[BÖLÜM 2]
GÖRÜNMEYEN EL
“İLAHİ TAKTİR” KELİMESİ, NERDEYSE GÜNÜMÜZDEKİ HIRİSTİYANLARIN SÖZ dağarcığından kalkmış gibi. “İlahi taktir” kelimesi, eskimiş ve modası geçmiş hale gelmiştir. Bir zamanlar herkes tarafından bilinen ve aslında Hıristiyanlığın temelini oluşturan bu kelime, artık lüzumsuz yerde kullanılan bir çok yararlı sözcüğün oluşturduğu kül yığınına dahil olacakmış gibi görünüyor.
Yirminci yüzyılın başlarında, iç savaş üzerine yapılan bir televizyon belgeseli, Amerika’nın en kanlı çatışmasını tekrar anımsatarak tüm Amerikalıların ilgisini çekmişti. Kuzeydeki ve güneydeki askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplardan yapılan alıntılar, “İlahi taktir”den bahseden cümlelerle doluydu. Savaş arifesinde askerler, eşlerine veya anne-babalarına, korktuklarını, yarın başlarına neler geleceğini bilmediklerini ve yaşamlarının ilahi taktirin elinde olduğunu yazıyorlardı. Kullanılan bu İlahi taktir terimi, Tanrı’nın insan korkuları üzerinde hüküm sürdüğünü değil, Tanrı’nın kendisini anlatıyordu. İlahi taktir terimi, tanrısal bir ad olmuştu.
Tanrı’nın işleyişi ile Tanrı’nın varlığı arasındaki bu bağlantı, yirminci yüzyıl Hıristiyanlarının inandığı gibi, olup biten her şeyin Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın hakimiyeti ve hakim olan tasarısı altında gerçekleşir düşüncesinin temeline dayanmaktaydı. Tüm yaşamın coram Deo, yani Tanrı’nın gözü önünde yaşanıldığına dair sabit bir anlayış vardı.
Bu anlayış şimdi değişti. Yaşıyor olduğumuz kültür, Tanrı’nın ilahi taktiri düşüncelerine az yer veriyor. En iyi durum, çağdaş bir neo-deizm (vahiyin geçerliliğini kabul etmeden Tanrı’nın varlığına inanmanın yeni hali) havasında çağdaş bir zamanda yaşıyor olmamızdır; en kötü durum ise, yaşadığımız kültürün neo-paganizm (yeni putperestlik) ile niteleniyor olmasıdır. Günümüzde yaygın olan varsayım, olayların insani olmayan güçlerin düzenli ve değişmeyen yasaları tarafından veya tamamen şans eseri meydana geldiği, kapalı ve sisteme bağlı bir evrende yaşadığımızdır. Yaşadığımız çağ, üstün veya doğa üstü olana erişim yokmuş gibi görünen, dünyasal bir çağdır. Doğa, tamamen doğal olarak görülüyor. İnanç ise, eğer hiç tahammül edilemiyorsa, ayrılmış bir bölmeye, kesin sınırlarla belirlenmiş ayrı bir yere gönderiliyor. İnsanlar, kendilerini iyi hissetmek ve ruhsal açıdan tatmin olmak için dinsel eylemlere kendilerini verseler de, ne halk arasında ne de evrenin doğası veya dünya tarihinin rotası hakkındaki ciddi fikirlerde inanç, uygun bir rol almamıştır. Hıristiyanların Tanrısı sürgündedir. Geçmişte Rhode Island’da yapılmış olduğu gibi bugün hiç kimse yeni kurulan bir şehre ilahi takdir anlamına gelen Providence adını vermez.
New Age düşüncesindeki Gnostik inanç sistemlerinin yeniden canlandığı, esrarengiz olanın büyülediği ve bazı kesimlerde zihinlerin melek ve cinlerle meşgul edildiği çağdaş dini hevesler, çağdaş insanlar tarafından, evrendeki yaygın görüşün kalın duvarlarını yıkması oldukça zor olan girişimler olarak görülebilir. Öyle ki, her gazetede yıldız falı bulunması ve New Age kitapları ile hediyelik eşya satan dükkanların tüm ülkede hızla çoğalması, boşuna olan bu vahim uygulamanın bir göstergesidir. Tanrı’nın var olmadığına dair olan derin anlayış, yeni-mitolojinin doğaüstüne karşı yönelttiği hançerlerini çağrıştırır.
On sekizinci yüzyılda Adam Smith, ekonomi şirketlerinin iniş çıkışlarına bilimsel bir yöntem uygulamaya ve ekonomiyi idare eden yasaları anlamaya çalıştığı bir klasiğini, The Wealth of Nations (Ulusların Sağlığı) adlı kitabını yazdı. Smith, İlahi Taktirin “görünmeyen elini” araştırıyordu. Yaşadığımız zamanda, bu görünmeyen elin sadece görünmezliğine değil aynı zamanda var olmadığına inanılıyor. İlahi Taktirin eli tamamen kesilmiştir ve bu kesim yüzünden hepimiz düşman bir evrende, daha da kötüsü kayıtsız bir evrende, kendi başımızın çaresine bakmamız üzere tek başımıza bırakılmışızdır. Ekonomik rahatlığımız için artık İlahi Taktirin görünmez eline değil de, bu sorunları çözmesi için insan hakimiyetinin gayet iyi görünen eline bakıyoruz.
Sözcüklerin, moda olma ve modası geçme gibi kötü bir huyu vardır. Bir neslin gözde deyimleri, sonraki nesiller tarafından “nesli tükenmiş” olarak görülür. Kırklı yıllarda, iyi bir olay karşısında kısaca şık sözcüğüyle tepki verilirdi. Fakat “şık” kelimesi daha sonra yerini “nefis”, “mükemmel” ve “harika” sözcüklerine bıraktı. Gençlerin özel terimlerine ayak uydurmak, yaşlanan bir yetişkin için imkansız bir iştir. Gençlerin deyimleri o kadar çabuk değişiyor ki, bunlara ayak uydurmaya çalışmamız sadece aptalca sesler çıkarmamıza neden oluyor. Gençlerle onların dilleriyle konuşmaya çalışırken de, aniden “artık kullanılmayan” bir kelime kullandığımızda bizlere karşı sırıtan yüzlerini görüyoruz.
Fakat ilahi takdir sözcüğü, uğruna kavga vermeden dillimizden çıkmasına izin verilemeyecek kadar çok önemli teolojik bir ayrıntı ile ağır bir şekilde yüklü ve zengindir. Belirli bir nesle mal edilen bir terim değildir. Yüzlerce, hatta binlerce yıllık tarihi öneme sahip bir terimdir. En büyük öneme sahip teolojik bir terimdir. Kutsal Yazılar’ın kendi eskimeyen içeriğine dayalı bir terimdir.
Güven Sorunu
İlahi taktir ifadesinin Latincesi “providere”dir. Buradaki pro ön eki, “önceden” veya “önünde” anlamına gelir. Kelimenin asıl kökü olan videre ise, “görmek” demektir. Televizyon olgusundan oldukça etkilenen bir medeniyet olduğumuz için bu Latince kök, günümüzde de önemli bir yere sahiptir. Bu ön ek ile kökü bir araya getirdiğimizde, anlamı “önceden görmek” anlamına gelen yeni bir kelime elde etmiş oluyoruz. O zaman ilahi taktirin, kısacası Tanrı’nın önceden bilmesinden ya da olacaklardan haberdar olmasından bahsettiği sonucuna varabiliriz. Ancak, “İlahi taktir” kavramı, Tanrı’nın önceden bilmesi anlamını içeriyor olsa da asla bu düşünceden ortaya çıkmamıştır. İlahi taktir, önceden bilme ile eş anlamlı değildir. Daha doğrusu, ilahi taktir kavramı, benim de göstermeye çalışacağım gibi, çok yönlü olan ve tanrısal işleyişin geniş bir alanını içeren bir kavramdır.
“İlahi taktir” kelimesi öncelikle, Tanrı’nın kendi halkı için yaptığı hazırlıkları ifade eder. Hazırlıklar kelimesini, ileride ihtiyacımız ve gereksinimiz olacak şeyler için önceden edindiğimiz şeyleri anlatmak için kullanırız. Yarın, benim ve ailem için neler getireceğini bilmediğimden, yarını göz önünde bulundurarak emin adımlar atarım. Hava durumu haberleri, Florida’yı tehdit eden sıcak kuşağa ait fırtına ve kasırgalar konusunda bizleri uyardığı zaman, eşim küveti suyla doldurur, yiyecek ve diğer ihtiyaç maddeleri depolar. Bir gün avukatımla oturup ölümümde eşim ve çocuklarım için hazırlık yaparak vasiyetimi yazdım.
Fakat, ailemin geleceği için yapmaya çalıştığım tüm hazırlıklara rağmen, onların refahının tamamen Tanrı’nın elinde olduğunun farkındayım. Tanrı’yı, ailemin ve bir o kadar da benim Büyük Tedarikçimiz olarak görüyorum. Benim veya ailemin geleceğini denetleyemem. Bu dünya benim değil, Baba’nın dünyası. Ailemi Devlet’e emanet edemem; onlardan daha iyi kişiler var. İsa’nı öğüdünü ciddiye alıyorum:
“Bu nedenle size şunu söylüyorum: ‘Ne yiyip ne içeceğiz?’ diye canınız için, ya da ‘Ne giyeceğiz?’ diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?
“Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı’nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey imanı kıt olanlar?
“Öyleyse, ‘Ne yiyeceğiz?’ ‘Ne içeceğiz?’ ya da ‘Ne giyeceğiz?’ diyerek kaygılanmayın. Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız tüm bunları gereksindiğinizi bilir. Siz önce O’nun egemenliğinin ve O’ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir. O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter. (Matta 6:25-34).
İsa’nın bu sözleri, parayı idare etme sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. İsa’nın bu sözleri, endişe üzerine bir ders vermeyi amaçlamaktadır. Gelecekteki ihtiyaçlarımız konusunda kendimizi kaybedercesine telaşlı olmamalıyız. Kaygının kölesi olarak yaşamamalıyız. Kaygı ve endişelerimiz, Tanrı’nın ilahi taktirine duyduğumuz güven ile yatıştırılmalıdır. Bir zambağın stres toplarına veya psikiyatr koltuğuna ihtiyacı yoktur. Bu bir odaklanma sorunudur. Eğer Tanrı’nın Egemenliğinin ve O’ndaki doğruluğun ardından gitme konusunda gayretli isek, dünyasal gereksinimlerimiz belirgin bir şekilde karşılanacaktır. Davut’un da dediği gibi, “Gençtim, ömrüm tükendi, ama hiç görmedim doğru insanın terk edildiğini, soyunun ekmek dilendiğini.” (Mezmurlar 37:25).
İsa’nın Dağdaki Vaazında verdiği öğretiş, Tanrı’nın ilahi taktirine dikkat çekiyor. İsa, İlahi taktirin eliyle doyurulan gökteki kuşlardan bahsediyor ve bizlerin kuşlardan daha değerli olduğumuzun üzerinde duruyor. İsa’nın yaptığı kıyaslamanın can alıcı noktası, “çok daha” kavramıdır. Tanrı, ilk değeri, hayvanların egemenliğinden daha değerli olan kendi çocuklarına ayırır. Fakat Tanrı’nın kendi taktirine bağlı olarak gösterdiği önem, her iki kesimi de kapsar. Tanrı sadece başımızdaki saçları saymaz, aynı zamanda ölen serçelerin de farkındadır. Aynı şarkıda da dediği gibi, “O’nun gözleri serçenin üzerinde...aynı zamanda gözler bizi de.”
İlahi taktir kelimesi, Latince’de görme veya sezme kökünden geldiği için, kelimenin teolojik uygulamasını, insanın attığı adımlara Tanrı’nın sadece uyum sağladığı düşüncesiyle kısıtlayarak yanılgıya düşebiliriz. Tanrı, insanların işlerine sadece bakmaz. Buradaki en önemli nokta, Tanrı’nın insanların işleriyle ilgilenmesidir. Tanrı bizi sadece seyretmez aynı zamanda gözetler da. Bir çocuğun en basit duası, “Tanrım lütfen Annemi, Babamı, Büyükannemi... koru.” şeklindedir.
İlahi takdirin özünü oluşturan şey Tanrı’nın bizi gözetliyor olmasıdır. İlahi takdirin içerdiği şey, Tanrı’nın kendi yarattıklarına karşı gösterdiği babacan ilgidir. Bu da, Tanrı’nın insani işlerle ilgilendiği anlamına gelir. Tanrımız, Aristoteles’in tanrısı gibi, “Hareket Etmeyen Hareket Ettirici”, insan tarihi ile ilgilenmeyen ve insanla arasına mesafe koyan bir tanrı değildir. Bir keresinde Will Durant, Aristoteles’in tanrısı ile “yönetmeden hükümdarlık süren, hiçbir şey yapmayan kral” olarak ifade ettiği İngiltere kralını kıyaslamıştı. Kutsal Kitap’taki Tanrı hareket etmeyen bir tanrı değildir. Kutsa Kitap’taki Tanrı, hükmettiği gibi yöneten, hareket eden ve ediyor olan Hareket Ettiricidir.
Deizim ve neo-deizim Tanrısı daha çok Aristoteles’in tanrısına benzer. Karmaşık bir saat tasarlayan, ona biçim veren, bu saati kuran ve kenara çekilip kendi başına çalışmaya bırakan, yüce bir saatçidir. Bu görüş, doğa yasalarını, yukardan hiçbir müdahaleye izin vermeden, ilahi taktirden özgür bir şekilde işleyen yasalar olarak kabul eder. Bu yasalar, sabittir ve kuralına göre işlemektedir. Bunun tersine Hıristiyan inancı, bu yasaları doğa yasaları olarak değil, daima Tanrı’nın egemen olan yönetimine bağlı olan, Tanrı yasaları olarak görür. Bu yasalar, Tanrı’nın kendi evrenini yönettiği normal veya olağan yolu gösterir.
Tanrısal Geçim Kaynağı
Bir şeyler için hazırlıklar yapmak, geçim kaynağının sağlanmasıyla olur. Geçim kaynağı ise, işlerin yürümesi ve hayatta kalması için gereklidir. Eski Antlaşma’daki İbraniler için Tanrı’nın bereketleri, Tanrı’nın kendi halkını sadece bereketlediği değil aynı zamanda onları koruduğu bereketlerdi. Bu bereketler, Tanrı’nın kendi halkını koruması ile yakından alakalıydı. Kısacası, bu bereketin merkezinde, Tanrı’nın kendi halkının geçim kaynağını sağlaması yatıyordu.
Tanrısal geçim kaynağı, Kutsal Kitap’taki yaratılış ile bağlantılıdır. Kutsal Kitap, şu sözlerle başlar, “Başlangıçta Tanrı, göğü ve yeri yarattı.” (Yaratılış 1:1). “Yaratmak” sözcüğünün İbranicesi bara sözcüğüdür. Bu “bara” ifadesinin içeriğinin bir parçası da, geçim kaynağı kavramıdır.
Benzetme yapmak amacıyla müzik dünyasına bir bakalım. Hepimiz staccato notasının sesini biliriz: kısa ve anidir, aynı bip sesi gibi. Eğer ses devam ettirilirse, uzatılmış ve yayılmış olur: biiiiiiiiiiiip. Piyanoda bir tuşa basıp, ayağımızı piyanonun pedalı üzerinde tutarak piyanodan gelen sesin devam etmesini sağlayabiliriz. Benzer şekilde, Tanrı’nın Yaratma işi de bir (...?...) işlemi değildir. Tanrı, yarattığını devam ettirir. Tanrı, yarattığı şeyleri sadece yoktan var etmez aynı zamanda varlıklarını devam ettirir. Kutsal Kitap’ta bu durum için kullanılan genel terim, devam ettirmektir.
Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez ve çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğluyla bize seslenmiştir. Oğul, Tanrı yüceliğinin parıltısı, O’nun varlığının öz görünümüdür. Güçlü sözüyle her şeyi devam ettirir. Günahlardan arınmayı sağladıktan sonra, yücelerde ulu Tanrı’nın sağında oturdu. (İbraniler 1:1-3).
Bu metinde Mesih’ten, “Güçlü sözüyle her şeyi devam ettiren” olarak bahsediliyor.
Westminster İnanç Bildirgesi, Tanrı’nın İlahi Taktirini şöyle tanımlar:
Her şeyin yüce Yaratıcısı olan Tanrı, kendi bilgeliği, gücü, adaleti, iyiliği ve merhametinin yücelmesi için, kendi en bilge ve kutsal takdiri aracılığıyla, yanılmaz önbilgisine ve iradesinin özgür, değişmez görüşüne göre, en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm yaratıkları, eylemleri ve nesneleri devam ettirir, yönetir, düzenler ve onlara hükmeder. (V/1)
Bildirgenin bu tanımı, Tanrı’nın İlahi Taktirinin birkaç yönünden bahsetmektedir. Bu çeşitli yönlerin üzerinde daha sonra ayrıntılı bir şekilde duracağız. Şimdilik, Yaratıcının ilk eylemi, yani kendi yarattıklarının varlığını devam ettirme işi üzerinde duracağız. Bu devam ettirme işinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm yaratıkları, eylemleri ve nesneleri içermesi dikkatimizi çekiyor. Bu da, ilahi taktirin geçim kaynağının, var olan her şeye uzanan ve her şeyi içeren hedef alanını gösteriyor. Tanrı sadece “büyük resim” ile ilgilenmez. Tanrı’nın kendi yarattıkları üzerindeki yönetimi, en küçük detayları da içeren mikro idaredir.
Westminster İnanç bildirgesi, Tanrı’nın kendi taktirine göre her şeyi devam ettirmesinin, Tanrı’nın “en bilge ve kutsal taktiri aracılığyla” olduğunu belirtiyor. Burada geçen aracılığıyla kelimesi, Tanrı’nın varlıklarını devam ettirdiği şeylerin devamlılığını korumak için kullandığı araçları belirtiyor. Bu araçların kökü, Tanrı’nın bilgeliğine ve kutsallığına dayanmaktadır. Bu niteleyici sıfatlar üzerinden çok çabuk geçmemeliyiz. Tanrı’nın kendi yarattıklarını devam ettirme işi, kendi bilgeliği üzerine kuruludur. Bizler ölümlüler olarak, gerek kısa gerekse uzun bir süre bazı şeylere tutunma hatasına düşmeye eğilimliyiz. Hisse senetlerini çok erken satmayan veya çok geç almayan borsa yatırımcısı var mıdır? Tanrı, elinde tuttuğu şeylerde hata yapmaz. Devamlılığını sağladığı şeylerin devamlılığını tam bir mükemmeliyetle sağlar çünkü onları kendi mükemmel bilgeliğine göre devam ettirir.
Tanrı’nın devam ettirme işi aynı zamanda kutsal bir devam ettirmedir. Buradaki kutsal kelimesi, Tanrı’nın hem üstün görkemini hem de kusursuz doğruluğunu anlatır. Tanrı’nın devam ettirme işinde, bilgi, bilgelik veya doğruluk açısından hiç kusur yoktur. Tanrı elinde tuttuğunu, doğrulukla tutar. Zaman zaman, acı ve ıstırap zamanının ne zaman biteceğini merak edip “Tanrım, bu şeylere daha ne kadar dayanmamız gerekiyor?” diye sorarız. Kötü olanın denetim altına alınmamasına Tanrı’nın neden izin verdiğini merak ederiz. Ancak, her şeyin süresi Tanrı’nın elindedir ve her şeyin zaman aralığı, Tanrı’nın bilgeliği ve Kutsal amacına göre Tanrı’nın ilahi taktiri tarafından denetim altında tutulmaktadır.
Dikkatimizi çeken bir başka şey de, Tanrı’nın her şeyi, inanç bildirgesinin yanlışsız diye anımsattığı kendi önbilgisine göre devam ettirdiğidir. Tanrı, kendi kehanetleri için kendisini tahmin işine vermez. Olasılıkları belirlemek için yanında bir olasılık cetveli taşıyıp ona başvurmaz. Tanrı’nın önbilgisi hem yanlışsız hem de kesindir. Gelecek hakkında Tanrı’nın bilmediği bir şey yoktur. Tanrı sonun ne olacağını ta baştan bilir. Tanrı, gelecekteki tüm olasılıkları, olasılığa dayanmadan bilir denilmektedir. Yani, eğer Tanrı’ya ilerdeki olasılıkların ne olduğunu sorabilseydik, Tanrı asla bize “şuna bağlı” şeklinde yanıt vermezdi.
Yaratılmış olma bakış açımıza göre, olasılıklar açısından geleceği ele alırız. A planının işe yaramama ihtimali nedeniyle bir B planımız vardır. Sınırlı zihinler için gelecek tesadüf gibi görünür. Bunun nedeni de, bizlerin bağlı varlıklar olması ve tüm varlığımızın bizlerin dışında bir şeylere bağlı olmasıdır. Fakat Tanrı, bağlı bir varlık değildir. Bildiği şeyleri kesin suretle bilir. Önceden bildiği şeyleri önceden bilir çünkü önceden bildiği şeyleri aynı zamanda önceden diler de. Kutsal Yazılar bize, gelecek hakkındaki söylemlerimizi “Deo volente” (Tanrı’nın isteği) ile tırnak içine almamızı öğretir. Tanrı’nın bu tür terimlerle konuşmasına gerek yoktur çünkü Tanrı, Deo Volente’nin Deo’sudur.
Tanrı, her şeyi kendi iradesinin özgür ve değişmez görüşüne göre devam ettirir. Bunu kavramak önemlidir. Tanrı’nın devam ettiren ilahi taktiri, Tanrı’nın iradesi ile hareket eder ve Tanrı’nın iradesi özgürdür. Hiçbir yaratık tarafından bağlanmamış ve belirlenmemiştir. Bizim değişken istek ve eylemlerimize bağlı değildir. Tanrı’nın iradesi sadece özgür değil aynı zamanda değişmez de. Hiçbir şey Tanrı’nın özgürlüğünü ne değiştirebilir ne de aniden ortaya çıkıp onu engelleyebilir. Tanrı’nın görüşü sonsuza dek kalır. Tanrı, yeni bilgiler almak için veya bir hatayı düzeltme ihtiyacı duyduğu için düşüncelerini değiştirmez. Tanrı’nın aksaklık içermeyen sonsuz bir tasarısı vardır. Tanrı için B planı diye bir şey yoktur. Tanrı’nın görüşü değişmez çünkü Tanrı tüm varlığıyla değişmezdir. Her şeyin üzerindeki bilgisi değişmezdir. Her şey üzerindeki bilgisi değişmezdir. Her şey üzerindeki gücü asla zayıflamaz. Bilgeliği sendelemez. Hafızası asla yanılmaz. İlahi varlığında veya kişiliğinde değişmeler yaşanmaz.
Mümkün Olan En Yüce İyilik
Tanrı, hangi emel veya amaç için her şeyi devam ettirir? Kendi görkemi yüceltilsin, övülsün diye. Bu, tam anlamıyla benimsenmesi güç bir görüştür çünkü bu görüş, Tanrı’da bir çeşit ben merkezcilik öne sürer ve bizlere de ben merkezciliği günah olarak görmemiz öğretilmiştir. Aslında, ben merkezcilik tüm yaratılanlar için bir günahtır. Ölümlü olan bizler, düşüncemizde Tanrı merkezci olmaya çağrıldık. Yaratılanlar için Tanrı merkezcilik bir erdem, ben merkezcilik ise bir kötülüktür. Ancak Tanrı için, ben merkezcilik saf bir erdemdir çünkü aynı zamanda bu Tanrı merkezciliktir. Bizler için Tanrı merkezci olmak, dikkatimizi en mükemmel varlığa yönlendirmek demektir. Bu da Tanrı için Tanrı’nın kendisi olmaktadır.
Bu yüzden, Tanrı’nın kendi ilahi taktiriyle yaptığı şey bizim yararımızadır. Bu taktirin en yüce erdemi, Tanrı’nın kendisinin yüceltilmesinde yatar. Tanrı’nın kendi yarattıklarını devam ettirmesi, O’nun görkemini yansıtır ve bu görkem, yüce bir kötülük değil, mümkün olabilecek en yüce iyiliktir. Eğer Tanrı, kendisinden daha aşağıda bulunan bir şeyin merkezine yerleştirilseydi, bu merkez Tanrı’da bir kusur gösterir ve O’nu Tanrı’dan daha aşağı, tapınılmaya layık olamayan birisi haline getirirdi.
Tanrı’nın kendi yarattıkları üzerindeki ilahi taktiri ve yaratma işlemini devam ettirmesinin aynı zamanda kendi sonsuz görkemini göstermesi, hoş ve mükemmel bir paradokstur.
Calvin de bunu, şu yazısıyla dile getiriyor:
Öncelikle, okuyucuya hatırlatmak isterim ki, bahsettiğimiz ilahi taktir, cennette aylakça oturan, dünyada olup biteni seyreden bir Tanrı’ya değil; tabiri caizse, dümeni idare eden, tüm olaylar üzerinde hüküm süren bir Tanrı’ya aittir. Dolayısıyla, Tanrı’nın ilahi taktiri göze veya ele erişemeyecek kadar kısa değildir. Bu da şu demek oluyor, Tanrı görmekle kalmaz, aynı zamanda isteğinin yerine gelmesi için ilahi buyruklar da verir. (Institutes (Esaslar) 175).
İlahi taktirin bu işleriyle, Tanrı’nın bilgeliğinin, gücünün, adaletinin, iyiliğinin ve merhametinin görkemi beyan edilir.