http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

 

Elçisel Kilise

The Apostolic Church

 

 

HANGİSİ?

 

 

Thomas Witherow


 

 

İçindekiler

 

 

 

 

1. SORUNUN AÇIKLANMASI         ...         ...         ...         ...         ...         sayfa   1

            Kilise Kelimesinin Anlamı    ...         ...         ...         ...         ...                     5

            Kilise’nin Yönetimi    ...         ...         ...         ...         ...         ...                     8

 

2. ELÇİSEL İLKELER          ...         ...         ...         ...         ...         ...                     11

            Birinci İlke      ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     12

            İkinci İlke         ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     14

            Üçüncü İlke     ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     16

            Dördüncü İlke...          ...         ...         ...         ...         ...         ...                     17

            Beşinci İlke    ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     18

            Altıncı İlke       ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     21

 

3. TESTİN UYGULANMASI ...         ...         ...         ...         ...                     24

            Episkopal Sistem     ...         ...         ...         ...         ...         ...                     24

            Bağımsız Sistem       ...         ...         ...         ...         ...         ...                     26

            Presbiteryenizm - İhtiyar Heyetli Sistem     ...         ...         ...                     28

            Sonuç ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     30

 

4. PRATİK SONUÇLAR       ...         ...         ...         ...         ...         ...                     33

 

    EK  1  - Westminster İnanç Açıklaması - Bölüm 31       ...         ...                     40

    EK  2  - İleri Okuma İçin ...            ...         ...         ...         ...         ...                     41

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

 

Sorunun Açıklanması

 

 

 

HIRİSTİYAN  olduklarını söyleyen kişilerin dinde gerekliler ve gereksizler gibi bir ayırım yapıp, daha sonraki bir sınıfa ait olan herhangi bir gerçek ya da öğretinin çok da önemli olmadığını ve bu yüzden de uygulamada kolayca ihmal edilebileceğini söylemeleri çok rastlanan bir olaydır. İnsanların büyük bir çoğunluğu düşüncelerini güven üzerine oturturlar. Düşünmek, araştırmak ve tartışmak zahmetine katlanmak istemezler. Kendilerini bu araştırma derdinden kurtarmak ya da kabul edilemez herhangi bir gerçeğin üzerlerine yaptığı baskıları uzaklaştırmak için uyguladıkları en kullanışlı yöntem o sorunlara şöyle bir tavırla yaklaşmaktır: “Bu konu kurtuluş için gereksiz; bu yüzden bu konuyla az ilgilenmeliyiz.”

            Eğer böyle bir ayırım yapılırsa bundan çıkacak sonuç çok tehlikelidir. Tanrısal esinle gelen bir gerçeğin kurtuluş için gereksiz, bu nedenle önemsiz olduğunu; bunu benimsemek ya da göz ardı etmenin bize kalmış birşey olduğunu söylemek, Hıristiyanlığa büyük zarar verecektir. Peki, kurtuluş için gerekli olan şeyler nelerdir? Tek bir Tanrının varlığı; tüm insanların günahkar olduğu; Tanrı Oğlunun çarmıhta suçluların günahlarının bedelini ödemek için öldüğü ve her kim Rab İsa Mesih’e iman ederse kurtulacağı gerçekleri değil midir? Yaşamları sırasında İncil’in temelini oluşturan bu gerçeklerden biraz fazlasını bilen kişilerin şu anda cennette olduğuna inanmak için yeteri kadar delil bulunmaktadır. Eğer bu gerçekse, diğer hiçbir Tanrısal gerçek, kurtuluş için gerekli sayılamaz. Ama eğer esinlenen diğer gerçekler sadece gereksiz oldukları için önemsizlerse, Tanrı Sözü de büyük çoğunlukta önemsizdir. Çünkü Kutsal Kitabın büyük bir kısmının öğretisi insanoğlunun sonsuz mutluluğu için kesinlikle gerekli olmayan konulardan oluşmaktadır. Temel gerçeklerin sayısının daha da fazla olduğunu farzetsek bile durum yine değişmeyecektir. Bir kişinin “gerekli” diye nitelendirmekten hoşlandığı şeylerin önemli olduğuna kendisini bir kere ikna etmesi durumunda imanının temelini oluşturan öğretilerin bir kısmını, sayıları ne olursa olsun, önemsiz diye gözardı edecektir. Kutsal Yazıların sadece çok küçük bir kısmı dışındaki herşeyi bir kenara itecektir. Böyle bir kural İncil’i tahrif etmez ise de, büyük bir kısmına “önemsiz” damgasını vuracaktır. Esinlemenin tümü değer ve saflık bakımından altındır. Ama böyle bir kuralın varlığı bu altının değerini yitirmesine sebep olacaktır.

            Kutsal Yazılar’daki her söz insanın kurtuluşu için gereksiz olsa bile farklı önemli konular için çok gereklidir. Eğer öyle olmasaydı Tanrı Sözü’nde kendisine iyi bir yer bulamazdı. İnsan bilgeliği Tanrısal esinin her parçasını detayı ile anlamakta yetersiz kalabilir ancak sonsuzluk bize onun hiçbir kısmının gereksiz olmadığını gösterecektir. Tüm Kutsal Yazı yararlıdır. İçinde yazılı bir gerçeğin insanın kurtuluşuyla ilgisi olmayabilir ama Tanrı’nın başka bir yüce ve lütufkar amacına hizmet ediyor olabilir: Kişisel rahatımız, hayatımızda bize yol göstermek, kutsallıkta gelişmemiz ve en önemlisi Tanrısal gerçeğin bütünlüğü için gerekli olabilir. Rab’bin yasası mükemmeldir. İncil’den en önemsiz gibi görünen gerçeği çıkarıp attığımız taktirde Rab’bin yasası artık mükemmel olmayacaktır. Mimarlıkta, duvardaki bir catlağı kapatan maddenin köşe taşına göre önemsiz bir işlevi vardır. Ama mimar bizlere birinin olduğu kadar diğerininde önemli bir hizmetinin olduğunu ve binanın dayanıklılığını ve bütünlüğünü sağlamadaki görevini yerine getirdiğini söylüyor. Gemi yapımında, gemiyi birarada tutan vida ve civatalar geminin gövdesini oluşturan meşe tahtalara ya da çam direklere kıyasla önemsizlerdir. Ama geminin sağlamlığına ve yolcuların güvenliğine olan katkılarını tümüyle ortaya koyarlar. Hıristiyanlık sisteminde de, Tanrı’nın, İncil’de yer almasını uygun gördüğü her gerçek, küçük ya da büyük, konum itibarıyla önemle yerleştirilmiştir ve belli bir konu için gerekli bilgiyi içermektedir. Gerçekten de  kurtuluş için gerekli olmayan bir gerçek olsa da değersiz olarak nitelendirilmeyi hak etmez.

            Hepsi aynı derecede önemli olmasa da, her Tanrısal gerçek önemlidir. İncil’in en basit sözü, ölümsüz bir varlık için deha bir insanın söylediği en yüce sözden daha fazla ilgi çekicidir. Birinin gösteremediğini diğeri kendi içinde taşır - Tanrı onayının damgası. Biri bize cennetten gelir, diğeri ise içeriğini dünyadan alır. Kutsal Kitap, Tanrı’nın her insana özel olarak gönderdiği Sözüdür. Bu gerçekler de Tanrı Sözü’nün bir parçasını oluşturduğundan bizler için özel bir önemi vardır. Diğeri ise sadece, bizleri ve ihtiyaçlarımızı anlayamayan insan aklının ürünüdür. İnsan kaynaklı her gerçek, Tanrı hakkındaki en önemsiz gerçeklerle karşılaştırıldığında tüy kadar hafif kalmalıdır. Her Hıristiyanın imanı, bu karanlık dünyada yolumuzu bulabilmemiz için Tanrı’nın adımlarımıza ışık olarak gönderdiği Sözü’nde şerefli bir yer tutan her şeye ulaşıp, onları anlamaya çalışmalıdır. Ayrıca, bu kitabın kaderi, diğer tüm kitaplar gibi yok olup gitmek değildir. Yer ve gök ortadan kalkabilir ama Mesih’in sözleri yok olmayacaktır. Sonsuzluğun damgası İncil’deki tüm ayetlere vurlumuştur. Tek başına bu gerçek, onun her satırını önemli kılmaya yeter.

            Bu gözlemlere dayanarak Kilise yönetimi hakkındaki düşüncelerimizi ortaya koymanın doğru olacağına inanıyoruz. Çok az insan Kilise yönetimi hakkındaki doğru bakış açılarının kurtuluş için gerekli olduğunu söyleyecek kadar iler gider. Ancak bu,  öneminin küçümsenmeye çalışılması halinde günaha sebebiyet verecek bir konudur. Kutsal Yazılar’da konuşan Kutsal Ruh, bu konudan bahsetmektedir. Reformasyon’dan bu yana Hıristiyan dünyası bu konuda düşünce olarak ikiye ayrılmıştır. Bu konu hakkında “doğru” ya da “yanlış”tan etkilenmeden kendimizi hiçbir mezhebe dahil edemeyiz. Bu konu hakkında kabul ettiğimiz görüşler, Hıristiyan inancı ve uygulamaları konularındaki fikirlerimizi etkileyecektir. Önümüzde böylesine gerçekler varken, Yeni Antlaşma Kilisesi’nin yönetim biçimini kurtuluş için gerekli olarak görmesek bile, bunun önemini küçümseme özgürlüğünü kendimizde bulamıyoruz.

            $u anda Hıristiyan dünyasında varlığını gördüğümüz farklı Kilise yönetim biçimleri şunlardan bir ya da birkaçının oluşturduğu sınıfa girer: Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli Sistem. Bu terimleri kırıcı olmak amacıyla değil ama  kendi sistemlerini en iyi açıklayan kelimeler olarak kullanıyoruz. Episkopal türü Kilise yönetimi Yunan Kilisesi, Roma Kilisesi ve İngiltere Kilisesi’nde örneklerini gördüğümüz başpiskopos, piskopos, başdiyakon, diyakonlar ve hiyerarşiye bağlı olarak diğer Kilise yetkililerinden oluşur. Bağımsız sistemin ayırıcı ilkesine göre her ayrı topluluk Mesih’in altındadır ve dıştan hiçbir yetki altında değildir. Ancak kendi bünyesinde, yani Kilise görevlileri ve üyelerinin, yönetim için tüm gerekenleri bulundurduğu Kilise yönetim sistemidir. Bu sisteme örnek olarak Congregationalists ve Baptists verilebilir. İhtiyar Heyetli Kilise yönetim sistemi ise Session, İhtiyar Heyeti, Kurul veya Genel Kurul biçiminde presbiterler ya da ihtiyarlardan oluşan Kilise yönetimi türüdür. Buna örnek olarak İrlanda, İskoçya, İngiltere ve Amerika Presbiteryen Kiliseleri verilebilir. Bu üç tür Kilise yönetim biçimi şu anda Hıristiyanlık dünyasında en yaygın olanlardır. Aslında, diğer tüm organizasyonlar ve tüm Hıristiyan topluluklarının kabul ettiği yönetim biçimleri isimlerini saydığımız bu sistemlerin birkaçının biraz değiştirilmişi veya bunların bir karışımından oluşmaktadır.

            Çok kısa bir inceleme, bu üç sistemin karakteristik özelliklerinin birbirlerinden geniş ölçüde farklı olduğunu görmemizi sağlayacaktır. Sadece bu kadarla kalmayıp, Episkopal Kilise yönetim türünün tüm ana ilkeleriyle İhtiyar Heyetli türe ve Bağımsız türün ise diğer iki sisteme karşı olduğu görülür. Bu da şunu gerektirir ki, birbirinden bu denli farklılık gösteren bu üç formun hepsi aynı anda doğru olamaz ve aydın, vicdanlı kişiler tarafından eşit olarak desteklenemez. Kendiliğinden açıkça görülür ki iman ve uygulamaların kaynağı olan Tanrı Sözü bunların hepsini onaylayamaz. Çünkü Tanrı Sözü kendisiyle hiçbir zaman çelişmez ve kendisiyle çelişen sistemleri de onaylayamaz. Bu üç sistemden bir tanesi Kutsal Yazılar’da açıklandığı kadarıyla Tanrı isteğine diğer ikisinden daha yakın olmalı. Bunlardan hangisinin daha yakın olduğunu bulmak ise her Tanrı çocuğunu derinden ilgilendiren bir konu olmalıdır. Tüm insanların yanında, bir Hıristiyan, gerçeği seven bir kişi olmalıdır. Bir Hıristiyan eğer Gerçeğin Sözü’nün bu sistemlerden hangisi hakkında tanıklık ettiğini bilebilse, bunu tüm gücüyle destekleyip diğerlerini teşvik etmeyeceği varsayımını yapmak yanlış değildir. Eğer bir insan aradaki bu farkı görüp, sadece insandan kaynaklanan öğretileri Tanrısal olduğunu bildikleriyle eşit değerde görüyorsa, Hıristiyanlığını bir kenara koysun ve gerçeğe bağlılığa çok değer veriyormuş gibi davranmayı bıraksın. İsa Mesih’in dini, onun ruhunu yanlış kavramamız dışında, bu yolu kabul eden herkesi gerçeği yalana, doğruyu yanlışa, iyiyi kötüye tercih etme yükümlülüğü altına sokar. Bizim bu iki sisteme aynı saygıyı gösterip ikisine de eşit desteği vermekle ayartılmamız Hıristiyanlığın ilk gereklerinden birini hiçe saymak olur. Bu dünyada bir Hıristiyan’ın etkisi çoğu zaman pek fazla değildir. Ancak bu her neyse, gerek kendi kabiliyetleri gerekse zamanı, parası, entellektüel gücü olsun Tanrı’ya karşı bunlardan sorumludur. Her zaman gerçeğe karşı değil, gerçeğin tarafında olmalıdır.

            Peki, yaygın olan bu üç çeşit Kilise yönetim biçimlerinden hangisini seçip, desteklemek bir Hıristiyanın görevidir?

            Bu çok büyük önem taşıyan bir sorudur. Çan kulesini dikip kapılarını açan her yeni Kilise için bu sorunun cevabını düşünmeye zorlanırız.  Ama itiraf edilmelidir ki, Hıristiyanların çoğunluğu çok ilginç olan bu konu üzerinde hayatları boyunca bir saat bile düşünmezler. Çoğu insan atalarının onlar için bir Kilise seçmesine izin vermekle yetiniyor; sebebini bilmeden ve umursamadan her Sebt günü büyük büyükbabalarının adımlarında Tanrı’ya tapınmaya gidiyorlar. Aile bağları, eğitimleri  ve alışkanlıkları ile bağlandıkları Kilise’nin Kutsal Kitabın otoritesinden ne kadar yoksun olduğunun ortaya çıkması olasılığı ve farkında oldukları hataları ile kişisel zevklerinin kendilerinde uyandırabileceği olası rahatsızlıklar yüzünden, bazı kişiler Kiliselerini sorgulamaktan çekiniyorlar. Sorgulama ruhunun bu konu hakkında büyük oranla ölü olmasının önemli bir sebebi ise vaaz kürsüsünün Kilise yönetimi konusunda neredeyse ya da tamamen sessiz kalmasıdır. Bu konu hakkında elimizdeki borozan, anlamsız bir ses değil genel olarak hiçbir ses vermez. Eminiz ki, tüm mezhepler içerisinde çok az din adamı bu konu hakkında “sizlere Tanrı öğütünün bütününü duyurmaktan hiç geri kalmadık” diyebilir. Dikkatleri, özel olarak içerisinde Kilise yönetimi ile ilgili kuralların yer aldığı Kutsal Kitap bölümlerine yönlendirilmeyen insanlar, bu konu üzerinde düşünmeye hiç vakit ayırmıyorlar. Bunun sonucunda da, erkek ve kadınlardan oluşan büyük kitleler bu konu ve hatta kendi mezheplerinin özellikleri hakkında ciddi bir bilgisizlikle yaşıyorlar. İnanıp emin olarak değil, doğuştan Episkopal, Bağımsız ya da Presbiteryenler. Tüm Kilise yönetim biçimlerini eşit olarak doğru sayıyorlar, ki bu da tüm bu biçimleri aynı ölçüde değersiz saymakla birdir. Yine bu konu üzerinde kesin bir fikirleri yoktur. Bu yüzden de topluluksal bilgilendirmenin noksanlığında koşulların verdiği eğitimle kendi dünyasal amaçlarını ya da kişisel rahatlarını en iyi şekilde tatmin eden her hangi bir sistemle yahut sistemsiz bir biçimle uyuşmaya hazırlardır. İyimser bir yargıyla Hıristiyan olarak nitelendirebileceğimiz birçok kişi, doğuştan ya da şans eseri üyesi oldukları mezheplerine ya kör bir bağlılıkla ya da günahkar bir umursamazlıkla bağlıdırlar. Rekabet içinde olan Kilise yönetim sistemlerinin temsilcileri, her köyde bulundukları halde insanlar mutlu bir kaygısızlıkla bir Kilisenin çan kulesinin diğer insanlara çağrıştırdığı sorudan - Bunlardan hangisi doğru? - hiçbir zaman rahatsız olmadan hayatın yorucu yolunda yavaş yavaş ilerlerler.

            Çeşitli Kilisesel yönetim sistemleri arasında seçim yapma hakkını kullanarak başka bir topluluğa bağlanmak üzere bir Kilise topluluğundan ayrılan çoğu kişi bu seçimlerini, akıllı bir Hıristiyanı etkilememesi gereken şeylerden etkilenerek yapıyorlar. Yargıyla değil duygularla yönlendiriliyorlar. İlk olarak bir mezhebin önde gelen ilkelerini ve o mezhebin bilinen standartlarını ayırıp, bu ilkeleri Tanrı Sözü’nün ışığında incelemiyorlar. İnsanoğlunun büyük bir çoğunluğu ilkeleri araştırmak ve onları tartmak için yeterince entellektüel değildir. En azından bunları yapmak zahmetine katlanmıyorlar. Karalarını verirken büyük bir insanın güvenilirliğinden; ahlaki yönden kendilerini kanıtlamış bazı kişilerden ya da bulundukları yerdeki önderin dindarlığı ve güzel konuşmalarından; belkide önemsiz bir duygusal bağlılıktan veya küçük bir kazançtan; rütbe ya da bu dünyada moda olan şeylere olan sevgilerinden yahut bunlar kadar düşük ve bayağı şeylerden etkileniyorlar. Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli sistemlerin birbiriyle rekabet içinde olan bu iddialarının hangisinin doğru olduğuna bunun gibi testlerle karar vermek çok saçma olur. Büyük kişilerin güvenirliğine göre deneyin! Bu üçü arasından, hayatlarının son saatine dek onu desteklemiş değerli kişilerin uzun bir kataloğunu size veremeyecek hiçbir mezhep yoktur. Ahlaklı kişilere göre deneyin! Bu sistemlerden herhangi birinin beraberinde getirdiği sorumluluklar üzerinde devamlı çalışan ve onun gölgesi altında dinlenen mükemmel kişilerin uzun bir listesini size veremeyecek hiçbir sistem bulamazsınız. Eğer, bu sistemlerden hangisi insanları bilgilendirmeye yeterli derecede dindar ve kabiliyetli kişiler çıkarır diye sorarsak, hepsinin vaaz kürsülerini dolduran böyle insanların çok fazla olduğunu görürüz. Daha da fazla araştıracak olursak, tüm hafta boyunca Rab’bin bahçesinde bir arı gibi çalışan, Sebt günü geldiğinde Tanrısal Söz’ün tatlı öğretilerini istekli kalabalıklara duyuran, Kutsal Kitabı çok iyi bilen ve çok iyi vaaz etme yeteneği olan bir görevliyle beraber, yolun karşısında aynı mezhebe bağlı, acınacak halde tembel ve yıl boyunca boşluğa mahkum olmuş birisine rastlamanın çok ender olmadığını görürüz. Ne kadar herkes tarafından kullanılırsa kullanılsın, Kilisesel sistemleri bu tür testlerle değerlendirmek bizlere güvenilir ve kesin sonuçlar vermez.

            Kanımızca, günümüzde yer tutan Kilise yönetim sistemlerinin iddiaları arasında bir seçim yapmanın çok daha tatminkar bir yolu vardır. O da, bu sistemlerin kendilerine özgü kurallarını Tanrı Sözünün belirlemiş olduğu standartla test etmektir. Tanrı Sözü, bir Hıristiyanın, bu konu kadar diğer konularda da sorumluluklarının ne olduğunu göstermek için yeterlidir. Çünkü o, Tanrısal Yazarı tarafından bizlere iman yolunda olduğu kadar uygulamada da yol göstermek üzere planlanmıştır. İncil, bizlere bu konu hakkındaki fikirlerimizi oluşturmak için kendine özgü yollar gösterir. Günümüzden binsekizyüz yıl önce kurulmuş bir Kiliseden bahseder. Bu Kilisenin kurucuları Tanrı yetkisine dayanarak hareket eden elçiler ve peygamberlerdi. Kilise’nin orijinal yapısı ile ilgili tüm gerçekler İncil’de korunmaktadır. Bundan başka bir yerde korunan herşey sadece kulaktan dolma ve gelenektir. Elçilerin yaşadıkları günlerde var olan Kilise’nin tarihi, öğretisi, tapınması ve yönetimi hakkındaki gerçekleri göz ardı edilemeyecek bir doğrulukla Kutsal Yazılar’da okuyoruz. Esinlenmiş kişiler tarafından kurulan Kilise’nin yönetim ilkeleri, eminiz ki, Tanrı’nın onayına sahipti. Öğretide olduğu kadar yönetimdeki bozulmalar da çok erken zamanlarda başladı. Ama elçilerin yaşadıkları günlerdeki Kilise, daha sonraki tüm evrelerde olduğundan daha saftı. Bu sebeple, gerçeğe ulaşmak için uygulayabileceğimiz en açık yol günümüz Kilisesel yönetim sistemlerini Kutsal Yazılar’da bizelere gösterilen model ile karşılaştırmaktır. Tanrısal orijinale en yakın benzerliği gösterenin kendisi de büyük bir ihtimalle Tanrısal olacaktır.

            Var olan Kilisesel yönetim sistemlerini yakından destekleyenler böylesine bir teste karşı çıkmayacaklardır. Dünya üzerinde kendisinin ilk zamanlardaki modele benzediğini yüksek sesle duyurmayan bir Kiliseye çok ender rastlanır. Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli Kiliselerin herbiri kendilerinin gerçek Elçisel Kilise olduğunu iddia eder. Bu mezheplerin her biri Rab’bin öğrencileri tarafından kurulan Kilise’de olan aynı doktrin, tapınma ve yönetim biçimini muhafaza ettiklerini söylerler. Bunlardan bir tanesini - Kilisesel yönetim hakkında olanı - onların seçtiği yöntem ile inceleyeceğiz. Tüm önyargılardan kendimizi arındırarak, bu soruyla ilgili her konuda Tanrı’nın isteğini bilmek arzusu ile ve nereye olursa olsun Kutsal Kitabın yönlendirmesine bağlı kalmaya kararlı olarak yasaya ve onun tanıklığının önüne geliyoruz. Bu önemli konu hakkındaki öğretilerini görmek için birlikte İncil’e bakalım. Çok ayrıntılı bir inceleme sonucunda Kilise yönetimi hakkında kesin hatlarla çizilmiş belirli bir temel bulunamazsa Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli sistemlerin eşit olduğu - hiçbirisinin Tanrısal yetkiye dayanmadığı - sonucuna varmamız gerekir. Böylece hangi sistemi destekleyeceğimiz, kendi isteğimize ve rahatımıza göre belirleyeceğimiz bir konu olur. Diğer taraftan Kutsal Yazılar’da Kilise yönetimi konusunda büyük temellerin var olduğunu görürsek, bu ilkelerin ne olduklarını açıkça belirttikten sonra Tanrı’nın bu konu hakkındaki düşüncesine ulaşmış, ve bir mihenk taşı keşfetmiş olacağız. Bu da bizlerin, var olan sistemlerin değerlenini anlamak ve her birinin ne kadarının insandan ne kadarının Tanrıdan olduğuna karar vermemizi sağlayacak.

 

 

 

KİLİSE  KELİMESİNİN ANLAMI

 

 

KİLİSE KELİMESİ  normal konuşmalarımızda farklı anlamlarda kullanılır. Bazen Tanrısal tapınma için inşa edilen maddesel binayı; bazen bir Kilise binasında toplanan insanları; bazen Kilise topluluğundan farklı olarak rahipler sınıfının tümünü; bazen de Hıristiyanların oluşturduğu bedeni simgeler. Kelimeleri çoğu zaman insanların kullandıkları anlamda algıladığımız için, bu kelimelere en iyi yazarlarımız tarafından yüklenen çeşitli anlamlara önem vermek yapılacak en iyi şey değildir. Bu bize fazla sorun çıkarmayacaktır çünkü genellikle kelimenin anlamı bölümün içeriğinden anlaşılabilir. Ama hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Tanrı Sözünü yorumlarken bu kelimeye iliştirilen anlamların hiçbirisi kabul edilemez. Bu yapıldığı taktirde, Tanrısal esinin anlamını karartır ve bozar. Kutsal Yazılar’da Kilise kelimesinin sadece ve sadece tek bir anlamı vardır - Rab’bin halkının oluşturduğu topluluk - Hıristiyan topluluğu. Yunanca olan ecclesia kelimesi, en birinci anlamıyla “herhangi bir amaç için birlikteliğe çağrılmış topluluk” demektir (Elçilerin İşleri 19:32); ama cümle içindeki ve dinsel anlamı olarak Hıristiyan toplumu anlamına gelir ve istisnasız Kilise olarak tercüme edilmiştir. Kutsal Yazıları baştan sona kadar inceleyin. Göreceksiniz ki Kilise kelimesi bizim bir az önce belirttiğimiz anlamdan başka anlam ifade etmez. Bunun doğruluğu konusunda tartıştamaya girmek isteyen herhangi bir kişinin, eğer yapabilirse Tanrı Sözü’nden Hıristiyan topluluğu, ya da Hıristiyan heyeti terimlerinin anlamlarının bozularak Kilise kelimesi yerine kullanıldığı bölümler göstermesi gerekmektedir. Bu, eminiz ki, imkansızdır.

            Kilise kelimesinin Kutsal Yazılar’da tek anlam ifade etmesine rağmen uygulamaları çeşitlidir. Yazarın isteğine göre, küçük ya da büyük, bu kelime ile herhangi bir Hıristiyan topluluğu anlatılmak istenir. Tanrı Sözünü bilenler için bu gerçek hakkındaki örnekler kendilerini gösterecektir. Örnek olarak birkaç bölüm sunuyoruz:

            Koloseliler 4:15: “Laodikya’daki kardeşlere, Nimfa’ya ve onun evindeki topluluğa selam edin.” Buradaki topluluk kelimesi özel bir eve bile sığacak büyüklükteki bir Hıristiyan topluluğunu anlatmaktadır.

            Elçilerin İşleri 11:22: “Olup bitenlerin haberi, Kudüs’teki inanlılar topluluğuna ulaştı.” Burada ise, aynı şehirde yaşayan Hıristiyanların oluşturduğu topluluk anlamında kullanılmıştır. Kesinlikle biliyoruz ki, bu topluluk birkaç bin kişiden oluşuyordu.

            Elçilerin İşleri 7:38: “Çöldeki topluluğun arasında yaşamış, Sina dağında kendisiyle konuşan melekle ve atalarımızla birlikte bulunmuş olan odur. Bize iletmek üzere kendisine yaşam dolu sözler verildi.” Burada topluluk kelimesi, sayıları en az iki milyon olan ve tüm bir ulusu kapsayacak kadar büyük bir Hıristiyan topluluğu - Rab’bin halkının oluşturduğu topluluk - anlamında kullanılıyor. Aynı terim Davut zamanında sayıları milyonlara ulaşan, Kenan diyarında yaşayan ve büyük bir bölgeye yayılmış olan Rab’bin halkını anlatmak için de kullanılıyor.*

            1. Korintliler 12:28: “Tanrı inanlılar topluluğunda başta elçileri, ikinci olarak peygamberleri, üçüncü olarak üğretmenleri, ardından mucize yapanları, hastaları iyileştirme gücü olanları, başkalarına yardım edenleri, yönetme yeteneği olanları ve çeşitli dillerde konuşanları atadı.” Burada kullanılan terim, dünya üzerinde yaşamakta olan Hıristiyan topluluğunu anlatmaktadır. Çünkü Tanrı elçisel ve peygambersel armağanları verdiği kişileri yüceliğe ulaşmış kutsallardan değil, kendi aralarında bulunan insanlardan seçmişti.

            Efesliler 5:25: “Ey kocalar, Mesih inanlılar topluluğunu nasıl sevip onun uğruna kendini feda ettiyse, siz de karılarınızı öyle sevin.” Burada kullanılan kelime, en geniş anlamda Hıristiyan topluluğunu - Mesih’in tümü için öldüğü topluluğu - anlatmaktadır. Tanrı’nın ailesinin tümü, cennetteki tüm kutsallar ve dünyadaki tüm inanlılar tek bir bütün olarak gösteriliyor.

            Görülmelidir ki, tüm bu çeşitli anlamlara rağmen Kilise kelimesinin anlamı hiçbir zaman değişmemiştir. Her kullanılışta anlamı aynıdır. Nasıl kullanılırsa kullanılsın, her zaman, bir Hıristiyan topluluğu anlamını taşır. Ancak esinlenmiş yazarın göz önüne aldığı topluluğun büyük ya da küçük, genel ya da özel olduğu kullanılan terimden değil, terimin kullanıldığı bölümün içeriğinden anlaşılmalıdır. Yazarın bahsettiği Hıristiyan topluluğunun Rab’bin cennetteki ve dünyadaki  halkının toplamı mı, yoksa sadece dünyada, veya herhangi bir ulusta, şehirde ya da özel bir evde bulunan inanlıları mı anlatmak istediği, her durumda bölümün bütününden çıkarılmalıdır. Hiçbir zaman kelimenin kendisinden anlaşılmaya çalışılmamalıdır. En iyi Kutsal Kitap yorumcuları bile arasıra, bölümün içeriğinde ifade edilen bir düşünceyi alıp belirli bir kelimenin anlamı kapsamına dahil etmek gibi bir hataya düşmüşlerdir. Son zamanların meşhur bir eleştirmeni, bugün klasik sözlüklerimize eklenmiş, sayıları şaşılacak derecede fazla olan kelime anlamlarının ve Tanrı Sözü’nün yorumlarında yapılan hataların kaynağı olarak Kutsal Kitap yorumcularının düştükleri bu hatayı göstermiştir. Bu da doğal olarak çoğu kişinin Kilise kelimesinin iki anlamı olduğunu düşünmesine yol açmıştır. Tüm dünyadaki inanlıların oluşturduğu bedenden bahsederken başka, belirli bir bölgeye bağlı olan inanlıların oluşturduğu bedenden söz ederken başka anlam ifade ettiğini düşünmüşlerdir. Gerçek şu ki, Kilise kelimesinin sadece tek bir anlamı vardır, ancak uygulaması çeşitlidir. Terimin kendisi, Hıristiyan topluluğu anlamından başka hiçbir anlam ifade etmez. Değişmez suretle kelimenin genel ya da özel olarak kullanılışını tüm bölümün içeriği belirler. Bu terim, içinde kullanıldığı bölümden bağımsız olarak ne özel ne de genel bir anlam taşımaz. Bu sebeple, içeriğin hiç değişmeksizin ifade ettiği bir düşüncenin bu terimin anlamı kapsamına girdiğini söylemek açıkça bir hatadır.

            Birbirlerinden ayrı olarak bir il ya da ülkedeki Hıristiyan topluluklarından bahsedecek olsaydık, onları o bölgenin Kiliseleri olarak nitelendirmek Kutsal Kitabın kullandığı deyimle uygunluk gösterirdi. Elçinin Suriye, Ahaya, Galatya ve Asya Kiliselerin’den ne kadar sıkça bahsettiğini kimse unutamaz. Ama, eğer tek tek İrlanda’daki her bir Hıristiyan topluluğundan söz edecek olsaydık, onlara İrlanda Kiliseleri adını verebilirdik. Bu isimde, zor ya da yanlış anlaşılmaya yol açabilecek bir dil kullanılmamış, Kiliselerin yönetim biçimleri hakkında hiçbir bilgi verilmemiştir. Ancak anlaşılmalıdır ki, Established Church of England (İngiltere Yerleşik Kilisesi), Amerika Episkopal Kilisesi ya da İrlanda Presbiteryen Kilisesi dedğimizde kelimenin Kutsal Yazılar’da kullanıldığı anlamdan hiçbir şekilde uzaklaşılmamıştır. Kelime Kutsal Kitap’ta gördüğümüz gibi, değişmeksizin, bir Hıristiyan topluluğu anlamını ifade eder. Yukarıdaki terimlerin hepsindeki anlamı da tam olarak budur. İçerik ise, söz konusu Hıristiyanların belirli bazı  ilkeleri kabul ettiklerini ve belirli bir ülkeye ait olduklarını söyler. Örneğin, İrlanda Presbiteryen Kilisesi gibi bir isim kullandığımızda, Kilise kelimesi Kutsal Kitapta kullanıldığı anlamla tam olarak aynı anlamı taşır. İçerikten ise bu topluluğun Presbiteryen ilkelerini kabul ettiğini ve İrlanda’da bulunduğunu anlıyoruz.

            Bu terimin bir ülkedeki tüm Hıristiyan insanları kastetmek için kullanılışının uygunluğu, onların, gerek tüm bireyler gerekse temsilciler olarak, bir cemaat altında toplanmış olduğu gerçeğinden değil, ama insan zihninin onları birleşik bir beden olarak algılanmasından ileri gelir. Cennetteki tüm kutsallar ve dünyadaki tüm inanlılar Kiliseyi oluşturur. Gerçek ya da mecaz anlamda bir arada oldukları için değil, ama bu inanca göre, ortak ilkelerle bir büyük kardeşlikte birleşmiş, dünyadan ayrılımış yüce bir topluluk olarak görüldüğü içindir. Herhangi bir mezhebe ait Hıristiyanlar için de aynı şey geçerlidir. Birçok ayrı cemaatten oluşsa bile, bütününde bir Kilise olarak adlandırılabilir. Mecazi ya da gerçek anlamda toplu olduklarından değil, inanışları açısından ortak bir öğretiyi kabul eden, diğerlerinden ayrılmış ve kendi aralarında bir araya gelmiş, birleşik bir beden olarak görüldüğü içindir.

            Bir zamanlar, Kutsal Yazılar’da Kilise kelimesinin her hangi bir ülkedeki Hıristiyanları anlatmak için kullanıldığı bir örneğin bulunup bulunmadığı konusunda şüpheye düşülmüştü. İncilsel İnceleme bilimi bu sorunun tartışmasını tüm zamanlar için bitirmiştir. Elçilerin İşleri 9:31’in gerçek şekli, “Sonra tüm Yahudiye, ve Celile, ve Samiriye’deki Kilise rahata kavuştu; ve Rab’bin korkusunda yürüyerek, Kutsal Ruh’un yardımıyla büyüdü.” Son zamanlarda keşfedilen el yazmaları da - Codex Sinaiticus - bunu deskteklerken, kendisinin ilimle az da olsa bir ilgisi olduğunu iddia eden hiçbir kişi bunu, metnin orijinal şekli olarak kabul etmekte kuşku duyamaz. Yeni Antlaşma el yazmalarının en eskisi ve en değerlisi olan bu dört parça günümüzde hala mevcuttur.* Kilise Babaları’ndan ve metinlerden çıkarılabilecek kanıtlar bir yana, bu dört el yazmasının toplu tanıklığı herhangi bir bölümün doğruluğunu ispatlamak için yeterlidir. Bu el yazmalarının Elçilerin İşleri 9:31 hakkındaki tanıklıklarını kimse sorgulayamaz. Bu sebeple, biz de güvenle bu bölümü, Kilise kelimesinin belli bir ülkedeki birleşmiş topluluklar olarak görülen ancak gerçekte birçok farklı cemaatten oluşan Hıristiyanları anlatan bir örnek olarak gösteriyoruz.

            Başka yazarlar, gerçekten de, olaya başka açıdan yaklaşıyorlar. Kutsal Yazılar’da Kilise olarak tanımlanan, cennetteki ve dünyadaki evrensel Hıristiyan topluluğunun, ortak ilkeler ile birleşmiş, tek yüce bir kardeşlik olarak görüldüğü için değil, ama “tüm zamanlar için doğru olarak, gerçekten İsa’da birleşmiş” oldukları için Kilise olduğunu söylüyorlar. Terimi evrensel anlamında kullanırken zihnin böyle bir gerçeği hesaba kattığını düşünmek sadece bir hayaldir. Öyle olsa bile durum yine değişmez. Belli bir mahalle, il, ya da, ülkedeki Hıristiyanlara da aynı sebeplerden ötürü bir Kilise denebilir. Çünkü onlar da “tüm zamanlar için doğru olarak, gerçekten İsa’da birleşmiş”lerdir. Dünya ve cennetteki tüm Hıristiyanların İsa’da birleşmiş ama belirli bir ülkedekilerin İsa’da birleşmemiş olmaları mantıksızdır. Eğer tümü birleşmişse, parçalarıda birleşmiştir. Konuyu bu iki açıdan hangisiyle ele alırsanız alın, eğer müşterek bir topluluk olarak görülüyor, belli başlı ortak ilkeleri sahipleniyor ise  bir mahalledeki veya ildeki veya krallıktaki Hıristiyanlar, tam Kutsal Yazılar’daki anlamıyla bir Kilisedir. Onlar bir Hıristiyan Topluluğudur.

 

 

 

 

KİLİSE’NİN YÖNETİMİ

 

 

DÜNYADAKİ Hıristiyan topluluğu, ya da, çoğu zaman söylendiği gibi, Kilise, Kutsal Yazılar’da bir krallık olarak gösteriliyor. İsa, Pilatus’a, “Benim krallığım bu dünyadan değildir” (Yuhanna 18:36) karşılığını verdiğinde Kendi Kilisesi hakkında konuşuyordu. Bir krallığın varlığı, en az üç elemanın olmasını gerektirir. İlk olarak bir kral ya da yönetici; ikinci olarak, yasalara uyan kişiler; üçüncü olarak da yasalar. Kilise’de ya da Tanrı’nın krallığı’nda, kral Mesih; yasalara uyan kişiler inanlılar; yasalar ise gerçeğin Yazılarıdır.

            Her kralın, kendisinin altında, yasalarının yerine getirilmesinden sorumlu, adalet ve yargıyı işletmek için kraldan verilmiş yetkiye sahip olan görevlileri vardır. Yargıçlar ve hakimler bir krallığın görevlileridir. Altında bulundukları kraldan aldıkları yetkiyle yasaları tüm rütbe ve sınıfa ait insanlar üzerinde uygularlar. Bu sebeple bir krallıkta çok açık bir şekilde hükmedenler ve hükmedilenler - görevi, yasayı işletmek olanlar ve bu yasalara uymakla yükümlü olanlar bulunur.

            Aynı ayırım Mesih’in krallığı için de geçerlidir. Orada da hükmedenler ve hükmedilenler vardır - yasayı uygulamakla görevlendirilmiş görevliler ve bu kişilere itaat etmekle yükümlü olanlar. Bu, İbraniler 13:17 de çok açıkça görülür: “Önderlerinizin sözünü dinleyin, onlara bağlı kalın. Çünkü onlar canınız için hesap verecek kişiler olarak sizi kollarlar.” Bu ayetten açıkça görüldüğü gibi, Kilise’de görevi önderlik etmek olan kimseler vardır. Bunlara Kilise’nin görevlileri denir. Bunun kadar net olan başka bir şey de, Kilise’de, görevi itaat etmek olan kişilerin bulunduğudur. Bunlar özel üyelerdir - krallığın yasalarına uyan kişilerdir.

            Bazı kişilerin yetkiyi ellerinde bulundurdukları ve diğerlerinin de itaat ettiği her toplumda, yönetim adı verilen bir düzen olmalı. Çünkü bir yanda yetkili olan ve diğer tarafta bu kişilere itaat eden olduğunda devletin özü oluşmuş olur. Bu konu hakkında son verdiğimiz ayet dışında Kutsal Kitap’ta başka hiçbir ayet olmasa bile, Elçisel Kilise zamanında belirli bir yönetim sisteminin var olduğu reddedilemez. Eğer yönetim varsa, belli bir yönetim sistemi kabul edilmiş olmalı. Çünkü Mesih’in krallığında, belli bir düzeni olmayan bir yönetim olduğunu söylemek saçma olurdu. Tarih bize bir çok ilginç Kilisesel ve politik olaylardan bahseder. Ancak zamanın başlangıcından beri dünyada ve Kilise’de tanık olunan en ilginç şeyler içinde, belirli bir düzeni olmayan hiçbir yönetimin görülmediğidir. Böyle bir şey imkansızdır. Devlet (yönetim) kendi içinde ayrı bir kavramdır. Gücünü uygulamaya geçirdiği anda, bir gerçek olur - dünyanın önünde görülen bir şey olarak durur - bir biçim alır.

            Elçisel Kilise’de belirli bir yönetimin bulunduğu ve bu yönetimin belirli bir sistemde var olduğu açıkça görülebilir. Ancak, bu sistemin kesin olarak nasıl olduğunu ortaya çıkarmak çok önemli sonuçları olan bir konudur. Çünkü Kutsal Ruh’un yönetiminde, Rab’bin elçileri tarafından kurulan bir Kilise yönetim sistemi, beraberinde hiçbir insan icadı sistemin gösteremeyeceği yasallığı ve otoriteyi getirmelidir. Var olan tüm Kilise yönetim sistemleri, ilkelerinin Tanrısal örneğe yakınlığı oranında saygıya değerdir. Ancak, Yeni Antlaşma Kilisesi’ndeki  yönetim sistemini doğrulukla anlamayı zorlaştıran açık sebepler vardır:

    (1) Elçisel Kilise’nin üyeleri olup, bu Kilisenin yapısını bilen elçiler, inanlı topluluğunun detaylı tarifine girmeyi gerekli görmemişler. Böyle yapmak, doğal olmazdı. Ara sıra Kilise yönetimi ile ilgili gerçeklerden bahsederek, dolaylı olarak geçerli uygulamalar hakkında bazı ipuçları verirler. Bu ipuçları ve gerçekler yazıldıkları kişiler için yeteri kadar kolay anlaşılabilir ve yol göstericiydi. Ancak, çok daha ileri bir çağda, yabancı bir ülkede ve çok geniş çapta farklılık gösteren grupların arasında yaşayan bizler için çok kolay anlaşılamamaktadır.

     (2) Bu konu hakkındaki gerçekler, sistematik olarak düzenlemiş bile değiller. Eğer İncil, insanlar tarafından yaratılmış olsaydı, şimdikinden çok farklı bir kitap olurdu. Ancak, bu durum bizim seçimimize bırakılmadığından, İncil’i bulduğumuz gibi kabul etmeliyiz. İncelendiğinde görülür ki, İncil hiçbir şeyi bilimsel sırada öğretmez. Ahlak ve doktrin bile düzenli bir sistemde değil, ama ayrı parçalar halinde yer almaktadır. Bizim görevimiz ise, bu ayrık kısımları toparlayıp, birbirleriyle karşılaştırıp kendimiz için bir sıraya koymaktır. Aynı şekilde, Kilisesel yönetim sistemi hakkındaki öğreti Kutsal Kitap’ta belirli bir düzen içinde yer almaz. Geniş bir esinleme alanı içerisinde bu ip uçları ve gerçekler dağınık olarak bulunurlar. Bunların herbirini aramamız, değerlendirmemiz, birleştirmemiz ve sınıflandırmamız gerekir. Herkes, ne bu gerçeklerin düzenlenmesi konusunda, ne bunlardan doğal olarak çıkan anlamlar konusunda, ne de ayrık materyellerden bir sistem oluşturma konusunda hemfikir değildir.

            Tüm bunlar, elçilerin yaşadıkları günlerdeki Kilise yönetimi şeklini, ayrılığa düşmeden, doğrulukla öğrenmeyi zorlaştırıyor. Ancak, ne kadar da zor gözükse, ilk Kilisenin anayasasına giren ana ilkeleri keşfetmenin Kutsal Kitab’ın detaylı ve önyargısız bir araştırması sonucunda mümkün olduğu ispatlanmıştır. “Ana ilkeleri” dedik çünkü bunlardan daha fazlasını bulmayı ummamalıyız. Bazı istisnalar dışında, Tanrı Sözü hiçbir zaman detaya inmez, ilkeleri belirtir. Bu, Tanrısal yasanın göze çarpan bir özelliğidir ve önemle belirtilmelidir. Her gelişmiş ülkede, devletten sorumlu olan kişilerin her ayrı durum için bir yasa çıkarmayı amaçladıkları kolayca görülebilir. Kanun koyan kişiler detaylar üzerinde dururlar. Bunun sonucunda, İngiltere’nin genel yasaları öyle kabarmıştır ki, içlerinde yazılı oldukları kitaplardan müthiş bir kütüphane yapılabilirdi. Parlamento her dakika değişen şartlara ve zamanlara uyum sağlamak için her sene, sadece yeni yasalar koymak ve eskilerini çıkarmak amacıyla toplanır. Buna rağmen halk mahkemelerinde her gün öyle davalar olur ki, en deneyimli hakimler bile var olan yasaların o konu üzerinde hiçbir sonuca varamadığını itiraf etmek zorunda kalırlar. Ama, Tanrısal yasanın bundan daha değişik bir metodla nasıl ilerlediğine bakalım. Kutsal Kitap nadiren herhangi bir detaya girer. Sadece, genel ilkeleri ortaya koyar, ki bunların herhangi biri bile bir çok olay üzerinde karara varmak için fazlasıyla yeterlidir. Örneğin, bir insanın komşusuna karşı yapılması doğru olan tüm iyi davranış biçimlerini sıralamak yerine, Kutsal kitap tüm durumları yeteri kadar kapsayan bir ilkeyi ortayakoyar - Komşunu kendin gibi sev. Çocukların anne ve babalarına karşı olan görev ve sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusundaki çeşitli yolları bir bir sıralamak yerine, Kutsal Kitap her durumda geçerli ve yeterli olan genel bir yasa ortaya koyar - Annene babana saygı göster. Hıristiyanların uzak durması gereken her türlü günahı belirtmek yerine Rab'bin yasası bize her türlü kötülükten uzak durmamızı söyler. İnsan yasaları küçük detaylara iner ancak Tanrısal yasalar genel ilkeler üzerine kuruludur. Sonuç olarak, daha sonraki bir sistem üzerine oturtulmaya çalışılan bir yasanın yorumu ve uygulanması üzerinde fikir ayrılığına düşmek daha kolay olsa da, Tanrı yasalarının kendi içlerinde mükemmel olduğu; ülkelerin ve zamanların getirdiği farklı koşullara göre değişmediği; olabilecek tüm durumları kapsadığı; cepte veya elde taşınabilecek büyüklükte bir kitaba tüm bunların sığabileceği bir boyuta indirgenmiş olduğu gerçekleriyle karşılaştırıldığında bu dezavantajlar ufak kalır. İncil, ahlak hakkında öğrettiği kadar Kilise yönetimi hakkında da öğretir. İnce detayları vermez ama Elçisel Kilise'nin yönetim sisteminin başlıca önemli ilkelerini verir. $imdiki amacımız ise bu genel ilkelerin neler olduğunu ortaya çıkarmak.

            Kilisesel yönetim gibi önemli bir konuyu  tartışırken yazarlar, birkaç popüler Kilise seçip bu kiliselerin karakteristik özelliklerinden birkaçını tanımlayarak bu tür kiliselerin Tanrı Sözü'nde belirtilen şekli yansıttığını göstermeye çalışırlar. Bu yaklaşımın bazı kabul edilebilir tarafları olduğuna inanabiliriz ancak çok ciddi itirazlara açık bir metot olduğu da kolayca görülebilir.  Bu iddiayı savunan kişinin ancak düzenli bir mantık kullanarak bizi ulaştırabileceği gerçek, daha başlangıçta kabul ediliyor. Bunun sonucu olarak da yazar konu hakkındaki fikrinin doğru olduğunu kabul edip, bunlara kanıtlar bulmak için Kutsal Kitab’ı karıştırmaya başlaması gibi ölümcül bir görüntü ortaya çıkıyor. Yazar, tüm insanlar içersinde en tarafsız ya da doğruyu seven kişi olabilir ancak izlediği yol belirli bir sistemi desteklediği için birçok okuyucunun ön yargısını harekete geçiriyor. Bunun yanı sıra, Kutsal Yazılar’daki bölümleri, bağlı bulundukları bölümlerden ayrı olarak incelemeye fırsat veriyor ve yazarları, bu ayetlerin kendi yazılarında savundukları düşüncelere uygun olan taraflarından alıntı yapmaya teşvik ediyor. Bu sebepten ötürü, şimdi yapacağımız incelemede için bu metodu kullanmayacağız.

            Bizim izleyeceğimiz yöntem pek rastlanmayan bir yol olsa da, güveniyorz ki, hiç te az tatmin edici değildir. Elçisel Kilise’nin yönetimi hakkında bazı gerçekleri doğru şekilde çıkarmak için Kutsal Yazıları inceleyeceğiz. Bu bölümleri bulacak, ait oldukları bölümlere göre uzun uzadıya düşünecek ve onların yardımıyla önemli ilkeleri çıkarmaya çalışacağız. Daha sonra dönüp, günümüz modern Kiliselerine bakacak, şimdi dünyada var olan Kilisesel yönetim sistemlerini gözden geçirerek, hangisinin Kutsal Kitap’tan çıkarttığımız bu ilkeleri büyük oranda ya da tamamen bünyesinde barındırdığına bakacağız. Bu tamamlandıktan sonra, Kilise yönetimi açısından, Elçisel Kilise olarak nitelendirilebilecek mezhebi bulmuş olacağız.

            Bu işlem o kadar açık ve basit ki, ne kendimizi ne de okuyucuyu yanılgıya düşürmek için hiçbir fırsat olmayacak. En basit ve önyargısız mantık, bizi sonuca kadar takip edebilecektir. Sonuca varmadan önce iki işlemi tamamlayacağız. Birincisi, Rab'bin elçileri tarafından kurulan bu Kilisedeki ana ilkelerin neler olduğunu içinde yanlış bulunmayan Tanrı Sözü'nden çıkarmak; ikincisi ise, bu ilkelerin günümüz modern Kiliselerinin hangisi tarafından kabul edilip uygulandığını doğru olarak saptamak. Sonra, kanıtların ışığında ulaştığımız sonuca şu aksiyomu ekleyeceğiz: Yönetim sisteminde elçisel  ilkeleri en fazla oranda bulunduran modern Kilise, yönetim açısından ElçiselKilise örneğine o denli yakındır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Elçisel İlkeler

 

 

 

KUTSAL YAZILARI dikkatlice incelediğimizde Elçisel Kilise’de en az dört farklı görevli olduğunu görüyoruz: (1) Elçiler; (2) Müjdeciler; (3) Piskoposlar (aynı zamanda pastör ya da öğretmen de denir bunlara); (4) Diyakonlar. Bunların herbiri kendi altlarındaki konumda görev yapma yetkisine sahiplerdi. Ancak daha alt düzeydeki görevleri yerine getirmeleri onları daha üst seviyedeki görevlerinde sahip oldukları sorumluluklardan özgür kılmıyordu. Bu sebeple, Elçisel yönetim tüm diğerlerini de kapsıyordu. Bir gözetmen ya da ihtiyar kendi sorumluluklarını zamanında yerine getirdiği sürece bir diyakon olarak görev yapma hakkına sahipti. Diğer taraftan, ne bir diyakonun bir gözetmenin yerini almaya, ne de bir gözetmenin bir Elçi’nin sorumluluklarını üstlenmeye yetkisi vardı. Her üst konum tüm altındakileri kapsardı.

            Bu görevlerden iki tanesi - elçiler ve müjdeciler - geçiciydi. Bunlar, Kilise’nin kuruluşu sırasında gereklilerdi ancak kalıcı olmaları gerekmiyordu. Elçiler Rab İsa'nın dirilişinin tanıklarıylardı. Mucize yapma güçleri olan, el koyma ile Kutsal Ruh'u veren, Tanrısal isteğin yanılmaz açıklıyıcılarıydılar. Gönderildikleri amaç için hizmet verdikten sonra, dünyadan ayrıldılar. Elçiler olarak, arkalarında onların yerini alacak kimse bırakmadılar. Müjdeciler ise misyonerlerdi - bir yerden diğerine giderek Müjde'yi duyuran, Kiliselerin organize edilmesinde elçilerin yardımcıları ve temsilcileri olan insanlardı. Filipus, Timoteus ve Titus bu kişilerin en önemli örnekleridir. Önemle vurgulanmalıdır ki, bu geçici, ya da, çoğu zaman dendiği gibi, olağandışı görevlilerin, görev sahası tek bir toplulukla kıstılı değil ama büyük çapta Kiliseyi kapsıyordu. Belli bir Hıristiyan Topluluğun üyeleriylerdi ve belli bir süre için o sınırlarda yaşarlardı. Ama onların misyonu tüm dünya içindi ve yetkileri tüm Kiliseyi kapsıyordu.

            Diğer taraftan gözetmenlik ve diyakonluk, Kilise’de kalıcı olmak üzere mevcuttu. Gözetmenler, ya da, daha sık söylendiği gibi, ihtiyarlar*, pastörler ve öğretmenler, sorumlulukları Kiliseyi yönetmek ve bilgilendirmek olan görevlilerdi. Diyakonlar dünyasal meselelerden sorumlulardı ve özel olarak fakirlerin ihtiyaçlarıyla ilgilenmekle görevlilerdi. Üyelerinin karşılanması gereken ruhsal ve fiziksel ihtiyaçları olduğu sürece bir Kilise’de bu iki görev için duyulan ihtiyaç bitmeyecektir. Ancak görülmelidir ki, görevliler ve diyakonlar genel olarak topluluksal görevlilerdi. Sorumluluk sahaları elçiler, peygamberler ve müjdeciler kadar geniş değil, ama çoğunlukla bulundukları Kilise ile ya da gönderildikleri belirli bir bölge ile sınırlıydı.

            Dr. Campbell eski Kilise’deki geçici ve kalıcı görevleri şöyle açıklıyor: "Dünyasal kavramlardan bir örnek verecek olursak: Bir krallığı fethedip, onun efendisi olmak başka şey, ele geçirileni korumak ve devam ettirmek için fethedilen krallığı yönetmek başka şey. Buradaki öğeler, her iki duruma da tam olarak uyarlanamamaktadır. Bunların ilki, ordu gibi, işgal amacıyla oluşturulmuştur. Ancak işgal edilecek diğer yerler duruken belirli bir noktada sabitlenemeyen, Kilise içinde bir dizi olağandışı hizmetliler ve görevliler vardı. Görevleri bir anlamda evrensel, işlevleri ise sabit değil ama gezici idi. İkinci olarak, yerel yöneticilere karşılık gelen normal hizmetliler ya da pastörler vardı. İnsanları bilgilendirmek; toplu tapınmalara ve dini ayinlere başkanlık etmek; onlara, ilişkilerinde ve davranışlarında bilmeleri gerekenleri öğretmek gibi hizmetlerle sınırlı olan görevler ya da sorumluluk alanları verilirdi. Bu ikincisi olmadan sahip olunan şeyler fazla bir süre elde tutulamazdı. Sonunda putperestliğe ve imansızlığa evrensel bir dönüş kaçınılmaz olurdu. Hizmetlilerin, olağandışı ve olağan olarak ikiye ayrılmasını, karşıt fikri savunanlar da kabul ederler. Bu sebeple bunun, bazı ayırımlarda olduğu gibi, bir hipotezi kanıtlamada kullanılmak için ortaya çıkarıldığı söylenemez.  [1]Bu ilk gözlemlerle birlikte "Birinci İlke"'yi aramak ve ortaya çıkarmak için devam ediyoruz.

 

 

 

 

BİRİNCİ İLKE

 

 

HIRİSTİYAN KİLİSESİ’NDEKİ tüm mevkiler Rab İsa'da başlangıç bulur. Kendisi, bütün bunların Yazar’ı ve görüntüsüdür. O, misyonumuzun Elçisi; yakında ve uzakta olanlara barış müjdeleyen Müjdeci; koyunların çobanı ve Pastörü; canların gözetmenidir. O, hizmet edilmeye değil, ama hizmet etmeye gelen Diyakon veya hizmetkardır. Kilise'deki tüm mevkiler Mesih'in kendisinde görülmektedir.

            Elçiler, Rab’bin yaşamı boyunca seçilmiş olan tek görevlilerdi. Direktifleri direk olarak O'ndan alırlardı. O'nun sesiyle çağrılmış, O'nun ellerinden bu görevi almışlardı. İsa sahilde yürüdüğü sırada Simon ve Andreas Celile Gölü'nde ağlarını yıkıyorlardı. Ancak, O'nun çağrısıyla ağlarını bırakıp tüm dünyada O'nu izlemek için peşinden gittiler. Zebedi oğulları O'nun sesini duyup insanları yakalamak uğruna annelerini ve babalarını unuttular. Mesih, "Beni izle!" dediğinde Levili, vergi memurluğundan vazgeçip işini bir kenara bıraktı. Rab İsa'nın çağrısı o zaman da,  bugün de Tanrı'nın Kilisesi’nde görev yapmak için ilk ve en kuvvetli otoritedir. Havarilerde olduğu gibi bir kişiyi göreve kabul etmemiz için tek yapması gereken, çağrısını direk olarak Rab'den aldığı konusunda bizi tatmin etmesidir.

            Ama Rab cennete yükseldikten sonra, tam zamanında topluluğa katılmış olan Pavlus dışında, kişisel çağrı bir kişinin ne hizmete ne de elçiliğe başlamasını sağlayamıyordu. Artık insanlar Rab İsa'nın yaşayan sesiyle göreve getiriliyorlardı. Rab’bin gidişi ve Yahudanın ölümüyle açık kalan yer, yeni bir ilkenin uygulanmasına fırsat oluşturdu. Elçilerin İşleri birinci bölüm konunun tümünü gözümüzün önüne seriyor. Konu hakkındaki tüm gerçekleri ortaya çıkarabilmek için Elçilerin İşleri 1:13-26 bölümünü özel olarak inceleyelim. Öyle gözüküyor ki İsa'nın göğe alınışıyla, Pentikost günü arasında geçen zamanda İsa'nın öğrencileri dua ve yakarış için Kudüs'te kalmakta oldukları evin en üst katında bir araya geliyorlardı. İsa'nın annesi, kardeşleri ve onbir havarisi de oradaydı. Toplam olarak yüzyirmi kişilerdi. Petrus ayağa kalkıp topluluğa konuşmaya başladı. Yahuda'nın ölümüyle boş kalan yeri hatırlattı. Efendiye ihanet eden Yahuda ölmüştü ve günahından ötürü kaybettiği görevin başkasına verilmesi gerekiyordu. Yahuda'nın yerini alacak kişinin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini söyledi. Bu kişinin, Mesih'in hizmetinin başından sonuna kadar elçilerin yanında bulunmuş olması gerekiyordu. Petrus, seçilecek yeni elçinin görevlerini de belirtti. Diğerleriyle birlikte İsa'nın dirilişine tanıklık edecekti. Petrus'un topluluğun önünde çizdiği tablo böyleydi. Daha sonra 23. ayette şunu okuyoruz: "Böylece iki kişiyi, Barsaba denilen ve Yustus olarak da bilinen Yusuf ile Matiya'yı önerdiler." İki kişi önerildiği için hangisinin gerçek elçi olacağını belirlemek gerekiyordu. Dua ettikten sonra kura çekerek bunu yaptılar. Özellikle şu görülmelidir ki, yeni elçinin görevlerini ve özelliklerini söylenin Petrus olmasına karşın bu kişiyi seçen yalnız Petrus değil, aynı zamanda kendilerine hitap ettiği kardeşlerdi. Ayrıca unutulmamalıdır ki, Matiya'nın aldığı sorumluluk 20. ayette "görev" terimiyle tanımlanmıştır. 25. ayette "bu hizmeti ve elçilik görevini üstlenmesi" gerektiğini belirtmişitir. Petrus'un konuyu açmasıyla, orada bulunanlar, hizmette yer alması için bir kişiyi "görev", yani gözetmenlik görevine getirme haklarını kullanmışlardır. ElçiselKilise'de insanlar Matiya’yı bir hizmetli, gözetmen ve bir elçi olarak görevlendirdirler. Elçilerin İşleri 14:23'de anlatılan olay İngilizce'ye çevrilirken yapılan hata sebebiyle okuyucu üzerindeki etkisini bir derece kaybetmiştir. İngilizce Kutsal Kitabın "Authorized Version" adlı çevirisi Barnaba ve Pavlus'u her Kilise’de ihtiyarlar atayan kişiler olarak gösterir. Ancak orijinal dilde kelime "el kaldırarak seçmek" anlamındadır. Bu gerçek, bugün en iyi yorumcular tarafından bile kabul edilmektedir* . Kutsal Yazıların tanıklığında var olan böylesine bir gerçekten, yanlış bir çevirinin bizi mahrum etmesine izin veremeyiz. Bu gerçek de, Yeni Antlaşma Kilisesi'nde ihtiyarların göreve "toplu seçim" yolu ile getirildikleridir.

            $imdi, İncil'den Elçilerin İşleri altıncı bölümü inceleyeceğiz. Bölümün yazıldığı zamanda Kudüs'teki öğrencilerin sayısı çoğalmıştı. Grekçe konuşan Yahudiler, günlük yardım dağıtımında  kendi dullarına gereken ilgi gösterilmediğini ileri sürerek İbranice konuşan Yahudilerden yakınmaya başlamışlardı. O zamana dek on iki havari, fakirlerin ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumlulardı. Ancak aynı zamanda birçok başka işle meşgullerdi. Böylesine büyük bir kalabalıkta bazılarının gözden kaçmış olması ne şaşırtıcı ne de hoş bir durumdur. Bu görevi elçiler yürütürken bile insanların şikayet etmesi, insan doğası göz önüne alındığında pek şaşırtıcı değildir. Peki bu durumda ne yapılmalıydı? Görev dağılımı açıkça gerekliydi. Ama halkın dünyasal ihtiyaçlarını karşılama görevini devralacak kişileri elçiler mi seçecekti? Eğer böyle yapmak isteselerdi pek az kişi onların bu hakka sahip olmadıklarını ileri sürebilir veya bu esinlenmiş kişileri sahip olmadıkları yetkiyi kullanmakla suçlamaya kalkışırdı. Ama bunun yerine, başka bir yol seçtiler. Bu yol, zamanı gelince hem kendileri bu görevden ayrıldıklarında hem de ilerki çağlarda olmak üzere görevi devam ettirecek kişileri seçmede Kilise'ye yol gösterecek nitelikteydi. Elçiler, kalabalığı bir araya toplayıp durumu açıkladılar. Görevliler olarak esas işlerinin Tanrı Sözü olduğunu ve Sözü yayma işini bırakıp dünyasal işlerle uğraşmalarının doğru olmayacağını söylediler. Bu nedenle onlara, diğer işlerle ilgilenebilecek ve böylece kendi özel görevleri olan dua ve Tanrı Sözü'nün yayılmasıyla ilgilenmelerine olanak sağlayacak, Ruhla ve bilgelikle dolu yedi saygın kişiyi aralarından seçmelerini söylediler. "Bu öneri bütün topluluğu hoşnut etti. Bu nedenle iman ve Kutsal Ruhla dolu biri olan İstefan'ın yanı sıra Filipus, Prokorus, Nikanon, Timon, Parmenas ve Yahudiliğe dönme Antakyalı Nikolas'ı seçip elçilerin önüne çıkardılar. Elçiler de dua edip ellerini onların üzerine koydular." (Elçilerin İşleri 6:5-6) Kalabalığın seçtiği yedi kişi ilk "diyakon"lardı. Kutsal Yazılar’da bu terim açıkca kullanılmasa bile herkesce böyle olduğu kabul edilmektedir. Buna dayanarak, Elçisel Kilise'deki en alt düzey görevlilerinin topluluk tarafından seçildiğini söylemek doğru olur.

            Bunlar bir ilkeye taban oluşturabilmesi için tamamıyla yeterli gerçeklerdir. Elçilerin İşleri birinci bölüm, bu hizmeti ve elçilik görevini üstlenmesi için bir kişiyi seçmek üzere bir araya gelmiş kişileri ve kardeşleri anlatıyor. Ondördüncü bölüm, bizlere ihtiyarların, topluluğun seçimiyle belirlendiğini gösteriyor. Altıncı bölümde ise büyük bir öğrenci topluluğunun diyakonluk için yedi kişiyi seçtiğini görüyoruz. Açık ve reddedilemez bu üç gerçekte "Toplu Seçim” ilkesini görüyoruz. Göz ardı edilmesi imkansız olarak gördüğümüz bu delillerden şu sonucu çıkarıyoruz: Elçisel Kilise'de görevliler topluluğun üyeleri tarafından seçilirdi.

 

 

 

İKİNCİ İLKE

 

 

İLK KİLİSE'DE varlığından söz edilen ancak bizim şu ana dek çok az üzerinde durduğumuz bir hizmet sınıfı bulunmaktadır. Yani ihtiyarlar, ya da çoğu zaman dendiği gibi presbiterler. Bu hizmet sınıfından Elçilerin İşleri ve Mektuplar’da çok sıkça bahsedilir. Bununla birlikte, dikkatli bir okuyucu Kutsal Yazıların hiçbir bölümünde bir ihtiyarın gözetmenden* farklı bir göreve sahip olmadığını görecektir. Aynı ayette hiçbir zaman hem gözetmenden hem de ihtiyarlardan bahsedilmez. Örneğin, Pavlus Filipi Kilisesine yazdığı mektubunda (1:1) gözetmenlerden ve diyakonlardan bahseder ama ihtiyarlar hakkında hiçbir şey söylemez. Yakup, hasta olanları Kilise ihtiyarlarını çağırmaya yönlendirdiğinde (5:14) gözetmenler hakkında hiçbir şey söylemez. Eğer gözetmenlerin ve ihtiyarların görevleri farklı olsaydı - eğer gözetmen, bir grup ihtiyarın üzerinde söz sahibi olsaydı, Kutsal Yazıların aynı anda hem gözetmenlerden hem de ihtiyarlardan bahsetmemesi garip olurdu. Bu gerçeği açıklamaya yeterli bir sebeep oluşturacak tek bir olasılık bulunmaktadır. Eğer bu iki terim de aynı görev sınıfının iki farklı ismi ise ihtiyarlardan ve gözetmenlerden söz edilerek dil kuralları ihlal edilmiş, aynı şey muhtelif kelimelerle tekrarlanmış olurdu. Presbiterlerden ve ihtiyarlardan bahsetmek, gözetmenlerden ve gözetmenlerden bahsetmekle aynı olurdu. Tanrı Sözü'nün her hangi bir bölümünde bu iki terimin aynı yerde ayrı ayrı belirtilmemiş olduğu gerçeği, bizleri bu iki görevin aynı olduğu sonucuna götürür. Çünkü açıktır ki, kastedilen görevi tanımlamada bu terimlerden bir tanesi yeterli olduğundan diğerinden de bahsetmek anlamsızdır. Ancak bu iki terimin aynı kişiden bahsettiğinden emin olmak için varsayımdan daha kuvvetli bir şeye ihtiyacımız bulunmaktadır. Gözetmen ve ihtiyar terimlerinin aynı bölümde ayrı ayrı kullanılmamış olmasına rağmen bu ikisinin farklı görevler olması ne kadar olanaksız gibi gözükse de olasıdır. Bu da bizleri Kutsal Yazıları bu konuda daha detaylı araştırmaya yöneltmektedir.

            Bu konuda karşımıza ilk olarak Titus 1:5-7 bölümü çıkar: "Geriye kalan işleri düzene sokman ve sana buyurduğum gibi her kentte ihtiyarlar ataman için seni Girit'de bıraktım. İhtiyar seçilecek kişi, eleştirilecek yönü olmayan , tek karılı biri olsun. Çocukları imanlı olmalı, sefahatle suçlanan ya da asi çocuklar olmamalı. Gözetmen, Tanrı evinin kahyası olduğuna göre, eleştirilecek yönü olmamalı. Dik başlı, tez öfkelenen, şarap düşkünü, zorba, haksız kazanç peşinde koşan biri olmamalı." Bu bölüm, yapılan varsayımın yani bu iki görev sınıfının aynı olduğunun doğruluğunu kuvvetle onaylıyor. Öyle gözüküyor ki, Pavlus Titus'u Girit'te ihtiyarlar ataması için bir ihtiyarın sahip olması gereken özellikleri belirtmişti. Hayatında eleştirilecek bir yönü olan, tek karılı ve itaatkar çocukları olmayan Kilise'nin hiçbir özel üyesi bu görev için uygun değildi. Çünkü Pavlus diyor ki, "Gözetmen, Tanrı evinin kahyası olduğuna göre, eleştitrilecek yönü olmamalı." Dr. King bu bölüm üzerinde çok iyi bir gözlem yapmış olarak şöyle diyor: "Başlangıçtaki ihtiyar terimi bölüm boyunca aynı kişi için kullanılırken bunun yerine bölümün sonunda gözetmen kelimesi kullanılıyor. Bir ihtiyarın sahip olması gereken özellikler sıralanıyor. Neden? Çünkü, gözetmen Tanrı evinin kahyası olduğuna göre eleştirilecek bir yönü olmamalı. Bu ayet, ihtiyarı ve gözetmeni tanımlamıyor mu? Eğer bu ayet tanımlamıyorsa, başka hiçbir şey bunu tanımlayamaz. 'Londra Büyük Belediye Başkanı kendini işine adamalı çünkü böylesine büyük bir şehrin Baş Hakiminin çok büyük sorumlulukları bulunmaktadır' dendiğinde Büyük Başkanı ile hakimin aynı kişiler olduğu anlaşılmaz mı? Eğer durum böyle olmasaydıbu cümle çok saçma olurdu. Başka birisinin sorumlulukları fazla diye Belediye Başkanı neden kendini işine adasın ki? Buna rağmen, başkan ve hakim karşılaştırması, Pavlus’un Titus’a yaptığı açıklamalardaki ihtiyar ve gözetmen karşılaştırmasından daha açık değildir. Kutsal Kitabı önyargısız bir biçimde okuyan herkes tarafından görülmelidir ki, eğer Pavlus, “ihtiyar” ve “gözetmen” terimlerinin aynı görev sınıflarının farklı iki ismi olduğunu anlamamış olsaydı bu göreve getirilecek kişinin sahip olması gereken özellikleri mektubunda belirttiği gibi yazmazdı. Bunun dışında herhangi bir varsayım doğru olsaydı elçilerin kullandığı sözcükler uyumsuz ve anlamsız olurdu.

            Yine, ikinci Yuhanna birinci bölüme baktığımızda elçi Yuhanna’nın kendini bir ihtiyar olarak tanıttığını görüyoruz - “Ben yaşlı önderden, Tanrı’nın seçmiş olduğu, gerçekten sevdiğim hanımefendiye ve çocuklarına selam!” Bundan sonra 1.Petrus 5:1 karşımıza çıkıyor. Burada Petrus kendisine ihtiyar diyor: “Bu nedenle aranızdaki ihtiyarlara, ben de onlar gibi bir ihtiyar, Mesih’in çektiği acıların tanığı...” Yuhanna ve Petrus’un gözetmen olduklarını herkes biliyor, ancak incelediğimiz bu bölümler bu ikisinin aynı zamanda birer  ihtiyar olduklarını da gösteriyor. Buna rağmen şimdi bahsettiklerimiz bizi sonuca sadece bir adım daha yaklaştırmaktadır. Her generalin bir subay olduğu doğru olabilir ancak her subay bir general değildir. Yuhanna ve Petrus gibi bir gözetmen, bir ihtiyar olabilir ancak bir ihtiyarın gözetmen olabileceği söylenemez. Bu söylediklediklerimiz doğru olabilir ama böyle bir sonuca varabilmemiz için daha fazla kanıta ihtiyacımız var. Bu da, Elçilerin İşleri 20:17-28’de fazlasıyla bulunmaktadır. Bu bölümde Pavlus’un Milet’ten Efes’e haber yollayarakinanlılar topluluğunun ihtiyarlarını yanına çağırttığını okuyoruz. Onlara, Efes’teki hizmetinden, insanları tövbe etmeye ve Rab İsa’ya inanmaya çağırdığından bahsediyor. Kudüs’te ve diğer yerlerde kendisini bekleyen zorlukları önceden bildiriyor. Yüzünü bir daha göremeyeceklerini söylerek kalplerini üzüntüye boğuyor. Kendilerine ve Kutsal Ruh’un onları gözetmen olarak görevlendirdiği tüm sürüye gözkulak olmaları için uyarıyor. Orijinal metini biraz bilenler Elçilerin İşleri 20:28’de gözetmen olarak çevrilen kelimenin Filipililer 1:1’deki gözetmen kelimesiyle aynı olduğunun bilincindedirler*. Böylece tüm bunların Tanrı tarafından esinlendiğini, yani Efes Kilisesi’nin ihtiyarlarının Kutsal Ruh’un atamasıyla gözetmenliğe getirildikleri kanıtlanmaktadır. Bu da ortaya koyduğumuz konuyu daha da kuvvetlendirerek bir sonuca götürür. Gözetmenler, gördüğümüz gibi ihtiyarlardır ve ihtiyarlar da şimdi ortaya çıktığı gibi, gözetmenlerdir. Sonuç olarak karşımıza yeni bir ilke çıkmaktadır - Elçisel Kilise’de gözetmenlik ve ihtiyarlık aynı şeylerdi. Bir ihtiyar ne bir gözetmenin altında, ne de bir gözetmen bir ihtiyardan daha üst konumdaydı. Aynı kişi bu iki farklı isimle bilinirdi.

            Edward Gibbon gibi bir kişinin doktrin veya ahlak konusundaki fikirlerine fazla değer veremeyiz. Ancak her hangi bir dini inanç sistemi konusunda önyargısız olan böylesine başarılı bir tarihçi bu konu hakkında önyargısız olarak bir yargıya varabilmiştir. Gibbon, Nis Konsey’i öncesindeki Kilise yönetimi hakkında şöyle diyor: “Kilise’nin toplumsal işlevleri yalnızca Kilise’nin kalıcı görevlilerinin - ihtiyarların ve gözetmelerin - sorumluluğundaydı. İhtiyar ve gözetmen kelimeleri başlangıçta aynı kişi ve görevler için kullanılmaktaydı. İhtiyar terimi, o kişilerin yaş, bilgelik ve olgunluklarını ifade ederken, gözetmen kelimesi, liderliği altında bulunan Hıristiyanların imanları ve davranış biçimleri üzerindeki sorumluluklarını ifade ediyordu.”*

 

                                                                                                         

ÜÇÜNCÜ İLKE

 

 

UNUTULMAMALIDIR Kİ, ihtiyarın ve gözetmenin başlangıçta sadece aynı Kilisesel görevlinin farklı isimleri olduğunu ortaya çıkarmış bulunuyoruz. Elçisel Kilise zamanında bir ihtiyarın bir gözetmen, bir gözetmenin de bir ihtiyar olduğuna Kutsal Yazılar’da bizi tatmin edecek kadar delil bulunmaktadır. Bunları söyledikten sonra, bu gerçeğin tamamen ispatlandığını kabul etme hakkına sahip olarak üçüncü ilkeyi ortaya çıkarmak için devam ediyoruz.

            Elçilerin İşleri Ondördüncü Bölüm, Pavlus ve Barnaba’nın müjdesel yolculuklarının birinden söz ediyor. Onları taşa tutmayı planladıklarından haberdar olan Pavlus ve Barnaba, Listra ve Derbe’ye kaçtılar. Pavlus Listra’da bir kötürümü iyileştirince Zeus tapınağının kahini kent kapılarına boğalar ve çelenkler getirdi. Elçiler ise kendilerine kurbanlar sunmaya çalışan bu cahil insanları güçlükle durdurabildi. Kalabalığın ruh hali o kadar değişkendi ki, az önce neredeyse tapındıkları elçileri şimdi öldüresiye taşlıyorlardı. Canlarını zor kurtaran Pavlus ve yol arkadaşı, Derbe, Listra, Konya ve Antakya’yı tekrar ziyaret ederek Müjde’yi duyurdular, öğrencilerin kurtuluşlarını pekiştirip onları imanda yürümeye devam etmeleri için teşvik ettiler. Bu müjdesel yolculuğu kaleme alırken kutsal Tarihçi bize elçilerin her Kilise’de ihtiyarlar atadıkları gerçeğinden yine önemle bahsediyor. Kelimeleri şöyle devam ediyor, “İmanlılar için her toplulukta ihtiyarlar seçtiler. Dua ve oruçla onları, inanmış oldukları Rab’be emanet ettiler” (Elçilerin İşleri 14:23).  Daha önce gördüğümüz gibi, Kutsal Kitap’ta Kilise, ne kadar büyük veya ne kadar küçük olursa olsun, herhangi bir Hıristiyan topluluğunu belirtir. Ne kadar büyük olursa olsun herhangi bir şehirde veya ne kadar küçük olursa olsun herhangi bir köyde yaşayan inanlılara o yerin Kilisesi denmesi çok eskiden gelen bir uygulamadır. Hıristiyanlığın öncüleri tarafından putperestlerin arasından toplanıp, güçlükleri içinde organize edilen ancak korku yüzünden güçsüzleşmiş olan bu toplulukların çoğu sayıca az olmalıydı. Buna rağmen, bu iki elçi, ne kadar küçük olursa olsun, bir toplulukta sadece bir ihtiyar veya gözetmen atamakla yetinmemiş ama Kutsal Ruh’tan da öğrendiğimiz gibi her Kilise’de ihtiyarlar atamışlardır. Kutsal Ruh tarafından yönlendirilerek konuşmuş olan müjdeci Luka eğer gerçek bir tanık ise, Elçisel Kilise’nin her topluluğunda bir den fazla ihtiyar bulunmaktaydı. Kaç tane olduğunu bilmiyoruz ama her Kilise’de ihtiyarların çoklu olarak bulunduğu açıktır.

            Elçilerin İşleri Yirminci Bölüm’e bakmak üzere devam edelim. Burada, Pavlus Yunanistan’dan Kudüs’e giderken görülüyor. Troas’ta bir hafta kaldıktan sonra Pentekost bayramından önce Yahudilerin başkentine ulaşabilmek için bazen karadan bazen de denizden olmak üzere yoluna devam etti. Efes’in 58 km. güneyindeki İyonya’nın bir sahil şehri olan Milet’e vardığında Efes’teki topluluğun ihtiyarlarını bulunduğu yere çağırtmak için haber yolladı. Esinlenmiş sözler şöyle diyor: “Pavlus, Milet’ten Efes’e haber yollayarak inanlılar topluluğunun ihtiyarlarını yanına çağırttı” (Elçilerin İşleri 20:17).  Buradan da anlaşıldığı gibi Efes Kilisesi’nden bir değil, bir den fazla ihtiyar bulunmaktaydı. 20:28’den de daha önce gördüğümüz gibi bu ihtiyarlar aynı zamanda gözetmenlerdi. Eğer burada kullanılan kelimelerin herhangi bir önemi veya anlamı varsa, görülüyor ki Efes Kilisesi’nde ihtiyarlar veya gözetmenler çokluydu.

            Devam edelim. Filipi, tarihi Trakya’nın sınırları içinde bulunan bir şehirdi. Edebi yazılar okuyanlar için Augustus ve Anthony’nin bir savaşta Brutus ve Cassius’a yenildiği yer; bir Hıristiyan için de, Çarmıh’ın sancağının Avrupa’da ilk açıldığı, günahkarların İsa Mesih’in Müjdesini Avrupa’da ilk duyduğu yer olarak bilinir. Mora boyanmış kumaş ticareti yapan kadının kalbi Pavlus’un sözleriyle orada açılmıştır. Yine orada Pavlus ve Silas, falcılık ruhuna tutsak bir kızdan o ruhu çıkardıkları için yargıçlar tarafından dövülmüş, hapse atılmış ve ayakları tomruğa vurulmuştu. Gecenin karanlığında hapisanenin temelleri sarsılmış, her hücrenin kapısı açılmış ve her tutsağın zincirleri açılıp yere düşmüştü. Orada, hapisane gardiyanı iki mahkumuna, bir günahkarın bir Tanrı hizmetkarına sorduğu en önemli soruyu yöneltmiştir: “Efendiler, kurtulmak için ne yapmam gerek?” Bütün bu güçlüklere rağmen orada bir Kilise kuruldu. Pavlus, Filipi’ye yaptığı ilk ziyaretinden on iki yıl sonra bu Kiliseye bir mektup yazmayı uygun gördü.  Bu mektup korunmuş ve Tanrı Sözü’nde bir yer almıştır. Bu yazı bizlerce “Filipililere Mektup” olarak bilinir. Başında Lidya ve Gardiyan’ın bulunduğu bu Kilise’ye bir elçinin ne yazmayı uygun gördüğü merak uyandıran bir konudur. Bekleneceği gibi değerli ve teşvik edici gerçeklerle dolup taşar bu mektup. Konumuzla daha yakından ilgili olan şu sözleri mektubun ilk ayetlerinde görüyoruz: “Mesih İsa’nın kulları ben Pavlus ve Timoteyus’tan, Filipi’de bulunan gözetmenler ve görevlilerle birlikte Mesih İsa’ya ait olan bütün kutsallara selam!” $üphesiz, Filipi önemli bir şehirdi. Ancak nüfus ve önem bakımından Dublin veya Liverpool’dan farklı değildi. Günümüzde milyonlarca insanın yaşadığı Londra’nın tümü için tek bir gözetmen yeterli görülürken, putperestlerden toplama, sadece oniki yıllık geçmişe sahip, Mesih uğruna aşağılanıp acı çekmiş, Makedonya’nın dışında küçük bir kasabada bulunan Kilisedeki gözetmen sayısının çoklu olduğunu görüyoruz. Gönderdiği mektubu Pavlus, o kilisenin gözetmen ve görevlilerine yazıyor.

            Gerçeği arayan, dürüst okuyucu şu ana kadar üzerinde durduklarımızı tekrar gözden geçirsin. Görecektir ki, Pavlus Filipi’deki kilise’ye gönderdiği mektubu, o kilisenin ihtiyarlarına yazmıştır. Yine görecektir ki Pavlus, Milet’ten Efes’teki kilisenin ihtiyarlarını çağırtmıştır. Böyle bir okuyucu için elçilerin yaşadığı günlerde Kilise topluluğundaki ihtiyarların veya aynı olduğunu gördüğümüz gibi, gözetmenlerin çoklu olduğu sonucunu inkar edemez. Bu da bizi eliçsel yönetim sisteminin üçüncü ilkesine götürmektedir: Her Kilise’de ihtiyarlar çoklu olarak bulunurdu.

 

 

 

DÖRDÜNCÜ İLKE

 

 

ATAMA, bir kişinin el koyma yöntemiyle resmi olarak Kilisesel bir göreve getirilmesidir. Görevli ya da diyakon, Kilise’deki her sürekli hizmetli atamayla resmi olarak bulundukları konuma getirilirlerdi. Atama, yapı olarak üç öğeden oluşurdu: oruç, dua ve el koyma. El koyma, ruhsal armağanlar verilirken (Elçilerin İşleri 8:17; 19:6) ve hastalar mucizevi bir şekilde iyileştirilirken (Markos 16:18, Elç.İşl. 9:17; 28:8) uygulanırdı. Ama bütün bunlardan farklı olarak olağanüstü ya da mucizevi bir armağan verilmeksizin Kilise hizmetlilerinin atamalarında uygulanırdı (Elç.İşl. 6:6; 13:1-3; Titus 4:14; 5:22). Mucizevi güçlerin günümüzde artık eskisi kadar görülmemesi, el koyma uygulamasını kaldırmamızı gerektirmez. El koyma, hiçbir zaman Kutsal Ruh’u kişilere vermenin bir yolu değildi. Sadece, kişileri bir göreve atarken uygulanırdı.

            Atama konusundaki en önemli soru kimin (bir ya da birkaç ihtiyar, görevli veya İhtiyar Heyeti) ve kaç kişinin yaptığıdır. Rab İsa’nın herhangi bir işçiyi özel bir çağrıyla çağırıp onu çalışması için bağına göndermesini kimse tartışamaz. Yine, eğer esinlenmiş bir elçi uygun görseydi tek başına atama yapma hakkına sahip olduğu da pek şüphe götürmez. Titus, bir elçi tarafından, özellikle atama görevi için geride bırakılmıştı. Eğer günümüz müjdecilerinden herhangi kimse Titus gibi kendisinden daha üst konumda bir kişiden yetki aldığını gösterebilseydi, atama yapma ayrıcalığına sahip olabilirdi (Titus 1:5). Bir müjdecinin yaptığı herşeyi yapma hakkına sahip olduğunu ileri süren bir kişi, eğer bir elçi değilse, Titus gibi bu yetkinin kendisine bir elçi tarafından verildiğini göstermesi gerekir. Bu aşamada, hiçbir önder bu şekilde bir yetki aldığını göstermekte başarılı olamaz. Böylece geriye, elçilerin yokluğunda kimin, ya da elçiler tarafından seçilen hangi kimselerin kişileri resmen  Kilisesel bir göreve atama ayrıcalıkları olduğunu ve daha da önemlisi, bu yetkinin bir kişide mi yoksa bir den fazla kişide mi bulunduğunu öğrenmek için Kutsal Kitabı incelemek kalır.

            İlk olarak 1.Timoteyus 4:14’e bakalım. Burada Timoteyus’un atanmasını görüyoruz. Elçi, imandaki oğluna, ona verilen bu hizmet armağanını iyi amaç için kullanmasını öğütlüyor. Bu armağanın peygamberlik aracılığıyla verildiğini, yani o çağlarda çok bulunan peygamberlerin yaptıkları peygamberlikler sonucunda Timoteyus’un çok önemli bir hizmetli olarak öne çıkarıldığını söylüyor. Bu armağanın ona ihtiyarlar kurulunun, yani presbiterlerin ya da ihtiyarların beraberce ellerini onun üzerine koymasıyla verildiğini ekliyor. Elçinin sözleri şöyle diyor, “Peygamberlik sözüyle ve ihtiyarlar kurulunun, ellerini senin üzerine koymasıyla sana verilmiş ve hala sende olan ruhsal armağanı ihmal etme.” Bu sözler, atama yetkisinin kimde olduğunu belirtmek açısından çok açıktır.

            Elçilerin İşleri 13:1-3’e bakalım. Görülüyor ki, Antakya Kilisesi’nde isimleri bu bölümde yazılı olan bazı peygamber ve öğreticiler vardı. Bu kişiler Rab’be tapınıp oruç tutarken Kutsal Ruh tarafından onlara Barnaba ve Saul’u diğer uluslara yapacakları müjdesel yolculuk için ayırmaları söylendi. Her ikisi de daha önce Müjde’yi vaaz ediyorlardı. Ama şimdi çok farklı bir yere, farklı bir tür işe çağrılmışlardı. Bu sebeple, peygamberlerin ve öğretmenlerin bu iki kardeşi atama yoluyla resmi olarak müjdesel görev için ayırmaları doğru bir davranıştı. Üçüncü ayette de şöyle diyor, “Böylece oruç tutup, dua ettikten sonra, Barnaba ve Saul üzerine ellerini koyup onları yolcu ettiler. Buradan açıkça görüldüğü gibi atama sadece bir değil birkaç öğretmen tarafından yapılırdı. Atama, tek bir kişi tarafından değil, çoklu olarak yapılırdı.

            Kilise önderlerinin çoklu olarak böyle bir törende yer aldığı başka bir örnek ise Elçilerin İşleri 6:6’da bulunmaktadır. Bu bölümde diyakonların atanmasını görüyoruz. Kudüs’teki Kilise fakirlerin ihtiyaçlarıyla ilgilenmek üzere yedi kişi seçip, “elçilerin önüne çıkardılar. Elçiler de dua edip ellerini onların üzerine koydular.” Atamada bir den fazla önderin rol alması uygun ve elverişli olduğunda bu görevi elçilerin kendileri üstlenmeyi tercih ettiklerini kanıtlamak açısından bu örnek değerlidir.

            Biraz önce bahsettiklerimize tekrar bakalım. Atama yapmak, sadece bir elçinin ya da özel olarak bunu yapması için görevlendirilmiş bir kişinin yetkisi dahilindedir. Ama bunu beraberce yapma fırsatı olduğunda bu işi bir kişi tek başına yapmazdı. Diyakonların seçiminde olduğu gibi, kolayca bulunabildiğinde, bir den fazla kişinin bu törende rol alması sıkça olan bir olaydı. Saul ve Barnaba’nın atanmasında gördüğümüz gibi elçilerin yokluğunda bu görevi, belirli peygamberler ve öğretmenler;  Timoteyus’un atanmasında olduğu gibi de, ihtiyarlar yapardı. Bu da bizi dördüncü ilkeye ulaştırmaktadır: Elçisel Kilise’de atama, ihtiyar heyeti, yani ihtiyarların çoklu olarak bulunduğu kurul tarafından yapılırdı.

 

 

 

 

BE$İNCİ İLKE

 

 

ELÇİLERİN İ$LERİ Onbirinci Bölüm burada bütünüyle yazılamayacak kadar uzun bir bölümdür. Daha fazla ilerlemeden okuyucu İncil’i açıp bu kısmı baştan sona kadar okusun. Eğer okuyucu gerçeği arıyor ve onu en basit şekilde algılamak istiyorsa bu bölümün dikkatlice okunması aşağıdaki gerçeklerin bu bölümde varolduğu konusunda bu kişiyi ikna edecektir.

            Görülüyor ki, Yahudiye’den gelen bazı kişiler Antakya Kilisesi’ndeki inanlılara sünnetin kurtuluş için gerekli olduğunu öğretmişlerdi. Pavlus ve Barnaba bu kişilerle çekişip tartışmışlar ancak bunun bir yararı olmamıştı. Sonunda Pavlus’la Barnaba’nın, kardeşlerden diğer bazılarıyla birlikte Kudüs’e gidip bu sorunu elçiler ve ihtiyarlarla görüşmesi kararlaştırıldı. Hıristiyanlığın metropolisi olan Kudüs’e vardıklarında elçilerle ihtiyarlar bu konuyu görüşmek üzere toplandılar. Başlangıçta toplulukta önemli fikir ayrılıkları çıktı. Sonunda Petrus ayağı kalkarak konuşmaya başladı. Tanrı’nın kendisini ilk olarak diğer uluslara Müjde’yi duyurması için bir araç olarak seçmesinin onu nasıl onurlandırdığını ve insanlar arasında ayırım yapmaksızın, Yahudi inanlılara verdiği gibi onlara da Kutsal Ruh’u vermekten Tanrı’nın ne kadar hoşnut olduğunu onlara hatırlattı. Bunun için onlara, atalarının taşıyamadığı bir boyunduruğun altına diğer ulusları sokmanın Tanrı’yı sınamak olduğunu söyledi. Yahudilerin ve diğer ulusların aynı şekilde eşit olarak Rab İsa’nın lütfuyla kurtuldukları gerçeğini açıkça söyleyerek konuşmasını tamamladı. Barnaba ve Pavlus devam ederek kendileri aracılığıyla da Tanrı’nın diğer uluslar arasında yaptığı mucizeleri ve harikaları anlattılar. Yakup sonra kendi fikrini paylaştı. Petrus’un söylediği gerçeğin, yani Tanrı’nın diğer uluslardan kendine ait olacak bir halk çıkardığının çok eskiden yazılmış bir peygamberlik sözü olduğunu gösterdi. Amos peygamberden alıntı yaparak, Tanrı’nın kendisine ait olan tüm ulusların ve geriye kalan insanların aramaları için Davut’un yıkılmış tapınağını yeniden kuracağına dair söz verdiğini gösterdi. Bu nedenle diğer uluslardan Tanrı’ya dönmüş olanları ek yüklerle sıkıntıya sokmamaları gerektiğini, ancak putlara sunulup murdar hale gelmiş etlerden, cinsel ahlaksızlıktan, boğularak öldürülen hayvanlardan ve kandan sakınmaları gerektiğinin kendilerine bildirilmesin önemli olduğunu söyleyip kendi düşüncesini açıklamış olarak konuşmasını tamamladı. Yakup’un fikri topluluk tarafından kabul edildi ve tüm Kilise ile beraber elçiler ve ihtiyarlar alınan kararı iletmek üzere Yahuda ve Silas’ı, Pavlus ve Barbana’yla birlikte Antakya’ya göndermeyi kararlaştırdılar. Toplantıda alınan karar elçilerin, ihtiyarların ve topluluk üyelerininadına yazılarak Antakya, Suriye ve Kilikya Kiliselerindeki diğer uluslardan olan inanlılara gönderildi. Mektup, sünnetin kurtuluş için gerekli olduğunu öğreten kişileri topluluğu tedirgin edip onların akıllarını karıştırmakla suçluyor. Bu kişilerin bu şekilde öğreti yayma yetkilerinin elçiler tarafından kendilerine verilmediğini; Rab İsa Mesih uğruna canlarını gözden çıkarmış kişiler olan Pavlus ve Barnaba’nın toplantıda alınan kararları sözlü olarak da onlara aktarmakla görevlendirildiklerini ve Kutsal Ruh’a göre diğer uluslardan gelen inanlıların putlara sunulan kurban etinden, kandan, boğularak öldürülen hayvanların etinden ve cinsel ahlaksızlıktan sakınmaları gerektiğinden başka bir yükümlülük altına sokulmamalarının uygun olduğunu söylüyordu. Kudüs’teki toplantıdan Antakya’ya temsilciler tarafından gönderilen mektubun içeriği bunlardan ibaretti. Topluluk bir araya geldi ve mektup verilip, okundu. Yüreklendirici sözleri duyan insanlar sevindi. Yahuda ve Silas kendi konuşmalarını da eklediler ve kardeşleri imanda pekiştirdiler. Bundan kısa bir süre sonra fikir ayrılığı sonucu Pavlus, yol arkadaşı olarak Silas’ı seçerek amacı daha önce Tanrı Sözü’nü duyurdukları toplulukları tekrar ziyaret etmek ve nasıl olduklarını görmek olan başka bir müjdesel yolculuğa çıktı. Buradaki kardeşler tarafından esenlikle yolcu edilerek Antakya’dan ayrıldılar. Suriye ve Kilikya bölgelerini dolaşarak inanlı topluluklarını pekiştirdiler. Derbe, Listra ve Asya ilinin diğer şehirlerini bu yolculukta ziyaret ederek Kudüs’teki elçiler ve ihtiyarlar tarafından alınan kararları bu şehirdeki inanlılara iletip bunlara uymalarını istediler (Elçilerin İşleri 16:4).

            Her dürüst kişi itiraf etmelidir ki, şimdiye kadar sözünü ettiklerimiz, Elçilerin İşleri Onbeş ve Onaltı’ncı bölümlerde yazılı bulunanların adil bir gösterimidir. Bölüm basitçe okunduğunda şu gerçekler kendini göstermektedir:

            (1) Pavlus ve Barnaba ile Yahudiye’den gelen yabancı öğretmenler arasında sünnet konusunda anlaşmazlık çıktı;

            (2) Anlaşmazlığın ilk ortaya çıktığı Antakya Kilisesi’nde sorun çözümlenemedi;

            (3) Sorun, Kilise dışında Kudüs’teki elçiler ve ihtiyarlardan oluşan kişisel bir kurula havale edildi;

            (4) Kurul, topluluk önünde, konu üzerinde konuşmak için toplandı;

            (5) Bir karar açıklandı;

            (6) Antakya, Suriye ve Kilikya kiliseleribu karara uydu.

            Yukarıdaki gerçekler, bölümde reddedilemeyecek kadar açık bir şekilde bulunmaktadır. Eğer bu olaylar bize bir örnek teşkil etmeleri için meydana gelip Kutsal Kitap’ta bir yer almaysa bunların varolma sebepleri biraz gariptir. Eğer, anlaşmazlık çıkan konu üzerinde Antakya Kilisesinin sadece Tanrı’nın fikrini bilmesi yeterli olsaydı, o sırada Antakya’da bulunan Pavlus bunu hatasız olarak Kilise’ye söyleyebilirdi. Çünkü Pavlus sadece Kutsal Ruh tarafından yönlendirilerek konuşan biri değil, olaylara kalemi ya da sözleri ile eşit derecede önem vererek karar veren biriydi. O sırada Antakya’da olan Pavlus’un söyleyeceği tek bir cümle iman yada dini sorumluluklar hakkındaki tüm konularda karar niteliği taşırdı. Eğer hatasız bir karar bu Kilisenin aradığı tek şey ise, meselenin neden daha ileriye götürüldüğü merak edilir. Sorun, Kudüs’teki kurula iletildiğinde eğer konuşulan konu sadece Tanrısal esinleme olsaydı elçilerin ihtiyarlarla bir araya gelip bu konuyu tartışmaları anlamsız olurdu. Çünkü esinlenmemiş, normal kişilerin yardımı olmaksızın elçiler Tanrı’nın düşüncesini aktarabilirlerdi. Eğer elçilerin hatasız bir karar açıklamalarından başka hiçbir şey gerekmeseydi, kurul içinde çeşitli ayrılıklar olmasının ve bir elçiden sonra başka bir elçinin fikrini açıklmasının sebebi nedir? Normalde tek bir esinlenmiş kişinin sözlerinin yeterli olacağını düşünürüz. Eğer kuruldaki münakaşa sadece ihtiyarlar arasında olmuş olsaydı ihtiyarlar sadece Tanrısal esin aracılığıyla çözülebilecek bir olayı tartıştıkları için biraz akılsız olmalılardı. Esenlinmemiş kişiler olarak ihtiyarların Tanrı’nın sesini dinlemekten başka yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Bununla birlikte, yine elçiler Tanrısal isteğin açıklıyıcıları olarak soruna çözüm getirebileceklerken neden ihtiyarların tartışmasına izin verdiler? Bir karar açıklandığında neden bu karar Kudüs’teki elçilerin ve ihtiyarların adına yazılmıştı? Görebildiğimiz kadar, bunun sadece tek bir mantıklı açıklaması bulunmaktadır: Bu olayların olmasına izin verildi ve bize yol göstermesi için yazıya geçirildi. Topluluğun kendi bünyesinde bir sorun çözülemediğinde konu, topluca bir karara varabilmeleri içiçn Kilise önderlerine sevkedilirdi. Eğer bugün elçiler hayatta olsalar, ihtiyarlarla buluşup esinlemeler yardımıyla onlara hatasız bir karar vermede yol gösterseler ve biz de anlaşlıklarımızı böyle bir kurul önüne götürebilseydik, bu davranışımız Tanrısal Söz’de önümüze konan örneğe tamamen uygun hareket etmek olurdu. Ancak biz, elçilerin yokluğunda anlaşmazlıklarımızı ihtiyarlar kuruluna götürür, onlar da Kutsal Kitap’ta bulunduğu kadarıyla elçilerin esinlenmiş yazıları aracılığıyla yönlendirilerek bir karara varırlar ve biz de bu karara Rab’de itaat edersek bu, ruh’a göre davranmaktan öte, tamamen elçisel örneğe göre davranmak olurdu.

            Böylece şu gerçeğe ulaşmaktayız: Elçisel Kilise’de, anlaşmakzlıkları, sorunun çıktığı topluluğun dışında, Kilise önderlerinden oluşan bir kurula sevk etme ayrıcalığı vardı. Kilise önderlerinden oluşan bu Kilisesel kurul elçilerin yokluğunda toplanma, tartışma, karar verme ve verilen kararlara Rab’de itaat edilmesini isteme hakkı vardı. Bu ilkeyi şöyle belirtebiliriz: Elçisel Kilise’de, ihtiyar heyetine başvurma ve bu heyetin ortak aldığı kararlarla Kilise’yi yönetme hakkı vardı.

            Bazı kesimler bu konu hakkında gereksiz yere sorun çıkarmamış olsalardı Kudüs’teki kurulda kardeşlerin varlığından söz etmek çok gereksiz olurdu. Elçiler ve ihtiyarlardan ayrı olarak belirtildiğinden kardeşler Kilise’nin gayri resmi üyeleri olmalılardı. Bu kişilerin Kudüs’teki kurulda bulundukları, alınan kararı onayladıkları ve Antakya’ya yazılan mektupta elçiler ve ihtiyarlar tarafından olduğu kadar onların da isimlerinin var olduğu bize göre konunun geçtiği bölüme bakıldığında reddedilemez gerçeklerdir. Bu hakkındaki tüm gerçekleri şimdilik ortaya çıkarmış değiliz, ancak aşağıdakileri gözlemleyebiliyoruz:

            (1) Antakya’dan Kudüs’e giden Pavlus ve Barnaba ilk olarak kardeşlerle değil elçiler ve ihtiyarlarla konuşacaklardı (a.2);

            (2) Konuyu tartışmak üzere kardeşlerin değil “elçilerle ihtiyarlar”ın toplandıkları söyleniyor (a.6);

            (3) Konuşulan konu hakkında hiçbir kardeşin söz aldığını okumuyoruz ama sustuklarını görüyoruz (a.12);

            (4) Alınan kararların kardeşler tarafından değil “elçilerle ihtiyarlar” tarafından alındığını okuyoruz (Elçilerin İşleri 16:4).

            Önyargısız bir araştırmacı burada “kardeşler” olarak adı geçen Kilise’nin özel üyelerinin, ne bir karar verdiklerini, ne toplantıda konuştuklarını, ne tartışmak için bir araya geldiklerini, ne de Antakya’dan havale edilen sorunun onlara gönderildiğini görecektir. Diğer taraftan aynı zamanda görecektir ki, bu kişiler kurulun arsındalardı ve alınan karara onay vermişlerdi. Kudüs’teki tüm Hıristiyanların bu karar hakkında aynı fikri paylaştıklarını göstermesinin önemi açısından, yazılan mektupta elçiler ve ihtiyarların isimlerinin olduğu kadar onların isimlerinin de yazılı olduğu gerçeği değerlidir. Pavlus, Selaniklilere yazdığı birinci mektubunun girişinde nazik olmak ve selamlama amacıyla Silvanus ve Timoteyus’u kendisi ile beraber olarak gösteriyor. Ancak bu, Silvanus ve Timoteyus’un ne esinlenmiş kişiler oldukları ne de mektubun yazılmasında rol oynadıkları anlamına gelir. Aynı şekilde mektup Antakya, Suriye ve Kilikya’daki diğer uluslardan olan inanlılara elçilerden ve ihtiyarlardan gönderilmişti. Kardeşlerin isimlerinin de eklenmesi bu mektubun yazılmasında bir rol oynadıkları için değil, yazılanlarla aynı fikirde olduklarını göstermek içindi. Bu sebeple, Elçisel Kilise’de, özel üyelerin sadece Kilise önderlerinin toplantılarına seyirci olarak katılmadığını, ama yapılan tartışmalarda rol oynayıp Kilisesel mahkemelerin ek üyeleri olduklarına bizi ikna etmek isteyen bir kişinin bizlere Elçilerin İşleri Onbeş’inci bölümden daha açık bir bölüm göstermesi gerekmektedir. Elçilerle ihtiyarların toplanıp, tartışıp, karar aldıkları, ancak kardeşlerin orada bulunup, dinleyip, alınan kararları onaylarını verdikleri bize göre çok açık bir şekilde gözükmektedir. Elçiler ve ihtiyarlar, bizim değimimizle, mahkemenin kendisi; kardeşler ise onların aldıkları kararları kabul edip tasdikleyen dinleyicilerdi.

            Sonuç olarak, beşinci ilkemiz şöyle özetlenebilir: Elçisel Kilise’de, kişilerin ihtiyar heyetine başvurma hakkı bulunmakta ve bu heyetin ortaklaşa aldığı kararlarla Kilise’yi yönetme hakkı vardı.

 

 

 

 

ALTINCI İLKE

 

 

KİLİSE ÖNDERLERİNİN, herhangi bir dünyasal liderin veya bir Kilisesel başkanın altında, ruhsal konularda bu gibi kişilere itaat etmemesi elçisel Kilise yönetiminin ayırıcı bir özelliğidir. Pavlus, çok nadiren mektuplarını, okuyucularına elçiliğini insanın değil Tanrı’nın isteğiyle aldığını hatırlatmadan bitirir. Örnek olarak Galatyalılar 1:1’i alalım. “İnsanlarca ya da insan aracılığıyla değil, İsa Mesih ve O’nu ölümden diriltmiş olan Baba Tanrı aracılığıyla elçi atanan ben Pavlus...” Yeni Antlaşma zamanlarındaki Kilisenin hiçbir dünyasal hükümdarın ruhsal liderliği altına girdiğini veya hürriyetinin bir kısmından geçici bir yarar için bile vazgeçtiğini görmüyoruz. Müjde’ye baktığımızda, bir Hıristiyanın üstünlüğünden hiçbir ödün verilmediğini görüyoruz, özellikle eğer bu hükümdar bir inanlı değilse. Kutsal Kitap çok açıktır: “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya verin” (Markos 12:17). Tüm dünyasal konularda Elçisel Kilise’nin üyeleri, içinde yaşadıkları ülkenin yöneticilerine itaat etmeyi görev bilmişlerdir. Tüm ruhsal konularda ise daha yüce bir güce boyun eymektedirler. Tüm dünyasal konularda, bir elçi yaşadığı köyün yargıcının uyguladığı kanunlara itaat ederdi, ancak ruhsal konularda tahttaki Sezar’a bile boyun eymezdi.

            Kutsal Yazılar’da buna bir örnek aramanın boş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü eski çağda hiçbir dünyasal hükümdar Hıristiyanlığa geçmemişti. Bu sebeple kimse böyle bir kişiye Kilisesel yönetimi bırakacak ve ruhsal gücün emanetçisi olacak bir konumda değildi. Ancak Tanrı kullanacağı araçlar açısından sınırlı değildir. O zamanlar Hıristiyanlara vahşet soluyan Tarsus’lu Saul’u yola getiren aynı lütuf Pilatus, Agripa ve Roma’daki Sezar’ı da bir Mesih İnanlısı yapabilirdi. Eğer verilecek örneğin bir yararı olsacak olsaydı bu örneği yaratmak için gerekenleri sağlamak Tanrı için zor olmayacaktır. Elçilerin yaşadıkları günlerde Tanrı’nın inanlı olmayan bir hükümdarı Kilise’deki bir pozisyonu doldurmak için Hıristiyan yapmamış olması, bize Kilise ahlakı açısından yol gösteren bir gerçektir. Önemle belirtelim ki, Kutsal Yazılar böyle bir olayın sonraki zamanlarda da olduğunu hiçbir şekilde belirtmiyor. Zaman içinde Hırist,yan bir önder çıkacakken dünyasal bir hükümdarın Kiliseyi ilgilendiren konularda herhangi bir yetkiye sahip olduğunu iddia etmesine veya böyle bir yetkiyi kullanmasına izin verecek bir ilke Kutsal Kitap’ta bulunmamaktadır. Eğer böyle bir ilke varsa, varlığı bizim tarafımızdan bilinmemektedir. Eğer başarabilirlerse, Kutsal Kitap’tan gerekli kanıtları bulmak bunu iddia eden kişilerin sorumluluğudur. Bu başarılana kadar hiçbir dünyasal hükümdarın Tanrı’nın mirası üzerinde bir yetkiye sahip olmadığına inanmaya hakkımız var.

            Armağanları ne kadar özel, Rab uğruna çektiği acılar ne kadar büyük veya yaptıkları ne kadar önemli olursa olsun, Kilise’deki hiçbir görevlinin elinde böylesine büyük bir ruhsal otorite bulunmamaktaydı. Kilisenin üyeleri Kilise önderlerine itaat etmekle yükümlülerdi. Aynı zamanda önderlerin de topluluğun üzerinde bir kral değil, onlara örnek oluşturan kişiler olmaları gerekiyordu (1. Petrus 5:3). Elçiler bile inanlıların imanları üzerinde egemenlik iddia etmemiş ancak sevinmeleri için çalıştıklarını söylemişlerdir (2. Kor. 1:24). Elçiler kendi aralarında bile birbirlerinden üstün değillerdi. Sonraki zamanlarda üstünlüğü olduğu resmi olarak sadece Petrus için söylenmiş olmasına rağmen Petrus bunu kendi üzerine almamış, diğer arkadaşları gibi onlarla birlikte kendini Mesih’in çarmıhının basit bir öğreticisi saymıştı. Kutsal Yazılar’da Petrus’un hiçbir zaman belirli bir Kilisesel göreve aday gösterildiğini ya da Kilise’de beraber hizmet ettiği arkadaşları üzerinde herhangi bir yetki kullandığını görmüyoruz. Bir olayda bazı hatalar yaptığı ve suçlu olduğu için başka bir elçi tarafından açıkça azarlandığını görüyoruz (Galatyalılar 2:11). Bu sebeple Kutsal Yazılar herhangi bir dünyasal hükümdara çok üstün ruhsal bir yetki vermediği gibi, bir Kilisesel hizmetliye de bunu vermez.

            Kutsal Kitap bu konularda olduğu kadar dini konularda da bize yol gösteren kaynak olmalıdır. Aşağıdaki bölümlerde tüm ruhsal yetkinin kaynağının neresi olduğunu görüyoruz.

            Efesliler 1:20-23: “Bu kudret, Tanrı’nın, Mesih’i ölümden diriltirken ve göksel yerlerde kendi sağında oturturken O’nda sergilediği üstün güçle aynı etkinliktedir. Tanrı Mesih’i tüm yönetim ve hükümranlıkların, tüm güç ve egemenliklerin, yalnız bu çağda değil, gelecek çağda da anılacak tüm adların çok üstüne çıkardı. Herşeyi O’nun ayakları altına sererek O’na bağımlı kıldı. O’nu, bütün varlıkların üzerinde baş olmak üzere inanlılar topluluğuna verdi. Bu topluluk O’nun bedenidir, her yönden her şeyi dolduranın doluluğudur.”

            Efesliler 5:23: “Çünkü Mesih bedenin kurtarıcısı olarak  inanlılar topluluğunun başı olduğu gibi, kadınlar da her durumda kocalarına bağımlı olsunlar.”

            Koloseliler 1:18: “Bedenin, yani inanlılar topluluğunun başı O’dur (Mesih). Her şeyde ilk yeri alsın diye başlangıç olan ve ölüler arasından ilk doğan O’dur.”

            Bu ayetler, Hıristiyan inancı ve uygulamalarının tek otoriter kaynağı olan Kutsal Kitap’tan alınmıştır. Bunları dikkatlice incelediğimizde İsa Mesih’in, Kilisenin tek Baş’ı olduğunun elçilerin yaşadığı günlere ait bir öğreti olduğu sonucuna vardık. Baş, insan vücudu için ne ise İsa Mesih de Kilise için odur. Nasıl ki bir bedenin iki başı olamaz Kilisenin de iki Baş’ı olamaz - ne Mesih ve Papa, ne de Mesih ve Kral. Bize öyle gözüküyor ki bu konuda bir orta nokta yoktur. İncil’in bize öğrettiğini - Mesih bedenin kurtarıcısı olarak inanlılar topluluğunun başıdır- ya ret ya da kabul etmeliyiz. Biz kabul etmeyi seçiyoruz. “Mesih, inanlılar topluluğunun başıdır” öğretisi, elçilerin yaşadığı günlerde uygulandığını gördüğümüz altıncı ilkedir. $imdi bu ilkenin sonuçlarının neler olduğuna bakalım: Mesih Kilisenin Başıdır ve Kilise’nin üyeleri Mesih’e bağlıdırlar. İsa Mesih’in düşüncelerini, Söz’ünden bağımsız olarak bilebilmemizin olanaksız olduğundan Kilise ile ilgili meseleler, Rab İsa’nın kendilerine verdiği yetkiyle Kilise’de hizmet veren kişilerce idare edilmelidir. Alınan kararlar ve bunların uygulanması dıştan hiçbir gücün altında olmadan yapılıp, Tanrı Sözü’nde açıklandığı gibi Tanrı’nın düşüncesine uygun olmalıdır.

 

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

 

Testin Uygulanması

 

 

 

OKUYUCUNUN bir önceki bölümde sunulan delilleri gözden geçirmesi durumunda aşağıda kısaca özetlenmiş olan ilkelerin Elçisel Kilise zamanında uygulandığının, Tanrısal bir yetkiye dayanarak söylendiği konusunda tatmin olacağını düşünüyoruz:

   (1) Görevliler, topluluğun üyeleri tarafından seçilirdi.

   (2) Gözetmen ve İhtiyar sıfatları aynı şeylerdi.

   (3) Kilise’deki İhtiyarlar çoklu olarak mevcuttu.

   (4) Atama, çoklu olan İhtiyarlar tarafından yapılırdı.

   (5) Kişilerin, İhtiyar heyetine başvurma hakkı vardı. Yönetim         

         yetkisi ise, ihtiyarların toplu olarak kullanabildiği bir yetkiydi.

   (6) Kilise’nin Baş’ı İsa Mesih’ti.

            Bu altı gerçekte belirtilen ilkeler, Kilise yönetiminin temelini oluşturmaktadır. “Topluluksal Seçim”den Mesih’in Kilise’nin Baş’ı olmasına kadar hepsi sırayla bir öncekinden daha önemlidir. Bu sonuçlara, anlaşılmaz bir mantıkla değil, her Tanrı çocuğunun yapması gerektiği gibi basit, açık ve doğal olarak - eğer tersini yapmak için bir sebep yoksa - Kutsal Kitabı kullanarak ulaştık. Ne kadar bilgisiz olursa olsun, kullandığımız bu ayetleri sadece önyargısız bir biçimde inceleyen her okuyucu Elçisel Kilise yönetiminde bu altı ilkenin varlığını görmekte başarısız olmayacaktır.

 

 

 

EPİSKOPAL SİSTEM

 

 

DAHA ÖNCEDEN açıklandığı gibi Episkopal Kilise yönetim sistemi, başpiskoposlar[2], piskoposlar[3], rahipler, başrahipler, diyakonlar[4] ve diğer hizmetlilerden oluşan bir düzendir. Örneklerini ise Roma ve İngiltere Kiliseleri’nde görmekteyiz. İki Kilise de episkopal düzende yönetilmelerine rağmen aradaki tek fark, Roma Kilisesi, Kilisesel otoriteyi Papa’ya, İngiltere Kilisesi ise Krallığa verir. Bu istisnanın dışında iki Kilise, öğretileri ne kadar farklı olursa olsun, Kilise yönetiminin her önemli ilkesinde birbirlerinin aynıdır. Protestan Kilisesi’nin episkopalliği, Roma Kilisesi’ninkinden daha az reddedilmesi gereken bir yönetim sistemi olduğu düşünülür. Buna rağmen, bu tartışmada haksız bir üstünlük sağlamaya ihtiyacımız olmadığından ve böyle bir şey yapmak istemediğimizden, Protestanlığın episkopalliğini elçisel standartla karşılaştırmayı uygun görüyoruz.

            İngiltere Kilisesi’ndeki yargı merkezi, kişilerin kimliğinden bağımsız olarak Parlamento’nun işlemiyle soydan soya geçer. İngiltere ve İrlanda Kilisesi’nin tek üstün başı krallıktır (37 Henry VIII, Bölüm 17). Bu bildiriye inancını belirtmeden hiç kimse o Kilise’nin hizmetinde bir yer alamaz: “Tanrı’nın altında olan majesteleri Kral, dünyasal, ruhsal ve Kilisesel tüm konularda, devletin, sahibi olduğu tüm krallık ve ülkelerin tek ve en yüce otoritesi ve yöneticisidir” (Kanon 36). Başpiskoposlar ve piskoposlar, bulundukları zamanın devlet yöneticilerinin yardımıyla Krla tarafından atanırdı. Bu siyasi yöneticiler ise Parlemento’dan alabildikleri y çoğunluğuyla yerlerini koruyabilen, her türlü farklı dini mevkilerde bulunan kişilerin oluşturduğu topluluktur. Kralın altındaki en yüksek Kilisesel görevliler başpiskoposlardır. Canterbury ve York başpiskoposları olmak üzere bu görevlilerden İngiltere’de iki tane vardır. İrlanda da ise yine Armagh ve Dublin başpiskoposları olmak üzere iki görevli bulunmaktadır. Bu başpiskoposların altında belli sayıda yardımcı piskoposlar ve her piskoposun altında, o piskoposun denetim bölgesi içinde görev yapan rahipleri bulunmaktadır. Bu rahipler kendi bölgeleri içinde yaşayan insanlara dinin gereklerini vaaz edip bu kişilere sorumluluklar dağıttığı gibi aynı şekilde kendilerine de tüm bunlar başkaları tarafından yapılır. Bölge rahipleri bazı durumlarda Kral, diğer durumlarda piskopos veya resmi olmayan bir görevli tarafından ve yine bazı durumlarda  daha da karşı çıkılan bir yöntem kullanılarak atanmaktadır.

            En olumlu ve iyimser haliyle Episkopal Kilise yönetim sistemi Protestant Establishment of England (İngiltere Yerleşik Protestan Kilisesi) örneğinde gördüğümüz şekildedir. $imdi, Elçisel Kilise’de varlığını daha önceden belirlediğimiz yönetim sistemiyle bu sistemi karşılaştıralım.

            Elçisel Kilise’de görevliler, topluluk üyeleri tarafından seçilirken İngiltere Kilisesi’nde başpiskoposlar ve piskoposlar Kral tarafından, bir altta olan rahipler ise ya o bölgeden sorumlu bir piskopos, ya o bölgenin sahibi ya da sivil bir kuruluş tarafından seçilmektedir. Elçisel Kilise’deki insanlar, elçi seçme hakkına sahipken İngiltere Kilisesi’ndeki insanların bir yardımcı rahip bile seçmeye yetkileri bulunmamaktadır.

            Eşçisel Kilise’de piskoposluk ve ihtiyarlık aynı mevkilerdi. Efes Kilisesi’nin ihtiyarları aynı zamanda sürünün gözetmenleriydiler. Ancak İngiltere Kilsesi’nde bu durum farklıdır. Elçisel Kilise’deki bir öğretmen ve topluluğun önderi olan elçisel ihtiyar, İngiltere Kilisesi’ndeki diğer bütün hizmet sınıflarından en çok bir bölge rahibini andırmaktadır. Ancak çok açıktır ki, Kilise’de bir bölge rahibi, bir piskopostan çok farklı konumdadır. Bir rahip kendi bölgesi üzerinde kanunları uygularken, bir piskopos genellikle bir çok rahiplik bölgesinden oluşan bölgeyi yönetir. Birincisi tek bir topluluk üzerinde, ikincisi ise birçok topluluk üzerinde liderlik yapmaktadır. Birincisi, ruhani sınıfın dışındakiler üzerinde yetkisini kullanabilirken ikincisinin, yani bir piskoposun bir grup rahip üzerinde yetkisi bulunmaktadır. Eğer bölge rahibi, elçilerin yaşadığı zamandaki bir presbitere ya da ihtiyara karşılık geliyorsa, çok açıktır ki İngiltere Kilisesi’nde piskoposluk ve ihtiyarlık aynı mevki değildir. İngiltere Kilisesi’nde her ihtiyar, altında bulunduğu piskoposa bağımlıdır. Elçisel Kilise’de her ihtiyar aynı zamanda bir piskopos, yani gözetmendi.

            İngiltere Kilisesi’nde her topluluk tek bir ihtiyarın denetimi altındadır. Bir ikincisi dahil edildiğinde, bu kişi sadece diğeri için çalışan, tüm Kilisesel yargı hakkından mahrum olan bir yardımcı niteliğindedir. Elçilerin yaşadığı zamanlardaki Kilise’de çoklu ihtiyar kavramı bulunmaktayken, incelediğimizde, bu sistemde her Kilise’de bir den fazla presbiterin ya da ihtiyarın varlığının ne çok rastlanan ne de gerek duyulan bir şey olduğunu görüyoruz.

            İngiltere Kilisesi’nde atama işlemi yalnız yüksek rütbeli bir rahip tarafından yapılırdı. Bu sırada diğerlerinin de kendisine katılmasını isteyebilirdi ancak tören sırasında gerekli olan diğerlerinin değil kendisinin varlığıydı. Buna karşılık Elçisel Kilise’de hizmete başlayacak kişilerin ataması ihtiyarlar tarafından el koyma yoluyla yapılırdı.

            Kilise’de nasıl bir sorun çıkarsa çıksın, İngiltere Kilisesi’nde mahkemeler, ya da Kraliçe’nin Özel Konsil’i veya benzeri mahkemelerden başka başvurulabilecek hiçbir otorite bulunmamaktadır. Her hangi bir konuyu elçilerin sözlerine dayanarak karar vermeleri için bir ihtiyar heyetine götürmek, bu mezhepçe bilinmeyen bir uygulamadır. Ancak daha önce gördüğümüz gibi Elçisel Kilise’de meseleler bu yolla çözülürdü.

            Protestant Establishment of England Kilisesi’nde, Kilise’nin başı, Parlamento aracılığıyla, Kraldır. Otuzyedi’nci madde bize Kral ya da Kraliçenin “devletin tüm mülklerinin, Kilisesel ya da sivil, her koşulda tüm yönetim yetkisine sahip” olduğunu söyler. Buna karşılık Elçisel Kilise’de İsa Mesih’ten başka Baş yoktu.

            Bu iki kiliseyi olabildiğince yakından ve dürüstçe inceledikten sonra Elçisel Kilise’de varlığını gördüğümüz altı ilkenin hiçbirisinin İngiltere Kilisesinin episkopal yönetiminde bulunmadığı sonucuna varmayı kaçınılmaz olarak görüyoruz. Bu sebeple, insansal bir sistem olarak çok saygı görmesine; Parlemento aracılığıyla devam ettirilmesine ve aralarında bir çok saygı değer kişinin bulunmasına rağmen bu Kiliseyi yönetim biçimi açısından Elçisel Kilse olarak nitelendirmek için hiçbir sebep bulunmadığı sonucuna varmaktayız. Aforoz edilme tehlikesine rağmen İngiltere Kilisesi’nin yönetim biçiminin Tanrı Sözü’ne uymadığı konusundaki inancımızı açıklamaya kendimizi zorunlu hissediyoruz.*

 

 

 

 

BA<IMSIZ SİSTEM

 

 

KUTSAL KİTABIN herhangi bir konu hakkındaki öğretisinin ne olduğunu kendi açılarından yorumlayıp herhangi düzenli bir sisteme oturtmadıklarından Bağımsızlar tarafından benimsenen Kilisesel düzeni tam ve doğru olarak anlamak biraz güç olmaktadır. Birbirlerinden ayrı olan tüm toplulukların da önemli konularda birbirlerinden farklılık gösterdikleri görülmektedir. Bu sebeple, Kilise yönetimi konusundaki fikirlerini aralırında var olduğu bilinen genel uygulamalardan ve önemli yazarları tarafından kabul edilen ilkeleri inceleyerek anlamaya çalışacağız. Buna rağmen, bütün bu inceleyeceklerimiz bizlere Bağımsız Kilise yönetim sistemini elçisel standartlarla karşılaştırmak için yeterli olacaktır.

            Elçisel Kilse’de, daha önceden de gördüğümüz gibi, topluluksal seçim ilkesi vardı ve Rab’bin elçileri tarafından onaylanmıştı. Bağımsızlar arasında bu ilke olduğu gibi korunmaktadır. Tüm Kilisesel hizmetliler topluluk tarafından seçilmektedir.

            Elçisel Kilise’de gözetmen ve ihtiyar aynı kişilerdi. Bir gözetmenin bir ihtiyar üzerinde hiçbir yetkisi yoktu. Tersine her gözetmen bir ihtiyar ve her ihtiyar bir gözetmendi. Bağımsızlarda da durum aynıdır. Pastörlerden her biri gözetmenin ya da bir ihtiyarın görevini yapar ve hiçbiri diğerleri üzerinde yetki kullanmaz. Elçilerin yaşadığı günlerde olduğu gibi Bağımsızlarda da gözetmen ve ihtiyar aynı görevin iki farklı ismi olarak kabul edilmektedir.

            Elçilern günlerinde Kilise’deki ihtiyarların çoklu olduğunu görmüştük. Bağımsız sistem, bu elçisel ilkeyi uygulamakta başarılı olamamaktadır. Bu tür Kilise yönetim sisteminin ilkeleri arasında ihtiyarların çoklu olması çok nadiren rastlanan bir durum ve böyle bir şeyin uygulanması ise, eğer olursa, çok enderdir. Bağımsızların arasında her Kilise’de sadece bir din adamı - vaiz, pastör - ya da gözetmen, ya da ihtiyar bulunmaktadır. Uygulamada, bu sistem Kilise’de sadece tek bir ihtiyarın varlığına olanak verir. Eğer bir elçi bağımsız bir kiliseye mektup yazacak olsaydı, bu mektubu gözetmenlere ve diyakonlara yazmayı kesinlikle düşünmezdi. Bunun sebebi ise basitçe onlarda, her Kilise’de bir tane gözetmen bulunmasıdır. Altındaki diyakonlarla kiliseyi yöneten tek bir din adamının varlığı, Bağımsız Sistem’in her yerde görülen en başlıca özelliğidir. Elçilerin yaşadığı günlerde uygulamada olan, ihtiyarların çoklu olması ilkesine bu denli ters düşen başka bir sistem yoktur. Bazı Bağımsızlar, elçisel örnekten uzaklaşmalarına mazeret olarak Kilisenin bir den fazla ihtiyarı maddi olarak destekleyememesini göstermektedirler. Elçilerin yaşadığı günlerdeki en fakir kiliselerin bile sahip olduklarının bugün onların en zengin Kiliselerinin karşılamaya güçlerinin yetmemesinin, kendi Kiliseleri ile elçisel Kilise arasında çok büyük bir farklılık yarattığı, saygı değer kardeşlerimizin gözüne çarpmıyor mu? Pavlus ve Barnaba’nın her Kilise’de ihtiyarlar atadıklarını söyleyen Tanrı Sözüdür.

            Elçisel Kilise’nin hizmetlileri görevlerine ihtiyarların el koymalarıyla başlarlardı. Bağımsızlar arasında bu şekilde bir atama gerekli görülmemektedir. El koyma ve dua yoluyla resmen atanmamış, hayat boyu bir Kilise’nin vaizliğini yapmış kişilerin örnekleri görülmektedir. Atama, bu sistemde gerekli görülmez. Onlara göre bu sadece her bireyin kendi zevkine bırakılmış bir olaydır. Eğer vaizliğe yeni seçilen bir kişi, kendisinin bu göreve atanmasını isterse, bu sadece Bağımsızların ilkeleriyle uyuşmayan bir biçimde yapılabilir. Bu kişinin atanması, çoklu bir ihtiyar heyetinden yoksun olan ve bunu yapmaya hiçbir İncilsel hakkı olmayan topluluk tarafından ya da komşu Kilise’nin vaizi tarafından yapılabilir. Bağımsızların temel ilkesi, her topluluğun yönetim için tüm gerekenleri kendi bünyesinde bulundurduğudur. Ancak, böylesine bir uygulamanın, bu ilkeyle tamamen çatıştığını kim göremez? Durum böyleyken, bazı Bağımsızlar çeşitli durumlarda komşu vaizlerin yardımını istemekte, ilkelerine bağlı kalmayı seçen diğerleri ise atamayı hafife alarak, onsuz devam etmeyi seçerler.

            Elçisel Kilise’de ihtiyar heyetine başvurma hakkı bulunmaktaydı. Bağımsızlar arasında buna benzer hiçbir uygulamanın bulunması mümkün değildir.  Bağımsız Sistem, her hangibir heyete başvurmaya kesinlikle izin vermez. Vaizin, diyakonların ya da topluluğun bir Kilise toplantısında verdiği karar her koşulda son sözdür. Kararın taraflı ya da haksız olduğu düşünülse bile tekrar gözden geçirilmesi için kararı verenlerden daha önyargısız ve aydın bir mahkemeye başvurma hakkı yoktur. Kilisenin yargısı, adaleti olduğu gibi yansıtabilir ya da saf beraberlik arzusu veya dinin amaçları altına gizlenmiş birkaç önyargılı ve kötü niyetli liderin fikirlerinden ibaret olabilir. Ancak sorgulama ne kadar yüzeysel, yapılan hata ne kadar derin olursa olsun, bu sistem zarar gören insana bir fırsat vermeyerek, yasayı çiğneyenleri sorumsuz bir güçle donatmaktadır. Her türlü heyetsel kavramı reddedip, ona karşı çıkarak, istedikleri taktirde bu sistem, liderlerin “Kilise’nin zalim hükümdarları” olmalarına olanak sağlamakta ve zarar gören kişinin tüm aklanma olasılığını ortadan kaldırmaktadır. Dr. Wardlaw Bağımsız Sistem hakkında şöyle diyor: “Bağımsız Sistem, her ayrı Kilisenin heyete başvurma hakkı olmaksızın kendi meselelerini çözebilme kabiliyetini ortaya koymasıdır.”* Böylesine bir uygulama bu sistemin en itici özelliğini ustaca saklayan bir yoldur. Çok az kişi bir Kilisenin, temyize gidilmesini önleyecek bir şekilde kendi sorunlarını çözme yeteneğine sahip olduğunu düşüncesine karşı çıkar. Ancak bizim söylemek istediğimiz şey, eğer Kilise bunu yapabilecek bilgelikten yoksunsa Bağımsızlar arasında Kilise dışında bir heyete başvurma hakkı verilmediğidir. Zarar gören kişi böyle bir haktan mahrumdur. Kullanan kişinin sorumlu olmadığı bu yetki  ise bilge olmayan bir şekilde kullanıldığında çok zalimce bir sonuç ortaya çıkar. Bunu engelleyebilecek ve kontrol altında tutacak hiçbir şey yoktur. Antakya örneği bize gösteriyor ki Kilise içerisinde bir anlaşmazlık çıktığında, kişi ya da kişilerin bu sorunu elçilerin yol göstermesiyle çözülebilecek bir ihtiyar heyetine iletme hakkı bulunmaktaydı. Bugün de bir anlaşmazlık çıkması halinde, bu sorunların dışında bulunan ihtiyarlar, eskiden olduğu gibi yine bir araya gelip ellerinde bulunan elçilerin yazılı sözlerine dayanarak tüm önyargıdan ve taraflılıktan uzak olarak bir karar verebilirler. Ancak Bağımsızlar elçisel örneği bu açıdan kabul etmezler. Onların ilkeleri tüm dışsal otoriteyi tanımayı reddedip, her konuda Kilisenin kararının son söz olmasını sağlamak ve zarar gören kişiye ya da kişilere Kilise dışında bir heyete başvurma hakkını vermemektir.

            Elçilerin zamanında Mesih Kilise’nin Baş’ı olarak kabul edilirdi. Söylemekten mutluluk duyuyoruz ki, Bağımsızlar bu ilkeyi tümüyle bugün kabul etmektedirler.

            Karşılaştırmamızın sonunda Elçisel Kilise’nin ilkelerinden üç tanesinin; yani topluluksal seçim, ihtiyar ve gözetmenin kimlikleri ve Kilise’nin başının İsa Mesih olması ilkeleri Bağımsız kardeşlerimiz tarafından tamamen kabul edilip uygulanmaktadır. Ancak diğer üç ilkeyi; yani her Kilise’de ihtiyarların çoklu olması, atamaların ihtiyarların el koymasıyla yapılması ve ihtiyar heyetine başvurma hakkını benimsedikleri bu sistemde göremiyoruz. Bu sebeple, Bağımsız Kilise yönetim sisteminin, İngiltere ve Roma Kiliselerinden çok daha fazla eski çağların sistemine yakın olmasına karşın, Elçisel Kilise örneğini yansıttığının söylenemeyeceği sonucuna varıyoruz.

 

 

 

 

PRESBİTERYENİZM - İHTİYAR HEYETLİ SİSTEM

           

 

GERİYE, PRESBİTERYEN sistemini yasanın ve tanıklığın standardıyla karşılaştırmak kalıyor. Presbiteryen terimi, presbiter kelimesinden türetilmiştir. Çünkü bu tür Kilise yönetiminin başlıca karakteristik özelliği, Kilise yönetiminin ihtiyar heyetine yani Kilise presbiterlerinin ya da ihtiyarlarının oluşturduğu heyete devredilmiş olmasıdır. Ancak diğerlerine yaptığımız gibi bunu da Kutsal Kitabın standardıyla karşılaştıracağız.

            $imdiye kadar bir kaç kere belirttiğimiz gibi topluluksal seçim Elçisel Kilise tarafından kabul edilen bir ilkeydi. Presbiteryenler arasında da bu kabul edilir. Established Church of Scotland (İskoçya Yerleşik Kilisesi) hariç İngiltere ve Amerika’daki tüm Presbiteryen kiliselerinde topluluk üyeleri, Kilise hizmetlilerini kendileri seçerler. Bu ayrıcalık bazen insanlarca yanlış kullanılmıştır. Zaten hangi iyi şey insanların günahı ve sapkınlığı yüzünden bozulmadı ki? Elçisel Kilisenin bize miras bıraktığı, gerçekten İncilsel bir ayrıcalıktır ve Presbiteryenler buna altından daha fazla değer verdiklerini çoğu zaman göstermişlerdir.

            Eski çağda, ihtiyarlık ve gözetmenlik mevkileri aynıydı. Resmi olarak ne bir ihtiyar bir gözetmenin altında, ne de bir gözetmen bir ihtiyarın altındaydı. Presbiteryen Kilisesi’nde de durum böyledir. Her ihtiyar bir piskopos, ya da diğer adıyla, sürünün gözetmeni; ve görevi Tanrı’nın evinde önderlik yapmak olan her gözetmen de bir ihtiyardır.” İki farklı tür ihtiyar bulunmaktadır: Öğreten ve Yöneten ihtiyar. Ancak İhtiyarlık mevkii tektir.

            Elçisel Kilise’nin her topluluğunda ihtiyarlar ve gözetmenler çoklu olarak mevcuttu. Günümüzdeki Presbiteryen Kiliselerinde de durum aynıdır. Toplulukların her birinde ihtiyarlık görevine atanmış bir grup bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi, hizmetin farklı alanlarında, özellikle topluluk eğitimi konusunda hizmet verirken diğerleri dikkat ve ilgilerini en yoğun biçimde Tanrı’nın Kilisesi’nin yönetimine verirler. Öğretim ve yönetim, daha önce de belirttiğimiz gibi aynı görevin farklı kollarıdır. Bu göreve atanan kişilerin teknik olarak bu iki alanda da aynı anda görev yapma haklarının olmasına karşın uygulamada, bir ihtiyarın bu iki alandan yapabileceği en uygun olanı üzerine en çok ilgiyi göstermesinin çok yararlı ve uygun olduğu görülmüştür. Tüm ihtiyarlar, aynı zamanda gözetmenler olarak, Kutsal Kitaba göre, vaaz etmek, vaftiz etmek, Rab’bin sofrasını yapmak ve atama* yapmak konularında eşit hakka sahiptirler. Ancak bu görevler sadece bir ihtiyarın sorumluluğuna verilir ve bu kişiye din adamı denir. Fikir birliğiyle en fazla armağana ve başarıya sahip olan, uygulamaları Kilise’yi en fazla bina edici şekilde yerine getirmeye yeterli olduğu kararlaştırılan kişi seçilir ve bu görev için özel olarak eğitilir. İhtiyarların büyük bir çoğunluğu ise sadece yönetir, hastaları ziyaret eder, Pazar okullarını denetler, dua toplantıları düzenler ve farklı yollarla Kiliseye yararlı olmaya çalışırlar. Presbiteryenlerin bu sebebplerden dolayı Kiliselerinde çoklu ihtiyar anlayışı vardır. Elçilerin yaşadıkları günlerde olduğu gibi, Tanrı Sözü’nde (doktrinde) hizmet vermeyen ihtiyarların yönetimde yer alması gelenekseldir. Önyargısız bir kişi, 1.Timoteyus 5:17’de belirtildiği üzere, eki çağda olduğu gibi bugün de ihtiyarlık görevinin kendi içinde iki büyük bölüme ayrıldığını görebilir. “Topluluğu iyi yöneten ihtiyarlar, özellikler Tanrı Sözünü duyurmak ve öğretmek için emek verenler iki kat saygıya layık görülsün.” Dr. King’in bu konu hakkında söyledikleri, her zeki insan tarafından uygun görülmelidir: “Bu kelimeler, önyargısız bir okuyucuya sadece tek bir anlam ifade edebilir: Topluluğu iyi yöneten ihtiyarlar, özellikle Tanrı Sözünü duyurmak ve öğretmek için emek verenler büyük saygıya layıktır. Açıktır ki, ayet bu şekilde yorumlandığında, topluluğu iyi yöneten ihtiyarların yanısıra sadece birkaçının Tanrı Sözünü duyurmak ve öğretmek için çalıştıkları anlamı çıkmaktadır. Yani, bugün de olduğu gibi yönetici sorumluluğu olan ihtiyarların arasında, Tanrı Sözünü duyurmak ve öğretmek için emek veren ihtiyarlar bulunmaktadır.” . Muhaliflerimizce gülünç ve anlamsız olduğu düşünlse de, bu ünlü bölüm hakkındaki yorumumuzu açıklamayı uygun görüyoruz. Ancak okuyucunun görmesini istediğimiz nokta Elçisel Kilise’de olduğu gibi günümüz Presbiteryen Kilisesinin her topluluğunda ihtiyarların çoklu olarak bulunduğudur.

            Kilise görevlileri Elçisel Kilise’de ihtiyarların el koymasıyla hepsi ayrı ayrı görevlerine atanırlardı. Diğer birkaç kolu ile birlikte Presbiteryen Kilisesi, bu İncilsel ilkeyi tümüyle uyguladını bildiğimiz tek kilisedir.

            Elçisel Kilise’de ihtiyar heyetine başvurma ve yönetim hakkının varlığını görmüştük. Presbiteryenizm’de bu ilke sadece kabul edilmekle kalmaz ama bu sistemin aynı zamanda en ayırıcı özelliklerinden biridir. Topluluk içerisinde herhangi bir ayrılık çıktığında üyeler bu sorunu heyete başvurmadan çözmeye muktedirlerdir. Ancak bunu yapmada başarısız olmaları halinde, yine tüm kişilerin, gerek öğüt gerekse de bir karar verilmesi için meseleyi ihtiyar heyetine götürme hakları bulunmaktadır. Sistemin bilinen en yüksek Kilisesel mahkemesi İhtiyar Heyeti; bir ilin ihtiyar heyetine verilen ad Kurul; ve Genel Kurul ise bir ülkenin ihtiyar heyetine verilen uygun bir isimdir. Genel Kurul, Kurul’un üzerinde yetki sahibidir. Bunun sebebi ise Genel Kurul’un Kurul’dan daha büyük bir heyet olmasıdır. Kilise mahkemelerinin bu şekilde sıralanışının, Presbiteryeizm hakkında hiçbir fikri olmayan arkadaşlarımız tarafından bu sistemin en başlıca özelliği olduğu söylenir. Ancak bu tamamen tesadüfi bir düzenlemedir. Deneyimler sonucu, bu düzenin Kilise’nin birliği ve kuvvetine katıkıda bulunduğu kanıtlanmıştır. Buna rağmen, böyle bir düzen bu sistemin varlığının devamı için kesinlikle gerekli değildir. Kurul, Genel Kurul ya da herhangi bir Kilise mahkemesi olmayan her mezhep, bir mahalli ihtiyar heyeti olması şartıyla bir Presbiteryen bedenidir. Bir topluluğun anlaşmazlıkları çözmesi için başvurabileceği tek bir heyetin olması bile bu elçisel ilkenin korunumu için yeterlidir. Temsilciliğin bu sistemin özelliklerinden biri olduğu açıkça söylenmese de temsilcilik var olan düzenin getirdiği bir sonuçtur. Topluluk tarafından göreve ilk seçildiklerinden itibaren birçokları için işleri yürüten hizmetlilerin bulunduğu bir temsilcilik düzenidir bu. Çünkü her ne kadar tüm ihtiyarlar eşit yetkiye ve ihtiyar heyetinde yer alma hakkına sahipse de, rahatlık açısından hepsinin aynı anda bu yetkiyi kullanmaması kararlaştırılmıştır.  İrlanda Presbiteryen Kilisesi’nde çok eski bir gelenek vardır ve geçen zaman da bu geleneğin avantajlarının görülmesine fırsat vermiştir. Bu geleneğe göre bir öğretimden sorumlu ihtiyar ya da din adamı, bir de yönetimden sorumlu ihtiyar olmak üzere, iki kişi ihtiyar heyetinde sandalye sahibidir. Bu düzenin sonucunda ise temsilcilik ortaya çıkar ve sistem sahip olduğu tüm avantajların rahatlığını yaşar. Ancak, böyle bir düzenin Presbiteryenizmin temel şartı olduğunu söylemek bize göre konuyla ilgili gerçeklere aykırıdır. Eğer heyetin tabanı tüm ihtiyarlara mahkemede bir sandalye verecek ölçüde genişletilseydi bir çok sebepten ötürü bu akıllıca bir davranış olmazdı, ancak sistemin temel ilkelerinden hiçbirini de sarsmazdı. Temsilcilik ve Kilise mahkemelerinin büyükten küçüğe düzenlenmesi ilkeleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, Presbiteryen yönetim sistemi Elçisel Kilse ile aynı olarak topluluğa, ihtiyar heyetine başvurma ve ihtiyar heyetine de Kiliseyi yönetme hakkını verir. Bildiğimiz kadarıyla, Kilise yönetimi açısından başka hiçbir mezhep bu ilkelerin sağladığı ayrıcalıklardan yararlanmamaktadır.

            Elçisel Kilse’de sadece Rab İsa Kral ve Baş’dı. Bu ilke, ondan uzaklaşmakla suçlu olan çok az kişi dışında tüm Presbiteryenlerce kabul edilen ve uygulanan bir gerçektir. Tüm Presbiteryen Kiliseleri, Mesih Kilise’nin tek Baş’ı ve Kralıdır ilkesinin, en değer verdikleri ve onların en ayırıcı ilkeleri olduğunu söylerler. Mezhep olarak Presbiteryenler, hiçbir zaman Kilisenin dünyasal liderlerden bağımsız olarak tüm ruhsal konularda üstün yetkiye sahip olduğunu ve görevlilerin de bu yetkiyi Tanrı Sözü’nde açıklandığı gibi Mesih’in düşüncesine uygun olarak kullanmak zorunda olduklarını savunmuştur. İsa Mesih’in, Kilise’nin Baş’ı olması ilkesine Presbiteryenler her zaman sıcak bir şekilde bağlanmışlardır.

            Detaylı ve sabırlı bir incelemenin sonucu olarak görüyoruz ki, esinlenmiş kişiler tarafından Elçisel Kilise’de oturtulan altı ana Kilise yönetimi ilkesinin tümü Presbiteryenler tarafından kabul edilip uygulanmaktadır. Gerçekten ayrılmadan, dünya üzerinde Kilisesel yönetim açısından aynı şeyin söylenebileceği başka hiçbir mezhep bilmiyoruz.

 

 

 

 

SONUÇ

 

 

$İMDİ, bütün araştIrma ve karşılaştırmalarımızdan çıkan sonuçları değerlendirelim. Tanrı Sözü’nde Kilise yönetimi ile ilgili çok önemli ve iyi tanımlanmış altı ilke bulunmatadır. Bu ilkeler aynı zamanda Rab’bin esinlenmiş elçileri tarafından kurulup organize edilen Kilise’de kabul edilip uygulanmıştır. Var olan tüm Kiliseler elçisel olduklarını iddia ediyorlar. Roma ve Yunan Kilseleri haricinde bunların hepsi, inanç ve uygulamalarının tek yetkili kaynağının Kutsal Yazılar olduğunu söylüyorlar. Ancak İngiltere Kilisesinin episkopal yönetimini Tanrısal Sözün standardıyla karşılaştırdığımızda gördüğümüz gibi bu elçisel ilkelerden bir tanesi bile onlar tarafından kabul edilip uygulanmamaktadır. Bağımsızlar arasında bu ilkelerden sadece üç tanesinin var olduğunu gördük. Geri kalan üç ilkenin bu sistemde hiçbir yerde bulunmamaktadır. Presbiteryenler arasında bu altı ilkenin hepsi kabul edilir ve hepsi Presbiteryen sisteminin başlıca özelliklerini oluşturur. $imdi araştırmaya başlarken belirttiğimiz aksiyomu tekrar hatırlatıyoruz: Yönetim sisteminde elçisel  ilkeleri en fazla oranda bulunduran modern Kilise, yönetim açısından ElçiselKilise örneğine o denli yakındır. Bu aksiyomu çıkan sonuca uygulayalım. Vardığımız sonuca göre Roma ve İngiltere Kiliselerinin episkopal yönetim düzeni elçisel yönetim sistemine direk olarak karşıttır. Bununla beraber, Bağımsızların bu modele daha fazla yaklaşmalarına rağmen elçisel örneği yansıtmakta başarısız olmaktadırlar. Presbiteryen sistemi, Kilise yönetimi açısından tek Elçisel Kilisedir.

            Dünya’daki herhangi bir Kilisenin, eski çağda sergilenen modele her yönüyle benzediğini söyleyebilmekten gerçekten de çok uzağız. Elçisel Kilisenin her yönüyle eşsiz olduğunu görmek fazla düşünce isteyen bir iş değildir. Elçisel Kilise, her yönüyleher yönüyle dünyada bir daha hiç görülemeyecek bir Kilisedir. O Kilise’de, kendilerinden sonra hiç bir kişiye devredilmemiş, doğa üstü güçlerle donatılmış elçiler, peygamberler ve elçisel delegeler vardı. O günlerde, vaizlerin öğretilerini kendi yaptıkları mucizelerle kanıtlamaları ve el koyma yoluyla insanlara Kutsal Ruh’u vermeleri çok rastlanan bir olaydı.  Bazı zamanlar, topluluğun içinde geleceğe bakıp Tanrı’nın düşüncelerini mükemmel bir doğrulukla diğerlerine bildiren birkaç armağanlı kardeş vardı. Elçiler tarafından organize edilen ve tüm diğer Kiliselerin anası olan Kudüs Kilisesi’nin malları ve eşyaları vardı. Kalpleri Rab İsa’nın sevgisinin ile ateşiyle hala sıcak olan insanlar için tüm mallarını satıp elçilerin ayakları altına koymaları çok rastlanan bir olaydı. Tüm elçisel çağ boyunca Hıristiyan tapınmaları için inşa edilmiş umumi hiçbir bina yoktu. Hayat boyu sürdürdükleri hizmetlerini küçük bir mahalle ile sınırlamak yerine her yere gidip Tanrı Sözünü vaaz eden öğretmenler vardı. Bunlar şu ana kadar hiçbir mezhebin sahip olamadığı ya da olması çok zor olan özelliklerdir.

            Yine, Presbiteryen sisteminde bazıları çok önemli olmayan düzenler bulunmaktadır. Kutsal Kitap’ta bu düzenlerin herhangi bir örneğine raslamak zordur. Temsilcilik, yani ihtiyar heyeti toplantılarında bir ya da iki ihtiyarın diğer ihtiyarları temsil etmesi kavramından daha önce bahsetmiştik. Bu düzen, Kutsal Kitap’tan daha çok sağduyu üzerine kuruludur. Böyle bir düzenin amacı, her topluluğun diğerlerinden daha fazla bir etki gücüne sahip olmasını engellemek ve verilen kararların olabildiğince iyi düşünülmüş ve adil olmalarını sağlamaktır. Eğer ihtiyar heyetinde, ihtiyarları doğru bir karara yönlendirebilecek elçilerin bulunmasını sağlayabilseydik her şeyin yolunda gideceğinden emin olurduk ve temsilcilik gibi bir düzeni uygulayamazdık. Ancak insanlık mükemmellikten yoksun olduğu sürece, bu keyfi yetkinin suistimal edilmesinin önlenmesi ve sağlıklı bir şekilde denetim altında tutulması doğru olacaktır. Temsilcilik sistemi dışında bunu başarabilecek ve kişileri güvence altına alabilecek başka hiçbir sistem yoktur. Çıkan anlaşmazlıklarda ihtiyar heyetine başvurma hakkının kullanılabilmesi için Kilise mahkemelerinin büyükten küçüğe sıralanması ilkesinden bahsetmiştik. Bu ilke, mezhebe sadece birlik ve kuvvet değil, açıkça daha birçok avantaj sağlamaktadır. Tüm bunlar şüphesiz faydalıdır ancak Presbiteryenizmin varlığının devamı için gerekli değillerdir.

            Kilise mahkemelerinde yardımcı* kavramının uygulanmasının Presbiteryen sisteme kazandırdığı avantajlardan insanların söz etmesi pek az rastlanan bir şey değildir. Bu tümüyle bir yanlış anlamadır. Öğreten ve yöneten ihtiyarlardan başka hiç kimsenin herhangi bir Presbiteryen Kilise mahkemesinde yer alma hakkı yoktur. Daha önce de gördüğümüz gibi görev bölümleri belli derecede farklı olsa da tek bir mevki vardır ve tüm ihtiyarlar resmi olarak eşittirler. Hiçbir ihtiyar bir yardımcı değildir. İhtiyar olan kişi, ihtiyar heyetinin üzerine el koymasıyla, sürünün gözetmenliğini yapması ve ruhsal sorumlulukları yerine getirmesi için göreve atanmış bir hizmetlidir. Bir ihtiyar, topluluğu temsil etmek için de mahkemede yer almaz. Bir ihtiyar, topluluğu vaizin temsil ettiğinden daha fazla temsil etmez. Her ikisi de topluluk tarafından seçilir ve Kilise’de aynı görevi yerine getirirler. Aralarındaki tek fark eğitim, yaptıkları işler ve aldıkları ödüldür. Çoğu ihtiyarın dünyevi işlerle uğraştığı gerçeği bu düzeni makul kılmaktadır. Ancak hatırlanmalıdır ki geçmişteki hizmetliler de başta bu tür işlerle meşgullerdi. Bir elçi bile, bizlere devamlı hatırlattığı gibi, ellerinin emeğiyle yaşıyordu (Elçilerin İşleri 20:34; 18:3; 1.Kor. 4:12; 1.Sel.2:9; 2.Sel.3:8). Aynı zamanda bu, Pavlus’un Efes Kilisesi’nin gözetmenlerine de tembih ettiği birşeydi: “...böyle emek vererek güçsüzlere yardım etmemiz...” (Elçilerin İşleri 20:35).  Eğer dünyasal işlerde çalışmak ihtiyarlarımızı birer yardımcı yapıyorsa o zaman Efes’in gözetmenleri de, ulusların Elçisi de bir yardımcı idi. Elçisel kurulda kardeşlerin de bulunduğunu (Elçilerin İşleri 15:23) sebep göstererek topluluğun da bu kurulda temsil edilmeye hakkı olduğunu ve hatta ihtiyarlar tarafından temsil edildiğini savunmak boş ve yersiz olur. Çünkü herkesin de çok iyi bildiği gibi hem elçiler hem de kardeşler aynı toplantıda bulunuyorlardı ve biri diğerlerini temsil edemezdi. Her sınıfın kendine özgü yeri ve görevi vardı. İhtiyarlar, Tanrı evini yönetme hakkına sahip olan kişiler olarak Tanrı evinde bulunurlar. Bizim Kilise mahkemelerimizde yardımcı temsilci ya da yardımcı ihtiyar diye hiçbir şey yoktur. Böyle bir isim cahillik yüzünden ortaya çıkmış ve bu görevi küçük düşürmek ve kötülemek amacıyla bugüne dek korunmuştur.

            Diğer taraftan açıkça söylemek gerekir ki, öğreten ve yöneten ihtiyarlar arasında zaman içerisinde çıkan ayrılık yukarıdaki terimlerin açıklandığı bu gülünç Kilisesel uygulamaları teşvik etmiştir. Bu ayrılığın Kilisesel bir sebebi yoktur. Genelde ruhsal armağanların farklılığından kaynaklanmaktadır. En yetenekli ihtiyarlar, başlangıçta vaaz vermekle görevlendirilmişlerdi. Ancak, ilk zamanlardaki armağan farklılığı zaman içerisinde mevki farklılığına dönüşmüştür. Burada Dr. Campbell’in söylediği şu gerçek sözü hatırlıyoruz: “Gücün çok çekici bir etkisi vardır. Öyle ki, buna kapıldığınızda başlangıçta zor algılanabilen farklılık, zaman içerisinde büyüyerek dikkate değer bir ayrılığa dönüşür.”

            Öğretim ve yönetimden sorumlu ihtiyarlar arasındaki ayrılığı desteklemek değil, buna ağlamak gerekir ve olabildiğince kökten yok edilmelidir. Tabi ki bu, öğretimden sorumlu ihtiyarları alçaltarak değil, yöneten ihtiyarları yükselterek ve bu göreve sadece diğer insanlardan ruhsal armağanları açısından farklı, ihtiyarlığın getirdiği yükümlülüklerin bilincinde olan ve Rab uğruna bu sorumlulukları yapabildiğinin en iyisiyle yerine getirmeye kararlı kişileri atayarak yapılmalıdır. Bunun yanında bugün hala bazı kiliselerde var olan diyakonluk yeniden yapılandırılmalıdır. Çünkü Kiliselerde ihtiyarlar dünyasal işlerle sadece esas görevleri olan ruhsal meseleleri gözardı ederek uğraşabilmektedirler. Bu bozukluklar farkına varıldığı taktirde, bunlara çözüm bulunabilir. Çünkü Presbiteryen Kilise yönetiminin sahip olduğu bir çok avantajdan biri de, kendi bünyesinde arıtıcı ve yenileyici bir güç bulundurmasıdır. Bunun aracılığıyla sistemin gerekli ve İncilsel tüm ilkeleri korunur ve uygulamada yararlı olduğu görülmeyen düzen durdurulur ya da ortadan kaldırılır.

            Biz, Presbiteryen Kilisesi’nin her yönüyle Elçisel Kilisenin aynı olduğunu iddia etmiyoruz. Birinde bulunması gerekenler diğerinde, aynı şekilde diğerinde bulunması gerekenler ötekisinde bulunmaktadır. Ancak öğreti ve tapınmada ikisi de aynıdır. Kilisesel yönetim konusunda, tüm ana ilkelerin hepsi diğerinde bulunmaktadır. Bu sözler, gerçeğe bağlı kalınarak, dünya üzerinde başka hiçbir Kilise için söylenemez. Bu sebeple, şu anda var olan tüm Kiliseler arasında Presbiteryen Kilisesinin elçisel örneğe şüphesiz en yakın sistem olduğu fikrindeyiz. Gerçek böyleyken burada sunduğumuz delilleri dikkatlice ve önyargısız olarak inceleyen okuyucular, kanımızca, tatmin olmalıdırlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

Pratik Sonuçlar

 

 

KİLİSE YÖNETİMİNİN elçisel ilkeleri Presbiteryen Sistemin özellikleridir. Diğer Kiliselerin bu ilkeleri kabul etmeyip uygulamamaları, Presbiteryenlerin onlardan ayrı olmalarının ana sebebidir.

            Bağımsız değil de, bir Presbiteryen oluşumun en önemli sebebi, Bağımsız Sistemin yapamadığını, yani korumayı başaramadığı elçisel yönetim ilkelerini Presbiteryenizmin korumuş olmasıdır. Bu sebeple, Presbiteryenizm, Bağımsız Sistemin hiçbir zaman sahip olamayacağı birlik, uyum, kuvvet ve İncilsel desteğe sahiptir. Episkopal düzenin elçisel ilkelerden yoksun olduğu gerçeği, sistemin diğer maddelerinde ya da uygulamalarında ne tür değişiklikler yapılırsa yapılısın, aydın ve vicdanlı tüm Presbiteryenleri bu sistemden uzak tutmalıdır.

            Eğer bizim ayırıcı ilkemiz elçisel ve önemli değilse, Presbiteryenizm sadece saçmalık değil, çok büyük bir saçmalıktır. Bununla kalmayıp, aynı zamanda diğerlerinden kendimizi ayırarak Tanrı’nın Kilisesi’nde gereksiz bölünmeler yaratmış oluruz. Eğer bu sistemin özelliklerinin, yanlış ve önemsiz sonuçlardan çıkarılan doğrular olduğunu görürsek, inanlı birliğini daha büyük boyutlarda göstermek için ilkeleri, Kutsal Kitaba bizimkilerden daha uygun ve önemli olan bir kardeş mezheple olabildiğince çabuk birleşmek için elimizden geleni yapmalıyız. Ancak diğer taraftan, eğer bizim ilkelerimiz doğru oldukları kadar önemlilerse Tanrı’ya ve Kilise’ye karşı olan sorumluluğumuz gereği bu ilkeleri açıkça belirtip, örnekleyip, korumamız ve tüm dünyanın dikkatine sunmamız gerekir.

            Presbiteryenler, bu sorumlulukları yerine getirmeyi biraz ihmal ediyor gibi gözüküyorlar. Mezhep olarak kendi ilkelerimizden vazgeçip Episkopal ya da Bağımsız Sisteme kayma gibi bir arzumuz olmadığı gibikendi ilkelerimizi de öğretmeye ya da yaymaya çalışmıyoruz. Kilisesel sistemimizin ismini ve karakterini bu ilkelere dayandırarak, dünyaya bunun çok önemli olduğunu söylüyor gibi görünüyoruz ancak vaaz kürsüsündeki çekingenliğimizle çok önemsiz oldukları kanısındaymışız izlenimini veriyoruz. Bu konudaki tavrımız bu açıdan kararsız ve belirsizdir. Bir elle bina ediyor, diğer elimizle yıkıyoruz. Belirli bazı ilkelerden bahsettiğimizde kendimizi diğerlerinden ayırıyor ancak bu ilkeleri kürsüden öğretmeyi düşündüğümüzde, bunları Müjde’nin mesajıyla uyuşmayan, zorlama öğretiler olarak görüyoruz. Diğerlerinden ayrı olmamız, Kilisemizin özelliklerine ciddiyet yüklemektedir. Bu özellikleri insanlara duyurmayı unutmamız ise insanların aklında Kilisemizin özelliklerinin hiçbir ciddiyeti veya farklılığı olmadığı düşüncesini derinleştiriyor veya ortaya çıkarıyor.

            Bu ilkelerden haberdar olan çok az kişi, ilkelerimizin vaaz kürsüsünden çok nadiren öğretildiğini inkar etmeye kalkışacaktır. Yıllar boyu farklı şehir ve ülkelerdeki farklı Presbiteryen Kiliselerine gittim. Hiçbir zaman Mesih’in Müjdesini ve Hıristiyan ahlakının inceliklerinin büyük bir sadakat ve bazen kaydadeğer bir etkiyle öğretildiğini görmediğim olmadı. Üç kilometrelik bir alan içinde bir Presbiteryen Kilisesi bulunmayan hiçbir yerde şu ana dek tapınmamış olmama rağmen, tek bir vaaz dışında, hiçbir zaman insanların neden Episkopal Sisteme değil de Presbiteryen Sisteme dahil olmaları gerektiğini duymadım. Hayatları boyunca Presbiteryen kiliselerine gitmiş ama hiçbir Pazar Presbiteryen Kilise Yönetiminin tek bir ilkesinin bile açıklanıp öğretildiğini duymayan insanlarla tanıştım. Elçisel Kilise’de bu çağın ürettiği en güçlü savunma ve uygulama olan İhtiyar Heyetine başvurma hakkı, vaaz kürsüsünün hakkında sessiz kaldığı gerçeklerden biridir. Kitaplarının önsözünde iki yazar şu gözlemleri yapıyorlar: “Presbiteryenizmin özellikleri hakkında Kuzey İrlanda’da bir topluluğa dört Pazar arka arkaya vaaz vermiş bir kişi var mıdır, Bay Boyd? Bu konu hakkında tek bir Pazar konuşmuş olan bir kişininismini verebilir mi? Bu sorunun yarattığı sıkıntıyı giderecek tek bir örnek bile veremeyeceğinden eminiz.” Bütün bunlara saygıdeğer bazı istisnalar çıkabilir ancak yine de Kilise yönetim sistemimizin öğretilmesi genelde az raslanır ve modası geçmiş olduğunun düşünüldüğü inkar edilemez. Atamalar sırasında, ilkelerimizin anlatılması bile, eski adetlerden kalma, modern zamanların liberalliğiyle uyumsuz bir fazlalık olarak görülmeye başlanıyor. Gerçeği söyleyerek komşularını kızdırmaktan korkan ve ne pahasına olursa olsun onlarla iyi geçinmeyi isteyen insanlar, Presbiteryenizim böyle durumlardaki uygulamalarının kaldırılmasını ya da bununla aynı kapıya çıkan başka bir uygulamayı, yani, herkesi memnun edecek şekilde bunların hafifletilmesini isterler. Nadiren, ilgisizliğimizin oluşturduğu ortamlarla, kendisini sistemimize saldıracak kadar güçlü gören bir kişi çıktığında, Presbiteryen ilkeleri basın aracılığıyla savunulur. Sonra bir Presbiteryen savaşçı, savaş giysilerini giymiş vaziyette tartışma alanına atlar. Bir hamle yapmadan önce, kendisini müdafa ettiğini söyler ve halk üzerinde böyle bir zorlama yaptığı için onlardan özür diler. Bu davranış başka bir deyişler şu anlama gelir: “Eğer şartlar beni kışkırtmasaydı bu gerçekleri söyleyerek dünyayı rahatsız etmezdim.” Burada yaptığım dürüst açıklamalar okuyucuyu, yazarın gösterdiği bu samimi gayreti,  kişisel üzüntüsünün bir ifadesi olarak algılamaya ve yazarın düşünüşünün en keskin darbelerini de mezhepler arası çekişmenin zehirli okları olarak görmeye hazırlamaktadır.

            Bu suçlu sessizliğin sebepleri çeşitlidir. Presbiteryen oluşumuzdan utandığımızı düşünmüyorum ama öyle değilmişiz gibi gözükmüyor. Buna rağmen, gerçek şu ki bazı pastörler dikkatlerini, Presbiteryenizmin diğer mezheplerden ayrı oluşunun sebepleri gibi büyük önem taşıyan bir konuyu topluluklarına anlatmaya ve öğretmeye yöneltmiş durumdalar. Bu konu hakkında öğrenilmesi gerekenler, her Presbiteryen tarafından, uygulamaların tutarlılığı ve mezhebin varlığının devamı için gerekli ve önemli görülmelidir. Presbiteryen ilkelerine koyu bir biçimde bağlı olmanın yobaz bir tavır olduğu ve Protestan dinin her formunun eşit derecede doğru ve Hıristiyanların desteğine layık olduğu şeklinde günümüzün çok yanlış olan popüler bir müjdesel öğretisine kabaca karşı çıkmak olarak algılandığı için, diğer kişiler tüm bunlara sessiz kalıyor. Ancak vaaz kürsüsünün bu konu hakkında sessiz kalmasının, hizmette çok raslanan esas sebebi ise ayırıcı ilkelerimizin Kutsal Kitap’ta çok açık olarak görüldüğü ve bu yüzden Presbiteryenizmin halk içinde savunulmasının gereksiz olduğu düşüncesidir. Bu, eminim ki, çok büyük bir yanılgıdır. Gerçekten de Presbiteryen ilkeleri açıkça İncil’de bulunmaktadır ancak unutulmamalıdır ki, bir kimseye çok açıkça görülen bir şey diğeri için karanlıkta olabilir. İş dünyasında çok iyi çalışan insan aklı, Tanrı’yla ilgili konularda ağır çalışır ve ruhsal konularda doğru bakış açılarına erişmek için her adımda yardıma ve yönlendirilmeye ihtiyacı vardır. Müjdenin, İncil’de Presbiteryenizmden daha açık bir şekilde anlatıldığı kanısındayım. Buna rağmen çocukluklarından beri İncil ile yakından ilgilenen kişilere, işi bu Müjde’yi vaaz etmek olan vaizlere ve dünyayı din konusunda bilgilendirmeye çalışmış yazarlara rastlamak çok kolaydır. Ancak, bu kişilerin hepsi aynı şekilde Mesih’in Müjdesinin ana ilkelerine yabancıdır. Bir vaizin bir Kilise topluluğunu İncil’de Müjde’yi keşfetmeleri için yalnız bırakmasının yanlış olduğu gibi aynı şekilde bu kişilerin Presbiteryenizmin araştırılmasında yardımsız bırakılması akıllıca değildir. Bilgi yönünden bizden daha ileride olan bir kişi, birkaç dakikada bize Kutsal Kitabın herhangi bir bölümünde yatan anlamı açıklayabilir. Biz ise bunu daha önce birçok kez okuduğumuz halde neden bu kadar güzel ve doğru bir şekilde algılayamadığımızı düşünürüz. Eğer Kilise yönetimi, Tanrı Sözü’nün bir parçasıysa, bu konuya vaaz kürsüsünden hakkettiği öneme layık bir yer vermek her sadık din adamının görevidir. İnsanların özellikle bu konuda bir din adamının yardımına ihtiyacı vardır. Çünkü Kutsal Kitapta elçisel sistem ile ilgili bölümlerin bir araya toparlanması, gerçeklerin karşılaştırılması ve sonuçların çıkarılması çıkarılması gibi çok dikkat ve çaba isteyen bir iş ile çok az insan yardım olmaksızın uğraşmak için istekli olacaktır. Bu görev, Kutsal Ruh tarafından çağrılıp, Söz’de ve doktrinde hizmet vermek üzere topluluk tarafından seçilmiş kişinin değilse kimindir? “Vaiz’in dudakları bilgiyi barındırmalı, insanlar da yasayı onun ağısında aramalıdırlar.”

            Vaaz kürsüsünün, Presbiteryen Sistem’in ayırıcı ilkeleri hakkındaki sessizliğinin sebebi her neyse üzücü sonuçları her gün görülmektedir. İlkelerimizi biraz bilen akıllı insanlar bilgilerini İncil’den ve kitaplardan almışlardır. Çok nadiren bu bilgileri vaaz kürsüsünden edinmişlerdir. Bunun yanında bu ilkelerden haberi bile olmayan kişiler, bu ilkeleri açıkça ihlala ederek yaşamaktadırlar. Kalabalıklar Kilise’yi doldurur çünkü çocukluklarından gelen bir alışkanlıktır bu. Presbiteryen Sistem’in ayırıcı ilkeleri hakkında oturup, düşünüp, Tanrı Sözü’nü araştırdıktan sonra inandıkları gerçeklerle tatmin olduklarından değildir. Doğuştan ya da alışkanlıktan Presbiteryenlerdir. Çok nadiren inanç sonucu bu konuma gelirler. Kendi Kiliselerinde uygulamada bulunan yönetim ilkelerinin, diğerlerinin tersine elçisel olduğu öğretilmemektedir. Bunları bilmeyen Presbiteryenler, Protestan Kiliselerinin kendi sistemleriyle aynı derecede doğru olduklarını düşünürler. O kişilere göre Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli Kilise yönetim sistemlerinin hepsi eşittir ve aralarında bir fark olduğunu söylemek bağnazlıktır. Bu tür düşünceler özellikle, geleneklerini olduğu gibi sürdürmeye çalışan zengin Presbiteryenler arasında artık o kadar normal olmuştur ve sık rastlanırki hiçbir tepki almaz. Presbiteryen ilkelerini Tanrısal esinin bir parçası olarak görmeleri öğretilmemiş kişilerin varlığı üzücüdür. Aynı şekilde, her Protestan inanç biçiminin eşit derecede İncilsel olduğuna; elçisel ilkelerin Kilise’de sadece alışkanlıktan devam ettirildiğine veya bu ilkelere değerli bir vaize olan bağlılık yüzünden sahip çıkıldığı fikrini kuvvetlendiren ortamlarda bulunan kişilerin varlığı çok sevindirici birşey değildir. Bu gibi kişiler, dünyasal ve geçici arzularını tatmin etmek, üstlerini hoşnut etmek ve intikam hislerini kuvvetlendirmek amacıyla Presbiteryen Kiliselerinden ayrılır ayrılmaz bu ilkeleri bir kenara fırlatıp atmaya hazırdırlar.

            İlkemizin pratik değerlerinin ve İncilsel gerçeğin bilinmemesi, şüphesiz ki Presbiteryen topluluğunu Kilisesine karşı daha fazla soğutmuştur. Roma Katolik, Methodist ve Baptist Kilisesine mensup bir kişi kendi kilisesinin dünyadaki en iyi ve en saf Kilise olduğunu düşünürken, bir Presbiteryen çoğu zaman her hangi bir Protestan Kilisesinin en azından kendisininki kadar iyi olduğu kanısındadır. Kuzey İrlanda’da mezheplerin üye kazanmak için yaptıklarına güç veren inanç budur. Bazı küçük mezhepler Protestan Kiliseleri arasındaki farkların hiçbir önemli sonuç doğurmadığı izlenimini halk arasında yaymak için gayret ederler. Bunu yapmak onlar için çok önemlidir. Böyle bir izlenimin yayılmasından kaybedecekleri az fakat kazanacakları çok şey bulunmaktadır. İçlerindeki her din adamı Müjdesel birliği dürüst bir şekilde desteklemek gibi yoğun bir görevi olduğunu bilir. Bazı istisnalar dışında, episkopal rahipler de muhalifleri arasında aynı hissi yaymak için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar. Çünkü bu, onlara episkopal sistemin elçisel sistem olduğu hakkındaki düşüncelerini Presbiteryen ailelere daha özgürce açıklama fırsatı verir. Zamanlarının zeki kişileri olarak bilirler ki bir Presbiteryen aklı, iki Kilise arasında hiçbir fark olmadığı fikriyle iyice doldurulduğunda şu soru kısa bir süre içinde akıllarına gelecektir: “Neden hiçbir şey için böyle bir bedel ödeyeyimki? Neden ayrı bir Kilise’yi destekleyerek üzerimize bu kadar tepki çekelim? Neden Yerleşik Kilise’ye katılmayalım?” Eğer bu mezheplerin insanları kendi inançlarına geçirmeye çalışmaları bizi sinirlendiriyorsa kendimizden başka suçlayacak kimse yok. Eğer biz kendi ilkelerimize sadık kalsaydık, bizim insanlarımız da bize sadık kalırdı. Yarım yamalak bilgilendirmemizin sonucunda Presbiteryenizme olan kayıtsızlık, diğer mezheplerin istedikleri zaman çıkıp bize saldırmalarına olanak vermiştir. Bu da bazılarımızın birliğini ve beraberliğini etkilemiştir. Bu olay, İrlanda Presbiteryen Kilisesi’ni öyle bir av alanına dönüştürmüştür ki, bir Papa yanlısı içeri girmeye cürret edemezken Protestan maskesi altında bir avcı istediği gibi avlanıp, cantasını avlarla doldurabilmektedir. Aramızdaki düşüncesiz insanlar ara sıra avcının tuzaklarına düşüyorsa suç bizimdir. Geçmiş hatalar üzerinde faydasız pişmanlık duymak yerine Presbiteryen aklıyla daha yeni ve iyi bir şekilde iletişim kurma yollarını aramak daha iyi olacaktır. İçinde bulunduğumuz hizmetin istediği an bunu yapabilme gücü bulunmaktadır. Başka hiçbir mezhebin rahipleri, böylesine akıllı bir topluluk üzerinde sahip oldukları yetkiyi boşa kullanmaz. Krallığın din adamları genel kurulda bir araya gelirler.  Bazı büyük gerçekleri dinleyicilerinin kalplerine yazmak için, bir deha, Genel Kuruldaki bu pozisyonunu kullanarak, ülkenin en uç köşesinde bile hissedilebilecek bir ilkenin yayılmasına hız kazandırabilir. Gençler gibi, orada bulunan her bir dinleyici kuvvetli bir savaşçının elindeki oklara benzer. Kurulda açıkça belirtilen ilkeler ve fikirler, görev sahasına göre her hizmetliye iletilir ve bu kişi ilkeleri uygulamaya geçirir. Makul aralıkllarla krallığın her kısmına yayılmış bulunan din adamlarımız, kendi özel bölgelerinin merkezleri konumundadır. Bu kişiler, akıl açısından en yüksekten en alçağa kadar toplumun tüm kesimleriyle ilişki içerisinde bulunur; halka açık olarak yılda bir ya da iki kez vaaz verir; ailelerle özel olarak evlerinde bir araya gelir; halk toplantılarına katılır; gençlerin eğitimine başkanlık yapar; gazete, magazin ve diğer çeşitli yollarla insanların kalplerine ve düşünüşüne ulaşırlar. Bu durumun bizlere, insanları, iyi ya da kötü bir şekilde etkileyebilmek için büyük fırsatlar verdiğini söylemek gereksiz bile. Kendi topluluğumuzdaki insanların düşüncelerine şekil verip, onlara dışarıdaki toplum hakkında belli fikirler kazandırmak bizim gücümüz dahilindedir. Bu iki ilkeyi krallığın hizmetine daha derinden oturtmak için sadece bu ilkeler hakkında hemfikir olup, gayret ve istekle savunmalıyız. Akıllıca yönlendirildiği taktirde Presbiteryen hizmetinde, tüm ulusun dini fikirlerinde devrim yapabilecek güçte potansiyel bulunmaktadır.

            Tüm bunları söyledikten sonra, toplumun düşüncesini Presbiteryenizmin lehine çevirebilmek için zor ve yeni bir cephede mücadele vermemiz gerektiği çok açıktır. Unutulmamalıdır ki, Müjde’nin hizmetlileri olarak bizlere çok önemli bir emanet bırakılmıştır. Bu emanetin getirdiği sorumluluklar, herkesin kendisine verilmiş olan kısmını elinden geldiğinin en iyisini yaparak, işleyip geliştirmesiyle yerine getirilebilir. Başka konularda gösterilen gayret, bu alanda yapılan hataları kapatamaz. Din adamlarımız, şimdi olduğu gibi Müjde’yi sadakatle vaaz etmeye ve imandaki istikrarı korumaya devam etmelidirler. Çünkü bunlar olmadan dinsel huzura kavuşulamaz. Diğerlerine aşılamaya çalıştıkları saf ahlakı kendi hayat ve karakterlerinde örneklemeye; mümkünse topluluğa olan ilgilerini ikiye katlayıp her ailedeki bireylere Müjde’nin mesajını götürmek için hiçbir zorluktan kaçmamaya; hastaları ziyaret etmeye; acı çekenleri rahatlatmaya; bilgisizleri bilgilendirmeye; fakir ve baskı altında olanların hislerine ortak olmaya; misyonları teşvik etmeye; amacı iyiliği ve doğruluğu teşvik etmek olan tüm etkinliklere yardım elini uzatmaya devam etmelidirler. Eğer, Presbiteryen sistemin ayırıcı ilkelerini kürsüden ya da özel olarak insanların zihinlerinde daha derine oturtmaya çabalamazsa, ne Kilise’ye ne de kendilerine hizmet etmediklerini bilmeleri gerekir. Hiçbir şekilde, bütün bunların Mesih’in Müjdesi’nin yerini alması gerektiğini söylemiyorum. Ancak, inancımıza göre bunlar Tanrısal esini tamamlayan konulardır ve Mesih’in sadık hizmetkarları olarak bunları insanlara öğretmek bizim görevimizdir. Her hangi bir mezhebe acı ve Hıristiyanca olmayan bir ruhla, sistematik olarak saldırılması gerektiğini söylemiyorum. Ama bana öyle gözüküyor ki, eğer bir vaiz sadece güzel şeyleri vaaz eder, topluluğunda gördüğü yanlışları söylemeyerek kötülüğe sebebiyet verir, mezhepçi ve yargılayıcı gözükmemek için kasıtlı olarak gerçeğin bir kısmını iletmezse Tanrı’nın hizmetkarları olmaktan çıkar, insanın hizmetkarları olur. Yerleşik Kilise’den ayrı kaldığımız sürece, bu Kilisesel varlığı koruyup, temelleştirme sebeplerimizi Presbiteryenlere daha detaylı bir şekilde anlatmak her zaman amacımız olacaktır. Karşı oluşumuz, insanların cehaletine değil, zekasına dayanmalı. Bu şekilde herşey daha matıklı, istikrarlı ve her zaman olduğundan çok daha kuvvetli olacaktır. Bir din adamına olan kişisel bağlılık, topluluğu Kilise’ye bağlamak için çok zayıf bir bağdır. Çünkü ölüm ya da ayrılık bu bağı her an koparabilir. Deneyimlerin gösterdiği gibi, gelenekten, eskiden beri bağlı olmaktan ya da kişisel uyumdan doğan bağlar bazı olaylarda yeteri kadar güçlü olsalar da, kopması zor bağlar değildir. Geri kalan tek şey, topluluklarımıza Tanrı Sözü’nün bir kısmını oluşturan ilkelerimizin Tanrı’nın tüm halkı için değerli olması gerektiğini öğretmektir. Onları peryodik olarak Presbiteryenizmin ne olduğu hakkında bilgilendirmeliyiz. Her din adamı bunu istediği kadar yumuşak yapabilir ancak sadakat ve sağlamlıkla yapmalıdır. Bu kişi, içeride yapılanlara karşı olan insanların çıkardıkları homurtulardan, ya da dışarıda büyük tepki gösteren düşmanlardan etkilenip amacından sapmamalıdır. Çünkü bilmelidir ki, doktor acıyan yere dokunduğunda hasta en çok bağırır. Bu kişi, temsilcisi olduğu ilkelere inandığından ve bu ilkelere kalpten bağlı olduğundan emin olmayan tek bir kişi bile bırakmamalıdır. Ayırıcı ilkelerimizin küçük ve önemsiz şeyler olduğu düşüncesini yayacak girişimlerden kaçınmalıdır. Tanrı’nın görkemini kendi yollarıyla iletmeye çalışan diğer Hıristiyanlara karşı gelmeden, büyük ve önemli dediğimiz ilkeleri sistematik olarak reddeden kişilere ne yardım etmeli ne de desteklemelidir. Kendisine bağnaz denmesinden korkmamalı. Çünkü bağnaz, belirli ilkelere sahip olan ve istikrarlı yaşamıyla bunlara bağlılığını gösteren kişiye dünyanın taktığı kötü bir addan başka nedir ki? Kısace amacımız, ismen Presbiteryen olmuş tüm insanları, inanarak Presbiteryen olmuş kişilere dönüştürmektir.

            Günümüzde Presbiteryen ilkelerine karşı, ılık ve kötü bir kayıtsızlık vardır. Buna bir çözüm bulunmalıdır. Bunun için bildiğim en iyi yol, tüm halka ya da öözel olarak kişilere Presbiteryenizmin gerçekten ne olduğunun Tanrı Sözü’nden öğretilmesidir. Eğer ilkelerimizi dünyanın hafızasından silmel gibi bir kötülüğe girişecek olsaydık, bu işi başarabilecek en iyi yol, bu ilkeleri vaaz kürsüsünden hiçbir zaman duyurmamaktır. Ama eğer insanların bu ilkeleri öğrenip, onlara değer vermelerini istiyorsak ilk önce biz bunları öğrenmeli ve değer vermeliyiz. Eğer zihinlere her hangi bir ilkeyi çakma ve bu ilkelerin “baş kurul tarafından çakılmış çiviler” olmasını istiyorsak, onlara çekiçle vurmaya devam etmemiz gerekiyor. Doğal olarak, vaaz kürsüsünden gelen ve basında çıkan fikir ve düşünceler dünyaya amaçsızca sunulmaz. Başlangıçta pekçok insan bundan hoşlanmayabilir. Ancak ileride, yargıları olgunlaşmış kişilerin bile görüş açılarını değiştirecek; bu fikri düşünmeye açık zihinleri büyük azimle güçlendirecek; gittikçe büyüyen dalgalarla uzaklara yayılacak ve sonunda toplumun ortak düşüncesi halini alacaktır. Vaaz kürsüsü, dini gerçeklerin yayılması için uygun yerdir. Nasıl tohumlar sonbahar rüzgarlarıyla savrulup, toprağa ekilir ve insan çabası olmadan köklenirse, aynı şekilde hatanın da dünyaya yayılması için bir güç sarfedilmesi gerekmez. Ancak, gerçek çok nadiren yanlız başına ilerler. İnsan kalbinin buna karşı hiçbir doğal isteği yoktur. Cehalet ve önyargı gerçeğin ilerlemesini her adımda engeller. Tüm dünyaya yayılması için itici bir kuvvete ihtiyacı vardır. Dikenler kendi kendilerine büyürler ama bir çiçek, bahçivanın gösterebileceği tüm ustalık ve ilgiyi ister. Yanlışlar, insan kalbinde yardımımız olmaksızın aşama aşama köklenir. Ancak gerçek, onu ekip sulayacak ve güneş ışığında tutacak bir el ister. Tüm diğer şeyler arasında, dini gerçekler doğal insan aklına en az çekici gelenleridir. Buna rağmen, böyle bir gerçeğin bu dünyada, kürsüden vaaz edilip güç almadan nasıl varlığını koruyabildiğini ben de bilmiyorum. Doğru zamanda ve doğru yerde ilkelerini açıkayıp örnekleyen; diğerlerini bu ilkelere inandığı ve onlara değer verdiği konusunda tatmin eden bir kişi er ya da geç kendi görüşünü savunan öğrenciler kazanmaya başlayacaktır. Ancak belli bazı görüşlere sahip olduğunu söyleyen, fakat devamlı bunlar hakkında susan bir insan, bu görüşlere olan bağlılığının içtenliği konusunda şüphe çeker ve hiçbir öğrenci kazanamaz.

            Eğer Presbiteryenizmin, evrensel Kilise’nin dini olmasını istiyorsak, ilkelerine yakından ve adanmış bir bağlılık gösterdiğimizi bilmelerini sağlamalıyız. İki fikir arasında bocalamamalı, birine bağlanıp diğerinden etkilenmemeliyiz. İsmen Presbiteryenler gibi ılık ve karışık olmamalıyız. $imdi istikrarsızlık ve şüphe zamanı değildir. Ancak karar, güç ve hareket zamanıdır. Presbiteryenizm devamlı ilerlemelidir. Mezhep olarak, her saat, ilgilenmemiz gerekenler ve amaçkarımıza nasıl konularına girerek duraklıyoruz. Bu koşullar altında kararsız ve hareketsiz kalmak, mezhepsel ölüme yol açmaz ise, büyük bir tehlike yaratmaktadır. Krallıkta sahip olduğumuz her vaaz kürsüsü bu konuda acil olarak harekete geçmelidir. Mezhep olarak eğer Tanrı gerçeğine sadık olacaksak, ayırıcı ilkelerimizi gururumuz ve şerefimiz olarak öğrenmeli, öğretmeli ve vaaz etmeliyiz. İnancı terketme konusundaki düşüncelerin başını çekmek; Presbiteryenizmi ilerletip, Hıristiyan kardeşlerimizin dikkatlerini onun Kutsal Kitaba uygunluğuna ve dinçliğine yönlendirmek; arkadaşlarımızın bizi izlemesini ve düşmanlarımızın bizden kormasını sağlamak istiyorsak bu ilkeleri insanlar onları alfebenin harfleri gibi bilene ve isteksiz dünya bunları zorla dinleyene kadar öğretmemiz gerekmektedir. Özel ilkelerini duyurup, öğretmeyi unutan bir Kilise, böyle bir dünyada sadece acı çekerek yaşar. Kendi evlatları ona karşı soğuk olur ve topral olduğu zaman arkasından ağlayacak pek az kişi bulunur. Ama ilkelerini insanoğlunun kulağına yüksek sesle bağıran bir Kilise’yi hiçbir güç ya da müdahele durduramaz. Birçok acı düşmanları olacaktır. Kendisinden nefret eden birçok kişi olacaktır ancak onu seven, hatta onun için ölebilecek birkaç da dostu olacaktır. Her yerden ona karşı konuşulabilir ancak Tanrı gerçeğine sadık kalarak dünyayı ayaklarına getirebilecek birçok kutsala ve kendisi uğruna ölen kişilere sahip olacaktır.

            Sonuç olarak Presbiteryenlere söylemek istediklerim şunlar: Bu küçük kitap, İhtiyar Heyetli Kilise yönetim sisteminin dayandığı İncilsel gerçekleri ve diğer mezheplerden ne kadar fazla elçisel olduğunu bilmeniz için sizin adınıza tüm dünyaya gönderilmiştir. Ben başlangıçta, bu konuyu kişisel ilgim ve kanaatim için çalışmaya başladım. Sonraları bana çok açıkça ve ikna edici olarak gözüken bir dizi bulgunun böylesine tartışmalı bir konuda, benim gibi, Mesih’in düşüncesini bilmek isteyen endişeli kimselere yardımı olabileceğini düşündüm. $u anda bağlı bulunduğum Kilisesel yönetim biçiminin orijinde tanrısal olmadığı sonucuna varabileceğimi düşündüğümden, araştırmaya endişeli olarak başladım. Bu şüpheler genel olarak, Bağımsız yazarların akla yatkın ve güvenli iddialarından ortaya çıktı. Bu sebeple Kutsal Kitaba kendim bakmadan onların palavralarına kulak vererek Presbiteryen olmayı bıraktığımı söylemek istiyorum. Ancak ben hiçbir zaman bir kimseye efendi demedim. Dini konulardaki düşüncelerimi sadece Tanrı Sözü’nü okuyarak oluşturdum. Işığı, kaynağıda aradım.Tanrısal Ruh’un yönlendirmesini istedim. Direk olarak Tanrı Sözü’ne gittim. Bir bölümü diğerleriyle karşılaştırarak elçisel ilkelere ulaşmaya çalıştım. Var olan tüm Kilisesel sistemleri İncil’in yanına getirdim ve Tanrısal Söz’ün ışığında inceledim. Önemli herhangi bir İncil ayetinin veya düşüncenin dikkatimden kaçmaması için Presbiteryenizme karşı yapılan en mantıklı saldırıları okudum. Episkopal ve Bağımsız Sistemleri onların en yetenekli savunucularının yazdıklarından okuyarak çalıştım. Sonuç olarak, eminim ki, Episkopal Sistem bütünüyle insan yapımıdır. Baştan sona kadar her ilmeği insan tarafından dokunmuşturi. Bağımsız Sistem ise, tatmin oldum ki, Presbiteryenizmden farklı olmasına karşın çok hatalı ve bozuk değildir. Ancak bir kişinin orada “eksik olanları düzenlemesine” ihtiyacı vardır. Aynı şekilde tamamen eminim ki, İhtiyar Heyetli Kilise yönetim sistemi Elçisel Kilise’de uygulanan düzene diğerlerinden çok daha fazla yaklaşmaktadır. Bu Kilisesel yönetim sisteminin lehine olan maddelere hakkıyla değinmek için çok uzun bir kitap yazmak gerekir. Ancak çoğu zaman uzun kitapların sıkça yazıldığı ve nadiren okunduğunu göz önünde bulundurdum. Sorunun direk olarak köküne inerek kendi kararlarınızı kendinizin vermenize imkan sağlayacak İncilsel gerçekleri size göstermek istedim. Okumaya zaman bulabilmeniz için kısa ve öz olmaya; herkesin anlayabilmesi için basit yazmaya çalıştım. Anlaşılması zor bir mantık kullanmaktan ve derin tartışmalara girmekten özellikle kaçındım. Tanrı Söz’ünde bulunan bu kou hakkındaki gerçekleri sizlere göstererek, okuyucunun kuyudan kendi suyunu kendisnin çekebilmesi için elinden tutp o saf kaynağa yönlendirmeye çalıştım. $imdi sizleri, burada sunduğum delilleri atüm açılardan incelemeye davet ediyorum. Eğer bir bölümü yanlış alıntı yapmış, bir gerçeği yanlış aktarmış, her hangi bir tanıklığı saptırmışsam bunları belirleyin. Uygulayabileceğiniz en adil ve dürüst biçimde bu mantığı en sert testlerden geçirin. Tanrısal Söz’deki ifadelere hakkettikleri önemi verin. Enim ki, Kilisesel yönetimin tüm elçisel ilkelerinin Presbiteryen Kilisesi’nde bulunduğu konusunda benimle hemfikir olacaksınız. Töreleriyle çocukluğumuzun iç içe geçtiği; şimdi cennette olan arkadaşlarımızın, duvarları arasında kurtuluş yolunu öğrenip önemli hayat dersleri aldıkları; geçmişinde kendisi için ölmüş kişilerin bulunduğu o Kilise’nin doktrinin ve tapınmasının olduğu kadar yönetim sisteminin de Tanrı Sözü’ne dayandığını kabul etmek tabi ki size kalmış birşey. Tüm bunlardan tatmin olmuş olarak, onu içten ve istikrarlı olarak desteklemek; tapınmalarına katılmak; öğretilerini almak; yararlı olmanız için size sağladığı değişik bölümlerde görev almak sizin sorumluluğunuzda. Presbiteryen olmadan Hıristiyan olunabildiği gibi, Hıristiyan olmadan da Presbiteryen olmak mümkündür. Emin olun ki, bu ikisini birden olmak en iyisidir. Mesih’in kurbanlığı canlarınızın sığınağı olsun. Önemli ve önemsiz, Tanrı Sözü’nün her gerçeğine sıkıca bağlanın. Size karşı gelen hataları teşvik etmeyin. Presbiteryen ilkelerine bağlılığınızı açıklamaktan kaçınmayın. Mesih’e olan sevginiz, doğru ve istikrarlı yaşamınız, Tanrı’nın kutsallarını eskideki daha iyi olan günlerde diğerlerinden ayıran karektere ulaşmak için en içten çabalarınızı gösterin. “İyi işler yapmaya gayretli, özel insanlar” olun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EK - 1

 

 

Westminster İnanç Açıklaması

 

 

BÖLÜM 31 - KURALLAR VE KONSEYLER

 

 

I. Kilisenin daha iyi yönetilmesi ve bina edilmesi için kurullar ve konseyler adı verilen heyetler oluşturulmalıdır. Kiliselerin gözetmenleri ve diğer önderleri, Mesih’in kendilerine yok etmek için değil bina etmek için vermiş olduğu güçle bu heyetleri  oluşturmalı ve kilisenin yararı için bunların içinde yer almalıdır. *

 

II. Bu kurulların ve konseylerin amacı, iman ve vicdan konularındaki çelişkileri belirlemektir. Tanrı’ya toplu ibadet kurallarının daha iyi düzenlenmesi, kilisenin daha iyi yönetilmesi, yalnış yönetim şikayetlerine kulak verilmesi bu heyetin amaçları arasındadır. Bu konularda Tanrı Sözüne uygun olan hükümler verilir ve kararlar alınır. Bu sonuçlara yalnızca Söz’le uyum içinde olduklarından değil, Söz’de belirtilen yetkilerle alındıklarından, saygıyla boyun eğilmesi gerekir.

 

III. İster genel, isterse daha özel olsun bütün kurullar ve konseyler, elçisel dönemden beri hatalar yapmışlardır ve hala da yapabilirler. Bu yüzden bunlara mutlak iman kuralları ya da uygulamaları gözüyle değil, iki konuda da yardımcı olabilecek araçlar olarak bakılmalıdır.

 

IV. Kurullar ve konseyler kilise ile ilgili olmayan hiçbir konuya el atmamalıdır; sivil konularla ve kamu işleriyle uğraşmamalıdır. Yalnızca hükümet tarafından talep geldiğinde, olağandışı konularda öğüt niteliğinde yardım yapılabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EK - 2

 

 

İleri Okuma İçin

 

 

 

Westminster İnanç Açıklaması, Bölümler 25, 30 ve ayrıca The Form of Presbyterial Church Government (Free Presbyterian Publications).

 

Thomas Witherow, “The Form of the Christian Temple” (Hıristiyan Tapınağının Biçimi).

 

James Bannerman, The Church of Christ (Mesih’in Kilisesi) (İki Cilt) (Banner of Truth).

 

R B Kuiper, The Glorious Body of Christ (Mesih’in Görkemli Bedeni) (Banner of Truth).

 

Iain Murray (ed.), The Reformation of the Church (Kilise’nin Reformasyonu) (Banner of Truth)

 

Thomas M’Crie, The Unity of the Church (Kilisenin Birliği) (Presbyterian Heritage Pub.)

 

R. L. Dabney, “Prelacy a Blunder” (Episkopal Sistem, saçmalık!), Tartışmalarda: Evangelical and Theological (Müjdesel ve Teolojik), Cilt 2 (Banner of Truth)

 

 

 

 



* ^braniler 2:12 ile Mezmurlar 22:22-25’i kar>&la>t&r&n&z.

 

** Bu el yazmalar&n&n yazar&n tahmin etti%i kadar do%ru olmad&%&na inanmak için çok önemli deliller vard&r. Örnek olarak (Pickering, The Identity of the New Testament Manuscripts, Thomas Nelson Publishers, revised edition 1980) adl& eseri inceleyiniz.

 

** $imdilik bu sadece varsay&lmaktad&r. ^leride ispatlanacakt&r

 

[1]  Kilise Tarihi Seminerleri. Seminer 4, 3. Bask&. Londra, 1824

 

 

** bak. Dean Alford

 

** ya da “piskoposdan”

 

** Çevirmenden not: Elçilerin ^>leri 20:28 ve Fil. 1:1’in Türkçe çevirisinde iki ayette de “gözetmen” kelimesi kullan&lm&>t&r. Bu ayetlerin ^ngilizce çevirisinde ayetlerin her birinde farkl& kelimelerin kullan&lm&> olmas&na kar>&n bu kelimeler orijinal metinde bulunan ayn& kelime kökünden türetilmi>lerdir.

 

** History of the decline of the Roman Empire, 15. Bölüm

 

[2] ya da ba>gözetmenler

 

[3] ya da gözetmenler

 

[4] ya da hizmet görevlileri

 

** 1603 y&l&nda Kral’&n onay& ile kabul edilmi> ve 1852’de Prayer-Book ve Homily Society taraf&ndan tekrar bas&lm&> olan (Constitutions and Canons Ecclesiastical) Anayasa ve Kilisesel Kanonlar No.VIII >öyle demektedir: “^ngiltere Kilisesi yönetiminin, majestelerinin alt&nda, ba>piskoposlar, piskoposlar, ba>rahipler ve di%er görevlilerden olu>tu%unu kabul etmeyen herkimse, H&ristiyan kar>&t&d&r ve Tanr& Sözü’yle çat&>maktad&r. Böyle ki>iler aforoz edilmeli ipso facto, ve tövbe edene kadar ayn& durumda b&rak&larak, böylesine büyük hatalar yapt&%& için halk önünde azarlanmal&d&r.”

 

** Dr. Wardlaw, Congregational Independency, sayfa 232. Glasgow, 1848

 

** Anla>&lmal&d&r ki, Presbiteryen Kilisesi’nde bu gibi dinsel uygulamalar& sadece, hizmet görevine ^htiyar Heyeti taraf&ndan atan&p yetki verilmi> ki>iler yönetebilirler.

 

.  King, op. cit., sayfa 115.

 

** layman: Resmi olarak din adam& olmayan ancak Kilisesel uygulamalarda yard&m eden kimse.

 

** ^skoçya Kilisesi ba>tan beri bu maddenin baz& bölümlerinin yönetim aç&s&ndan oturmam&> ve belirginle>memi> kiliseler için yaz&ld&%&n& dü>ünmü>tür.

 




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.