http://www.hristiyan.net


Kitaplar Ana Sayfa


Kitap Ana Sayfa


[BÖLÜM 1]

 

ZOR İLAHİ TAKDİR

 

ARABAMI HENÜZ PARK ETMİŞ VE ARABADAN İNMİŞTİM Kİ, MUTFAĞIN KAPISI açıldı ve kızım Sherrie dışarı çıktı. Yüzü solgundu, gözlerinde ise korku vardı. Kollarıma doğru koşup, telaşlı bir şekilde “Baba! Bebeğim öldü!” diye bağırdı.

Kızım hüngür hüngür ağlarken ben de onu göğsüme yaslıyordum. Hamileliğinin dokuzuncu ayındaydı ve doğum doktorunun muayenesinden az önce gelmişti. Doktor, bebeğin yürek atışlarını duyamamış ve olabildiğince nazik bir şekilde bunun ne anlama geldiğini açıklamış: kızımın henüz dünyaya gelmemiş bebeği, kızımın rahminde ölmüştü.

Ertesi gün Sherrie’nin hastaneye girmesine izin verildi. Doktor, Sherri’ye kendini kasmasını söyledi ve Sherri de, çocuğunun ölü doğacağından haberdar bir şekilde hemen doğuma alındı. Hastanelerde, karşılaşılan bu durumlarda yapılan şey, normal doğumlarda uygulanan yöntemleri izlemektir. Bu yüzden de, bebek yani o güzel kız doğduğu zaman,  temizlendi, boyu ve kilosu ölçüldü, ayak parmağı mürekkebe batırılarak parmak izi alındı. Ardından ölmek üzere olan bu bebek, annesinin eline verildi. Sherrie, bebeğini birkaç dakika kucağına aldıktan sonra kocasına verdi. Birkaç dakika sonra da bana, torunumu kollarımda tutmam için izin verdiler.

Yeni doğan bebeklerin yüz hatlarına bakarak ayırt etmek bana hep zor gelmiştir; bana, hepsi birbirine benziyor gibi geliyor. Ancak bu küçük bebeğin görüntüsü hafızamda kalıcı bir etki bırakmıştır. Onu ellerime aldığımda, ölüm ile yaşamın bu inanılmaz birleşimi beni darmadağın etmişti. Bebek, en ince ayrıntısına kadar mükemmel bir şekilde biçimlendirilmişti. Ancak nefes alamıyordu.

Sherrie ve eşi Tim, bebeğe Alicia ismini verdiler. Alicia, usule göre, ailemizin ve kilise önderlerimizin de katıldığı bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Hepimiz mezarın başında durduk ve Alicia’nın bedenini toprağa, ruhunu da göksel Baba’ya teslim ederken göz yaşlarımızı tutamadık.

Ölü bir bebek doğuran her kadın, ölü bir bebek doğurmanın, yüreği nasıl harap ettiğini bilir. Kim böyle bir olay yaşayıp da gökyüzüne “Neden?” diye haykırmaz? Bu tür durumlarda Tanrı’nın nerede olduğunu sormak doğaldır. Bu tür bir durumda, insani kederlerin ayakları, ilahi takdir yoluyla tanışır.

Bu kitap, Tanrı’nın ilahi takdiri konusunda ortaya çıkan soru ve sorunlarla yüzleşmek için yapılmış bir çalışmadır. Sadece öğretişsel açıdan değil, aynı zamanda yaşamları ve mücadeleleri bizler için Kutsal Yazılar’da yazılı olan, etten ve kemikten olan insanların somut tecrübelerini inceleyerek, ilahi takdir sorununa değinmek için hazırlanmıştır.

Kutsal Yazılar’da yazılı olan bu insanlardan birisi Kral Davut’tu.

 

 

 

Tanrı’nın İlahi Takdiri Önünde Eğilmek

 

Davut, peygamber Natan’ın yakan sözleriyle yüreğinden vurulmuştu ve vicdanı saldırıya uğramıştı. Peygamber Natan’ın sözleri, Davut’un kulağında çınlıyor, ruhuna işliyordu: “O ADAM SENSİN!” Davut’un egemenliğindeki bir kulun, fevkalade yanlış giden bir şey hakkında anlatmaya başladığı olay, birden Davut’un kendisine dönmüştü. Davut, faili meçhul birisinin bencilce yaptığı sömürme hikayesini dinlediğini zannediyordu. Kendisini anlatan bu üstü örtülü benzetmeyi, peygamberin kralın vicdanını hedefleyen öyküsünü dinlediğinin farkında değildi. Sadece basit bir öyküydü.

 

RAB Natan’ı Davut’a gönderdi. Natan Davut’un yanına gelince ona, “Bir kentte biri zengin, öbürü yoksul iki adam vardı” dedi, “Zengin adamın birçok koyunu, sığırı vardı. Ama yoksul adamın satın alıp beslediği küçük bir dişi kuzudan başka bir hayvanı yoktu. Kuzu adamın yanında, çocuklarıyla birlikte büyüdü. Adamın yemeğinden yer, tasından içer, koynunda uyurdu. Yoksulun kızı gibiydi. Derken, zengin adama bir yolcu uğradı. Adam gelen konuğa yemek hazırlamak için kendi koyunlarından, sığırlarından birini almaya kıyamadığından yoksulun kuzusunu alıp yolcuya yemek hazırladı.”

Zengin adama çok öfkelenen Davut, Natan’a, “Yaşayan RAB’bin adıyla derim ki, bunu yapan ölümü hak etmiştir!” dedi, “Bunu yaptığı ve acımadığı için kuzuya karşılık dört katını ödemeli.”

Bunun üzerine Natan, Davut’a, “O adam sensin!” dedi. (2.Samuel 12:1-7)

 

Davut’un başından aşağı kaynar sular akıyordu. Anlatılan benzetme, Davut’u can evinden, yüreğinden vurmuştu. Kendisi hakkında dikkatli bir şekilde sakladığı gerçeği görmesiyle birden gözleri açıldı. Bu adam, Tanrı’nın yüreğine sahip olarak bilinen Davut’tu. İsrail’in koruyucusu, büyük savaşçısıydı. İsrail’in en ünlü Kralı, mezmurların yazarıydı. Tanrı’nın İsrail krallığından indirmiş olduğu Saul’un ölümüyle tahta çıkmıştı. Davut, güçlü olanın düşüşü ile güçlü olanın yerine terfi eden, Rab’bin seçtiği kişi idi. Saul’un utancından ötürü pişmanlık duymuş ve olanları Gat’ta duyuracak olan, ozanları neşeyle “Güçlüler nasıl da yere serildi!” diye şarkı söyleyecek olan Filistliler’in zaferi onu kızdırmıştı.

Davut da yere serilenler kervanına katılmıştı. Düşüşü büyüktü ve gelecek tüm nesiller için kayda geçirilmişti. Davut, ölümcül bir lekeyle bozulmuş, silinmez bir ayıp ile işaretlenmiş, yaşayan bir Shakespeare kahramanı gibiydi.

Davut’un günaha düşüşü, basit bir düşünceyle, banyo yapan güzel bir bayanı istemeden de olsa gözetlerken şehvetten doğan bir istek ile başladı. Bu işe, zina edeceğini önceden tasarlayarak başlamamıştı. Elde edebileceği ilk gayri meşru sevgilisinin peşinde değildi. Bir anlık şehvet, zorlayıcı bir ihtirasa patlak vermişti. Davut, doğruluğunu bir kenara fırlattı ve yasa dışı bir aşk macerasına karşılık ruhunu tehlikeye soktu. Vicdanını beklemeye alıp yüreğini katılaştırdı. Kutsal Kitap’ta bu durumu anlatan yazılar, aynı her erkeğin göğsünde pusuya yatmış olan karanlık yüreğin ortaya çıkarılması gibi gayet kısa ve özdür.

 

Bir akşamüstü Davut yatağından kalktı, sarayın damına çıkıp gezinmeye başladı. Damdan yıkanan bir kadın gördü. Kadın çok güzeldi. Davut onun kim olduğunu öğrenmek için birini gönderdi. Adam, “Kadın Eliam’ın kızı Hititli Uriya’nın karısı Bat-Şeva’dır” dedi. Davut kadını getirmeleri için ulaklar gönderdi. Kadın Davut’un yanına geldi. Davut aybaşı kirliliğinden yeni arınmış olan kadınla yattı. Sonra kadın evine döndü. (2.Samuel 11:2-4).

 

Davut, bir başka adamın karısını almıştı. Aynı Natan’ın anlattığı benzetmedeki zengin adam gibi Davut da, sadık askerlerinden birisinin dişi kuzusunu kendisine almıştı. Uriya, Bat-Şeva ile evliydi. Fakat, Uriya Davut’a sadakatle hizmet etmesine rağmen, Davut, Uriya’nın karısına Uriya’nın izni olmadan istediğini yapıyordu. Bat-Şeva hamile kaldı. Uriya, Bat-Şeva’nın rahmindeki çocuğu evlat olarak almazdı, aslında alamazdı da.

Açıkçası Davut’un yüreğini bir telaş kaplamıştı. Kendi günahını örtmek için ince bir tasarı kurmuştu. Uriya’ya, kısa süreliğine evine ve karısının yanına dönebilmesi için sıla izni vermeye, yani Uriya’nın savaşa ara vermesine karar vermişti. Bu sayede, çocuk doğduğu zaman, Uriya çocuğun ona ait olduğu düşüncesiyle kandırılabilirdi. Davut, Uriya’yı ikiyüzlü övgülere boğdu ve ona bir armağan vererek (aslında bu hediye Davut’un vicdanını yatıştırmak içindi) onu evine yolladı.

Fakat Davut, Uriya’nın sadakatini pek önemsememişti. Uriya görevini bırakmayı veya kralının bu cömertliğinden yararlanmayı düşünmüyordu. Uriya bir askerdi. Karısına olan özlemi ne kadar büyük olursa olsun, kendisini kralına hizmet etmeye mecbur hissediyordu. Davut’un tasarladığı gibi evine dönmek yerine...

 

Ne var ki, Uriya evine gitmedi, efendisinin bütün adamlarıyla birlikte sarayın kapısında uyudu. Davut Uriya’nın evine gitmediğini öğrenince, ona, “Yolculuktan geldin. Neden evine gitmedin?” diye sordu. Uriya, “Sandık da, İsrailliler’le Yahudalılar da çardaklarda kalıyor” diye karşılık verdi, “Komutanım Yoav’la efendimin adamları kırlarda konaklıyor. Bu durumda nasıl olur da ben yiyip içmek, karımla yatmak için evime giderim? Yaşamın hakkı için, böyle bir şeyi kesinlikle yapmayacağım.” Bunun üzerine Davut, “Bugün de burada kal, yarın seni göndereceğim” dedi. Uriya o gün de, ertesi gün de Yeruşalim’de kaldı. Davut Uriya’yı çağırdı. Onu sarhoş edene dek yedirip içirdi. Akşam olunca Uriya efendisinin adamlarıyla birlikte uyumak üzere yattığı yere gitti. Yine evine gitmedi. (2.Samuel 11:9-13).

 

Davut’un tasarısı boşa çıkmıştı. Davut’un tehlikeli gizleme tasarısı, ihanet ettiği adamın bağlılığıyla bozguna uğramıştı. Bu durumdayken, Davut’un şehvet uykusundan uyanıp tövbeye yönelmesi beklenebilir. Tam tersine! Davut, büyüyen çaresizliğiyle, günahına günah ekleyip suçuna bir de gerçek cinayet ekledi. Komutanı Yoav’a, Kutsal Ruh olan Tanrı’nın gizli işleyişi aracılığıyla tüm tarihe açıklanacak bir mektup yazdı. Bu kanıtı ortadan kaldıracak ve halkın gözünden saklayacak bir doğrama makinesi de yoktu. Davut, mühürlü mektubunu Uriya’nın eliyle Yoav’a göndererek, çirkin davranışının en aşağı seviyesine inmişti. Saf bir bağımlılığı olan Uriya, cepheye taşıdığı mektubun kendi ölüm fermanını içerdiğini bilmiyordu.:

 

Mektupta şöyle yazdı: “Uriya’yı savaşın en şiddetli olduğu cepheye yerleştir ve yanından çekil ki, vurulup ölsün.” Böylece Yoav kenti kuşatırken Uriya’yı yiğit adamların bulunduğunu bildiği yere yerleştirdi. Kent halkı çıkıp Yoav’ın askerleriyle savaştı. Davut’un askerlerinden ölenler oldu. Hititli Uriya da ölenler arasındaydı. (2.Samuel 11:15-17)

 

Daha sonra, savaşın olduğu yerden, Uriya’nın öldüğünü Davut’a bildirmesi için Yoav tarafından bir ulak gönderildi. Davut, kendisinin emniyette olduğunu, sırrının insanların gözünden saklandığını ve Uriya ile birlikte öldüğünü düşünüyordu. Bat-Şeva da kocasının ölüm haberini alır almaz yas tutmaya başladı. Ama bu yas uzun sürmedi. Davut, Bat-Şeva’yı çağırttığında, Bat-Şeva Davut’un evine geldi, onun karısı oldu ve ona bir oğul doğurdu. Sanki kimse, doğan bu çocuğun zina ile doğan bir çocuk olduğunu bilmeyecekti.

Fakat Tanrı, tüm ilahi taktiriyle, gözlerini Davut’a dikti. Kralın bu sırrı Tanrı’nın gözünden kaçmadı. İnsan anlayışından gizlenmiş olan, tüm çıplaklığıyla Tanrı’nın önünde duruyordu. Basit bir ifadeyle Kutsal Yazılar şöyle diyor: “Ancak, Davut’un bu yaptığı Rab’bin hoşuna gitmedi. (2.Samuel 11:27b).

Natan’ın Davut’u ziyaret etmesine neden olan şey, bu ilahi hoşnutsuzluktu. Natan’ın omuzlarına, bu sorun gerçeğinin ağırlığı yüklenmişti. Almış olduğu görev, Tanrı tarafından bir kral ile yüzleşmeye gönderilmek gibi ağır bir görevdi. İlyas’ın ve Vaftizci Yahya’nın başına gelenlerin de açıkça gösterdiği gibi, bu görev bir peygamber için  tehlikeli bir görevdi. Ancak, Davut’un peygamber ağzından çıkan yargıya verdiği tepki, Ahav’ın veya Hirodes’in verdiği tepkiden oldukça farklıydı. Davut, peygamberin sözlerini duydu ve bu sözlerle darmadağın oldu. Benzetmedeki adamın Davut olduğu cesaretle söylendikten sonra, peygamber Natan’ın dudakları aracılığıyla Tanrı, Davut’a olan tüm suçlamasını dile getirdi:

 

Bunun üzerine Natan, Davut’a, “O adam sensin!” dedi, “İsrail’in Tanrısı RAB diyor ki, ‘Ben seni İsrail’e kral olarak meshettim ve Saul’un elinden kurtardım. Sana efendinin evini verdim, karılarını da koynuna verdim. İsrail ve Yahuda halkını da sana verdim. Bu az gelseydi, sana daha neler neler verirdim! Öyleyse neden RAB’bin gözünde kötü olanı yaparak, onun sözünü küçümsedin? Hititli Uriya’yı kılıçla öldürdün, Ammonlular’ın kılıcıyla canına kıydın. Karısını da kendine eş olarak aldın. Bundan böyle, kılıç senin soyundan sonsuza dek eksik olmayacak. Çünkü beni küçümsedin ve Hititli Uriya’nın karısını kendine eş olarak aldın.’ “RAB şöyle diyor: ‘Sana kendi soyundan kötülük getireceğim. Senin gözünün önünde karılarını alıp bir yakınına vereceğim; güpegündüz karılarının koynuna girecek. (2.Samuel 12:7-11).

 

Tanrı, yaptığı suçlamayla, Davut’a verdiği nimetleri tekrarlıyordu. Davut her şeyini, Tanrı’nın ilahi taktirinin görünmez elinden almıştı. Ancak ilahi taktirin bu bereketlerini artık yargı takip etmesi gerekiyordu. Tanrı’nın eli, Davut’un üzerinde ağırlığını hissettiriyordu. Ancak, bu el, yargnın yanında lütuf da bulundurmayacak kadar ağır değildi. Bu durumda bile Tanrı’nın adaleti, merhamet ile yumuşatılıyordu. Tanrı, Davut’a ölüm cezası verebilirdi. Davut’un işlediği suçlar, İsrail’de büyük suçlar sayılıyordu.

Davut’un yüreği yumuşadı. Gösterdiği tepki gerçek ve derin bir tövbeydi. Bu tövbesi, ceza korkusundan doğan bir pişmanlık değil, Tanrı’ya karşı suç işlemiş olmanın  getirdiği gerçek bir pişmanlık, gerçek bir tövbe idi. Bu olayın ardından gelen destansal tövbe mezmurunda Davut şöyle yakardı, “Sana karşı, yalnız Sana karşı günah işledim, Senin gözünde kötü olanı yaptım.” (Mezmurlar 51:4). Bu ifade, tam anlamıyla doğru olmayan, abartılı bir ifade olarak ele alınmalıdır. Davut, Tanrı’dan başka kişilere karşı da günah işlemişti. Uriya’ya, Bat-Şeva’ya, kendi ailesine karşı ve kral olarak kendisine olan güvenlerine ihanet ederek tüm ulusa karşı günah işlemişti. Ancak, nihayetinde bütün günah, Tanrı’ya karşı işlenmiştir ve sonuçta diğer insanları da kapsayan en yakın anlamda sadece Tanrı’ya karşı işlenmiştir.

Davut, uzun tövbe mezmurunu yazmadan önce Natan’a şu yanıtı verdi: “RAB’be karşı günah işledim.” (2.Samuel 12:13). Davut’un günahını itiraf etmesi ve kendini aklama girişimlerinde bulunmadan suçunu kabul etmesinin ardından Tanrı’nın Davut’u bağışladığı haberi geldi:

 

Davut, “RAB’be karşı günah işledim” dedi.

Natan, “RAB günahını bağışladı, ölmeyeceksin” diye karşılık verdi. “Ama sen bunu yapmakla, RAB’bin düşmanlarının O’nu küçümsemesine neden oldun. Bu yüzden doğan çocuğun kesinlikle ölecek.” (2.Samuel 12:13-14).

 

 

Tanrı’nın İlahi Taktirinin Hedefi

 

Tanrı, Davut’un günahını temizledi. Bu, Tanrı’nın, günahlarından ötürü Davut’u bağışladığı anlamına geliyordu. Ancak, kalıcı suçu bağışlanmasına rağmen Davut, günahının cezasını bu dünyada aldı. Natan aracılığıyla Tanrı, bu zina birlikteliğiyle meydana gelen çocuğun Davut ve Bat-Şeva’nın elinden alınacağını bildirdi. Bu olayı takip eden ayet, inancımızla bağdaştırmamız zor olan fakat büyük ölçüde Tanrı’nın ilahi taktiri anlayışımıza dayanan bir ayettir:

Bundan sonra Natan evine döndü.

RAB Uriya’nın karısının Davut’tan doğan çocuğunun hastalanmasına neden oldu. (2.Samuel 12:15).

 

Kutsal Yazılar, Rab’bin Davut’un bebeğini ölümcül bir hastalıkla vurduğunu söylüyor. Bu zor bir söylemdir. Günümüz kiliselerinde, vaizlerin yersiz bir şekilde, insanların hastalanması ve ölmesi olaylarından Tanrı’yı muaf tutmaya çalıştıklarını işitmek artık garip karşılanmıyor. Televizyondan müjdeleme yapan birisinin, Tanrı’nın hastalık ve ölümlerle alakası olmadığını beyan ettiğini gördüm. Bu adama göre Tanrı, bu tür insani faciaları Şeytan’ın işine bırakmıştır.

Bu tür görüşler sadece Tanrı’nın ilahi taktiri anlayışımıza değil aynı zamanda Tanrı’nın bütün kişiliği üzerindeki anlayışımıza da saldırıda bulunur. Hıristiyanlık, Tanrı ve Şeytan’ın  hem eşit, hem de berabere sonuçlanması gereken sonsuz bir mücadelede bulunan karşıt güçler olarak birbirlerine zıt olduğu ikilemini kabul eden bir din değildir. Tanrı, altındaki Şeytan’ın sahası da dahil olmak üzere, tüm yarattığı şeylerin üzerinde egemendir. Tanrı, yaşamın olduğu kadar ölümün de Rab’bidir. Huzurun olduğu gibi, ağrı ve hastalığın üzerinde de hüküm sürer.

Eğer Tanrı’nın hastalık veya ölümle işi olmasaydı, tüm insanlar arasında en çok acınacak durumda olanlar, Hıristiyanlar olurdu. Bu da, Babamızın ellerinin şansın dönekliği ve kader tarafından bağlandığı, bir karmaşa tarafından yürütülen bir evrende yaşadığımız anlamına gelirdi. Tanrı’nın eli kurtaracak kadar güçlü değil, aciz olurdu. Fakat bu şekilde vaaz verenlerin tersine, Tanrı hastalık ve ölümle oldukça alakalıdır. Tanrı acı çekmede uzmanlaşmıştır. Tövbe yolu, Via Dolarosa, yani çarmıh yoludur. Rabbimizin kendisi, elemler adamıydı ve acıyı yakından tanıyordu. Tanrı, insani acılardan uzak veya ayrı tutulmamıştır; bu acılar, kendi ilahi taktirinin içinde yer almaktadır. Bizim ailemiz bu gerçeği, Sherrie ve kocası bebeklerini yitirdiğinde anlamıştı.

Davut da bu gerçeği, sonraki olayda anladı:

 

Davut çocuk için Tanrı’ya yalvarıp oruç tuttu; evine gidip gecelerini yerde yatarak geçirdi. Sarayın ileri gelenleri onu yerden kaldırmaya geldiler. Ama Davut kalkmak istemedi, onlarla yemek de yemedi. Yedinci gün çocuk öldü. Davut’un görevlileri çocuğun öldüğünü Davut’a bildirmekten çekindiler. Çünkü, “Çocuk daha yaşarken onunla konuştuk ama bizi dinlemedi” diyorlardı, “Şimdi çocuğun öldüğünü ona nasıl söyleriz? Kendisine zarar verebilir!” Davut görevlilerinin fısıldaştığını görünce, çocuğun öldüğünü anladı. Onlara, “Çocuk öldü mü?” diye sordu. “Evet, öldü” dediler. Bunun üzerine Davut yerden kalktı. Yıkandı, güzel kokular sürünüp giysilerini değiştirdi. RAB’bin Tapınağı’na gidip tapındı. Sonra evine döndü ve yemek istedi. Önüne konan yemeği yedi. Hizmetkarları, “Neden böyle davranıyorsun?” diye sordular, “Çocuk yaşarken oruç tuttun, ağladın; ama ölünce kalkıp yemek yemeye başladın.” Davut şöyle yanıtladı: “Çocuk yaşarken oruç tutup ağladım. Çünkü, ‘Kimbilir, RAB bana lütfeder de çocuk yaşar’ diye düşünüyordum. Ama çocuk öldü. Artık neden oruç tutayım? Onu geri getirebilir miyim ki? Ben onun yanına gideceğim ama o bana geri dönmeyecek.” (2.Samuel 12:16-23)

 

Davut Tanrı ile yedi gün güreşti. Dua edip oruç tuttu, teselli edilmeyi reddetti. Görevliler, krallarının kendisine zarar vereceğinden oldukça endişeleniyordu. Davut’a vazgeçmesi, yemek yiyip kendisine dikkat etmesi için yalvarıyorlardı. Çocuk öldüğü zaman bunu Davut’a bildirmekten korktular. Fakat Davut çok akıllıydı. Görevlilerin fısıldamalarından, çocuğun öldüğü sonucuna vardı. Sonra, görevlilerinden gerçeği öğrenince, görevlileri şaşkına çeviren bir şey yaptı. Davut ayağa kalktı, yıkandı, güzel kokular sürüp tapınmak için Tanrı’nın Tapınağı’na gitti.

Burada, Tanrı’nın yüreğine sahip Davut ile karşılaşıyoruz. Mezmurlar boyunca yankılanan kişi, burada kendini gösteriyor. Tanrı, Davut’un yalvarışını geri çevirdiğinde, Davut -sızlanıp veya şikayet etmek için değil tapınmak için- hemen kiliseye gitti. Burada, coram Deo’yu yaşayan, yani Tanrı’yla yüzyüze gelen Davut’u görüyoruz. Davut, Her Şeye Gücü Yeten’in tahtı önünde, içinde bulunduğu durum için yalvardı fakat kaybetti. Ancak, Tanrı’nın Tanrı olması için, Tanrı’nın ilahi taktiri önünde eğilmeyi istiyordu.

Tanrı’nın ilahi taktiri önünde böyle boyun eğme, dünya için anlaması zor bir şeydir. Davut’un görevlileri bunu anlayamadılar, krallarında ruhsal bir dengesizlik görüyorlardı. Krallarının davranışı, onlara bir anlam ifade etmiyordu. Bu karmaşık hareketlerinden ötürü krallarını azarlamak istediler. Davut’un, çocuk hayattayken değil öldükten sonra yas tutması gerektiğini düşünüyor, çula sarınma ve kül içinde oturma zamanının geldiğine inanıyorlardı.

Davut yaptıklarını görevlilerine izah ettiğinde, onlara ilahi taktir öğretişi üzerine bir ders vermiş oldu. Davut, Tanrı’nın açık bir şekilde çocuğun öleceğini söylediğini duymasına ve bunu asılsız bir tehdit olarak görmemesine rağmen, Tanrı’nın geçmişte insanların kendisine tövbeyle döndüklerinde vaat ettiği yargılara karşı merhamet gösterdiği olayları da biliyordu.

Davut, yalvarışlarını şöyle açıklıyordu, “Kim bilir, Rab bana lütfeder de çocuk yaşar”. “Kim bilir” ifadesi, Davut’un sürüp giden orucunu ve ısrarcı duasını anlamamız için önemlidir. “Kim bilir” ifadesi, tüm dikkati, Deus abs-conditus’a, yani gizli öğüdü bize yabancı olan “gizli Tanrı” üzerine çeker. Davut, Deus revelatus’un, yani kendisini “açıklayan” Tanrı’nın sözlerini işitti fakat hikayenin sonunun böyle olmamasını ısrarla ümit etti. Tanrı’nın, gerektiğinde kullanmak için kenarda herhangi bir tasarı saklamadığını öğrenmesi, Davut’un ruhunu hoşnut etmeye ve Tanrı’nın “hayır” cevabına Davut’un boyun eğmesine yeterli olmuştu. Davut’un bu mücadelesi bir anlamda, Mesih’in Getsemani Bahçesinde çektiği büyük acıyı, İsa’nın Baba’nın açıklanan arzusuyla güreştiği fakat sonuç olarak ağzına kadar dolu olan kaseden içmeyi istediği olayı önceden işaret etmektedir.

Eğer Tanrı’nın ilahi taktirini anlarsak ve ilahi taktirin Tanrısı’nı seversek, yaşamlarımızda meydana gelen acı, kederli ve ıstırap dolu olaylarda bile Tanrı’nın gerçekten hak ettiği övgü sunusuyla Tanrı’ya tapınabiliriz. Bu ilahi taktir anlayışı, Tanrı’ya tapınan herkes için çok önemlidir. Bu tür bir tapınış, güvene dayalı bir iman tapınışıdır. Davut, hikayenin gerisini henüz duymadığının ve sonraki bölümlerin hepsinin Tanrı tarafından yazılacağının farkına varmıştı.





Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.