http://www.hristiyan.net

 

Temeller Ana Sayfa

 

Kitap Ana Sayfa

 

 

3. İNSAN YAŞAMINA SAYGI

 

GİRİŞ

İNSAN YAŞAMININ DEĞERİ

1. ALLAH YARATICIDIR VE İNSAN YAŞAMININ

TEK SAHİBİDİR

2. İNSAN ALLAH’IN BENZEYİŞİNDE YARATILDI

SONUÇ

KÜRTAJ

1. İNSAN YAŞAMI NE ZAMAN BAŞLAR?

2. KÜRTAJ HAKKINDAKİ GERÇEK

a) Kürtaj doğmamış bebek için insafsız bir ameliyattır

b) Kürtaj doğum kontrolün bir biçimi değildir

c) Kürtaj aynı zamanda kadının hem fiziksel hem psikolojik sağlığına zarar verebilir

3. KÜRTAJ HER ZAMAN YANLIŞ MIDIR?

a) Annenin yaşamı büyük bir tehlike içindeyse ne olacak?

b) Eğer hamilelik tecavüz ya da aile içi bir ilişki sonucu gerçekleşmişse ne olacaktır?

c) Eğer testler bebeğin normal bir bebek olmadığını, anormal bir bebek olduğunu gösterirse ne olacak?

4. İNANLININ SORUMLULUĞU

a) Henüz doğmamış yaşamı koruyalım

b) Yaşamın kutsallığı olan Allah’ın gerçeğini öğretelim

c) Kürtajın haklılığı konusundaki mantığı çürütmeliyiz

d) Anne ve baba adaylarına henüz dünyaya gelmemiş bir yaşamdan kendilerinin sorumlu olduğunu öğretelim

e) Cinsellik ve gebeliği önleme konusunda öğretim verelim

f) İhtiyaç içinde olanlara yardımcı olmalıyız

SONUÇ

DOĞUM KONTROL

1. DOĞAL YÖNTEMLER

 2. ENGEL YÖNTEMİ

3. SPİRAL / İUD

4. İLAÇLAR

5. KISIRLAŞTIRMA

SONUÇ

İDAM

1. ÖLÜM CEZASININ UYGULANMASI KONUSUNDA KUTSAL KITAB’IN YÖNLENDİRİŞİ

a) Ölüm cezası hiçbir biçimde normal bir vatandaş tarafından verilemez ve yerine getirilemez

b) Ölüm cezasının verilebilmesi için tanıklar gerekir

c) Bir katil için hiçbir alternatif ceza yoktu

d) İnsan yaşamına son vermek idamı beraberinde getir-mektedir

2. ÖLÜM CEZASI KONUSUNDA ÇAĞDAŞ TARTIŞ-MALAR.

a) Böylesine büyük bir cezanın verilmesi barbarlıktan başka bir şey değildir. Böylesine vahşice işlenilmiş bir suça vahşice işlenilmiş başka bir suçla ceza verilmektedir

b) Eğer yanlış bir kişi öldürülürse ne olacaktır?

c) Adam öldürenleri hapis cezasına çarptırmak daha insani olacaktır

d) Allah sevgi Allah’ıdır. Karşılık vermek ve intikam almak gibi barbarca davranışlar O’nun karakter yapısına uymaz

SON  SONUÇ

SAVAŞ

1. KENDİNİ SAVUNMA

2. ALLAH YARGISINDA BİR ARAÇ OLARAK KULLANILMAK

a) Kişi olarak

b) Bir ülkenin vatandaşı olarak

SONUÇ

İNTİHAR ETMEK

ÇOBANLIK[1] HİZMETLERİ İÇİN BİR NOT

SONUÇ

ÖTENAZİ (Öldürme yolu ile acıma)

KİŞİLERİN ÖTENAZİYE İNANMALARININ NEDEN-LERİ

a) Herkes kendi yaşamını sonuçlandırma hakkına sahiptir

b) Herkesin her ne şekilde olursa olsun yaşama hakkı vardır

c) Birçok yaşlı kendi ailesi ve toplumu için yük olmak istemiyor

d) Acı çeken bir yaşama son vermek acı çeken kişiye merhamet göstermektir

SONUÇ

ÖZET

 

 

3. BÖLÜM

 

İNSAN YAŞAMINA

SAYGI

 

GİRİŞ

 

 

Y

aşam her insanın Allah’tan edindiği en değerli veridir. Bir lütuftur. Yaşam adeta evrenin en gizemli oluşumudur. Allah’ın varlığının capcanlı bir kanıtıdır. Allah’ın yaşama bakışı oldukça hassas ve gizem doludur. Adeta bir ressamın resmine, bir heykeltıraşın heykeline gösterdiği hassasiyet örneğinde olduğu gibi Allah’ta yarattığı insanına, yaşama aynı hassasiyeti göstermektedir. Bir bahçıvanın kendi çiçekleri ile ilgilenmesi onlara büyük bir ilgi ile yaklaşması ve onlar hakkında kararlar vermesi bu örneğe bir başka bakış açısı sunabilir. Bütün bunlarla anlatmak istediğimiz Allah’ın bize eğilmesi, bizimle ilgilenmesidir.

Yaşamın sahibi yaşama çok büyük önem vermektedir. Bir papatyanın mevsiminde açmasından tutun da, mevsiminde ağaçların yaprak dökmesine kadar her şey uyum içinde yerli yerine oturtulmuştur. Allah için yaşam çok önemlidir. O’nun yarattığı şaheserler olarak yaşam bizim içinde çok önemli ve çok değerli olmalıdır. Çünkü yaşamın kaynağı yaşamı böyle değerlendirmektedir. Bizim geldiğimiz kaynak böyle değerlendiriyorsa, bizim de yaşamı aynı önemle değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu nedenle her tehdit, yaşama yönelik her tehlike, yaşamı yok etmeye yönelik her adım çok ciddi bir şekilde değerlendirilmelidir. Kutsal Kitap bize yaşama karşı saygı duymamız, ona değer vermemiz için yeterli öğretileri sunmaktadır. Yaşam Allah’tandır. Yaşamı yaratan Allah’tır. Allah yaratıcıdır. Allah Değerlidir. O’nun yarattığı her şey sanat şaheseridir, hem değerlidir, hem de saygı gerekmektedir. Bu zorunlu olduğumuzdan, kendi yaratılış doğasındandır.

 

 

İNSAN YAŞAMININ DEĞERİ

 

Kutsal Kitab’ın en önemli öğretilerinden biri yaşamın değeri üzerine olan öğretisidir. Yaşamın değeri üzerine olan öğreti incelendiği zaman, özellikle insan yaşamının Allah önünde çok değerli olduğu kesin olarak görülmektedir. Bütün insan yaşamının değerli ve kutsal olmasının iki önemli nedeni vardır.

 

1. ALLAH YARATICIDIR VE İNSAN

YAŞAMININ TEK SAHİBİDİR

 

Allah yalnız dünyanın değil, bütün evrenin yaratıcısıdır. Kendi sınırlı düşünce yapımızla her ne kadar algılayamazsak da Allah’ın yaratıcılığı bilimin her adımında keşfettikleri ile gözlerimizin önüne serilmektedir. O muhteşem yaratıcı evren içinde yarattığı dünya ile, dünya içinde yarattığı insanla ve insanın içinde insanı oluşturmak için yarattığı bütün sistemlerle adeta evren içinde evren yaratarak yarattıklarını da şaşkınlığa düşürmektedir:

 

“Ve RAB Allah yerin toprağından adamı yaptı, ve onun burnuna hayat nefesini üfledi; ve adam yaşayan can oldu.”

Tek. 2:7

 

Bu ayette bize yaşamın ve ilk nefesin Allah’tan geldiği anlatılmaktadır. Bu yaşamın yegane sahibi Allah’ın kendisidir. Başlangıç ve Son olan Allah yaşam sahibi olduğu yaşamın yaradılışını da çok güzel bir biçimde göstermiştir. O yerin toprağından adamı yaptı sözlerinde bir çömlekçi gibi insana şekil verdiğini dile getirmektedir. Toprakta kalsiyum ve demir gibi daha birçok madde bulunmaktadır. İnsan vücudunda da bu maddeler bulunmaktadır. Yani insan toprak gibidir ve yaradılışından yaşamının her noktası Allah’a döndüğü ana dek ve sonrası hep o görkemli Yaratıcısının yetkisindedir. Kendisine ailesi ile ilgili üzücü haber geldiğinde Eyüp bu gerçekle burun buruna gelmişti:

 

“Rab verdi, ve Rab aldı; Rab’bin ismi mübarek olsun.” 

Eyu. 1:21

 

Elçi Pavlus’un Atina’daki sözlerinde de aynı şeyi dile getirdiğini görüyoruz. Bu sözlere göre, Allah soluğun ve solukla bütünleşen dipdiri bir yaşamın yegane sahibidir. Allah olmaksızın bizim varlığımız söz konusu bile olamazdı. Allah vardır ve biz varız. O evrenin sahibi, biz o evren içinde soluklandırılmış canlarız.[1] Bu nedenle hangi dinden, hangi kökten, soydan, ırktan, sosyal durumdan, eğitimden, başarı düzeyinden, yaştan (ya da insanların verdiği her ne düzey olursa olsun) her bir insan kesinlikle Allah önünde çok ama çok değerlidir.

Yaşama ve özellikle insan yaşamına verdiği bu değer bütün çağları etkileyen On Emr’in bir maddesi olan “Katletmeyeceksin” sözüyle de Allah tarafından iyice belirginleştirilmiştir.[2]

İbranice’ye baktığımızda “öldürme” anlamına gelen yedi ayrı fiil bulmak mümkündür. Özellikle Allah’ın bu buyruğunu insanlara ulaştırmak için kullandığı sözcük kişisel düşmanların öldürülmesi anlamını içiren bir sözcüktür. Yani bu sözcükte özellikle kasten, önceden hazırlayarak öldürme anlamı yatmaktadır.[3] Yaşamın yaratıcısı ve sahibi O olduğuna göre yaşama son verme yetkisine de sahip olacak ancak Kendisidir. Hiçbir insanoğlu bir başka insanoğlunu öldürme yetkisine sahip değildir. Yalnız belli suçlar nedeni ile insanın yasalar tarafından ölüm cezasına çarptırılması ayrı bir konudur.[4] Yaşam Allah tarafından bağışlanmıştır. Toplumların rolü, bu görkemli eseri korumak, yaşamın değerini ve kutsallığını her zaman koruyup el üstünde tutmak olmalıdır.

Yaşamın kaynakçası bizim dışımızdan gelmektedir. Bizim de içinde olduğumuz evrenin sahibinden. O zaman her insanın yaşama hakkı vardır. Bu hakkı Allah kişiye sunmuştur. Ancak Allah o hakkı alabilir.[5] Bu saygı gerçek arzulanan çağdaş toplumu oluşturur. Özellikle Allah’a saygı duyan toplumlar, Allah’ın bu buyruğuna ve yaşam değeri konusundaki öğretisine saygı gösterdikçe toplumsal anlam da gelişir. Eğer yaşama verilen değer Allah’ın bakış açısına göreyse o toplum insan hakları konusunda en gelişmiş toplumların başında yer alacaktır. Çünkü Allah tarafından verilen değer anlaşılmaksızın ne kadar kural yapılırsa yapılsın sonuç yine hüsranla noktalanacaktır.

 

2. İNSAN ALLAH’IN BENZEYİŞİNDE YARATILDI

 

Allah’ın Kutsal Yazılar’da öğrettiğine göre insan kendi benzeyişine göre yaratılmıştır:[6]

 

“Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onu Allah’ın suretinde yarattı; onları erkek ve dişi olarak yarattı.”          

Tek. 1:27

 

Burada “Allah benzeyişi” olarak geçen ifadeyi iyi anlamak gerekmektedir. Burada Allah’a benzemek, eski dilde söylendiği gibi “Allah’ın suretinde” yaratılmış olmak, her bakımdan Allah gibi olmak demek değildir. Böyle bir şey Allah’ın birliğine ve yüceliğine hakaret etmek demektir. Allah kutsaldır. Kendisi hiçbir yaratığa benzemez, yaratılmamıştır. Zaten vardır. O Ruhtur. Bizse yaratılmış bir insanız. Fiziksel bedenleri olan yaratıklarız. Ama görkemli yaratılış tablosunda Allah’ın fırçasından çıkmış bir yapıtız. O’nun düşüncesinden, O’nun yaratıcılığından oluştuk. O zaman bu anlamda O’nun benzeyişindeyiz. Adeta O’nun yeryüzünde temsilcisiyiz. O’nun varlığının gözle görülen örnekleriyiz. Aynı zamanda O’nun varlığına kendimiz tanık oluyoruz. Allah yaşayan dipdiri bir Allah’tır. Bizler O’nun verdiği yaşamla duyarak, hissederek, düşünerek adeta O’ndan çok ama çok küçük bir yansımayız. Allah düşüncenin, his ve duyguların, aklın ve mantığın kaynağıdır. Aslında bütün bunların bir küçücük örneği bizlere verilmiştir. Bu nedenle biz bu benzeyişte kendimize bir pay buluyoruz.[7]

Bunu arkeologların keşfettikleriyle daha iyi bir şekilde anlayabiliriz. Arkeologlar bazı yörelerde kralların heykellerini bulmaktadırlar. Bu krallar genellikle bu yöreleri feth etmiş bulunan krallardır ve kendi varlıklarına tanık olsun diye kendi heykellerini yaptırıp bu bölgelere koymuşlardır. Böylelikle halk kendi yörelerinin sahibi olan kralı yakından hissedebilirler. Genelde bu heykellere hakaret edenler, saygısızlık gösterenler, kırmaya kalkanlar kralın egemenliğine karşı gelmiş gibi değerlendirilmektedirler. Bu asırlarca bu şekilde değerlendirilip durmuştur.

İnsan da aynı şekilde bir tanık olarak dünyada Allah’ın görkemli varlığının bir simgesi olarak durmaktadır. Asla ve asla insan Allah’ın kendisini tam olarak yansıtamaz. Ama O’nun varlığını, yaratıcılığını, görkemini sürekli olarak yansıtır. Bu nedenle insana olan en ufak bir hakaret, saldırı yukarıda anlattığımız kral heykelleri örneğinde olduğu gibi Allah’a olan saldırıdır. Dünyasal anlamda baktığımızda saygı duyduğumuz kişilere ait olan heykellere, bir takım eşyalara ya da buna benzer şeylere yapılan en ufak bir saldırıyı kabul edemiyorsak ve tarihte de bu böyle değerlendirildiyse nasıl olur da Allah’ın şaheseri olan bir insana saldırı söz konusu olabilir? Aşağıdaki ayetlerde Allah insan yaşamına değer verilmesine ne denli önem verdiğini net bir biçimde açıklamaktadır. Bu açıklama insanların anlayacağı bir biçimde dile getirilmiştir:

 

“Ve gerçek sizin kanınızı, canlarınız için arayacağım; her hayvanın elinden onu arayacağım; ve insanın elinden, yani, her adamın kardeşinin elinden, insan canını arayacağım. Her kim adam kanı dökerse, onun kanı adam eliyle dökülecektir; çünkü Allah kendi suretinde adamı yaptı.”                                         

Tek. 9:56

 

Ayetlerin ışığında değerlendirdiğimiz gibi bizler Allah’ın temsilcisi olarak yeryüzünde bize verilen süreç içinde yaşamlarımızı sürdürüyoruz. Ancak O’nun istediği  zamanlarda ve biçimlerde O’na, kısacası geldiğimiz kaynağa geri dönüyoruz. Allah’ın yarattığı her insan Allah benzeyişinde olduğuna göre bize Kutsal Kitab’ın öğrettiği ilk öğreti o insana ve onun yaşamına saygı göstermemiz ve değer vermemizdir. Hele hele bu yaşama son vermeye kalkmamız en büyük günahtır. Bu hem o insana karşı hem de o insanı yaratan Yüce Yaradan’a karşı bir günahtır.

 

 

SONUÇ

 

Yaşamın değeri ile ilgili öğretiş diğer insanlara karşı davranışlarımızın temelini oluşturmaktadır. Kutsal Kitab’a ve Kutsal Kitab’ın Allah öğretilerine kulak veren her kişinin, davranışlarının temelinde Allah kelamının izi belirginleşir. Fiziksel yaşama Allah Yaşamını ekleyerek insanı insan yapan tada ulaştırır. O zaman yaşamın değeri konusunda Kutsal Kitap öğretisinde öğrendiklerimizi kısaca şöyle sıralayabiliriz:

 

a) Her insanın Allah tarafından yaratıldığını ve bu nedenle Allah önünde çok değerli olduğunu unutmamalıyız. Bu nedenle her birimiz Allah önünde, Allah’ın oluşturduğu yaşama saygı göstermek ve bu yaşamı korumak için elimizden geleni yapmak gibi bir sorumluluk altında olduğumuzu bilmeliyiz.

 

b) Kasten hiç kimseye zarar vermemeli ve eziyet etmemeliyiz. Çünkü böyle bir şey yapmak Allah benzeyişine zarar vermek demektir.

 

c) Hiçbir zaman bir hayata son verme kararını almamalıyız. Bu Allah tarafından tamamen yasaklanmıştır.

 

d) İnsan yaşamının değerinin Allah tarafından yaratılmış olmakta yattığını iyice anlamalıyız. İster zengin olalım ister fakir, ister güçlü ister zayıf, ister sağlam ister sakat bizler Allah önünde aynı değere sahip olan kişileriz. Bu nedenle bir zengine gösterdiğimiz saygının aynısını bir fakire, bir güçlüye verdiğimiz değerin aynısını bir zayıfa da vermemiz gerekmektedir. Bir toplumun gelişmişliği o toplumun zayıf insanlarına verdiği değerde belirginleşir.

 

Hıristiyan ahlakının temelinde kişilerden başlayarak topluma yükselen bir iyileştirme etkisi vardır. Bu kişilerin davranışlarını kendi kendilerinin ayarlama gücünde değil; inancın temelinde ve öğretisinde var olan etki ve özellikle Üçlü Birliğin üçüncü kişiliği olan Kutsal Ruh’un güç ve görkemli bir şekilde bizde varolup işlemesidir.

İnancın temelindeki kurtuluş müjdesi alındıktan ve Rab Mesih İsa ile birlikte yepyeni bir yaşam başladıktan sonra Allah’ın kilisesinde, Mesih’in bedeninde olgunlaşma sürekli bir biçimde devam eder. Bu gün be gün Rab İsa’ya benzemek demektir. Kutsal Ruh’tan alınan diri su kaynağı, Allah’ın kurtarışını başkalarına da taşır durur. Kutsal Ruh’un yardımıyla ve aracılığıyla Kutsal Kitap’taki öğretiler artık kişi yaşamını doğrudan etkilemeye başlamıştır.[8] Hıristiyan ahlakı dediğimiz yaşam tarzı işte bu noktada biçimlenmeye başlamıştır. Allah’ın bütün insanlara olan kurtuluş mesajı, değişmiş insan yaşamlarında artık görünmektedir. Müjde, değişmiş insanların yaşamlarında görülmektedir. Hem sözle, hem değişik ve kutsal bir yaşamla müjde dünyayı etkiler.

Bu etkileşimin temel öğretilerinin başında yer alan İnsan Yaşamına Saygı öğretisi derin düşünüldüğü zaman ne denli etkin bir yaşam öğretisi olduğu anlaşılır. Rab Mesih İsa’da Allah’ın kurtarışını edinmiş Hıristiyan, artık bütün insanlığa doğal insandan çok farklı bakmağa başlamıştır. Bütün insanlık Allah’ın benzeyişinde yaratılmıştır. İnsana saygı tek yaratıcı olan Allah’a saygıdır. İşte Rab İsa’da kurtuluşa ermiş, Kutsal Kitab’a inanan ve ona göre yaşamını yönlendiren inanlının dünyaya bakışı bu şekilde değişmiştir. Bu Allah öğretisinde yaşayan Hıristiyanlarla dolu bir dünyanın çehresinin olumlu anlamda ne kadar farklı olacağı hiç kuşkusuzdur. Bugün ismen Hıristiyan ülkelerde ya da diğer ülkelerde olsun böylesine bir anlayışa rastlanmamaktadır. Bunun tek nedeni Mesih İsa’nın gerçek anlamda yüreklerde olmaması, Kutsal Ruh’un o devrim yapan gücünün işlemesine izin verilmemesidir. Doğal olarak Allah kitabı Allah’ın istediği yaşam olsun diye sürekli olarak okunmamaktadır. Bu nedenle Allah yaşamının o insan yaşamına değer veren öğretisi de ne yazık ki göz ardı edilmektedir.

 

 

KÜRTAJ

 

Bildiğimiz gibi kürtaj, günümüzde oldukça yaygın işittiğimiz terimlerden biri. Ülkemizde de başka ülkelerde de kürtajı hem savunanlar hem de reddedenler var. Kürtajı doğum kontrolü olarak kabul edenler hiç azımsanamayacak sayıdalar. Bazen de toplumsal baskılar, korkular özellikle gençleri kürtaja itmektedir. Evlilik dışı ilişkilerde hamile kalan gençler ailelerinin tepkisinden korktukları için akıllarına hemen kürtajı getiriyorlar. Adeta bir utancın ortadan kaldırılması için başka bir utancı tercih ediyorlar. Buna eğitimsizlik, bilgisizlik, acizlik gibi birçok şey eklendiğinde kürtaj geri dönülmez birçok sorunları da beraberinde getiriyor. Bazen de aileler ekonomik sorunları nedeni ile ikinci ya da üçüncü bir bebeği istemedikleri için bebeği aldırma yoluna gidiyorlar. Karıkocanın çalışan aileler de istemediği hamileliği yine kürtaj yoluyla ortadan kaldırıyorlar. Yepyeni bir yaşamın ortadan kaldırılması ile insanlar kendi yaşamlarını kurtardıklarını düşünüyorlar. Oysa o yaşamının başlangıcında olan küçük ceninin Allah’tan yaşam aldığı unutuluyor. Bunun Allah’ın “Katletmeyeceksin” buyruğuna tamamen aykırı bir davranış olduğu düşünülmüyor.

Bugün ne yazık ki dünyamızda birçok aile bir bebek sahibi olamadıkları için üzüntü içindeyken, binlerce kişi umursamaksızın milyonlarca yeni yaşamı katletmeye devam ediyor. 1968’de yapılan istatistiklere göre 33 milyon kişinin kürtaj yaptırdığını görüyoruz. 1990 yılında ise bu sayının 55 milyona çıktığını görüyoruz. Verilere göre ise ne yazık ki bu sayı azalmak yerine daha da yükselmeye devam ediyor. Başka bir deyişle zamanımızda her saniyede bir bebeğin yaşamı kürtaj sonucu engelleniyor.[9]

Birçok insan bu yeni başlayan hayatı öldürme hakkına sahip olup olmadıklarını sorgulamıyorlar bile. Aslında bu bir günah sorunudur. Hem günah hem de bir ahlak sorunudur. Ama Allah ile ilişkisini tam olarak netleştirememiş birçok insan için ne günah ne de ahlak kavramı pek fazla bir şey ifade etmemektedir. Bu nedenle rahimde yeni yaşama başlamış olan bu küçük cenin onlar için hiçbir hakka sahip değildir. Feministler kadının kendi bedeni üzerinde hakkını kullanması konusunu dile getirerek, rahimdeki bebeğin alınması ya da alınmamasına karar vermenin sadece kadınının kendisine ait olduğunu söylemektedirler.

Kürtajın karşısında olanlar ise kürtajın bir yaşamı sona erdirmek, daha halkça bir tabirle bir cinayet olduğunu savunmaktadırlar. Bu kişilere göre doğmamış bebeklerin yaşama hakları vardır.

Bu konuyu özellikle Hıristiyan ahlakı açısından ele alırsak şu temel sorulara yanıt verme zorunluluğumuz vardır: Kürtaj yoluyla alınan şey nedir? Gerçekten bir insan yaşamına son mu verilmektedir? Yoksa cenin henüz bir insan yaşamı değil midir? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar kürtaj hakkında karar vermemizi sağlayacaktır. Aslında sorulması gereken en esaslı soru “İnsan yaşamı ne zaman başlar?” Bu sorunun karşılığı kürtajı en iyi değerlendirmemizi sağlayacak cevap olacaktır.

Kürtaj, ilk bakışta büyük problemleri ortadan kaldırabilecek oldukça pratik bir çözüm olarak görünmektedir. Ama aslında bu yalnızca bir görünümdür. Önemli olan kürtaja kadar gelinmeden önce istenmeyen hamilelikleri önlemedir. Bu konuya daha ilerde değineceğiz. Şimdi esas sorulması gereken sorumuza bakalım.

 

1. İNSAN YAŞAMI NE ZAMAN BAŞLAR?

 

İmanlı olmayanlardan bu soruya oldukça farklı cevaplar verilmektedir; verilen cevaplar üzerinde de farklı yorumlar yapanlar vardır. Gerçekten yumurtayı dölleyen nedir? Bu yumurtanın gerçekten canlı olduğunu gözlemlememiz kolaydır. Çünkü yumurta sürekli büyümekte ve gelişmektedir. Bu döllenmiş yumurta tam anlamı ile bir insan yumurtasıdır. Ne bir hayvan, ne bir bitki, ne de bir bakteridir. Bunu ulaştığı sonuçta zaten görmemiz mümkündür. Bütün bunlara rağmen kadının rahminde gelişen bu döllenmiş yumurtaya tam anlamı ile “yaşayan insan” demek mümkün müdür?

Bazılarına göre döllenmiş yumurtaya “yaşayan insan” demek mümkün değildir. Henüz yerinden alınabilir ve yok edilebilir. Çünkü bu kişilere göre döllenmiş yumurta tam anlamı ile bir yaşamı içermez. Bu adeta dişimizin ağrıması sonucunda dişimizi çektirme gibi bir olaydır. Bundan çıkan sonuca göre şöyle bir tanımlama yaparlar. “Tıbbi anlamda ve resmi olarak cenin annenin bedeninin bir parçasıdır ve henüz yaşayan bir can olarak değerlendirilemez.”[10] Aslında cenin oluşumundan itibaren annenin rahminde ama annenin bedeninden farklı bir oluşum olarak gelişmektedir. Anne bedeninin bir parçası olarak düşünülemez. Cenin kendisine ait bir genetiğe sahiptir. Tam anlamı ile kendisine has ve oldukça farklı bir genetik kodda gelişir. Ayrıca ceninin her adımı kendi başına yaşamını sürdürebileceği şekilde gelişmesine yöneliktir. Yani ayrı bir varlığın nokta halinde oluşumudur.

Bazıları hamile kalındığı andan doğuma kadar olan süreç içersinde ceninin insan yaşamına dönüştüğü uygun bir dönemi ararlar. Acaba hamileliğin ilk anından doğuma dek döllenmiş yumurtanın insan olarak kabul edilmesi hangi döneme rastlar? Ya da bizim bunu bu şekilde değerlendirme hakkımız nedir? Farklı kişilere göre döllenmiş yumurtanın insan olarak kabul edilmesi farklı dönemler olarak belirtilmiştir.

 

Döllenme: Bazıları döllenme sonucunda döllenmiş yumurtanın uterus duvarına yapışması ile “insan yaşamı başlar” demektedirler. Fakat bu yalnızca ceninin yer değiştirmesine bir işaret olan dönemdir, ceninin kendisinde bir durum ya da karakter değişimi söz konusu değildir.

 

Bebeğin hareketi: Bazılarına göre annenin bebeğin hareketlerini hissettiği an döllenmiş yumurtanın insan olarak kabul edilebileceği andır. Ama tıp biliminin bulgularına göre bebeğin hareketleri daha anne hissetmeden çok önceleri başlamıştır.

 

Kendi kendine yeterlilik: Bazılarına göre ise kendi kendine yeterli hale gelen bebek “insan” olarak kabul edilmektedir. Bu rahimden çıkmaya hazır hale gelme durumudur. Ama tıptaki gelişmeler, teknolojinin ilerlemesi, bebeğin kendi kendine yeterlilik durumunu oldukça erkene çekmiştir. Artık 24 haftalık bir bebeğin doğması durumunda bile yaşama şansı çok yüksektir. Bu durumda modern teknoloji ile karşılaşmadan önce doğmuş ama yaşayamamış bebeği insan kabul etmeyecek miyiz?

 

Doğum: Bazılarına göre bebeğin dünyaya gelmesi ile tam olarak insan yaşamı başlamaktadır. Bu kişilere göre bebek o anda kendi başına soluk almaya ve annesinden ayrı olarak yaşamaya başlar.

Bu görüş kabul edilemez. Çünkü bebek henüz kendi başına yaşayabilecek yetenekte değildir. Hala annesine bağımlıdır. Ailesinin koruması altında belli bir yaşa kadar büyütülmesi gerekmektedir.

Buradaki sorun ceninin gelişiminin yaşayan can, insan olarak değerlendirilmemesi ya da değerlendirilmesi üzerindedir. İnsan yaşamının ne zaman başladığı konusunda karara varacak olan kimdir? İnsan olmanın gereken ve yeterlik nitelikleri nelerdir?

Artık modern teknoloji bize henüz dünyaya gelmeden önce bir bebeğin geçirdiği bütün evreleri açık bir şekilde gösterebilmektedir.

Bebek daha 3.5 haftalıkken kalbi atmaktadır. 6/7 haftalıkken beyin fonksiyonları faaliyete başlamaktadır. Genelde çoğu kadın hamile olduğunu fark etmezler bu zamana kadar. Sekiz haftalıkken parmaklar, parmak izi bütün bu çıkıntılar belirginleşmeye başlar. 13 haftalıkken cenin ışığa ve gürültüye karşılık vermeye başlar. Aynı zamanda acıyı duymaya, hıçkırmaya bile başlar. Beşinci ayın sonunda artık bebeğin saçları, kaşları ve tırnakları çıkmıştır. Ağlayabilir, tekmeleyebilir. Bazen bu gibi hareketler kürtaj sırasında bile görülebilir.

Lennart Nilsson’un fotoğrafları[11] ana karnında bebeğin hangi aşamalardan geçtiğini görüntülemiştir. Bu fotoğraflar insanın inanılmaz gelişimin göstermektedir. O zaman “insan yaşamı ne zaman başlar?” diye yeniden sorabiliriz. Bu zamana ilişkin bir görüş daha vardır.

 

İnsan yaşamı yumurtanın döllendiği ilk andan başlar: Bu erkek yumurta ile dişi yumurtanın döllendiği andır. Son araştırmalara göre 24 saat içinde 46 kromozom yeni insan kimliğini şekillendirmektedir. Bu genetik kodun oluşumundan itibaren döllenmiş yumurta tam bir insan oluşumu için gereken her şeye sahip olmaktadır. Bu anda şekillenen bu kişilik artık bütün yaşam boyu sürecek fiziksel nitelikleri bu anda kazanmaktadır.

1967 yılında yapılan İlk Uluslararası Kürtaj Konferansı’nda “Spermle yumurtanın birleşme anından bebeğin doğumuna kadar geçen süre içinde bu insan yaşamı değildir diyebileceğimiz bir nokta bulamayız” şeklinde bir ifade kullanılmıştır.

Bu açıklamayı Kutsal Kitap desteklemektedir. Kutsal Kitap doğum önceki yaşam konusuna birçok kere değinmektedir. Kaza sonucu erken doğum yapan bir kadının durumu bile Eski Antlaşma’da yerini almıştır:

 

“Ve  eğer adamlar kavga edip bir gebe kadına çarparlar, ve onun çocuğu düşerse, ve bir zarar olmazsa, kocasının kendi üzerine tayin edeceği gibi tazmin edecek, ve hakimler vasıtası ile verecektir. Fakat zarar olursa, o zaman can yerine car….”  

Çık. 21:2223

 

Bu ayete dikkat ederseniz ister kadına, ister bebeğine olsun, eğer bir zarar söz konusu ise uygun bir cezanın verilmesi gerekmektedir. ceza söz konusudur. Yani, hem annenin hem de bebeğin hayatı eşit olarak değerlendirilmektedir. Birbirinden ayrı tutulmamaktadır.

Yine çok iyi bilinen Kutsal Kitap bölümlerinden birinde, doğum öncesi insan yaşamı çok şiirsel bir dille anlatılmaktadır. Allah’ın insanı nasıl yarattığı burada dile getirilmektedir:

 

 

“Çünkü böbreklerimi sen teşkil ettin; Anam karnında beni ördün.

Sana şükreylerim; Çünkü heybetli ve şaşılacak surette yaratılmışım;

İşlerin aciptir; Ve canım bunu pek iyi bilir.

Gizli yerde yaratıldığım zaman, dünyanın derin yerlerinde şaşılacak surette kurulduğum zaman bedenim sana gizli değildi.

Gözlerin beni cenin iken gördü; Ve daha onlardan hiç biri yokken benim için tayin olunan günlerin hepsi Senin kitabında yazılmıştılar.”  

                                     Mez. 139:1316

 

Burada özellikle ana karnında örülme olayının ne kadar büyük bir olay olduğunu tanımlamaktadır. Bütün bu heybetli ve şaşılacak şekilde oluşan örme olayı ana karnında yani rahimde gerçekleşmektedir. Aynı zamanda bu sözlerde bu görkemli işlemi gerçekleştirenin oluşturduğu bedeni daha ana karnında iken, yani rahmin içinde iken gördüğünü söylemektedir. Yazarın anlayışına göre Allah ana rahminde örülme aşamasında olan bu küçük cenini, henüz şekil almamış bedeni canlı ve üstüne üstlük insan olarak kabul etmektedir. Şimdi aynı görüşü bir başka bölümde görelim:

 

“Senin ellerin her yanımdan bana şekil verdi, beni yarattı; Yine sen beni helak etmedesin.

Hatırla, niyaz ederim, sen balçık gibi bana şekil verdin; Ve beni peynir gibi katılaştırmadın mı?

Beni süt gibi dökmedin mi, Ve beni peynir gibi katılaştırmadın mı?”

Eyu. 10:812

 

Bu sözleri söyleyen kişinin yetişkin olduğunu düşünün. Fakat burada “bana” ve “beni” şeklinde ifadeleri hem kişinin doğumu öncesi hem de doğumu sonrası için kullanmaktadır. Dikkat edilecek nokta doğum öncesi ile doğum sonrası arasında hiçbir kesintiden bahsetmemekte, aksine bir devamlılığa dikkat çekmektedir. Bu durumun altı çizilmelidir. Aynı zamanda daha doğumundan önce Allah tarafından bilindiğini vurgulamaktadır.

Hıristiyan inancı, yumurta ve spermin bir araya gelerek yumurtanın döllenmesi anından itibaren cenin tam bir insan olarak değerlendirilmektedir. Bu demektir ki cenin anne karnın da yalnızca potansiyel bir insan değildir. Potansiyel açıdan olgunlaşması gereken ve bunun için belli bir sürece gereksinimi olan yepyeni bir yaşamdır. Yaşayan insandır. Sonradan insan olacak bir model insancık şeklinde asla düşünülmemekte ve kabul edilmemektedir. Bu insanın bütün geleceği adeta bir diskete kaydolmuş program gibi bu ceninde yüklenmiş ve olgunluk zamanını beklemektedir.

Buna diğer güzel örneklerden biri de bazı Allah adamlarının söyledikleridir. Bu kişilerden bazıları kendileri için olan çağrının daha dünyaya gelişlerinden önceye dayandığını dile getirmektedirler.

Bunun için Yeremya Peygamber’in kitabındaki Allah sözlerine bakalım:

 

“Ana karnında sana şekil vermeden önce seni tanıdım, ve sen doğmadan önce seni takdis ettim; seni milletlere peygamber ettim.”

Yer. 1:5

 

Elçi Pavlus da buna benzer bir tanımlamada bulunmaktadır. O’nun anlatımı ile kendisi de daha henüz annesinin karnında iken Allah’ın çağrısını almıştır:

 

“Ne var ki, doğuşumdan önce beni kendisine ayıran ve kayrasıyla çağıran Allah hoşnut olunca….”  

  Gal. 1:15

 

Bu örneği Luka’dan da vermek mümkündür. Luka bildiğimiz gibi bir doktordu ve iyi bir Grekçe’ye sahipti. Grekçe olarak kullandığı brephos kelimesini daha henüz dünyaya gelmemiş Vaftizci Yahya için kullanmıştır.[12] Aynı kelimeyi yeni doğmuş Rab İsa’yı tanımlamak için ve aynı zamanda çocukları tanımlamak için kullanıyordu.[13] Bununla rahimdeki bir insan ile dünyaya gelmiş bir insan arasında fark olmadığını dile getiriyordu. O’nun için rahimdeki döllenmiş yumurta dünyaya gelecek insanın yaşamını taşıyordu ve o da bir insandır.

Bütün bu örneklerden görebileceğimiz gibi Allah için insan yaşamı anne rahmine düştükten itibaren başlamaktadır. O daha oradayken Allah’ın insanı olarak dünya için beklemeye başlamıştır. Orada bir yaşam saklıdır. Adeta koskoca bir elma ağacının programının küçücük bir elma çekirdeğinde var olması gibi; yaşayan, soluk alan ve ileride bütün duygu ve düşünceleri ile dünyadaki yerini alacak insan bu küçük döllenmiş yumurtadadır.

Yıllar önce Canterbury başpiskoposu: “İnsan cenini gelecekte Allah’ın şanını yansıtacak bir yaşam cenini olarak saygı görmelidir” şeklinde bir söz söylemişti.[14] Eğer henüz doğmamış olan cenin Allah benzeyişinde yaratılmış bir insan yaşamı ise, o zaman burada inanlı için oldukça önemli bir ahlaksal sorumluluk söz konusudur. Doğmamış bir insanın öldürülmesi resmen katilliktir. Bu doğmamış yaşamı yaşam süren her kişi için göstermemiz gereken saygı çerçevesi içerisinde değerlendirmemiz gerekmektedir. Çünkü bu rahimdeki yaşam günün birinde sizin ve benim gibi bir yaşam olacaktır.

 

2. KÜRTAJ HAKKINDAKİ GERÇEK

 

Eğer biz doğmamış bir yaşamı Allah benzeyişinde yaratılmış bir insan yaşamı olarak değerlendiriyorsak, Allah benzeyişindeki tüm insanlara göstermemiz gereken saygıyı ona da göstermek ve onu da korumak zorundayız. Kürtaj her kadının hakkıdır diye bas bas bağıran bir dünya ortamı içersinde böylesine bir yaşam hakkını nasıl koruyabiliriz? İşte bu esas düşünmemiz gereken noktadır. Kürtajın ne olduğunu anlatabildiğimiz kadar anlatmaya gayret etmeliyiz.

 

a) Kürtaj doğmamış bebek için insafsız bir ameliyattır

Bugün kürtajın gerçekleştirilmesi için kullanılan birçok yöntem bulunmaktadır:

 

i) Bunun en eski yolu kadının döl yatağı boynunun açılması ve içine sokulan keskin bir aletle rahme yapışmış döllenmiş yumurtayı oradan almaktı. Bu alet cenini parça haline getirir. Ceninin bütün kalıntıları oradan temizlenmektedir. Bazen bu çok güçlü bir emme ile gerçekleştirilmektedir. (Bu normal vakumlu bir temizlik süpürgesinden 28 kat daha güçlüdür.) Böyle bir işlem, yapıldığı seviyede alınan ceninin kemiklerinin belirginleştiği, el ve ayak parmaklarının oluştuğu gözlenmektedir.

 

ii) Diğer bir yöntemse genelde döllenmenin oluşumundan 12 ya da 16 hafta sonra gerçekleştirilen yöntemdir. (Bu durumda bebek artık şeklini almış ve acıyı hisseder bir duruma gelmiştir). Bebeğin içinde bulunduğu sıvıya tuzlu bir sıvı enjekte edilir. Bebek bunu içine çeker ve böylelikle boğulur. Bu tuzlu sıvı aynı zamanda bebeği yakar. Aynı zamanda bebeğin beynine de kanar. Bu şekilde rahimde ölen bebek doğal yoluyla anne karnından düşürür.

 

iii) Daha geç kalınan durumlarda ise hysterotomy kullanılır. Bu durumda bebek sezeryanda olduğu gibi dışarıya çıkarılır. Tabii bu kez işlem bebeği yaşama kavuşturmak için değil, öldürmek için gerçekleşmektedir. Bu döneme kadar gelmiş olan bebek ağlayabilmekte, ses çıkarabilmekte hatta tekmeleyebilmektedir. Işığa karşı, sese karşı ve acıya karşı oldukça hassastır.

 

iv) Ameliyat gerektirmeyen iki yöntem bulunmaktadır. Prostaglandin isimli hormonu alarak henüz gelişmemiş bebeğin düşmesini çoğu kez canlı olarak, ya da kürtaj ilacı olarak bilinen RU486’nın kimyasal olarak oluşturduğu aksiyonu ile döllenmiş yumurtayı dışarıya defetmesini sağlar.

 

Kürtajın ne olduğunu tam olarak bilmek çok önemlidir. Özellikle bunun henüz doğmamış bebek için ne olduğunu bilmek çok önemlidir. Kürtaja karşı olan gruplar bu konuda oldukça etkin bir biçimde halkı uyarmaya çalışmakta, yakılmaya hazır kürtaj sonucu alınan bebeklerin fotoğraflarını gösterip durmaktadırlar. Bütün bu çalışmalar sonucunda insanlar kürtajın ana rahminden basit bir parçanın alınması olmayıp, gerçekten bir insanın hayatına son vermek olduğunu anlayabilmektedirler.

 

b) Kürtaj doğum kontrolün bir biçimi değildir

Kürtaj gebelikten korunmak için bir yol değildir. Bu aslında istenmeyen bir bebeğin, daha doğrusu yaşamının ortadan kaldırılması, sona erdirilmesidir. Doğum kontrolü aslında yaşam ortaya çıkmadan önce yani yumurta henüz döllenmeden önce bu döllenmeyi engellemektir. Oysa kürtaj yaşam yoluna çıkmış olan kendisi için yaşam planı yapılmış olan döllenmiş yumurtayı yok etmektedir. Bu adam öldürmekle eş anlamlıdır. Başlamış bir yaşama son vermektir. Her ne kadar hamileliği önlemek olarak değerlendirilirse değerlendirilsin. Bu resmen doğmamış bir bebeği katletmekten başka bir şey değildir.

 

c) Kürtaj aynı zamanda kadının hem fiziksel hem psikolojik sağlığına  zarar verebilir

Kürtaj yaptıran hanımların çoğu kürtajla sonucu kendilerini bekleyen sağlık sorunlarından habersizdirler. Çocuk aldırmak özellikle kadının psikolojik sağlığını etkileyen bir olaydır. Kürtaj sonrasında kadın kabuslar görebilir, suçluluk duygusu içinde kıvranır ya da depresyona girer. Bütün bu psikolojik etmenler kürtaj yaptıran kişinin bazen intiharına bile yol açabilir.

Bunun dışında kürtajın getirdiği fiziksel sorunlar da işin cabasıdır. Rahimde bazen hasarlara neden olabilir. Fallopi tüpleri tıkanabilir ve bunun sonucu olarak, birtakım enfeksiyonlar ortaya çıkar. Kronik kanamalar, kanser riski, daha sonra olabilecek hamilelik durumunda sorunlar ve kısırlık durumu söz konusu olabilir.

 

3. KÜRTAJ HER ZAMAN YANLIŞ MIDIR?

 

Buraya kadar anlattıklarımızda kürtajın insan öldürmekle eş değerde olduğunu söylemeye çalıştık. Acaba kürtajın istisna olarak uygulanmasının söz konusu olduğu durumlar var mıdır? Hangi durumlarda kürtaj en az kötü seçenek olabilir?

 

a) Annenin yaşamı büyük bir tehlike içindeyse ne olacak?

Eğer annenin yaşamı tehlike içindeyse ve kürtaj olayı anneyi gerçekten yaşama döndürecekse o zaman kürtaj bir zorunluluk olarak gündeme gelebilir. Ancak tıbbın gelişmesi kürtajın kullanılmasını çok azaltıyor. Günümüzde birçok hastane modern teknikleri uygulamaktadır. Ne yazık ki, ülkemizin olanakları modern hastanelerin ülkemizin her yerine ulaşmasını ve her bütçeye hizmet vermesini sağlayamamıştır. Bu nedenle kentlerdeki yığılmalar, ekonomik etmenler, bazı bölgelerdeki tıbbi yetersizlikler, özellikle cahillik kürtajı hem daha çok uygulanır hale getirmiş, hem de çok kötü sonuçların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

b) Eğer hamilelik tecavüz ya da aile içi bir ilişki sonucu gerçekleşmişse ne olacaktır?

Böyle bir durum hem oldukça zor, hem de çok trajik bir durumdur. Bu durumda değerlendirilmesi gereken şey hamile olan kişinin yaşı, olgunluğu ve ruhsal dengesidir. Böyle durumlarda en çok düşünülen, anne adayının ruhsal sağlığının dengesizliğinden ötürü zorunlu kürtaja gidilmesidir. Çünkü özellikle tecavüz ve yakın akrabayla cinsel ilişkilerde hamile olan kişi kendi istemi dışında bir saldırıya maruz kalmıştır. Bazı vakalarda bu durumun kadına getirdiği psikolojik baskı ve rahatsızlıklar oldukça derindir. Böyle durumlarda  bazen kişiyi belki yaşam boyu sürecek derin psikolojik rahatsızlıklardan korumanın tek yolu kürtaj olarak düşünülebilir.

Buna rağmen bir kadının yaşamını karartan böylesine bir saldırının oluşturduğu bir yığın psikolojik sorunlardan kurtulmanın çaresi kürtaj olarak düşünülürken diğer taraftan kürtajın getireceği psikolojik ve fiziksel sorunları da düşünmek gerekmektedir. Ahlaksal açıdan bakıldığında bir vahşetin getirdiklerini ortadan kaldırmak için bir başka vahşete başvurmak çözüm değildir.

Bu durumda en güzeli zorla hamile bırakılmış bu kişiyi ruhsal açıdan desteklemek, sağlıklı bir biçimde  hamileliğini sürdürebilmesi için elden geleni yapmak ve sonuçta, doğan bebeği, yıllarca bir çocuğa sahip olmak için çırpınan ailelere vermektir. Doğmamış bir bebeğin de hakları olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir.

 

c) Eğer testler bebeğin normal bir bebek olmadığını, anormal bir bebek olduğunu gösterirse ne olacak?

i) Yapılan testler her zaman gerçek durumu yansıtmayabilir. Anormal olarak doğacağı söylenilen bebeklerin birçoğu normal olarak dünyaya gelmiştir.

ii) Burada öne çıkan yaşamın kutsallığından ziyade yaşamın kalitesidir. Oysa yaşam hakkında karar verme yetkisi kimin elindedir? Hangi ölçüte göre bir yaşam olacağına karar veren kimdir? Bu soruları sormadan testlere göre bütün anormal bebeklerin yaşama hakları ve şansları ellerinden alınırsa tarihin derinliklerinde bazı ırkçı liderlerin yaptığı hatalara benzer bir hataya düşülmüş olur. Gelecek nesiller anormal ve normal yaşam arasındaki farkın ne olduğunu kendi istemlerine göre biçimlendirirler. Örneğin: bu durumda örneği biraz abartırsak adeta renk körü olacağı kestirilen bir bebeğin bile katline karar vermeye kadar gidilebilir.

iii) Bütün bunların ardında bir başka mantıksal tehlike de söz konusu olabilir. Anormal diye daha henüz dünyaya gelmemiş bir bebeği bile katledebilen kişiler, anormal olarak doğmuş ve yaşamını sürdürmeye çalışan bir bebeğe ne yapmazlar. Doğumdan önce anormal olduğu tespit edilen bir bebek kürtajla katledilebiliyorsa, anormal olarak doğmuş bir bebeğin yaşamasına neden izin verilsin? Gördüğünüz gibi aslında basit bir olaymış gibi görülen anormal bir bebeğin kürtajla alınması beraberinde farklı düşünceleri de olur hale getirmektedir. Toplum içinde genelde “bütün yaşamı boyunca acı çekeceğine doğmasın daha iyi” tarzında bir yargı söz konusudur. Kısacası halk Allah yerine kararı vermiştir bile. Eğer Allah’a inancımız var diyorsak, bir insanın anormal olarak doğmasını planlayan Allah’ın planına müdahale etmemiz de söz konusu olamaz. Dünyada her şeyin bir nedeni vardır. “Allah neden buna müsaade etti?” diye sorduğumuz soru belki ilk anda cevapsız kalmaktadır. Ama dünyada birçok olay Allah’ın hikmetinin yaradılışı içinde gizli olduğu gerçeği de vardır. Neden günler 40 saat değil de 24 saat? Neden hafta 10 gün değil de 7 gün? Daha bunun gibi birçok şey hakkında soru sormak mümkündür Ama cevabı bilinse de bilinmese de evrende her şeyin yerli yerinde olduğu gözlemlenince her şeyin bir nedeninin olduğu da kesinleşmektedir.

            Bazen bir bebeğin kürtaj yoluyla alınması annenin hayatının kurtulması, bazı hastalıkların bertaraf edilmesi gibi konularda bir lütuf olarak değerlendirilebilir. Ama böylesine acil durumlarda bile kürtaja gidilmeden önce her şey dikkatlice gözden geçirilmelidir. Ya anne ya bebek gibi, ikisinden birinin yaşamı söz konusu olduğu durumlarda ancak doktorların özel müdahalesi ile kürtaja kadar gitmek söz konusu olabilir. Ama tıp çok geliştiği için bu da nadir rastlanan bir olay artık. Aksi takdirde kürtaj Allah’ın yaşamasını istediği bir canı yaşatmama konusunda insanın karar Allah’ın vermesi demek olur.

            Kutsal Kitab’ımızda açıkladığımız gibi Allah insanı kendi benzeyişinde yaratmıştır. Allah insanı kendi yaratıcılığının, mükemmelliğinin güzel bir ifadesi olarak yarattı. Her insan bu muhteşem yaradılıştan ötürü saygı görmeye layıktır. İnsan yaşamı çok değerlidir. İster rahimde olsun, ister rahim dışında, insan yaşayan bir can olarak değerlidir. Allah’ın yaradılış harikasıdır. Aynı şekilde doğada, dünya da evren de Allah’ındır. Bir bebeğin sakat olmasına rağmen, bizim bu çocuğun hayatına son vermemize hiç hakkımız yoktur. Sadece Allah hayat verir ve alır.

 

4. İNANLININ SORUMLULUĞU

 

a) Henüz doğmamış yaşamı koruyalım

            Bizler doğmamış bir yaşama normal olarak yer yüzünde yaşayan insana gösterdiğimiz saygı kadar saygı göstermeliyiz. Allah’ımız bütün insanlarla ayrı ayrı ilgilenmekte ve bütün insanlara ayrı ayrı özen göstermektedir. Özellikle güçsüz kuvvetsiz olan, dayanacak bir dalı bulunmayan, korunmasız olan yaşamlar O’nun en büyük ilgi odağıdır. Kutsal Kitab’a baktığımızda Allah’ın toplumun içinde kimsesizler, yoksullar, dullar, fakirler, hastalar gibi korunmasız kişiler üzerine özellikle baktığını görmekteyiz. Bu tarz kişilerin korunması, yardım görmesi, bakılması için buyruklarıyla inanlıları seferber etmektedir.[15]

            Durum böyleyken kendisini koruyamayacak ve savunamayacak durumda olan böylesine küçük bir varlığa nasıl eziyet edebilir, onun yaşam hakkını elinden alabiliriz? Kendisini savunacak durumu bile yoktur. Bu henüz dünyaya gelmemiş bebekler korunmayı yalnızca toplumdan beklemektedirler. Eğer biz kürtaja karşı diretmez ve konuşmazsak onlar için konuşacak başka hiç kimse olmayacaktır. Onların tek yardımcıları Yaratıcımız, buyruklarına göre yaşamaya çalışan inanlılar ve akıl sahibi duyguları olan insanlardan başkası değildir.

 

b) Yaşamın kutsallığı olan Allah’ın gerçeğini öğretelim

            Allah’ın yaşama nedenli önem verdiğini, O’nun yaşama bakış açısını açıkça öğretmemiz gerekmektedir. İster doğmuş olsun ister doğmamış olsun Allah yaşama daha döllenme anından itibaren değer vermektedir. İnandığımız, dünya ve insanlık için bu denli önemli konular hakkında suskun kalmamız mümkün değildir. Kutsal Yazılar insan yaşamı konusunda oldukça belirgin ifadelerde bulunmaktadır. Rab Mesih İsa’ya iman etmiş değerli yazarlardan Dr. Richard Pratt da “Designed for Dignity” isimli kitabında Allah’ın insanı kendi benzeyişinde yaratma ayrıcalığını ve verdiği değeri çok güzel bir biçimde aktarmaktadır. Bizim yapacağımız bu inandığımız ve bildiğimiz gerçeği başkalarına aktarmaktır. Rahim içindeki değer rahim dışındaki değerden farklı değildir. Çünkü o bir insanın başlangıcıdır. Canlıdır. Onu öldürmek yaşayan bir insanı öldürmekle eş değerdedir. Bizim değerlerimize göre kürtajı haklı çıkarmak mümkün gibi görülse de birde olayı Allah’ın bakışı açısından değerlendirmek gerekir. Buna bir de Allah’ın istediği ahlak anlayışı eklenirse durum daha netleşecektir.

 

c) Kürtajın haklılığı konusundaki mantığı çürütmeliyiz

            İnsanlara elimizden geldiği kadar kürtajın alıp götürdüklerini anlatmamız gerekmektedir. Hem bebek için hem de anne için ne denli olumsuz sonuçları olduğunu tekrar ve tekrar haykırmamız gerekmektedir. Bu fiziksel ve ruhsal anlamda olabileceği gibi her iki anlamda da olabilir. Bazen bu tartışmalar bizi kendi içine çekebilir. Verdiğimiz cevapların aslında duygusal ya da içsel olmadığını, aksine gerçekten akıl ve mantığın cevapları olduğundan, akıllı ve mantıklı cevap vermek gerekmektedir. Böylesine bir olay Allah’ın benzeyişini derinden zedelemekte ve O’nun yaratıcılığına resmen saldırıda bulunmak anlamını taşımaktadır. Bu durum Allah’ı hiç hoşnut etmez.

 

Kürtaj yaptıran kişileri savunmak için kullanılan ifadelerden bazılarına bakalım:

 

i) Hiç kimse kürtaj karşıtı görüşlerini başkalarına zorla kabul ettiremez: Her yasa ya da ahlak durumu sonuç olarak bir mantığa, felsefeye ya da Allah temeline dayanmaktadır. Burada esas soru karşı çıkış temelimizin kime değil neye dayandığıdır. Bu temel tamamen Allah’ın görüşüdür. Allah’ın kabullenmediğini insanlarının kabullenmesi Allah’a isyandan başka bir şey değildir.

 

ii) Kürtaja karşı olanlar anneye ya da bebeğe bakabilecekler mi? Burada kürtaja karşı olanlara karşı tam bir saldırı görülmektedir. Bir başkasının sorumsuzluğu kürtaja karşı olan kişinin üzerine atılmaya çalışılmaktadır. Böyle bir mantık esas konudan bir uzaklaşmadır. Şöyle bir soru sorulmaya çalışılmaktadır: “Kürtaja karşı olan kişi, kürtaj yaptırmaktan vazgeçen kişinin sorunlarını paylaşıp paylaşmayacağıdır.” Ama aslında bu yanlış olarak sorulan bir sorudur. Esas sorulması gereken “Doğmamış ve kendini henüz savunamayan bir insan yavrusunun canını alma yetkisine kimin sahip olduğudur.” Ama bu tarz tartışmalarda birçok şeyden hak ve adaleti öne süren kişiler birden bire farklı yönde hareket etmektedirler. Kaldı ki, birçok inanlılar ve aklı başında insanlar anneleri kürtaj yaptırmaktan alıkoymak için ellerinden geleni yapmaya da hazırdırlar. Bunların örnekleri saymakla bitmez. Bu gibi durumlar bize merhamete ve yardıma olan gereksinimin ne denli çok olduğunu gösterir.

 

iii) Kürtajı yasa dışı bırakmak zenginin parasına göre yurt dışında lüks hastanelerde bu işlemi yaptırmasına, yoksulunsa arka sokaklarda pis yerlerde ve yaşamını tehlikeye atarak bu işlemi yaptırmasına yol açacaktır. Sonuçları ise çok kötü olacaktır: Biz kürtajın  insan öldürmek olduğunu söylüyoruz. Hem anneyi hem de yeni bir yaşamı korumasından bahsediyoruz. Kürtajın yapılmaması zaten birçok riski kendiliğinden ortadan kaldırıyor. Kürtajın yasal olması ancak öldürme işleminin emin ellerde yapılmasından öte bir eşitlik ya da sosyal adalet getirmiyor. Aksine yaşama tecavüzün daha yaygınlaşmasına neden oluyor.

 

iv) Bir kadının kendi bedeni üzerinde kendi hakkı olmalıdır. Eğer bebek doğurmak istiyorsa doğurmalı, bebek aldırmak istiyorsa da aldırmalıdır: Bu oldukça tutarsız bir görüştür. Bugün dünyanın birçok yerinde bebek aldırılmaktadır. Bunlardan bazıları kız bazıları erkek bebeklerdir. Peki, bu kız bebeklerin kendi bedenleri üzerinde hakları yok mudur? Ya da erkek bebeklerin! Hiç kuşkusuz bir kadının kendi bedeni üzerinde yalnızca kendi hakkı vardır. Bu bir erkek içinde aynıdır. Hamile kalma ya da kalmama konusunda kendi karar verecektir. Ama bu karar verme durumu döllenme olayının olmasından önce olmalıdır. Döllenme işlemi olduktan sonra artık Allah bir yaşamın şekillenmesini sağlamıştır. O yaşayan bir candır.

Yapılan kürtajların pek çoğu evli olmayan kadınlarda gerçekleştirilir. Eğer bir kadın evlilik öncesi cinsel ilişkiye giremezse, istenmeyen bir hamilelikle karşı karşıya kalmaz. Bu hem kadın hem erkek için ahlakı ölçütü yüksek olan bir kanundur. Bir erkek her zaman evli olmayan kız arkadaşının cinsel ilişkiye girmeme hakkına saygı göstermelidir.

 

v) Doğan her bir çocuk isteyerek doğurulan çocuk olmalıdır: Burada söylenilmek istenilen, istenilmeyen çocuğun doğum hakkının olmadığıdır. Bu zaten bütün bu tartışmalarımızdan sonra anlamını yitirmiştir. Allah’ın yaşama verdiği değer, insan yaşamına gösterilmesi gereken saygı gibi hiç bir değerle bu ifade bağdaşmamaktadır.

 

d) Anne ve baba adaylarına henüz dünyaya gelmemiş bir yaşamdan kendilerinin sorumlu olduğunu öğretelim

            Bebekleri karınlarında taşıyan anneleri olduğu için genelde çocukla ilgili sorumluluk anlayışı sadece annelere yüklenmek istenir. Oysa bu görüş tamamen yanlıştır. Doğmamış bebek için de, doğan bebek için de sorumlu hem anne hem de babadır. Evlilik içi cinsel ilişki Allah’ın ailelere verdiği en güzel lütuflardan biridir. İlişkiyi getiren birlikte atılan adımlardır. Evlilik içi cinselliğin, ilişkinin getirdiği sonuçlarda birlikte karşılanmalıdır.

            Birçok kürtaj istenmeyen hamileliklerin sonucudur. İstenmeyen hamilelikler ise yanlışların sonucu. Bunların başında özellikle kendi kendini kontrol edememe olayı vardır (özellikle kendi davranışlarının trajik sonuçlarından kaçmaya çalışan erkekler de). Bazı durumlarda ise korunma için gereken özenin gösterilmemesi yani sorumsuzluk başrolde yerini almaktadır.[16] Bu nedenle henüz doğmamış bebeği kürtaja göndermeden önce babaya da bu konuda ki sorumluluğu iyice hatırlatılmalıdır. Eğer anne ve baba henüz çocuk sahibi olmak istemiyorlarsa, o zaman onları kürtaj gibi kötü bir sonuca gitmeden önce nasıl korunmaları gerektiği konusunda uyarmak ve bu korunma yöntemlerini onlara öğretmek ya da öğrenecekleri yolları göstermek gerekir. Özellikle döllenmeyi engelleyen yöntemleri döllenmiş yumurtayı yok eden yöntemleri olmamalıdır. Çocuk sahibi olmak ya da olmamak için tartışılacak zaman döllenme olmadan önceki zaman olmalıdır.

 

e) Cinsellik ve gebeliği önleme konusunda öğretim verelim

Bu konuya ilişkin geniş bilgileri diğer bölümlerimize bakarak

edinebilirsiniz.[17]

 

f) İhtiyaç içinde olanlara yardımcı olmalıyız

            Bir yandan kürtajı engellemek için elimizden geleni yaparken diğer taraftan kürtaj yaptırmamaları nedeni ile kendilerini birçok sorunlar bekleyen insanlara yardım elini uzatmamak büyük bir acımasızlık ve aynı zamanda ikiyüzlülük olur. Kürtajın bir insan hayatını yok etmek olduğunu öğretirken, diğer taraftan zor koşullar altında dünyaya gelecek bir insana ve annesine sağlıklı bir ortam içinde yaşama şans vermek için mücadele etmemek mümkün değildir. Bu konuda kürtaj kararından dönüp bebeğini dünyaya getirmeye karar veren annenin yanında olmak gerekmektedir. Onun gereksinimi olacak desteği sağlayabilmek için sorumluluk bize düşmektedir. Her şeyden önce böyle bir durumda anneye ve bebeğe nasıl yardımcı olacağımız konusunda bilgi sahibi olmamız gerekmektedir.

            Daha önce de tartıştığımız gibi kürtaja götüren sebepleri alt alta sıraladığımızda uzun bir tablo ile karşılaşmak mümkündür. Ama bunların başında yoksulluk ve evlilik dışı ilişkiler de yer almaktadır. Diğer taraftan çocuk istedikleri halde bir türlü bu arzularına kavuşamayan aileler de evlatlık edinmek için yollar arayıp durmaktadırlar. Kürtajın karşısında yer alan bizler o zaman bu iki ucu bir araya getirme gibi bir sorumluluğu yüklenmek durumundayız. Özellikle kiliseler yalnız inanç konularında etkin olmak değil aynı zamanda bu gibi sosyal yaralara da çare olmak zorundadırlar. Bir takım sosyal hizmet birimleri kurarak kürtaj fikrinin karşısına büyük bir dağ gibi dikilmelidirler. Özellikle fakirlik nedeni ile kürtaja yönelenlere sosyal yardımlaşma birimleriyle destek olmalı ve bu yavruların yaşamasına yardımcı olmalıdırlar.

            Bütün bu işler söylemek için kolay ama uygulamada oldukça zor işlerdir. Ama bu hizmetlere kalkışırken her bir saniyede bir bebeğin kürtaj ile yok olduğu bir dünyada yaşadığımızı düşünmek gerekmektedir.

 

 

SONUÇ

 

            Bir inanlı kürtajı nasıl değerlendirir? Kutsal Kitap’tan edindiğimiz bilgiler bize, Allah’ın döllenmiş insan yumurtasını yaşayan bir can olarak kabul ettiğini söylemektedir. Allah gözünde yaşayan her bir can çok önemli ve değerlidir. Allah’ın insana verdiği bu değer daha insanın döllenme anından başlamaktadır. Eğer Allah insana daha cenin halinde iken değer veriyorsa, O’nun yarattığı insanlar olan bizler henüz doğmamış insan yavrusuna da aynı değeri vermemiz gerekmektedir.

            Bu konuyu ele aldığımızda oldukça hassas davranmamız gerekmektedir. Çünkü etrafımızda bulunan bazı insanlar belki hiç düşünmeden kürtajla karşı karşıya kalmışlardır. Biz bu konuda onları bilgilendirirken anladıkları gerçek onları yıkabilir. Bu nedenle üzerinde hiç düşünülmeden yapılan kürtaj için Allah önüne gelinmelidir. Allah önünde bilinmeden işlenen bu büyük günahı itiraf etmeli ve Allah’ın o muhteşem bağışlamasına ve acımasına sığınılmalıdır. Yürekten Allah’a edilen tövbe ve dönüş O’nun Kutsal Ruh’unun esenlik vermesi ile bilmeden kürtaj yaptırmış olan kişiyi yepyeni bir yaşama kavuşturacaktır.

            Devlet müsaadesi ile kürtaj yapılabildiğine göre biz Rab İsa’ya iman eden Hıristiyanlar olarak ne yapacağız? Bizim yapacağımız kürtajın ne denli ciddi bir sorun olduğunu tekrar ve tekrar kiliselerimizdeki cemaatlere aktarıp durmaktır. Doğmamış bir bebeğin de hakları olduğunu, Allah gözünde değerli bir can olduğunu anlatmamız çok önemlidir. Allah bu konuda önümüze yeterli fırsat çıkaracaktır. Kilisemiz dışında da tanıdıklarımızı bu konuda aydınlatmak adeta boynumuza bir borçtur.

            Diyelim ki, bir imanlı bayan istenmeyen bir biçimde tecavüz gibi acı bir durumla karşılaştı ve hamile kaldı. İmanlı olmayan ailesi bebeğin kürtajla alınması taraftarı. Bu durumda biz ne yapabiliriz?

            Bu durumda da bizim tavrımız değişecek değildir. Çünkü amacımız Allah’ın yarattığı ve dünyaya hazırlamak için anne karnına ördüğü o nadide yaratık insanı yaşatmaktır. Bu nedenle rahme düşmüş bebek doğmalı ve anne de bu durumdan en az yara alarak kurtulmalıdır.

 

DOĞUM KONTROL

 

Başlangıçta Allah insanlığa çoğalmasını buyurdu:

 

            “Ve Allah onları mübarek kıldı; ve Allah onlara dedi: Semereli olun, ve çoğalın, ve yeryüzünü doldurun, ve onu tabi kılın; ve denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, ve yer üzerinde hareket eden her canlı şeye hakim olun.”

                                     Tek. 1:28

 

Kutsal Yazılar’daki bu ayetten de anlaşılacağı üzere Allah’ın bakış açısına göre çocuklar  bereket ve Allah tarafından verilen değerli armağandır:

           

“İşte, çocuklar Rab’den mirastır; Rahmin semeresi mükafattır.Yiğidin elinde oklar ne ise, gençlik çocukları da öyledir. Ok kılıfı onlarla dolu olan adama ne mutlu! Düşmanları ile kapıda söyleşirken Utanca düşmezler.”               

Mez. 127:35

           

            Doğum kontrolü dediğimiz zaman başta Roma Katolik Kilisesi olmak üzere bazı Hıristiyanların bu konuda zıt yerler aldığını görüyoruz. Doğal olan neyse onun olmasını ve bu doğal yolla yaşamın sürdürülmesini savunmaktadırlar. Hiç kuşkusuz bu konuda Allah’ın buyruklarına karşı gelmeden doğal olarak evlilik ilişkisi içinde çocuk edinilmesi ve bu çocukların büyütülmesi hepimizin aynı fikirde olduğu bir durumdur. Ailede evlilik ilişkisinden doğan çocuk gerçekten Allah’ın büyük bir bereketlemesidir. Mesih İsa’ya iman etmiş bütün Hıristiyanlar bu konuya saygıyla bakmaktadırlar. Bunda bir kuşku yoktur. Ama acaba doğum kontrolü Hıristiyan ahlakı açısından yanlış mıdır? Ahlak dışı olarak mı değerlendirilmelidir?

            Genellikle doğum kontroluna karşı Protestan teologların bakışı olumludur, ama Katolik teologların bakışı olumsuz. Aslında bakacak olursak doğum kontrolünü Hıristiyan ahlakı açısından yanlış olarak değerlendirebileceğimiz bir neden bulunmamaktadır.[18] Burada önemli olan bu işlemin, yani doğum kontrolünün yumurtanın döllenmesine engel olma anlamında algılanmasıdır. Yukarıda gördüğümüz gibi bir Hıristiyan açısından döllenmiş bir yumurta için artık hiçbir müdahale yapılamaz, çünkü bu döllenmiş yumurta bir insandır. Bu Allah’ın buyruklarıyla yasaklanmıştır. Ama spermle yumurtanın bir araya gelmesini engellemenin yanlış olduğunu belirleyen herhangi bir buyruk bulunmamaktadır. Dediğimiz gibi döllenmiş yumurtayı herhangi bir yolla yok etmeye kalkmak, işte esas kabul edilmesi mümkün olmayan budur. Yaşam başladığı için bu adeta bir erken kürtajdır.[19] Yukarıda işlediğimiz konuda belirttiğimiz gibi biz Rab İsa’ya yürekten iman etmiş Hıristiyanlar, kürtajı doğum kontrol yöntemi olarak kabul etmediğimizi üstüne basa basa söylemiştik. O zaman doğum kontrolü dediğimizde başka yöntemler var. Bu yöntemlerin hangisi Hıristiyan ahlakı açısından uygundur. Her şeyden önemlisi Kutsal Kitab’a, Allah’ın buyruklarına uygun olması önemlidir.

 

ÖNEMLİ NOT

 

Birinci: Bu bölümde inceleyeceğimiz doğum kontrol yöntemlerini yalnızca Hıristiyan ahlakı açısından inceleyeceğiz. Bu yöntemlerin uygulama ve ayrıntıları için en güzel başvuru yeri kendi doktorlarınız olacaktır. Bizler tıbbi açıdan görüş bildirme yetkisinde değiliz.

 

İkinci: Biz doğum kontrol yöntemlerinden bahsederken bunun yalnızca evlilik içi cinsel ilişkiler açısından ele alıyoruz. Zaten inancımıza göre evlilik dışı ilişkiler söz konusu bile değildir. Kutsal Kitap’ta temel bulmuş imanımız için cinsellik ancak evlilik kurumu ile geçerlidir.[20] Evlilik dışı ilişkiler için doğum kontrolüne gitmek gibi konular tamamen Kutsal Yazıların dışında ve Allah buyruğuna aykırıdır.

 

1. DOĞAL YÖNTEMLER

 

            Doğal yöntem dediğimizde ilişki sırasında herhangi bir dış yöntemin, ilacın ya da aracın kullanılmadığı yöntemdir:

 

Geri Çekme yöntemi: Bu yöntemde ilişki sırasında boşalma olayının gerçekleşmesinden önce erkeğin vajinadan dışarıya çıkmasıdır. Böylelikle erkeğin spermlerinin kadının yumurtaları ile buluşması doğrudan önlenmiş olmaktadır.

            Bu yöntemle hamile kalma riski ortadan kaldırılmış olur, aynı zamanda ahlak açısından da bir sorun yoktur. Herhangi bir ilaç alınmadığı için risk taşımaz, herhangi bir ekonomik yük de getirmez. Bütün bu olumlulukları yanında en büyük olumsuzluğu hala hamile kalma riskinin %25 olmasıdır. Bu yöntemde yük tamamen erkeğin omuzları üzerindedir. Erkeğin kendini çok iyi kontrol edebilmesi ve bir disiplin içinde olması gerekir.

 

Ritim yöntemi: Bu yönteme göre kadın kendi vücut ölçüsüne ve vajina salgılamasına göre adet/aybaşı dönemini belirler. Bir ay zarfında kadının hamile kalma olasılığının bulunmadığı dönemler vardır. Bu tarz bir izleme ile kendi yumurtlama döneminin yani hamile kalma olasılığının olduğu dönemin ne zaman olduğunu tespit edebilir. Bu özellikle adet kanamaları düzenli olan hanımlar için oldukça etkin bir yöntemdir. Örneğin her 28 günde bir kanaması gerçekleşen bir kadın için genelde yumurtlama günü 14 gündür. 30 günde bir kanaması olan için ise 15 gündür. Böylesine düzenli adet kanamasına sahip olan kadınlar için korunması gereken günler adetin ilk gününden itibaren saymak kaydıyla 12 ile 16 günler arasındadır. Bu günlerde sperm hücrelerinden korunmak doğal olarak hamile kalınmamasını sağlayacaktır. Bu doğal korunma yönteminin ahlak açısından bir sakıncası olmadığı gibi, hiçbir harcamayı da gerektirmez. Tıbbi herhangi bir riski de bulunmamaktadır. Bunun yanı sıra her kadında düzenli adet kanaması olmayabilir. Vücut ısısını izlemek ya da vajina salgılarını kontrol edip yumurtlama gününün yakın olup olmadığını kestirebilmek de bazen kesin olmayabilir ve doğum kontrol yöntem olarak %100 garanti veremez.

 

2. ENGEL YÖNTEMİ

 

Erkek spermlerinin dişi yumurtalarına ulaşmasını engellemek için bir plastik engelin kullanıldığı yönteme engel yöntemi diyebiliriz. Bu genelde iki şekildedir:

 

Prezervatif: Bu plastik kılıf ilişki esnasında erkek tarafından kullanılır. Bu tarz doğum kontrol yönteminin ahlak açısından bir sakıncası bulunmamaktadır. Prezervatifin kullanımı erkeğin sorumluluğudur. Hiçbir tıbbi riski bulunmayan bu yöntem en uygun doğum kontrol yöntemlerinden biridir. Hamile kalmayı engelleme açısından %90 başarı elde edilen bir yöntemdir.

 

Diyafram: Bu plastik engel ise kadın tarafından kullanılmaktadır. Erkek spermlerinin kadın yumurtalarına ulaşımını engelleyen yöntemlerden biridir. Diyafram kullanırken sperm öldüren bir merhem kullanılması gerek. Diyaframın kullanımında da doğum kontrolü açısından başarı oranı oldukça yüksektir. Ahlakı açıdan da bir sorun teşkil etmemektedir.

 

3. SPİRAL / İUD

 

Spiral kadının uterusuna takılan bir alettir. Bu yöntem döllenmiş yumurtanın uterusa tutunarak orada büyümesini engellemektedir. Çok kullanılan bir yöntem olmakla birlikte Hıristiyan ahlakı açısından uygun bir yöntem değildir. Çünkü döllenmiş yumurtanın uterusa tutunmasını engellemektedir. Kısacası yaşam yoluna çıkmış bir insan oğlunun yaşama tutunmasına engel olmakta, onun ölümüne neden olmaktadır. Bu nedenle erken kürtaj olarak değerlendirilebilir.

 

 

 

 

4. İLAÇLAR

 

Günümüz dünyasında doğum kontrolü için en yaygın olarak kullanılan yöntem ilaç yöntemidir. Aslında pek çok çeşit vardır. Burada farklı işlev gören iki ayrı ilaçtan bahsedeceğiz.

 

Gebeliği önleyen normal ilaçlar: Bu ilaçların amacı dişi yumurtanın üretimini engellemektir. Eğer ortalıkta herhangi bir dişi yumurta yoksa doğal olarak erkek spermi bu yumurtayı dölleyemez. Bu yöntem döllenmiş yumurtayı yok etmediği için Hıristiyan ahlakı açısından sorun teşkil etmez. Oldukça yaygın bir yöntemdir. İlaçlar sürekli kullanım gerektirdiği için ekonomik açıdan pahalı olabilir.

Her ne kadar kullanımı kolay ve gebeliği önleme açısından başarılı bir yöntem olsa da sürekli ilaç kullanımının getireceği bazı yan etkiler söz konusu olabilir. Gebeliği önleyen normal ilaçlar arasında enjekte yolu ile alınabilenleri de vardır.

 

“Sabah sonrası” ilaçları: Bu ilaç genelde ilişkiye girildikten ve kadının gebe kalma kuşkusu duyması sonrası alınan ilaçlardır. Bu tür ilaçlar imanlı bir Hıristiyan için kullanılmaması gereken ilaçlardır. Çünkü bu tür ilaçların kullanımı döllenmiş yumurtayı yok etmek içindir. Başlamış bir yaşamı ortadan kaldırır. 

 

5. KISIRLAŞTIRMA

 

Bu kadın ya da erkeğin küçük bir operasyona tabi tutulması yolu ile olur. Kadınlar için, fallopi tüplerinin kapatılması şeklindedir. Bu tüpler dişi yumurtalarının dışarıya çıkmasını sağlayan tüplerdir. Erkekler için olan operasyona Vasektomi denmektedir. Bunda da erkek spermlerinin dışarıya çıkmasını sağlayan tüpler kesilip bağlanmaktadır.

Her iki işlem de hem çok pahalı olmayan hem de oldukça iyi sonuç veren işlemlerdir, (başarı oranı %95). Hiçbir zararı olmadığı ve döllenmiş yumurtayı öldürmediği için, bazı Hıristiyanlara göre Hıristiyan ahlakı açısından bir sakıncası yoktur. Ama bazı Hıristiyanlara göre kısırlaştırma Allah’ın insanoğluna verdiği buyruğuna karşı bir yöntemdir.[21]

Bir çift böyle bir yöntem kullanmayı seçerse, çok dikkat etmeleri lazım. Bu işlemi yaptırmadan önce de karı ve kocanın çok iyi düşünmesi ve bilgi alması gerekmektedir. Yeniden çocuk istemeleri söz konusu olduğunda çok az bir şansa sahip olacaklar. Ne kadının ne erkeğin kısırlaştırma ameliyatının fiziksel yan etkileri yoktur. Fakat bazen zihinsel yan etkisi olabilir. Yani, henüz genç olan kadının ya da erkeğin hiç bir zaman bir daha çocuk sahibi olmayacağı düşüncesi üzüntüye ve pişmanlığa yol açabilir.

 

 

SONUÇ

 

Karı ve kocanın geniş bir aileye sahip olmak istememesi için artık günümüzde birçok neden bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında ekonomi gelmektedir. Çocukların bakımı, yiyeceği, giyeceği eğitimi oldukça pahalıdır. Dünya üzerinde birçok ülke de nüfus çokluğu problemi vardır. Özellikle bu ülkelerin büyük kentlerinde artık nefes alacak yer kalmamış gibidir. Bu durumu gören anne ve baba kendi çocuklarının ızdırap çekmesinden çekindikleri için çocuk yapmama kararı verebilirler. Ayrıca sağlık sorunları da çocuk edinmeme nedenlerinden biri olabilir. Örneğin: bir ailenin üç çocuğu vardır ve üçü de sezaryenle olmuştur. Bu durumda dördüncü bir çocuğun dünyaya gelmesi anne sağlığı açısından bir risk taşıyabilir. Bu ve benzeri nedenleri ard arda sıralamak çok zor değildir. Yukarıda saydığımız nedenler doğrultusunda doğum kontrolünü Hıristiyan ahlakı açısından sakıncalı saymak oldukça yanlış olacaktır. Ama en önemlisi doğum kontrolünün Allah buyruklarına aykırı yöntemler kullanılarak yapılmamasıdır. Allah’ın özenerek rahimde örmeğe başladığı insanoğlunun ölümü ile sonuçlanacak bir doğum kontrolü değil, döllenmenin gerçekleşmesini engelleyebilecek doğum kontrolü Hıristiyan ahlakına uygun bir karardır. Kısacası doğum kontrolü için şu standartlar göz önünde bulundurulmalıdır:

 

i) İmanlı Hıristiyan karı koca ne çeşit bir doğum kontrolü uygulayacakları konusunda birlikte oturup dua ederek bir yöntem üzerinde karar vermelidirler. Bunu birlikte yapmalıdırlar. Bu konuda her ikisi de aynı derecede sorumludurlar. Seçtikleri yöntem ahlak açısından tartışmaya açık olmalıdır.

 

ii) Böyle bir yöntem seçimi ve uygulanması yalnızca evlilik kurumu içinde söz konusudur. Allah’ın buyruklarına göre Kutsal Kitap ve Kutsal Kitap üzerinde temelleşmiş Hıristiyan ahlakı açısından evlilik dışı cinsel ilişki söz konusu bile edilemez. Doğal olarak bu tarz yöntemler uygulama dışı kalmaktadır.

 

iii) Evlenme yoluna çıkmış olan genç imanlı Hıristiyanların eğitim kendi kilise önderlerince üstlenilmeli ve bütün bu konularda imanlı gençler aydınlatılmalıdır. Gençler bu gibi konuları Allah’ı hoşnut etmek gibi amaçları olmayan kişilerden öğrenmemelidirler. Çünkü Rab İsa’da kurtuluş bulmuş bir Hıristiyan için yaşayış ibadettir. Eğer evlilik içinde çiftlerin birbirinden zevk alması Yaradan’ı ve Kurtaranı hoşnut etme anlayışıyla yapılıyorsa, çok daha derin bir anlayış kazanılır. Bu konuda önderlere büyük sorumluluk düşmektedir. Yanlış bilgilendirme yanlış sonuçlara neden olur. Bu nedenle evliliği bilen kilise önderlerinin bu konularda aydınlatıcı birer rehber olması gelecekteki aileyi daha sağlıklı kılacaktır. Yanlış bilgilendirilmiş gençler sonuçta herkesi sıkıntıya sokacak durumlarla yüz yüze gelebilirler.

 

iv) Korunma konusunda bilgilendirildikleri halde gebe kalan evli çifte iki konu hatırlatılmalıdır: Birinci: evli bir çiftin çocuk sahibi olması ne yanlış ne de ahlaksızlıktır. Aynı zamanda her çocuk Allah’ın ailelere sunduğu bir armağan, bir berekettir.[22] İkinci: herhangi bir nedenden ötürü aile içinde kalamayacak bir çocuksa (tecavüz gibi bir olaydan ötürü doğacak çocuk gibi) böyle bir yavruyu yetiştirmek için can atan, ona bütün sevgilerini vermeye hazır olan Mesih İsa’da Hıristiyan bir aileye bu çocuğu vermek Hıristiyan ahlakı açısından bir sakınca teşkil etmemektedir.

 

v) Bu konular hakkında evlenecek kişilere önderlerin konuşması, evlenecek çiftlerin saydığı ve sevdiği imanlı büyüklerinin kendileriyle konuşması ya da karı kocanın birbirleri ile konuşması ihmal edilmemelidir. Bu konu ihmal edildiği takdirde gençler başka kişilere gidecek ve dünyanın Allah’ı hoşnut etmeyi düşünmeksizin oluşturduğu birçok sistemden yanlış bir şeyler öğreneceklerdir. Bundan sonra bu kişilerin insan yaşamına verdikleri önem tartışılabilir.

 

Evliliğin amacı yalnızca çocuk sahibi olmak değildir. Tekvin 1:28’de üreme aynı zamanda başka şeylerle de bir denge oluşturmaktadır. Örneğin: bazen Allah’ın çağrısına olan sadakat, bağlılık hem evlilikten hem de çocuk sahibi olmaktan öne geçebilir.[23] Bütün bunlara baktığımızda yalnızca çocuk üretmeyi amaçlayan ilahi bir çağrı altında olmadığımızı görebiliriz. Besleyebileceğimiz, gereken dikkati verebileceğimiz, öğretebileceğimiz ve sevgimizi paylaşabileceğimiz çocuklar yetiştirmek esas olandır. Örneğin: Anadolu’muzda birçok çocuğa sahip aileler bulunmaktadır. Bir televizyon programında birçok çocuğa sahip bir babaya çocuklarını göstererek isimlerini söylemesini istemişlerdi. Baba bazılarını hatırladı ama bazılarının isimlerini bile hatırlayamadı. Çocuklara en çok neyi özledikleri sorulduğunda ise anne ve babalarının şefkatini arzuladıklarını söylemişlerdi. Allah’ın istediği, sadece kuru bir çokluk değil, Allah’ın istemi doğrultusunda yetiştirilebilecek evlatlardan oluşan bir ailedir. Bunun yanı sıra, batıda ve aynı zamanda Türkiye’de büyük şehirlerde, çocuklar açısından tam tersi bir tutuma rastlanır. Pek çok çağdaş aile tek çocuk sahibi olmak ister, çünkü daha fazla çocuk sahibi olmanın kariyer planlarını, rahat yaşam standartlarını ve bencil hayat tarzlarını etkileyeceğini düşünürler. “Bir daha yapmayalım” derler ve daha çok çocuk olursa bunu ceza ya da zahmet olarak görürler. Çocuklara yönelik hem “bir daha yapmayalım” hem de Anadolu’daki “kuru bir çokluk” fikri yanlıştır. Çocuklar her zaman Allah tarafından bahsedilen bir bereket olarak görülmelidirler.

İşte böyle bir aile Allah buyruklarına karşı gelmeyip doğum kontrol yöntemlerinden birini seçerek aynı zamanda başkaları için güzel bir tanıklık yapmış olacaktır. Dünya imanlı ailelerin yaşamında Yaratan Yüce Allah’ın insan yaşamına verdiği değeri gözlemleyebilecektir.

 

 

İDAM

 

İnsan yaşamı Allah benzeyişinde[24] çok değerli olarak yaratılmıştır. Bu bölümün başlangıcında Allah’ın insan yaşamına verdiği değeri ve önemi hep birlikte gördük. Bu değer konusunda ne denli ciddi olduğunu da özellikle 6.emri okuduğumuzda daha net görebiliyoruz:

 

“Katletmeyeceksin.”

                         Çık. 20:13; Tes. 5:17

 

Aslında Allah bu altıncı emirden önce de katletmenin ne denli büyük bir suç olduğunu ve bunun cezasının katilin ölmesi şeklinde olduğunu belirtmişti:

 

“...ve insanın elinden, insan canını döken her adamın kardeşinin elinden, insan canını arayacağım.

Her kim adam kanı dökerse, onun kanı adam eliyle dökülecektir; çünkü Allah kendi suretinde adamı yaptı.”

                          Tek. 9:56

 

Başkasının kanını döken, başkasını öldüren kişi acaba neden öldürülmeli? Bu konuya farklı açıklamalar getirebiliriz:

 

Bu kişi kasıtlı olarak bir insanı öldürmüştür.

Ölen kişinin ailesine büyük zarar ve acı vermiştir.

Aynı zamanda bütün topluma karşı suç işlemiştir.

 

            Bütün bu nedenler önemli olmakla birlikte böyle bir suçu işleyen kişinin ölümle cezalandırılmasının asıl nedeni onlar değildir. Asıl neden şudur:

 

Allah tarafından yaratılmış, hem de Allah’ın benzeyişinde yaratılmış bir yaşam yok edilmiştir.

 

            Burada cinayet suçunu işleyen kişi her şeyden önce Allah’ın kendisine karşı suç işlemiştir. Böylesine ağır bir suçun bedelini ancak bu suçu işleyen kişi kendi yaşamını verecek ödeyebilir. Bir daha geri getirilemeyecek bir can yok edilmiştir. Kutsal olan bir şey yani insan yaşamı yaşama hakkından yoksun bırakılmıştır.

            Eğer bir toplum insanın Allah benzeyişinde olduğunu düşünmüyorsa, yaşama olan saygısı yetersiz kalacaktır. İnsan yaşamına önem verilmeyecek, dolayısı ile bu bütün insan ilişkilerine de yansıyacaktır. Özellikle son zamanlarda üretilen filmlerde gösterilen şiddet buna en güzel örneği yansıtmaktadır. İnsanlar adeta bir oyuncak gibi fırlatılıp atılmakta, öldürülüp yok edilmektedir. Bütün bu üretimlerin arkasında Yaradan’ın benzeyişinde yaratılmış insanoğluna verilen değerin ne denli az olduğudur. Yaradan tanınmayınca yaratılan hiç tanınmaz.

            Günümüz gazete ve televizyonlarda sürekli olarak önemsiz nedenlerle insanların birbirlerine kıydıklarını okuyor ve seyrediyoruz. Bütün bu olaylar yine aynı bilinçsizliğin sonuçlarıdır. İnsanın Allah benzeyişinde yaratıldığı, Allah tarafından yaşamına ne kadar değer verildiği öğretilmemekte ve bu nedenle de bilinmemektedir.

            İnsanların bu denli kolayca birbirlerini öldürmemeleri, Allah’ın verdiği her yaşama saygı göstermeleri için öldüren kişiye öldürülme cezası gibi ağır bir ceza buyurulmuştur. Allah adil bir Allah’tır ve kasten adam öldürmek gibi bir suç için hoş gürü göstermesi mümkün değildir.

 

1. ÖLÜM CEZASININ UYGULANMASI KONUSUNDA KUTSAL KİTAB’IN YÖNLENDİRİŞİ

 

a) Ölüm cezası hiçbir biçimde normal bir vatandaş tarafından verilemez ve yerine getirilemez.

          Böyle bir düşünce kan davası dediğimiz ve sonu gelmez cinayetleri beraberinde getiren durumu ortadan kaldırmak içindir. Öldürülen kişinin ailesi kendi başına gidip karşı taraftan öç almak isteyebilir. Bu başka masum kişinin canını kıymaktan başka bir şey değildir. Kin, nefret ve ölüm birbirini izler durur. Ne yazık ki, 21.yy’a girdiğimize rağmen eski çağlarda olduğu gibi hala kan davası sürmektedir. Anadolu’muzda hala bu dertten yaralı aileler bulunmaktadır. Gerçek adalet, hiçbir zaman öldüren kişinin ailesinden hiç suçu olmayan birini öldürmekle yerini bulmaz.

            Ölüm cezasını yerine getirmek ancak Allah’ın yetki vererek o ülkenin başına koyduğu devletin tekelinde bulunmalıdır. Eski Antlaşma’da hüküm olarak konulan ölüm cezası cinayetleri engelleme, suçsuzları koruma ve Allah’ın halkını kasten başka ilahlara ibadet etmekten korumak içindi.[25] Özetleyecek olursak Kutsal Kitab’ın açıklamalarına göre genelde idam, kasten ve bilinçli bir biçimde adam öldüren kişi için söz konusudur. Bu ceza ancak devletin yargı organlarınca yargılama sonucu verilebilir. Bunun dışında herhangi bir ülke yönetimi tarafından o ülkede politik karşıtlar için, ya da varolan zulmedici bir yönetimin sürekliliği için ölüm cezası verilmesi Kutsal Kitab’a göre aykırı bulunmaktadır.

 

b) Ölüm cezasının verilebilmesi için tanıklar gerekir.

            Ölüm cezasının verilebilmesi tanıkların varlığına bağlıdır. Böylesine önemli bir kararın verilmesi konusunda bir kişinin tanıklığı yetersizdir:

 

            “Bir adam insan vurursa, katil şahitlerin ifadesiyle öldürülecektir; fakat bir canın ölmesi için tek şahit şahadet etmeyecektir.”

          Say. 35:30

 

            “Ölecek olan adam iki şahidin, veya üç şahidin sözü ile öldürülecek; bir şahidin sözü ile öldürülmeyecektir.”

                                                                        Tes. 17:6

 

            Adalet çok dikkatli ve tam yerli yerinde uygulanmalıdır. Ölüm cezası vermek oldukça önemli bir konudur. Eğer yanlış bir tanıklık nedeni ile bir kişinin ölümüne neden olan kişilerin de ölüm cezasına tabi olacakları hatırdan çıkarılmamalıdır:

 

            “Eğer bir adama karşı kötülük hakkında şahadet etmek üzere, ona karşı yalancı bir şahit kalkarsa, o zaman aralarında dava olan iki adam Rab’bin önünde, o günlerde olan kahinler ve hakimlerin önünde duracaklar; ve hakimler iyice araştıracaklar; ve işte, eğer şahit yalancı şahitse, ve kardeşine karşı yalan yere şahadet etmişse, o zaman kardeşine yapmağı düşündüğü ne ise kendisine yapacaksınız; ve aranızdan kötülüğü kaldıracaksın.”

            Tes. 19:1619

 

c) Bir katil için hiçbir alternatif ceza yoktu.

            Bir başka kişiyi kasten öldüren kişi için ölüm cezasından kaçabilmesini sağlayacak hiçbir alternatif ceza bulunmamaktaydı:[26]

 

            “Ölüme müstahak olan katilin canı için de diyet almayacaksınız; fakat mutlaka öldürülecektir.”

            Say. 35:31

 

            O dönemdeki mevcut Mezopotamya yasalarına göre bir başkasını kasten öldüren bir zengin para ödemek kaydı ile bu cezasından kurtulabiliyordu. Zengin kişi böylelikle adam öldürse bile kendisi ölümden kurtulmayı başarabiliyordu. Fakirlerin ise böyle bir şansı yoktu.[27] Eski Antlaşma’ya baktığımızda böyle bir yaklaşım görmüyoruz. Daha öncede belirttiğimiz gibi Allah insan yaşamına gerçekten çok büyük önem vermektedir. Bu nedenle böyle bir uygulamanın ortaya çıkması gerekiyordu. Yoksa zenginliklerine güvenen ya da hiçbir şeyden korkusu olmayan insan sürekli olarak başkalarına eziyet edebilecek ve hatta istemediği, hoşlanmadığı kişileri yok edebilecekti. Kasten adam öldürmeye ceza olarak idam bu tarz suçların sürekli olarak işlenmemesi için oldukça etkin bir uygulama olmuştur.

 

d) İnsan yaşamına son vermek idamı beraberinde getirmektedir.

          Mezopotamya ve Hitit yasalarına göre bir başkasının mal varlığına göz koymak ve gasp etmek gibi suçlar da ölüm cezasını gerektiren suçlardı. Oysa Eski Antlaşma’da mala göz koyma, gasp gibi suçların cezası ölüm cezası değildir. Burada yaşama son vermenin ölüm cezasını beraberinde getirmesinin önemi yaşamın kutsallığında yatmaktadır. Antik Çağ tarihi uzmanları genel olarak o dönemde en üstün yasaların Eski Antlaşma’da bulunduğunu söylemektedirler. Aynı zamanda insan yaşamına verilen değer açısından da Eski Antlaşma en üst seviyede yer almaktadır. Allah insanı kendi benzeyişinde yaratmış ve insana bütün yaratıkları arasında çok özel bir yer vermiştir.

 

2. ÖLÜM CEZASI KONUSUNDA ÇAĞDAŞ

TARTIŞMALAR

 

          Günümüzde birçok kişi ölüm cezalarının karşısında yer almaktadırlar ve özellikle ortak olarak şu aşağıdaki noktalar üzerinde durmaktadırlar:

 

a) Böylesine büyük bir cezanın verilmesi barbarlıktan başka bir şey değildir. Böylesine vahşice işlenilmiş bir suça vahşice işlenilmiş başka bir suçla ceza verilmektedir.

            Allah hiçbir zaman insana baskı ve zulmü hoş gören yasaların savunuculuğunu yapmaz. Ancak Allah toplumunun gerçekten esenlik içinde yaşamasını arzulamaktadır. Bunun içinde insanlığı başıboş bırakmamıştır. Eğer bir toplumun içinde kasten insan öldüren kişilere ağır bir ceza verilmiyorsa, bu toplumda gittikçe insan saygısı, insan sevgisi azalmaya başlar. Önüne gelen bir başkasının canına kıyma hakkını kendinde bulur. Bu insanın kendi yaradılışında vardır. Yaşama verilen saygının değeri yaşamı korumanın, koruyabilmenin yolundan geçer. Böylesine ağır bir suçu işlemeye girişen kişinin ödeyeceği bedelin kendi canından olacağını bilirse bu suçu işlemekten vazgeçebilir. Bu gerçekten insan hayatını koruyucu oldukça etkin bir yasadır.

 

b) Eğer yanlış bir kişi öldürülürse ne olacaktır?

Her zaman yanlış bir kişinin ölüm cezası ile cezalandırılma durumu söz konusu olabilir. Katilin kim olduğu konusunda şüpheci ve araştıran bir yargı sistemi olması oldukça gerekli bir şeydir. Eski Antlaşma’da bu konuda kesin sonuçlar aranmaktadır. Özellikle tanıkların istenmesi bu nedendendir. Olayın aydınlanması için görgü tanıklarının olması çok önemlidir. Aynı zamanda tanıkların dürüstlüğü de bir başka konudur. Bir kişinin başkasını öldürüp öldürmediği konusunda bir kuşku varsa, net olarak bir bilgi yoksa, kesin bir karara varılamıyorsa ölüm cezası verilmesi söz konusu olamaz.

 

c) Adam öldürenleri hapis cezasına çarptırmak daha insani olacaktır

Acaba bu gerçekten doğru mu? Bugünkü anlamına göre, Kutsal Kitap dönemlerinde kişileri hapis etmek kavramı yoktu. Günümüz hapishanelerini gözden geçirdiğimizde kişileri hapis cezası ile cezalandırmak kesin bir ceza değildir. Bu tarz görüş öne sürenlere şöyle cevap verilebilir. Allah benzeyişinde yaratılmış bir insanın bütün yaşamını demir parmaklıklar arkasında geçirmesi, onun bütün özgürlüklerinin elinden alınmış olarak yaşaması daha insani midir?

 

d) Allah sevgi Allah’ıdır. Karşılık vermek ve intikam almak gibi barbarca davranışlar O’nun karakter yapısına uymaz

Allah’ın karakterine baktığımız zaman yalnız tek bir karakteri ile karşı karşıya kalmıyoruz. O hem çok seven bir Allah’tır hem de çok adil bir Allah’tır. Yalnız Allah’ın sevgi yönünü ele alıp O’nun adil, adalet sahibi ve aynı zamanda yargı gününün sahibi olan Allah olduğunu unutmak sahte, yanlış Kutsal Kitap’tan açıklanmadığı bir Allah’ı adeta iyi bir şekilde tanıyamamak demektir.

            Evet, Allah intikam alan, ya da her şeyin karşılığını almak için köşede bekleyen bir Allah değildir. Ama Allah aynı zamanda günahtan nefret ettiğini söylemektedir. Günahın karşılığında bir ceza sistemini daha başından itibaren koymuştur. Allah’a karşı işlenilen çok büyük suç ise O’nun isteyerek, beğenerek yarattığı canı öldürmektir. Eğer Allah öldürmeye karşı bir ceza sistemi oluşturmasaydı o zaman kendi adalet kavramı çelişkili olacaktı. Oysa sevgisiyle bütün evreni kuşatan, adaletiyle de yine bütün evreni kucaklamaktadır. Bu cezanın verilmesi Allah’ın kendi karakterine ne denli sadık olduğunu göstermektedir.

 

 

 

SON SONUÇ

 

Burada üzerinde durulması gereken en önemli konu insan yaşamına verilen değerdir. Allah insanı kendi benzeyişinde yaratmıştır. Bu nedenle kasten insan öldürmek Allah’a karşı en büyük suçtur. Bir insanın yaşamını kasten sona erdirmek, bu işlemi yapan kişinin yaşamının da sona ermesini gerektirmektedir. Bu Allah’ın insan yaşamına verdiği değeri korumanın yoludur. Çünkü dünya üzerinde gerçekler vardır. Bu gerçeklerden biri de Allah benzeyişindeki insanın zaman zaman ne denli sınırsız davranışlara yöneldiğidir. Eğer Allah yasası bu tarz buyruklarla donatılmasaydı, insan kendi nesli içinde büyük bir tehlike oluşturacaktı. Bugün bütün bu Allah yasasına rağmen ve modern dünyanın yasalarına rağmen insan tam olarak dizginlenmemiş, halen yakıp yıkmakta ve öldürmektedir. Oysa Allah yasasının amacı yaratılanın yaradılışına layık bir biçimde yaşaması için korumak ve yaşayabileceği toplumsal çevreyi oluşturabilmektir.

 

 

 

 

SAVAŞ

 

Savaş her zaman inanılmaz derecede acılar getiren, çok kötü bir olaydır. Büyük bir insan kitlesini derinden yaralayacak kadar etkin acılar, zararlar ve yıkımlar getirir. İnsanları evsiz, ailesiz bırakır. Yerinden yurdundan kopmuş başka diyarlarda yaşamak zorunda bırakılmış binlerce kişi demektir savaş; bunun yanı sıra yaşamını kaybedenlere ne demeli. Birçok suçsuz insanın hayatı kaybolup gitmiştir. Bu insanların umutları, sevinçleri, sevgileri adeta hiçe sayılmış, bazen bir hiç uğruna öldürülmüşlerdir. Allah benzeyişi olan yaratılmış bunca güzel sanat şaheseri olan insanlar nedenini bile anlamakta zorluk çektikleri çatışmalar, anlaşmazlıklar, çekişmeler yüzünden yaşamlarını kaybetmişlerdir. Bu kadar acı olan savaş aynı zamanda bazen bir soluk kadar insanlığa yakın olmuş adeta insanlığın ensesinden ayrılmamıştır. Allah’ın yarattığı insan çoğu zaman Allah’a bakmadığı, O’nun sevgisini tatmadığı için kendi egosunun esiri olarak ırkçılığa dönüşmüş milliyetçilikler, nedensiz sen ben kavgaları, bir karış toprak için binlerce insanı felakete sürüklemek, öç almak, kendi politikasını kanıtlamak gibi daha bir yığın bazen sudan sayılacak sebepler yüzünden insanlığı savaşa sürüklemiştir. Böylesine kötü ama kötü olmakla birlikte bu kadar da insanlıkla iç içe bir kavram olan savaş karşısında, Rab Mesih İsa’da iman yaşamını sürdürmeye çalışan bir Hıristiyanın tutumu ne olmalıdır?

            Eski Antlaşma birçok savaştan söz etmektedir. Allah İsrail’e “kutsal savaş” buyrukları verdi diye bizler de “kutsal savaş” yapacak değiliz. Bugün artık dünyada hiçbir millet kendisini “kutsal millet” olarak addedemez. Ayrıca İsrail’in Eski Antlaşma döneminde anladığı şekilde de bir teokrasi[28] anlayışına sahip değildir.[29] İsrail bu tarz savaşları iki nedenden ötürü gerçekleştirmişti.

 

1. KENDİNİ SAVUNMA

 

            Kutsal Kitap’ta bahsi geçen bütün çatışmaların kendilerini korumak gibi bir nedeni vardı.[30] Allah’ın kendilerine vaad ettiği topraklara doğru yürürlerken o bölgelerde bulunan insanlarla barış anlaşmaları yapmaları istenmişti. Bu her şeyden önce çıkabilecek savaşlara mani olmak içindi:

 

“Bir şehre cenk etmek için ona yaklaştığın zaman, onu barışıklığa çağıracaksın.”

                                      Tes. 20:10

 

2. ALLAH YARGISINDA BİR ARAÇ OLARAK

KULLANILMAK

 

            Kutsal Kitab’ın geneline baktığımız zaman bazen çok azmış bir halkın yargılanması bir başka halkın onları yenmesi şeklinde olmaktadır. Kenan halkı da oldukça yoldan çıkmış bir halktı. Bu halk için Allah birçok kereler tövbe olanağı sunmuştu. Hatta İbrahim döneminde bile bu halkın yaptıklarını kınamış ve bu azgınlıklarının devamı sonucunda başlarına gelecekler konusunda onları uyarmıştı.[31] Yargı öncesi Kenanlılar defalarca uyarıldılar. En azından İsrail’lilerin Kızıl Denizi aşıp Kenan diyarına girinceye dek geçen kırk yıl süresince uyarılıp durdular. Ama bütün bu süreç içersinde bu halkta hiçbir iyileşme görülmedi. Bu insanların yaptıkları çılgınlıklar yalnız kendi halklarını değil etraftaki halkları da etkiliyor, üstüne üstlük Allah halkının bile yoldan çıkmasına neden oluyordu. Eriha kenti tehdit altında iken yalnızca tek bir kadın tövbe etmiş ve bu kadın kurtulmuştu.[32]

            Bu azgınlıklarından dönmeyenlerin yargısı vaad edilen topraklara doğru yürüyen İsraillilerin bir araç olarak kullanılması sonucunu vermiş oldu:

 

“...fakat onları, Hittileri, ve Amorileri, ve Kenanlıları, Perizzileri, Hivileri ve Yebusileri, Allah’ın RABBİN sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin; ta ki, kendi ilahlarına yaptıkları bütün mekruh şeylerine göre yapmağı size öğretmesinler; yoksa Allah’ınız RABBE karşı suç edersiniz...”

                         Tes. 20:1718

 

            Bu insanların yaptıkları azgınlıklara bir kaç örnek vermek sanırım konuyu daha da netleştirecektir. Kenanlılar kendi çocuklarını Tanrılarına sunu olarak canlı canlı yakıyorlardı.[33] Homoseksüellik had safhadaydı, dinsel uygulamalar arasında tapınak görevlileri ile cinsel ilişkilerde bulunmak gibi uygulamalar vardı, başka bir deyişle fahişelik adeta inançlarının bir parçası olmuştu.[34] Bu gibi davranışların hiçbirinden tövbe etmemişlerdi. Bu nedenle Allah bu halkların daha fazla dünya insanını yoldan çıkarıp mahva götürmesini engellemek için İsraillileri yargısı için bir araç olarak kullandı.

            Savaşın iki genel noktası vardır. Buna göre. Birinci: bir imanlı Hıristiyan kişisel anlamda kendi yaşamına yönelik saldırıyı nasıl kendisinden uzaklaştıracaktır? İkinci: günümüzde hepimiz belli devletlerin vatandaşlarıyız, yalnız başımıza yaşamıyoruz. O zaman vatandaşı olduğumuz ülkemiz savaşa girerse bizim imanlı bir Hıristiyan olarak tavrımız ne olacaktır?

 

a) Kişi olarak

            Eski Antlaşma ileriye dönük olarak gelecek bir barışa bakıp durmuştur. Allah’ın Mesih İsa’da vaad ettiği ruhsal krallığın içinde savaşa yer yoktur. Mika Peygamber bu muhteşem günler hakkında şöyle bir bildirimde bulunmaktadır:

 

“Ve çok kavimler arasında hükmedecek, ve uzakta olan kuvvetli milletler hakkında karar verecek; ve kılıçlarını sapan demirleri, ve mızraklarını bağcı bıçakları yapacaklar; millet millete karşı kılıç kaldırmayacak, ve artık cengi öğrenmeyecekler.” 

Mik. 4:3

 

            Gelecek olan Mesih, İşaya bölümünde “Barış Prensi” olarak isimlendirilmektedir.[35] Bunun gerçek bir biçimde uygulanışını Kutsal Kitab’a göre Rab İsa’nın ikinci gelişinde göreceğiz.

            Rab Mesih İsa’da yeni yaşamı bulmuş ve O’nun kanında aklanmış bir Hıristiyan hiçbir zaman savaşı seven bir kişi olamaz. Eğer bir kişi Mesih İsa’yı yüreğine almışsa her geçen gün yaşamı O’na göre değişmeye başlayacak ve her geçen gün biraz daha O’na benzeyecektir. Dolayısıyla savaş değil, “Barış Prensine” benzer bir kişi olacaktır. Rab İsa elinde kılıçla dünyaya gelmedi. O politik anlamda bir önder olarak dünyaya gelmedi. O’nun krallığı o dönemdeki Yahudi’lerin beklediği anlamda ne milliyetçi temeller üzerine oturan bir krallık ne de politik temeller üzerine oturan bir krallıktı. Allah’ın sadakati ve adaletinden akıp gelen ruhsal bir egemenliğin kralı olarak dünyaya geldi.

            Rab İsa kendisini izleyenlerin ne silah kullanmasını ne de kendini savunmasını istedi. Bunu İncil’deki örneklerden kolayca görebiliriz:

 

“İsa ona, ‘Arkadaş, seni buraya getiren neyse, onu yap!’ dedi. Bunun üzerine, yaklaşıp İsa'yı yakaladılar ve tutukladılar.O zaman, İsa'yla birlikte bulunanlardan biri hemen kılıcına davrandı, baş rahibin uşağına vurduğu gibi onun kulağını kesti. İsa ona, ‘Kılıcını kınına koy!’ dedi, ‘Çünkü kılıç tutan herkes kılıçla yok olacaktır.’”  

             Mat. 26:5052

 

“İsa, “Benim krallığım bu dünyadan değildir” diye karşılık verdi. “Krallığım bu dünyadan olsaydı, yandaşlarım, Yahudilere teslim edilmemem için savaşırlardı. Oysa benim krallığım buradan değildir.”  

                                                                                    Yu. 18:36

 

            Mesih İsa’nın kendi müjdesine düşman olanlara karşı önerdiği tek şey sevgiydi, onları öldürmek, onlara saldırmak, onları yok etmek değil. Mesih İsa’nın buyrukları arasında en önemli buyruklarından biri başka hiçbir dinin ahlak anlayışında bulunmayan bir buyruktur:

 

“Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.”  

                         Mat. 5:44

 

            Rab Mesih İsa kendi yaşamı ile bu buyruğunun önemini bizlere göstermiş oldu. Çünkü kendi tutuklanması, yargılanması, eziyete uğraması, aşağılanması ve haça gerilmesi sırasında hiçbir şekilde karşılıkta bulunmadı, hakaret etmedi, beddua etmedi, lanet etmedi, aksine tam tersi olarak onlar için iyilikler diledi:

 

“Kendisine sövüldüğü zaman sövgüyle karşılık vermedi. Acı çektiğinde kimseyi tehdit etmedi; davasını, adaletle yargılayan Allah’a bıraktı. Bizler günah karşısında ölelim ve doğruluk uğruna yaşayalım diye, günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi.”

1. Pe. 2:2324

 

            Hiçbir günahı yoktu, Rab’bin Hizmetçisi olarak acı çekti. Bu ifadeleri Eski Antlaşma peygamberlerinden İşaya’nın kitabında okuyoruz.[36] Rab Mesih, kendisini haça çakanların bağışlanması için bile dua ediyordu:

 

“Kafatası denilen yere varınca, O'nu ve katilleri çarmıha gerdiler; biri sağda, öbürü solda. İsa, ‘Baba, onları bağışla’ dedi, ‘Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.’ Kura çektiler, O'nun giysilerini aralarında paylaştılar.”

                                                                        Luk. 23:3334

 

            Dağdaki vaazında ise Rab Mesih İsa şöyle sesleniyordu:

 

“Ne mutlu barışı  sağlayanlara onlara Allah oğulları denecek.”

                                                             Mat. 5:9

 

            Rab İsa’ya gerçekten iman eden bir kişi hiçbir zaman başkalarını tahrik edici, kavgacı, çekişme yanlısı ya da savaş yanlısı bir kişi olamaz. Çünkü bu kişi yüreğinin kürsüsüne Rab İsa’yı bir kral olarak oturtmuş kişidir. Allah’ın diri Sözü olan Rab Mesih İsa hiçbir zaman çekişme, kavga, gürültü, savaş istememektedir. O Barış Prensi’dir. O’nu yüreklerine almış seçilmişlerinin de Barış Prensi’nin yaşamına benzeyen bir yaşam sürmeleri gerekmektedir. Zaten bunun için Allah Kutsal Ruh’u sağlamaktadır. Yoksa kişi kendi kendine bu buyrukları yerine getirme konusunda başarılı olamaz.

            Daha önceki ayetlerde gördüğümüz gibi Yeni Antlaşma’da açıklanan Allah’ın krallığında esenlik ve barış vardır. Kılıç krallığı değil, yüreklere esenlik ve barış veren bir krallıktır. Böylesine esenlikli bir ruhsal krallıkta: sabırlı bir biçimde paylaşım, alçak gönüllü bir hizmet, acı çekmek, kendini feda etmek, sürekli dua etmek, müjdeyi açıklamak gibi konulardan ibaret bir yaşam söz konusudur. Mesih’te olan bir kişinin savaşımı ancak ruhsal anlamdaki kötü güçlere karşıdır:

 

“Son olarak Rab’de ve O’nun üstün gücüyle güçlenin. İblisin hilelerine karşı durabilmek için Allah’ın sağladığı bütün silahları kuşanın. Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, yönetimlere, hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine, kötülüğün göksel yerlerdeki ruhsal ordularına karşıdır.”

                         Ef. 6:1012

 

            Buna örnek olarak Mesih İsa’nın öğrencilerinin yaşamı yeterlidir. Onlar Mesih İsa ile birlikteki yaşamlarında hiç bir şekilde kavgaya ya da savaşa girişmemişlerdi. Esenlik içinde Mesih İsa’nın dizinin dibinden ayrılmaksızın Rab’bin kurtarış müjdesini ilan edip durmuşlardı. İncil yaşamı barış yaşamıdır. Tarihte saptırılmış Hıristiyan inancının yanlış davranış örneklerini görebiliriz. Kutsal Kitap böyle davranışlara ve hareketlere kesinlikle karşıdır. 

            Bu noktaların altını çizerek yinelemekte çok büyük fayda vardır. Allah’ın krallığını yaymak amacıyla savaşlar çıkarmak, savaşmaya gitmek, masum insanları öldürmek, onların kanına girmek gibi vahşi yaklaşımlar Allah’ın müjdesinde yer almamaktadır. Tarihte olan ve Mesih İsa’nın adı kullanılarak yapılmaya çalışılan savaşlar tamamen yönetimlerin kendi çıkarları uğruna inancı kullanmalarıdır. Kutsal Kitab’ı bilmeyen halk yalnız yöneticilerinin dediklerine uyduklarından bu tarz savaşlar ortaya çıkmıştır. Haçlılar bunun en kötü örneğidir. Haçlıların yaptıklarının bir tanesine Kutsal Kitap ayetlerinden bir dayanak bulmak mümkün değildir. Bunun bedelini Hıristiyanlar hala çekmektedirler.

 

b) Bir ülkenin vatandaşı olarak

            Günümüzde dünyanın birçok ülkesi laik yönetimlere sahiptir ve demokratik toplumlar ortaya çıkmıştır. Böylesine modern bir dönemde bile insanlar savaştan kurtulamamışlardır. Bu hırs, bu gövde gösterisi, değişmeyen bencillik duyguları ve kıskançlıklar bir kez daha Kutsal Kitab’ın doğruluğunu kanıtlamaktadır. Çünkü insan Adem ve Havva döneminden beri isyan içindedir, yüreğinde günah vardır. Dünya ne kadar modernleşirse modernleşsin bu doğasındaki isyan, Allah kurtarışına kulak vermedikçe dinmeyecek ve bu kavgaların dövüşlerin ardı arkası kolay kolay kesilmeyecektir.

            Peki, bir Hıristiyan eğer kendi ülkesi savaşa girerse ne yapacaktır? Bu kişi askere çağrılırsa tavrı ne olması gerek? Bunlar inanç açısından önemli konular.

            Kutsal Kitap’ta On Emir’den bir tanesi “öldürmeyeceksin”[37] şeklindedir. Ya savaş anında ne olacaktır? Bir Hıristiyan öldüremeyeceğine göre kendi ülkesinin ordusundaki rolü ne olacaktır?

            Yukarıda üstüne basa basa söylediğimiz gibi savaş Şeytan’dan, kötüden, kötülükten, benlikten kaynaklanmaktadır. Ama öyle durumlarla karşılaşılmıştır ki bazen iki kötü durum içinde en az kötü olanı seçme söz konusu olabilir. Bir imanlı kişi hiçbir zaman başka birisine zarar vermek istemez ama öyle anlar olur ki, birdenbire kendisini ya da başkalarını koruma durumundan zarar vermek zorunda kalabilir.

            Bütün Rab İsa’ya iman etmiş kişiler aslında bu konularda şiddete karşı duran kişiler olmalıdırlar. Birçok Hıristiyan tam anlamı ile pasiflik taraftarıdır Bunu biraz açacak olursak şartlar ne olursa olsun savaşa katılmama, başka bir insana zarar vermeme ve öldürmeme şeklinde düşünmektedirler. Buna kendilerini savunmayı bile ekleyebiliriz. Yani kendi canına kasteden, kendisine saldıran kişiye bile herhangi bir tepkide bulunmama taraftarıdırlar.

            İlk Hıristiyanlar ilk yüzyıllarda orduda görev almak istememişlerdi. Bunun en büyük nedenlerinden biri Roma ordusunda görevli bir askerin imparatoru Allah olarak kabul etmesi zorunluluğuydu. Böyle bir putperestliği kabul etmek bir samimi Hıristiyan için söz konusu olamazdı. Diğer önemli nedeni ise o dönemin Roma ordusunda olmak demek zaman zaman halka karşı büyük eziyetlerde bulunmak, işkenceler yapmak ve öldürme gibi eylemlere katılmak demekti. Bu Mesih’in müjdesini gönenen ve yaşayan kişi için asla onaylanamayacak bir konuydu. Dolayısıyla ilk dönemdeki samimi Hıristiyanların bu konuda tamamen pasiflikten yana olması çok doğaldı. Bu pasiflik sonucunda Roma askerleri Hıristiyanlara eziyet etmeye ve hatta öldürmeye başladılar.

            Bunun yanı sıra bazı Hıristiyanlar tam anlamı ile pasifliği kabul etmemektedirler. Bu kişiler bütün yürekleriyle kavgayı, dövüşü, savaşı, zulüm ve öldürmeyi kabul etmemektedirler. Çünkü İncil’de zaten böyle bir öğreti asla yer almamaktadır. Tam olarak pasifliği kabul etmeyen Hıristiyanların görüşü, yalnızca çok zor anlarda kişinin kendini, ailesini ve vatanını koruması ya da savunma amaçlı bir tepkinin söz konusu olabileceğini söylemektedirler. Bu şekilde düşünen Hıristiyanlara göre bir asker olarak savaşta yer almaları için savaşın nedeni savunma olmalıdır. Buna “geçerli bir nedeni olan savaş” da diyebiliriz. Bunun dışında başka hiçbir şekilde insanın insana karşı savaşını, saldırısını kabul etmeleri mümkün değildir.

            Şimdi “geçerli bir nedeni olan savaş” konusuna biraz değinelim. Bir Hıristiyanın herhangi bir savaşta yer alması ancak bu üç koşulun gerçekleşmesine bağlıdır:

i) Savaşın nedeni doğru olmalıdır: Saldırganlık değil yalnızca ülkenin savunması şeklinde olmalıdır. Haksızlığın önüne geçilmesi gerekmektedir. Bu bazı politik çıkarlar uğruna ve rüyaların gerçekleşmesi için başkalarının canına kasteden bir savaş olmamalıdır.

            Savaşı engellemek için bütün normal girişimlerin yerine getirilmiş olması gerekmektedir. Barışçı yaklaşımlar, görüşmeler yapılmış olmalıdır. Bütün bunlara rağmen karşı taraf hala saldırıyorsa ancak bu durumdaki bir savaşın nedeni geçerli olabilir. Çünkü güçlü bir ülke sırf kendi yayılmacı politikası nedeni ile bir başka ülkeye saldırıp ülkedeki insanları öldürmeye kalkışırsa, bir Hıristiyan amacı savunma olan bu savaşta yer alabilir.

 

ii) Savaş kontrol altında bir savaş olmalıdır: Kısacası II Dünya Savaşı’nda olduğu gibi büyük kentleri yok edecek karşılıklı bombardımanların olmadığı bir savaş olmalıdır. Yalnızca askeri güçler arasında bir savaş olmalıdır. Sivil halkın bundan en az zarar görmesi için çaba gösterilen bir savaş olmalıdır. Sivil halkın zarar görmesinin engellenmesi çağımız için hiç zor değildir.

Savaşın amacı saldırıları engellemek, yeniden barışı sağlamak, haksızlığa engel olmak için olmalıdır. Bu savaş esnasında savaşılan ülkenin gıda kaynaklarının da yok edilmesine çalışılmamalıdır. Önemli olan saldırıyı veya zulmü durdurmaktır. Kızgınlıkla karşı tarafın bütün kaynaklarını yok etmeye çalışmak kin ve nefretin kusulması demektir. Bunun da İncil’de yeri yoktur. Hele hele kimyasal silahlar, virüsler ve birtakım her şeye zarar verici silahların kullanıldığı savaş da tamamen haksız ve geçerli bir nedeni olmayan bir savaştır.

 

iii) Savaşın sonucu önceden görülebilir, haksızlıkların engellenebileceği bir savaş olmalıdır.

Yukarıda dediğimiz gibi savaşın gerçekten çok sınırlı bir savaş olması gerekmektedir. Savaşın sonucunda hakikaten yalnızca savunma amacı gerçekleşmeli ve mümkün olan en az zararla bu olay bitirilmelidir.

Maalesef dünyada bu tarz savaşları bulmak da hemen hemen mümkün değildir. Çünkü nefret ve kinle hareket eden milletler adeta kendilerinin de yaratılmış olduklarını unutarak karşı tarafı tamamen yok etme çabasına girmektedirler. Böylelikle amaç savunmadan ziyade yok etmeye dönmekte, nefret ve kin tohumları adeta kan davası gibi nesillerden nesillere devam etmektedir.

Savunma amaçlı yani “geçerli bir nedeni olacak savaş” için bu tarz düşünen imanlılar şu ayetleri hareket noktası olarak görmektedirler:

 

“Herkes başta bulunan yetkililere bağımlı olsun. Çünkü Allah'tan olmayan yetki yoktur. Var olanları Allah atamıştır. Bu nedenle, yetkiye karşı direnen, Allah'ın düzenine karşı direnmiş olur. Direnenler kendilerine yaraşan yargıyı giyeceklerdir. Çünkü iyi iş yapanların yöneticilerden korkusu yoktur; kötü iş yapanlar korkarlar. Yetkili kişiden korkmamak ister misin? Öyleyse iyi iş yap, onun övgüsünü kazanırsın. Çünkü o senin yararına Allah'a hizmet etmektedir. Ama kötü iş yaparsan kork! Çünkü yetkili kişi kılıcı boş yere kuşanmaz. Kötü iş yapana gerekli yargıyı saptamak için Allah'a hizmet eder. Bu nedenle, baştaki yetkililere bağımlı olmak zorunludur; salt yargılanma korkusundan değil, vicdan bakımından da.”

                                                                        Rom. 13:15

 

            “Rab saygısı adına; insanlar tarafından kurulan her düzene bağımlı olun: Başta bulunan kişi olması nedeniyle devlet yöneticisine, suçluları adalet karşısına çıkarmak ve iyilik yapanları övmek için onun tarafından görevlendirilen kişiler  olmaları nedeniyle valilere.”

                                    1. Pe. 2:1314

 

Allah gerçekten ülkelerin milletlerinin huzur ve emniyet içinde oturmaları için hükümetlerin olmasını sağlamıştır. Her ne düşüncede olursa olsun idareciler kendi halklarının yararları uğruna, ülkenin düzen içinde idaresi için vardırlar. Eğer ülkemiz yönetimi böyle bir savaş tehdidi altında, vatandaşı olan bizlerden yardım talep ediyorsa, inanlının hükümete cevabı elbette ki olumlu olacaktır. Çünkü hükümetlere, yönetimlere boyun eğmek İncil’de belirgin buyruklardan biridir. İnanlı bir Hıristiyan ancak zorla putperestlik, başka ilahlara taptırılma gibi buyruklara boyun eğemez. Kutsal Kitap yönetime itaati buyurmaktadır ve inanlı bir Hıristiyan buna uymak zorundadır. Ama Kutsal Kitap öldürmeyeceksin demektedir. Yönetim şu adamı öldür derse inanlının buna pasif tepkisi olacaktır. Yönetime karşı gelemem ama yönetimlerin sahibi olan Allah insana zarar verme diye buyurdu diye yalnızca fikrini beyan edebilir. Allah buyruklarıyla çatışan emirlerde pasif kalmak zorundadır.

Anlatmaya çalıştığımız gibi ülke savunması hiç nedensiz bir masum insanın öldürülmesi ile karıştırılmamalıdır. Ülke savunmasında insanın canı söz konusudur. Kişiye olan ani saldırılarda da yine can hatta aile fertlerinin canları söz konusu ise saldırıyı bertaraf etmeye gayret doğal, insanın yaradılışında da var olan korumaya yönelik bir davranıştır. Ama inanlı bunu ileriye götüremez. O an için durumu kurtarmışsa öldüremez, öldürmemeli karşıya zarar vermemelidir.

Allah bütün yanlışlıkların, kötülüklerin karşılığını verecek olandır. Bazen saldırgan bir milletin cezası, saldırılan milletin savunmasıyla da verilebilir. Böylesine bir saldırı anında ülke yönetiminin askerlik görevine çağırması belki de bir kötülüğün daha da yayılmasına engel olma görevinde size de bir sorumluluk verilmesidir. Bu nedenle haklı bir ülke savunmasında yer almak milyonların hayatını kurtarmak açısından ve vatandaşı olduğumuz ülkeye karşı ve yönetime karşı sorumluluğumuzu yerine getirme açısından önemlidir.

Ama bazı durumlarda örneğin; Hitler dönemi Almanya’sında olduğu gibi bazı savaşların amacı tamamen farklıdır. O ülkenin yayılmacı emellerinin bir sonucudur. İşte, böyle bir savaş durumunda Deitrich Bonhoeffer gibi kişiler çıkmış ve kendi ülkesinin yanlışını adeta haykırmıştır. Bu inanlı Hıristiyan gerçekleri haykırmanın bedelini kendi canı ile ödemiştir. Ama birçok inanlı haksızlığın karşısında cesur bir inanlı olarak bayrak olmuştur.

Ülkelerin durumuna göre bazı savaşlarda inanlılar daha geri hizmetlerde yer almışlardır. Örneğin: sağlık hizmetleri gibi, gıda dağıtımı, giyecek temini, evsizlere yardım etmek gibi. Bu ülkelerin yönetimleri inanlı Hıristiyanların inançlarına saygısına göre farklılık göstermektedir.

İnanlılar arasında savaşa ve öldürmeye tümden karşı olanlar olduğu gibi çok özel durumlarda savunma amaçlı katılma durumu söz konusu olabilir diyenler de vardır. Ama esas Hıristiyan inancı savaş, öldürme, zulüm ve işkence gibi insan yaşamını hiçe sayan, insanı küçülten bütün davranışların karşısındadır ve bunu savunmak durumundadır. Çünkü Allah sevgi Allah’ıdır ve Yeni Antlaşma bir barış krallığını müjdelemektedir. Rab İsa’nın önderliğindeki bu krallık da esenlik ve barış olmalıdır.

Ülkemizde askerlik, vatanı koruma amaçlı vatanın bölünmez bütünlüğüne zarar gelmemesi için var olan bir kurumdur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu güne kadar yayılmacı bir politika gütmemiş ve hiçbir zaman başka ülkelerin toprak bütünlüğüne göz dikmemiştir. Aynı şekilde kendi ülke sınırlarına ve toprak bütünlüğüne de aynı saygının gösterilmesini beklemektedir. Bu bütünlüğe göz dikecek olanların, masum insanları katletmeye kalkışacak olanların karşısına bir güç olarak çıkacaktır.

Ülkemiz Türkiye’de yaşayan her bir samimi Hıristiyan vatandaş yukarıdaki anlamda var olan ordumuzun içinde vatandaşlık görevini yerine getirmeyi, İncil’in “altında yaşadığınız hükümetlerinize tabi olun” ilkesi doğrultusunda bir vatan borcu bilmektedir.

 

SONUÇ

 

Savaş konusu inanlılar arasında bir hayli tartışılan bir konudur. Allah buyruklarının barışın ardınca koşmaya sevk etmesi, öldürmeyi yasaklaması, düşmanı bile sevmeyi emretmesi inanlıları zaman zaman karşılaştıkları dünyasal sorunlarda zor durumda bırakmıştır. Askeri malzeme üreten bir fabrikada çalışmam doğru mu? Savaşı yücelten filmleri seyretmeli miyim? Çocuklarım oyuncak silahlarla oynamalı mı, oynamamalı mı? Savaş gerçekten bir trajedidir. Savaşın şakası bile olmaz. Aslında savaşı yücelten hiçbir şey kabul edilmemeli, çocukların oyunlarında bile barış hakim olmalıdır.

Bir Hıristiyan yalnızca barış ve esenlik yolunu aramalıdır. Rab İsa barışın kendisidir. Kendisi şöyle söylemektedir:

“Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Allah oğulları denecek.”

                                                             Mat. 5:9

 

Aynı zamanda inanlının sorumluluğu kendi ülkesi ve yönetimi için ve yöneticileri için sürekli dualarda bulunmaktır. Bu dualarda özellikle önderlerin barışı koruyucu kararlar almaları için, barışçı olmaları için dua etmeleri gerekmektedir:

 

“Öyleyse her şeyden önce şunu öğütlerim: Allah'a tüm insanları içeren dilekler, dualar, içten istekler, teşekkürler sunulsun. Bunlar hükümranları ve tüm başta bulunanları da içersin.Böylece Allah sayarlığa ve saygınlığa yaraşır gürültüsüz patırtısız, sessiz sedasız bir yaşam sürelim. Kurtarıcımız Tanrı'nın önünde erdemli davranış, beğenilir tutum budur. O tüm insanların kurtulmasını ve gerçeği bilme aşamasına gelmesini ister.”  

1. Ti. 2:14

 

Bir inanlı hiçbir zaman savaşı başlatan olmamalı, aksine düşmanını bile sevmeye gayret eden kişi olmalıdır:

 

“Herkesle barış içinde yaşamak için elinizden geleni yapın. Ey sevgililer, hiçbir zaman öç almayın. Bırakın, Allah'ın öfkesi alsın öcünüzü. Çünkü Kutsal Kitap'ta şöyle yazılmıştır:

"Rab, 'Öç alma hakkı benimdir,

Karşılığını ben vereceğim buyuruyor.

Ama 'Düşmanın acıkmışsa onu doyur, Susamışsa ona içecek ver Çünkü bunu yapmakla, onun başı üstüne Kızgın korlar yığmış olursun.”

                         Rom. 12:18,20

 

Altıncı emir hiçbir zaman aklımızdan çıkmamalıdır. Öldürmeyeceksin. Hiç kimsenin hayatına kast etmemek en büyük prensiplerden biridir. Ancak büyük bir kötülüğün önüne savunma yolu ile geçilecekse, can kurtulacaksa bir savunmada yer almak söz konusu olabilir. Ama bu da yine Allah’ın buyrukları kale almaksızın olabilecek bir davranış değildir.

Barış savaştan hem daha kolay hem de sonuçları itibariyle bütün insanlık için en hayırlı şeydir. Savaş, öfkeyle kalkanın zararla oturması gibi sonuçları ile savaşı başlatan kişiyi bile şaşırtacak boyutta dünyanın en trajik olayıdır.

 

İNTİHAR ETMEK

 

İntihar etmek bir kişinin kasten kendini öldürmesidir. İntihar konusunda inanlı bir Hıristiyanın tavrı ne olmalıdır? Burada konu yine insan yaşamının değeridir. Biz Allah benzeyişinde yaratıldık. Daha önceki konularda da buna değinmiştik. İster başkasının yaşamı olsun ister kendi yaşamımız olsun yaşama son vermek Allah’a karşı en büyük günahlardan biridir. Çünkü Allah benzeyişinde özene bezene yaratılan bir can insan eliyle alınmaktadır. Bize yaşam verenin bu yaşamı ne yapacağı konusundaki sorumluluk yine yaşamı veren kişinin elindedir.

Bizler kesinlikle kendi yaşamımıza son verme yetkisine sahip değiliz. Bunu yapmak cinayet işlemekle eş değerdedir.[38] Kutsal Kitab’ın öğretişine göre intihar etmek Allah’a en büyük itaatsizliklerden biridir. Kutsal Kitap’ta kendilerini öldüren kişilerin Allah’a itaatsiz olma konusunda ne kadar trajik bir konumda oldukları görülmektedir:

 

Kral Saul: Allah’a karşı uzun süren itaatsizliği sonrasında bir savaş kaybetti. Filisti’liler tarafından yakalanıp işkence görmektense kendisini öldürme yolunu seçti (1.Sa. l 31:4).

 

Kral Zimri: Oldukça kötü bir kraldı ve İsrail’lileri Allah’a karşı isyana teşvik etti. Saldırıya uğradı. Savaşı kaybettiğini anlayınca kendisini yakarak öldürdü (1.Kr. 16:18).

 

Yahuda İskariyot: Rab Mesih İsa’ya suçsuzluğuna rağmen ihanet ettiği için kendini asarak yaşamına son verdi (Mat. 27:5).

 

Kendini öldürmeye kalkan insanların Allah’tan ne kadar uzaklaştıklarını ve ondan sonra böyle bir karar verdiklerini görüyoruz. Allah’a itaatsizlikle dolu bir yaşam, sonunda en büyük itaatsizliği getiriyor. Bu kişilerin yaşamları bizim için kötü örneklerdir.

Kutsal Kitap’ta bazı Allah’a itaatkar kişilerin de yaşamlarına son vermek istediklerini görüyoruz:

Eyub: Yaşadığı ilk denenmelerinde yaşamın tek sahibinin Allah olduğunu anlamıştı. “Yaşamı Allah verir ve Allah alırdı.”[39] Ama bu denenmeler arttıkça Allah’ın kendisini mezarda saklamasını ister olmuştu.[40]

 

İlya: İlya gerçekten Allah’ın iyi ve sadık bir hizmetçisiydi. Ama yaşamında bazen çok zor şeylerle karşılaştı ve Allah’tan canını almasını istedi (1.Krallar 19:4). Allah, İlya’nın yapmasını istediği çok şeyi olduğunu gösterdi.

 

Yunus: Allah’tan ölümünü istiyordu. Çünkü kendi düşüncesine göre ölmesi yaşamasından daha hayırlıydı (Yunus 4:3 ve 8). Yunus’un istemi oldukça yersiz bir istemdi ve Allah’ın Yunus’a cevabı Nineve halkını ne kadar çok sevdiğini hatırlatması şeklinde oldu.

 

Elçi Pavlus’un mektuplarından öğrendiğimiz gibi; inanlılar kendi vücutlarını küçük düşürücü davranışlarda bulunamazlar. Çünkü vücut Allah’ın Kutsal Ruh’unun bulunduğu bir mekandır. Allah’ın Ruh’u olan yer kutsal bir yerdir. Bedenimiz kendimize ait değildir. Aksine bedenimiz Allah’ın elinde ve O’nun Kutsal Ruh’unun denetimindedir ve bedenimizde Rab’bimiz Mesih İsa’nın varlığı bulunmaktadır. Bu durumda bedenimiz üzerinde bizim hakimiyetimiz değil, Mesih İsa’nın hakimiyeti vardır. Mesih İsa’nın kanı sayesinde bir bedel karşılığı satın alındık.[41]

Günümüzde birçok kişi kendi bedenleri üzerinde yalnızca kendilerinin hakları bulunduğu konusunda diretmektedirler. Ama inanlı bunu bu şekilde göremez. Eğer bir inanlı kendisini öldürürse Allah’ın verdiği yaşam armağanını bir kenara fırlatıp atmış demektir. Bu kişi aynı zamanda kendisine yardım etmek isteyenlerin yardım şansını da ortadan kaldırdığı gibi hem ailesini hem de çevresini acılar içersinde bırakmıştır.

 

ÇOBANLIK[42] HİZMETLERİ İÇİN BİR NOT

 

İntihar etme düşüncesi içinde kıvranan bir kişinin çok dikkatli ve hikmetli bir biçimde ilgiye ihtiyacı vardır. Kendini öldürmek isteyen kişilerin bu olayı gerçekleştirmeden önce bunu dile getirdikleri görülmektedir. Bütün bu sözlerin göz ardı edilmemesi ve bir uyarı olarak ele alınması gerekir.

Bu kişilere aslında Allah gözünde ne kadar değerli oldukları sürekli olarak hatırlatılmalı ve Allah’ın değişmez sevgisi içinde emin olmaları gerektiği belirtilmelidir. Aynı zamanda sahip oldukları yaşamı Allah’ın verdiği üzerinde de durulmalıdır. Ancak O’nun istediği zamanda bu yaşam geri alınacaktır. Bu nedenle zamanı gelmeden bu yaşamı sona erdirmek yaşamın sahibine karşı büyük bir saygısızlık olacaktır. Bütün bunlar bu kişiye büyük bir dikkatle, hikmetle ve sevgiyle telkin edilmelidir. Kişi ancak yaşamın değeri doktrinini benimsedikçe yaşamanın değerini yeniden algılamaya başlayabilir. Çünkü öncelikle kendi gözünde yaşamın değeri olmasa bile Allah’ın verdiği değer nedeni ile yeniden yaşama bağlanmaya başlayabilir.

Kendini öldürmeye karar vermiş kişilerde en zor şey dikkatlerini kendileri üzerinde toplatabilmektir. Yeniden yaşamın değerini görmeleri sağlanmalıdır. Bunun için Allah’ın kendilerini ne kadar çok sevdiğine yeniden güvenmeleri gerekmektedir.

 

 

SONUÇ

 

İnsan kendisini yaratan ve yarattığı yaşama sahip olan birisi değildir. Bizim yaşamımız bize geçici bir süre Allah tarafından verilmiştir. Bu yaşam yüzünden bütün zorluklarına rağmen Allah’ı sevebilir aynı zamanda hem O’na hem de insanlığa hizmetlerde bulunabiliriz. Yaşamımızın uzunluğu kısalığı, çekeceğimiz şeyler, ne zaman yaşamımızın son bulacağı bizim kontrolümüzde olan şeyler değildir.

Bir kişinin yaşamına kasten son vermek aşağıdaki nedenlerden ötürü yanlıştır:

 

a) Bize yaşam vermiş olan Yaratıcımıza karşı büyük bir günahtır. O’nun hükümdarlığını ve aynı zamanda sevgisini inkar etmek demektir.

 

b) Allah benzeyişinde yaratılmış bir kişinin yaşamı için olan sevgiye karşı geliştir. Aynı zamanda “öldürmeyeceksin” şeklinde olan altıncı emre karşı gelmek demektir.

 

c) Bu aynı zamanda kişinin yaşadığı topluma, sevenlerine karşı işlenilmiş bir günahtır. Özellikle geride kalanlar için bu tarz ölümün öbür tarz ölümlerden çok daha büyük bir acı olduğu tıp otoriteleri tarafından açıklanmıştır.[43]

 

d) Bazı uzmanlar intiharın en bencil hareket olduğunu tanımlamışlardır. Kişi kendini bu noktaya sürükleyen durumdan kendini çıkarır. Fakat ailesi büyük bir şok ve yasa boğulacaktır. Eğer çocukları varsa, bu çocuklar hayatlarının sonuna kadar kendilerini etkileyecek ciddi ve olumsuz etkilere maruz kalacaklardır.

           

İntihar Allah’ın verdiği yaşam için en kötü sonlardan biridir. Bu gerçekten büyük bir günahtır ve hiçbir şekilde kendimizi bu günaha sokmamamız gerekmektedir. Yaşam her ne kadar zor da olsa, her ne kadar çözülmesi zor görülen sorunlar da olsa yaşamın getirecekleri çok ilginç bir yarını her zaman vardır. Bu yarını intihar ederek önlemekten ve Allah planını bozmaktansa yaşayarak yarının umutlarına kapı açmak her zaman çok daha karlıdır.

 

 

 

ÖTENAZİ (Öldürme yolu ile acıma)

 

Ötenazi kelimesi “kolay ve incitmeden ölüm” demektir. Bu özellikle yaşamasında bir umut olmayan, çok acılar içinde umutsuzca ölümünü bekleyen kişilerin acısız bir biçimde kendi ya da ailelerinin rızaları ile seçmeleri demektir.

            Bu konu günümüzde oldukça ön plana çıkmış konulardan biridir. Çünkü bazıları yaşamlarının yaşlılıkta başkalarına muhtaç bir biçimde geçmesini istememektedirler, ya da kanser gibi ağır rahatsızlıkların acıları içinde kıvranarak ölümü beklemektense ölmeyi tercih etmektedirler. AİDS gibi sonucu ölümle bitecek hastalıkların pençesinden kurtulmanın yolu olarak ötenaziyi görmektedirler. Bu tarz zor durumlar insanı kendi ölümünü kendi seçme gibi yeni bir düşünceye itmiştir. Kişiler yaşamlarının bir anlam ifade edip etmediği, “yaşam kalitesinin” olup olmadığı gibi konular üzerinde tartışarak bu karara varma girişimindedirler.

            Bu konu aslında ahlaksal açıdan yeni soruları da beraberinde getirmektedir. Gerçekten bir kişi kendi yaşamının ne zaman noktalanacağı konusunda karar verme yetkisine sahip midir? Acaba bir kişinin yaşamına son verilmesi için doktorlardan yardım isteme hakkı ve şansı olabilir mi? Bir kişinin yaşamının artık fayda etmediği konusunda yani daha farklı bir deyişle “yaşama kalitesinin” yok olduğu noktasında kim karar yetkisine sahiptir? Şimdi bu konular üzerinde biraz duralım.

            Bugün birçok ülkede ötenaziyi geçerli kılacak yasalar bulunmamaktadır. 1996 yılında Avustralya bu konuda bir yasayı kabul etmesine rağmen yasa tartışmalarla geri dönmüştür. 1993 yılında ise bu konu üzerinde oldukça liberal bir yasa Hollanda hükümeti tarafından kabul edilmiştir. Bu yasaya göre aşağıdaki şartlar olursa doktorların kişiye ölüm hakkı vermeleri yasaldır:

 

a) Kişinin umutsuz bir biçimde bir hastalığı olması ve çok acı çekmesi durumunda ötenazi istemesi söz konusu olabilir.

b) Bütün yollara başvurulduğu halde sonuç alınamaması ve başka bir çıkar yolunun kalmaması durumunda uygulanabilir.

c) Hasta kendi yaşam süresi üzerine karar verebilecek bir konumda olması gerekmektedir.

d) Bu uygulamayı yalnızca bir doktor bir başka doktorun gözetiminde yapabilir.[44]

            Bu sıralamaya baktığımız zaman Allah’ın bakış açısına göre Yaşamın değeri konusunda hiçbir maddeye rastlanmamaktadır. Bu yasa çıktıktan sonra Hollanda’da her yıl altı bin kişinin üzerinde insan buna göre ötenazi yoluyla ölmektedir.

            Ötenaziyi destekleyenler bu iki noktada kendilerine yol bulmaktadırlar:

Birinci: Anormal bir biçimde doğan bir bebeğin yaşamasının getireceği büyük baskı ve sıkıntılar göz önünde bulundurularak bu bebeğin yaşamına son verilmesinin çok daha insancıl olduğu düşünülmektedir. Aile ve doktor birlikte karar vererek bu bebeğin yaşamı ya da ölmesi üzerine karar yetkisine sahiptirler.

İkinci: Yetişkin bir insanın gerçekten iyileşmez bir hastalığa tutulması durumunda ve çok acı çekerek yaşamının gün be gün erimesi karşısında böyle bir yolu seçme şansının bulunmasıdır. Böylelikle bu yol bu insan için bir merhamet olmuş olacaktır. Çünkü ağır kanserler ve AİDS vakalarında kişi acısız bir biçimde ötenazi ile ölümü seçerek bu durumdan kendisini kurtarmış olacaktır. Bu kişinin en doğal hakkıdır.

            İşte bu iki durumda ötenaziyi savunanlar kendi savunmalarının haklı olduğunu dile getirmektedirler.

 

 

KİŞİLERİN ÖTENAZİYE İNANMALARININ

NEDENLERİ

           

            Aslında ötenaziyi destekleme konusunda oldukça etkin tartışmalar vardır. Bu nedenleri gösterip bu nedenlerin geçerli nedenler olmadığını göstermeye çalışacağız:

 

a) Herkes kendi yaşamını sonuçlandırma hakkına sahiptir

İntihar konusu üzerinde düşünürken bu konuya değinmiştik. Birçok kişiler (özellikle dinsel inançları zayıf olan kişiler) kendi yaşamlarının kendilerine ait olduğu ve istedikleri gibi bu yaşamı kullanabilecekleri gibi bir düşünceye sahiptirler. Bu konuda ölümü de kendilerinin seçebileceklerine inanırlar. Ölüm biçimini seçme haklarının olduğuna inanırlar. Oysa, Kutsal Yazılar’a baktığımız zaman bütün bu düşüncelerin tam tersini görürüz. Bizler Allah’ın bize verdiği yaşamın ancak kahyaları durumundayız. Bir inanlı hiçbir zaman kendisinin böyle bir ölümü seçme hakkı olduğunu söyleyemez. Çünkü bütün evrenin olduğu gibi bizim sahibimiz de yalnızca Başlangıç ve Son olan o yüce Allah’tır.

Bazıları doktorlarına “Eğer çok ağır bir hastalık durumuna düşersem ve acılara dayanamayacak bir hale gelirsem benim ötenazi yolu ile öldürülmeme izin veriyorum” şeklinde bir izin kağıdı yazarlar. Bu aslında büyük bir yükün başka bir insanın sırtına yüklenmesinden başka bir şey değildir. Çünkü o insan bu kağıdı yazan imzalayan insanın hayatı üzerinde karar verecek ve adeta bu kişinin katlinde rol oynayacaktır. Bunun adam öldürmekten farkı olduğu düşünülemez. Bu oldukça ağır bir günahtır.

 

b) Herkesin her ne şekilde olursa olsun yaşama hakkı vardır

            Daha yukarıda değindiğimiz gibi ötenazi savunucuları anormal olarak doğmuş bebeğin standartların altında bir yaşam yaşamaktansa ölmelerinin daha iyi olduğunu söylüyorlardı.

            Burada şu soruyu sorabiliriz: “Normal yaşam nedir?” Bir yaşamın “normal” ya da “anormal” olduğuna kim karar verebilir? Eğer biz anormal olarak değerlendirdiğimiz kişilerin ölümüne karar verir ve aynı zamanda çaresiz hastalıklara yakalananların ölümüne izin verirsek, çok büyük sorunlarla karşı karşıya kalırız. Daha ilerde insanları nasıl durdurabilirsiniz? Bebeğinin elinde biraz yamukluk olan ya da hafif sakatlığı bulunan çocuklarını öldürmeye kalkan aileleri nasıl engelleyeceksiniz? İnsanın ne kadar aşırıya gittiği ve zaman zaman ne kadar kontrolden çıktığını görmek için televizyon kanallarını karıştırmamız yeter de artar bile. Canım istisnalar kaideyi bozmaz tarzında bir yaklaşım da sorunu aydınlatmaya yetmez. Dünya bakış açılarının değişmesi Allah’ın kurallarının yok olması bize yüzlerce sorun getirmiştir. İşte serbest seksin getirdiklerini gördük. Sonucunda amansız hastalıklar bütün dünyayı sardı. Oysa Allah yatak lekesiz olsun, evliliğe önem verin şeklinde dünya insanlığını uyarıp durmuştu. Ya ilerde bazı devletler çok yaşlıların artık yaşam kalitesini yitirdikleri ve topluma ağır geldikleri için öldürülmelerine karar verirse. Bunun karşısında ne yapacağız? Bütün etnik farklılıklar, siyasal ayrımcılıklar ve dinsel yaklaşımlar bir başka kişiyi kendisi için anormal ilan edebilir. O zaman ya bu anormal kişilerin de katli vaciptir denirse ne olacak? İşte insanlık bu gibi konuları daha geniş açıdan değerlendirmelidir.

            Yaşamın değeri öğretisine baktığımızda biz bütün insanların ve hatta bütün canlıların yaşamına verilen değerden bahsediyoruz. Hem de bu değerin insansal bakış açısından değil, Allah’ın bakış açısından olduğunu gözlemliyor ve kendimize bunu ilke ediniyoruz. Bu bakış açısına göre kör, sakat, topal ya da bazı farklı görünüşlerine göre insanları ayırmıyoruz. İnsan bir bütün olarak bütün hastalıklarına, eksikliklerine rağmen Allah sevgisi altındadır. Bunu Kutsal Yazılar’dan böyle öğreniyoruz. İnsan yaşamı üzerinde ölüm ya da yaşam gibi kararlara giren kişi kendisini Allah yerine koyuyor demektir. Bu da oldukça tehlikeli bir oyuna girmektir.

 

c) Birçok yaşlı kendi ailesi ve toplumu için yük olmak istemiyor

            Bazen gerçekten bu sözler biz insanların ağzından kolaylıkla dökülüveriyor. Yaşlılar kendileri yük olmak istemedikleri için çok kötü bir biçimde bir hastalığa yakalandıklarında ve kendileri için başka çareleri olmadığı için ölümü tercih ediyorlar.

            Hiç kimse hiç bir neden için kendi yaşamına son verme hakkına sahip değildir.[45] Burada tekrar aynı soruyu sorabiliriz. Yaşam hakkında dünyaya gelirken kararı kendileri mi verdiler? Kendileri vermediğine göre ölüm anı içinde kararı vermemeleri gerekmiyor mu? Yaşam her ne kadar da zor olsa sahibine sahibinin zamanlamasında iade edilmelidir.

            Aynı zamanda toplum gençlerini taşımayı bildiği gibi yaşlılarını taşıma sorumluluğunu da üstlenmelidir. Bu aynı zamanda toplumsal merhamet için oldukça önemli bir noktadır. Yaşlı insanlar yaşamları boyunca topluma bir şeyler verip durmuşlardır, artık yaşamlarının sonuna gelmişler ve bu noktada toplumdan bir şeyler beklemektedirler. Bu beklentileri de çoğu zaman yalnızca yük olmadıklarını bilmeleri ve hissetmelerinden başka bir şey değildir.

            Özellikle sanayileşen dünyamızda artık ne yaşlılara ne de çocuklara fazla ilgi kalmamıştır. Bu toplumun kendi kendine intiharı demektir. Yaşlılardan alınacak çok şeyler vardır ve çocuklara verilebilecek çok şeyler vardır. Yaşam her döneminde Allah önünde çok değerlidir. Bizler toplum içinde aileden başlamak kaydı ile bu yaşama saygı gösterirsek bütün toplum daha esenlik içinde bir toplum haline gelebilir.

 

d) Acı çeken bir yaşama son vermek acı çeken kişiye merhamet göstermektir

            Bazı kişiler anormal bebekler için düşündüklerini yaşlılar için de düşünmektedirler. Çok ağır hastalıklara tutulmuş ve ızdırap içinde yaşamaya çalışan insanların acılarının ölüm yoluyla dindirilmesinin bir merhamet olduğunu düşünmektedirler.

 

Bir kişinin acısını dindirmek gibi bir niyetle öldürme eylemine izin vermek ve bu eylemde bulunmak her ne kadar olumlu gibi görünse de hala bir kişinin yaşamına kasten son verme işlemi ile kucak kucağadır. Bunu yinelemek gerekirse hiçbir insanın bir başka insanın yaşamına son verme hakkı yoktur.[46] Bir insanın kendi kendine kendi yaşamını da sona erdirmesi düşünülemez. Burada motivasyon çok önemlidir. Örneğin; bir aile kendisine yük olduğunu düşünerek pek de fazla ızdırap içinde olmayan bir yaşlı ferdi için ölüm fermanını imzalayabilir. Biz insanız bizi bizden kim koruyabilir? Allah bu nedenle Kutsal Yazılar’ı ile bize buyruklarını hatırlatıp durmakta ve bizi kendi sevgisi altında yaşama saygılı kişiler olarak tutmaya çalışmaktadır. Bu nedenle başka kişilerin yaşamları için bizlerin karar verme yetkisinin olması oldukça yanlış bir durumdur.

            Bugün artık tıp oldukça ilerlemiştir. Ağrılar içinde kıvranan kişilere oldukça yardımcı ilaçlar keşfetmiştir. Gerçi oldukça fazla harcamalar gerektirebilir ama yine de çözümsüz değildir. Hatta İngiltere’de ölüm döşeğindeki kişilere yardım edebilmek için “hospice movement” denilen bir yardım kurumu kurulmuş ve bu durumdaki kişilere yardımcı olmaya çalışmaktadır. Burada önemli olan toplumun Allah’ın bakış açısında insan yaşamını değerlendirmesi, önem teşkil etmektedir. Böylelikle insanlar huzur içinde doğup huzur içinde yaşayabilir ve yine huzur içinde Allah’a dönebilirler.

 

 

SONUÇ

 

            Sakat doğmuş bir bebek için doktorun ya da ailesinin ölmesi ya da yaşaması için karar verme hakkı var mıdır? Yaşamını sürdürmeye çalışan ama çaresiz bir hastalığı bulunan bir yaşlı kendi yaşamını sona erdirmek gibi bir hakka sahip midir? Herhangi bir kişinin kendi yaşamına son verme hakkı var mıdır? Bir kişinin ölmesi için bir doktor karar verebilir mi? Bu soruların cevabı insan yaşamına verdiğimiz değere bağlıdır.

            Ötenazi insanlara aslında hakları olmayan bir konuda hakları varmış gibi davranmalarını sağlamaktadır. Hiç kimsenin kendi yaşamlarına son verme hakkı yoktur. Bir doktor bir kişinin ölmesi için yardımda bulunamaz.

            İnanlı ötenazinin karşısında yer almalı ve bu olayı Allah’ın verdiği yaşama karşı bir olay olarak değerlendirmelidir. Aynı zamanda toplum için bir takım problemlerden kolaylıkla sıyrılma yoludur. Ucuz bir çözüm olduğu için toplumu sorunlar karşısında daha sorumsuz olmaya ve doğal olarak daha acımasız davranmaya itmektedir.

            Bir inanlı için bütün yaşam Allah’ın armağanıdır. Ötenazi ise Allah’ın yaşam armağanını ve bizim üzerimizdeki karar yetkisini inkar etmektir. Acı çekmek hiç kolay bir durum değildir, ama yine de insan olmanın içinde bir gerçektir. Bazen çok büyük ızdırapları birlikte getirir. Ama bazen de büyük tecrübeleri beraberinde taşır. Bütün bu acılar içinde Allah lütfunu daha net algılayabilme şansı da bulunabilir. Acılar, ızdıraplar, hastalıklar güzel günlerin değeri için birer karşı yaradılıştır.

            Kendimizi Allah gibi davranmaktan korumalı ve O’nun yarattığı kişi olarak O’nun yarattığı muhteşem evren içinde yerimizi bilerek bazen sabırla, bazen sevinçle, bazen hayretle, bazen üzüntü ile, bazen sorumsuzca, bazen yüzlerce problemle yaşamalıyız. Sadece yaşamalı, yaşamın Allah armağanı olduğunu bilerek tadına varmaya çalışmalıyız. Bu arada Eyub’un şu sözlerini de hiç aklımızdan çıkarmamalıyız:

 

“Anam bağrımdan çıplak çıktım, ve oraya çıplak döneceğim; RAB verdi, ve RAB aldı; RABBİN ismi mübarek olsun.”

  Eyu. 1:21

 

 

ÖZET

 

            Yaşam ve ölüm kolay konular değildir. Bütün buna karşılık yaşamın her bölümünde bize yön verecek şekilde Allah yolu kutsal yazılarda sunulmuştur. Hıristiyan doktrinine göre yaşamın değeri Allah’ın bakış açısına göre tartışılmaz derecede yüksektir. Özellikle insan yaşamı. Çünkü insan Allah benzeyişinde yaratılmıştır. Bu nokta yaşam ve ölüm noktasındaki bütün tartışmalarımızın başlangıç noktasıdır.

            Kutsal Yazılar’ın öğretişinde tek yaratıcı, her şeyin sahibi, besleyeni, doyuranı, karar vereni, yaşam vereni Allah’ın kendisidir. Bütün yaşam Allah’tan gelmiştir. İnsanı yaratan Allah’tır, insana soluk veren kendisi olduğu gibi soluğu alacak olan da O’dur. Yaşam Allah’tan bir armağan hem de en büyük armağandır. Yaşamımızın bize ait olduğunu, kendi yaşamımız üzerinde karar vermeye yetkili olduğumuzu söylemek yalnızca bir demagojidir. Böyle bir davranış kendimizi Allah’ın özel yetkisini üstlenmek gibi bir isyana yönelmememizi sağlar.

            İnsan yaşamını anlamanın en güzel yolu, onun Allah’tan olduğunu anlamaktır. Kendi yaşamlarımızda ve başkalarının yaşamlarına olan davranışlarımızda yalnızca O’na karşı sorumluyuz. Hem kendimize hem de başkalarına yapacaklarımız konusunda özgür değiliz. Allah benzeyişinde yaratılmış olan yaşamımıza ve bütün insanlığa büyük bir saygı ile yaklaşmak bizi insan olmanın gerçek değerine ulaştırır.

 



[1] Hab. iş. 17:25, 28.

[2] Çık. 20:13; Tes. 5:17.

[3] WC Kaiser, Toward OT Ethics, s. 90.

[4] “İdam Cezaları” başlıklı bölüme bakınız.

[5]. “İdam” başlıklı bölüme bakınız. Bu bölümde kasten öldürme konusu üzerinde duruyoruz.

[6] Tek. 5:1; Yak. 3:9.

[7] CJH Wright, Living as the People of God, s.31.

[8] Yu. 16:1315.

[9] İstatistikler; John Stott’ın. Issues Facing Christians Today, s. 311 adlı kitabından alınmıştır.

[10] Hindell ve Simms, JRW Sott, Issues Facing Christians Today, s. 313

[11] Lennart Nilsson’un ünlü fotoğrafları her yerde bulunur artık. Ama Türkçe olarak hem iyi bir örnek için hem “Yaşam Mucizesi” Hamilelik Takvimi’ne bakmanızı tavsiye ederiz. Yayın: Interlink Ltd. Şti., Hatboyu Cad. No. 32/9, Pendik, İstanbul.

[12] Luk. 1:4144.

[13] Luk. 2:1216; 18:15.

[14] JRW Stott, Issues Facing Christians Today, s.327.

[15] Çık. 22:2223; Eyu. 29:1216; 31:1622; Mez. 146:9; Yşa. 10:2.

[16]  Doğum kontrolü konusunda korunma yöntemleri üzerindeki anlatımları okuyun:

[17] “Cinsellik” 5. Bölüme bakınız. s. 193

[18] “İnsan İlişkileri” 4. Bölüm Evlilikte Cinsellik başlığı altına bakınız. s. 127

[19] Kürtaj konusuna bakınız: Kutsal Kitap ve Doğum öncesi yaşamın ne zaman başladığı konusundaki tartışmalar için uygun bir bölümdür.

[20] Ayrıntı için “Cinsellik” 5. Bölüme bakınız. s. 193

[21] Tek. 1:28.

[22] Mez. 127:35.

[23] 1. Ko. 7:17.

[24] “İnsan Allah’ın Benzeyişinde Yaratıldı” Başlıklı konuya bakınız.

[25] Tes. 13.

[26]  WC Kaiser, Towards an OT Theology, s. 92.

[27] CJH Wright, Living as the People of God. s. 164.

[28] “Teokrasi” Allah’ın krallığının altındaki bir hükümet demek.

[29] JRW Stott, Issues Facing Christians Today, s. 88.

[30] Bu yalnızca Kenanlılar’la yaptıkları savaşta böyle olmadı. Lütfen bu paragrafın altındaki 2. bölüme bakınız.

[31] Tek. 15:16.

[32] Yşu. 2:1014.

[33] Lev. 18:21.

[34] Lev. 18:2324; 20:3.

[35] Yşa. 9:6.

[36] Yşa. 53:7.

[37] Çık. 20:13; Tes. 5:17.

[38] İntihar etmek, başkasının hayatına son vermek gibi bir cinayet olmamakla beraber aileyi ve toplumu Allah’ın verdiği bir yaşamdan yoksun etmektir.

[39] Eyu. 1:21.

[40] Eyu. 14:13.

[41] 1. Ko. 6:1920.

[42] Çobanlık: Kilise önderliği ve ruhsal rehberliği demektir.

[43] T Wood, A New Dictionary of Christian Ethics, s609.

[44] Ethics for a brave New World, s101.

[45] Bunda yalnızca bir başkası ya da başkaları uğruna yaşamını feda edenler bir istisna olarak değerlendirilebilir.

[46] Bunun istisnası “İdam” bölümünde yazılmıştır.




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.