http://www.hristiyan.net


Kitaplar Ana Sayfa


Kitap Ana Sayfa


DOKUNZUNCU  BÖLÜM

 

ÖFKELİ GÜNAHKARLARIN ELLERİNDEKİ TANRI

 

Cehennem sözünü duyan

dünyasal insanların hemen hemen hepsi,

oradan kurtulacağını düşünerek

kendisiyle gurur duyar.

JONATHAN  EDWARDS

 

Amerika’da vaaz edilen en ünlü vaaz, belki de Jonathan Edwards’ın “Öfkeli Tanrı’nın Elindeki Günahkarlar” adlı vaazıdır. Vaaz sadece, birçok kez vaaz kataloglarında basılmakla kalmadı, aynı zamanda eski Amerikan edebiyatının antolojilerinde de yer aldı. Vaazda, yüreği değişmemiş kişinin cehennem tehdidi altındaki tehlikeli durumu o kadar korkunç bir şekilde betimlenmiştir ki, bazı çağdaş analizciler bunu son derece zalimane bulunmaktadır.

 

Edwards’ın vaazı, ilahi öfkenin kızgınlığını ve cehennemdeki günahkarların amansız cezasının dehşetini anlatan, şekilsel ifadelerle doludur. Bu tür vaazlar, günümüzde modası geçmiş olarak görülüyor ve pek tat vermediği, eskiden öğretilen teolojiye dayandığı düşünülüyor. Tanrı’nın tövbe etmeyen yüreklere yönlendirdiği kızgın öfkesini ele alan vaazlar, yerel kilisenin çağdaş toplantı havasına pek uymuyor. Gotik kemerler, boyalı camlar, ruhu kedere sokan vaazlar kalmamış artık. Ait olduğumuz nesil, kendi başına düzelmeye önem veren ve günahı hoşgörüyle karşılayan, iyimser bir nesildir.

 

Düşüncelerimiz şu noktaya kayıyor: Eğer bir Tanrı varsa, kesinlikle kutsal değildir. Şayet eğer kutsal ise, adil değildir. Aynı anda kutsal ve adil olsa bile, korkmamıza gerek yoktur çünkü O’nun sevgisi ve merhameti, Kendi kutsal adaletini çiğneyecektir. Eğer Tanrı’nın kutsal ve adil kişiliğine katlanabilirsek, bir konuda rahat olabiliriz: Tanrı öfke sahibi olamaz.

 

Eğer bir beş dakika ciddiyetle düşünürsek, hatamızı göreceğiz. Eğer Tanrı daima kutsal ise, eğer Tanrı’nın karakterinde bir gram adalet varsa, eğer gerçekten de Tanrı, Tanrı olarak varsa, o zaman bize kızmasın da ne yapsın? O’nun kutsallığına saldırıda bulunuyoruz, adaletine hakaret ediyoruz, lütfunu hafife alıyoruz. Tüm bunların Tanrı’yı hoşnut etmesi oldukça zor.

 

Edwards, Tanrı’nın kutsallığının doğasını anlamıştı. Kutsal olmayan bir insanın böyle bir Tanrı’dan korkmak için birçok nedeni olduğunu anlamıştı. Edwards’ın, ürkütücü bir teolojiyi aklamaya ihtiyacı yoktu. Edwards’ı yiyip bitiren ihtiyacı, bu teolojiyi canla, başla, ikna edici bir şekilde ve kuvvetle paylaşmaktı. İnsanları korkutmak gibi zalimce bir zevkle değil fakat acımasızca paylaştı. Tanrı’nın öfkesiyle karşılaşmanın getirdiği korkunç sonuçlar hakkında uyarılarda bulunacak kadar topluluğunu seviyordu. Topluluğundaki kişileri, bir suç yolculuğuna çıkartmayı değil, eğer yürekleri değişmezse başlarına gelecek tehlikeden onları haberdar etmeyi istiyordu.

 

Edwards’ın vaazının tadına bakmak için, vaazın küçük bir bölümüne göz atalım:

Sizi cehennem çukurunun üzerinde tutan Tanrı, sanki elinde örümcek veya iğrenç bir böcek varmış gibi sizden iğreniyor ve sizi izliyor. Size olan öfkesi, alev alev yanıyor. Sizi değersiz ve ateşe atılmayı hak edenler olarak görüyor. O’nun gözleri saftır ancak sizi görmeye tahammül ediyor. Sizler O’nun gözünde, en iğrenç zehirli yılandan on bin kat daha mide bulandırıcısınız. Asi bir inatçının efendisine yaptığından daha fazla saldırıyı siz Tanrı’ya yaptınız. Buna rağmen sizi ateşe düşmemeniz için tutan O’nun elinden başka bir şey değildir. Dün akşam cehenneme gönderilmemiş olmanızı, gözlerinizi kapatarak uykuya dalıp ve bu sabah gözlerinizi tekrar bu dünyada açmış olmanızı hiçbir sebebe bağlamayın. Sabah uyanana kadar neden cehenneme atılmamış olmanıza, Tanrı’nın elinin sizi tuttuğundan başka bir sebep gösterilemez. Tanrı’nın evinde oturup da günahkar huyunuzla görkemli tapınmaya devam ederek Tanrı’nın saf ve temiz gözlerini sinirlendirmenize rağmen, hala daha cehenneme gitmemenizin başka bir nedeni yoktur. Evet, birçok kez cehenneme atılmamanızın başka hiçbir açıklaması yoktur.

Sen günahkar! İçinde bulunduğun korkunç tehlikeyi düşün: Sen ve senin gideceğin gibi, cehenneme gitmiş olanlara karşı öfkelenmiş ve kızmış olan Tanrı’nın elinde olduğunu ve tam altında büyük bir öfke kazanı, geniş ve dipsiz, öfke aleviyle dolu bir çukur durduğunu düşün. İnce bir ipin ucuna asılı duruyorsun. İlahi öfkenin alevleri parlıyor ve tuttuğun ipi yavaş yavaş yakmaya hazır. Sen ise herhangi bir Aracıya, kendini kurtarabileceğin bir şeye, öfke alevlerinden seni uzak tutacak bir şeye, kendine ait hiçbir şeye, bugüne kadar yaptıklarının hiçbirine, yapabileceklerinin hiçbirine ve Tanrı’nın senin canına kıymamasına merak duymuyorsun. Bu noktada bir düşün.

 

Vaazın gidişatı acımasızca. Edwards’ın vuruşları, topluluğundaki vicdan azabına kapılan yüreklere birer birer iniyor. Günahkarları bulundukları tehlikeden uyarmak için, Kutsal Kitap’taki şekilsel anlatımı kullanıyor. Edwards, günahkarlara, kaygan zeminlerde yürüdüklerini ve kendi ağırlıklarından ötürü her an düşebilme tehlikesi yaşadıklarını anlatıyor. Onlara, her an kırılabilecek olan çürümüş kalaslardan yapılmış tahta bir köprüyle, cehennem çukuru üzerinden geçtiklerini söylüyor. Hastalık gibi olan ve gün ışığında görünmeden uçan oklardan bahsediyor. Tanrı’nın yayının gerili olduğu ve öfkesinin oklarının günahkarların yüreğine doğru yönelttiğini söyleyerek günahkarları uyarıyor. Tanrı’nın öfkesini, barajın kapaklarına karşı ilerleyen bir su birikintisi olarak tanımlıyor. Eğer baraj yıkılırsa, günahkarlar seller altında kalacak. Edwards kendisini dinleyenlere, cehennem ile aralarında boşluktan başka bir şey olmadığını hatırlatıyor:

 

Sizin kötülüğünüz sizi kurşun gibi ağırlaştırıyor ve büyük bir ağırlık ve basınçla sizi aşağıya yani cehenneme doğru eğiyor. Eğer Tanrı gitmenize izin verse, anında batar ve tez biçimde dipsiz uçuruma batırılıp alçaltılırsınız. Ve artık sizin sağlıklı yapınız, kendinize gösterdiğiniz özen ve tedbirler, kurduğunuz düzen ve doğruluğunuz, sizi ayağa kaldırmada ve cehennemden çıkarmada, bir örümcek ağının yuvarlanan kayayı durdurabilmesinden daha az etkili olur.

 

Vaazın uygulama kısmında Edwards, Tanrı’nın öfkesinin doğasına ve ciddiyetine büyük önem veriyor. Düşüncesinin merkezinde, kutsal bir Tanrı’nın öfkeli bir Tanrı da olması gerektiği yatıyor. Tanrı’nın öfkesinde bakmaya dayanamayacağımız bazı ana noktaları sıralıyor.  

 

1.        Bu öfke kime ait? Edwars’ın paylaştığı öfke sınırsız bir Tanrı’nın öfkesidir. Edwards, konusu gereği, Tanrı’nın öfkesi ile insanın veya kralın öfkesini kıyaslıyor. İnsanın öfkesi biter. Bir son noktası vardır. Sınırlıdır. Tanrı’nın öfkesi sonsuza dek sürebilir.

 

2.        Tanrı’nın öfkesi şiddetlidir. Kutsal Kitap birçok kez Tanrı’nın öfkesini, şiddetin bir üzüm cenderesine benzetiyor. Cehennemde ne merhamet ne de saf insaf vardır. Tanrı’nın öfkesi, sadece bir rahatsızlık veya ılımlı bir hoşnutsuzluk değildir. Tanrı’nın öfkesi, tövbe etmeyene karşı duyulan, yakıp yok eden bir öfkedir.

 

3.        Tanrı’nın öfkesi ebedidir. Cehennemdekilere yöneltilen Tanrı öfkesinin sonu yoktur. Arkadaşımız diye onlara merhamet gösterseydik, cehennem çukuruna atılacak her bir günahkarı düşündüğümüzde hüngür hüngür ağlamamız gerekirdi. Lanetlilerin yakarışlarını beş saniye bile duymaya dayanamazdık.  Tanrı’nın öfkesiyle bir anlığına bile karşılaşmaya dayanamayız. Bunun sonsuza dek olmasını düşünmek daha korkunçtur. Bu tür vaazlarla uyanmak istemiyoruz. Mutlu bir şekilde uyumayı, sakin bir uyku ile dinlenmeyi arzuluyoruz.

 

Bizi bekleyen facia ise şudur, Kutsal Yazılar’ın açık uyarılarına ve İsa’nın bu konudaki ciddi öğretişine rağmen, günahkarların ileride cezalandırılacak olmalarına saygı duyarak Siyon dağında huzur içinde olmaya devam ediyoruz. Eğer Tanrı’ya inanıyorsak, Tanrı’nın kızgın öfkesinin bir gün döküleceği gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Edwards bunu şöyle belirtiyor:

 

Cehennem sözünü duyan dünyasal insanların hemen hemen hepsi, oradan kurtulacağını düşünerek kendisiyle gurur duyar; kendi güvencesi için kendisine güvenir; yaptıklarına, yapıyor olduklarına ve yapmayı tasarladıklarına bakıp kendisiyle övünür. Herkes, kafasındaki sorunları ortaya serer ve gelecekte olan lanetten nasıl kaçabileceğini düşünür; kendisi için kurduğu düzenin iyi olduğunu ve aldığı tedbirlerin başarılı olacağını düşünerek kendisiyle övünür.

 

Edwards’ın vaazına nasıl tepki veriyoruz? Korku duygumuzu mu kışkırtıyor? Bizi sinirlendiriyor mu? Kendimizi, cehennem ve ebedi ceza hakkındaki fikirleri küçümsemekten başka bir şey yapmayan bir insan topluluğu olarak mı görüyoruz? Tanrı’nın öfkesini, ilkel veya ağza alınmaz bir kavram olarak mı düşünüyoruz? Cehennem kavramı bize hakaret mi geliyor? Eğer öyleyse, tapındığımız Tanrı, kutsal bir Tanrı değildir: o zaman, aslında tapındığımız kişi Tanrı bile olmaz. Eğer Tanrı’nın adaletini hor görüyorsak, Hıristiyan değilizdir. Her bir parçası, Edwards’ın şekilsel yolla anlattığı gibi tehlikeli olan bir durum içerisindeyiz. Eğer Tanrı’nın öfkesinden nefret ediyorsak, bunun nedeni, Tanrı’nın Kendisinden nefret etmemizdir. Bu ithamlar karşısında, ateşli bir şekilde itiraz edebiliriz fakat bu ateşimiz, sadece, Tanrı’ya olan düşmanlığımızı kanıtlar. Bastıra bastıra, “Hayır, nefret ettiğim kişi Tanrı değil Edwards’tır. Tanrı bana karşı, tamamen tatlıdır. Benim Tanrım, sevgi Tanrısıdır.” diyebiliriz. Ancak öfkesi olmayan bir sevgi Tanrısı, Tanrı değildir. Böyle bir Tanrı, taşlardan oyduğumuz putlara benzer.

 

Jonathan Edwards, “Öfkeli Tanrı’nın Elindeki Günahkarlar” adlı vaazının devamı niteliğinde bir başka ünlü vaazını verdi. Vaazın adını, “Doğası İtibarıyla Tanrı’nın Düşmanı Olan İnsanlar” koydu. Eğer Edwards’ın bu vaazının adını değiştirmeye cüret edebilseydim, şöyle değiştirirdim, Öfkeli Günahkarların Elindeki Tanrı.

 

Eğer yüreğimiz değişmemişse, kesin olan bir şey vardır: Tanrı’dan nefret ederiz. Kutsal Kitap’ın bu konudaki görüşü kesindir. Bizler, Tanrı’nın düşmanlarıyız. Yüreğimizde, Tanrı’nın son yıkımına küfrediyoruz. Tanrı’dan nefret etmek, bize, yağmurun yeryüzüne çiselemesi kadar doğal geliyor. Oysa rahatsızlığımız saldırıya dönüşebilir. Bu yazdıklarımı yürekten reddediyoruz. Günahkar olduğumuzu kabul etmeye istekliyiz. Kim istekli değil ki? Tanrı’yı gereğinden daha az sevdiğimizi kolayca kabul ediyoruz. Ancak hangi birimiz Tanrı’dan nefret ettiğini itiraf ediyor?

 

Romalılar 5.Bölüm şunu açıkça öğretiyor: “Çünkü eğer biz Tanrı'nın düşmanlarıyken Oğlunun ölümü sayesinde O'nunla barıştıksa...” Yeni Antlaşma’nın ana fikri, barıştırma temasıdır. Birbirlerini sevenleri barıştırmaya gerek yoktur. Tanrı’nın bize olan sevgisi şaibeli değildir. Şüphe gölgesi bizim üzerimizde asılıdır. Soru işareti olan, bizim Tanrı’ya olan sevgimizdir. İnsanın doğal aklı, Kutsal Kitap’ın “dünyasal akıl” diye adlandırdığı insan aklı, Tanrı’ya düşmandır.

 

Tanrı’ya olan düşmanlığımızı, O’na olan saygımızın azlığı ile gösteririz. Tanrı’nın, tüm bağlılığımıza layık olmadığını düşünürüz. O’nun hakkında derin derin düşünmekten zevk almayız. Bir Hıristiyan için bile tapınma, çoğu zaman zor ve dua da ağır bir yük gibi gelir. Doğal eğilimimiz, Tanrı’nın huzurundan olabildiğince kaçmak oluyor. Tanrı’nın Sözü, bir basketbol topu gibi, aklımıza çarpıp geri dönüyor.

 

Doğamız itibarıyla, Tanrı’ya karşı sergilediğimiz tavır, sadece bir tür ilgisizlik değildir. Bir çeşit hainliktir. Tanrı’nın hakimiyetine karşı koyuyor ve bizi yönetmesini kabul etmiyoruz. Dünyasal yüreklerimiz Tanrı’ya duyulan sevgiden yoksundur. Tanrı’nın kutsallığına soğuk ve donukturlar. Doğamızdan ötürü, Tanrı sevgisi bizlerde yoktur.

 

Edwards’ın da belirttiği gibi, doğal olan insanın, Tanrı’yı bir düşman olarak gördüğünü söylemek yeterli değildir. Bu konuda daha titiz olmalıyız. Tanrı, bizim ölümcül düşmanımızdır. Günahkar arzularımızın karşısında en büyük tehlikedir. Bizden büyük ölçüde iğrendiği kesindir. Ne filozofların veya teologların yorumlarının ne de insanların ikna çabaları, bizleri Tanrı’yı sevmeye özendirir. Bizler, Tanrı’nın varlığını hor görüyor ve evreni Tanrı’nın kutsal huzurundan kurtarmak için elimizden geleni yapıyoruz.

 

Eğer Tanrı yaşamını bizim ellerimize bıraksaydı, bir an bile güvende olmazdı. O’na aldırmaz, O’nu yok ederdik. Bu itham, Tanrı’nın Mesih’te göründüğünde meydana gelenleri anlatan kayıtları bir kez daha incelemediğimiz sürece, abartılmış ve önemsiz gibi görünüyor. Mesih sadece öldürülmedi. Kindar insanların elinde can verdi. Kalabalıklar O’nun kanının dökülmesi için bağırdı. Sadece öldürülmesi yetmiyordu, ölümünün yanında hor görülmesi ve küçümsenmesi gerekiyordu. Mesih’in tanrısal varlığının çarmıhta ölmediğini biliyoruz. Ölüme giden, Mesih’in insan tarafıydı. Eğer Tanrı, tanrısal varlığını idama terk etmiş olsaydı; eğer Tanrı, tanrısal özünün infazcıların çivileriyle yaralanmasına izin vermiş olsaydı, o zaman Mesih hala ölü olurdu ve Tanrı cennette olmazdı. Eğer kılıç Tanrı’nın ruhuna işlemiş olsaydı, o zaman esas devrim gerçekleşmiş olurdu ve artık kral, insan olurdu.

 

Ancak bizler Hıristiyanlarız. Tanrı’nın sevgilileriyiz. Tanrı ile barıştırıldık. Ruh’ta doğduk ve Tanrı sevgisi yüreğimizden dışarıya taşmaktadır. Artık düşman değil dostuz. Tüm bunlar, bir Hıristiyan için geçerlidir. Fakat dikkat etmeliyiz, yüreğimizin değişmesiyle insani yaratılışımız ortadan kaldırılmadı. Günaha düşmüş doğamızın her gün uğraşmamız gereken izleri varlığını sürdürüyor. Ruhumuzda, Tanrı’dan zevk almayan bir bölge, ikamet etmeye devam ediyor. Bu bölgenin püsküllü kenarlarını, devam eden günahlarımızda görüyor, uyuşuk tapınmamızda gözlemliyoruz. Hatta bazen, bu bölge kendisini, inandığımız teolojide de göstermektedir.

 

Tarih boyunca, Hıristiyan kiliseler arasında kendilerini kabul ettirmek için yarışan sadece üç büyük teoloji çeşidi olduğu söyleniyor. Bunların adları, Pelagianizm, Semi-Pelagianizm (Yarı-Pelagianizm) ve Augustuanizm’dir. Pelagianizm, doğaüstü olaylara izin vermeyen doğa-bilimsel bir inançtır. Bu inanç günümüzde liberalizm olarak biliniyor. Semi-Pelaginizm, bugün Arminianizm olarak varlığını sürdürüyor. Augustinianizm’e ise günümüzde Kalvinizm veya Reform Teolojisi deniliyor. Hem Semi-Pelagianizm, hem de Augustiniaizm, iman eden Hıristiyanlar arasında konuşulup tartışılan düşüncelerdir. Pelagianizm, Hıristiyan bir görüş değildir. Pelagianizm, Hıristiyanlık başlığı altında değil, Hristiyanlığın karşısındadır. Temel bir inançsızlık teolojisidir. Birçok kilisenin boğazına yapışmış olması, Tanrı’ya düşman olan insan gücünün doğal bir göstergesidir. Bir Pelagian ya da liberal için doğaüstü bir olay yoktur. Onlar için Kutsal Yazılar’da hiç mucize yoktur, Mesih’in tanrılığı yoktur, İsa’nın kefareti, dirilmesi, göğe alınması ve geri gelişi diye bir şey yoktur. Kısacası, bu görüşte Kutsal Kitap’a değin bir Hıristiyanlık yoktur. Dindarlık maskesi giyinmiş halis putperestliktir.

 

Peki ya Semi-Pelagianizm? Açıkça, Mesih’in tanrılığı, ödediği kefaretin, dirilişin ve diğer şeylerin kesinliğini kabul eden Hıristiyan bir görüştür. Semi-Pelagianizm, evangelical (müjdeci) Hıristiyanlar arasında önemli bir yere sahiptir ve muhtemelen bu kitabı okuyan insanların büyük çoğunluğunun sahip olduğu teolojidir. Ancak ben, Semi-Pelaginizm’in tüm doğruluğuyla birlikte, doğal eğilimlerimiz ile uzlaşma yapan bir teoloji sergilediğine inanıyorum. Bu görüşün Tanrı anlayışında göze batan bir eksiklik var. Tanrı’nın kutsallığını saygıyla selamlamasına ve yüksek sesle Tanrı’nın egemenliğine inandığını beyan etmesine rağmen, insanın Tanrı’ya tek başına yönelebileceği ve yeniden doğmak için “karar” verebileceği hayalleriyle kendini avutuyor. Günaha düşmüş ve Tanrı’nın düşmanı olan bir kişinin, günahkar yüreğinin değişmeden Tanrı’yla barışmaya razı olabileceğini ileri sürüyor. Bu görüş, yeniden doğmadan, Mesih’in görünmez dediği egemenliği gören ve yeniden doğmadan girilmez dediği bu egemenliğe giren kişilere sahip. Bugün evangelicallarda, günah ve suçları içinde ölü olan ve yeniden doğmayı seçme aracılığyla gelen yaşama kavuşmaya çalışan, yüreği değişmemiş günahkarlar var. Mesih, ölü insanların hiçbir seçim yapamayacağını, benliğin yarar getirmediğini ve kişinin Tanrı’nın egemenliğini görmeden ve  bu egemenliğe girmesine izin verilmeden önce Ruh’ta doğması gerektiğini açık bir şekilde dile getirdi. Çağdaş evangelicalizmin hatası Tanrı’nın kutsallığını anlayamamasıdır.  Eğer bu nokta kavranmış olsaydı, artık Mesih’in ölümlü düşmanlarının kendi güçleriyle İsa’ya gelebileceği gibi şeylerden bahsedilmezdi.

 

Sağlam bir teoloji, merkezinde lütuf olan teolojidir. Tanrı’nın kişiliğini anladığımızda, Tanrı’nın kutsallığından bir şeyler öğrendiğimizde, günahlarımızın ve çaresizliğimizin radikal doğasını anlamaya başlarız. Çaresiz günahkarlar, ancak lütufla kurtulabilir. Gücümüz tek başına bir hiçtir; merhametli bir Tanrı’nın yardımı olmadan ruhsal açıdan güçsüzüzdür. Dikkatimizi Tanrı’nın öfkesine ve adaletine yöneltmek hoşumuza gitmeyebilir ancak, Tanrı’nın varlığının bu yönlerine yönelmediğimiz sürece, lütuf ile bizler için yazılmış olanlara asla değer vermeyiz. Edwads’ın, Tanrı’nın elindeki günahkarlar konulu vaazı dahi, cehennemin alevlerini vurgulamak için tasarlanmamıştır. Yankılanan vurgu, sadece alev çukuruna değil aynı zamanda bizleri tutan ve bu çukurdan kurtaran Tanrı’nın ellerine de yönlendiriyor. Tanrı’nın elleri, lütufkar ellerdir. Tek başlarına, bizleri kesin olan yıkımdan kurtarabilecek güçtedir.

 

Kutsal bir Tanrı’yı nasıl sevebiliriz? Bu önemli soruya verebileceğim en basit cevap, sevemeyeceğimizdir. Kutsal bir Tanrı’yı sevmek manevi gücümüzün ötesindedir. Günahkar doğamızla sevebileceğimiz tek Tanrı türü, kutsal olmayan bir Tanrı, kendi ellerimizle yaptığımız bir puttur. Tanrı’nın Ruh’unda doğmadığımız, Tanrı kutsal sevgisini yüreklerimize dökmediği ve yüreklerimizi değiştirmek için lütfunu bize vermediği sürece, Tanrı’yı sevemeyiz. Ruhlarımızı yenilemek için ilk adımı atan Kişi, Tanrı’ydı. Tanrı olmadan, doğrulukla ilgili hiçbir şey yapamayız. Tanrı olmadan, sonsuza dek Tanrı’nın kutsallığından uzaklaşmaya mahkum ediliriz. Tanrı’yı sadece O bizi sevdiği için sevebiliriz. Kutsal bir Tanrı’yı sevmek için gerekli olan şey, sertleşen yüreklerimizi işleyebilecek ve can çekişen ruhlarımızı uyandırabilecek bir lütuftur.

 

Eğer Mesih’te isek, uyanmışızdır. Ruhsal ölümden dirilip ruhsal yaşama geçtik. Ancak hala daha, gözlerimizden “uyku” damlıyor ve bazen zombi gibi etrafta dolaşıyoruz. Tanrı’ya yaklaşmanın kesin korkusunu taşıyoruz. Tanrı’nın kutsal dağının eteklerinde titremeye devam ediyoruz.

 

Ancak, Tanrı bilgisinde büyüdüğümüz sürece, Tanrı’nın saflığına karşı derin bir sevgi ve O’nun lütfuna daha derinden bağlanma anlayışı kazanırız. Tanrı’nın, tapınışımıza tamamen layık olduğunu öğreniriz. Tanrı’ya karşı büyüyen sevgimizin meyveleri, O’nun adına olan saygımızın artışıdır. Artık Tanrı’yı seviyoruz çünkü O’nun sevecenliğini görüyoruz. Artık Tanrı’ya tapınıyoruz çünkü O’nun görkemini görüyoruz. Artık Tanrı’ya itaat ediyoruz çünkü O’nun Kutsal Ruh’u bizimle birliktedir. Tanrı kutsal, kutsal, kutsaldır...





Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.