[BÖLÜM 3]
TEDARİK EDEN İLAHİ TAKDİR
“İBRAHİM SABAH ERKENDEN KALKTI,. . .” (Yaratılış 22:3).
İbrahim’in uykudan uyanmasını anlatan bu kısa söz, neredeyse zararsız olan bu ifade, üzerinde çok düşünülen bir konu olmuştur. Neden İbrahim, Tanrı’nın buyruğu uyarınca, en korkunç işlerden birisini yerine getirmesi gerektiği gün erkenden kalktı?
Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard, bu ifadeye tekrar tekrar yöneldiği ve bu ilk atanın neden erken kalktığını tahmin etmeye çalıştığı, Fear and Trembling (Korku ve Titreme) adlı bir kitap yazdı. Acaba İbrahim’in erken kalkmasının nedeni, Tanrı’nın onun önüne koyduğu görevde Tanrı’ya itaat etme konusunda hevesli ve çabuk olmayı istiyor olması mıydı? Acaba İbrahim’in erken kalkmasının nedeni, Tanrı’dan aldığı çağrının, İbrahim’in uykusuna eziyet edecek kadar ve uyumayı imkansız kılacak kadar canına sıkıntı vermesi miydi?
Kutsal Yazılar, bu soruları yanıtlamamaktadır. Burası kendi hayal gücümüze kalmıştır. Bununla birlikte ben, İbrahim’in erken kalkmasının, hizmet etme hevesinden çok, duyduğu acıdan ötürü olduğunu tahmin ediyorum. İbrahim kağıt üzerindeki bir kutsal değildi. Bizler gibi insani duygulara sahipti ve Tanrı’nın ona yapmasını buyurduğu şey, kesinlikle tüm ölümlülerin ruhunu büyük korkuyla kaplardı. Tanrı, İbrahim’den, Kierkegoard’ın “ahlakın bir süreliğine askıya alınması” diye adlandırdığı şeyi üstlenmişti. Tanrı, İbrahim’e adam öldürmesini buyurmuştu. Bu sıradan bir adam öldürme işi değildi. Tanrı, İbrahim’e kendi oğlunu öldürmesini emretmişti.
Doğru, İbrahim’e verilen bu buyruk, On Buyruğun Sina dağında Musa’ya verilmesinden önceydi. Kutsal Yasa, henüz taş tabletler üzerinde verilmemişti. Dolayısıyla “Adam öldürmeyeceksin” buyruğu bir yerde yazılı değildi. Fakat bu buyruk, Sina dağında özel bir vahiyle açıkça beyan edilmeden önce, yaratılışta insan yüreğine yazılmıştı. Musa doğmadan çok önce Kayin, yaratılışı itibarıyla kardeşini öldürmenin utanç verici bir suç olduğunu biliyordu. Habil’in kanının sesi yüzyıllar boyunca duyulmuştur. İnsan hayatına saldırıda bulunmak, Tanrı’nın benzeyişinde olana karşı saldırıda bulunmak olduğu için adam öldürmenin büyük bir suç olduğu, Tanrı’ya karşı işlenen bir suç olduğu Nuh’a ve Nuh’un soyuna açıklanmıştı.
Hayır, İbrahim’in adam öldürmenin Tanrı yasasına şiddetle karşı çıkma oluğunu bilmesi gerekiyordu ve İbrahim, daha sonraki nesillerin İbrahim’in Tanrısı olarak bilecekleri Tanrı’nın karakteri hakkında bildiği her şeye ters düşen sözleri duymuştu. Bu sözler, Tanrı’nın bir insan varlığına yükleyebileceği en zor denemelerden birine ait sözlerdi. Bu sözleri Yaratılış 22’de şöyle okuyoruz.
Daha sonra Tanrı İbrahim’i denedi. “İbrahim!” diye seslendi.
İbrahim, “Buradayım!” dedi.
Tanrı, “İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git” dedi, “Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.” (Yaratılış 22:1-2).
İbrahim’in yaşamındaki acı bir olayın özeti, fazlasıyla bu cümlelerde yer alıyor. Tanrı İbrahim’i denemeye tabi tutmuştu ve bu deneme İbrahim için büyük bir denemeydi. İbrahim’in yaşamı bu noktaya kadar, sıra dışı seviyede bir iman ile göze çarpıyordu. İbrahim, memleketini terk etmiş birisiydi ve sahip olduğu tek değerli şey, garip ve yabancı bir Tanrı’nın çağrılarına uyarak bilmediği bir ülkeye doğru seyahat etmekti. Aynı Tanrı, İbrahim’e şaşırtıcı bir vaatte bulunmuş ve bu vaadini kutsal bir antlaşma ile mühürlemişti. Tanrı, İbrahim’e ilerleyen yaşındayken, büyük bir ulusun babası olacağını ve soyunun göklerdeki yıldızlar, denizdeki kumlar kadar çok olacağını vaat etmişti.
İbrahim bu vaadi, karısı Saray yaşça ilerlemiş ve kısır iken almıştı. Fakat İbrahim, bu umutsuz durumda bile, vaadin bir gün yerine geleceğini ve mirasçısının kendi uşağı olan Şamlı Eliezer’den değil, kendi eti ve kemiğinden olan zürriyetinden gelecek bir oğul olacağını ümit ediyor ve Tanrı’ya güveniyordu.
İbrahim tabi ki de, vaadin yerine gelmesini güvence altına almak için kendi adımını attı, karısının cariyesi Hacer’den bir çocuk sahibi oldu. Bu çocuk İsmail’di, vaat edilen çocuk değildi. Vaat hemen yerine gelmedi. İbrahim karısının gebe kalması için yıllarca bekledi. Saray, bir çocuk sahibi olacağı haberine gülmüştü. Gerçekten de bir çocuk sahibi olduğunda bu habere güldüğünü hatırladı ve çocuğa “güler” anlamına gelen İshak ismi verildi.
İshak doğduğu zaman İbrahim, Tanrı’nın ona olan vaadinin İbrahim’in soyu üzerinden yerine getirildiğini görmüş oldu. İmkansız olan hayal gerçekleşmişti ve antlaşma vaadinin evladı yaşıyor ve sağlıklıydı. Şimdi ise İbrahim, Tanrı’nın ondan vaat edilen çocuğu ölüme yollamayı istemesiyle en zor denenmeyle karşı karşıyaydı.
Tanrı’nın buyruğundaki ifadenin acı verecek şekilde belirgin olması dikkatimizi çekiyor. Tanrı, basit bir şekilde İbrahim’e “oğlunu öldür” diye buyurmamıştı. Eğer buyruk böyle belirsiz olsaydı, İbrahim’in doğrudan İsmail’e yönelip, sunakta kurban olarak İsmail’i sunmasını bekleyebilirdik. Tersine, Tanrı belirsizliğe yer vermemişti. Tanrı, İbrahim’e sevdiği oğlunu almasını buyurmuştu. Kimin öldürüleceğine dair geride şüphe bırakmamak için Tanrı, “İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al,...” dedi. Eğer burada İsmail’in adı geçmiş olsaydı, belki İbrahim anlayabilirdi. Peki ya İshak? İshak, gerçek anlamda İbrahim’in biricik oğluydu. İshak kesinlikle, İbrahim’in kendi ömründen çok sevdiği oğluydu. İbrahim için, İshak’tan daha değerli bir şey yoktu. Fakat, Moriya Dağında kurban edilmesi için adı geçen kişi, İbrahim’in gelecek soyunun tek ümidi ve vaat edilen çocuk olan İshak’tı.
İbrahim, insanın kanını donduran bu buyruğu aldığının ertesi günü, sabah erkenden kalktı. Kutsal Kitap’taki bu öykü şöyle devam etmektedir:
İbrahim sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı’nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı. (Yaratılış 22:3).
Hikayenin detayları oldukça şaşırtıcıdır. Hikayede, İbrahim’in kalktıktan sonra eşeğine palan vurduğu anlatılıyor. Bu detaya şaşırıyorum. İbrahim, yaşadığı dönemin en varlıklı adamlarından biriydi. Emrine amade hizmetkarları vardı. Aynı zamanda yaşı ilerlemişti de. Bu yaşlı ve varlıklı adamdan, eşeği palana vurmak gibi bayağı bir iş yapmasını beklemezdim. Fakat İbrahim bu işi tek başına görmüştü.
Ayrıca, İbrahim’in, yakmalık sunu için kullanılacak odunu da kendisinin yardığı anlatılmaktadır. Bu hareket, dehşete eğilimi olan bir harekettir (?). Bu davranış, bir kendine eziyet etme davranışı mıydı? İbrahim odun yararken acaba aklından ne geçiyordu? İbrahim de, Martin Luther’in kendisinde gözlemlediği gibi, bedensel bir uğraş ile duygularını dışa vurarak bu duygulardan kurtulmaya mı çalışıyordu? Martin Luther, kederlenme nöbetine yakalandığı zaman veya bir sıkıntı saldırısı onu kuşattığı zaman, onu rahatsız eden şeyden kurtulmak için dikkatini bedensel bir eyleme çektiğini söylerdi.
Bir keresinde, torunu babasının doktor çantasını açıp (babası tıbbi bir görevliydi) içindeki haplardan ölümcül dozda yutarak ölen bir piyano öğretmenim olmuştu. Piyano öğretmenim torununun ölümünden ötürü büyük üzüntü içindeydi. Bana, piyanoda teselli bulduğunu çünkü piyano çalarken, içindeki acının parmaklarından piyanonun tuşlarına doğru aktığını hissedebildiğini söylemişti. Belki, İbrahim’in o sabahki yoğun duygularını boşaltabildiği cismani kanal, ya da tuşlar onun baltasıydı. Baltayı her savuruşunda, kanayan yarası oduna geçiyordu.
Hazırlıklar tamamlandıktan sonra İbrahim tekrar kalktı ve Tanrı’nın buyurduğu yere gitmek için yola koyuldu. Aynı büyük Oğlu’nun yüzyıllar sonra yapacağı gibi büyük atamız da, kararlı bir şekilde yüzünü bu kader dağına çevirdi. Yolculuk kesinlikle, süreceği mesafe ve zaman yüzünden tamamen kederlendirici bir hal almıştı. İbrahim işini çabuk göremezdi. Onu bekleyen şeyler üzerinde düşünecek zamanı vardı.
İmkansız olmasa bile, Moriya Dağı’na doğru yolculuk eden İbrahim’in düşüncelerini okumak bence oldukça zor. Asla, Tanrı’nın yüceliği için oğlumu öldürmeme dair bir çağrı almadım. Bu tür bir çağrıya yakın sayılabilecek başımdan geçen en büyük olay, bu çağrıyla karşılaştırıldığında sönük kalır. Bu çağrıya yakın sayabileceğim başımdan geçen olay, oğlumla değil köpeğimle ilgiliydi.
1971 yılında Ligoniyer Minestries’e başladığımda, şirketimizdeki bir hayır sever bayan bana, iki tane yavru Alman çoban köpeği hediye etti. Bayan Dora Hillman, ailemize, Diriliş Bayramı’ndan bir önceki Pazar günü doğan iki köpek yavrusu hediye etmişti. Onlara Hallelujah ve Hosannah isimlerini vermişti. Hallie dişi, Hosie ise erkekti. Önemli bir soydan geliyorlardı; yavruların babaları Kanadalı Grand Victor, doğuran anneleri ise tanınmış Pittsburghlu Mellon ailesine aitti. Hosie, gerçekten harikulade bir hayvandı, tipik bir siyah Alman çoban köpeğiydi.
Hosie iki aylıkken, bir sabah kafası neredeyse iki kat büyümüş bir halde köpek kapısından mutfağa girdi. Sendeliyordu ve besbelli şaşkındı. Hemen aklıma Hosie’nin arı yuvasıyla karşılaştığı ve kafasına girmiş olan birçok arı iğnesinden ötürü acı çektiği geldi. Tedavi için aceleyle onu veterinere götürdüm. Veteriner Hosie’yi incelediğinde, Hosie’nin başında, besbelli zehirli veya çıngıraklı bir yılan tarafından yapılmış üç adet derin diş izi buldu. Yılan Hosie’ye, ölmesine yetecek kadar zehir boşaltmıştı. Veteriner, bu izin bir hayvanda gördüğü en kötü yılan ısırığı olduğunu açıkladı ve zehrin yayılma süresi hakkında korkunç bir tahminde bulundu. Veteriner, zehirli yılanların öldürme yeteneklerine çok önem verildiğini ve bu yılanların ısırıklarının etkisinin, ısırılan hayvanın boyutu, zehrin akıtıldığı vücut bölgesi, yılanın akıttığı zehir miktarı gibi bazı etkenlere bağlı olduğunu belirtti. Tüm bunları bir araya getirirsek, hayvan ciddi bir tehlikedeydi. Veteriner, Hosie’nin kurtulması için, birkaç ciddi kriz aşamasından geçmesini söyledi.
Geçireceği ilk kriz, hayvanın ilk şoku atlatması ve zehrin etkisinden kurtulmasıydı. İkinci kriz, hayvanın kafasındaki bu ciddi büyümenin neden olduğu krizdi. Veteriner, hayvanların gözleri şişmekten kapandığında ve geçici bir körlük durumuna geldiğinde, yaşama isteklerini hemen kaybettiklerini söyledi. İkinci dereceden tepkilerin de ölüme neden olabileceğini açıkladı.
Veteriner, köpeğe panzehir aşıları yapıp başka ilaçlar verdi ve bana önümüzdeki kırk sekiz saatin oldukça önemli olduğunu söyledi. İki gün sonra Veteriner, Haise’nin ilk kriz aşamasını atlattığını fakat iki hafta daha hayvan hastanesinde kalması gerektiğini bildirmek için aradı. Bu iki hafta geçtikten sonra veteriner tekrar aradı ve Haise’nin eve dönmek için yeteri kadar iyileştiğini söyledi. Bu haber beni çok rahatlatmıştı.
Ardından veteriner bir uyarıda bulundu. Bana, bu tür zehirleme olaylarının neden olduğu ikinci dereceden tepkinin, ısırılmadan etkilenen deri dokusunun çürümesi olduğunu anlattı. Zehrin bu dokuyu öldürdüğünü ve dokunun çürümesine neden olarak köpeğin yüzündeki deriyi düşürdüğünü açıkladı. Bana, köpeğin suratı korkunç ve iğrenç bir şekilde bozulduğu için bu korkunç manzaraya hazırlıklı olmamı söyledi.
Veterinerin yaptığı tüm uyarılar, beni köpeğimin görünüşüne yeterince hazırlamamıştı. Hosie'yi almak için tekrar hastaneye gittiğimde, yüzünü kaplayan derisi neredeyse tamamen düşmüş derecede yüz dokusu çürümüş bir köpek buldum. Çürüyen etinden ötürü pis kokan, çıplak doku ve sinirlere baktım. Eve götürmek için köpeği kucağıma aldım ve arabamın koltuğuna yerleştirdim. Veteriner elime, deri dokusunun iyileşmesine yardım etmesi için birkaç hafta boyunca günde iki defa Hosie’nin yüzüne sürmem gereken özel bir merhemle dolu büyük bir şişe tutuşturdu. Yanında bir de, merhemi sürerken giymem için bir çift ameliyat eldiveni verdi.
Köpekle beraber eve vardığımda, garajda onun için özel bir yatak hazırladım. Çürümüş etin pis kokusu Hosie’yi eve sokamayacağımız kadar keskindi. Ardından merhemi Hosie’nin yüzüne sürme görevinin ilk bölümünü yaptım. Hayvana yaklaşıp, korkunç şeyler sızan yüzüne tek başıma dokunurken hissettiğim o derin tiksinti, asla unutamayacağım bir olaydı. Sanki köpek benim endişe ve tiksinmemi anlıyormuşçasına köpeklere ait bir utançla önümde çömeliyor gibiydi. Artık önemli bir soydan gelen ve olağanüstü güzel, gururlu bir genç Alman Çoban köpeği değildi. Görünmesi gereken acıklı bir haldeydi ve eğer zehrin ilk etkisinden ölseydi herkes için, özellikle de Hosie için daha mı iyi olurdu diye düşünüyordum.
Merhemi ilk defa sürmek için Hosie’nin yanına diz çöktüğümde ortaya çıkan duygusal hislerimi açıklayışımın aşırı duygusal gibi görüneceğinin farkındayım fakat bu hislerim, o zaman çok kuvvetliydi. Ameliyat eldivenlerini giydim, kötü kokuları duymamak için nefesimi tuttum ve önümde duran iğrenç yüze dokunmak için kendimi zorladım. Ben bunu yaparken, bir insan ile bir hayvan arasında inkar edilemez bir iletişim meydana gelmişti. O an, şefkat ve merhamet anıydı. Sanki köpek, benim ona gösterdiğim bu ilgiye ne kadar zorlandığımı anlıyordu. Bunu onun gözlerinde görebiliyordum. Eğer köpeklerin ruhu varsa, Hosie’nin gözleri de yüreğinin aynasıydı. Eldivenli ellerimle onun derisine dokunduğum zaman, aramızda hayati bir sevgi bağı oluştu. Merhemin onu yatıştırması ani ve belirgin bir şekilde olmuştu. O an oluşan sevgi bağı öyle bir bağdı ki, merhem sürmek için giydiğim o eldiveni son kez giymiştim. O andan itibaren merhemi onun yüzüne günde iki defa, çıplak elle ve kesinlikle iğrenmeden sürdüm.
Günler, haftalar geçti, Hosie sağlığına kavuştu ve evin içindeki yaşamına geri döndü. Yüzü kendi derisiyle olmasa da, sert bir deriyle, deri gibi bir yara kabuğu ile yeniden kaplanmıştı. Yara kabuğu oluşurken Hosie’nin yüzü, bir çok kişinin hırlama diye ifade ettiği fakat benim bir gülümseme olarak görmeyi tercih ettiğim bir ifadeyle donup kalmış gibi görünüyordu.
Hosie tüm gücüne kavuşmuştu. Ergin hale geldiğinde yaklaşık kırk beş kilo geliyordu ve göğsü varil gibi olmuş, garip bir şekilde uysallaşmıştı. Ayrılmaz bir ahbabım olmuştu. Ben konuşma yaparken o da kürsünün yanında uyurdu. Eşi Hallie ile birlikte köpek yavruları dünyaya getirdiler ve bazıları eyalet polisinin köpek topluluğunda hizmet etmek için eğitildiler.
Hosie benimle beraber, keklik aradığımız Allegheny Dağlarının ormanlarına avlanmaya gitmeyi seviyordu. Yine bir gün Hosie ile beraber avlanırken, önüme yolumu engelleyen, dikenli tellerle çevrili bir çit çıktı. Av güvenliği için, çiti geçmeden önce tüfeğimi çitin altından dikkatli bir şekilde geçirdim. Çitin üzerine tırmanırken yün ceketim dikenli tellere takıldı. Teli geçerek kendimi kurtarmaya çalışıyordum ve tel beni tepe taklak havaya fırlattı. Sert bir şekilde kayalık üzerine düştüm. Sırtım sivri bir kayaya çarpmıştı, sersemlemiştim ve kısa bir süre elim ayağım tutmamıştı. Kayaların üzerinde hareketsiz kalmıştım. Hosie, zor durumda olduğumu hemen anladı ve Lassie-vari bir kahramanlıkla, onun güçlü boynunu tutabilmem için kafasını kollarımın arasına soktu. Hosie beni kayalıklardan sürükleyip çekerken ben de ona tutunuyordum. Kısa bir süre sonra vücudum yeniden hissetmeye başladı ve artık ayağa kalkıp güvenli bir şekilde eve yürüyebildim.
İki yıl sonra Hosie, mutfağımızdayken birden bir kasılma geçirdi. Onu, ilaç tedavisi uygulayan veterinere götürdüm fakat ilaç tedavisi Hosie’yi rahatlatmadı. Hosie haftalarca, her gün beş ila sekiz kez kasılıyordu. Veteriner, bu hastalık nöbetlerinin, yılan ısırığının köpeğin beyninde oluşturduğu kalıcı zararın bir sonucu olabileceğini düşünüyordu. Veteriner, Hosie’nin “derin uykuya daldırılmasını” önerdi.
Hosie’yi eve getirdim ve veterinerin tavsiyesini yerine getirmeyi düşündüm. Hosie’nin hayatına son verme işi tıbben çok pahalıydı. Karıma, “Belki de ava gidiyormuşçasına ormana götürmeliyim. Bana doğru bakmadığı zaman, merhametli ve ucuz bir şekilde tüfeğimle onu vurarak yaşamına son verebilirim.” dedim. Fakat, bunu söylerken bile bunu yapamayacağımı biliyordum. Tüfeğimin arpacığını Hoise’ye çevirmiş olsam bile dünyasal hiçbir güç bana tetiği çektiremezdi. Karıma, infaz için köpeği veterinere de hiçbir şekilde götüremeyeceğimi itiraf etmek zorundaydım. Eşimden, Hoise’yi benim haberim olmadan veterinere götürmesi için bir öğrenci bulmasını istedim.
İki gün sonra, dersten sonra eve gitmiştim ve eşim bana yumuşak bir şekilde, “Bitti, Hosie gitti” dedi. Ağladım.
Hayatımdaki bu olay bir köpekle ilgiliydi. Oğlumla ilgili olarak yaşadığım bir olay değildi. Çaresiz bir şekilde hasta olan köpeğimi bile öldürememiştim. Yaşadığım bu olay İbrahim’inkinden çok farklı olsa da, İbrahim’in karşılaştığı durumun çok daha önemli olduğunu anlamamı sağladı. Tanrı, İbrahim’den oğlunu, biricik oğlunu, sevdiği oğlunu öldürmesini istemişti.
İbrahim üç gün boyunca, yanında oğlu ile birlikte Moriya Dağı’na doğru yürüdü. İshak’ın olan bitenden haberi yoktu. Kutsal Yazılar şöyle diyor:
Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü. Uşaklarına, “Siz burada, eşeğin yanında kalın” dedi, “Oğlumla birlikte tapınmak için oraya gidip döneceğiz.” (Yaratılış 22:4-5).
Üç gün süren uzun ve dolambaçlı yolculuğun sonunda, İbrahim ve İshak, henüz gidecekleri yere varmamıştı. Moriya Dağı görünüyordu fakat hala daha uzaktaydı. Vardıkları yerde İbrahim uşaklarına, kendisi ve oğlu yola devam ederken onların da orada eşeğin yanında kalmalarını söyledi. Dağa tapınmaya gittiklerini ve döneceklerini söyledi. İbrahim, “...birlikte...döneceğiz” dedi. İbrahim’in neden böyle dediği konusunda sadece tahmin yürütebilirim. Acaba bu ifade, Tanrı’nın kendi buyruğunu kaldıracağına dair cesur bir ifade miydi? Acaba bu ifade, İbrahim’in gerçek görevinin ne olduğunu uşaklardan ve İshak’tan gizleme girişimi miydi? Bilemiyorum, ancak, İbrahim bunu söylerken işlerin iyi gitmesini dilediği düşünüyorum.
Bu konuşmanın ardından İbrahim ile oğlu arasında geçen konuşma çok da yürek burkucudur:
Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshak’a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı. Birlikte giderlerken İshak İbrahim’e, “Baba!” dedi.
İbrahim, “Evet, oğlum!” diye yanıtladı.
İshak, “Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?” diye sordu.
İbrahim, “Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak” dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. (Yaratılış 22:6-8)
İshak, bir şeylerin eksik olduğunu fark etmişti. Yakmalık sunu için gerekli olan ateş ve odunun yanlarında olduğunu fakat en önemli şeyin olmadığını görmüştü. Kurban edilecek kuzu neredeydi? İshak bu soruyu sorduğunda İbrahim’in kafasından ne geçtiğini kim bilebilir? İbrahim ne diyebilirdi? “O kuzu sensin! Seni kurban edeceğim” mi? Çok zor! Tersine, İbrahim İbrani dilinde “Rab sağlar” anlamına gelen şu sözlerle yanıt verdi, “Yahve-Yire”.
İbrahim’in bu yanıtı, Kutsal Kitap’ta bulunan ve ilahi taktire yönlendirilen açık ve kesin ilk yönlendirmeyi göstermektedir. Tekrar söylüyorum, bu ifadenin, İbrahim tarafından bir iman eylemi mi olduğunu, bir ümit göstergesi mi olduğunu ya da beklenen sonucun İshak’tan gizlenmesini sağlamak için üstü örtülü bir girişim mi olduğunu bilmiyoruz. Durum ne olursa olsun, İbrahim ve oğlu, açıklanan bu Tanrı’nın kurban için kuzuyu sağlayacağı vaadi ile dağa doğru olan uzun ve zahmetli yolculuklarına devam ettiler.
Sonunda, o önemli an geldi:
Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak’ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. (Yaratılış 22:9-10).
Kesinlikle İbrahim’in hayatında yaptığı en zor görev, oğlunu iplerle bağlayıp sunağın üzerine koymasıdır. O zaman neler olup bittiğinin İshak için gayet ortada olması gerekiyordu. Babasından bu hareketi beklemez bir şekilde babasını izlerken İshak’ın gözlerinde oluşan ifadeyi bir düşünün. Sonra İbrahim, bıçağı oğlunun kalbine saplamaya hazır bir şekilde bıçağını havaya kaldırdı. Kesinlikle gözlerini kapamış ve titremiş olmalıydı, bıçak da denetlenemez biçimde sallanıyordu. Ve son saniyede gökyüzünde Yahve Yire’nin sesi duyuldu:
Ama RAB’bin meleği göklerden, “İbrahim, İbrahim!” diye seslendi.
İbrahim, “İşte buradayım!” diye karşılık verdi.
Melek, “Çocuğa dokunma” dedi, “Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.”
İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu. Oraya, “Yahve-Yire” adını verdi. “RAB’bin dağında sağlanacaktır” sözü bu yüzden bugün de söyleniyor. (Yaratılış 22:11-14).
Araya ilahi taktir girmişti. Tanrı, İbrahim’e durmasını söyledi. Çalılığa takılı bir koç, sadece çalılığa takılan bir koç değil, çalının Yaratıcısı tarafından çalılığa takılan bir koç, yani vekil sağlandı. İbrahim en zor denenmeden geçti ve Tanrı’nın gelecekle ilgili vaadinin kesinlikle yerine geleceğinin güvencesiyle rahatladı. İshak yaşayacak ve soyları İsrail ulusunu oluşturacak olan on iki oğulun babası olan Yakup’un babası olacaktı.
İki bin yıl sonra tarih, İlahi Taktir’in en önemli eylemini kaydetti. Tanrı, insan ihtiyacına en büyük sağlayışı yapacaktı. Tanrı bir başka Kuzu, Kafatası denilen bir dağda ölmek için gelen kusursuz bir Kuzu sağladı. Anlatılanlar bu yerin Eski Antlaşma’daki Moriya dağı ile aynı yer olduğunu söylüyor. Tanrı, Oğlunu, biricik Oğlunu, sevdiği Oğlunu, İsa’yı aldı ve dağda sunağın üzerine koydu. Ancak bu sefer kimse “Dur!” diye haykırmadı.