http://www.hristiyan.net


Kitaplar Ana Sayfa


Kitap Ana Sayfa


[BÖLÜM 20]

 

İLAHİ TAKDİR VE DUA

 

EĞER TANRI, KENDİ İLAHİ TAKTİRİ İLE, MEYDANA GELEN HER ŞEYİ ÖNCEDEN belirlediyse, bir Hıristiyan’ın dua etmesi neden gereklidir? İlahi taktir öğretişi görünüşte, duanın yararsız bir çaba olduğunu öne sürüyor gibidir. Birçok kez bizlere dua etmemiz buyrulmuştur. Bu açık ve belirgin gerçeğin yanı sıra, dua etme işine gayretle katılmamız için birçok neden vardır.

Tanrı’nın sonsuz bir kurtuluş tasarısı, en küçük detaylara kadar inen bir tasarısı olduğunu biliyoruz. Bu kurtuluş tasarısı için Tanrı’nın bir amacı, gayesi ve hedefi vardır. Tüm şeyler, sadece iyiliğimiz için değil aynı zamanda Tanrı’nın sonsuz amacını yerine getirmek için de birlikte çalışmaktadır. Tanrı’nın ilahi taktiri, sadece amaçlara değil bu amaçların araçlarına da uzanır. Bir araç, aracılığıyla bir şeyin yerine getirildiği bir vasıtadır. Dolayısıyla, basit bir şekilde ifade edersek, Tanrı amaçların araçlarını da, amaçlar gibi önceden belirler. Tanrı bu araçları, kendisinin birincil sebebiyetinin gözetimi ve hakimiyeti altındaki ikincil sebepler olarak kullanır.

Kilise yaşamında, “lütuf araçları”ndan söz ederiz. Lütfun başlıca araçlarından birisi de duadır. Lütuf araçları bize, kutsallaşmamızın araçları olarak verilmiştir. Dua, tamamen kutsal kılınmamız için Tanrı’nın kendi kilisesine vermiş olduğu önemli bir vasıta veya gereçtir. Dualar aracılığıyla düşüncelerimiz Tanrı’ya yükseltilir ve yüreklerimiz Tanrı’nın kusursuz arzusuna doğru yönelir. Tanrı dualarımızdan yararlanan birisi değildir. Tanrı, İyiliksever, bizlerse iyilik görenleriz.

Calvin Intitues (Esaslar) adlı kitabında şöyle diyor:

 

Fakat bazıları diyecek ki, Tanrı bir öğütçü olmadan bizim zorluklarımızın ne olduğunu ve bizim isteklerimiz için neyin uygun olduğunu bilemez mi? Çünkü dualarımızla onu harekete geçirmek, bir ölçüde gereksiz görünüyor, sanki seslenerek onu uyandırana kadar o gözünü kapatmış veya uyuyormuş gibi. Bunu ileri süren kişiler, Rabbimizin bize dua etmeyi öğretmesinin amacına dikkat etmemektedir. Dua, onun yararına değil bizim yararımızadır. (III/XX.3)

 

Dualarımız Tanrı için nasıl bir yarar sağlar? Tanrı’nın kendi işini yerine getirmek için dualarımıza ihtiyacı yoktur. Kendi yarattıklarının O’nu hoşnut ettiğini söylediği övgü ve tapınmalar, kendi tanrısal işini yerine getirirken ihtiyaç duyduğu şeyler değildir. Tanrı, kendi kendine tamamen yeter ve Tanrı’nın mutluluğu kendi yarattıklarının işleriyle ne artar ne de azalır. Tanrı, bizler yaratılmadan önce tek başına yapabilen ve şimdi de bizsiz tek başına yapabilecek olan, her zaman kutsal olandır.

Dualarımız Tanrı’nın bilgeliğine bir şey katar mı? Bu sorunun yanıtı, içinde saklıdır. Tanrı her şeyi bilendir. O’nun bilmediği ve bizden öğrendiği yeni hiçbir bilgi yoktur. Bizler, Tanrı bilgiden yoksunmuş gibi Tanrı’ya bilgi toplayan araştırma görevlileri değiliz. Tanrı, ihtiyaçlarımızı, biz O’na söylemeden, hatta dua ile ağzımızdan tek bir kelime çıkmadan önce, O’na söylemek üzereyken bilir. Davut’un da yazmış olduğu gibi:

 

Ya RAB, sınayıp tanıdın beni.

Oturup kalkışımı bilirsin,

Niyetimi uzaktan anlarsın.

Gittiğim yolu, yattığım yeri inceden inceye elersin,

Bütün yaptıklarımdan haberin var.

Daha sözü ağzıma almadan,

Söyleyeceğim her şeyi bilirsin, ya RAB. (Mezmurlar 139:1-4)

 

Bizler, Tanrı’nın rehber danışmanları olarak da görev yapamayız; asla Tanrı’nın yargılarını düzeltmek gibi bir konumda değiliz. Daha önce de gördüğümüz gibi, Tanrı’nın bir B planına, yani ilk plan başarısız olduğunda veya bozulduğunda işleme konulacak bir yedek hamleye ihtiyacı yoktur.

Dua, Tanrı’nın düşüncesini değiştirmez....asla. Neden? Çünkü Tanrı, bizden yeni bir şey öğrenmez ve asla kusursuzluktan daha aşağı seviyede bir tasarıya sahip değildir. Ben yeni bir bilgi edindiğim zaman veya düşüncemde bir hata olduğunu keşfettiğim zaman, tasarlamış olduğum hareket yönüm üzerinde fikrimi değiştiririm. Bu durumlar, Tanrı için olası değildir.

Dua, en geniş anlamıyla Tanrı’nın düşüncesini asla değiştirmediği için, dua hiçbir şey yerine getirmeyen yarasız bir uygulama değildir. Tersine, Yeni Antlaşma, duanın kuvvetli bir güç olduğunu ve değişim sağlayan bir güç olduğunu açıkça belirtmektedir:

 

Bu nedenle, şifa bulmak için günahlarınızı birbirinize itiraf edin ve birbiriniz için dua edin. Doğru kişinin yalvarışı çok güçlü ve etkilidir. İlyas da tıpkı bizim gibi insandı. Yağmur yağmaması için gayretle dua etti; üç yıl altı ay ülkeye yağmur yağmadı. Yeniden dua etti; gök yağmurunu, toprak da ürününü verdi. (Yakup 5:16-18)

 

Bu bölümde Yakup “doğru kişinin yalvarışının çok güçlü ve etkili olduğunu” söylemektedir. Elçi burada önemli niteleyiciler kullanmaktadır. Etkin bir dua ile güçlü bir duadan bahsetmektedir. Bu ikisi birbiriyle ilişkilidir. Etkin bir dua “işleyen” bir duadır; Yakup da, etkin duanın yarar sağladığını söylemektedir. Bu vaat, laubali, bomboş ifadelerle dolu veya heyecansız bir şekilde ezbere söylenen dualar için geçerli değildir. Duanın güçlü olması gerekir demek, ezbere dua edenlerin manasız duaları gibi boş olan, vahşi ve taşkın bir duygusallığa çağrı demek değildir. Güçlü dua, Tanrı’ya yürekten ve sımsıkı bir şekilde odaklanmaya yöneltir. Bu tür bir dua ciddi bir duadır. Ruhun özünden, şakası olmayan bir kutsalın yüreğinden gelir.

Yakup aynı zamanda, etkin duanın, doğru kişinin duası olduğunu da söylemektedir. Bu tür dualar, Tanrı için hoş kokulu dualardır ve Tanrı onları duymaktan hoşnut olur. Fakat tanrısızların duaları böyle değildir. Tanrısızların duaları, onların ağzından iki yüzlülükle çıkar ve Tanrı’nın burnuna kötü kokular olarak giderler. Tanrı, gururlu olanların  veya tövbe etmeyenlerin dualarını duymayacağına dair tekrar tekrar uyarıda bulunmaktadır. Etkin duaya engel olan şey günahımız değildir; sorun olan şey, günahımıza karşı aldığımız tavırdır. Tanrı günahkarların dualarını işitir çünkü kendi Oğlu hariç, günahsız olarak dua eden kimse yoktur. Ayetlerde adı geçen doğru kişi, Mesih’in doğruluğunu giyinerek Tanrı’ya yaklaşan günahkarları ifade etmektedir. Bu kişiler, simul justus et peccator, yani aynı anda hem doğru hem de günahkar olmaya devam eden, aklanmış kişilerdir. Eğer Tanrı sadece, kendi başlarına tamamen doğru olan kişilerin dualarını dinleseydi, bizim yakarışlarımızı dinlemezdi.

Yakup, İlyas’ı da “tıpkı bizim gibi bir insan” olarak göstermektedir. Bunun anlamı ne? Kendimizi, İlyas peygamber gibi bir iman devine çok zor benzetiyor olabiliriz. Az da olsa, ona benzeyen birkaç yönümüz var. En azından şu derecede ona benziyoruz: İlyas da bir insandı. Tanrısal bir doğaya sahip değildi. Aynı zamanda günaha düşmüş bir insandı da. Kısacası, İlyas da Mesih’te olan bizler gibi aklanmış bir günahkardı.

Buradaki önemli nokta gayet basittir: Tanrı sadece peygamberlerin dualarını değil, bizim dualarımızı da dinler. Yoksa, İlyas’ı örnek göstererek bizi duaya davet etmenin bir önemi olmazdı.

Birçok durumda İsa, öğrencilerini dua etmeye çağırdı ve dua ederken cesur ve gayretli olmaları konusunda onları teşvik etti. Adaletsiz yargıç benzetmesi bu duruma bir örnektir:

 

İsa öğrencilerine, hiç usanmadan, her zaman dua etmeleri gerektiğini belirten şu benzetmeyi anlattı: “Kentin birinde Tanrı’dan korkmayan, insana saygı duymayan bir yargıç vardı. Yine o kentte bir dul kadın vardı. Yargıca sürekli gidip, ‘Davacı olduğum kişiden hakkımı al’ diyordu. “Yargıç bir süre ilgisiz kaldı. Ama sonunda kendi kendine, ‘Ben her ne kadar Tanrı’dan korkmaz, insana saygı duymazsam da, bu dul kadın beni rahatsız ettiği için hakkını alacağım. Yoksa sürekli gelip beni canımdan bezdirecek’ dedi.”

Rab şöyle devam etti: “Adaletsiz yargıcın ne söylediğini duydunuz. Tanrı da, gece gündüz kendisine yakaran seçilmişlerinin hakkını almayacak mı? Onları çok bekletecek mi?” (Luka 18:1-7)

 

Luka, İsa’nın bu benzetmeyi neden anlattığını açıklıyor. Benzetmenin amacı, dul kadının rahatsız edici yalvarmaları ile düşüncesi değişen adaletsiz yargıç gibi Tanrı’nın da düşüncesini değiştirmeye ikna edebileceğimize bizi inandırmak değildi. Bu benzetme, bir kıyaslamadan çok, aradaki zıtlığı gösteren bir benzetmedir. İsa bu benzetmeyi, hiç usanmadan, her zaman dua etmemizi bize öğretmek için anlatmıştır. Buradaki ana fikir şudur, eğer adaletsiz bir yargıç, bir bayanın ısrarcı yalvarışını dinliyorsa, o zaman gökyüzünün ve yeryüzünün Adil Yargıcı, bizim ricalarımızı ne kadar çok dinleyecektir?

İsa, Tanrı’nın, gece gündüz kendisine yakaran seçilmişlerinin hakkını veya öcünü alacağını vaat etmektedir. Bu, Tanrı’nın tasarısının bir parçası olduğu için Tanrı’nın vaadinin de bir parçasıdır. Biz dua ettiğimizde, bizi duyması için Tanrı’nın başını ağrıtmış olmayız, bunun yerine, kendi ruhlarımıza yararlı olması için tasarlanmış bir uygulamaya girişmiş oluruz. Cesaretimizi yitirmeyelim diye dua ederiz.

Yakup’un, duanın “güçlü ve etkin” olduğunu söylediği sözlerini anlarsak, duanın gerçekten de bir şeyleri değiştirdiği sonucuna varırız. Tekrar ediyorum, değişen şey, Tanrı’nın sonsuz tasarısı veya Tanrı’nın bilgeliğinin kusursuzluğu değildir. En önemlisi, duanın bizi değiştiriyor olmasıdır. Yoksa neden İsa bize, Tanrı’nın zaten bildiği şeyler için dua etmeyi öğretsin? Yine söylüyorum, bu kesinlikle Tanrı’nın öğrenmesi için değildir.

İlahi takdirin eliyle bize verilen bir şeyi elde etmemizin, bazı koşullara bağlı olduğunu söyleme hatasına düşebiliriz. İsa bizleri, dilemediğimiz için elde edemediğimiz konusunda uyarmaktadır. Bu uyarı, Tanrı’nın bereketlerinin bir koşula bağlı, en çok da bize bağlı olduğunu öne sürüyor gibi görünebilir. Fakat, gerekli koşulları bizim yerimize tedarik eden şey, Tanrı’nın kişiliğidir. İman, aklanmamız için gerekli olan bir koşuldur. Fakat bu koşul, ancak Tanrı yüreğimize iman koyduktan sonra yerine getirebileceğimiz bir koşuldur. Tanrı, sadece kurtuluşumuzun amacını değil aynı zamanda aracılarını da temin eder.

Bu, dua etme sorumluluğumuz olmadığı anlamına mı geliyor? Tabi ki de hayır. Tanrısal amaçlara aracı olarak çalışan ikincil sebeplerin sorumluluğu, hala bize aittir. Fakat burada önemli olan nokta, Tanrı’nın sonsuz amaçlarının, bizim eylemlerimizin varlığının veya yokluğunun insafına kalmış olmadığıdır. Duaya adım attığımızda bize bir şeyler olur. Yaşadığımız bu şey bizi değiştirir. Dua, Tanrı ile olan diri ilişkimizin önemli bir parçasıdır. Dua, kişilikli iki varlık arasındaki bir tür görüşme veya konuşmadır. Bu varlıklardan birisi değişmeyen ve her şeyi bilendir, diğeri ise değişken ve kusursuz bilgelikten yoksundur. Duada, Tanrı bizim hakkımızda yeni hiçbir şey öğrenmez, biz O’nun hakkında öğreniriz.

Jeffrey Archer, Honor Among Thieves (Hırsızlar Arasındaki Onur) adlı romanında, iki ana karakter içeren acıklı bir olay anlatmaktadır. Hannah Kopec, ailesi Saddam Hüseyin’in İsrail’e attığı füzelerle yok olan, güzel bir genç kadındır. Mossad’ın bir ajanı olmak için sıkı bir eğitime girer. Eğitimini tamamladığında da, Irak elçiliğinde casusluk yapması için Paris’e gönderilir. Bu arada, Yale Üniversitesi’nin Amerikalı Profesörü Scott Bradley, CIA tarafından Hannah’ı gözetlemeye atanır. Hannah’ın üsleri, Hannah’a Paris’te ir Mossad ajanı temas kuracağını söylediğinde, Bradley, Hannah ile tanışır ve kendisini Mossad ajanı gibi gösterir. İlerleyen günlerde Hannah ve Scott birbirlerine aşık olurlar. Scott, Hannah’ın kim olduğunu bilmektedir fakat Hannah, Scott’ın gerçekten kim olduğunu bilmemektedir. İlişkileri ilerledikçe Scott, sevdiği kişiyi kandırmaya devam ettiği için kendisini git gide daha da suçlu hisseder.

Bu arada Hannah, sonunda gerçek Mossad ajanıyla temasa geçer ve Scott’ın bir sahtekar olduğunu keşfeder. Mossad, Scott’ın CIA’de onların müttefikleri için çalıştığını bilmez ve Hannah’a Sott’ı öldürme emri verir. Scott, Hannah’a bir yalan söylediğini itiraf etmek ve gerçek kimliğini açıklamak için gizlice tasarladığı akşam yemeğine Hannah’ı davet eder. Hannah da bu durumu, Scott’ı öldürme emrine itaat etmek için kullanmayı tasarlayarak daveti kabul eder.

Akşam yemeğinde buluştukları zaman Scott, Hannah ve kendisi için kahve yapar. Hannah genelde kahvesine şeker koymasa da bu sefer Scott’tan biraz şeker ister. Scott, şekerliği almak için mutfağa gittiğinde, Hannah öldürücü miktarda zehiri Scott’ın kahvesine döker. Scott şekerlikle geri gelir, kahvesini içmeye başlayarak her şeyi Hannah’a itiraf etmeye başlar. Hannah, sadece bir müttefikini değil aynı zamanda dünyada herkesten çok sevdiği kişiyi zehirlediğini keşfettikçe Scott’ı dehşet içinde dinlemeye devam eder. Jeffrey Archer’a saygısızlık etmemek için hikayenin sonunu açıklamayacağım fakat bu senaryoyu, birbiri hakkında bir şeyler bilen (fakat her şeyi değil) iki kişinin hikayesi olarak göstereceğim. Bu iki kişinin birbiri hakkında bilmedikleri şey, bu iki kişinin ilişkisini etkiler. Benzer şekilde, bizler de duada, bir tarafın Diğer Taraf  hakkında bazı şeyler bildiği ve Diğer Tarafın da bu taraf hakkında her şeyi bildiği bir ilişkide oluruz.

Duada, Baba’nın kişiliğini öğrenme fırsatına sahip oluruz. Aslında dua, ilahi taktirin görünmeyen elini görebileceğimiz en etkin araçlardan birisidir. Tanrı’nın kişiliğini ne kadar çok anlarsak, Tanrı’nın elini yaşamlarımızda işlediğini görmemiz de o kadar kolay olur. Bu, öncelikle Tanrı’nın Kutsal Yazılar’da kendisini açıklamasıyla olur fakat dua ile iyice pekişir. Genel olarak dua ederken, ilahi taktirin işini de benzer şekilde “genel olarak” görmeye çalışırız. Özel olarak dua ettiğimizde ise, dualarımızın Tanrı’nın elini bize açıkça gösteren, belirgin yanıtları ile fethedilmeye başlarız. Bu sayede imanımız güçlenir ve Tanrı’nın ilahi taktirine olan güvenimiz artar.

 

 

Duanın Genel Beş Yönü

 

Duanın genel beş yönünü, TİŞY harfleriyle göstermek adet olmuştur. Burada T, tapınmayı; İ, itirafı; Ş, şükranı; Y, yakarışı (veya şefaati) temsil etmektedir. Duanın bu her bir yönüyle, ya da maddesiyle, yaşam değiştiren bir uygulamaya girmiş oluruz.

 

 

Tapınma

 

Hiçbir imanlı, deneyim ile değiştirilmeden, Tanrı’ya tapınmada fazla zaman geçirmez. Bizler tapınma kabiliyetiyle yaratıldık. Aslında, eğer kutsal olan büyük kişilerin dua yaşamlarını incelersek, bu kişilerin duada geçirdikleri zamanın, kendi kutsallaştırılmalarıyla doğrudan orantılı olduğunu görürüz. Davut’un mezmurlarını düşünün; Davut’un bu duaları tapınma ile dolup taşmaktadır. Davut, Tanrı’ya daha da yaklaştıkça, Davut’un övgü ve tapınma ifadeleri de daha güçlü olmaya başlamaktadır. Davut için ve kilise tarihindeki kutsallar için gerçek olan şey bizim için de gerçek olacaktır.

Tapınmadayken, dikkatimiz, kendimize veya ihtiyaçlarımıza odaklanmaz. Tanrı’nın yüceliğine ve görkemine odaklanır. Gerçek tapınmaya girdiğimiz zaman, Tanrı’nın yüceliğini tadarız ve Tanrı’nın varlığından zevk alırız. Bence tapınma, duanın en doyurucu yönüdür. Aynı genç sevgililerin aşk mektuplarının merkezinde, sevgililerin birbirleri hakkında hoşlandıkları konulara yer aldığı gibi, Tanrı’nın sevgilileri de Tanrı’ya tapınırken, Tanrı’nın mükemmelliği ve kusursuzluğunu yüceltmeye dalarlar.

 

 

İtiraf

 

“İtiraf, ruh için yararlıdır” sözünün basmakalıp bir söz olmasının nedeni, gerçek oluşudur. İtirafta bulunarak, itiraf edilmemiş suçumuzun yükünden kurtuluruz. İtiraftayken, Tanrı’ya O’nun farkında olmadığı bir şeyi söylemiyoruz. Tanrı, günahımızı bilir ve biz de O’nun günahımızı bildiğini biliriz. Günahımızı Tanrı’ya söyleme işimiz, aklımızın esenliği uğruna günahımızı kabul etmemizdir. İtiraf ederek sadece, Tanrı’nın önündeki durumumuzun değişmesi anlamında değişmeyiz. Sadece itirafın ardından gelen bağışlama veya arınmayla da değişmeyiz. İtiraf eyleminin kendisiyle de değişiriz.

Duadaki tapınma ile itiraf arasındaki ilişki gayet açıktır. Tanrı’nın kusursuz kutsallığındaki mükemmelliğine ne kadar çok bakarsak, kendimizin değersiz olduğumuzun o kadar çok farkında oluruz. Tanrı hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, kendimiz hakkında da o kadar çok şey öğreniriz. Kendimiz hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, itiraf etmek zorunda olduğumuzun da o kadar çok farkında oluruz.

 

 

Şükran

 

Tanrı’nın kendisini iyi hissetmesi için, bizim tapınmamıza veya günahlarımızı öğrenmek için itirafımıza ihtiyacı olmadığı gibi, taktir görmek için de bizim şükran sözlerimize ihtiyacı yoktur. Biz insanlar farklıyızdır: insanlar bir şeyler için bana teşekkür ettiği zaman bu hoşuma gider ve ben de başkalarına teşekkür ettiğimde bu kişilerin de aynı hoşnutluğu yaşadığını biliyorum. Bizlerin, insanlar arasında böyle değiş-tokuşlara ihtiyacımız vardır fakat Tanrı’nın ihtiyacı yoktur; Tanrı, bu tür bir şeyle herhangi bir şekilde değişmez de. Tekrar ediyorum, şükran ile değişenler biziz.

Şükran ve sevinç aynı şey değillerdir. Birbirlerinden ayırt edilebilirler fakat ayrı tutulamazlar. Sevinç şükranı çağrıştırır şükran da sevinci. Bu ikisi arasında birbirine bağımlı yakın bir ilişki vardır. İlahi taktirin elinden aldığımız, Tanrı’nın bağışlama lütfunu da içeren tüm merhametlere baktığımızda, içimizde minnettarlık duygusu uyanır. Minnettar bir yürek, sevinçli bir yürektir. Birisinden aldığımız bereketleri saymak, aşırı duygusallıkla yapılan bir hareket değildir. Bu bereketleri akılda tutmak, umutsuzluğa karşı bir kale, taşan bir sevinç pınarıdır.

 

 

Yakarış

 

Yakarışta, kendimizin ve başkalarının ihtiyaçlarını Tanrı’nın önüne getiririz. Bu tür yakarışları Tanrı’nın yasasına göre yapmak zorundayız. Tanrı’nın kendi yasasıyla yasakladığı şeyleri istediğimizde Tanrı hoşnut ve onurlandırılmış olmaz. Bu, tehlikelerle dolu bir alandır. Sözde Hıristiyanlar, sık sık Tanrı’dan kendi günahlarını onaylamasını veya bereketlemesini dilerler. Hatta arkadaşlarına, belirli bir konu üzerinde dua ettiklerini ve ettikleri dua Tanrı’nın isteğine karşı olmasına rağmen Tanrı’nın onlara esenlik verdiğini söylerler. Bu tür dualar üstü örtülü bir şekilde Tanrı’ya saygısızlıktır. Kutsal Ruh’un ruhumuza esenlik vererek günahımızı onayladığını söylemeye kalktığımızda Tanrı’ya hakaret etmiş oluruz. Böyle bir esenlik dünyasal bir esenliktir ve tüm anlayışın üzerinde olan esenlikle, Kutsal Ruh’un, Tanrı’yı ve Tanrı’nın yasasını seven kişilere vermekten memnun olduğu esenlikle bir alakası yoktur.

Yakarışımıza, başkaları için yakarmayla başladığımız zaman, tüm imanlılar için yapılan kahinliğe ortak olmuş ve Luther’in de dediği gibi, “komşumuz için Mesih olmuş” oluruz. Şefaat duaları, kendi halkı için daima şefaat eden Mesih’in işine benzer.

Kurtuluş, üçlübirliğe ait bir iş olduğu gibi, kurtuluşun iradesinde olan dua da, üçlübirliğe ait bir iştir. Baba, bizlere dua etmemizi buyurmuştur. Tanrı dualarımızı duyar. Dualarımızı yanıtlar. Ancak, Tanrı’ya dua ettiğimizde, bu çabamızda yalnız değilizdir. Baba, Aracımız olarak Oğul’u atamıştır. Mesih, kendi şefaatçiliği ile dualarımızı Baba’ya götürerek dualarımızın etkisini artırır. İşte bu yüzden Mesih ve Mesih’in adı aracılığıyla dua ederiz.

Aynı şekilde, kurtuluşun idaresi altında, hem Baba hem de Oğul tarafından bize, duada yardımcı olması için Kutsal Ruh gönderilmiştir. Kutsal Ruh, uygun bir tutumla ve Baba’nın isteğine göre dua etmemiz için ruhlarımızı hazırlamamız konusunda bize yardım eder. Ne kadar çok Kutsal Ruh’un yardımını ararsak, Baba’nın isteğine göre dua ettiğimiz için, dualarımıza o kadar çok yanıt alırız. Kursal Ruh, gözlerimiz için görünmezdir fakat Kutsal Ruh’un işi, Tanrı’nın sırlarını düşüncelerimize açıklar.

Tanrı’nın ilahi taktiri, bizim kalemiz, kalkanımız ve büyük ödülümüzdür. Tanrı’nın İlahi takdiri, kendi kutsallarına cesaret ve azim sağlar. Bu kitap, Tanrı’nın büyük ilahi taktirinde saklı olan gizemlerin sadece yüzeyini kazımaktadır. Bu kitabın, onu okuyanlar için, bu konu üzerinde daha derin araştırmaya itme işlevi görmesini dilerim.





Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.