[BÖLÜM 4]
DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDAN DUYULAN AĞLAYIŞ
BİR BEBEK AĞLADI. DUDAKLARI ARASINDAN ÇIKAN AĞLAYIŞ SESİ, TÜM insanlık tarihinin gidişatını değiştirdi. Tüm Batı uygarlıkları, tüm Yakın Doğu tarihi, yani insanların başından geçen tüm olayların rotası bu ağlayıştan etkilendi.
Meşhur bir atasözü, “şeytan detaylardadır” demesine rağmen, Tanrı detaylardadır diye beyan etmek daha doğrudur. İlahi taktir öğretişi, Tanrı’nın ilahi taktir kuralının, büyük küçük, iri ufak, sınırlı sınırsız her şeye uzandığını bildirir.
Küçük şeyler büyük sonuçlar doğurabilir. Şu özdeyişi hatırlıyoruz:
Çivi olmadığı için nal tutmadı;
Nal tutmadığı için at gitmedi;
At gitmediği için binici ilerlemedi;
Binici ilerlemediği için savaş kazanılmadı;
Savaş kazanılmadığı için krallık yok oldu;
Tüm bunların nedeni at nalının çivisinin olmamasıydı.
Tek bir çivi yüzünden tüm krallık yok oldu. Ayrıca, Oliver Cromwell’in böbreğindeki bir kum tanesinin İngiltere ve Dünya tarihinin yönünü değiştirdiği, Çin’deki bir kelebeğin kanat çırpışının dünyanın öbür ucundaki havayı eninde sonunda etkileyecek bir şekilde, havada karışıklık yarattığı söylenir. Küçük ama ölümcül bir mermi, bir Amerikan Güzelinin hayalini söndürdü. Küçük şeyler çok şeyler ifade edebilir.
Dünyanın dört bir tarafından duyulan ağlayış neydi? Hangi bebeğin ağlayış sesi, Dünya Gezegeninin kaderini değiştirdi? Bu ağlayış, Nil Nehri’nde sürüklenmeye bırakılan bir bebeğin ağlayışıydı.
İsrail’in çocukları, eski Mısır imparatorluğunun küçük bir arazisi olan Goşen bölgesindeki ayrıcalıklı durumlarından hoşnutlardı. Yusuf, Mısır’ı başbakan olarak yönetirken, babası ve kardeşlerini bu bölgeye yerleşmeleri için çağırdığında, bu mülk İsrail’e verilmiş oldu.
Fakat işler değişti. Belirli bir zaman geçtikten sonra, Mısır’ın başına Yusuf’u tanımayan yeni bir kral geçti. Yusuf’a verilen vaatler hafızalardan silindi ve yeni bir siyaset oluşturuldu:
Sonra Yusuf hakkında bilgisi olmayan yeni bir kral Mısır’da tahta çıktı. Halkına, “Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok” dedi, “Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terk ederler.” Böylece Mısırlılar İsrailliler’in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar. Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak İsrailliler’i amansızca çalıştırdılar. Her türlü tarla işi, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerde yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar. (Mısırdan Çıkış 1:8-14).
Yakup’un torunları, Mısır’da artık mahkum olmuşlardı. Köle yapılmış, köle işçi gibi işlem görüyorlardı. Firavun, onlara karşı karışık duygular besler oldu. Bir taraftan onların çalışmalarının ürününden hoşnuttu. İsrailliler, Mısır halkını ilerde olabilecek kıtlıklardan korumak amacıyla ambarlı kentler inşa etmek için çok çalıştılar. (Aslında burada bir ironi var. Bir önceki kıtlık, İsrailliler’in ilk olarak Mısır’a göç etmesine neden olmuştu). Diğer yandan, her zalim hükümdarın korktuğu gibi firavun da, baş kaldıran insan kitleleri tarafından doğacak bir ayaklanmadan korkuyordu. Yahudi nüfusunun sayısını ve gücünü denetim altına almak için, bu yeni firavun sınırlı bir soykırım emri verdi. Yeni doğan tüm erkek bebeklerin öldürülmesini emretti:
Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbrani ebelere şöyle dedi: “İbrani kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın.” (Mısırdan Çıkış 1:15-16).
Yahudi bebekleri askerlerin öldürmesini buyurmak, firavunun hoşuna gitmemişti. Bu görev, kendi halkını katletmeleri buyurulan İbrani ebelere yüklenmişti. Fakat bu İbrani ebeleri, nazikçe itaatsizlik etmek gibi kahramanca bir davranışla, bu görevi yerine getirmeyi reddedip bu itaatsizliklerini bir yalanla örttüler. (kibarca itaatsizlik etme gibi maruz görülebilir davranışlara ve affedilebilecek yalanın söylendiği uç durumlara örnek göstermek için, Hıristiyan ahlakını anlatan metinlerde bahsedilen ilginç bir olay).
Ama ebeler Tanrı’dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı’nın buyruğuna uymayarak erkek çocukları sağ bıraktılar.
Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, “Niçin yaptınız bunu?” diye sordu, “Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?”
Ebeler, “İbrani kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor” diye yanıtladılar, “Çok güçlüler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar.”
Tanrı ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı. Ebeler kendisinden korktukları için Tanrı onları ev bark sahibi yaptı.
Bunun üzerine Firavun bütün halkına buyruk verdi: “Doğan her İbrani erkek çocuk Nil’e atılacak, kızlar sağ bırakılacak.” (Mısırdan Çıkış 1:17-22).
Burada, Firavun’un emrine karşı durdukları için, ebelerin Tanrı tarafından lütuf bulduğunun yazması oldukça ilginç. Bu ebeler, Tanrı’nın yapılmasını yasakladığı şeyi yapmayı reddetmişlerdi. Bundan daha büyük ironi ise, öldürülecek erkek çocukların nehre atılması şartının koşulduğu emirde yatmaktadır. Erkek bebeklerin, ilerde Firavun’a tehlike teşkil etmemeleri için Nil nehrinde boğulmaları gerekiyordu.
Fakat, erkek çocuk doğuran İbrani kadınlardan birisi, oğlunu Firavun’un emrinden korumak için olağanüstü bir önlem aldı:
Levili bir adam kendi oymağından bir kızla evlendi. Kadın gebe kaldı ve bir erkek çocuk doğurdu. Güzel bir çocuk olduğunu görünce, onu üç ay gizledi. Daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca, hasır bir sepet alıp katran ve ziftle sıvadı. İçine çocuğu yerleştirip Nil kıyısındaki sazlığa bıraktı. Çocuğun ablası kardeşine ne olacağını görmek için uzaktan gözlüyordu. (Mısırdan Çıkış 2:1-4)
Bundan daha büyük ironi ise, bu İbrani annenin, oğlunu, ölüme yollanmış bebeklerin yeri olan nehre teslim etmesidir. Fakat bu anne, içine su alıp batmasın diye asfalt ve ziftle su sızdırmaz bir şekilde yaptığı ilkel kayık ile bebeğini boğulmaktan korudu. Eğer bebeğini Tanrı’nın ilahi taktirinin ellerine teslim eden bir anne arıyorsanız, o anne bu annedir! Kadın, sepeti suya indirdi ve akıntıya bıraktı. Sepeti suya indirirken bu kadının da, İbrahim’in oğlu İshak’ı sunağa yatırdığı andaki kadar, oğlunun kurtulacağına dair ümit etmesi için bir sebebi vardı.
Bugüne kadar bilimin uğraştığı en sinir edici sorunlardan birisi de, hareket eden nehrin kesin hareketini ve akış yönünü doğru bir şekilde önceden tahmin etmektir. Nehirlerde, hiçbir belirti olmadan akıntının yönünü değiştirecek girdap ve anaforlar oluşur. Nil nehrinde yüzen bir sepet, görünmeyen kayalardan, yüzen ağaç dallarından ve hatta timsahlardan zarar görebilirdi. Bir çok anne bebeğini, görülme ve bakılma ümidi olan hastanelerin kapısına bırakır. Ancak bu annenin tek ümidi, nehri yaratan ve nehrin alçalmasını, nehrin akıntısını tamamen idare eden Tanrı’nın görünmeyen eliydi.
Çocuğun ablası, nehrin yanında durmuş, akıntıyla sürüklenen sepeti uzaktan izliyordu. Ablası da kardeşini, görüş alanında tuttuğu sürece onu izleyerek kendi taktirini uyguluyordu. O an, sepetin üzerinde sadece bebeğin ablasının ve Tanrı’nın gözleri vardı.
Sonra ilginç bir şey, rastlantı, şans eseri veya tesadüfi denilebilecek bir olay oldu. Birisinin gözleri, bu yüzen tekneyi gördü. Bu gözleri nehre bakmaya iten şey bir tahmin konusudur. Belki de buna bebeğin ağlayışı neden olmuştu:
O sırada Firavun’un kızı yıkanmak için ırmağa indi. Hizmetçileri ırmak kıyısında yürüyorlardı. Sazların arasındaki sepeti görünce, Firavun’un kızı onu getirmesi için hizmetçisini gönderdi. Sepeti açınca ağlayan çocuğu gördü. Ona acıyarak, “Bu bir İbrani çocuğu” dedi. (Mısırdan Çıkış 2:5-6).
Yüzen sepeti o yerde ve o anda görme işi, yeryüzündeki tüm insanların arasından firavunun kızına denk gelmişti. Eğer bu bir rastlantıysa, o zaman bu rastlantı en olağanüstü rastlantılardan birisidir. Kutsal Kitap, firavunun kızının, bebek suda yüzerken bebeğin ağlayışını duyduğunu söylemiyor. Firavunun kızı sepeti getirttiğinde bebek ağlıyordu, bu da benim ilk olarak, firavunun kızının dikkatini suya çeken şeyin bir ağlayış olduğuna şüpheyle bakmama neden oluyor. Bu ağlayış şiddetli bağırma da olabilir, yumuşak bir ağlayış da. Her halükarda, çocuk keşfedildi ve Firavun’un kızında merhamet duygusu uyandırdı.
Bir başka ironi de burada var. Bu genç kızın babası, katı bir yüreğe sahip bir insanlık örneği olarak tarihe geçmiştir. Mısırdan Çıkış bölümü boyunca söylenen bu nakarat, Firavun’un katı yüreğini tekrar tekrar tasvir etmektedir. Ancak, Firavun’un kızının yüreği yumuşaktı. Irkı ne olursa olsun ağlayan bebeklere karşı merhameti vardı. Çocuğu kurtarmaya iten bir annelik içgüdüsü sergiledi.
Firavun’un kızının, bebeğin İbrani olduğunu fark etmesi önemlidir. Firavun’un kızının babasının verdiği emirden haberdar olduğu açıktır. Yardıma muhtaç İbrani bebeğine yardım etmeye tenezzül ederek, babasının öfkesini göze alan, krala karşı gelen bir prensesti. Eğer babasının emrine uysaydı, bebeği nehre geri atması gerekecekti ve bu da bebeğin sonu olurdu. O zaman “hikayenin gerisi” de olmazdı. Fakat bebeğin sonu böyle olmadı. Katiyen. Bebeğin sonu böyle olmamıştı çünkü prensesin kızı merhamet göstermişti. Bebek ağladı ...
Çocuğun ablası Firavun’un kızına, “Gidip bir İbrani sütnine çağırayım mı?” diye sordu, “Senin için bebeği emzirsin.”
Firavun’un kızı, “Olur” diye yanıtladı. Kız gidip bebeğin annesini çağırdı. Firavun’un kızı kadına, “Bu bebeği al, benim için emzir, ücretin neyse veririm” dedi. Kadın bebeği alıp emzirdi. Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavun’un kızı çocuğu evlat edindi. “Onu sudan çıkardım” diyerek adını Musa koydu. (Mısırdan Çıkış 2:7-10).
Bebeğin keşfini takip eden olaylar, bebeğin keşfi kadar şaşırtıcıdır. Uzakta duran bebeğin ablası, açık bir şekilde bebeğin nehirden kurtarıldığını gördü. Ancak bunun bir kurtuluş olup olmadığından emin olamadı; belki de bunu büyük bir felaket olarak görmüştü. Hızla düşünerek, Firavun’un kızına gidip bebeğe bir sütnine bulmak için gönüllü oldu. O zaman bebeğin ablası, Firavun’un kızının şefkatli bir yüreğe sahip olduğunu ve çocuğu öldürmeye eğilimi olmadığını anlamış olmalı.
Bir diğer ironi de, prensesin tek kelimelik cevabının bir hecesinin yarattığı büyük farklılıkta görülebilir. Çocuğun ablası bir sütnine bulmaya gönüllü olduğunda, Firavun’un kızı “Olmaz!” diyebilirdi. Tersine, “Olur!” dedi. Böylece, çocuğun ablası gidip annesini çağırdı ve son ironi de meydana geldi. Bebeğin bakımı için, ücret karşılığında bebeğin kendi annesi tutuldu. Firavun’un kızının eli aracılığıyla işleyen ilahi taktirin eli ile, bebek annesine geri verilmiş oldu.
Belki de, aslında bu son ironi değildi. Belki de son ironi, bebeğe annesi tarafından değil de prenses tarafından isim verilmesiydi. (Belki de bebeğin annesi önceden ona isim vermişti). Bebeğe ismini (ya da ikinci defa ismini) Firavun’un kızı vermişti ve bebeğin tarihte tanındığı isim, bu isimdi. Bebek sudan çıkarıldığı için ona Musa adı verildi.
Musa sadece, Firavun’un kızı tarafından kurtarılmamıştı. Ona, Firavun’un sarayının olanakları ile büyüme fırsatı da verilmişti. Tanrı’nın daha sonra ona vereceği görevler için çok önemli yer tutan Mısır kültürünün bilgi ve hünerlerinde eğitilmişti. Prenslik mevkisinin tüm faydalarıyla birlikte bir prens gibi yetiştirildi.
“Peki ya?” Oyunu Oynamak
İşte bu noktada, kendimizi “Peki ya?” oyunu oynamaktan alı koyamıyoruz. Peki ya Musa’nın annesi Musa’yı üç ay boyunca Firavun’un askerlerinden saklamasaydı? Peki ya Musa’nın annesi kamıştan bir sepet yapmasaydı? Peki ya bu küçük tekne, su sızdırıp nehrin dibine doğru batsaydı? Peki ya Firavun’un kızı, tam olarak sepetin nehirde yüzdüğü sırada nehrin yanında bulunmasaydı? Peki ya Firavun’un kızı merhamet göstermeseydi? Peki ya bebek ağlamasaydı?
“Peki ya?” oyunu, olasılıkları, yani olması ya da olmaması muhtemel olan şeyleri içerir. Bu şeyler de bağlı ve “gereksiz” olaylardır. Gerekli bir olay, başka türlü olamayacağına inandığımız bir olaydır.
Bizler, ard arda meydana gelen belirgin olayların, belirli doğa yasaları tarafından sağlandığını düşünmeye alışmışız. Yağmur yağdığında, bunun gerektirdiği sonuç olarak çimlerin ıslanacağını kabul ederiz. Genelde bu sonucu salt bir olasılık olarak görmeyiz. Felsefi açıdan, geçmişte her yağmur yağdığında çimlerin ıslandığına bakarak yağmur yağdığında mutlaka çimlerin ıslanacağı sonucuna kesin bir şekilde varamayız. Yarın çimlerin ıslanmasının bir olasılık olduğunu söyleyebiliriz. Yani, çimlerin ıslanması yağmur yağmasına veya hortumla çimleri sulamamıza ya da sabahleyin çiy yağmasına bağlıdır. Yine de, yağmur yağarsa bunun gerektirdiği bir sonuç olarak çimlerin ıslanacağını kabul ederiz. (Buradaki felsefi kuruntular, David Hume tarafından enine boyuna araştırılmıştır. David Hume, nedensel ilişkiler üzerinde ani bir duyumsal kuruntumuz olmadığını, fakat olaylar arasındaki düzenli veya alışılmış ilişkileri gözlemlediğimizi görmüştür.)
Olasılıklar sorunu, daha geniş bir sorun olan nedensellik ile bağlantılıdır. Nedensellik üzerinde daha sonra fazlasıyla duracağız. Şu anda bizi ilgilendiren sorun, olasılıkların Tanrı ile ilişkisidir. Sorun şudur, Herhangi bir şey Tanrı’nın görüş açısı dışında, olasılık sonucu mu olmaktadır? Tanrı’nın tüm olasılıkları bildiğini, fakat olasılık sonucu bilmediğini söylemiştik. İlk bakışta bu ifade, gizli bir kelime oyunu, filozoflara bırakılması gereken soyut bir düşünce gibi gelebilir. Ancak, Tanrı’nın ilahi taktiri anlayışını daha derinden araştırırken bu düşüncenin üzerinde birazcık düşünmek önemlidir.
İlahi taktir ifadesinin, en azından, önceden bilme kelimesiyle ilgili olan sözcüklerden türemiş olduğunu hatırlıyoruz. Önceden bilme, haklı olarak, Tanrı’nın her şeyi bilme gayesine aittir. Tanrı’nın her şeyi bilmesi, Kutsal Yazılar’da güzelce anlatılmaktadır. Örneğin Mezmur 139’a bir bakalım:
Ya RAB, sınayıp tanıdın beni.
Oturup kalkışımı bilirsin,
Niyetimi uzaktan anlarsın.
Gittiğim yolu, yattığım yeri inceden inceye elersin,
Bütün yaptıklarımdan haberin var.
Daha sözü ağzıma almadan,
Söyleyeceğim her şeyi bilirsin, ya RAB.
Beni çepeçevre kuşattın,
Elini üzerime koydun.
Kaldıramam böylesi bir bilgiyi,
Başa çıkamam, erişemem.
Nereye gidebilirim senin Ruhun’dan,
Nereye kaçabilirim huzurundan?
Göklere çıksam, oradasın,
Ölüler diyarına yatak sersem, yine oradasın.
Seherin kanatlarını alıp uçsam,
Denizin ötesine konsam,
Orada bile elin yol gösterir bana,
Sağ elin tutar beni.
Desem ki: “Karanlık beni kaplasın,
Çevremdeki aydınlık geceye dönsün.”
Karanlık bile karanlık sayılmaz senin için,
Gece, gündüz gibi ışıldar,
Karanlıkla aydınlık birdir senin için.
İç varlığımı sen yarattın,
Anamın rahminde beni sen ördün.
Sana övgüler sunarım,
Çünkü müthiş ve harika yaratılmışım.
Ne harika işlerin var!
Bunu çok iyi bilirim.
Gizli yerde yaratıldığımda,
Yeryüzünün derinliklerinde örüldüğümde,
Bedenim senden gizli değildi.
Henüz döl yatağındayken gözlerin gördü beni;
Bana ayrılan günlerin hiçbiri gelmeden,
Hepsi senin kitabına yazılmıştı.
Hakkımdaki düşüncelerin ne
değerli, ey Tanrı,
Sayıları ne çok!
Kum tanelerinden fazladır saymaya kalksam.
Uyanıyorum, hala seninleyim. (Mezmurlar 139:1-18).
Davut, bizlerin Tanrı tarafından tamamen ve kusursuz bir şekilde bilindiğimizi bildirmektedir. Tanrı, bizim söyleyeceklerimizi biz söylemeden bilir. Tanrı’nın başlangıçtan sonu görebilme gücü vardır. Tanrı’nın bilgisi en küçük detaylara kadar uzanır. Tanrı, bizim sadece ne diyeceğimizi değil, aynı zamanda söyleyebilmemiz olası her şeyi bilir. Tanrı muhtemel tüm olasılıkları bilir. Fakat, Tanrı’nın bilgisinde olasılık yoktur; Tanrı’nın bilgisi, bizim yapacağımız şeylere bağlı değildir. Tanrı’nın, yol ayrımında hangi yolu seçtiğimizi görmek ve daha kesin bir şekilde hangi yolu seçeceğimizi bilmek için beklemesine gerek yoktur. Tanrı, geleceği tam olarak bilir çünkü Tanrı geleceğe de karar verir.
İnsan tarihini etkileyen bir günde, Firavun’un kızının nehrin kenarına gitmesi Tanrı için beklenmedik bir şey değildi. Bebeğin ağlaması Tanrı’yı şaşırtmadı. Bebeğin ağlamasını, bebeğin tam ağladığı zamanda ağlamasını Tanrı düzenlemişti. Tanrı bunların hiçbirini şansa bırakmadı.
“Peki ya?”larla oynuyoruz ve bebek ağlamasaydı tarihin yönünün ne olacağı üzerinde fikir yürütüyoruz. Şöyle tahmin yürütebiliriz, eğer bebek ağlamasaydı, Musa diye biri olmazdı. Musa olmayınca, yanan çalılarda bir olay yaşanmazdı. Yanan çalı olmayınca, Mısır’dan çıkış da olmazdı. Mısır’dan çıkış olmayınca, Sina Dağı’nda Yasa verilmezdi. Yasa verilmeyince, peygamberler olmazdı. Peygamberler olmayınca, İsa olmazdı. İsa olmayınca, çarmıh olmazdı. Çarmıh olmayınca, kurtuluş olmazdı. Kurtuluş olmayınca, Hıristiyanlık olmazdı. Hıristiyanlık olmayınca, bildiğimiz gibi Batı uygarlığı da olmazdı. Tüm bunlar, eğer el yapımı bir sepetteki bebek, doğru zamanda ağlamasaydı meydana gelebilecek şeylerdi.
Fakat Tanrı’da “peki ya?” diye bir şey yoktur. Tanrı, ilahi taktiri detaylarda olan bir Tanrı’dır.