http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

 

Elçisel Kilise

The Apostolic Church

 

 

HANGİSİ?

 

 

Thomas Witherow


 

 

İçindekiler

 

 

 

 

1. SORUNUN AÇIKLANMASI         ...         ...         ...         ...         ...         sayfa   1

            Kilise Kelimesinin Anlamı    ...         ...         ...         ...         ...                     5

            Kilise’nin Yönetimi    ...         ...         ...         ...         ...         ...                     8

 

2. ELÇİSEL İLKELER          ...         ...         ...         ...         ...         ...                     11

            Birinci İlke      ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     12

            İkinci İlke         ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     14

            Üçüncü İlke     ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     16

            Dördüncü İlke...          ...         ...         ...         ...         ...         ...                     17

            Beşinci İlke    ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     18

            Altıncı İlke       ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     21

 

3. TESTİN UYGULANMASI ...         ...         ...         ...         ...                     24

            Episkopal Sistem     ...         ...         ...         ...         ...         ...                     24

            Bağımsız Sistem       ...         ...         ...         ...         ...         ...                     26

            Presbiteryenizm - İhtiyar Heyetli Sistem     ...         ...         ...                     28

            Sonuç ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...         ...                     30

 

4. PRATİK SONUÇLAR       ...         ...         ...         ...         ...         ...                     33

 

    EK  1  - Westminster İnanç Açıklaması - Bölüm 31       ...         ...                     40

    EK  2  - İleri Okuma İçin ...            ...         ...         ...         ...         ...                     41

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

 

Sorunun Açıklanması

 

 

 

HIRİSTİYAN  olduklarını söyleyen kişilerin dinde gerekliler ve gereksizler gibi bir ayırım yapıp, daha sonraki bir sınıfa ait olan herhangi bir gerçek ya da öğretinin çok da önemli olmadığını ve bu yüzden de uygulamada kolayca ihmal edilebileceğini söylemeleri çok rastlanan bir olaydır. İnsanların büyük bir çoğunluğu düşüncelerini güven üzerine oturturlar. Düşünmek, araştırmak ve tartışmak zahmetine katlanmak istemezler. Kendilerini bu araştırma derdinden kurtarmak ya da kabul edilemez herhangi bir gerçeğin üzerlerine yaptığı baskıları uzaklaştırmak için uyguladıkları en kullanışlı yöntem o sorunlara şöyle bir tavırla yaklaşmaktır: “Bu konu kurtuluş için gereksiz; bu yüzden bu konuyla az ilgilenmeliyiz.”

            Eğer böyle bir ayırım yapılırsa bundan çıkacak sonuç çok tehlikelidir. Tanrısal esinle gelen bir gerçeğin kurtuluş için gereksiz, bu nedenle önemsiz olduğunu; bunu benimsemek ya da göz ardı etmenin bize kalmış birşey olduğunu söylemek, Hıristiyanlığa büyük zarar verecektir. Peki, kurtuluş için gerekli olan şeyler nelerdir? Tek bir Tanrının varlığı; tüm insanların günahkar olduğu; Tanrı Oğlunun çarmıhta suçluların günahlarının bedelini ödemek için öldüğü ve her kim Rab İsa Mesih’e iman ederse kurtulacağı gerçekleri değil midir? Yaşamları sırasında İncil’in temelini oluşturan bu gerçeklerden biraz fazlasını bilen kişilerin şu anda cennette olduğuna inanmak için yeteri kadar delil bulunmaktadır. Eğer bu gerçekse, diğer hiçbir Tanrısal gerçek, kurtuluş için gerekli sayılamaz. Ama eğer esinlenen diğer gerçekler sadece gereksiz oldukları için önemsizlerse, Tanrı Sözü de büyük çoğunlukta önemsizdir. Çünkü Kutsal Kitabın büyük bir kısmının öğretisi insanoğlunun sonsuz mutluluğu için kesinlikle gerekli olmayan konulardan oluşmaktadır. Temel gerçeklerin sayısının daha da fazla olduğunu farzetsek bile durum yine değişmeyecektir. Bir kişinin “gerekli” diye nitelendirmekten hoşlandığı şeylerin önemli olduğuna kendisini bir kere ikna etmesi durumunda imanının temelini oluşturan öğretilerin bir kısmını, sayıları ne olursa olsun, önemsiz diye gözardı edecektir. Kutsal Yazıların sadece çok küçük bir kısmı dışındaki herşeyi bir kenara itecektir. Böyle bir kural İncil’i tahrif etmez ise de, büyük bir kısmına “önemsiz” damgasını vuracaktır. Esinlemenin tümü değer ve saflık bakımından altındır. Ama böyle bir kuralın varlığı bu altının değerini yitirmesine sebep olacaktır.

            Kutsal Yazılar’daki her söz insanın kurtuluşu için gereksiz olsa bile farklı önemli konular için çok gereklidir. Eğer öyle olmasaydı Tanrı Sözü’nde kendisine iyi bir yer bulamazdı. İnsan bilgeliği Tanrısal esinin her parçasını detayı ile anlamakta yetersiz kalabilir ancak sonsuzluk bize onun hiçbir kısmının gereksiz olmadığını gösterecektir. Tüm Kutsal Yazı yararlıdır. İçinde yazılı bir gerçeğin insanın kurtuluşuyla ilgisi olmayabilir ama Tanrı’nın başka bir yüce ve lütufkar amacına hizmet ediyor olabilir: Kişisel rahatımız, hayatımızda bize yol göstermek, kutsallıkta gelişmemiz ve en önemlisi Tanrısal gerçeğin bütünlüğü için gerekli olabilir. Rab’bin yasası mükemmeldir. İncil’den en önemsiz gibi görünen gerçeği çıkarıp attığımız taktirde Rab’bin yasası artık mükemmel olmayacaktır. Mimarlıkta, duvardaki bir catlağı kapatan maddenin köşe taşına göre önemsiz bir işlevi vardır. Ama mimar bizlere birinin olduğu kadar diğerininde önemli bir hizmetinin olduğunu ve binanın dayanıklılığını ve bütünlüğünü sağlamadaki görevini yerine getirdiğini söylüyor. Gemi yapımında, gemiyi birarada tutan vida ve civatalar geminin gövdesini oluşturan meşe tahtalara ya da çam direklere kıyasla önemsizlerdir. Ama geminin sağlamlığına ve yolcuların güvenliğine olan katkılarını tümüyle ortaya koyarlar. Hıristiyanlık sisteminde de, Tanrı’nın, İncil’de yer almasını uygun gördüğü her gerçek, küçük ya da büyük, konum itibarıyla önemle yerleştirilmiştir ve belli bir konu için gerekli bilgiyi içermektedir. Gerçekten de  kurtuluş için gerekli olmayan bir gerçek olsa da değersiz olarak nitelendirilmeyi hak etmez.

            Hepsi aynı derecede önemli olmasa da, her Tanrısal gerçek önemlidir. İncil’in en basit sözü, ölümsüz bir varlık için deha bir insanın söylediği en yüce sözden daha fazla ilgi çekicidir. Birinin gösteremediğini diğeri kendi içinde taşır - Tanrı onayının damgası. Biri bize cennetten gelir, diğeri ise içeriğini dünyadan alır. Kutsal Kitap, Tanrı’nın her insana özel olarak gönderdiği Sözüdür. Bu gerçekler de Tanrı Sözü’nün bir parçasını oluşturduğundan bizler için özel bir önemi vardır. Diğeri ise sadece, bizleri ve ihtiyaçlarımızı anlayamayan insan aklının ürünüdür. İnsan kaynaklı her gerçek, Tanrı hakkındaki en önemsiz gerçeklerle karşılaştırıldığında tüy kadar hafif kalmalıdır. Her Hıristiyanın imanı, bu karanlık dünyada yolumuzu bulabilmemiz için Tanrı’nın adımlarımıza ışık olarak gönderdiği Sözü’nde şerefli bir yer tutan her şeye ulaşıp, onları anlamaya çalışmalıdır. Ayrıca, bu kitabın kaderi, diğer tüm kitaplar gibi yok olup gitmek değildir. Yer ve gök ortadan kalkabilir ama Mesih’in sözleri yok olmayacaktır. Sonsuzluğun damgası İncil’deki tüm ayetlere vurlumuştur. Tek başına bu gerçek, onun her satırını önemli kılmaya yeter.

            Bu gözlemlere dayanarak Kilise yönetimi hakkındaki düşüncelerimizi ortaya koymanın doğru olacağına inanıyoruz. Çok az insan Kilise yönetimi hakkındaki doğru bakış açılarının kurtuluş için gerekli olduğunu söyleyecek kadar iler gider. Ancak bu,  öneminin küçümsenmeye çalışılması halinde günaha sebebiyet verecek bir konudur. Kutsal Yazılar’da konuşan Kutsal Ruh, bu konudan bahsetmektedir. Reformasyon’dan bu yana Hıristiyan dünyası bu konuda düşünce olarak ikiye ayrılmıştır. Bu konu hakkında “doğru” ya da “yanlış”tan etkilenmeden kendimizi hiçbir mezhebe dahil edemeyiz. Bu konu hakkında kabul ettiğimiz görüşler, Hıristiyan inancı ve uygulamaları konularındaki fikirlerimizi etkileyecektir. Önümüzde böylesine gerçekler varken, Yeni Antlaşma Kilisesi’nin yönetim biçimini kurtuluş için gerekli olarak görmesek bile, bunun önemini küçümseme özgürlüğünü kendimizde bulamıyoruz.

            $u anda Hıristiyan dünyasında varlığını gördüğümüz farklı Kilise yönetim biçimleri şunlardan bir ya da birkaçının oluşturduğu sınıfa girer: Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli Sistem. Bu terimleri kırıcı olmak amacıyla değil ama  kendi sistemlerini en iyi açıklayan kelimeler olarak kullanıyoruz. Episkopal türü Kilise yönetimi Yunan Kilisesi, Roma Kilisesi ve İngiltere Kilisesi’nde örneklerini gördüğümüz başpiskopos, piskopos, başdiyakon, diyakonlar ve hiyerarşiye bağlı olarak diğer Kilise yetkililerinden oluşur. Bağımsız sistemin ayırıcı ilkesine göre her ayrı topluluk Mesih’in altındadır ve dıştan hiçbir yetki altında değildir. Ancak kendi bünyesinde, yani Kilise görevlileri ve üyelerinin, yönetim için tüm gerekenleri bulundurduğu Kilise yönetim sistemidir. Bu sisteme örnek olarak Congregationalists ve Baptists verilebilir. İhtiyar Heyetli Kilise yönetim sistemi ise Session, İhtiyar Heyeti, Kurul veya Genel Kurul biçiminde presbiterler ya da ihtiyarlardan oluşan Kilise yönetimi türüdür. Buna örnek olarak İrlanda, İskoçya, İngiltere ve Amerika Presbiteryen Kiliseleri verilebilir. Bu üç tür Kilise yönetim biçimi şu anda Hıristiyanlık dünyasında en yaygın olanlardır. Aslında, diğer tüm organizasyonlar ve tüm Hıristiyan topluluklarının kabul ettiği yönetim biçimleri isimlerini saydığımız bu sistemlerin birkaçının biraz değiştirilmişi veya bunların bir karışımından oluşmaktadır.

            Çok kısa bir inceleme, bu üç sistemin karakteristik özelliklerinin birbirlerinden geniş ölçüde farklı olduğunu görmemizi sağlayacaktır. Sadece bu kadarla kalmayıp, Episkopal Kilise yönetim türünün tüm ana ilkeleriyle İhtiyar Heyetli türe ve Bağımsız türün ise diğer iki sisteme karşı olduğu görülür. Bu da şunu gerektirir ki, birbirinden bu denli farklılık gösteren bu üç formun hepsi aynı anda doğru olamaz ve aydın, vicdanlı kişiler tarafından eşit olarak desteklenemez. Kendiliğinden açıkça görülür ki iman ve uygulamaların kaynağı olan Tanrı Sözü bunların hepsini onaylayamaz. Çünkü Tanrı Sözü kendisiyle hiçbir zaman çelişmez ve kendisiyle çelişen sistemleri de onaylayamaz. Bu üç sistemden bir tanesi Kutsal Yazılar’da açıklandığı kadarıyla Tanrı isteğine diğer ikisinden daha yakın olmalı. Bunlardan hangisinin daha yakın olduğunu bulmak ise her Tanrı çocuğunu derinden ilgilendiren bir konu olmalıdır. Tüm insanların yanında, bir Hıristiyan, gerçeği seven bir kişi olmalıdır. Bir Hıristiyan eğer Gerçeğin Sözü’nün bu sistemlerden hangisi hakkında tanıklık ettiğini bilebilse, bunu tüm gücüyle destekleyip diğerlerini teşvik etmeyeceği varsayımını yapmak yanlış değildir. Eğer bir insan aradaki bu farkı görüp, sadece insandan kaynaklanan öğretileri Tanrısal olduğunu bildikleriyle eşit değerde görüyorsa, Hıristiyanlığını bir kenara koysun ve gerçeğe bağlılığa çok değer veriyormuş gibi davranmayı bıraksın. İsa Mesih’in dini, onun ruhunu yanlış kavramamız dışında, bu yolu kabul eden herkesi gerçeği yalana, doğruyu yanlışa, iyiyi kötüye tercih etme yükümlülüğü altına sokar. Bizim bu iki sisteme aynı saygıyı gösterip ikisine de eşit desteği vermekle ayartılmamız Hıristiyanlığın ilk gereklerinden birini hiçe saymak olur. Bu dünyada bir Hıristiyan’ın etkisi çoğu zaman pek fazla değildir. Ancak bu her neyse, gerek kendi kabiliyetleri gerekse zamanı, parası, entellektüel gücü olsun Tanrı’ya karşı bunlardan sorumludur. Her zaman gerçeğe karşı değil, gerçeğin tarafında olmalıdır.

            Peki, yaygın olan bu üç çeşit Kilise yönetim biçimlerinden hangisini seçip, desteklemek bir Hıristiyanın görevidir?

            Bu çok büyük önem taşıyan bir sorudur. Çan kulesini dikip kapılarını açan her yeni Kilise için bu sorunun cevabını düşünmeye zorlanırız.  Ama itiraf edilmelidir ki, Hıristiyanların çoğunluğu çok ilginç olan bu konu üzerinde hayatları boyunca bir saat bile düşünmezler. Çoğu insan atalarının onlar için bir Kilise seçmesine izin vermekle yetiniyor; sebebini bilmeden ve umursamadan her Sebt günü büyük büyükbabalarının adımlarında Tanrı’ya tapınmaya gidiyorlar. Aile bağları, eğitimleri  ve alışkanlıkları ile bağlandıkları Kilise’nin Kutsal Kitabın otoritesinden ne kadar yoksun olduğunun ortaya çıkması olasılığı ve farkında oldukları hataları ile kişisel zevklerinin kendilerinde uyandırabileceği olası rahatsızlıklar yüzünden, bazı kişiler Kiliselerini sorgulamaktan çekiniyorlar. Sorgulama ruhunun bu konu hakkında büyük oranla ölü olmasının önemli bir sebebi ise vaaz kürsüsünün Kilise yönetimi konusunda neredeyse ya da tamamen sessiz kalmasıdır. Bu konu hakkında elimizdeki borozan, anlamsız bir ses değil genel olarak hiçbir ses vermez. Eminiz ki, tüm mezhepler içerisinde çok az din adamı bu konu hakkında “sizlere Tanrı öğütünün bütününü duyurmaktan hiç geri kalmadık” diyebilir. Dikkatleri, özel olarak içerisinde Kilise yönetimi ile ilgili kuralların yer aldığı Kutsal Kitap bölümlerine yönlendirilmeyen insanlar, bu konu üzerinde düşünmeye hiç vakit ayırmıyorlar. Bunun sonucunda da, erkek ve kadınlardan oluşan büyük kitleler bu konu ve hatta kendi mezheplerinin özellikleri hakkında ciddi bir bilgisizlikle yaşıyorlar. İnanıp emin olarak değil, doğuştan Episkopal, Bağımsız ya da Presbiteryenler. Tüm Kilise yönetim biçimlerini eşit olarak doğru sayıyorlar, ki bu da tüm bu biçimleri aynı ölçüde değersiz saymakla birdir. Yine bu konu üzerinde kesin bir fikirleri yoktur. Bu yüzden de topluluksal bilgilendirmenin noksanlığında koşulların verdiği eğitimle kendi dünyasal amaçlarını ya da kişisel rahatlarını en iyi şekilde tatmin eden her hangi bir sistemle yahut sistemsiz bir biçimle uyuşmaya hazırlardır. İyimser bir yargıyla Hıristiyan olarak nitelendirebileceğimiz birçok kişi, doğuştan ya da şans eseri üyesi oldukları mezheplerine ya kör bir bağlılıkla ya da günahkar bir umursamazlıkla bağlıdırlar. Rekabet içinde olan Kilise yönetim sistemlerinin temsilcileri, her köyde bulundukları halde insanlar mutlu bir kaygısızlıkla bir Kilisenin çan kulesinin diğer insanlara çağrıştırdığı sorudan - Bunlardan hangisi doğru? - hiçbir zaman rahatsız olmadan hayatın yorucu yolunda yavaş yavaş ilerlerler.

            Çeşitli Kilisesel yönetim sistemleri arasında seçim yapma hakkını kullanarak başka bir topluluğa bağlanmak üzere bir Kilise topluluğundan ayrılan çoğu kişi bu seçimlerini, akıllı bir Hıristiyanı etkilememesi gereken şeylerden etkilenerek yapıyorlar. Yargıyla değil duygularla yönlendiriliyorlar. İlk olarak bir mezhebin önde gelen ilkelerini ve o mezhebin bilinen standartlarını ayırıp, bu ilkeleri Tanrı Sözü’nün ışığında incelemiyorlar. İnsanoğlunun büyük bir çoğunluğu ilkeleri araştırmak ve onları tartmak için yeterince entellektüel değildir. En azından bunları yapmak zahmetine katlanmıyorlar. Karalarını verirken büyük bir insanın güvenilirliğinden; ahlaki yönden kendilerini kanıtlamış bazı kişilerden ya da bulundukları yerdeki önderin dindarlığı ve güzel konuşmalarından; belkide önemsiz bir duygusal bağlılıktan veya küçük bir kazançtan; rütbe ya da bu dünyada moda olan şeylere olan sevgilerinden yahut bunlar kadar düşük ve bayağı şeylerden etkileniyorlar. Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli sistemlerin birbiriyle rekabet içinde olan bu iddialarının hangisinin doğru olduğuna bunun gibi testlerle karar vermek çok saçma olur. Büyük kişilerin güvenirliğine göre deneyin! Bu üçü arasından, hayatlarının son saatine dek onu desteklemiş değerli kişilerin uzun bir kataloğunu size veremeyecek hiçbir mezhep yoktur. Ahlaklı kişilere göre deneyin! Bu sistemlerden herhangi birinin beraberinde getirdiği sorumluluklar üzerinde devamlı çalışan ve onun gölgesi altında dinlenen mükemmel kişilerin uzun bir listesini size veremeyecek hiçbir sistem bulamazsınız. Eğer, bu sistemlerden hangisi insanları bilgilendirmeye yeterli derecede dindar ve kabiliyetli kişiler çıkarır diye sorarsak, hepsinin vaaz kürsülerini dolduran böyle insanların çok fazla olduğunu görürüz. Daha da fazla araştıracak olursak, tüm hafta boyunca Rab’bin bahçesinde bir arı gibi çalışan, Sebt günü geldiğinde Tanrısal Söz’ün tatlı öğretilerini istekli kalabalıklara duyuran, Kutsal Kitabı çok iyi bilen ve çok iyi vaaz etme yeteneği olan bir görevliyle beraber, yolun karşısında aynı mezhebe bağlı, acınacak halde tembel ve yıl boyunca boşluğa mahkum olmuş birisine rastlamanın çok ender olmadığını görürüz. Ne kadar herkes tarafından kullanılırsa kullanılsın, Kilisesel sistemleri bu tür testlerle değerlendirmek bizlere güvenilir ve kesin sonuçlar vermez.

            Kanımızca, günümüzde yer tutan Kilise yönetim sistemlerinin iddiaları arasında bir seçim yapmanın çok daha tatminkar bir yolu vardır. O da, bu sistemlerin kendilerine özgü kurallarını Tanrı Sözünün belirlemiş olduğu standartla test etmektir. Tanrı Sözü, bir Hıristiyanın, bu konu kadar diğer konularda da sorumluluklarının ne olduğunu göstermek için yeterlidir. Çünkü o, Tanrısal Yazarı tarafından bizlere iman yolunda olduğu kadar uygulamada da yol göstermek üzere planlanmıştır. İncil, bizlere bu konu hakkındaki fikirlerimizi oluşturmak için kendine özgü yollar gösterir. Günümüzden binsekizyüz yıl önce kurulmuş bir Kiliseden bahseder. Bu Kilisenin kurucuları Tanrı yetkisine dayanarak hareket eden elçiler ve peygamberlerdi. Kilise’nin orijinal yapısı ile ilgili tüm gerçekler İncil’de korunmaktadır. Bundan başka bir yerde korunan herşey sadece kulaktan dolma ve gelenektir. Elçilerin yaşadıkları günlerde var olan Kilise’nin tarihi, öğretisi, tapınması ve yönetimi hakkındaki gerçekleri göz ardı edilemeyecek bir doğrulukla Kutsal Yazılar’da okuyoruz. Esinlenmiş kişiler tarafından kurulan Kilise’nin yönetim ilkeleri, eminiz ki, Tanrı’nın onayına sahipti. Öğretide olduğu kadar yönetimdeki bozulmalar da çok erken zamanlarda başladı. Ama elçilerin yaşadıkları günlerdeki Kilise, daha sonraki tüm evrelerde olduğundan daha saftı. Bu sebeple, gerçeğe ulaşmak için uygulayabileceğimiz en açık yol günümüz Kilisesel yönetim sistemlerini Kutsal Yazılar’da bizelere gösterilen model ile karşılaştırmaktır. Tanrısal orijinale en yakın benzerliği gösterenin kendisi de büyük bir ihtimalle Tanrısal olacaktır.

            Var olan Kilisesel yönetim sistemlerini yakından destekleyenler böylesine bir teste karşı çıkmayacaklardır. Dünya üzerinde kendisinin ilk zamanlardaki modele benzediğini yüksek sesle duyurmayan bir Kiliseye çok ender rastlanır. Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli Kiliselerin herbiri kendilerinin gerçek Elçisel Kilise olduğunu iddia eder. Bu mezheplerin her biri Rab’bin öğrencileri tarafından kurulan Kilise’de olan aynı doktrin, tapınma ve yönetim biçimini muhafaza ettiklerini söylerler. Bunlardan bir tanesini - Kilisesel yönetim hakkında olanı - onların seçtiği yöntem ile inceleyeceğiz. Tüm önyargılardan kendimizi arındırarak, bu soruyla ilgili her konuda Tanrı’nın isteğini bilmek arzusu ile ve nereye olursa olsun Kutsal Kitabın yönlendirmesine bağlı kalmaya kararlı olarak yasaya ve onun tanıklığının önüne geliyoruz. Bu önemli konu hakkındaki öğretilerini görmek için birlikte İncil’e bakalım. Çok ayrıntılı bir inceleme sonucunda Kilise yönetimi hakkında kesin hatlarla çizilmiş belirli bir temel bulunamazsa Episkopal, Bağımsız ve İhtiyar Heyetli sistemlerin eşit olduğu - hiçbirisinin Tanrısal yetkiye dayanmadığı - sonucuna varmamız gerekir. Böylece hangi sistemi destekleyeceğimiz, kendi isteğimize ve rahatımıza göre belirleyeceğimiz bir konu olur. Diğer taraftan Kutsal Yazılar’da Kilise yönetimi konusunda büyük temellerin var olduğunu görürsek, bu ilkelerin ne olduklarını açıkça belirttikten sonra Tanrı’nın bu konu hakkındaki düşüncesine ulaşmış, ve bir mihenk taşı keşfetmiş olacağız. Bu da bizlerin, var olan sistemlerin değerlenini anlamak ve her birinin ne kadarının insandan ne kadarının Tanrıdan olduğuna karar vermemizi sağlayacak.

 

 

 

KİLİSE  KELİMESİNİN ANLAMI

 

 

KİLİSE KELİMESİ  normal konuşmalarımızda farklı anlamlarda kullanılır. Bazen Tanrısal tapınma için inşa edilen maddesel binayı; bazen bir Kilise binasında toplanan insanları; bazen Kilise topluluğundan farklı olarak rahipler sınıfının tümünü; bazen de Hıristiyanların oluşturduğu bedeni simgeler. Kelimeleri çoğu zaman insanların kullandıkları anlamda algıladığımız için, bu kelimelere en iyi yazarlarımız tarafından yüklenen çeşitli anlamlara önem vermek yapılacak en iyi şey değildir. Bu bize fazla sorun çıkarmayacaktır çünkü genellikle kelimenin anlamı bölümün içeriğinden anlaşılabilir. Ama hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Tanrı Sözünü yorumlarken bu kelimeye iliştirilen anlamların hiçbirisi kabul edilemez. Bu yapıldığı taktirde, Tanrısal esinin anlamını karartır ve bozar. Kutsal Yazılar’da Kilise kelimesinin sadece ve sadece tek bir anlamı vardır - Rab’bin halkının oluşturduğu topluluk - Hıristiyan topluluğu. Yunanca olan ecclesia kelimesi, en birinci anlamıyla “herhangi bir amaç için birlikteliğe çağrılmış topluluk” demektir (Elçilerin İşleri 19:32); ama cümle içindeki ve dinsel anlamı olarak Hıristiyan toplumu anlamına gelir ve istisnasız Kilise olarak tercüme edilmiştir. Kutsal Yazıları baştan sona kadar inceleyin. Göreceksiniz ki Kilise kelimesi bizim bir az önce belirttiğimiz anlamdan başka anlam ifade etmez. Bunun doğruluğu konusunda tartıştamaya girmek isteyen herhangi bir kişinin, eğer yapabilirse Tanrı Sözü’nden Hıristiyan topluluğu, ya da Hıristiyan heyeti terimlerinin anlamlarının bozularak Kilise kelimesi yerine kullanıldığı bölümler göstermesi gerekmektedir. Bu, eminiz ki, imkansızdır.

            Kilise kelimesinin Kutsal Yazılar’da tek anlam ifade etmesine rağmen uygulamaları çeşitlidir. Yazarın isteğine göre, küçük ya da büyük, bu kelime ile herhangi bir Hıristiyan topluluğu anlatılmak istenir. Tanrı Sözünü bilenler için bu gerçek hakkındaki örnekler kendilerini gösterecektir. Örnek olarak birkaç bölüm sunuyoruz:

            Koloseliler 4:15: “Laodikya’daki kardeşlere, Nimfa’ya ve onun evindeki topluluğa selam edin.” Buradaki topluluk kelimesi özel bir eve bile sığacak büyüklükteki bir Hıristiyan topluluğunu anlatmaktadır.

            Elçilerin İşleri 11:22: “Olup bitenlerin haberi, Kudüs’teki inanlılar topluluğuna ulaştı.” Burada ise, aynı şehirde yaşayan Hıristiyanların oluşturduğu topluluk anlamında kullanılmıştır. Kesinlikle biliyoruz ki, bu topluluk birkaç bin kişiden oluşuyordu.

            Elçilerin İşleri 7:38: “Çöldeki topluluğun arasında yaşamış, Sina dağında kendisiyle konuşan melekle ve atalarımızla birlikte bulunmuş olan odur. Bize iletmek üzere kendisine yaşam dolu sözler verildi.” Burada topluluk kelimesi, sayıları en az iki milyon olan ve tüm bir ulusu kapsayacak kadar büyük bir Hıristiyan topluluğu - Rab’bin halkının oluşturduğu topluluk - anlamında kullanılıyor. Aynı terim Davut zamanında sayıları milyonlara ulaşan, Kenan diyarında yaşayan ve büyük bir bölgeye yayılmış olan Rab’bin halkını anlatmak için de kullanılıyor.*

            1. Korintliler 12:28: “Tanrı inanlılar topluluğunda başta elçileri, ikinci olarak peygamberleri, üçüncü olarak üğretmenleri, ardından mucize yapanları, hastaları iyileştirme gücü olanları, başkalarına yardım edenleri, yönetme yeteneği olanları ve çeşitli dillerde konuşanları atadı.” Burada kullanılan terim, dünya üzerinde yaşamakta olan Hıristiyan topluluğunu anlatmaktadır. Çünkü Tanrı elçisel ve peygambersel armağanları verdiği kişileri yüceliğe ulaşmış kutsallardan değil, kendi aralarında bulunan insanlardan seçmişti.

            Efesliler 5:25: “Ey kocalar, Mesih inanlılar topluluğunu nasıl sevip onun uğruna kendini feda ettiyse, siz de karılarınızı öyle sevin.” Burada kullanılan kelime, en geniş anlamda Hıristiyan topluluğunu - Mesih’in tümü için öldüğü topluluğu - anlatmaktadır. Tanrı’nın ailesinin tümü, cennetteki tüm kutsallar ve dünyadaki tüm inanlılar tek bir bütün olarak gösteriliyor.

            Görülmelidir ki, tüm bu çeşitli anlamlara rağmen Kilise kelimesinin anlamı hiçbir zaman değişmemiştir. Her kullanılışta anlamı aynıdır. Nasıl kullanılırsa kullanılsın, her zaman, bir Hıristiyan topluluğu anlamını taşır. Ancak esinlenmiş yazarın göz önüne aldığı topluluğun büyük ya da küçük, genel ya da özel olduğu kullanılan terimden değil, terimin kullanıldığı bölümün içeriğinden anlaşılmalıdır. Yazarın bahsettiği Hıristiyan topluluğunun Rab’bin cennetteki ve dünyadaki  halkının toplamı mı, yoksa sadece dünyada, veya herhangi bir ulusta, şehirde ya da özel bir evde bulunan inanlıları mı anlatmak istediği, her durumda bölümün bütününden çıkarılmalıdır. Hiçbir zaman kelimenin kendisinden anlaşılmaya çalışılmamalıdır. En iyi Kutsal Kitap yorumcuları bile arasıra, bölümün içeriğinde ifade edilen bir düşünceyi alıp belirli bir kelimenin anlamı kapsamına dahil etmek gibi bir hataya düşmüşlerdir. Son zamanların meşhur bir eleştirmeni, bugün klasik sözlüklerimize eklenmiş, sayıları şaşılacak derecede fazla olan kelime anlamlarının ve Tanrı Sözü’nün yorumlarında yapılan hataların kaynağı olarak Kutsal Kitap yorumcularının düştükleri bu hatayı göstermiştir. Bu da doğal olarak çoğu kişinin Kilise kelimesinin iki anlamı olduğunu düşünmesine yol açmıştır. Tüm dünyadaki inanlıların oluşturduğu bedenden bahsederken başka, belirli bir bölgeye bağlı olan inanlıların oluşturduğu bedenden söz ederken başka anlam ifade ettiğini düşünmüşlerdir. Gerçek şu ki, Kilise kelimesinin sadece tek bir anlamı vardır, ancak uygulaması çeşitlidir. Terimin kendisi, Hıristiyan topluluğu anlamından başka hiçbir anlam ifade etmez. Değişmez suretle kelimenin genel ya da özel olarak kullanılışını tüm bölümün içeriği belirler. Bu terim, içinde kullanıldığı bölümden bağımsız olarak ne özel ne de genel bir anlam taşımaz. Bu sebeple, içeriğin hiç değişmeksizin ifade ettiği bir düşüncenin bu terimin anlamı kapsamına girdiğini söylemek açıkça bir hatadır.

            Birbirlerinden ayrı olarak bir il ya da ülkedeki Hıristiyan topluluklarından bahsedecek olsaydık, onları o bölgenin Kiliseleri olarak nitelendirmek Kutsal Kitabın kullandığı deyimle uygunluk gösterirdi. Elçinin Suriye, Ahaya, Galatya ve Asya Kiliselerin’den ne kadar sıkça bahsettiğini kimse unutamaz. Ama, eğer tek tek İrlanda’daki her bir Hıristiyan topluluğundan söz edecek olsaydık, onlara İrlanda Kiliseleri adını verebilirdik. Bu isimde, zor ya da yanlış anlaşılmaya yol açabilecek bir dil kullanılmamış, Kiliselerin yönetim biçimleri hakkında hiçbir bilgi verilmemiştir. Ancak anlaşılmalıdır ki, Established Church of England (İngiltere Yerleşik Kilisesi), Amerika Episkopal Kilisesi ya da İrlanda Presbiteryen Kilisesi dedğimizde kelimenin Kutsal Yazılar’da kullanıldığı anlamdan hiçbir şekilde uzaklaşılmamıştır. Kelime Kutsal Kitap’ta gördüğümüz gibi, değişmeksizin, bir Hıristiyan topluluğu anlamını ifade eder. Yukarıdaki terimlerin hepsindeki anlamı da tam olarak budur. İçerik ise, söz konusu Hıristiyanların belirli bazı  ilkeleri kabul ettiklerini ve belirli bir ülkeye ait olduklarını söyler. Örneğin, İrlanda Presbiteryen Kilisesi gibi bir isim kullandığımızda, Kilise kelimesi Kutsal Kitapta kullanıldığı anlamla tam olarak aynı anlamı taşır. İçerikten ise bu topluluğun Presbiteryen ilkelerini kabul ettiğini ve İrlanda’da bulunduğunu anlıyoruz.

            Bu terimin bir ülkedeki tüm Hıristiyan insanları kastetmek için kullanılışının uygunluğu, onların, gerek tüm bireyler gerekse temsilciler olarak, bir cemaat altında toplanmış olduğu gerçeğinden değil, ama insan zihninin onları birleşik bir beden olarak algılanmasından ileri gelir. Cennetteki tüm kutsallar ve dünyadaki tüm inanlılar Kiliseyi oluşturur. Gerçek ya da mecaz anlamda bir arada oldukları için değil, ama bu inanca göre, ortak ilkelerle bir büyük kardeşlikte birleşmiş, dünyadan ayrılımış yüce bir topluluk olarak görüldüğü içindir. Herhangi bir mezhebe ait Hıristiyanlar için de aynı şey geçerlidir. Birçok ayrı cemaatten oluşsa bile, bütününde bir Kilise olarak adlandırılabilir. Mecazi ya da gerçek anlamda toplu olduklarından değil, inanışları açısından ortak bir öğretiyi kabul eden, diğerlerinden ayrılmış ve kendi aralarında bir araya gelmiş, birleşik bir beden olarak görüldüğü içindir.

            Bir zamanlar, Kutsal Yazılar’da Kilise kelimesinin her hangi bir ülkedeki Hıristiyanları anlatmak için kullanıldığı bir örneğin bulunup bulunmadığı konusunda şüpheye düşülmüştü. İncilsel İnceleme bilimi bu sorunun tartışmasını tüm zamanlar için bitirmiştir. Elçilerin İşleri 9:31’in gerçek şekli, “Sonra tüm Yahudiye, ve Celile, ve Samiriye’deki Kilise rahata kavuştu; ve Rab’bin korkusunda yürüyerek, Kutsal Ruh’un yardımıyla büyüdü.” Son zamanlarda keşfedilen el yazmaları da - Codex Sinaiticus - bunu deskteklerken, kendisinin ilimle az da olsa bir ilgisi olduğunu iddia eden hiçbir kişi bunu, metnin orijinal şekli olarak kabul etmekte kuşku duyamaz. Yeni Antlaşma el yazmalarının en eskisi ve en değerlisi olan bu dört parça günümüzde hala mevcuttur.* Kilise Babaları’ndan ve metinlerden çıkarılabilecek kanıtlar bir yana, bu dört el yazmasının toplu tanıklığı herhangi bir bölümün doğruluğunu ispatlamak için yeterlidir. Bu el yazmalarının Elçilerin İşleri 9:31 hakkındaki tanıklıklarını kimse sorgulayamaz. Bu sebeple, biz de güvenle bu bölümü, Kilise kelimesinin belli bir ülkedeki birleşmiş topluluklar olarak görülen ancak gerçekte birçok farklı cemaatten oluşan Hıristiyanları anlatan bir örnek olarak gösteriyoruz.

            Başka yazarlar, gerçekten de, olaya başka açıdan yaklaşıyorlar. Kutsal Yazılar’da Kilise olarak tanımlanan, cennetteki ve dünyadaki evrensel Hıristiyan topluluğunun, ortak ilkeler ile birleşmiş, tek yüce bir kardeşlik olarak görüldüğü için değil, ama “tüm zamanlar için doğru olarak, gerçekten İsa’da birleşmiş” oldukları için Kilise olduğunu söylüyorlar. Terimi evrensel anlamında kullanırken zihnin böyle bir gerçeği hesaba kattığını düşünmek sadece bir hayaldir. Öyle olsa bile durum yine değişmez. Belli bir mahalle, il, ya da, ülkedeki Hıristiyanlara da aynı sebeplerden ötürü bir Kilise denebilir. Çünkü onlar da “tüm zamanlar için doğru olarak, gerçekten İsa’da birleşmiş”lerdir. Dünya ve cennetteki tüm Hıristiyanların İsa’da birleşmiş ama belirli bir ülkedekilerin İsa’da birleşmemiş olmaları mantıksızdır. Eğer tümü birleşmişse, parçalarıda birleşmiştir. Konuyu bu iki açıdan hangisiyle ele alırsanız alın, eğer müşterek bir topluluk olarak görülüyor, belli başlı ortak ilkeleri sahipleniyor ise  bir mahalledeki veya ildeki veya krallıktaki Hıristiyanlar, tam Kutsal Yazılar’daki anlamıyla bir Kilisedir. Onlar bir Hıristiyan Topluluğudur.

 

 

 

 

KİLİSE’NİN YÖNETİMİ

 

 

DÜNYADAKİ Hıristiyan topluluğu, ya da, çoğu zaman söylendiği gibi, Kilise, Kutsal Yazılar’da bir krallık olarak gösteriliyor. İsa, Pilatus’a, “Benim krallığım bu dünyadan değildir” (Yuhanna 18:36) karşılığını verdiğinde Kendi Kilisesi hakkında konuşuyordu. Bir krallığın varlığı, en az üç elemanın olmasını gerektirir. İlk olarak bir kral ya da yönetici; ikinci olarak, yasalara uyan kişiler; üçüncü olarak da yasalar. Kilise’de ya da Tanrı’nın krallığı’nda, kral Mesih; yasalara uyan kişiler inanlılar; yasalar ise gerçeğin Yazılarıdır.

            Her kralın, kendisinin altında, yasalarının yerine getirilmesinden sorumlu, adalet ve yargıyı işletmek için kraldan verilmiş yetkiye sahip olan görevlileri vardır. Yargıçlar ve hakimler bir krallığın görevlileridir. Altında bulundukları kraldan aldıkları yetkiyle yasaları tüm rütbe ve sınıfa ait insanlar üzerinde uygularlar. Bu sebeple bir krallıkta çok açık bir şekilde hükmedenler ve hükmedilenler - görevi, yasayı işletmek olanlar ve bu yasalara uymakla yükümlü olanlar bulunur.

            Aynı ayırım Mesih’in krallığı için de geçerlidir. Orada da hükmedenler ve hükmedilenler vardır - yasayı uygulamakla görevlendirilmiş görevliler ve bu kişilere itaat etmekle yükümlü olanlar. Bu, İbraniler 13:17 de çok açıkça görülür: “Önderlerinizin sözünü dinleyin, onlara bağlı kalın. Çünkü onlar canınız için hesap verecek kişiler olarak sizi kollarlar.” Bu ayetten açıkça görüldüğü gibi, Kilise’de görevi önderlik etmek olan kimseler vardır. Bunlara Kilise’nin görevlileri denir. Bunun kadar net olan başka bir şey de, Kilise’de, görevi itaat etmek olan kişilerin bulunduğudur. Bunlar özel üyelerdir - krallığın yasalarına uyan kişilerdir.

            Bazı kişilerin yetkiyi ellerinde bulundurdukları ve diğerlerinin de itaat ettiği her toplumda, yönetim adı verilen bir düzen olmalı. Çünkü bir yanda yetkili olan ve diğer tarafta bu kişilere itaat eden olduğunda devletin özü oluşmuş olur. Bu konu hakkında son verdiğimiz ayet dışında Kutsal Kitap’ta başka hiçbir ayet olmasa bile, Elçisel Kilise zamanında belirli bir yönetim sisteminin var olduğu reddedilemez. Eğer yönetim varsa, belli bir yönetim sistemi kabul edilmiş olmalı. Çünkü Mesih’in krallığında, belli bir düzeni olmayan bir yönetim olduğunu söylemek saçma olurdu. Tarih bize bir çok ilginç Kilisesel ve politik olaylardan bahseder. Ancak zamanın başlangıcından beri dünyada ve Kilise’de tanık olunan en ilginç şeyler içinde, belirli bir düzeni olmayan hiçbir yönetimin görülmediğidir. Böyle bir şey imkansızdır. Devlet (yönetim) kendi içinde ayrı bir kavramdır. Gücünü uygulamaya geçirdiği anda, bir gerçek olur - dünyanın önünde görülen bir şey olarak durur - bir biçim alır.

            Elçisel Kilise’de belirli bir yönetimin bulunduğu ve bu yönetimin belirli bir sistemde var olduğu açıkça görülebilir. Ancak, bu sistemin kesin olarak nasıl olduğunu ortaya çıkarmak çok önemli sonuçları olan bir konudur. Çünkü Kutsal Ruh’un yönetiminde, Rab’bin elçileri tarafından kurulan bir Kilise yönetim sistemi, beraberinde hiçbir insan icadı sistemin gösteremeyeceği yasallığı ve otoriteyi getirmelidir. Var olan tüm Kilise yönetim sistemleri, ilkelerinin Tanrısal örneğe yakınlığı oranında saygıya değerdir. Ancak, Yeni Antlaşma Kilisesi’ndeki  yönetim sistemini doğrulukla anlamayı zorlaştıran açık sebepler vardır:

    (1) Elçisel Kilise’nin üyeleri olup, bu Kilisenin yapısını bilen elçiler, inanlı topluluğunun detaylı tarifine girmeyi gerekli görmemişler. Böyle yapmak, doğal olmazdı. Ara sıra Kilise yönetimi ile ilgili gerçeklerden bahsederek, dolaylı olarak geçerli uygulamalar hakkında bazı ipuçları verirler. Bu ipuçları ve gerçekler yazıldıkları kişiler için yeteri kadar kolay anlaşılabilir ve yol göstericiydi. Ancak, çok daha ileri bir çağda, yabancı bir ülkede ve çok geniş çapta farklılık gösteren grupların arasında yaşayan bizler için çok kolay anlaşılamamaktadır.

     (2) Bu konu hakkındaki gerçekler, sistematik olarak düzenlemiş bile değiller. Eğer İncil, insanlar tarafından yaratılmış olsaydı, şimdikinden çok farklı bir kitap olurdu. Ancak, bu durum bizim seçimimize bırakılmadığından, İncil’i bulduğumuz gibi kabul etmeliyiz. İncelendiğinde görülür ki, İncil hiçbir şeyi bilimsel sırada öğretmez. Ahlak ve doktrin bile düzenli bir sistemde değil, ama ayrı parçalar halinde yer almaktadır. Bizim görevimiz ise, bu ayrık kısımları toparlayıp, birbirleriyle karşılaştırıp kendimiz için bir sıraya koymaktır. Aynı şekilde, Kilisesel yönetim sistemi hakkındaki öğreti Kutsal Kitap’ta belirli bir düzen içinde yer almaz. Geniş bir esinleme alanı içerisinde bu ip uçları ve gerçekler dağınık olarak bulunurlar. Bunların herbirini aramamız, değerlendirmemiz, birleştirmemiz ve sınıflandırmamız gerekir. Herkes, ne bu gerçeklerin düzenlenmesi konusunda, ne bunlardan doğal olarak çıkan anlamlar konusunda, ne de ayrık materyellerden bir sistem oluşturma konusunda hemfikir değildir.

            Tüm bunlar, elçilerin yaşadıkları günlerdeki Kilise yönetimi şeklini, ayrılığa düşmeden, doğrulukla öğrenmeyi zorlaştırıyor. Ancak, ne kadar da zor gözükse, ilk Kilisenin anayasasına giren ana ilkeleri keşfetmenin Kutsal Kitab’ın detaylı ve önyargısız bir araştırması sonucunda mümkün olduğu ispatlanmıştır. “Ana ilkeleri” dedik çünkü bunlardan daha fazlasını bulmayı ummamalıyız. Bazı istisnalar dışında, Tanrı Sözü hiçbir zaman detaya inmez, ilkeleri belirtir. Bu, Tanrısal yasanın göze çarpan bir özelliğidir ve önemle belirtilmelidir. Her gelişmiş ülkede, devletten sorumlu olan kişilerin her ayrı durum için bir yasa çıkarmayı amaçladıkları kolayca görülebilir. Kanun koyan kişiler detaylar üzerinde dururlar. Bunun sonucunda, İngiltere’nin genel yasaları öyle kabarmıştır ki, içlerinde yazılı oldukları kitaplardan müthiş bir kütüphane yapılabilirdi. Parlamento her dakika değişen şartlara ve zamanlara uyum sağlamak için her sene, sadece yeni yasalar koymak ve eskilerini çıkarmak amacıyla toplanır. Buna rağmen halk mahkemelerinde her gün öyle davalar olur ki, en deneyimli hakimler bile var olan yasaların o konu üzerinde hiçbir sonuca varamadığını itiraf etmek zorunda kalırlar. Ama, Tanrısal yasanın bundan daha değişik bir metodla nasıl ilerlediğine bakalım. Kutsal Kitap nadiren herhangi bir detaya girer. Sadece, genel ilkeleri ortaya koyar, ki bunların herhangi biri bile bir çok olay üzerinde karara varmak için fazlasıyla yeterlidir. Örneğin, bir insanın komşusuna karşı yapılması doğru olan tüm iyi davranış biçimlerini sıralamak yerine, Kutsal kitap tüm durumları yeteri kadar kapsayan bir ilkeyi ortayakoyar - Komşunu kendin gibi sev. Çocukların anne ve babalarına karşı olan görev ve sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusundaki çeşitli yolları bir bir sıralamak yerine, Kutsal Kitap her durumda geçerli ve yeterli olan genel bir yasa ortaya koyar - Annene babana saygı göster. Hıristiyanların uzak durması gereken her türlü günahı belirtmek yerine Rab'bin yasası bize her türlü kötülükten uzak durmamızı söyler. İnsan yasaları küçük detaylara iner ancak Tanrısal yasalar genel ilkeler üzerine kuruludur. Sonuç olarak, daha sonraki bir sistem üzerine oturtulmaya çalışılan bir yasanın yorumu ve uygulanması üzerinde fikir ayrılığına düşmek daha kolay olsa da, Tanrı yasalarının kendi içlerinde mükemmel olduğu; ülkelerin ve zamanların getirdiği farklı koşullara göre değişmediği; olabilecek tüm durumları kapsadığı; cepte veya elde taşınabilecek büyüklükte bir kitaba tüm bunların sığabileceği bir boyuta indirgenmiş olduğu gerçekleriyle karşılaştırıldığında bu dezavantajlar ufak kalır. İncil, ahlak hakkında öğrettiği kadar Kilise yönetimi hakkında da öğretir. İnce detayları vermez ama Elçisel Kilise'nin yönetim sisteminin başlıca önemli ilkelerini verir. $imdiki amacımız ise bu genel ilkelerin neler olduğunu ortaya çıkarmak.

            Kilisesel yönetim gibi önemli bir konuyu  tartışırken yazarlar, birkaç popüler Kilise seçip bu kiliselerin karakteristik özelliklerinden birkaçını tanımlayarak bu tür kiliselerin Tanrı Sözü'nde belirtilen şekli yansıttığını göstermeye çalışırlar. Bu yaklaşımın bazı kabul edilebilir tarafları olduğuna inanabiliriz ancak çok ciddi itirazlara açık bir metot olduğu da kolayca görülebilir.  Bu iddiayı savunan kişinin ancak düzenli bir mantık kullanarak bizi ulaştırabileceği gerçek, daha başlangıçta kabul ediliyor. Bunun sonucu olarak da yazar konu hakkındaki fikrinin doğru olduğunu kabul edip, bunlara kanıtlar bulmak için Kutsal Kitab’ı karıştırmaya başlaması gibi ölümcül bir görüntü ortaya çıkıyor. Yazar, tüm insanlar içersinde en tarafsız ya da doğruyu seven kişi olabilir ancak izlediği yol belirli bir sistemi desteklediği için birçok okuyucunun ön yargısını harekete geçiriyor. Bunun yanı sıra, Kutsal Yazılar’daki bölümleri, bağlı bulundukları bölümlerden ayrı olarak incelemeye fırsat veriyor ve yazarları, bu ayetlerin kendi yazılarında savundukları düşüncelere uygun olan taraflarından alıntı yapmaya teşvik ediyor. Bu sebepten ötürü, şimdi yapacağımız incelemede için bu metodu kullanmayacağız.

            Bizim izleyeceğimiz yöntem pek rastlanmayan bir yol olsa da, güveniyorz ki, hiç te az tatmin edici değildir. Elçisel Kilise’nin yönetimi hakkında bazı gerçekleri doğru şekilde çıkarmak için Kutsal Yazıları inceleyeceğiz. Bu bölümleri bulacak, ait oldukları bölümlere göre uzun uzadıya düşünecek ve onların yardımıyla önemli ilkeleri çıkarmaya çalışacağız. Daha sonra dönüp, günümüz modern Kiliselerine bakacak, şimdi dünyada var olan Kilisesel yönetim sistemlerini gözden geçirerek, hangisinin Kutsal Kitap’tan çıkarttığımız bu ilkeleri büyük oranda ya da tamamen bünyesinde barındırdığına bakacağız. Bu tamamlandıktan sonra, Kilise yönetimi açısından, Elçisel Kilise olarak nitelendirilebilecek mezhebi bulmuş olacağız.

            Bu işlem o kadar açık ve basit ki, ne kendimizi ne de okuyucuyu yanılgıya düşürmek için hiçbir fırsat olmayacak. En basit ve önyargısız mantık, bizi sonuca kadar takip edebilecektir. Sonuca varmadan önce iki işlemi tamamlayacağız. Birincisi, Rab'bin elçileri tarafından kurulan bu Kilisedeki ana ilkelerin neler olduğunu içinde yanlış bulunmayan Tanrı Sözü'nden çıkarmak; ikincisi ise, bu ilkelerin günümüz modern Kiliselerinin hangisi tarafından kabul edilip uygulandığını doğru olarak saptamak. Sonra, kanıtların ışığında ulaştığımız sonuca şu aksiyomu ekleyeceğiz: Yönetim sisteminde elçisel  ilkeleri en fazla oranda bulunduran modern Kilise, yönetim açısından ElçiselKilise örneğine o denli yakındır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Elçisel İlkeler

 

 

 

KUTSAL YAZILARI dikkatlice incelediğimizde Elçisel Kilise’de en az dört farklı görevli olduğunu görüyoruz: (1) Elçiler; (2) Müjdeciler; (3) Piskoposlar (aynı zamanda pastör ya da öğretmen de denir bunlara); (4) Diyakonlar. Bunların herbiri kendi altlarındaki konumda görev yapma yetkisine sahiplerdi. Ancak daha alt düzeydeki görevleri yerine getirmeleri onları daha üst seviyedeki görevlerinde sahip oldukları sorumluluklardan özgür kılmıyordu. Bu sebeple, Elçisel yönetim tüm diğerlerini de kapsıyordu. Bir gözetmen ya da ihtiyar kendi sorumluluklarını zamanında yerine getirdiği sürece bir diyakon olarak görev yapma hakkına sahipti. Diğer taraftan, ne bir diyakonun bir gözetmenin yerini almaya, ne de bir gözetmenin bir Elçi’nin sorumluluklarını üstlenmeye yetkisi vardı. Her üst konum tüm altındakileri kapsardı.

            Bu görevlerden iki tanesi - elçiler ve müjdeciler - geçiciydi. Bunlar, Kilise’nin kuruluşu sırasında gereklilerdi ancak kalıcı olmaları gerekmiyordu. Elçiler Rab İsa'nın dirilişinin tanıklarıylardı. Mucize yapma güçleri olan, el koyma ile Kutsal Ruh'u veren, Tanrısal isteğin yanılmaz açıklıyıcılarıydılar. Gönderildikleri amaç için hizmet verdikten sonra, dünyadan ayrıldılar. Elçiler olarak, arkalarında onların yerini alacak kimse bırakmadılar. Müjdeciler ise misyonerlerdi - bir yerden diğerine giderek Müjde'yi duyuran, Kiliselerin organize edilmesinde elçilerin yardımcıları ve temsilcileri olan insanlardı. Filipus, Timoteus ve Titus bu kişilerin en önemli örnekleridir. Önemle vurgulanmalıdır ki, bu geçici, ya da, çoğu zaman dendiği gibi, olağandışı görevlilerin, görev sahası tek bir toplulukla kıstılı değil ama büyük çapta Kiliseyi kapsıyordu. Belli bir Hıristiyan Topluluğun üyeleriylerdi ve belli bir süre için o sınırlarda yaşarlardı. Ama onların misyonu tüm dünya içindi ve yetkileri tüm Kiliseyi kapsıyordu.

            Diğer taraftan gözetmenlik ve diyakonluk, Kilise’de kalıcı olmak üzere mevcuttu. Gözetmenler, ya da, daha sık söylendiği gibi, ihtiyarlar*, pastörler ve öğretmenler, sorumlulukları Kiliseyi yönetmek ve bilgilendirmek olan görevlilerdi. Diyakonlar dünyasal meselelerden sorumlulardı ve özel olarak fakirlerin ihtiyaçlarıyla ilgilenmekle görevlilerdi. Üyelerinin karşılanması gereken ruhsal ve fiziksel ihtiyaçları olduğu sürece bir Kilise’de bu iki görev için duyulan ihtiyaç bitmeyecektir. Ancak görülmelidir ki, görevliler ve diyakonlar genel olarak topluluksal görevlilerdi. Sorumluluk sahaları elçiler, peygamberler ve müjdeciler kadar geniş değil, ama çoğunlukla bulundukları Kilise ile ya da gönderildikleri belirli bir bölge ile sınırlıydı.

            Dr. Campbell eski Kilise’deki geçici ve kalıcı görevleri şöyle açıklıyor: "Dünyasal kavramlardan bir örnek verecek olursak: Bir krallığı fethedip, onun efendisi olmak başka şey, ele geçirileni korumak ve devam ettirmek için fethedilen krallığı yönetmek başka şey. Buradaki öğeler, her iki duruma da tam olarak uyarlanamamaktadır. Bunların ilki, ordu gibi, işgal amacıyla oluşturulmuştur. Ancak işgal edilecek diğer yerler duruken belirli bir noktada sabitlenemeyen, Kilise içinde bir dizi olağandışı hizmetliler ve görevliler vardı. Görevleri bir anlamda evrensel, işlevleri ise sabit değil ama gezici idi. İkinci olarak, yerel yöneticilere karşılık gelen normal hizmetliler ya da pastörler vardı. İnsanları bilgilendirmek; toplu tapınmalara ve dini ayinlere başkanlık etmek; onlara, ilişkilerinde ve davranışlarında bilmeleri gerekenleri öğretmek gibi hizmetlerle sınırlı olan görevler ya da sorumluluk alanları verilirdi. Bu ikincisi olmadan sahip olunan şeyler fazla bir süre elde tutulamazdı. Sonunda putperestliğe ve imansızlığa evrensel bir dönüş kaçınılmaz olurdu. Hizmetlilerin, olağandışı ve olağan olarak ikiye ayrılmasını, karşıt fikri savunanlar da kabul ederler. Bu sebeple bunun, bazı ayırımlarda olduğu gibi, bir hipotezi kanıtlamada kullanılmak için ortaya çıkarıldığı söylenemez.  [1]Bu ilk gözlemlerle birlikte "Birinci İlke"'yi aramak ve ortaya çıkarmak için devam ediyoruz.

 

 

 

 

BİRİNCİ İLKE

 

 

HIRİSTİYAN KİLİSESİ’NDEKİ tüm mevkiler Rab İsa'da başlangıç bulur. Kendisi, bütün bunların Yazar’ı ve görüntüsüdür. O, misyonumuzun Elçisi; yakında ve uzakta olanlara barış müjdeleyen Müjdeci; koyunların çobanı ve Pastörü; canların gözetmenidir. O, hizmet edilmeye değil, ama hizmet etmeye gelen Diyakon veya hizmetkardır. Kilise'deki tüm mevkiler Mesih'in kendisinde görülmektedir.

            Elçiler, Rab’bin yaşamı boyunca seçilmiş olan tek görevlilerdi. Direktifleri direk olarak O'ndan alırlardı. O'nun sesiyle çağrılmış, O'nun ellerinden bu görevi almışlardı. İsa sahilde yürüdüğü sırada Simon ve Andreas Celile Gölü'nde ağlarını yıkıyorlardı. Ancak, O'nun çağrısıyla ağlarını bırakıp tüm dünyada O'nu izlemek için peşinden gittiler. Zebedi oğulları O'nun sesini duyup insanları yakalamak uğruna annelerini ve babalarını unuttular. Mesih, "Beni izle!" dediğinde Levili, vergi memurluğundan vazgeçip işini bir kenara bıraktı. Rab İsa'nın çağrısı o zaman da,  bugün de Tanrı'nın Kilisesi’nde görev yapmak için ilk ve en kuvvetli otoritedir. Havarilerde olduğu gibi bir kişiyi göreve kabul etmemiz için tek yapması gereken, çağrısını direk olarak Rab'den aldığı konusunda bizi tatmin etmesidir.

            Ama Rab cennete yükseldikten sonra, tam zamanında topluluğa katılmış olan Pavlus dışında, kişisel çağrı bir kişinin ne hizmete ne de elçiliğe başlamasını sağlayamıyordu. Artık insanlar Rab İsa'nın yaşayan sesiyle göreve getiriliyorlardı. Rab’bin gidişi ve Yahudanın ölümüyle açık kalan yer, yeni bir ilkenin uygulanmasına fırsat oluşturdu. Elçilerin İşleri birinci bölüm konunun tümünü gözümüzün önüne seriyor. Konu hakkındaki tüm gerçekleri ortaya çıkarabilmek için Elçilerin İşleri 1:13-26 bölümünü özel olarak inceleyelim. Öyle gözüküyor ki İsa'nın göğe alınışıyla, Pentikost günü arasında geçen zamanda İsa'nın öğrencileri dua ve yakarış için Kudüs'te kalmakta oldukları evin en üst katında bir araya geliyorlardı. İsa'nın annesi, kardeşleri ve onbir havarisi de oradaydı. Toplam olarak yüzyirmi kişilerdi. Petrus ayağa kalkıp topluluğa konuşmaya başladı. Yahuda'nın ölümüyle boş kalan yeri hatırlattı. Efendiye ihanet eden Yahuda ölmüştü ve günahından ötürü kaybettiği görevin başkasına verilmesi gerekiyordu. Yahuda'nın yerini alacak kişinin hangi özelliklere sahip olması gerektiğini söyledi. Bu kişinin, Mesih'in hizmetinin başından sonuna kadar elçilerin yanında bulunmuş olması gerekiyordu. Petrus, seçilecek yeni elçinin görevlerini de belirtti. Diğerleriyle birlikte İsa'nın dirilişine tanıklık edecekti. Petrus'un topluluğun önünde çizdiği tablo böyleydi. Daha sonra 23. ayette şunu okuyoruz: "Böylece iki kişiyi, Barsaba denilen ve Yustus olarak da bilinen Yusuf ile Matiya'yı önerdiler." İki kişi önerildiği için hangisinin gerçek elçi olacağını belirlemek gerekiyordu. Dua ettikten sonra kura çekerek bunu yaptılar. Özellikle şu görülmelidir ki, yeni elçinin görevlerini ve özelliklerini söylenin Petrus olmasına karşın bu kişiyi seçen yalnız Petrus değil, aynı zamanda kendilerine hitap ettiği kardeşlerdi. Ayrıca unutulmamalıdır ki, Matiya'nın aldığı sorumluluk 20. ayette "görev" terimiyle tanımlanmıştır. 25. ayette "bu hizmeti ve elçilik görevini üstlenmesi" gerektiğini belirtmişitir. Petrus'un konuyu açmasıyla, orada bulunanlar, hizmette yer alması için bir kişiyi "görev", yani gözetmenlik görevine getirme haklarını kullanmışlardır. ElçiselKilise'de insanlar Matiya’yı bir hizmetli, gözetmen ve bir elçi olarak görevlendirdirler. Elçilerin İşleri 14:23'de anlatılan olay İngilizce'ye çevrilirken yapılan hata sebebiyle okuyucu üzerindeki etkisini bir derece kaybetmiştir. İngilizce Kutsal Kitabın "Authorized Version" adlı çevirisi Barnaba ve Pavlus'u her Kilise’de ihtiyarlar atayan kişiler olarak gösterir. Ancak orijinal dilde kelime "el kaldırarak seçmek" anlamındadır. Bu gerçek, bugün en iyi yorumcular tarafından bile kabul edilmektedir* . Kutsal Yazıların tanıklığında var olan böylesine bir gerçekten, yanlış bir çevirinin bizi mahrum etmesine izin veremeyiz. Bu gerçek de, Yeni Antlaşma Kilisesi'nde ihtiyarların göreve "toplu seçim" yolu ile getirildikleridir.

            $imdi, İncil'den Elçilerin İşleri altıncı bölümü inceleyeceğiz. Bölümün yazıldığı zamanda Kudüs'teki öğrencilerin sayısı çoğalmıştı. Grekçe konuşan Yahudiler, günlük yardım dağıtımında  kendi dullarına gereken ilgi gösterilmediğini ileri sürerek İbranice konuşan Yahudilerden yakınmaya başlamışlardı. O zamana dek on iki havari, fakirlerin ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumlulardı. Ancak aynı zamanda birçok başka işle meşgullerdi. Böylesine büyük bir kalabalıkta bazılarının gözden kaçmış olması ne şaşırtıcı ne de hoş bir durumdur. Bu görevi elçiler yürütürken bile insanların şikayet etmesi, insan doğası göz önüne alındığında pek şaşırtıcı değildir. Peki bu durumda ne yapılmalıydı? Görev dağılımı açıkça gerekliydi. Ama halkın dünyasal ihtiyaçlarını karşılama görevini devralacak kişileri elçiler mi seçecekti? Eğer böyle yapmak isteselerdi pek az kişi onların bu hakka sahip olmadıklarını ileri sürebilir veya bu esinlenmiş kişileri sahip olmadıkları yetkiyi kullanmakla suçlamaya kalkışırdı. Ama bunun yerine, başka bir yol seçtiler. Bu yol, zamanı gelince hem kendileri bu görevden ayrıldıklarında hem de ilerki çağlarda olmak üzere görevi devam ettirecek kişileri seçmede Kilise'ye yol gösterecek nitelikteydi. Elçiler, kalabalığı bir araya toplayıp durumu açıkladılar. Görevliler olarak esas işlerinin Tanrı Sözü olduğunu ve Sözü yayma işini bırakıp dünyasal işlerle uğraşmalarının doğru olmayacağını söylediler. Bu nedenle onlara, diğer işlerle ilgilenebilecek ve böylece kendi özel görevleri olan dua ve Tanrı Sözü'nün yayılmasıyla ilgilenmelerine olanak sağlayacak, Ruhla ve bilgelikle dolu yedi saygın kişiyi aralarından seçmelerini söylediler. "Bu öneri bütün topluluğu hoşnut etti. Bu nedenle iman ve Kutsal Ruhla dolu biri olan İstefan'ın yanı sıra Filipus, Prokorus, Nikanon, Timon, Parmenas ve Yahudiliğe dönme Antakyalı Nikolas'ı seçip elçilerin önüne çıkardılar. Elçiler de dua edip ellerini onların üzerine koydular." (Elçilerin İşleri 6:5-6) Kalabalığın seçtiği yedi kişi ilk "diyakon"lardı. Kutsal Yazılar’da bu terim açıkca kullanılmasa bile herkesce böyle olduğu kabul edilmektedir. Buna dayanarak, Elçisel Kilise'deki en alt düzey görevlilerinin topluluk tarafından seçildiğini söylemek doğru olur.

            Bunlar bir ilkeye taban oluşturabilmesi için tamamıyla yeterli gerçeklerdir. Elçilerin İşleri birinci bölüm, bu hizmeti ve elçilik görevini üstlenmesi için bir kişiyi seçmek üzere bir araya gelmiş kişileri ve kardeşleri anlatıyor. Ondördüncü bölüm, bizlere ihtiyarların, topluluğun seçimiyle belirlendiğini gösteriyor. Altıncı bölümde ise büyük bir öğrenci topluluğunun diyakonluk için yedi kişiyi seçtiğini görüyoruz. Açık ve reddedilemez bu üç gerçekte "Toplu Seçim” ilkesini görüyoruz. Göz ardı edilmesi imkansız olarak gördüğümüz bu delillerden şu sonucu çıkarıyoruz: Elçisel Kilise'de görevliler topluluğun üyeleri tarafından seçilirdi.

 

 

 

İKİNCİ İLKE

 

 

İLK KİLİSE'DE varlığından söz edilen ancak bizim şu ana dek çok az üzerinde durduğumuz bir hizmet sınıfı bulunmaktadır. Yani ihtiyarlar, ya da çoğu zaman dendiği gibi presbiterler. Bu hizmet sınıfından Elçilerin İşleri ve Mektuplar’da çok sıkça bahsedilir. Bununla birlikte, dikkatli bir okuyucu Kutsal Yazıların hiçbir bölümünde bir ihtiyarın gözetmenden* farklı bir göreve sahip olmadığını görecektir. Aynı ayette hiçbir zaman hem gözetmenden hem de ihtiyarlardan bahsedilmez. Örneğin, Pavlus Filipi Kilisesine yazdığı mektubunda (1:1) gözetmenlerden ve diyakonlardan bahseder ama ihtiyarlar hakkında hiçbir şey söylemez. Yakup, hasta olanları Kilise ihtiyarlarını çağırmaya yönlendirdiğinde (5:14) gözetmenler hakkında hiçbir şey söylemez. Eğer gözetmenlerin ve ihtiyarların görevleri farklı olsaydı - eğer gözetmen, bir grup ihtiyarın üzerinde söz sahibi olsaydı, Kutsal Yazıların aynı anda hem gözetmenlerden hem de ihtiyarlardan bahsetmemesi garip olurdu. Bu gerçeği açıklamaya yeterli bir sebeep oluşturacak tek bir olasılık bulunmaktadır. Eğer bu iki terim de aynı görev sınıfının iki farklı ismi ise ihtiyarlardan ve gözetmenlerden söz edilerek dil kuralları ihlal edilmiş, aynı şey muhtelif kelimelerle tekrarlanmış olurdu. Presbiterlerden ve ihtiyarlardan bahsetmek, gözetmenlerden ve gözetmenlerden bahsetmekle aynı olurdu. Tanrı Sözü'nün her hangi bir bölümünde bu iki terimin aynı yerde ayrı ayrı belirtilmemiş olduğu gerçeği, bizleri bu iki görevin aynı olduğu sonucuna götürür. Çünkü açıktır ki, kastedilen görevi tanımlamada bu terimlerden bir tanesi yeterli olduğundan diğerinden de bahsetmek anlamsızdır. Ancak bu iki terimin aynı kişiden bahsettiğinden emin olmak için varsayımdan daha kuvvetli bir şeye ihtiyacımız bulunmaktadır. Gözetmen ve ihtiyar terimlerinin aynı bölümde ayrı ayrı kullanılmamış olmasına rağmen bu ikisinin farklı görevler olması ne kadar olanaksız gibi gözükse de olasıdır. Bu da bizleri Kutsal Yazıları bu konuda daha detaylı araştırmaya yöneltmektedir.

            Bu konuda karşımıza ilk olarak Titus 1:5-7 bölümü çıkar: "Geriye kalan işleri düzene sokman ve sana buyurduğum gibi her kentte ihtiyarlar ataman için seni Girit'de bıraktım. İhtiyar seçilecek kişi, eleştirilecek yönü olmayan , tek karılı biri olsun. Çocukları imanlı olmalı, sefahatle suçlanan ya da asi çocuklar olmamalı. Gözetmen, Tanrı evinin kahyası olduğuna göre, eleştirilecek yönü olmamalı. Dik başlı, tez öfkelenen, şarap düşkünü, zorba, haksız kazanç peşinde koşan biri olmamalı." Bu bölüm, yapılan varsayımın yani bu iki görev sınıfının aynı olduğunun doğruluğunu kuvvetle onaylıyor. Öyle gözüküyor ki, Pavlus Titus'u Girit'te ihtiyarlar ataması için bir ihtiyarın sahip olması gereken özellikleri belirtmişti. Hayatında eleştirilecek bir yönü olan, tek karılı ve itaatkar çocukları olmayan Kilise'nin hiçbir özel üyesi bu görev için uygun değildi. Çünkü Pavlus diyor ki, "Gözetmen, Tanrı evinin kahyası olduğuna göre, eleştitrilecek yönü olmamalı." Dr. King bu bölüm üzerinde çok iyi bir gözlem yapmış olarak şöyle diyor: "Başlangıçtaki ihtiyar terimi bölüm boyunca aynı kişi için kullanılırken bunun yerine bölümün sonunda gözetmen kelimesi kullanılıyor. Bir ihtiyarın sahip olması gereken özellikler sıralanıyor. Neden? Çünkü, gözetmen Tanrı evinin kahyası olduğuna göre eleştirilecek bir yönü olmamalı. Bu ayet, ihtiyarı ve gözetmeni tanımlamıyor mu? Eğer bu ayet tanımlamıyorsa, başka hiçbir şey bunu tanımlayamaz. 'Londra Büyük Belediye Başkanı kendini işine adamalı çünkü böylesine büyük bir şehrin Baş Hakiminin çok büyük sorumlulukları bulunmaktadır' dendiğinde Büyük Başkanı ile hakimin aynı kişiler olduğu anlaşılmaz mı? Eğer durum böyle olmasaydıbu cümle çok saçma olurdu. Başka birisinin sorumlulukları fazla diye Belediye Başkanı neden kendini işine adasın ki? Buna rağmen, başkan ve hakim karşılaştırması, Pavlus’un Titus’a yaptığı açıklamalardaki ihtiyar ve gözetmen karşılaştırmasından daha açık değildir. Kutsal Kitabı önyargısız bir biçimde okuyan herkes tarafından görülmelidir ki, eğer Pavlus, “ihtiyar” ve “gözetmen” terimlerinin aynı görev sınıflarının farklı iki ismi olduğunu anlamamış olsaydı bu göreve getirilecek kişinin sahip olması gereken özellikleri mektubunda belirttiği gibi yazmazdı. Bunun dışında herhangi bir varsayım doğru olsaydı elçilerin kullandığı sözcükler uyumsuz ve anlamsız olurdu.

            Yine, ikinci Yuhanna birinci bölüme baktığımızda elçi Yuhanna’nın kendini bir ihtiyar olarak tanıttığını görüyoruz - “Ben yaşlı önderden, Tanrı’nın seçmiş olduğu, gerçekten sevdiğim hanımefendiye ve çocuklarına selam!” Bundan sonra 1.Petrus 5:1 karşımıza çıkıyor. Burada Petrus kendisine ihtiyar diyor: “Bu nedenle aranızdaki ihtiyarlara, ben de onlar gibi bir ihtiyar, Mesih’in çektiği acıların tanığı...” Yuhanna ve Petrus’un gözetmen olduklarını herkes biliyor, ancak incelediğimiz bu bölümler bu ikisinin aynı zamanda birer  ihtiyar olduklarını da gösteriyor. Buna rağmen şimdi bahsettiklerimiz bizi sonuca sadece bir adım daha yaklaştırmaktadır. Her generalin bir subay olduğu doğru olabilir ancak her subay bir general değildir. Yuhanna ve Petrus gibi bir gözetmen, bir ihtiyar olabilir ancak bir ihtiyarın gözetmen olabileceği söylenemez. Bu söylediklediklerimiz doğru olabilir ama böyle bir sonuca varabilmemiz için daha fazla kanıta ihtiyacımız var. Bu da, Elçilerin İşleri 20:17-28’de fazlasıyla bulunmaktadır. Bu bölümde Pavlus’un Milet’ten Efes’e haber yollayarakinanlılar topluluğunun ihtiyarlarını yanına çağırttığını okuyoruz. Onlara, Efes’teki hizmetinden, insanları tövbe etmeye ve Rab İsa’ya inanmaya çağırdığından bahsediyor. Kudüs’te ve diğer yerlerde kendisini bekleyen zorlukları önceden bildiriyor. Yüzünü bir daha göremeyeceklerini söylerek kalplerini üzüntüye boğuyor. Kendilerine ve Kutsal Ruh’un onları gözetmen olarak görevlendirdiği tüm sürüye gözkulak olmaları için uyarıyor. Orijinal metini biraz bilenler Elçilerin İşleri 20:28’de gözetmen olarak çevrilen kelimenin Filipililer 1:1’deki gözetmen kelimesiyle aynı olduğunun bilincindedirler*. Böylece tüm bunların Tanrı tarafından esinlendiğini, yani Efes Kilisesi’nin ihtiyarlarının Kutsal Ruh’un atamasıyla gözetmenliğe getirildikleri kanıtlanmaktadır. Bu da ortaya koyduğumuz konuyu daha da kuvvetlendirerek bir sonuca götürür. Gözetmenler, gördüğümüz gibi ihtiyarlardır ve ihtiyarlar da şimdi ortaya çıktığı gibi, gözetmenlerdir. Sonuç olarak karşımıza yeni bir ilke çıkmaktadır - Elçisel Kilise’de gözetmenlik ve ihtiyarlık aynı şeylerdi. Bir ihtiyar ne bir gözetmenin altında, ne de bir gözetmen bir ihtiyardan daha üst konumdaydı. Aynı kişi bu iki farklı isimle bilinirdi.

            Edward Gibbon gibi bir kişinin doktrin veya ahlak konusundaki fikirlerine fazla değer veremeyiz. Ancak her hangi bir dini inanç sistemi konusunda önyargısız olan böylesine başarılı bir tarihçi bu konu hakkında önyargısız olarak bir yargıya varabilmiştir. Gibbon, Nis Konsey’i öncesindeki Kilise yönetimi hakkında şöyle diyor: “Kilise’nin toplumsal işlevleri yalnızca Kilise’nin kalıcı görevlilerinin - ihtiyarların ve gözetmelerin - sorumluluğundaydı. İhtiyar ve gözetmen kelimeleri başlangıçta aynı kişi ve görevler için kullanılmaktaydı. İhtiyar terimi, o kişilerin yaş, bilgelik ve olgunluklarını ifade ederken, gözetmen kelimesi, liderliği altında bulunan Hıristiyanların imanları ve davranış biçimleri üzerindeki sorumluluklarını ifade ediyordu.”*

 

                                                                                                         

ÜÇÜNCÜ İLKE

 

 

UNUTULMAMALIDIR Kİ, ihtiyarın ve gözetmenin başlangıçta sadece aynı Kilisesel görevlinin farklı isimleri olduğunu ortaya çıkarmış bulunuyoruz. Elçisel Kilise zamanında bir ihtiyarın bir gözetmen, bir gözetmenin de bir ihtiyar olduğuna Kutsal Yazılar’da bizi tatmin edecek kadar delil bulunmaktadır. Bunları söyledikten sonra, bu gerçeğin tamamen ispatlandığını kabul etme hakkına sahip olarak üçüncü ilkeyi ortaya çıkarmak için devam ediyoruz.

            Elçilerin İşleri Ondördüncü Bölüm, Pavlus ve Barnaba’nın müjdesel yolculuklarının birinden söz ediyor. Onları taşa tutmayı planladıklarından haberdar olan Pavlus ve Barnaba, Listra ve Derbe’ye kaçtılar. Pavlus Listra’da bir kötürümü iyileştirince Zeus tapınağının kahini kent kapılarına boğalar ve çelenkler getirdi. Elçiler ise kendilerine kurbanlar sunmaya çalışan bu cahil insanları güçlükle durdurabildi. Kalabalığın ruh hali o kadar değişkendi ki, az önce neredeyse tapındıkları elçileri şimdi öldüresiye taşlıyorlardı. Canlarını zor kurtaran Pavlus ve yol arkadaşı, Derbe, Listra, Konya ve Antakya’yı tekrar ziyaret ederek Müjde’yi duyurdular, öğrencilerin kurtuluşlarını pekiştirip onları imanda yürümeye devam etmeleri için teşvik ettiler. Bu müjdesel yolculuğu kaleme alırken kutsal Tarihçi bize elçilerin her Kilise’de ihtiyarlar atadıkları gerçeğinden yine önemle bahsediyor. Kelimeleri şöyle devam ediyor, “İmanlılar için her toplulukta ihtiyarlar seçtiler. Dua ve oruçla onları, inanmış oldukları Rab’be emanet ettiler” (Elçilerin İşleri 14:23).  Daha önce gördüğümüz gibi, Kutsal Kitap’ta Kilise, ne kadar büyük veya ne kadar küçük olursa olsun, herhangi bir Hıristiyan topluluğunu belirtir. Ne kadar büyük olursa olsun herhangi bir şehirde veya ne kadar küçük olursa olsun herhangi bir köyde yaşayan inanlılara o yerin Kilisesi denmesi çok eskiden gelen bir uygulamadır. Hıristiyanlığın öncüleri tarafından putperestlerin arasından toplanıp, güçlükleri içinde organize edilen ancak korku yüzünden güçsüzleşmiş olan bu toplulukların çoğu sayıca az olmalıydı. Buna rağmen, bu iki elçi, ne kadar küçük olursa olsun, bir toplulukta sadece bir ihtiyar veya gözetmen atamakla yetinmemiş ama Kutsal Ruh’tan da öğrendiğimiz gibi her Kilise’de ihtiyarlar atamışlardır. Kutsal Ruh tarafından yönlendirilerek konuşmuş olan müjdeci Luka eğer gerçek bir tanık ise, Elçisel Kilise’nin her topluluğunda bir den fazla ihtiyar bulunmaktaydı. Kaç tane olduğunu bilmiyoruz ama her Kilise’de ihtiyarların çoklu olarak bulunduğu açıktır.

            Elçilerin İşleri Yirminci Bölüm’e bakmak üzere devam edelim. Burada, Pavlus Yunanistan’dan Kudüs’e giderken görülüyor. Troas’ta bir hafta kaldıktan sonra Pentekost bayramından önce Yahudilerin başkentine ulaşabilmek için bazen karadan bazen de denizden olmak üzere yoluna devam etti. Efes’in 58 km. güneyindeki İyonya’nın bir sahil şehri olan Milet’e vardığında Efes’teki topluluğun ihtiyarlarını bulunduğu yere çağırtmak için haber yolladı. Esinlenmiş sözler şöyle diyor: “Pavlus, Milet’ten Efes’e haber yollayarak inanlılar topluluğunun ihtiyarlarını yanına çağırttı” (Elçilerin İşleri 20:17).  Buradan da anlaşıldığı gibi Efes Kilisesi’nden bir değil, bir den fazla ihtiyar bulunmaktaydı. 20:28’den de daha önce gördüğümüz gibi bu ihtiyarlar aynı zamanda gözetmenlerdi. Eğer burada kullanılan kelimelerin herhangi bir önemi veya anlamı varsa, görülüyor ki Efes Kilisesi’nde ihtiyarlar veya gözetmenler çokluydu.

            Devam edelim. Filipi, tarihi Trakya’nın sınırları içinde bulunan bir şehirdi. Edebi yazılar okuyanlar için Augustus ve Anthony’nin bir savaşta Brutus ve Cassius’a yenildiği yer; bir Hıristiyan için de, Çarmıh’ın sancağının Avrupa’da ilk açıldığı, günahkarların İsa Mesih’in Müjdesini Avrupa’da ilk duyduğu yer olarak bilinir. Mora boyanmış kumaş ticareti yapan kadının kalbi Pavlus’un sözleriyle orada açılmıştır. Yine orada Pavlus ve Silas, falcılık ruhuna tutsak bir kızdan o ruhu çıkardıkları için yargıçlar tarafından dövülmüş, hapse atılmış ve ayakları tomruğa vurulmuştu. Gecenin karanlığında hapisanenin temelleri sarsılmış, her hücrenin kapısı açılmış ve her tutsağın zincirleri açılıp yere düşmüştü. Orada, hapisane gardiyanı iki mahkumuna, bir günahkarın bir Tanrı hizmetkarına sorduğu en önemli soruyu yöneltmiştir: “Efendiler, kurtulmak için ne yapmam gerek?” Bütün bu güçlüklere rağmen orada bir Kilise kuruldu. Pavlus, Filipi’ye yaptığı ilk ziyaretinden on iki yıl sonra bu Kiliseye bir mektup yazmayı uygun gördü.  Bu mektup korunmuş ve Tanrı Sözü’nde bir yer almıştır. Bu yazı bizlerce “Filipililere Mektup” olarak bilinir. Başında Lidya ve Gardiyan’ın bulunduğu bu Kilise’ye bir elçinin ne yazmayı uygun gördüğü merak uyandıran bir konudur. Bekleneceği gibi değerli ve teşvik edici gerçeklerle dolup taşar bu mektup. Konumuzla daha yakından ilgili olan şu sözleri mektubun ilk ayetlerinde görüyoruz: “Mesih İsa’nın kulları ben Pavlus ve Timoteyus’tan, Filipi’de bulunan gözetmenler ve görevlilerle birlikte Mesih İsa’ya ait olan bütün kutsallara selam!” $üphesiz, Filipi önemli bir şehirdi. Ancak nüfus ve önem bakımından Dublin veya Liverpool’dan farklı değildi. Günümüzde milyonlarca insanın yaşadığı Londra’nın tümü için tek bir gözetmen yeterli görülürken, putperestlerden toplama, sadece oniki yıllık geçmişe sahip, Mesih uğruna aşağılanıp acı çekmiş, Makedonya’nın dışında küçük bir kasabada bulunan Kilisedeki gözetmen sayısının çoklu olduğunu görüyoruz. Gönderdiği mektubu Pavlus, o kilisenin gözetmen ve görevlilerine yazıyor.

            Gerçeği arayan, dürüst okuyucu şu ana kadar üzerinde durduklarımızı tekrar gözden geçirsin. Görecektir ki, Pavlus Filipi’deki kilise’ye gönderdiği mektubu, o kilisenin ihtiyarlarına yazmıştır. Yine görecektir ki Pavlus, Milet’ten Efes’teki kilisenin ihtiyarlarını çağırtmıştır. Böyle bir okuyucu için elçilerin yaşadığı günlerde Kilise topluluğundaki ihtiyarların veya aynı olduğunu gördüğümüz gibi, gözetmenlerin çoklu olduğu sonucunu inkar edemez. Bu da bizi eliçsel yönetim sisteminin üçüncü ilkesine götürmektedir: Her Kilise’de ihtiyarlar çoklu olarak bulunurdu.

 

 

 

DÖRDÜNCÜ İLKE

 

 

ATAMA, bir kişinin el koyma yöntemiyle resmi olarak Kilisesel bir göreve getirilmesidir. Görevli ya da diyakon, Kilise’deki her sürekli hizmetli atamayla resmi olarak bulundukları konuma getirilirlerdi. Atama, yapı olarak üç öğeden oluşurdu: oruç, dua ve el koyma. El koyma, ruhsal armağanlar verilirken (Elçilerin İşleri 8:17; 19:6) ve hastalar mucizevi bir şekilde iyileştirilirken (Markos 16:18, Elç.İşl. 9:17; 28:8) uygulanırdı. Ama bütün bunlardan farklı olarak olağanüstü ya da mucizevi bir armağan verilmeksizin Kilise hizmetlilerinin atamalarında uygulanırdı (Elç.İşl. 6:6; 13:1-3; Titus 4:14; 5:22). Mucizevi güçlerin günümüzde artık eskisi kadar görülmemesi, el koyma uygulamasını kaldırmamızı gerektirmez. El koyma, hiçbir zaman Kutsal Ruh’u kişilere vermenin bir yolu değildi. Sadece, kişileri bir göreve atarken uygulanırdı.

            Atama konusundaki en önemli soru kimin (bir ya da birkaç ihtiyar, görevli veya İhtiyar Heyeti) ve kaç kişinin yaptığıdır. Rab İsa’nın herhangi bir işçiyi özel bir çağrıyla çağırıp onu çalışması için bağına göndermesini kimse tartışamaz. Yine, eğer esinlenmiş bir elçi uygun görseydi tek başına atama yapma hakkına sahip olduğu da pek şüphe götürmez. Titus, bir elçi tarafından, özellikle atama görevi için geride bırakılmıştı. Eğer günümüz müjdecilerinden herhangi kimse Titus gibi kendisinden daha üst konumda bir kişiden yetki aldığını gösterebilseydi, atama yapma ayrıcalığına sahip olabilirdi (Titus 1:5). Bir müjdecinin yaptığı herşeyi yapma hakkına sahip olduğunu ileri süren bir kişi, eğer bir elçi değilse, Titus gibi bu yetkinin kendisine bir elçi tarafından verildiğini göstermesi gerekir. Bu aşamada, hiçbir önder bu şekilde bir yetki aldığını göstermekte başarılı olamaz. Böylece geriye, elçilerin yokluğunda kimin, ya da elçiler tarafından seçilen hangi kimselerin kişileri resmen  Kilisesel bir göreve atama ayrıcalıkları olduğunu ve daha da önemlisi, bu yetkinin bir kişide mi yoksa bir den fazla kişide mi bulunduğunu öğrenmek için Kutsal Kitabı incelemek kalır.

            İlk olarak 1.Timoteyus 4:14’e bakalım. Burada Timoteyus’un atanmasını görüyoruz. Elçi, imandaki oğluna, ona verilen bu hizmet armağanını iyi amaç için kullanmasını öğütlüyor. Bu armağanın peygamberlik aracılığıyla verildiğini, yani o çağlarda çok bulunan peygamberlerin yaptıkları peygamberlikler sonucunda Timoteyus’un çok önemli bir hizmetli olarak öne çıkarıldığını söylüyor. Bu armağanın ona ihtiyarlar kurulunun, yani presbiterlerin ya da ihtiyarların beraberce ellerini onun üzerine koymasıyla verildiğini ekliyor. Elçinin sözleri şöyle diyor, “Peygamberlik sözüyle ve ihtiyarlar kurulunun, ellerini senin üzerine koymasıyla sana verilmiş ve hala sende olan ruhsal armağanı ihmal etme.” Bu sözler, atama yetkisinin kimde olduğunu belirtmek açısından çok açıktır.

            Elçilerin İşleri 13:1-3’e bakalım. Görülüyor ki, Antakya Kilisesi’nde isimleri bu bölümde yazılı olan bazı peygamber ve öğreticiler vardı. Bu kişiler Rab’be tapınıp oruç tutarken Kutsal Ruh tarafından onlara Barnaba ve Saul’u diğer uluslara yapacakları müjdesel yolculuk için ayırmaları söylendi. Her ikisi de daha önce Müjde’yi vaaz ediyorlardı. Ama şimdi çok farklı bir yere, farklı bir tür işe çağrılmışlardı. Bu sebeple, peygamberlerin ve öğretmenlerin bu iki kardeşi atama yoluyla resmi olarak müjdesel görev için ayırmaları doğru bir davranıştı. Üçüncü ayette de şöyle diyor, “Böylece oruç tutup, dua ettikten sonra, Barnaba ve Saul üzerine ellerini koyup onları yolcu ettiler. Buradan açıkça görüldüğü gibi atama sadece bir değil birkaç öğretmen tarafından yapılırdı. Atama, tek bir kişi tarafından değil, çoklu olarak yapılırdı.

            Kilise önderlerinin çoklu olarak böyle bir törende yer aldığı başka bir örnek ise Elçilerin İşleri 6:6’da bulunmaktadır. Bu bölümde diyakonların atanmasını görüyoruz. Kudüs’teki Kilise fakirlerin ihtiyaçlarıyla ilgilenmek üzere yedi kişi seçip, “elçilerin önüne çıkardılar. Elçiler de dua edip ellerini onların üzerine koydular.” Atamada bir den fazla önderin rol alması uygun ve elverişli olduğunda bu görevi elçilerin kendileri üstlenmeyi tercih ettiklerini kanıtlamak açısından bu örnek değerlidir.

            Biraz önce bahsettiklerimize tekrar bakalım. Atama yapmak, sadece bir elçinin ya da özel olarak bunu yapması için görevlendirilmiş bir kişinin yetkisi dahilindedir. Ama bunu beraberce yapma fırsatı olduğunda bu işi bir kişi tek başına yapmazdı. Diyakonların seçiminde olduğu gibi, kolayca bulunabildiğinde, bir den fazla kişinin bu törende rol alması sıkça olan bir olaydı. Saul ve Barnaba’nın atanmasında gördüğümüz gibi elçilerin yokluğunda bu görevi, belirli peygamberler ve öğretmenler;  Timoteyus’un atanmasında olduğu gibi de, ihtiyarlar yapardı. Bu da bizi dördüncü ilkeye ulaştırmaktadır: Elçisel Kilise’de atama, ihtiyar heyeti, yani ihtiyarların çoklu olarak bulunduğu kurul tarafından yapılırdı.

 

 

 

 

BE$İNCİ İLKE

 

 

ELÇİLERİN İ$LERİ Onbirinci Bölüm burada bütünüyle yazılamayacak kadar uzun bir bölümdür. Daha fazla ilerlemeden okuyucu İncil’i açıp bu kısmı baştan sona kadar okusun. Eğer okuyucu gerçeği arıyor ve onu en basit şekilde algılamak istiyorsa bu bölümün dikkatlice okunması aşağıdaki gerçeklerin bu bölümde varolduğu konusunda bu kişiyi ikna edecektir.

            Görülüyor ki, Yahudiye’den gelen bazı kişiler Antakya Kilisesi’ndeki inanlılara sünnetin kurtuluş için gerekli olduğunu öğretmişlerdi. Pavlus ve Barnaba bu kişilerle çekişip tartışmışlar ancak bunun bir yararı olmamıştı. Sonunda Pavlus’la Barnaba’nın, kardeşlerden diğer bazılarıyla birlikte Kudüs’e gidip bu sorunu elçiler ve ihtiyarlarla görüşmesi kararlaştırıldı. Hıristiyanlığın metropolisi olan Kudüs’e vardıklarında elçilerle ihtiyarlar bu konuyu görüşmek üzere toplandılar. Başlangıçta toplulukta önemli fikir ayrılıkları çıktı. Sonunda Petrus ayağı kalkarak konuşmaya başladı. Tanrı’nın kendisini ilk olarak diğer uluslara Müjde’yi duyurması için bir araç olarak seçmesinin onu nasıl onurlandırdığını ve insanlar arasında ayırım yapmaksızın, Yahudi inanlılara verdiği gibi onlara da Kutsal Ruh’u vermekten Tanrı’nın ne kadar hoşnut olduğunu onlara hatırlattı. Bunun için onlara, atalarının taşıyamadığı bir boyunduruğun altına diğer ulusları sokmanın Tanrı’yı sınamak olduğunu söyledi. Yahudilerin ve diğer ulusların aynı şekilde eşit olarak Rab İsa’nın lütfuyla kurtuldukları gerçeğini açıkça söyleyerek konuşmasını tamamladı. Barnaba ve Pavlus devam ederek kendileri aracılığıyla da Tanrı’nın diğer uluslar arasında yaptığı mucizeleri ve harikaları anlattılar. Yakup sonra kendi fikrini paylaştı. Petrus’un söylediği gerçeğin, yani Tanrı’nın diğer uluslardan kendine ait olacak bir halk çıkardığının çok eskiden yazılmış bir peygamberlik sözü olduğunu gösterdi. Amos peygamberden alıntı yaparak, Tanrı’nın kendisine ait olan tüm ulusların ve geriye kalan insanların aramaları için Davut’un yıkılmış tapınağını yeniden kuracağına dair söz verdiğini gösterdi. Bu nedenle diğer uluslardan Tanrı’ya dönmüş olanları ek yüklerle sıkıntıya sokmamaları gerektiğini, ancak putlara sunulup murdar hale gelmiş etlerden, cinsel ahlaksızlıktan, boğularak öldürülen hayvanlardan ve kandan sakınmaları gerektiğinin kendilerine bildirilmesin önemli olduğunu söyleyip kendi düşüncesini açıklamış olarak konuşmasını tamamladı. Yakup’un fikri topluluk tarafından kabul edildi ve tüm Kilise ile beraber elçiler ve ihtiyarlar alınan kararı iletmek üzere Yahuda ve Silas’ı, Pavlus ve Barbana’yla birlikte Antakya’ya göndermeyi kararlaştırdılar. Toplantıda alınan karar elçilerin, ihtiyarların ve topluluk üyelerininadına yazılarak Antakya, Suriye ve Kilikya Kiliselerindeki diğer uluslardan olan inanlılara gönderildi. Mektup, sünnetin kurtuluş için gerekli olduğunu öğreten kişileri topluluğu tedirgin edip onların akıllarını karıştırmakla suçluyor. Bu kişilerin bu şekilde öğreti yayma yetkilerinin elçiler tarafından kendilerine verilmediğini; Rab İsa Mesih uğruna canlarını gözden çıkarmış kişiler olan Pavlus ve Barnaba’nın toplantıda alınan kararları sözlü olarak da onlara aktarmakla görevlendirildiklerini ve Kutsal Ruh’a göre diğer uluslardan gelen inanlıların putlara sunulan kurban etinden, kandan, boğularak öldürülen hayvanların etinden ve cinsel ahlaksızlıktan sakınmaları gerektiğinden başka bir yükümlülük altına sokulmamalarının uygun olduğunu söylüyordu. Kudüs’teki toplantıdan Antakya’ya temsilciler tarafından gönderilen mektubun içeriği bunlardan ibaretti. Topluluk bir araya geldi ve mektup verilip, okundu. Yüreklendirici sözleri duyan insanlar sevindi. Yahuda ve Silas kendi konuşmalarını da eklediler ve kardeşleri imanda pekiştirdiler. Bundan kısa bir süre sonra fikir ayrılığı sonucu Pavlus, yol arkadaşı olarak Silas’ı seçerek amacı daha önce Tanrı Sözü’nü duyurdukları toplulukları tekrar ziyaret etmek ve nasıl olduklarını görmek olan başka bir müjdesel yolculuğa çıktı. Buradaki kardeşler tarafından esenlikle yolcu edilerek Antakya’dan ayrıldılar. Suriye ve Kilikya bölgelerini dolaşarak inanlı topluluklarını pekiştirdiler. Derbe, Listra ve Asya ilinin diğer şehirlerini bu yolculukta ziyaret ederek Kudüs’teki elçiler ve ihtiyarlar tarafından alınan kararları bu şehirdeki inanlılara iletip bunlara uymalarını istediler (Elçilerin İşleri 16:4).

            Her dürüst kişi itiraf etmelidir ki, şimdiye kadar sözünü ettiklerimiz, Elçilerin İşleri Onbeş ve Onaltı’ncı bölümlerde yazılı bulunanların adil bir gösterimidir. Bölüm basitçe okunduğunda şu gerçekler kendini göstermektedir:

            (1) Pavlus ve Barnaba ile Yahudiye’den gelen yabancı öğretmenler arasında sünnet konusunda anlaşmazlık çıktı;

            (2) Anlaşmazlığın ilk ortaya çıktığı Antakya Kilisesi’nde sorun çözümlenemedi;

            (3) Sorun, Kilise dışında Kudüs’teki elçiler ve ihtiyarlardan oluşan kişisel bir kurula havale edildi;

            (4) Kurul, topluluk önünde, konu üzerinde konuşmak için toplandı;

            (5) Bir karar açıklandı;

            (6) Antakya, Suriye ve Kilikya kiliseleribu karara uydu.

            Yukarıdaki gerçekler, bölümde reddedilemeyecek kadar açık bir şekilde bulunmaktadır. Eğer bu olaylar bize bir örnek teşkil etmeleri için meydana gelip Kutsal Kitap’ta bir yer almaysa bunların varolma sebepleri biraz gariptir. Eğer, anlaşmazlık çıkan konu üzerinde Antakya Kilisesinin sadece Tanrı’nın fikrini bilmesi yeterli olsaydı, o sırada Antakya’da bulunan Pavlus bunu hatasız olarak Kilise’ye söyleyebilirdi. Çünkü Pavlus sadece Kutsal Ruh tarafından yönlendirilerek konuşan biri değil, olaylara kalemi ya da sözleri ile eşit derecede önem vererek karar veren biriydi. O sırada Antakya’da olan Pavlus’un söyleyeceği tek bir cümle iman yada dini sorumluluklar hakkındaki tüm konularda karar niteliği taşırdı. Eğer hatasız bir karar bu Kilisenin aradığı tek şey ise, meselenin neden daha ileriye götürüldüğü merak edilir. Sorun, Kudüs’teki kurula iletildiğinde eğer konuşulan konu sadece Tanrısal esinleme olsaydı elçilerin ihtiyarlarla bir araya gelip bu konuyu tartışmaları anlamsız olurdu. Çünkü esinlenmemiş, normal kişilerin yardımı olmaksızın elçiler Tanrı’nın düşüncesini aktarabilirlerdi. Eğer elçilerin hatasız bir karar açıklamalarından başka hiçbir şey gerekmeseydi, kurul içinde çeşitli ayrılıklar olmasının ve bir elçiden sonra başka bir elçinin fikrini açıklmasının sebebi nedir? Normalde tek bir esinlenmiş kişinin sözlerinin yeterli olacağını düşünürüz. Eğer kuruldaki münakaşa sadece ihtiyarlar arasında olmuş olsaydı ihtiyarlar sadece Tanrısal esin aracılığıyla çözülebilecek bir olayı tartıştıkları için biraz akılsız olmalılardı. Esenlinmemiş kişiler olarak ihtiyarların Tanrı’nın sesini dinlemekten başka yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Bununla birlikte, yine elçiler Tanrısal isteğin açıklıyıcıları olarak soruna çözüm getirebileceklerken neden ihtiyarların tartışmasına izin verdiler? Bir karar açıklandığında neden bu karar Kudüs’teki elçilerin ve ihtiyarların adına yazılmıştı? Görebildiğimiz kadar, bunun sadece tek bir mantıklı açıklaması bulunmaktadır: Bu olayların olmasına izin verildi ve bize yol göstermesi için yazıya geçirildi. Topluluğun kendi bünyesinde bir sorun çözülemediğinde konu, topluca bir karara varabilmeleri içiçn Kilise önderlerine sevkedilirdi. Eğer bugün elçiler hayatta olsalar, ihtiyarlarla buluşup esinlemeler yardımıyla onlara hatasız bir karar vermede yol gösterseler ve biz de anlaşlıklarımızı böyle bir kurul önüne götürebilseydik, bu davranışımız Tanrısal Söz’de önümüze konan örneğe tamamen uygun hareket etmek olurdu. Ancak biz, elçilerin yokluğunda anlaşmazlıklarımızı ihtiyarlar kuruluna götürür, onlar da Kutsal Kitap’ta bulunduğu kadarıyla elçilerin esinlenmiş yazıları aracılığıyla yönlendirilerek bir karara varırlar ve biz de bu karara Rab’de itaat edersek bu, ruh’a göre davranmaktan öte, tamamen elçisel örneğe göre davranmak olurdu.

            Böylece şu gerçeğe ulaşmaktayız: Elçisel Kilise’de, anlaşmakzlıkları, sorunun çıktığı topluluğun dışında, Kilise önderlerinden oluşan bir kurula sevk etme ayrıcalığı vardı. Kilise önderlerinden oluşan bu Kilisesel kurul elçilerin yokluğunda toplanma, tartışma, karar verme ve verilen kararlara Rab’de itaat edilmesini isteme hakkı vardı. Bu ilkeyi şöyle belirtebiliriz: Elçisel Kilise’de, ihtiyar heyetine başvurma ve bu heyetin ortak aldığı kararlarla Kilise’yi yönetme hakkı vardı.

            Bazı kesimler bu konu hakkında gereksiz yere sorun çıkarmamış olsalardı Kudüs’teki kurulda kardeşlerin varlığından söz etmek çok gereksiz olurdu. Elçiler ve ihtiyarlardan ayrı olarak belirtildiğinden kardeşler Kilise’nin gayri resmi üyeleri olmalılardı. Bu kişilerin Kudüs’teki kurulda bulundukları, alınan kararı onayladıkları ve Antakya’ya yazılan mektupta elçiler ve ihtiyarlar tarafından olduğu kadar onların da isimlerinin var olduğu bize göre konunun geçtiği bölüme bakıldığında reddedilemez gerçeklerdir. Bu hakkındaki tüm gerçekleri şimdilik ortaya çıkarmış değiliz, ancak aşağıdakileri gözlemleyebiliyoruz:

            (1) Antakya’dan Kudüs’e giden Pavlus ve Barnaba ilk olarak kardeşlerle değil elçiler ve ihtiyarlarla konuşacaklardı (a.2);

            (2) Konuyu tartışmak üzere kardeşlerin değil “elçilerle ihtiyarlar”ın toplandıkları söyleniyor (a.6);

            (3) Konuşulan konu hakkında hiçbir kardeşin söz aldığını okumuyoruz ama sustuklarını görüyoruz (a.12);

            (4) Alınan kararların kardeşler tarafından değil “elçilerle ihtiyarlar” tarafından alındığını okuyoruz (Elçilerin İşleri 16:4).

            Önyargısız bir araştırmacı burada “kardeşler” olarak adı geçen Kilise’nin özel üyelerinin, ne bir karar verdiklerini, ne toplantıda konuştuklarını, ne tartışmak için bir araya geldiklerini, ne de Antakya’dan havale edilen sorunun onlara gönderildiğini görecektir. Diğer taraftan aynı zamanda görecektir ki, bu kişiler kurulun arsındalardı ve alınan karara onay vermişlerdi. Kudüs’teki tüm Hıristiyanların bu karar hakkında aynı fikri paylaştıklarını göstermesinin önemi açısından, yazılan mektupta elçiler ve ihtiyarların isimlerinin olduğu kadar onların isimlerinin de yazılı olduğu gerçeği değerlidir. Pavlus, Selaniklilere yazdığı birinci mektubunun girişinde nazik olmak ve selamlama amacıyla Silvanus ve Timoteyus’u kendisi ile beraber olarak gösteriyor. Ancak bu, Silvanus ve Timoteyus’un ne esinlenmiş kişiler oldukları ne de mektubun yazılmasında rol oynadıkları anlamına gelir. Aynı şekilde mektup Antakya, Suriye ve Kilikya’daki diğer uluslardan olan inanlılara elçilerden ve ihtiyarlardan gönderilmişti. Kardeşlerin isimlerinin de eklenmesi bu mektubun yazılmasında bir rol oynadıkları için değil, yazılanlarla aynı fikirde olduklarını göstermek içindi. Bu sebeple, Elçisel Kilise’de, özel üyelerin sadece Kilise önderlerinin toplantılarına seyirci olarak katılmadığını, ama yapılan tartışmalarda rol oynayıp Kilisesel mahkemelerin ek üyeleri olduklarına bizi ikna etmek isteyen bir kişinin bizlere Elçilerin İşleri Onbeş’inci bölümden daha açık bir bölüm göstermesi gerekmektedir. Elçilerle ihtiyarların toplanıp, tartışıp, karar aldıkları, ancak kardeşlerin orada bulunup, dinleyip, alınan kararları onaylarını verdikleri bize göre çok açık bir şekilde gözükmektedir. Elçiler ve ihtiyarlar, bizim değimimizle, mahkemenin kendisi; kardeşler ise onların aldıkları kararları kabul edip tasdikleyen dinleyicilerdi.

            Sonuç olarak, beşinci ilkemiz şöyle özetlenebilir: Elçisel Kilise’de, kişilerin ihtiyar heyetine başvurma hakkı bulunmakta ve bu heyetin ortaklaşa aldığı kararlarla Kilise’yi yönetme hakkı vardı.

 

 

 

 

ALTINCI İLKE

 

 

KİLİSE ÖNDERLERİNİN, herhangi bir dünyasal liderin veya bir Kilisesel başkanın altında, ruhsal konularda bu gibi kişilere itaat etmemesi elçisel Kilise yönetiminin ayırıcı bir özelliğidir. Pavlus, çok nadiren mektuplarını, okuyucularına elçiliğini insanın değil Tanrı’nın isteğiyle aldığını hatırlatmadan bitirir. Örnek olarak Galatyalılar 1:1’i alalım. “İnsanlarca ya da insan aracılığıyla değil, İsa Mesih ve O’nu ölümden diriltmiş olan Baba Tanrı aracılığıyla elçi atanan ben Pavlus...” Yeni Antlaşma zamanlarındaki Kilisenin hiçbir dünyasal hükümdarın ruhsal liderliği altına girdiğini veya hürriyetinin bir kısmından geçici bir yarar için bile vazgeçtiğini görmüyoruz. Müjde’ye baktığımızda, bir Hıristiyanın üstünlüğünden hiçbir ödün verilmediğini görüyoruz, özellikle eğer bu hükümdar bir inanlı değilse. Kutsal Kitap çok açıktır: “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya verin” (Markos 12:17). Tüm dünyasal konularda Elçisel Kilise’nin üyeleri, içinde yaşadıkları ülkenin yöneticilerine itaat etmeyi görev bilmişlerdir. Tüm ruhsal konularda ise daha yüce bir güce boyun eymektedirler. Tüm dünyasal konularda, bir elçi yaşadığı köyün yargıcının uyguladığı kanunlara itaat ederdi, ancak ruhsal konularda tahttaki Sezar’a bile boyun eymezdi.

            Kutsal Yazılar’da buna bir örnek aramanın boş olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü eski çağda hiçbir dünyasal hükümdar Hıristiyanlığa geçmemişti. Bu sebeple kimse böyle bir kişiye Kilisesel yönetimi bırakacak ve ruhsal gücün emanetçisi olacak bir konumda değildi. Ancak Tanrı kullanacağı araçlar açısından sınırlı değildir. O zamanlar Hıristiyanlara vahşet soluyan Tarsus’lu Saul’u yola getiren aynı lütuf Pilatus, Agripa ve Roma’daki Sezar’ı da bir Mesih İnanlısı yapabilirdi. Eğer verilecek örneğin bir yararı olsacak olsaydı bu örneği yaratmak için gerekenleri sağlamak Tanrı için zor olmayacaktır. Elçilerin yaşadıkları günlerde Tanrı’nın inanlı olmayan bir hükümdarı Kilise’deki bir pozisyonu doldurmak için Hıristiyan yapmamış olması, bize Kilise ahlakı açısından yol gösteren bir gerçektir. Önemle belirtelim ki, Kutsal Yazılar böyle bir olayın sonraki zamanlarda da olduğunu hiçbir şekilde belirtmiyor. Zaman içinde Hırist,yan bir önder çıkacakken dünyasal bir hükümdarın Kiliseyi ilgilendiren konularda herhangi bir yetkiye sahip olduğunu iddia etmesine veya böyle bir yetkiyi kullanmasına izin verecek bir ilke Kutsal Kitap’ta bulunmamaktadır. Eğer böyle bir ilke varsa, varlığı bizim tarafımızdan bilinmemektedir. Eğer başarabilirlerse, Kutsal Kitap’tan gerekli kanıtları bulmak bunu iddia eden kişilerin sorumluluğudur. Bu başarılana kadar hiçbir dünyasal hükümdarın Tanrı’nın mirası üzerinde bir yetkiye sahip olmadığına inanmaya hakkımız var.

            Armağanları ne kadar özel, Rab uğruna çektiği acılar ne kadar büyük veya yaptıkları ne kadar önemli olursa olsun, Kilise’deki hiçbir görevlinin elinde böylesine büyük bir ruhsal otorite bulunmamaktaydı. Kilisenin üyeleri Kilise önderlerine itaat etmekle yükümlülerdi. Aynı zamanda önderlerin de topluluğun üzerinde bir kral değil, onlara örnek oluşturan kişiler olmaları gerekiyordu (1. Petrus 5:3). Elçiler bile inanlıların imanları üzerinde egemenlik iddia etmemiş ancak sevinmeleri için çalıştıklarını söylemişlerdir (2. Kor. 1:24). Elçiler kendi aralarında bile birbirlerinden üstün değillerdi. Sonraki zamanlarda üstünlüğü olduğu resmi olarak sadece Petrus için söylenmiş olmasına rağmen Petrus bunu kendi üzerine almamış, diğer arkadaşları gibi onlarla birlikte kendini Mesih’in çarmıhının basit bir öğreticisi saymıştı. Kutsal Yazılar’da Petrus’un hiçbir zaman belirli bir Kilisesel göreve aday gösterildiğini ya da Kilise’de beraber hizmet ettiği arkadaşları üzerinde herhangi bir yetki kullandığını görmüyoruz. Bir olayda bazı hatalar yaptığı ve suçlu olduğu için başka bir elçi tarafından açıkça azarlandığını görüyoruz (Galatyalılar 2:11). Bu sebeple Kutsal Yazılar herhangi bir dünyasal hükümdara çok üstün ruhsal bir yetki vermediği gibi, bir Kilisesel hizmetliye de bunu vermez.

            Kutsal Kitap bu konularda olduğu kadar dini konularda da bize yol gösteren kaynak olmalıdır. Aşağıdaki bölümlerde tüm ruhsal yetkinin kaynağının neresi olduğunu görüyoruz.

            Efesliler 1:20-23: “Bu kudret, Tanrı’nın, Mesih’i ölümden diriltirken ve göksel yerlerde kendi sağında oturturken O’nda sergilediği üstün güçle aynı etkinliktedir. Tanrı Mesih’i tüm yönetim ve hükümranlıkların, tüm güç ve egemenliklerin, yalnız bu çağda değil, gelecek çağda da anılacak tüm adların çok üstüne çıkardı. Herşeyi O’nun ayakları altına sererek O’na bağımlı kıldı. O’nu, bütün varlıkların üzerinde baş olmak üzere inanlılar topluluğuna verdi. Bu topluluk O’nun bedenidir, her yönden her şeyi dolduranın doluluğudur.”

            Efesliler 5:23: “Çünkü Mesih bedenin kurtarıcısı olarak  inanlılar topluluğunun başı olduğu gibi, kadınlar da her durumda kocalarına bağımlı olsunlar.”

            Koloseliler 1:18: “Bedenin, yani inanlılar topluluğunun başı O’dur (Mesih). Her şeyde ilk yeri alsın diye başlangıç olan ve ölüler arasından ilk doğan O’dur.”

            Bu ayetler, Hıristiyan inancı ve uygulamalarının tek otoriter kaynağı olan Kutsal Kitap’tan alınmıştır. Bunları dikkatlice incelediğimizde İsa Mesih’in, Kilisenin tek Baş’ı olduğunun elçilerin yaşadığı günlere ait bir öğreti olduğu sonucuna vardık. Baş, insan vücudu için ne ise İsa Mesih de Kilise için odur. Nasıl ki bir bedenin iki başı olamaz Kilisenin de iki Baş’ı olamaz - ne Mesih ve Papa, ne de Mesih ve Kral. Bize öyle gözüküyor ki bu konuda bir orta nokta yoktur. İncil’in bize öğrettiğini - Mesih bedenin kurtarıcısı olarak inanlılar topluluğunun başıdır- ya ret ya da kabul etmeliyiz. Biz kabul etmeyi seçiyoruz. “Mesih, inanlılar topluluğunun başıdır” öğretisi, elçilerin yaşadığı günlerde uygulandığını gördüğümüz altıncı ilkedir. $imdi bu ilkenin sonuçlarının neler olduğuna bakalım: Mesih Kilisenin Başıdır ve Kilise’nin üyeleri Mesih’e bağlıdırlar. İsa Mesih’in düşüncelerini, Söz’ünden bağımsız olarak bilebilmemizin olanaksız olduğundan Kilise ile ilgili meseleler, Rab İsa’nın kendilerine verdiği yetkiyle Kilise’de hizmet veren kişilerce idare edilmelidir. Alınan kararlar ve bunların uygulanması dıştan hiçbir gücün altında olmadan yapılıp, Tanrı Sözü’nde açıklandığı gibi Tanrı’nın düşüncesine uygun olmalıdır.

 

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

 

Testin Uygulanması

 

 

 

OKUYUCUNUN bir önceki bölümde sunulan delilleri gözden geçirmesi durumunda aşağıda kısaca özetlenmiş olan ilkelerin Elçisel Kilise zamanında uygulandığının, Tanrısal bir yetkiye dayanarak söylendiği konusunda tatmin olacağını düşünüyoruz:

   (1) Görevliler, topluluğun üyeleri tarafından seçilirdi.

   (2) Gözetmen ve İhtiyar sıfatları aynı şeylerdi.

   (3) Kilise’deki İhtiyarlar çoklu olarak mevcuttu.

   (4) Atama, çoklu olan İhtiyarlar tarafından yapılırdı.

   (5) Kişilerin, İhtiyar heyetine başvurma hakkı vardı. Yönetim         

         yetkisi ise, ihtiyarların toplu olarak kullanabildiği bir yetkiydi.

   (6) Kilise’nin Baş’ı İsa Mesih’ti.

            Bu altı gerçekte belirtilen ilkeler, Kilise yönetiminin temelini oluşturmaktadır. “Topluluksal Seçim”den Mesih’in Kilise’nin Baş’ı olmasına kadar hepsi sırayla bir öncekinden daha önemlidir. Bu sonuçlara, anlaşılmaz bir mantıkla değil, her Tanrı çocuğunun yapması gerektiği gibi basit, açık ve doğal olarak - eğer tersini yapmak için bir sebep yoksa - Kutsal Kitabı kullanarak ulaştık. Ne kadar bilgisiz olursa olsun, kullandığımız bu ayetleri sadece önyargısız bir biçimde inceleyen her okuyucu Elçisel Kilise yönetiminde bu altı ilkenin varlığını görmekte başarısız olmayacaktır.

 

 

 

EPİSKOPAL SİSTEM

 

 

DAHA ÖNCEDEN açıklandığı gibi Episkopal Kilise yönetim sistemi, başpiskoposlar[2], piskoposlar[3], rahipler, başrahipler, diyakonlar[4] ve diğer hizmetlilerden oluşan bir düzendir. Örneklerini ise Roma ve İngiltere Kiliseleri’nde görmekteyiz. İki Kilise de episkopal düzende yönetilmelerine rağmen aradaki tek fark, Roma Kilisesi, Kilisesel otoriteyi Papa’ya, İngiltere Kilisesi ise Krallığa verir. Bu istisnanın dışında iki Kilise, öğretileri ne kadar farklı olursa olsun, Kilise yönetiminin her önemli ilkesinde birbirlerinin aynıdır. Protestan Kilisesi’nin episkopalliği, Roma Kilisesi’ninkinden daha az reddedilmesi gereken bir yönetim sistemi olduğu düşünülür. Buna rağmen, bu tartışmada haksız bir üstünlük sağlamaya ihtiyacımız olmadığından ve böyle bir şey yapmak istemediğimizden, Protestanlığın episkopalliğini elçisel standartla karşılaştırmayı uygun görüyoruz.

            İngiltere Kilisesi’ndeki yargı merkezi, kişilerin kimliğinden bağımsız olarak Parlamento’nun işlemiyle soydan soya geçer. İngiltere ve İrlanda Kilisesi’nin tek üstün başı krallıktır (37 Henry VIII, Bölüm 17). Bu bildiriye inancını belirtmeden hiç kimse o Kilise’nin hizmetinde bir yer alamaz: “Tanrı’nın altında olan majesteleri Kral, dünyasal, ruhsal ve Kilisesel tüm konularda, devletin, sahibi olduğu tüm krallık ve ülkelerin tek ve en yüce otoritesi ve yöneticisidir” (Kanon 36). Başpiskoposlar ve piskoposlar, bulundukları zamanın devlet yöneticilerinin yardımıyla Krla tarafından atanırdı. Bu siyasi yöneticiler ise Parlemento’dan a