerde, kimlere paylaştığı değil; bizlerin bir beden olarak müjdeyi dünyaya duyurabilmesidir.

 

İşte bu yüzden teşviğimiz kırıldığında; Rab’bin dünyadaki tüm kiliseleriyle olan ortaklığımızı düşünerek paylaşım açısından teşvik olabiliriz. Çünkü Rab çalışmaktadır. Belki Amerikan kiliseleri ölü insanların diriltildiğini şu an için görmüyorsa bile; bizler Türkiye’de çok insanların Rab’be geldiğini biliyoruz. Ve Rab’bin hala diri olduğunu bildiğimizden, bu bile bize devam etmek için teşvik veriyor.

 

            Soru: İsa Mesih’in Kutsal Kitap’ta birçok kez kişilere “imansızlar” ya da “böyle bir iman görmedim” dediğini görüyoruz. O zaman iman edenlerle, etmeyenler arasındaki ayrımı bize biraz açıklayabilirmisiniz?

            Cevap: Bu noktada yapacağınız şey, ilk bölümlerde anlatılan şeyleri kullanmak olmalıdır. İmansızlığımızın sorumluluğunun yine bizlere ait olduğunu, zira kendimizi günah içersinde mahvettiğimizi anlatmıştık. Müjde bizlerle sahip olduğumuz yetiye göre değil; sahip olduğumuz sorumluluklara göre konuşur. Yeni yürek doğası hakkında neler söylediğimizi hatırlayacaksınız. Bizlerin yaptığı seçimlerin sorumlulukları yine bizlere aittir. Yani İsa Mesih’in bazılarında gördüğü iman bile, yine Kutsal Ruh’un çalışışının bir sonucudur. Var olan ve uygulanan iman, sorumlu bir kararın sonucudur. Yeni bir değişim, yeni bir yürek, bizleri yeni seçimler yapmaya yeterli kılar.

 

            Sorunun Devamı: Tanrı’nın lütfu, önceden belirlenmişse; kişinin Tanrı önünde seçme özelliği yok ise; o zaman neye dayanarak suçluyoruz? Yani Adem’den gelen özelliğimizle hepimiz kör isek; nasıl oluyor da bazılarımız görüyor ve bazılarımız göremiyor?

            Cevap: İşte, eğer kişi kendini kör etmişse bu o kişinin suçudur. Şayet ben elime bir kalem alıp gözlerime batırsam ve sonra da: “Ah, bu benim suçum değil” dersem; sizce bu mantıklı mı? Yani Hristiyanların müjdeyi duyuruş şekli bence müthiş birşeydir. İslamiyette, kör bir insanın gözlerinin açılabilmesi için, görmesi gerektiğini söylüyorlar. Biz de şunu söylüyoruz: “Tanrı kör bir insanın görebilmesi için, önce bir görüş verir.” Ama diğer inançlar onlara görebilmesi için ilk önce görmesi gerektiğini söylerler. Eğer bizleri kör eden Tanrı olmuş olsaydı; o zaman itiraz etmeye hakkımız olurdu. Ama bizler kendimizi kör etmiş durumdayız.

 

            Soru: Genel lütfun herkesin üzerine döküldüğünü, kurtaran (dökülen) lütfun da kötülerin daha da kötüleşmesini engellediğini söylediniz. Çünkü hala kötülükler devam ediyor. Bunu biraz daha açıklamanız mümkün mü?

            Cevap: Kutsal Kitaptaki genel lütuf dediğimiz şey, Tanrı’nın sevgisinden ve merhametinden kaynaklanır. Eğer sadece kendimize, insanlığa bakacak olsaydık, şu anki hayat kesinlikle bugünkü gibi mümkün olmazdı. Çünkü Tanrı’nın sevgisi olmasaydı ve bazı şeyleri kısıtlamasaydı hayat şu andaki kadar bile olmazdı. Eğer Tanrı bizlerin günahlı doğasının dışsal eylemlerini kısıtlamamış olsaydı; şu andaki insanın sosyal yapısı kesinlikle mümkün olmazdı. İşte bu yüzden Tanrı’nın genel lütfu vermesinin amacı; birlikte yaşamanın zevklerini tam olarak tadabilmemiz içindir. Ama verilen genel lütuf bile bizleri Tanrı’ya inanmaya karşı sorumlu tutmaktadır. Genel lütufa ilişkin Tanrı bilgisi, Pavlus’un Romalılar 1. bölümde bahsettiği bizlerin bastırdığı bilgidir.

 

            Soru: Çin’e ilk olarak Müjde’yi götüren bir adama, hasta yatağında son nefesini veren babası için ağlayan oğul “biraz daha erken gelseydiniz, belki babam müjde’yi duyar ve kurtuluşu alırdı.” dediğinde, müjdeci de oğulla beraber ağlamıştı. Seçilmişlik öğretisinin dışında, beni Rab İsa’nın buyruğuna geri döndürmeye iten güç, bu insanların İsa Mesih’siz ölmemelerine olan arzudur, içteki bir ateştir. Bence herşeyi seçilmişlik öğretisi altında paketleyip bir kenara koymamalıyız. Kişiler için “nasılsa bu kişi seçilmemişti” deyip atamayız. Seçilmişlik öğretisi dışında, insanların kurtulmasına ilişkin kişilerin içindeki bu arzuyu, bu isteği, bu ateşi Tanrı planı dahilinde kullanıyor. Bence insanların kaybolmasına ilişkin içimizde duymamız gereken bu üzüntü sadece Reform ya da Presbiteryen görüşte bir insanın sahip olması gereken birşey değildir. Aynı ızdırabı sayısız teologlar, sayısız Hristiyanlar paylaşır. Ama seçilmişlik öğretisi, duyduğum bu üzüntü içersinde bana ümit verir. Eğer kilise içinde duyduğu bu ızdıraba dayanarak işler ve Müjdeyi duyurursa, eminiz ki çabalarımız sonuçsuz kalmayacak. Yine müjdenin zamanımıza kadar yayılmış olmasının, zamanlamaların, yerlerin, kapsamların hepsi Tanrı’nın gizli planları dahilinde olmasındandır. Gerçekten bazı şeyleri anlayamıyoruz. Müjde neden Çin’e daha önceden gitmedi? Ya da Hindistan’a daha sonra gitti? Seçilmişliğe inanan bir kişiysen, fakat bir misyonerin sahip olduğu isteği, heyecenı duymuyor ve bu ızdırabı paylaşmıyorsan; seçilmişliğe inanmadığını iddia ederdim.

 

Kefaret Kavramına ilişkin birkaç pratik şeyi paylaşmak istiyorum:

 

            1.)Tanrı: “Ben, kadınlara ve erkeklere olası değil; kesin bir kurtuluş sunuyorum.” diyor.

 

            2.)Mesih’le olan ilişkimiz hakkındadır. Eğer ben İsa’ya inanıyorsam; ve İsa’ya inanan birçok insan da kurtulamadan ölmüşse, ben kendi kurtuluşumdan nasıl emin olabilirim? Evrensel kurtarışın insanlarda oluşturduğu bu sağlıksız, dengesiz düşünce, kişilerin kendisine bakıp sonuca kadar gidebilmek için kendi gücünden kaynaklanarak devam ettirmek gerektiğini düşünmesidir.

 

            3.)Kesin kurtuluş öğretisini benimseyerek; insanlara tam ve açık bir müjdeleme yapılabilir mi? Bunun cevabı evetdir. Ör: sabah televizyonu açtınız. Bir mağazanın % 50’ye varan büyük bir indirim yaptığını duydunuz. Bu duyurunun gerçek olabilmesi için, mağazada, bulunduğunuz ilin yaşayan insan sayısı kadar malı bulunması mı gerekir? Daha az malı bulunuyor diye, yaptığı reklamdan ötürü mağaza sahiplerini bir avukat tutarak dava edemezsiniz. Yapılan bu duyuru gerçek bir fırsat olsa da, herkese yetecek kadar yeterli mal olmayabilir.

 

            4.)Etkin çağrı: Çağrı kelimesini kullandığımızda; bunu iki şekilde yaparız:

 

a)Müjde’nin evrensel çağrısı

 

Matta 13. bölümde hatırlayacağınız gibi 4 farklı toprak türü vardı. Tanrı, bu toprak cinslerine bakıp, sadece verimli toprağa tohumunu ekmedi. Çok basitce her tarafa ekti. Bu yüzden İsa Matta 22. bölümde “çağrılanlar çok, ama seçilenler azdır.” diyor. İşte bu nedenle bizler müjde’yi duyururken insanların farklılığına ve karakterine bakmadan,Tanrı’nın tohumları geniş bir alana yayan biçimiyle yapmalıyız. Bu çağrı, her erkek ve her kadına yapılan bir çağrıdır. Fakat İncil’de yapılan farklı bir çağrı biçimi vardır.

 

                        b)Kesin ve belirli bir çağrı:

 

Sadece dışsal değil, içseldir de. Hiçbir zaman reddedilmez. Her zaman etkin ve etkilidir. Bu, Baba Tanrı’nın müjdenin evrensel bir duyuruyla insanları Kutsal Ruh’u aracılığıyla içsel birliğe çağırmasıdır. Bu çağrıya cevap verip, vermemeyi, bu seçimi bize bırakmaz. Bu, Tanrı’nın amaçlarını yerine getiren güçlü isteği ve gücüdür. Bu çağrıyla birlikte bizler Mesih’le birleştiriliriz ve kurtarışından gelen tüm ayrıcalıkleri deneyimler, yaşarız.

 

Romalılar 1:6-7 “İsa Mesih’in çağrılmışları olan sizler de bu uluslardansınız. Tanrı’nın Roma’da bulunan ve kutsal olmaya çağrılan bütün sevdiklerine, Babamız Tanrı’dan ve Rab İsa Mesih’ten size lütuf ve esenlik olsun.”

 

Dikkat edin, bu tür çağrıda insanlar İsa Mesih’e ait olmak üzere etkin olarak çağrılırlar. Bu çağrının amacı bellidir. Kutsal olmaya yapılan bir çağrıdır.

 

1.Korintliler 1.9 “Sizi, Oğlu Rabbimiz İsa Mesih’le paydaşlığa çağırmış olan Tanrı güvenilirdir.”

 

Dikkat ederseniz Tanrı, bizleri Oğlu’yla birlikte paydaşlığa çağırmaktadır. Bu çağrı Tanrı’nın amaçlarını yerine getiren, gerçekleştiren güçlü ve etkili bir çağrıdır. Hatırlamamız gereken şey, çağrının, Tanrı’nın güçlü, yüce lütfunun ve gücünün bir işleyişidir. O bizi çağırır. Biz O’nu değil. Nasıl bizler kendimizi aklayamaz, yenileyemez ya da diriltemezsek; kendi kendimizi de çağıramayız. Hatırlamamız gereken şey, Kutsal Ruh’un bizleri dünyada aracılar olarak insanları çağırmak için kullanmasıdır.

 

Elçilerin İşleri 16:14 “Bizi dinleyenler arasında Tiyatira kentinden Lidya adında bir kadın vardı. Mora boyanmış kumaş ticareti yapan Lidya, Tanrı’ya tapan biriydi. Pavlus’un söylediklerine kulak vermesi için Rab onun yüreğini açtı.”

 

Burada 13. ayette dikkat ederseniz, müjde paylaşılıyor. Bunu dinleyenlerden bir tanesi de Lidyaydı. Orada başka kadınlar da vardı. Dışsal çağrı her birinin kulağına gitti. Fakat Tanrı’nın özel olarak kalbini açtığı kişi Lidya’ydı. Bu dışsal çağrıyla Kutsal Ruh, içsel çağrıyı etkin hale getirir. Bu şekilde Lidya Pavlus’un verdiği mesajı almaya yeterli kılınır. Ve işte bu da Pavlus’un Romalılar 11. bölümde söylediği “iman, duymakla gelir.” sözüne açıklık getirir. Bu örnek de bizlere insanlarla paylaşırken müjdenin iyi, anlaşılır, çok sağlam ve kesin hatlarla belirlenmiş bir şekilde hazırlanmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bu çağrı değiştirilemez bir çağrıdır. Pavlus, Romalılar bölümünde (11:29) Tanrı’nın armağanlarının, çağrısının değiştirilemez olduğunu söyler.

 

Romalılar 8:28-30 Tanrı’nın kendisini sevenlerle, amacına göre çağrılmış olanlarla birlikte her durumda iyilik için etkin olduğunu biliriz. Tanrı, önceden bildiği kişileri, Oğlunun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi. Öyle ki Oğul birçok kardeşler arasında ilk doğan olsun. Tanrı, önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri yüceltti.”

 

Efesliler 1. bölüme değindiğimiz gibi, bu bölüm de çok önemlidir.

 

Romalılar 8:30. ayete dikkatle bakarsanız, göreceksiniz ki; tüm bu zincirleme olan karanlığın tam ortasında çağrılmış olduğumuz gerçeği vardır. Pavlus, bunu kullanarak, Tanrı’nın Kutsal Ruh’u aracılığıyla yaptığı çağrının ne kadar değişmez bir doğaya sahip olduğunu gösteriyor. Yine bu çağrı, seçilmişlikte kökleniyor. Tanrı, seçtiği kişileri çağırdı. Yine anlamamız gerekiyor ki, çağrı her zaman için aklanmada ve yüceltilmede sonuçlanır. Bir insanın hayatındaki çağrısının Tanrı’nın kurtarıcı amaçlarından dolayı kaynaklanmadığını söylemek; imkansızdır. Anlamamız gereken bir başka şey de, Tanrı’nın kadir lütfu, bizlerin günah işlemesi için bir sebep değildir. Hiçbir zaman şunu diyemeyiz: “Ben çağrıldım, ben aklandım, ben yüceltildim. Bunların hepsi benim için sunuldu. Ben artık istediğim yaşamı yaşayabilirim.” Romalılar 1:7 ayette okuduk. Bizler kutsal olmaya çağrıldık. Kutsal nedir? Kutsal kişi, kutsal olan kişidir. Bizler kutsal bir yaşam yaşamaya çağrıldık.

2.Timoteyus 1-9 da aynı şeyi söyler. Bu yüzden bizler Mesih’le olan birlikteliğe yanlızca Tanrı’nın çağrısı, O’nun bir işi sonucu çağrıldık. Bu noktada şu terimi belirtmemiz gerekir. Birçok kişi bu kavramı kullanmak için “Karşı Konulmaz Lütuf” ifadesini kullanır. Kısıtlı Kefaret terimi gibi, “Karşı Konulmaz Lütuf” da doğru şekilde açıklandığı zaman kabul edilebilir bir kavramdır. Zannederim bu düşünce çoğu zaman yanlış bir izlenim yaratıyor. İnsanlar bu “Karşı Konulmaz” kelimesini duyduklarında, Tanrı sadece bizlerden daha büyük olduğu için, bizlerin iradesi karşısında işlediğini düşünüyorlar. Bir anlamda sanki Tanrı bizim saçımızdan yakalayıp, bağıra çağıra Kendi Krallığına sürüklüyor gibi bir izlenim yaratırlar. Ama hiçbir şey, gerçekten bu kadar uzak olamaz.

 

Yuhanna 6:44, 65 “Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikce, o kimse bana gelemez. Bana geleni de son günde dirilteceğim.” “Sizlere, ‘Baba’nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez’ dememin nedeni budur dedi.”

 

İsa burada: “Baba bana kimseyi çekmedikce, o kime bana gelemez.” diyor. Bizler Tanrı’nın çağrısının ne kadar güçlü ve etkili olduğunu söylemiştik. Bu çağrı sonucunda da bizler İsa Mesih’le bir birlikteliğe başladığımızı vurgulamıştık. Burada Yuhanna’nın kullandığı kelimeleri kullanırsak; Tanrı’nın çağrısı o kadar güçlü ve etkilidir ki; bizler bu çağrı sonucunda İsa Mesih’e geliriz.

 

            Peki bunun sebebi nedir?

 

Çünkü bu çağrılmışlığın ya çekilmişliğin ilk meyvesi, yenilenmektir.

 

Yuhanna 3:3,5 “İsa ona şu karşılığı verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkca Tanrı’nın Egemenliğini göremez.” “İsa şöyle cevap verdi: ‘Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh’tan doğmadıkca Tanrı’nın Egemenliğine giremez.”

 

Bizler yeniden doğduk. Artık yeni bir konumumuz var. Hezekiyelin bizlere vaad ettiği etten yüreği artık aldık. Bizleri yenileştirmede Kutsal Ruh işini yapmaktadır. Taştan yüreğimiz artık çıkarılmış ve etten yürekle değiştirilmiştir. Ve bu yeni yüreğin gösterdiği ilk tepki, yeni seçimlerdir. Yeniden doğmanın ilk meyvesi iman ve tövbe’dir. Ve yeniden doğmuş olan bizler, Tanrı’nın Krallığını kucaklayarak, bu şekilde Krallığa gireriz. Bizler yeniden doğarız ve Tanrı’nın Krallığına gireriz. Ya da Yuhanna 6. bölümün sözcükleriyle, bizler yeniden doğarız ve İsa’ya gelmek için yeterli kılınırız.

 

            Daha önce yaptığımız bir ayrımı tekrar söylemek gerekirse; Tanrı bize birşeyi zorla yaptırmaz. Ama o şeyi yapmayı arzulamamızı sağlar. Çağırmak ve yeniden doğmak, Tanrı’nın Kadir işleyişidir. Sadece O’nun işleyişidir. Fakat bunlar bizlerin kalbinde iman ve tövbe sonuçlarını üretirler. Tanrı karşılıksız ve kudretle bizler üzerine sevgisini döker. Ve bu sevgi, bizlerin yüreklerini öylesine değiştirir ki; bunun sonucunda da yüreklerimiz tek bir şey yapabilir: O’nu sevmek!   Bu çok basit bir şeydir. Bizler O’nu severiz. Çünkü önce O bizleri sevdi.

 

            Soru: İçsel çağrı Tanrı’nın çağrısıdır dedik. Tanrı istemedikce hiç kimse O’nu arayamaz. Seçilmişler secede içsel çağrıyı alanlar mı? Ayrıca Lidya gibi müjdeyi dışsal bir çağrıyla alanlar da seçilmişlerdendir diyebilir miyiz?

            Cevap: İman, Tanrı Söz’ünü duyarak gelir. Kutsal Ruh müjde aracılığıyla içsel çağrıyı insanlara verir. Bir örnekle açmak gerekirse: susuzluktan ölen birini düşünün! Suyu aktaran boru çok önemli. Ama daha da önemlisi susuzluğu gideren içindeki sudur. Dışsal vaaz, boru gibidir. (Araçtır.)

 

            Soru: Daha önce seçilmişlik konusunda Yahuda ve Petrusla ilgili verdiğiniz örnekte: “bu iki kişinin, ikisi de düşmüşse, ve farklı davranıyorlarsa; (biri iyi, diğeri kötü ) bu farklılık, Mesih’ten kaynaklanır.” demiştiniz. Bunu biraz daha açıklayabilir misiniz?

            Cevap: Bu örneği sadece İsa Mesih’in çarmıhtaki ölümünün her ikisi için de aynı anlamı ifade edip, etmediğini göstermek için kullanmıştım. Eğer Yahuda gerçekten Tanrı ile barıştırılmış bir kişi olsaydı; eğer Tanrı’nın Yahuda’nın günahına karşı olan öfkesi gerçekten dindirilmiş olsaydı, eğer gerçekten kurtarılmış olsaydı ve eğer İsa’nın ölümü gerçekten onun ölümünü, suçluluğunu ortadan kaldırmış olsaydı; o takdirde Yahuda nasıl kayıp olabilirdi ki? İşte bunu anlatabilmek amacıyla bu örneği vermiştim. Çünkü İsa herkes için ölmüşse ve Yahuda’nın da günahları ortadan kaldırılmışsa; Tanrı neye dayanarak onu suçlar ki? O takdirde Tanrı Oğlu’nu ele vermiş olmaktan da suçsuzdur Yahuda. Tanrı sadece günahkarları mahkum edendir. Yahuda’nın günahı zaten ödenmiştiyse; bu nasıl olur? Ve bunun sonucunda yanlızca şu söylenebilir: Tanrı adil değildir.   

 

            Soru: Seçilmemiş kişilerin, seçilmemişlik şartlarında vicdanlarına göre yargılanacaklarını öğrenmiştik. Bu doğru mu? Bunun böyle olacağına dair öğreti Müjde’de nerededir?

            Cevap: Romalılar 1. ve 2. bölüm bunun hakkındadır. Bu çok karışık. Zira Pavlus farklı biçimlerle cevaplamaya çalışıyor.

 

            Soru: Tanrı’nın öfkesinin dinmesi Kutsal Kitap’ta kan dökerek olduğunu biliyoruz. “Tanrı’nın öfkesini dindirmek”ten sürekli bahsettiğimizde, sanki karşımızda canavar ve kana susamış bir Tanrı var gibi. Düşünüldüğünde, sevgisiyle bağdaştırılamıyor. Bunu açıklar mısınız?

            Cevap: Tanrı’nın bizlere karşı olan öfkesi, kontrolden çıkmış bir sinir değildir. O’nun öfkesi adeta, sevgisinin geri çevirilmesinden, ihlalinden kaynaklanır. Bizler İncil’den Tanrı’nın Kutsal olduğunu biliriz. Ve bu Kutsallık özelliği de diğer tüm özelliklerini destekler. Yani Tanrı sinirlendiğinde bile, bu Kutsal bir öfkedir. Hiçbir zaman konrolden çıkmış, dindirilmesi gereken bir canavar öfkesi değil.

 

            Soru: Daha önce “Tanrı Kutsaldır. Ve bizler kutsal olmaya çağrıldık” derken; şu ayrımı yapmamız gerekmiyor mu? “Kişisel bir güçle, kutsallaşmaya değil, kutsal bir yaşam sürdürmeye çağrıldık.

Yeni bir yürek aldım. Yeniden doğdum. İman etmezden önceki günahları da eylem olarak işlemiyorum. Ama yürekte bu günahları taşıyorum. Fakat yaşamıma taşımıyorsam bile, bu benim kutsal bir yaşam sürdürdüğüm anlamına mı gelir?

            Cevap: Bununla ilgili birkaç şey söylenebilir. Önce ilk soruna cevap vereyim. Kutsal adını almak, belirli bir konumda olmayı gerektirir. Bizler Mesih’te yeni bir yaşama sahibiz, ve bu yüzden kutsallarız. Bizler artık ayrılmış insanlarız. Bizlerin ayrılmışlığı, kutsal adını almamız; sahip olduğumuz bu konumu açığa çıkaracak şekilde yaşamamızı gerektirir. Ve zaman ilerledikce bizler İsa Mesih’le yürüdükce; sahip olduğumuz bu konumu hayatlarımızda daha da ortaya çıkarmaya başlayacağız. Biz doğru insanlarsak, bu gerçek de zamanla yaşamlarımızda görünecektir.

Evet, göklerde olan Baba’mız mükemmel olduğuna göre; bizlerin amacı da mükemmel olmaktır. Ama bunu bu hayatta hiçbir zaman yapamayacağız. Bizler yüceltileceğimiz güne bakıyoruz. Fakat lütfun bize sağladıklarından yararlanarak, bu amaca doğru ilerliyoruz. Bunu yaparak İsa’ya yücelik getiriyoruz. Ama yine biliyoruz ki, güçsüzlüğümüzde Tanrı’nın gücü açığa çıkarılmakta.

 

            İkinci soruna cevap olarak da şunu söyleyebilirim.

 

Bizler Hristiyan olduğumuzda içimizde başlayan değişiklik, daha bariz olan şeylerde gerçekleşir. Ör: davranışlarımız gibi. Aslında bizler Mesih’e geldiğimizde, günah hakkındaki anlayışımız olması gereken kadar derin değildir. Şu an içinde yaşadığın şey, Kutsal Ruh’un senin içinde işleyişidir. Belki de tüm bunlar Kutsal Ruh’un, içine düştüğün bu çelişkiyi sana gösterip; senin gözlerini açarak, daha önce farkına varmadığın derinlikteki günahlarını fark etmeni sağlamak, seni değiştirmek için, içinde işleyişi olabilir. Ve tabi ki günah hakkındaki anlayışın ne kadar büyür ve ne kadar derinleşirse; İsa’nın senin için yapmış olduklarına hamdin o denli çoğalacaktır.

 

            Soru: Romalılar 9. bölümde seçilmişlikle ilgili açık bir ayet var. Esav ve Yakup. 15. ayetin ikinci kısmı “merhamet ettiğime merhamet edeceğim ve acıdığıma acıyacağım.” Bu ayetlerde Tanrı neyi anlatmak istiyor?

            Cevap: Tanrı burada Kendi iradesine göre yaptığı seçimdeki bağımsızlığını göstermeye çalışır.

 

            Sorunun devamı: Ama üzerinde yaşadığımız memleketin insanlarında kadercilik oldukca fazla. Bu ayetler kadercilik sistemine uymuyor. Daha önceki derslerde söylediğiniz gibi İslami düşüncede “kişilerce herşey yapılmış olsa bile,Tanrı’nın takdirine kalmış.” Demek ki Tanrı sonunda neye karar verirse, o olacak. Ama İncil’de görüyoruz ki, bizler İsa inanlıları kararı hayatlarımızda yaşıyoruz ve eminiz. Esav ve Yakup olayı kadercilik midir, değil midir?

 

            Cevap: Romalılar 9. bölüm, daha önce bahsettiğimiz Yuhanna 1:12. ayete çok benziyor. Yuhanna bizlerin Tanrı çocukları olduğumuzu söylerken, bunun insan isteğinden değil; Tanrı’nın isteğinden kaynaklandığını vurguluyor. En azından bu, İslamiyetten iki şekilde farklı: Tanrı verdiği vaadlere çok açık bir şekilde Kendisini adamıştır. Müjde’ye inananlar kurtulacaktır. Bunu vaad etmiştir. Buna Söz vermiştir. Yani hiçbir insan cennetin kapısına gelip, sarsarak: “ben Sana inanmıştm, Sen beni kabul etmedin!” diyemeyecek. Ama İslamda, kişinin iyi işleri, kötü işlerinden fazla olsa da; Tanrı onu cennetine almak zorunda değildir.

 

Diğer farklılık ise, Tanrı başkaldıran ve puta tapan bir ırkla ilgilenmektedir. Ve sadece buna dayanarak bile, Tanrı bizleri mahkum edebilir. Ama harika olan şey, bu baş kaldıran ırktan hiç kimsenin sayamayacağı kadar çok sayıda ırk kurtaracak, çıkaracak olmasıdır. Biliriz ki, İslama göre insanlar temel olarak iyidir. Bu yüzden de iyi insanlar kati Tanrısal iradenin altındadırlar. Yani O ne isterse, insanlara da o olur.

 

            Soru: Romalılar 2:14-15’te, özellikle 15. ayetin sonundaki “Vicdanları buna tanıklık eder. Düşünceleri de onları ya suçlar, ya da savunur.” Onların sahip oldukları kendi vicdanları mı nasıl hüküm giyeceklerine sebep oldu? Yani ne tür bir hüküm giyecekleri, kendi vicdanlarına mı bağlı?

            Cevap: Burada açıkca Tanrı’nın Yasa’sına sahip olmayan, tamamen farklı bir grup insandan, sadece kalplerde değil, Tanrı Söz’ünde yazılan Yasa’dan bahsediyor. Bu Yasa’ya sahip olmayan diğer uluslardan olan kişiler ne olacak?   Tanrı’nın Yasa’sı bu kişilerin kalplerinde yazılıdır. Ve işte kalplerindeki Yasa onları suçlar ve yargılar. Çünkü bu Yasa’ya yeterince uyamazlar.

 

            Sorunun devamı: Bu kişilerin Sonsuz Yaşama girmeleri söz konusu mu?

            Cevap: Mesih’siz tabi ki hiçbir hayata sahip olamazlar.

            Sorunun devamı: O zaman bu kişilerin nerede olacaklarına dair birşey söyleyebilir misiniz?

            Cevap: Pavlus’un burada kullandığı düşünce akışına göre; onlar kaybolacaklar. Ama Müjde’yi reddettikleri ya da Musa’nın Yasa’sını ihlal ettikleri için değil. Zira duymamışlardı bile. Ama bu kişilerin kaybolmalarının ya da yargılanmalarının sebebi, Tanrı’nın kendi yüreklerinde verdiği esinlemeye bile uygun şekilde yaşayamadıkları için.

 

            Soru: Peki bu kişilerin, cennette ya da cehennemde olabileceklerine dair bir karar alabilir miyiz? Müjde’yi duymayan ve kötülük yapmayan kişilerin cehenneme gideceklerini söyleyebilir miyiz?

            Cevap: Evet. Zaten kötülük yapıyor olmalarıdır. Tanrı’nın içlerindeki Yasa’sına uymamamaları kötülüktür. Ör: diyelim ki bu odadaki kişilerin Müjde’den ve İncil’den haberi yok. A ve B konuşurlarken;.A, B’ye, C hakkında yalan söz söyledi. Ve C, hakkında konuşulan bu yalanı duydu. Ve o da D’ye: “bu kişi benim hakkımda yalan söyledi. Bu kişi çok kötü bir insan.” dedi.

 

C, başka bir zamanda herhangi biri için yalan söylerse, o zaman Tanrı da C’yi çok kötü bir şekilde cezalandıracaktır. Çünkü A, B’ye, senin hakkında (C) yalan söylediğinde C’nin yüreğinin yargısı: “Bu yanlış bir şey.” demişti. Ama sen de (yani C) aynı şeyi yaptın.

 

C, kendi kalbinde, kendi kendini mahkum etmiş oldu. Ama bu konuda Tanrı adildir.

 

Romalılar 2:12 “Kutsal Yasa’yı bilmeden günah işleyenler Kutsal Yasa olmadan da mahvolacaklar.”

 

Buna göre sorduğunuz soruda “günah işlemeyenler” diyorsunuz. Bir insan nasıl günah işlemez ki?

 

            Sorunun devamı: Lütfu aldık. İsa’ya imanla yeniden doğduk. Artık günah işlememeliyiz. Ama hala yaptığımız iyi işlerde bile günahın olduğunun bilincindeyiz. Bu çerçeveden baktığımızda; iman etmeyen ya da duymayan kişilerde hiç günahsız demek istemiyorum. Sanki onlar arasında da sınıf farkı var gibi.

 

            Cevap: Bence buradaki sorun kötüyü nasıl tanımladığımızda yatıyor.

 

Romalılar 1. bölümde Pavlus’un, kötülüğü nasıl tanımladığına bakalım:

 

Romalılar 1:29-31 “Her türlü haksızlık, kötülük, açgözlülük ve kinle doldular. Kıskançlık, öldürme hırsı, çekişme, hile ve kötü niyetle doludurlar. Dedikoducu, yerici, Tanrı’dan nefret eden, küstah, kibirli, övüngen, kötülük üreten, ana baba sözü dinlemeyen, anlayışsız, sözünde durmaz, sevgiden yoksun ve acımasız insanlardır.”

 

32. ayet şöyle diyor: “Böyle davrananlar ölümü hak etmiştir.” Dikkat ederseniz bu listede “adam öldürmek” gibi işleri yapanlar var. Bunlar ölüme layıktırlar. Tabi ki bahsedilen ruhsal ölümdür. Ama katillerin bulunduğu aynı listede yer alanlar arasında, anne ve babasına itaatsizlik eden insanlar da var. Küçükken anne ve babasına tam itaat eden var mı? Ya da her zaman itaatsizdiysek, ölümü hak ediyoruz.demektir. Yani katiller de, ebeveynlerine itaatsiz olanlar da Tanrı’nın gözünde aynı sonuca layıktır.

 

 

 

 

5.)Kutsalların Dayanması: Şimdiye kadar konuştuklarımızın en doruk noktası buradadır. Baba Tanrı tarafından İsa Mesih’le birlikteliğe çağırılan ve kendisinde Tanrı’nın Ruh’u bulunan insanlar, sonuna kadar dayanacaktır.

Romalılar 8:29-30 “Tanrı, önceden bildiği kişileri, Oğlunun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi. Öyle ki, Oğul birçok kardeşler arasında ilk doğan olsun. Tanrı, önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri yüceltti.”

Tanrı önceden belirlediği kişileri çağırdı. Çağırdıklarını akladı ve akladıklarını yüceltti. Buradaki soru şudur:

            Kutsal Ruh aracılığıyla İsa Mesih’te birlikteliğe çağırılan ve aklanan kişi herhangi bir zamanda kaybolabilir mi? Tanrı’nın önceden belirlediği amacı bozulabilir mi?

            Kesinlikle Hayır.    Pavlus burada, çağırılanların ve aklananların “belki” yüceltileceklerini ya da yüceltilebileceklerini söylemiyor. Diyor ki: “aklanmış olanlar yüceltilmiştir.”

Baba’nın iradesi hiçbir zaman yenilemez. (yenik düşmez.)

 

Yuhanna 6:37, 39, 40, 44 “Baba’nın bana verdiklerinin hepsi bana gelecek ve bana geleni ben asla kovmam.” “Beni gönderenin isteği şudur: bana verdiklerinden hiçbirini yitirmeyeyim, ama son günde hepsini dirilteyim.” “Çünkü Babamın isteği, Oğul’u gören ve O’na iman eden herkesin sonsuz yaşama kavuşmasıdır. Ben de böylelerini son günde dirilteceğim.” “Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikce, o kimse bana gelemez. Bana geleni de son günde dirilteceğim.”

 

Dikkat ederseniz burada Tanrı’nın bizleri çağıran lütfu diriltiyor. Diriltmeden bırakmıyor. İsa 39. ayette şöyle diyor: “Babanın bana verdiklerinin hiç birini yitirmeyeyim ama son günde hepsini dirilteyim.” Çağrılmışlıktan dirilmeye ve yüceltilmeye kadar, her birinin aralarında bozulamayacak bir bağ vardır.

 

Yuhanna 10:28-29 “Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Onları Baba’nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez.”

 

Burada karşımıza çıkan şey şudur:

 

Bizlerin teminatı, Tanrı’nın iradesinde köklenmektedir. Pavlus’un sözlerini kullanırsak; İsa diyor ki: “Hiçbirşey bizi Mesih’teki Tanrı sevgisinden ayıramaz.” Hiçbirşey.  Ölüm bile bizleri Babamızın sevgisinden, O’nun elinden alamaz.

 

Filipeliler 1:6 “Sizde iyi bir işe başlamış olan Tanrı’nın bunu, Mesih İsa’nın gününe dek bitireceğine güvenim vardır.”

 

Tanrı işini her zaman bitirir. Bu iş de kurtuluş işini kapsar. Tanrı’nın işinde, içinde işlemeye başladığı fakat bitirmediği hiç kimse yoktur.

 

1.Petrus 5:10 “Sizi Mesih’te olan kendi sonsuz yüceliğine çağıran ve tüm lütfun kaynağı olan Tanrı, kısa bir süre acı çekmenizden sonra kendisi sizi yetkinleştirecek, pekiştirecek, güçlendirip temellendirecektir.”

 

Tanrı’nın lütfunun kapsamına bakın! Bizler tam olarak yüceltilmek için çağrıldık. Dikkat ederseniz Petrus, bu süre zarfında acı çekeceğimizi de söylüyor. Tanrı’nın bu acıları hayatımızda bizleri daha güçlü, daha sağlam ve daha kararlı yapmak için kullanacağını bildiriyor. Tanrı’nın kutsalları mutlaka sona kadar dayanacaktır.

 

Bunu daha net anlayabilmek için, birkaç konuya değinmek istiyorum:

 

Matta10:22 “Benim adımdan ötürü herkes sizden nefret edecek. Ama sona kadar dayanan kurtulacaktır.”

 

Tanrı’nın kutsalları, sona kadar dayanacaktır! Fakat Kutsal Kitabın sahip olduğu bu dengeye, bizler de sahip olmalıyız. Sadece dayanan kişiler kutsallardır. Bunun anlamı şudur: İsa Mesih’e iman etmekle herkes sonsuza kadar kurtulacak anlamına gelmez. Dayanmasız iman ikrarı, hiçbirşey ifade etmez. Yuhanna 8. bölümde şöyle diyor: “Eğer benim sözümü, buyruklarımı yerine getirirseniz; öğrencilerim olursunuz.”

 

İbraniler 3:14 “Başlagıçtaki güvenimizi gevşemeden sonuna dek sürdürürsek Mesih’e ortak olmuş oluruz.”

 

Bu ayetler, Matta 10. bölümde işlediğimiz ayetlere çok benziyor. Bu mektubu yazar, acı çekmekte olan kutsallara yazmakta. Bu mektup, karşılaştıkları zulümlerin içinde kendi imanlarından emin olmayan ve Yahudiliğe geri dönüp-dönmeme konusunda çatışan Yahudilere yazılmış

.

İbraniler 4:14 “Gökleri aşmış olan büyük başkahinimiz Tanrı Oğlu İsa varken, açıkca benimsediğimiz inanca sımsıkı sarılalım.”

 

Diyor ki: “benimsediğimiz inanca sımsıkı sarılalım.” Diyelim ki bir insan İsa Mesih’e imanını ikrar ediyor. İnanlı hayatına başlıyor ve sonra tamamen düşüyor. Bizler bu kişi için: “Tabi ki o kutsaldı, zira yıllar önce Mesih’e imanını ikrar etmişti.” diyoruz.

 

İşte İncil kendi içinde bu çeşit bir imanı sorgulamaya başlıyor. Yani bu imanın, gerçek iman olmadığını söylemeye başlıyor. Bir imanlının günah işleyeceği gerçektir. İnanlıların ciddi günahlar işleyebileceği bile gerçektir. Ör: Davud’u düşünün! Adam öldürdü ve zina yaptı. Ya da İsa’yı inkar eden Petrus’u düşünün! Ya da bir kutsalın, uzun bir zaman süreci içersinde günaha düşmüş olması da mümkündür.

 

            Ama tüm bu örneklere baktığımızda görüyoruz ki; Kutsal Ruh bu kişilerin içinde çalışarak yeni bir iman ve yeni bir tövbe var ederek; onları Rab İsa’daki payadaşlıklarına tekrar getirmektir. Ve buda şu ayeti kanıtlar.

 

1.Yuhanna 3:9 “Tanrı’dan doğmuş olan, günah işlemez. Çünkü Tanrı’nın tohumu onda yaşar. Tanrı’dan doğmuş olduğu için günah işleyemez.”

 

Gerçekten Tanrı’dan doğmuş olan çocuğu, hiçbir zaman kendini günaha bırakamaz. Ama İsa Mesih’e iman eden bir kişinin, günaha düşmesi ve bu günahlı haline devam ediyor olması halinde, bu kişinin kurtuluşunun kesinliği, Kutsal Kitap ayetleri ile çatışır.

 

Yuhanna 15:6 “Bir kimse bende kalmazsa, çubuk gibi dışarı atılır ve kurur. Böylelerini toplar, ateşe atıp yakarlar.”

 

İsa kendisinde kalmayan insanların, hiçbir zaman O’nda olmadıklarını söylüyor. İşte burada insanın sırf iman etmesi ile; içinde yaşamaya devam ettiği imanın farkını (gerçek iman-geçici iman) görüyoruz.

 

Buna pratik olarak bir uygulama verelim:

 

Kutsalları dayanacağı öğretisi; bir inanlının, Tanrı’nın bizlere lütfunu vermek üzere sağladığı araçlara karşı kayıtsız kalması anlamına gelmez. Vereceğim örnekte, bir inanlının amacına doğru ilerlerken, yaşantısının doğasını göreceğiz.

 

Filipeliler 3:13-14 “Kardeşler, ben kendimi henüz bunu kazanmış saymıyorum. Ancak şunu yapıyorum: geride kalan her şeyi unutup ileride olanlara uzanarak, Tanrı’nın Mesih İsa aracılığıyla yaptığı göksel çağrıda öngörülen ödülü kazanmak için hedefe doğru koşuyorum.”

 

Pavlus: “Hedefe doğru (Diriliş Gününe) bakıyorum. Ben henüz oraya ulaşmadım. Ama oraya gitmek üzereyim, ve sahip olduğum her gücü kullanacağım.” diyor.

 

            Aynı şekilde bu kutsalın örneği, bizlerin de örneği olmalıdır. Yani bizlere verilmiş olan tüm güçleri, bu son diriliş günündeki amaca ulaşmak için; her türlü çabayı sarfetmek üzere kullanmamız gerekiyor. Ör: dua ve tapınma, Kutsal Kitap, hizmetlerimiz ya da paydaşlığımız.   Tanrı bütün bunları, İsa Mesih’i takip ederken kullanmamız için bizlere vermiştir. Fakat bu lütuf araçlarının (dua, tapınma, hizmet etmek v.s.) ardından giderken; hatırlamamız gereken son bir şey vardır:

 

            Bunlar, Tanrı’nın lütfunu kazanmamızı sağlayacak şeyler değildir. Yani bunları yaptığımız takdirde, bizlere ek olarak verilecek bir kurtuluş garantisi değildir. Biz bunlar aracılığıyla; Tanrı’nın koruyucu gücünü deneyimler, yaşarız. Ör: Dua ederiz ve bizlerin dua edişi, Tanrı’nın bizleri görkeme, yüceliğe ulaştırışının bir aracıdır. Ama dua edişimizin daha geniş kapsamlı bir amacı olduğunu hatırlamalıyız. Yani başkahinimiz olan İsa, bizim için dua etmektedir. Ve bizleri teselli eden Kutsal Ruh, bizlere aracılık eder. Onların duaları aracılığıyla bizler Tanrı’nın gücüyle korunuruz. Ör: Petrus’u ve İsa Mesih’i inkar edişini düşünün! Petrus’u koruyan kendi sevgisi ve imanı değildi. Onun hayatı İsa Mesih’in kendisi için ettiği dualar aracılığıyla kurtulmuştu. Hatırlarsanız son akşam yemeğinde İsa Petrus’a, şu sözleri söylemişti: “Simon, Simon! Şeytan seni bir buğday tanesi gibi alıp götürmeyi istedi. Ama imanın kaybolmasın diye, senin için dua ettim.” İsa Petrus’un bu reddediş günahını önceden biliyordu.

 

            Tanrı’nın lütfunun bizlere verildiği bu araçları arzularız ve bunlar aracılığıyla da korunuruz.

Şimdi de “Kurtuluşun kaybedilebileceği” anlamına gelen ayetlere bakalım:

 

Matta 13:5, 7 “Kimi, toprağı az olan kayalık yerlere düşmüş. Toprak derin olmadığından hemen filizlenmişler.” “Kimi, dikenler arasına düşmüş. Dikenler büyümüş, filizleri boğmuş.”

 

Bu benzetmenin manasını hatırlayın. Ekinci burada, müjdeyi müjdeleyen kişi olarak resmediliyor. Farklı topraklar da, müjdenin kendilerine duyurulduğu farklı tür insanlar. Bu son tür toprak, tohumun gerçekten meyve verdiği, filizlendiği topraktı. Yani Tanrı’nın yüreklerinde çalıştığı ve bu verimli toprağı var ettiği ve bunun aracılığıyla da müjdenin bu topraklara ekilip, filizlendiği insanlar vardır. Geri kalan tüm insanlar, bu üç tür toprağa benzetilirler. Çoğu insan da birinci toprak gibidir. Dikkat edin, ekinci tohumları atıyor ve bazıları yol kenarına düşüyor. Ve kuşlar gelip, bunları yiyor. Bazı insanlara Tanrı Söz’ü ulaşıyor, fakat hiçbir etki yaratmıyor. Fakat 5. ve 7. ayetlerde, ikinci ve üçüncü tür toprağa dikkat edelim! İlk başta müjdeyi bir kabul ediş vardı ama daha sonra hemen yok oldu. İkinci ve üçüncü tür toprak örneğindeki gibi insanların her zaman var olacağını biliyoruz. Bir Pazar kiliseye gelebilirler. İbadet esnasında ellerini kaldırıp: “ben İsa’ya iman etmek istiyorum.” diyebilirler. Belki kilise yaşamına iki, üç, beş, hatta altı ay bile devam edebilirler. Ama birden onları hiç göremez olursunuz. Nasıl olduklarını sormak için onları ararsınız. Ama onlar bir daha sizi aramazlar. Ve daha sonra, İsa Mesih’e ya da müjdeye, hiçbir ilgi duymadığını öğrenirsiniz. Böyle biri, sonsuza kadar korunan ya da güvende olan bir kişi midir? Bu insan son günde yüceltilecek midir?    Hayır.. Bu yanlış bir başlangıçtı ve İsa “bu da kötü toprağa ekilen bir tohum gibiydi.” diyor. Ama “iyi toprak, sonuna kadar iyi meyve verecektir.” diyor.

 

İncil’in fark etmemizi istediği şey şudur:

 

Bazı insanların yanlış başlayıp; yanlış şekilde, imandan düşebilecekleri ve bu tür kişilerin de gerçek kutsallar olduğunun söylenemeyeceğidir.

 

Çoğu zaman, kurtuluşunuzu kaybedebileceğinizi kanıtlamak için kullanılan başka bir bölüme bakalım:

 

İbraniler 6:4-6 “Bir kez aydınlatılmış, göksel armağanı tatmış ve Kutsal Ruh’a ortak edilmiş, Tanrı sözünün iyiliğini ve gelecek çağın güçlerini tatmış oldukları halde yoldan sapanları yeniden tövbe edecek duruma getirmeye olanak yoktur. Çünkü Tanrı’nın Oğlunu adeta yeniden çarmıha geriyor, aleme maskara ediyorlar.”

 

İnsanlar bu ayetlere bakarak: “bu özellikler, tam bir Hristiyanın sahip olduğu özelliklerdir. Ve bir Hristiyan da düştükten sonra, artık geri dönmesi imkansızdır.” diyorlar. Ama böyle düşünmek, bu ayeti yanlış anlamaktır.

 

Bu ayetler Yahuda gibi birini çok net olarak tanımlamaktadır. Yahuda, Tanrı’nın yanında, O’nunla beraber 3 yıl yürüdü. Bu süre zarfında İsa’nın öğretilerini dinledi. Diğer elçiler gibi, onun da Tanrı’nın mucizevi bir aracı olmadığını düşünmek için hiçbir sebep yoktu. Hemen şunu dediğinizi duyar gibiyim: “Kesinlikle bu doğru olamaz!”    Ama İsa’nın Matta 7. bölümdeki sözlerini hatırlayın: “o gün çoğu insan şöyle diyecek: ‘Rab bizler Senin adında peygamberlik etmedik mi? Senin adında cin çıkarıp; birçok mucizeler yapmadık mı? Bizler de Kutsal Ruh’un ortakları olarak tanınmayacak mıyız?’ Ama İsa şöyle diyor: “Sizleri hiç tanımadım.”

 

            Bu bölüm yanlış bir başlangıcın ne kadar kötü ya da ne kadar derin olabileceğini gösteriyor.

 

Eski Antlaşma’daki Saul, bu ayet için mükemmel bir örnektir. Tanrı tarafından meshedilmiş bir kişiydi ve İsrail için Tanrı tarafından kullanılmıştı. Bu kadar güzel bir başlangıca rağmen; büyücüler ardından koşarak ölmüştü. Yönlendiriliş için, diri olan Tanrı’ya bakmak yerine; bunların ardından koşmuştu.

 

İşte bu yüzden Yeni Antlaşma bizlerin, yalancı iman konusundaki gerçekeri anlamamızı istiyor. İsa: “Çok iyi bir başlangıç yapacak insanlar vardır. Ama onlar sanki kendi kusmuklarına dönen köpekler gibidirler.” diyor.

 




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.