http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

 

Kitap 1.bölüm Kitap 2. bölüm

 

 

Bilinmeyen Lütuf - 3

GRACE UNKNOWN: THE HEART OF REFORM THEOLOGY

R. C. Sproul

 

 

                                                               8

                                  Mesih'in Amaçlı Kefareti

 

Reform teolojisinin en önemli gerçeği şudur: "Kurtuluş Rab'dendir." Kurtuluş tanrısal bir iştir. Baba tarafından tasarlanmış ve atanmış, Oğul tarafından gerçekleştirilmiş ve Kutsal Ruh tarafından uygulanmıştır. Üçlü Birliğin üç Kişisi de kurtarış planı ve bunun yerine getirilişi konusunda sonsuz bir görüş birliği içindedirler.

            J. I. Packer, Reform ve Arminyusçu teoloji konusunda şöyle yazmıştır:

                Aralarındaki fark öncelikle bir vurgu farkı değil, içerik farkıdır. Birisi, kurtaran bir Tanrı'yı bildirir, diğeri insanın kendi kendisini kurtarmasına yardım eden bir Tanrı'dan söz eder. Bir görüş, kayıp insanlığı kurtarmakta Kutsal Üçlü Birliğin bu kişilere yöneltilen ve kurtuluşlarını değişmez bir şekilde güvenceye alan-Baba tarafından seçilmişlik, Oğul tarafından kurtarılmak ve Ruh tarafından çağrılmak olmak üzere- üç büyük işini sunar. Diğer görüş, (kurtarılışın hedefleri bütün insanlık olarak müjdeyi işitenlerin çağrılması ve

Cetvel 8.1

TULIP'in Üçüncü Taç Yaprağı

            1 Tamamıyla bozulmuşluk                    İnsanlığın radikal yozluğu

            2 Şartsız seçim                         Tanrı'nın egemen seçimi

            3 Sınırlı kefaret                                 Mesih'in amaçlı                                                                                                                                  kefareti

            4 Karşı konulmaz lütuf             Ruh'un etkin çağrısı

            5 Kutsalların dayanması                       Tanrı'nın kutsalları koruması

 

buna olumlu yanıt verenlerin seçilmesi olarak) her etkinliğe değişik bir referans verir ve hiç kimsenin kurtuluşunun bunlardan hiçbiriyle güvenceye alınmadığını söyler. Böylece iki teoloji de kurtuluş planını epey farklı şekillerde algılarlar. Birisi kurtuluşu Tanrı'nın işine bağlı, diğeri insanın işine bağlı kılar...[xxviii]

 

            Aynı denemede Packer, 1618'de üzerinde tartışılan Arminyusçu kavramın şöyle bir bildiride bulunduğunu söylüyor: "Mesih'in ölümü kimse için kurtuluşu sağlamadı, çünkü kimse için iman armağanını güvenceye almadı (böyle bir armağan yoktur); bunun yerine eğer inanırlarsa herkes için kurtuluş olasılığını yarattı."[xxix]

            Sınırlı kefaret doktrininin yanıtladığı soru şudur: Mesih gerçek bir Kurtarıcı mı, yoksa sadece "potansiyel" bir Kurtarıcı mıdır? TULİP’teki sınırlı kefaret doktrini beş maddenin üzerinde en çok tartışılanıdır. Kefaretin "sınırlı" oluşu düşüncesi tartışmanın en hararetli noktasını oluşturur. Soruyu bir başka şekilde dile getirirsek şöyle diyebiliriz: Mesih her insanın günahlarına kefaret etmek için mi öldü, yoksa sadece seçilmişlerin günahlarına kefaret etmek için mi öldü?

            Mesih'in kefaretinin ya sınırlı ya da sınırsız olduğu kesindir. Başka bir alternatif, tertium quid yoktur. Mutlak bir anlamda sınırsızsa o zaman herkesin günahları için bir kefaret yapılmıştır. Mesih o zaman bütün insanların günahlarını bağışlatmış ve onlar için kefaret de etmiştir.

            Sınırsız kefaretten kurtuluşun evrensel olduğu düşüncesi çıkıyor gibidir. Ancak, sınırlı kefareti inkar eden Arminyusçular'ın, farklı anlaşmacıların ve diğer yarı-Pelagiyusçular'ın büyük bir kısmı evrenselliği reddederler. Tarihsel Arminyusçuluk kurtuluşun sadece belirli insanlar için mümkün olduğunu kabul eder: Herkes kurtulmaz, sadece belirli sayıda kişiler kurtulur. Kurtulan belirli grup müjdenin sunusuna imanla karşılık verdiklerinden ötürü kurtulmuşlardır. Sadece inananlar  Mesih'in kurtaran kefaretinin yararlarını kendilerine mal edebilirler. Mesih'in kurtaran işini imanla kabul etmeyen kişi, nihai olarak günahları bağışlanması, çarmıhın kefareti ve Tanrı'nın adaletinin tatmininden yoksun bir şekilde bırakılır.

            Bu görüşte iman kurtuluş için bir şart olmakla kalmaz, aynı zamanda kurtuluşun nedenidir. Kefaret imandan ayrı olarak etkin değilse, o zaman tanrısal adaletin tatmini için iman gereklidir. Burada iman öcle birlikte olan bir iş halini alır çünkü günahlıdaki varlığı ya da yokluğu Mesih'in bu kişi için olan işinin etkinliğini belirler.

            Arminyusçu kamptan gelen itiraz seslerini duyabiliyorum. İnsan imanının Mesih'in bitmiş işine herhangi bir "değer" ya da Mesih'in tatmin işine herhangi bir etki kattığı düşüncesine kesin bir şekilde karşı çıkarlar. Normalde kullandıkları formül, Mesih'in kefaretinin herkes için yeterli ancak sadece bazıları için etkin olduğudur.

            Reform tanrıbilimciler, Mesih'in kefaretinin düşmüş insanlığın tamamının günahlarının bedelini ödeyecek değerde oluşunu sorgulamazlar. Mesih'in kurbanının değeri sınırsızdır. O'nun değeri, günah işleyen herkesin suçlarını örtmeye yeterlidir. Ayrıca, sınırlı kefaret doktrininin bir parçası olan kefaretin sadece bazıları için etkin olduğu konusunda aynı görüşteyiz.

            Ancak kefaretin yeterliliğinden söz ettiğimizde, "Tanrısal adaleti yeterli bir şekilde tatmin edecek bir şey mi?" sorusunu sormalıyız. Eğer, Tanrı'nın adaletinin taleplerini yerini getirmek için yeterliyse o zaman kimsenin gelecekteki ceza konusunda endişe etmesi gerekmez. Eğer Tanrı birisinin ahlaksal borcunun bir başkası tarafından ödenmesini kabul ediyorsa o zaman daha sonra o kişinin kendisinden aynı ödemeyi isteyecek midir? Yanıtın hayır olduğu kesindir.

            Bunun anlamı, eğer Mesih gerçekten, objektif bir şekilde herkes için Tanrı'nın adaletini tatmin ettiyse o zaman herkes kurtulacaktır. Mesih'in kefaret işinin yararlarını, aklanma ve meyvalarını kendimize mal etmek için imanın gerekli bir şart olduğunu kabul etmekle, tanrısal adaletin tatmin olması için imanın gerekli bir şart olduğunu söylemek tamamen farklı şeylerdir. Eğer iman Tanrı'nın adaletinin tatmin olması için bir şart ise, o zaman Tanrı'nın adaletinin taleplerini tatmin etmek için kefaret kendi başına yeterli değildir. Kefaret tek başına bırakın herkesi, kimse için "yeterli" değildir. Tam tatmin, kefarete kendi imanını katana dek ya da katmadıkça gerçekleşmez.

            Yine Arminyusçular, gerçekte imanı tatminin bir işi yapmadıklarını söyleyerek buna itiraz edeceklerdir. İmanın tatmini gerçekleştiren bir iş değil, tatmini gerçekleştiren bir şart olduğunu söylerler. Ama, "Tanrı'nın tatmini iman olmadan etkilenir mi?" sorusu var olmaya devam etmektedir. Öyleyse, tövbekar olmayan günahlılara uygulanacak bir ceza kalmamıştır. Eğer kalmadıysa, o zaman imanın tatmin için gerekli bir öğe, bizim sağladığımız bir öğe olduğu kesindir.

            Büyük Püritan tanrıbilimci John Owen şöyle demiştir:

 

                Önce, eğer herkesin borcunun tamamı yükümlülüğün son haddine kadar ödendiyse nasıl oluyor da birçokları borçlarından hiçbir zaman özgür olmayarak  sonsuzluğa dek hapiste kalıyorlar? İkinci olarak, eğer Tanrı, adil bir yaratıcı olarak bütün borçları iptal etmesi ve borçları böyle ödenen herkese karşı olan bütün davaları bitirmeliyse, neden gazabı bütün sonsuzluk boyunca bazılarına karşı tütüyor? Kimse bana verilen yarara uygun bir şekilde yaşamadıklarını söylemesin; çünkü layık olmayan şekilde yaşamak tamamen ödenmiş olan borcun bir kısmıdır, çünkü (üçüncü anlamda olduğu gibi böyle ödenen borç bütün günahlarımızdır. Üçüncü olarak, Tanrı'nın Kendi kabulüyle Mesih'in tamamen ve yeterli bir şekilde ödemiş olduğu şey için herhangi birini ikinci bir ödemeye çağırması ve onlardan adaleti tatmin etmelerini istemesi mümkün müdür?[xxx]

 

            Mesih'in benim için kefaretinin yararını bir düşüneyim? Şu anda Mesih'e iman eden biriyim. Bugün ben yüzyıllarca önce benim için yapılmış olan kefaretin yararının tadını çıkarıyorum. Bu kefaret, bütün günahlarım için Tanrı'nın adaletini tatmin etti mi? Eğer ettiyse, o zaman önceki imansızlık günahımın cezasını ödedi. O günah ben iman etmeden önce ödenmiş miydi? Yoksa ben iman edene dek Mesih'in kefareti tamam değil miydi? O'nun ölümü benim imansızlığım için yeterli miydi, değil miydi? Eğer yeterli idiyse, o zaman neden kefareti imansızların imansızlığı için yeterli değil? Benim eski imansızlığım için yeterli ama imansızların şimdiki imansızlığı için yeterli değil. Sınırsız kefareti savunanlar, imansızlık günahının iman şartı yerine gelene dek bağışlanmadığını söylerler. Öyleyse, benim imanım Mesih'in benim için yaptığı kefareti etkin kılar.

            Eğer kefaret için iman gerekliyse o zaman Mesih'in işi gerçekten de sadece bir potansiyellikti. Kendi başına kimseyi kurtarmaz. Sadece kurtuluşu mümkün kılar. Teorik olarak, açık olan soruyu sormalıyız: Kimse ona iman etmeseydi Mesih'in işine ne olurdu? Bunun teorik bir olasılık olması gerekir. Bu durumda Mesih boşuna ölmüş olurdu. Herkes için potansiyel bir Kurtarıcı olurdu ama hiç kimse için gerçek bir Kurtarıcı olmazdı.

            Arminyusçu buna, "Bu sadece bir varsayım" diyerek yanıt verir. Gerçek, birçoklarının Mesih'i imanla kabul etmiş oldukları ve etmekte olduklarıdır. Mesih gerçek bir Kurtarıcı'dır. İnsanlar O'nun işi aracılığıyla gerçekten kurtulurlar. Ayrıca, her şeyi bilen Tanrımız bir kefaret yapması için Mesih'i dünyaya gönderdiğinde, bunun boş bir iş olmayacağını biliyordu. Baba, sadece Kendisinin Oğlu'nun işiyle tatmin olmakla kalmayıp Oğul'un Kendisinin de canının emeği semeresini görecek ve doyacak.

            Ancak tanrısal tatmin sınırlı olacaktı. Eğer Tanrı, Mesih'i herkesi kurtarmak için gönderdiyse sonuçlardan ötürü sonsuza dek tatminsizlik duyması gerekir. Oğul, bazılarının Kendi kefaretinden yararlandıklarını bilmekten ötürü tatmin olsa da birçokları bunu yapmadığı için tatmini kısmi olmalıdır.

            Bu da bizleri sınırlı kefaretin en önemli sorusuna getirir. Nihai soru, kefaretin yeterliliği ya da etkinliğiyle ilgili değil, tasarımıyla ilgilidir. Tanrı'nın Oğlu'nu dünyaya göndermekteki özgün amacı ya da niyeti neydi? Tanrısal planı, kurtarılışı mümkün kılmak mıydı yoksa kesin kılmak mıydı?

            Eğer Tanrı bütün insanları kurtarmayı planladıysa, planı başarısızlığa mı uğradı? Tanrı kimin inanıp kimin inanmayacağını önceden biliyor muydu? İnanlılar'ın imanı planının bir parçası mıydı?

            Bu sorulara yanıtımız, Tanrı'nın karakteri, egemenliği ve her şeyi bilişini anlayışımıza bağlıdır.

 

TANRI'NIN İSTEĞİ VE KURTARILIŞ

 

            Kutsal Kitap, Tanrı'nın "hiç kimsenin mahvolmasını istemediğini, herkesin tövbe etmesini istediğini" söyler (2. Petrus 3:9). Bu parça ne anlama gelir? Bunu yorumlamanın en az dört yolu vardır ve hepsi de doğru olamazlar. Birinci sorun, istemek sözünün anlamıdır. Kutsal Kitap, Tanrı'nın isteğinden birkaç biçimde söz eder. En sık kullanımlar, (1) Tanrı'nın buyrulan isteği, (2) Tanrı'nın ilke isteği ve (3) kişilik isteğidir.

            Buyrulan isteğinden bazen, Tanrı'nın buyurduğu şeylerin gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelen egemen, etkin isteği olarak söz edilir. Tanrı bir şeyin olmasını egemen olarak buyurursa o şey kesinlikle gerçekleşecektir. Tanrı'nın buyrulan isteğine karşı konulamaz.

            Kuralsal isteği, Tanrı'nın kuralları ya da buyruklarından, yaratıklarına verdiği yasadan söz eder. Bizler Tanrı'nın kuralsal isteğine karşı gelme kapasitesine sahibiz. Yani bizler, günah işleme ya da yasaya itaatsizlik etme kapasitesine sahibiz. Bunu suçluluk duymadan yapmıyor olabiliriz ama yapma gücüne sahibiz.  Bu, izin, imkan, olasılık gibi durumları ifade eden yardımcı fiil, -bilmek, -meli, -malı'yla -ebil, yapmak imkanı(nında) olmak arasındaki klasik farktır. Bir tanesi yapabilmekle ilgilidir, diğeri olumlu izinle ilgilidir.

Cetvel 8.2

Tanrı'nın İsteği

            Buyrulan isteği                   Tanrı'nın egemen,                             Karşı konulamaz

                                                                     etkin isteği

            Kuralsal isteği                                Tanrı'nın kuralları,                             Karşı konulabilir

                                                                 buyrukları

            Kişisel isteği                                   Tanrı'yı hoşnut eden                         Karşı konulabilir

                                                                  şey

 

            Kutsal Kitap'ta sözü edilen Kişisel istek, Tanrı'yı hoşnut eden şeyler anlamına gelir.

            Tanrı'nın isteği konusundaki bu farklı kavramları 2. Petrus 3:9'a uyarlarsak, farklı sonuçlar alırız:

            1. Tanrı kimsenin mahvolmasını istemiyor (egemen, buyrulan anlamda). Bu herkesin kurtulacağı anlamına gelir. Kimse hiçbir zaman mahvolmayacaktır.

            Bu yorum, Arminyusçular ya da yarı-Pelagiyancılar'ın isteğinden fazlasını kanıtlar. Bu, metni Kutsal Kitab’ın kurtuluşun sadece belirli kişiler için mümkün olduğu hakkında öğrettiği her şeye aykırı bir konuma koyan evrenselliği sağlamlaştırır.

            2. Tanrı kimsenin mahvolmasını istemiyor (kuralsal anlamda). Bu, Tanrı'nın ahlaksal bir anlamda, insanların mahvolmasını yasakladığı anlamına gelir. Mahvolmak, bir itaatsizlik ya da bir günahtır.

            Aslında mahvolan herkes, yasaya karşı gelen biri olarak mahvolur ve birçok itaatsizliklerden suçludur. Metni bu şekilde  yorumlamak mümkündür ancak bu pek olası bir seçim değildir. Metnin, sadece Tanrı'nın insanların mahvolmalarına "izin vermediği" anlamına geldiğini söylemek akıl almaz bir şeydir.

            3. Tanrı kimsenin mahvolmasını istemiyor. (Kişiliğine göre bu O'nu hoşnut etmiyor ). Bu diğer metinlerle hemen hemen aynı şey anlamına gelir, örneğin Tanrı'nın kötü insanların ölmesinden zevk almadığını söyleyen metinler gibi. Bu, Tanrı'nın herkes tarafından paylaşılan lütfu ve genel sevgisi ya da insanlığa olan iyiliklerinden söz eder. Suçlu birini hapse yollayan bir insan hakim yaptığından hoşlanmaz. Ceza vermekten zevk almaz yine de adaleti sağlamak için işi yapar. Kötü birisi öldüğünde Tanrı'nın buna sevinmediğini biliyoruz, buna karşın bir anlamda yine de bu ölümü istemiştir. Bunun anlamı, Tanrı'nın gerçekten yapmayı istemediği bir şeyi yaptığı da değildir. Tanrı, Oğlu'nun çarmıhta ölmesini istemişti. Bunu önceden atamış, istemiş ve buyurmuştu. Bir bakıma Oğlu'nu berelemek Tanrı'yı hoşnut etmişti. Tanrısal zevki, sevgili Oğlu'na gazabını dökmekten değil, kurtarışı gerçekleştirmekten kaynaklanıyordu. Bu üç seçenekten, Kutsal Kitab’ın bütününe en uygun olanı budur.

            Ancak metnin bütünü, sınırlı bir terim içermiyor: "Rab size karşı sabrediyor. Çünkü hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbe etmesini istiyor." Sınırlı sözcük biz dir (Not: İncil'in Müjde çevirisinde bu sözcük "siz" olarak geçtiği halde, İngilizce çeviride "biz"dir ve yazar da bu "biz"i açmaktadır. (Hiç kimse "bizden hiç kimse" anlamındadır. Bu sorunu hemen çözmüyor, ancak, bize (evrensel olarak) insanlardan ya da herhangi bir belirli grup olarak bizden söz ediyor olabilir. 2. Petrus, Hristiyan bir İnanlı tarafından Hristiyan İnanlılar'a ve Hristiyan İnanlılar için yazıldığından, bize sözcüğünün Hristiyan İnanlılar'dan söz etmesi olasıdır. John Owen şöyle yazar:

 

                ...havarinin söz ettiği, kendilerine yazdığı kişiler kimlerdir? "Çok büyük ve değerli vaatleri" almış olanlar (2. Petrus 1:4), "sevgili kardeşler" dedikleri (2. Petrus 3:1); "son günlerdeki" "alaycı kişiler"in karşı çıkacağı kişiler (2. Petrus 3:3); bu günlerin sonunda Rab'bin saygı gösterecekleri; "seçilmiş" oldukları söylenilenlerdir (Matta 24:22). Gerçekten, Tanrı'nın bunların hiçbirinin mahvolmasını istemediğini, hepsinin tövbe etmesini isteğini, bu yüzden (iradesini kendilerine hiçbir zaman bildirmediği, hiçbir zaman tövbeye çağırmadıkları bile, O'nun kurtuluş yolu hakkında bir kere bile bir şey duymasalar bile) dünyadaki herkese ve her bir kişiye karşı aynı isteğe ve düşünceye sahip olduğunu söylemek, aşırı bir delilik ve akılsızlıktan başka bir şey değildir.[xxxi]

 

            Owen'in söylemeye çalıştığı şey, bize sözcüğünün Tanrı'nın seçilmişlerinden söz ettiği, bu yüzden Tanrı'nın seçilmişlerinden hiçbirinin mahvolmasını istemediğidir. Bu durumda metin Tanrı'nın isteğinden buyruksal anlamda söz ediyor olmalıdır. Tanrı egemen olarak, seçilmişlerinden hiçbirinin mahvolmamasını buyurur. Bunun sonucu olarak, seçilmişliğin hedefi güvenceye alınmıştır. Seçilmişlerin hepsi tövbeye gelir. Seçilmişlerin hepsi iman eder. Seçilmişlerin hepsi kurtulur. Seçilmişlerin hiçbiri mahvolmaz. Gerçekten de seçilmişliğin amacı budur ve bu amaç engellenmeyecektir.

            Tanrı'nın seçilmişlik buyruğu egemen bir buyruktur. Bütünüyle etkindir. Seçilmişlerin kurtulması için gerekli olan her şey Tanrı tarafından egemence gerçekleştirilir.

 

TANRI'NIN HER ŞEYİ BİLMESİ

 

Tanrı'nın her şeyi bilmesi, Tanrı'nın gerçek ve potansiyel olan her şey konusunda tam bir bilgisi olmasıdır. Tanrı olan her şeyi bilmekle kalmaz, aynı zamanda olabilecek her şeyi de bilir. Bir satranç uzmanı, satranç oyununun seçenekleriyle sınırlı olsa da, bir tür her şeyi bilişe örnek oluşturur. Hasmının A, B, C ya da Ç hamlelerinde bulunabileceğini bilir. Her olası hamle, belirli karşı hamlelere yol açar. Uzman olabilecek hamlelerden ne kadar çoğunu göz önünde bulundurabilirse, satranç oyununun sonunu o denli kontrolü altında tutabilir. Ne kadar çok seçenek ve karşı hamleyi göz önünde tutabilirse, mantık o denli karmaşık ve zor olur.

            Gerçekte hiçbir satranç oyuncusu her şeyi bilmez. Tanrı sadece bütün açık seçenekleri bilmekle kalmaz hangi seçeneğin seçileceğini de bilir. Sonu başlangıçtan bilir. Tanrı'nın her şeyi bilmesinde, hem bilgisizlik ve hem de öğreniş söz konusu değildir. Tanrı'nın kafasında bilgisizlik varsa, o zaman tanrısal her şeyi biliş, boş, gerçekten de sahte, sadece bir laftır. Öğrenmek her zaman belirli bir bilgisizlik düzeyini önceden varsayar. Kişinin zaten bildiği bir şeyi öğrenmesi mümkün değildir. Tanrı'nın bilmediği bir şey yoktur. Bilgisinde hiçbir eksiklik var olmadığından öğreneceği hiçbir şey yoktur.

            Bizlerin yarın ne olacağını bilmemiz için, henüz belli olmayan şeyler üzerinde tahmin yürütmemiz gerekir. Bir arkadaşıma, "Yarın ne yapıyorsun?" diye sorarsam, "Bazı şeylere bağlı" diye yanıt verebilir. Bu sözler, önümüzde belli olmayan şeyler olduğunu ve bize olacakların bu belli olmayan şeylere bağlı olduğunu kabul eder.

            Tanrı'nın bütün belli olmayan şeyleri bildiği ama bunları bilmesinin hiçbir şarta bağlı olmadığı söylenmiştir. Tanrı hiçbir zaman kendi kendine, "Bu bazı şeylere bağlı" demez. O'nun için hiçbir şey bazı şeylere bağlı değildir. Olacak her şeyi bilir, çünkü olacak her şeyi yapan kendisidir. Bu bizlerin Tanrı'nın her şeyi bilişini anlayışımız için çok önemlidir. Gelecekteki olayları çok iyi bir şekilde tahmin ederek bilmez. Kesinlikle bilir çünkü olanları Kendisi buyurmuştur.

            Westminster İnanç Bildirisi, şöyle iddia eder: "Tanrı bütün sonsuzluktan beri, Kendi isteğinin en bilge ve kutsal öğüdüyle olan her şeyi özgürce ve değişmez bir şekilde atamıştır."[xxxii]

            Bu cümle Tanrı'nın sonsuz ve değişmez buyruksal isteğinden söz eder. Olup biten her şey için geçerlidir. Bu, olup biten her şeyin Tanrı'nın isteği olduğu anlamına mı gelir? Evet. Augustin, bu yanıtı "belirli bir anlamda" sözlerini ekleyerek yumuşatır. Yani, Tanrı olup biten her şeyi "bir anlamda" ortaya koymuştur. Olup biten hiçbir şey O'nun egemen iradesinin faaliyet alanı dışında değildir. Her molekülün hareketi, her bitkinin yaptıkları, her yıldızın düşüşü, iradesi olan her yaratığın yaptığı seçimler, bütün bunlar O'nun egemen iradesine tabidir. Yaratıcı'nın yönetimi ötesinde, hiçbir sahipsiz molekül evrende başıboş dolaşmaz. Böylesi bir molekül var olsaydı, sonsuz merhemin içinde kritik bir sinek olurdu. Oliver Cromwell'in böbreğindeki bir kum tanesi İngiliz tarihinin gidişatını değiştirdiği gibi, aynı şekilde bir tek başıboş molekül Tanrı'nın tarihin sonucu hakkında yaptığı her vaadi mahvedebilir.

            Augustin'in sözünü ettiği, "belirli anlamda" sözü, Tanrı'nın buyruksal iradesi ve izin verdiği isteği arasındaki bir ayrım aracılığıyla iyice açıklanır. Bu ayrım doğru bir şekilde kullanılırsa geçerlidir ama tehlike yüklüdür. Sahte bir ayrım imasında bulunur. Ayrım mutlak değildir: Tanrı'nın izin verdiği şey, izin vermeyi buyurduğu şeydir. Örneğin, hayatımın herhangi bir noktasında, Tanrı, hayatımın herhangi bir anında bana olan sevgi ve iyiliğinden ötürü hayatıma el atıp davranışlarımı sınırlama güç ve yetkisine sahiptir. Kısaca, eğer bunu yapmayı seçerse beni günah işlemekten alıkoyabilir. Eğer beni engellememeyi seçerse, belli ki günah işlememe "izin vermeyi" seçmiştir. Bu izin, davranışlarımın tanrısal bir onayı değildir. Günah işlememe izin vermesi, karışıp engellemek yerine olmasına izin vermeyi seçtiği anlamına gelir. Olmasına izin verdiği için, bir anlamda olmasını atar ya da tasarlar.

            Bu, niyet bakımından aktif ama etkinliği bakımından pasif olan, Tanrı'nın pasif buyruğunu yansıtır. Bunu birlik sağlayışı doktrininde görüyoruz: Tanrı ve insan olmak üzere iki tarafın niyeti, Tanrı'yla insanın bir tek olayda birlikte uyumlu bir şekilde hareket etmeleridir. Bunun hakkında Kutsal Kitap'taki en açık örnek, Yusuf ve kardeşlerinin öyküsünün anlatımında bulunur. Yusuf'un kardeşlerinin hainliği, Tanrı'nın egemen atamasının dışına çıkmamıştı. Yusuf kardeşlerine, "Siz bana kötülük düşündünüz, ama Tanrı bugün olduğu gibi birçok halkın yaşamını korumak için o kötülüğü iyiliğe çevirdi" dedi (Tekvin 50:20).

            Westminster İnanç Bildirisi, Tanrı'nın olup bitenleri atamış olduğundan söz ettikten sonra şöyle ekler: "Buna karşın, Tanrı ne günahın yaratıcısıdır, ne şiddet yaratıklarının isteğine sunulur; ne de özgürlük ya da ikinci nedenlerin ihtimali yok edilir, bunun yerine sağlamlaştırılır."[xxxiii]

            "İkinci gayeler" ikincildir ve böyle olarak güçleri için birincil bir nedene bağlıdırlar. Evrende, tek birincil neden Tanrı, sadece Tanrı'dır. Sadece Aristo'nun söylediği anlamda uzun bir nedenler zincirindeki ilk neden değildir. O her nedensel gücün temelidir. Kutsal Kitap, Tanrı'da "yaşıyor ve deviniyoruz ve O'nda varız" der (Elçilerin İşleri 17:28). Tanrı her varlığın, her hayatın ve her hareketin temelidir. O'nun yaratma ve yaşamı devam ettirme gücünden ayrı olarak hiçbir hayat var olamaz. O'nun varlık gücünden ayrı olarak başka hiçbir şey olamaz. O'nun hareket gücü olmadan hiçbir şey hareket edemez, değişemez ya da bir etki oluşturamaz. Tanrı, Aristo'nun hareket etmeyen hareket ettiricisi gibi değildir. Will Durant bir keresinde Aristo'nun tanrısını İngiltere Kralı'na benzetmişti: Egemendir ama yönetmez. Tanrı sadece hüküm sürmekle kalmaz, aynı zamanda yönetir ve egemen bir şekilde yönetir.

            Ancak ikincil nedenler, hayali ya da iktidarsız değildirler. Gerçek nedensel güç harcarlar. Bizler gerçek seçimler yaparız. Buna karşın ikincil bir neden, etkinlik için her zaman birincil nedene, Tanrı'nın Kendisine bağımlıdır.

            Tanrı egemen isteğini, ikincil nedenler aracılığıyla gerçekleştirir. "Aracılığıyla" sözü, Tanrı'nın sonuçları sadece atamakla kalmayıp aynı zamanda bu sonuçlara götürecek yolları da atadığını belirtir.

            Sınırlı kefaret doktrini, Mesih'in kendisi için çarmıha gittiği özel tasarım ya da sonuca bağlıdır. John Owen şöyle der: "Mesih'in ölümünün sonunda, ... hem Babası ve Kendisinin bunda tasarladığından; ve ... hem de onun aracılığıyla etkin bir şekilde gerçekleştirip başardığından genel olarak bahsediyoruz."[xxxiv]

            Kefaretin hedefi kayıpları kurtarmaktı. Mesih kilisesini sevdi ve Kendisini onun için verdi. Koyunlarını kurtarmak için öldü. Amacı, halkı için barıştırmayı ve kurtarışı gerçekleştirmekti.

            Baba'nın nihai amacı, seçilmişleri kurtarmaktı. Kurtarış hedefini ya da amacını gerçekleştirmek için Oğlu'nun kefaretini tasarlamıştır. Her Arminyusçu bununla aynı görüştedir. Konu şudur: Tanrı'nın amacı kurtuluşu herkes için mümkün kılmak mıydı yoksa seçilmişler için kurtuluşu kesin mi kılmaktı? Bu amacı gerçekleştirmek için gerekli yolları atamıştır. Bunlardan bir tanesi Oğlu tarafından yapılan kefaretti. Diğeri Kutsal Ruh'un bu kefareti seçilmişlere uyarlamasıdır. Tanrı seçilmişlerin kurtuluşları için iman armağanı dahil, gereken her şeyi sağlamıştır.

            Tamamen bozulmuşluk doktrinini bir kez kavradığımızda, kimsenin Mesih'in kefaret eden işine imana yatkın olmayacağını biliriz. Tanrı, kefaretin yararlarını uyarlamanın yollarını, yani imanı, sağlamazsa herkesin potansiyel kurtuluşu kimsenin gerçekten kurtulmayışıyla sonuçlanır.

 

MESİH'İN DUADA ARACILIK EDİŞİ

 

Mesih'in büyük Başkahinimiz olarak en önemli işi kefarettir ama bu O'nun tek kahinsel işi değildir. Ayrıca Baba'nın önünde bizim için duada aracılık eden Kişi olarak yaşar. Duada bizler için aracılık etmesi, seçilmişlerin kurtarılışı amacının bir diğer yoludur. Mesih koyunları için sadece ölmekle kalmaz aynı zamanda onlar için dua da eder. Duada aracılık etmek olan özel işi kesin bir tasarıma sahiptir. İsa başkahinsel duasında şöyle der:

 

                «Dünyadan bana verdiğin insanlara senin adını açıkladım. Onlar senindiler, bana verdin ve senin sözüne uydular. Bana verdiğin her şeyin senden olduğunu şimdi biliyorlar. Çünkü bana ilettiğin sözleri onlara ilettim, onlar da kabul ettiler. Senden çıkıp geldiğimi gerçekten anladılar, beni senin gönderdiğine iman ettiler. Onlar için istekte bulunuyorum. Dünya için değil, bana verdiğin kimseler için istekte bulunuyorum. Çünkü onlar senindir. Benim olan her şey senindir, seninkiler de benimdir. Ben onlarda yüceltildim. Ben artık dünyada değilim, ama onlar dünyadalar. Ben sana geliyorum. Kutsal Baba, onları bana verdiğin kendi adınla koru ki, bizim gibi bir olsunlar. Kendileriyle birlikte olduğum sürece, bana verdiğin kendi adınla onları esirgeyip korudum. Kutsal Yazı yerine gelsin diye, mahva giden adamdan başka içlerinden hiçbiri mahvolmadı.

Yuhanna 17:6-12

 

            İsa burada Baba'nın Kendisine verdiği kişiler için duada aracılık eder. Bunun bütün insanlığı içermediği açıktır. Baba, Mesih'e sınırlı sayıda kişi vermiştir. Mesih'in kendileri için dua ettiği kişiler bunlardır. Bunlar ayrıca Mesih'in kendileri için ölmüş olduğu kişilerdir. İsa bütün dünya için dua etmez. Bunu direkt ve açık olarak söylüyor. Kesin olarak Kendisine verilenler, seçilmişler için dua eder.

            İsa, Yuhanna'nın Müjdesi'nde daha önce şöyle der: "Baba'nın bana verdiklerinin hepsi bana gelecek ve bana geleni ben asla kovmam. Çünkü kendi isteğimi değil, beni gönderenin isteğini yerine getirmek için gökten indim. Beni gönderenin isteği şudur: bana verdiklerinden hiçbirini yitirmeyeyim, ama son günde hepsini dirilteyim" (Yuhanna 6:37-39). Burada hiçbir belirsizlik yoktur. Mesih'in bizim kefilimiz olarak gerçekleştirdiği kurtuluş işi sadece bir olasılık ya da bir potansiyellik değildir. Kesin bir şeydir.

            Mesih'in bütün dünya için dua etmeyişi ve bütün dünya için ölmediği konusunda her türden yarı-Pelagiyusçu karşı çıkar. Başvurdukları en önemli metin, Yuhanna'nın ilk mektubundadır: "Yavrularım, bunları size, günah işlemeyesiniz diye yazıyorum. Ama birimiz günah işlerse, adil olan İsa Mesih bizi Baba'nın önünde savunur. Kendisi günahlarımızı ve yalnız bizim günahlarımızı değil, bütün dünyanın günahlarını da bağışlatan kurbandır" (1.Yuhanna 2:1-2). Bu metin, açık bir şekilde "bütün dünyanın" günahlarını bağışlatan kurban olduğunu söyleyerek yüzeyde sınırlı kefareti yıkmış görünür. Bütün dünya, "bizim" sözüyle tezat olarak konmuştur. "Burada bizim ne demek ve bütün dünya ne demek?" diye sormamız gerekir.

            Bizim sözcüğü Hristiyan olmayanlardan ayrım yapmak üzere Hristiyanlar'dan söz ediyor olabilir. Eğer bu yorum doğruysa, o zaman Mesih sadece Hristiyan İnanlılar için değil, bütün dünyadaki herkes için bir kurbandır.

            Diğer yandan bizim sözcüğü, özel olarak Yahudi İnanlılar'dan söz ediyor olabilir. Kilise ilk oluşurken en önemli sorulardan biri, "Yeni Antlaşma topluluğuna kim dahil edilecek?" sorusuydu. İncil, Mesih'in bedeninin sadece etnik Yahudiler'i değil, aynı zamanda Samiriyeliler'i ve Yahudi olmayan ulusları da içerdiğini üstüne basarak söyler. Kilise, sadece İsrail'in dünyasından değil, her oymak ve ulustan insanlardan, bütün dünyadan çekilen insanlardan oluşmuştur.

            İncil'de, dünya sözcüğünün sık sık ne dünyanın tamamından ne de yeryüzünde yaşayan bütün kişilerden söz etmediği hakkında bol bol kanıt vardır. Örneğin, Luka'da şunu okuyoruz: "... O günlerde Sezar Avgustus tüm Roma dünyasında bir nüfus sayımının yapılması için ferman çıkardı" (Luka 2:1-2). Bu nüfus sayımının Çin'e ya da Güney Amerika'da oturanları içermediğini biliyoruz, bu yüzden "bütün dünya" sözü, dünyanın tamamında yaşayan herkesten söz etmez. Dünya sözcüğü Kutsal Kitap'ta yaygın olarak bu şekilde kullanılır.

Yarı-Pelagiyusçular, Pavlus'un "Şöyle ki Tanrı, insanların suçlarını saymayarak dünyayı Mesih'te kendisiyle barıştırdı ve barıştırma sözünü bize emanet etti" dediği 2. Korintliler 5:19'u da kullanırlar. Pavlus, Mesih'in "dünyayı Tanrı'yla barıştırmasından" belirtme kipinde söz eder. Birkaç dakika sonra, "Tanrı'yla barışın" diyerek belirtme kipinden buyruğa geçer (2. Korintliler 5:20). Bu sadece zaten olduğumuz bir şey olmamız için bir buyruk mu?

            Mesih'in çarmıhtaki kurbanının yeterlilik ve değer bakımından sınırsız olduğu kesindir. Bu anlamda Mesih bütün dünya için kefarette bulunur. Ama ne bu kefaretin etkinliği, ne de nihai tasarımı bütün dünya için geçerli değildir.

            Kefaretin nihai amacı, Tanrı'nın nihai amacı ya da isteğinde bulunur. Bu amaç ya da tasarım, insanlığın tümünü içermez. Eğer içerseydi, insanlığın tümü kesinlikle kurtarılırdı.

                                               9

                                  Ruh'un Etkin Çağrısı

 

            TULİP’in I'si olan Karşı konulamaz lütuf kavramı, yeniden doğuş ve etkin çağrı doktrinleriyle yakından bağlantılıdır.             John H. Gerstner, üniversite öğrencisiyken yirminci yüzyılın ilk yarısının en bilgili ve önde gelen bilginlerinden biri olan John Orr'un öğrettiği bir teoloji dersi almıştı. Bir derste Orr, tahtaya büyük harflerle, “yeniden doğuş imandan önce gelir” yazmıştı. Bu sözler Gerstner'i çok şaşırtmıştı. Profesörünün bir hata yaptığından ve sözcükleri istemeyerek yanlış sıraladığından emindi. Her Hristiyan, yeniden doğuş için imanın önceden var olması gereken bir şart olduğunu, kişinin yeniden doğmak için Mesih'e inanması gerektiğini bilmiyor muydu?

            Bu John Gerstner'in Reform teolojisini ilk duyuşuydu ve onu çok şaşırtmıştı. Yeniden doğuşun imandan sonra ya da imanın sonucu olarak değil imandan önce gelişi daha

Cetvel 9.1

TULIP'in Dördüncü Taç Yaprağı

           1 Tamamen bozulmuşluk                      İnsanlığın radikal yozluğu

           2 Şartsız seçim                                     Tanrı'nın egemen tercihi

           3 Sınırlı kefaret                        Mesih'in amaçlı kefareti

           4 Karşı konulamaz lütuf                   Ruh'un etkin çağrısı

           5 Kutsalların dayanması                       Tanrı'nın kutsalları koruması

 

önce hiç düşünmediği bir fikirdi. Profesörünün ikna edici mantığını duyduktan sonra Gerstner'in hayatının akışı değişti.

            Bu, Calvinciler için bir tür kalıp gibi görünüyor. Roger Nicole'ün bildirdiği gibi, "Hepimiz Pelagiyusçu doğmuşuz." Mesih'e iman, bizleri Pelagiyusçu yatkınlıklarımızdan anında iyileştirmez. İman edişimizin ilk günlerinden itibaren, Pelagiyusçuluğumuz her yandan sağlamlaştırılır. Bunu putperestlikten gelirken yanımızda getirmişizdir ve etrafımızdaki seküler dünya bunu, insan özgürlüğü  ve insanın içinde var olan iyilik hakkındaki hümanist görüşle sağlamlaştırır. Kilisede bol miktarda, Charles Finney'in zamanından beri Amerikan müjdeselliğini boğucu hakimiyeti altına almış olan Arminyusçuluğa maruz kalırız.

            On altıncı yüzyılda aklanmamız konusundaki tartışma sırasında Martin Luther, Kilisenin Babil Sürgünü adlı, üzerinde çok tartışmalar yapılan bir eser yazmıştı. Bu kitap, Roma Katolik Kilisesi'ni antik zamanlardaki putperest Babil'e benzetmişti. Luther bugün sağ olsaydı sanırım Kilisenin Pelagiyus Sürgünü adlı bir kitap yazardı. Arminyusçuluk, yarı-Pelagiyusçuluğun bir çeşidi olduğu halde, "yarı" sözcüğü ince bir yüzeydir. Pelagiyusçuluğun özü, yarı-Pelagiyusçuluk'ta var olmaya devam etmektedir ve Arminyusçuluğa taşınmıştır ve bir dereceye kadar iki anlaşmacı görüşe de taşınmıştır.

            Bondage of the Will (İradenin Esareti) adlı eserin giriş bölümü çağdaş okurun Luther'in klasiği hakkında ne düşünmesi gerektiğini soruyor.

 

                Çok zeki ve nefes kesici bir performans, tartışma sanatının bir şaheseri olduğunu hemen kabul edeceği kesindir; ama şimdi "Luther'in söyledikleri Tanrı'nın gerçeğinin bir parçası mıdır?" sorusu gelir. Eğer öyleyse, günümüz Hristiyanlar'ı için bir mesajı var mıdır? Okurun, Luther'in kendisini götürdüğü yolun tuhaf bir yeni yol olduğunu, büyük bir olasılıkla hiçbir zaman düşünmediği bir yaklaşım olduğunu, normalde "Calvinist" olarak etiketleyip hızlıca yanından uzaklaşacağı bir düşünce çizgisi olduğunu düşüneceğine şüphe yoktur. Bu Lutherci ortodoksluğun kendisinin yaptığı şeydir; ve (kanında yarı-Pelagiyancılık olan) günümüz Müjdesel Hristiyan da aynı şeyi yapmaya yatkın olacaktır. Ama eğer konuşmalarına izin verilirse, hem tarih ve hem de Kutsal Kitap başka öğütler vermektedir.[xxxv]

 

            Yirminci yüzyılın bakış açısından, Reform hareketinin en önemli konusu aklanma doktriniymiş gibi gözükür. Bu bir dereceye kadar doğru bir değerlendirmedir. Ama aklanma doktrininin arkasında ve altında hiçbir insansal başarıyla değil tamamıyla Tanrı'nın Kendisi tarafından gerçekleştirilen kurtuluşumuzun lütufkarlığı hakkında daha derin bir endişe vardı.

 

                Tarihsel olarak, Martin Luther ve John Calvin ve hatta Ulrich Zwingli, Martin Bucer ve Reform hareketinin ilk çağının bütün önde gelen Protestan tanrıbilimcileri bu noktada tam olarak aynı fikirdeydiler. Başka noktalarda farklı görüşleri vardı; ama insanın günahın içindeki çaresizliğini ve lütufta Tanrı'nın egemenliğini bildirmekte tamamen birlik içindeydiler. Bu doktrinler hepsi için de, Hristiyan inancının yaşam veren kanıydı. Luther'in büyük eserinin çağdaş bir editörü bu gerçeğin altını çizer: "Bu kitabı, müjdesel teolojinin iradenin köleliği doktriniyle ya ayakta durduğunu ya da düştüğünü anlamadan bırakan kişi onu boşuna okumuştur."[xxxvi]

 

            Sırf bir tanrıbilimci, çok saygın bir tanrıbilimci bile olsa, müjdesel teorinin insan iradesi konusundaki görüşüyle "ayakta durduğunu ya da düştüğünü" söylediği için bu böyledir demek değildir. Bu bilgin, dikkatimizi çekmek için abartı kullanıyor olabilir. Abartıda, bir şeyin altını çizmek için kasıtlı mübalağa bulunur.

            Bu bir abartı değildir. Hakimane Reformcular'ın kendilerinin yargısında, kişinin iradeye ve iradenin kölelik durumuna bakışı Hristiyan inancının tamamını anlamasında çok önemli bir rol oynar. Luther kendisi şöyle demiştir:

 

                ...tartışmamızın üzerinde döndüğü menteşe, aramızdaki en önemli konu budur; hedefimiz, basitçe, "özgür irade"nin ne yeteneği olduğunu, hangi bakımdan Tanrısal etkinliğin konusu olduğunu ve Tanrı'nın lütfuyla nasıl bağlantılı olduğunu araştırmaktır. Bu şeyler hakkında hiçbir şey bilmiyorsak, Hristiyanlık hakkında hiçbir şey bilmeyeceğiz ve yeryüzündeki bütün insanlardan daha kötü bir durumda olacağız! Bu bildiriyi karşı çıkan Hristiyan olmadığını kabul etmelidir; ve buna gülen ya da alay eden Hristiyan'ın en büyük düşmanı olduğunu anlamalıdır. Tanrı konusunda, yapabileceklerimin ve yapmam gerekenlerin doğasını, derecesini ve sınırları konusunda bilgisizsem Tanrı'nın benim içimde neler yapabileceğinin doğası, derecesi ve sınırları konusunda da aynı şekilde bilgisiz ve tereddütte olacağım--Tanrı aslında her şeyde her şeyi gerçekleştirdiği halde (bkz. 1. Korintliler 12:6). Tanrı'nın işleri ve gücü konusunda bilgisizsem, Tanrı'nın Kendisi hakkında bilgisizim; ve eğer Tanrı'yı tanımıyorsam, O'na tapınamam, O'nu övemem, teşekkür edemem ya da O'na hizmet edemem, çünkü ne kadarını kendime ne kadarını O'na atfetmem gerektiğini bilmem. Bu yüzden, eğer Tanrı yoluna uygun bir hayat yaşayacaksak, kafamızda Tanrı'nın gücüyle kendi gücümüz, Tanrı'nın işiyle bizim işimiz arasında açık bir ayrım olmalıdır.[xxxvii]

 

            Sık sık Reform'un en önemli konusunun aklanma konusu olduğu varsayılır. Luther yıldırımlarını insanın iyi oluşundan ötürü övgü alışının her biçimine fırlatmıştır. Reformcular birlikte, aklanma doktriniyle lütfun önde gelişi arasındaki bağlantıyı açıkça görmüşlerdir.

 

                İmanla aklanma doktrini onlar için önemliydi çünkü egemen lütuf ilkesini koruyordu; ama aslında onlar için bu ilkenin sadece bir yönünü dışa vuruyordu ve bu da en derin yönü değildi. Lütfun önceliği, onların düşünüşünde daha da derin bir düzeyde, yeniden doğuşta, dışa vuruluyordu--yani, aklanma için Mesih'i kabul eden imanın kendisinin, etkin çağrı etkinliğinde ruhsal bakımdan yeniden doğuşta yüce egemen Tanrı'dan bedava bir armağan olduğu Reformcular için önemli olan, sadece Tanrı'nın İnanlılar'ı yasanın işleri olmadan aklayıp aklamadığı değildi. Günahlıların günahlarında tamamıyla çaresiz olup olmadıkları ve Tanrı'nın onları iman ettiklerinde Mesih'in uğruna aklamakla kalmayıp aynı zamanda onları imana getirmek için canlandıran Ruhu'yla günahın ölümünden dirilterek bedava, şartsız, yenilmez lütfuyla kurtarıp kurtarmadığını içeren daha geniş soruydu. [xxxviii]

 

Reformculara göre, kurtuluş için lütfa tamamen bağımlı olduğumuz konusu o kadar önemliydi ki, yarı-Pelagiyancılığın her türünü müjdeye ciddi tehditler olarak gördüler:

 

            Kurtuluşumuz tamamıyla Tanrı'dan mı yoksa nihai olarak kendimiz için yaptığımız bir şeye mi bağlı? (Arminyusçular'ın daha sonra yaptığı gibi) ikinci şıkkı savunanlar, bunu yaparak insanın günahtaki tamamen çaresizliğini inkar eder ve yarı-Pelagiyancılığın bir biçiminin yine de doğru olduğunu onaylarlar. Bu nedenle daha sonra Reform teolojisinin Arminyusçuluğu (imanı kendimizin övüleceği bir işe döndürdüğünden) Roma Katolik Kilisesi'ne dönen ve (Reformcular'ın düşüncesinde en derin dinsel ve teolojik ilke olan Tanrı'nın günahkarları kurtarmaktaki hükümranlığını inkar ettiğinden) Reform hareketine ihanet eden bir ilke olarak kınaması şaşırtıcı bir şey değildir. Reformcular'ın gözünde Arminyusçuluk gerçekten de, Yeni Antlaşma Hristiyanlığını reddedip Yeni Antlaşma Yahudiliğini savunuyordu; çünkü iman için kendine güvenmenin, işler için kendine güvenmekten hiçbir farkı yoktur ve bu kişiyi diğeri kadar Hristiyanlık'tan uzak ve Hristiyanlık karşıtı kılar.[xxxix]

 

YENİDEN DOĞUŞ

 

Sadece imanla aklanma doktrini, Reform hareketi sırasında daha derin bir düzey olan (monistik) yeniden doğuş düzeyinde tartışılmıştır. Bu teknik terimin açıklanması gerekmektedir. Monizm bir kök ve önek bileşiminden oluşmuştur. Mono öneki, İngilizce'de tek ya da yalnız başına olan bir şeyi belirtmek için kullanılır. Kök, "çalışmak" fiilinden gelir. Monergy’nin ergi, bir iş ya da enerji ünitesini belirtmek için kullanılır. Önekle kökü bir araya koyduğumuzda monergism çıkar. Monergism kendi başına çalışan ya da tek aktif taraf olarak tek başına çalışan bir şeydir.

            Monerji, sinerjinin tam tersidir. Sinerji, monergizm’le aynı kökü paylaşır ama farklı bir öneki vardır. Syn öneki, "ile" anlamına gelen Yunanca sözcükten gelir. Sinerji işbirliği yapan bir girişim, iki ya da daha çok tarafın birlikte çalışmasıdır.

            Monergism terimi, yeniden doğuş sözüyle bağlandığında, Kutsal Ruh Tanrı'nın kişinin yardımı ya da işbirliği olmadan o insanın üzerinde gerçekleştirdiğini tanımlar. Bu yeniden doğuş lütfuna faal, etkin lütuf denilebilir. Diğer yandan işbirliği yapan lütuf, Tanrı'nın günahkarlara sunduğu ve onların durumlarına göre kabul edip reddedebilecekleri bir lütuftur.

            Monerjistik yeniden doğuş tamamıyla Tanrı'nın yaptığı bir iştir. İnsan, Tanrı'nın sahip olduğu yaratıcı güce sahip değildir. Ruhsal bakımdan ölü olan birini canlandırmak sadece Tanrı'nın yapabileceği bir şeydir. Bir ceset kendini canlandıramaz. Bir çaba göstererek yardımcı bile olamaz. Ancak yeni hayatı aldıktan sonra karşılık verebilir. O zaman sadece karşılık verebilmekle kalmaz, kesinlikle karşılık verecektir. Yeniden doğuşta insanın ruhu, canlandırılana dek tamamıyla pasiftir. Canlandırıldıktan sonra hareket edip karşılık verebilecek şekilde güçlendirildiği halde, kendini canlandırmakta hiçbir yardım sunamaz.

            Monerjistik, yaşam veren güce iyi bir örnek Yuhanna'nın Müjdesinde anlatılan, Lazar'ın ölümden diriltilmesi öyküsüdür:

 

                İsa yine derinden hüzünlenerek mezara vardı. Mezar bir mağaraydı, girişinde de bir taş duruyordu. İsa, «Taşı kaldırın!» dedi. Ölenin kızkardeşi Marta, «Rab, o artık kokmuştur, öleli dört gün oldu» dedi. İsa ona, «Ben sana, `iman edersen Tanrı'nın yüceliğini göreceksin' demedim mi?» dedi. Bunun üzerine taşı kaldırdılar. İsa gözlerini gökyüzüne dikerek şöyle dedi: «Baba, beni işittiğin için sana şükrediyorum. Beni her zaman işittiğini biliyordum. Ama bunu, çevrede duran halk için, beni senin gönderdiğine iman etsinler diye söyledim.» Bunları söyledikten sonra yüksek sesle, «Lazar, dışarı çık!» diye bağırdı. Ölü, elleri ayakları sargılarla bağlı, yüzü bezle sarılmış olarak dışarı çıktı. İsa oradakilere, «Onu çözün ve bırakın gitsin» dedi.

                O zaman, Meryem'e gelen ve İsa'nın yaptıklarını gören Yahudilerin birçoğu İsa'ya iman etti. Ama içlerinden bazıları Ferisilere giderek İsa'nın yaptıklarını onlara bildirdiler.

Yuhanna 11:38-46

 

            Lazar çok hasta, ya da ölecek kadar hasta değil, ölüydü. Ceset olmuştu ve çürümekteydi. Çürümekte olan vücudundan çıkan kötü koku kız kardeşi Marta'nın midesini bulandırıyordu. Dirilişinin mucizesi merhemler, ilaçlar, göğüs masajı gibi yollar olmadan gerçekleşmişti. Burada Mesih'in kullandığı tek güç, sesinin gücüydü. Bir istekte ya da davette bulunmadı, bir emir verdi. Lazar'ı mezardan kazanmaya çalışmak için hiçbir çabada bulunmadı. Bu diriliş kesinlikle monerjistikti. Lazar bu işte kesinlikle hiçbir yardımda bulunmamıştı. Herhangi bir şekilde yardımda bulunma gücü yoktu çünkü ölüydü.

            Bazıları, Lazar'ın dirilişinde Mesih'in ilk gücü sağladığı halde yine de Lazar'ın Mesih'in mezardan çıkma buyruğuna karşılık vermesi gerektiğini söyleyebilirler. Bu işbirlikçi bir iş, Mesih'le Lazar arasındaki bir sinerji değil midir? Yeniden doğuş konusundaki karışıklığın çoğu işin içine burada girer. Lazar'ın karşılık verdiği bellidir. İsa'nın buyruğuna itaat ederek mezardan çıkmıştır. Lazar'ın bedenine yaşam yeniden girince çok aktif olmuştu.

            Monerjistik yeniden doğuş, kurtarılış sürecinin tamamıyla değil, sadece imana gelişin ilk şartı ya da ilk adımıyla ilgilidir. Lazar kesinlikle bir şey yapmıştır. Karşılık vermiştir. Mezardan çıkmıştır. Ama en önemli nokta, bunların hiçbirini hala ölüyken yapmadığıdır. Mesih'in çağrısına, diriltildikten sonrasına kadar karşılık vermemiştir. Dirilişi, mezardan çıkışından önce gerçekleşmiştir. Yaşama yeniden döndürülüşü karşılığından önce gerçekleşmiştir.

 

            Arminyusçular bu benzetmeyi beğenmezler ve burada elmalarla portakalları kıyasladığımızı söyleyerek itiraz ederler. Fiziksel ölüm durumunda cesedin karşılık veremeyeceği ya da işbirliği yapamayacağı bellidir. Ölü olduğundan karşılık verecek gücü yoktur. Ama fiziksel ölümle ruhsal ölüm arasında bir fark vardır. Fiziksel bakımdan ölü olan bir insan, ne fiziksel ne de ruhsal olarak hiçbir şey yapamaz. Ruhsal bakımdan ölü biri, biyolojik olarak hala canlıdır. Bu kişi hala bir şeyler yapabilir, çalışabilir, karşılık verebilir, kararlar verebilir vb. Lütufa evet ya da hayır diyebilir.

            Burada yarı-Pelagiyancılık ve Augustincilik, Arminyusçuluk ve Calvincilik, Roma ve Reform arasındaki ayrımın en yüksek noktasına geliyoruz. Burada, kurtuluşumuz için tamamıyla lütufa mı bağımlı olduğumuzu, yoksa hala bedendeyken, hala günahın köleliğindeyken ve hala günahta ölüyken lütufla sonsuz geleceğimizi etkileyecek bir şekilde işbirliği yapabilip yapamayacağımızı keşfediyoruz.

            Reform hareketinin görüşüne göre, yeniden doğuş işi, sadece ve sadece Tanrı tarafından gerçekleştirilir. Günahlı bu etkinliği alışta tamamıyla pasiftir. Yeniden doğuş, etkin lütufa bir örnektir. Tanrı'ya karşı herhangi bir işbirliği yapıyorsak bu yeniden doğuş işi bittikten sonra gerçekleşir. Tabii ki bu işe karşılık veririz. Çözüldükten sonra mezardan çıkan Lazar'ın yaptığına benzer bir şekilde karşılık veriyoruz.

            Aynı şekilde ruhsal ölüm mezarlarımızdan çıkıyoruz. Mesih'in çağrısını duyduğumuzda da karşılık veriyoruz. Yeniden doğuşumuz böyle bir yanıtı engellemez, ancak bu yanıtı sadece mümkün değil kesin kılmak için tasarlanmıştır. Ancak önemli olan, önce yeniden doğuş lütfunu almadıkça müjdeye olumlu bir şekilde yanıt vermeyiz ve veremeyiz. Herhangi bir iman dolu olumlu yanıt olmadan önce yeniden doğuşun gerçekleşmesi gerekir.

            Arminyusçuluk, kurtuluştaki sıralamanın yerini değiştirir. Yeniden doğuştan önce imanı koyar. Günahta ölü ve günahın köleliğinde olan günahkarın, yeniden doğabilmesi için bir şekilde zincirlerinden kurtulması, ruhsal canlılık kazanması ve iman kullanması gerekmektedir. Çok gerçek bir anlamda yeniden doğuş bu planda bir armağan değil, lütuf sunusuna karşılık verişin ödülüdür. Arminyusçular, Tanrı yeniden doğuş için önce lütfu sunduğundan bu planda lütufun ön planda olduğunu söylerler. Tanrı inisiyatifi ele alır. İlk hamleyi O yapar, ilk adımı O atar. Ama bu adım belirleyici değildir. Bu adım günahkar tarafından bozulabilir. Eğer günahkar bu teklif edilen lütufla işbirliği yapmayı ya da onu kabul etmeyi reddederse o zaman lütfun hiçbir faydası olmaz.

 

KARŞI KONULABİLİR LÜTUF

 

Tam Pelagiyusçuluk'la yarı-Pelagiyusçuluk arasında çok önemli bir fark vardır. Tam Pelagiyusçuluk'ta lütuf kurtuluşu kolaylaştırabilir ama hiçbir şekilde kurtuluş için gerekli değildir. Kişi ister etkin ister işbirlikçi olsun lütuf olmadan kurtulabilir. Yarı-Pelagiyusçuluk'ta lütuf kurtuluş için sadece yararlı olmakla kalmaz aynı zamanda gereklidir. Günahlının Tanrı'ya olumlu yanıt vermesi için lütuf gereklidir. Lütuf gereklidir ama bu illa ki etkin olduğu anlamına gelmez. Lütufa karşı konulabilir ve yenilebilir.

            Son analizde, yarı-Pelagiyusçuluk, iğrenç Pelagiyusçuluk sorununu sadece bir adım öteye atar. Yarı-Pelagiyusçuluk, lütfun gerekliliğini kabul eder ama iyice incelendiğinde kişi Pelagiyusçuluk'la yarı-Pelagiyusçuluk arasında herhangi bir fark olup olmadığını merak eder.

            Sorun şudur: Eğer lütuf gerekli ama etkin değilse, onu çalıştıran nedir? Yanıtın, hala benlikte olan günahkarın olumlu yanıtı olduğu açıktır. Neden bir günahkar kendisine sunulan lütfa olumlu, diğeri olumsuz yanıt vermektedir? Yanıtlar arasındaki fark, insan iradesinin gücünde mi, yoksa eklenen bir lütuf ölçüsünde midir? Lütuf günahlıya lütufla işbirliği yapmakta yardım eder mi yoksa günahlı sadece benliğin gücüyle mi işbirliği yapar? Eğer yanıt ikinci şıksa, bu halis Pelagiyusçuluk'tur. Eğer birinci şıksa, lütuf yeniden doğuşu ve kurtuluşu sadece kolaylaştırdığından yine Pelagiyusçuluk'tur.

            Yarı-Pelagiyusçular, "Hayır, hayır" diye itiraz ederler. "Sproul en önemli şeyi anlamıyor. Yarı-Pelagiyusçuluk, lütfun kurtuluş için sadece yararlı olmakla kalmayıp kurtuluş için gerekli olduğunu söyler" derler.

            Yarı-Pelagiyusçular'ın söylediğinin bu olduğunu biliyoruz ama bu onların yeniden doğuşu anlayışlarında nasıl olur? Eğer benlik kendi başına, lütfa meyledebilirse lütufa olan gereksinim nerede kalır? Eğer yeniden doğuşun lütfu sadece sunulmuş ve etkinliği günahkarın yanıtına bağlıysa lütuf, benliğin gücünde zaten var olmayan neyi gerçekleştirir?

            Yeniden doğmamış kişinin iman etmesi için en çok ihtiyacı olan şey yeniden doğmaktır. Gerekli lütuf budur. Kurtuluşun sin qua nonunudur. Tanrı benim günahkar yüreğimin doğasını değiştirmezse lütufla işbirliği yapmayı ya da Mesih'i imanla kabul etmeyi hiçbir zaman seçmem. Bunlar benliğin yatkın olmadığı şeylerin ta kendileridir. Eğer Tanrı benim yüreğimi değiştirmeyi sadece teklif ediyorsa, kalbim O'na muhalif kaldığı müddetçe bu benim için neyi başarır? Ben günaha köleyken ve hala benlikteyken bana lütuf sunarsa, bu teklifin ne yararı vardır? Kurtaran lütuf, özgürlüğü sunmaz, özgür kılar. Kurtaran lütuf yeniden doğuşu sadece teklif etmez, yeniden doğdurur. Lütfu bu denli lütufkar yapan budur: Tanrı tek taraflı ve monerjistik olarak bizim kendimiz için yapamayacağımızı bizim için yapar.

            TULİP’i oluşturan maddelerden biri olan karşı konulamaz lütuf sözü yanlış anlamalara yol açabilir. TULIP'i oluşturan maddeler, tamamen bozulmuşluk, şartsız seçim, sınırlı kefaret, karşı konulamaz lütuf ve kutsalların dayanmasıdır. Bu sözleri daha doğru olacak bir biçimde yeniden düzenleseydik sonuç şöyle olurdu: Radikal yozluk, seçilme, kesin kefaret, etkin lütuf ve kutsalların dayanması. Bu da bize *RSDEP akrostişini verir. Ancak bizler özgün akrostişte devam edip gerekli tanımları vermeye çalışacağız.

            Karşı konulamaz lütuf, günahkarların ona karşı koyamadıkları anlamda karşı konulamaz değildir. Günahkar ruhsal bakımdan ölü olduğu halde, biyolojik bakımdan canlıdır. Kutsal Kitap’ın önerdiği gibi, günahkarlar Kutsal Ruh'a her zaman karşı koyarlar. Bizler Tanrı'nın lütfuna o denli muhalifizdir ki, ona karşı koymak için gücümüzün yettiği her şeyi yaparız. Karşı konulamaz lütufun anlamı, günahlının yeniden doğuş lütfuna karşı koymasının Ruh'un amacını bozamayacağıdır. Yeniden doğuş lütfu yenilmez oluşu anlamında karşı konulamazdır.

            Yeniden doğuş lütfu monerjistik olduğundan ve bizden hiçbir işbirliğine gereksinimi olmadığından etkinliği bizde değil, kendisindedir. Bizler onu etkin kılmak için hiçbir şey yapamayız; onun etkinliğini bozmak için de hiçbir şey yapamayız. Lazar'ın kendi dirilişine ve evrenin de yaratılışına olduğu gibi bizler de kendi yeniden doğuşumuz konusunda pasifizdir. Annemiz bize hamile kaldığında ya da doğduğumuzda süreçle işbirliği yapmıyorduk, yeniden doğuşumuzda da aktif aracılar değiliz.

            Karşı konulmaz lütuf doktrinine, monistik işi ve etkinliğinden ötürü bu ad verilir. Tarihsel olarak adı, etkin çağrı idi.

 

ETKİN ÇAĞRI

 

Westminster İnanç Bildirisi, etkin çağrı doktrinine tam bir bölüm ayırır. Şöyle bildirerek başlar:

 

                Tanrı, yaşam için önceden belirlediği herkesi ve sadece onları, Kendi atamış olduğu ve kabul etmiş olduğu zamanda, Sözü ve Ruhu aracılığıyla doğaları yüzünden içinde bulundukları günah ve ölüm konumundan etkin bir şekilde İsa Mesih aracılığıyla lütuf ve kurtuluşa çağırmaktan hoşnut olmuştur. Kafalarını Tanrı'nın şeylerini anlamak üzere ruhsal bakımdan ve kurtaran bir şekilde aydınlatarak, taştan yüreklerini alıp onlara etten bir yürek vererek; iradelerini yenileyerek ve yüce gücüyle onları iyi olana belirleyerek ve onları etkin bir şekilde İsa Mesih'e çekerek çağırır: buna karşın O'nun lütfuyla istekli kılındıklarından en özgür bir şekilde gelirler.[xl]

 

            Etkin çağrının etkin olmasının nedeni, Tanrı'nın onun içinde ve onun aracılığıyla operasyonda tasarlamış olduğu, ölü canları ruhsal yaşama canlandırmayı tam olarak etkilemesidir. Çağrı, Kutsal Ruh'un candaki içsel ya da gizli operasyonundan söz eder. İtirafta yer alan taştan yüreği, etten bir yüreğe dönüştürme mecazı direkt olarak Kutsal Kitap'tan alınmıştır. Et sözcüğünden söz edildiğinden benzetme biraz kafa karıştırıcı olabilir.

            Kutsal Kitap'ta benlik genelde Ruh'a tezat oluşturan ve muhalefet eden düşmüş doğamızdan söz eder. Ancak bu benzetmede et ruhla değil bir taşla kıyaslanmıştır. Aynı nokta yani ölümden yaşama geçiş her iki benzetmede de bulunmaktadır. Yeniden doğuş lütfu olmadan kişinin yüreği ya da ruhu, Tanrı'yla ilgili şeyler bakımından bir taş gibidir. Hareketsiz, duygusuzdur ve tepki göstermez. Kemikleşmiş ve kireçlenmiştir. Taş gibi denmesinin nedeni ahlaksal bakımdan katı olmasıdır. Taştan bir yürek de, hem yaşam ve hem de ışıktan yoksun, karanlık bir yürektir.

            Yeniden doğuş lütfu, yüreği ya da ruhu soğuk, cansız ve taş gibi bir şeyden yaşayan, canlı, ümitli ve hevesli bir şeye çevirir. Yürek, Tanrı'nın şeylerine karşı "canlı" kılınır. Calvin, Augustin'in şu sözlerini aktarır: "İnsanların yüreklerine gizlice verilen bu lütuf, hiçbir katı yürek tarafından kabul edilmez; çünkü veriliş nedeni önce yüreğin katılığının yok edilmesidir. Böylece kişi içinde Baba'yı duyduğunda, Baba taş yüreği alır ve ona etten bir yürek verir. Böylece onları, yücelik için hazırlamış olduğu vaadin oğulları ve merhamet araçları yapar."[xli]

            Tanrı'nın çağrısı, Söz ve Ruh aracılığıyla etkin kılınır. Söz ve Ruh'un burada yeniden doğuştaki iki çok önemli etken olarak birleştiğini anlamak önemlidir. Kutsal Ruh, Söz'den ayrı olarak ya da Söz'e karşı olarak değil, Söz'le birlikte işlemektedir. Söz de, Ruh'un varlığı ve gücü olmadan tek başına çalışmamaktadır.

            Etkin çağrıda sözü edilen çağrı, vaazın sınıflandırılması içinde herhangi biri tarafından duyulabilecek müjdenin harici dışsal bir çağrı değildir. Burada sözü edilen çağrı yüreğe nüfus edip onu delerek onu ruhsal yaşama canlandıran içsel çağrıdır. Müjdeyi duymak kafayı aydınlatır ancak Kutsal Ruh onu aydınlatıp yeniden doğdurana dek ruhu uyandırmaz. Kulaktan ruha gidiş Kutsal Ruh aracılığıyla gerçekleştirilir. Bu hareket, Mesih'in işinin yararlarını seçilmişlere uyarlayarak Tanrı'nın amacını gerçekleştiren şeydir.

            Westminster İnanç Bildirisi, Ruh'un iradeyi yenilemesinden ve onu O'nun yüce gücüyle iyi olana belirlemekten söz eder. Bu Tanrı'nın her şeye yeten gücü hakkındadır. Sadece baştan çıkartmaktan çok uzak olan, Tanrı'nın insan iradesi üzerindeki etkin çağrısı her şeye gücü yeten kaynağından güç alır. Tanrı dünyayı hiçbir şeyden var ettiği gibi, hiçbir ruhsal erdemi olmayan bizleri çağırarak bizleri de kurtaran imana "hiçbir şey"den çağırır.

            İnanç bildirisi, Tanrı'nın belirlemesinden söz eder. Bunun kaderin kör belirlemesiyle ya da mekanik fiziksel güçlerle karıştırılmaması gerekir. Bu, seçilmişlerinin kurtuluşunu gerçekleştirmeye azimli olan her şeye gücü yeten ve kutsal varlığın belirlemesidir. Tanrı planını gerçekleştirmeye azimlidir ve önceden belirlenmiş öğüdüyle aynen bunu yapar.

            Etkin çağrı sözünde vurgu etkin sözündedir. İnanç bildirisi, Tanrı'nın günahlıyı Mesih'e çekmesinden söz eder. Bunu yaparken çekmek sözünü Kutsal Kitap'tan ödünç alır ama onu etkin zarfıyla niteler. Kutsal Ruh'un çekişi etkindir; amacını yerine getirir.

            Bu içsel çağrının günahlı üzerindeki etkisi gerçektir. Yeniden doğuş ve etkin çağrı, kişide gerçek bir değişikliğe neden olur. Sadece, başka türlü olsaydı yapmayacağı belirli bir etkinliğe dahil edilmez. Yeniden doğuş, kişinin doğasında gerçek ve sabit bir değişim gerçekleştirir. İradesi yenilenir ve özgür kılınır. Özgün günaha kölelikten kurtulur. Tanrı'nın şeyleri için yeni bir eğilim alır. Kurtaran iman yürekte gerçekleşir. Yeniden doğuşun sonucu olarak kişi yeni bir yaratık olur.

 

YENİDEN DOĞUŞ VE İki ANLAŞMACILIK

 

John H. Gerstner'in Wrongly Dividing the Word of Truth[xlii] adlı kitabının yayınlanmasından kısa bir süre sonra, eleştirisinden ve iki Anlaşmacılık teolojisinin "şüpheli" müjdesellik olduğunu söylemesinden rahatsız olan İki Anlaşmacı dostlarımdan sorular aldım. Gerstner, İki Anlaşmacılığ’ın sözde Calvinciliğinin asılsız olduğunu göstermeye çalışmıştı. İki Anlaşmacı görüşün lütuf ve yasa görüşünde var olan antinomianizmin (ahlak kurallarına karşı geliş) üzerinde durmuştu. İki Anlaşmacılığın, Mesih'in Rabliği konusunda epey tartışmalara yol açan kutsallık doktrinindeki eksiklikleri vurgulamıştı. Gerstner'in kitabının önsözünü ben yazmıştım ve bu durum dostlarımı kitabın kendisinden daha çok rahatsız etmiş görünüyordu.

            Dallas Theoloji Seminerinde öğretmenlik yapan bir arkadaşım bana telefon edip en nazik ve içten biçimde, İki Anlaşmacılık ve Reform teolojisini birbirinden ayıran en ciddi konunun ne olduğu konusundaki görüşlerimi sordu. En önemli farkın, teolojinin bir bütün olarak yaptığı etkiden ötürü en azından uzun vadede, yeniden doğuş konusundaki farklı görüşler olduğunu söyleyerek yanıtladım. İki Anlaşmacılığa göre, Kutsal Ruh birisinin yeniden doğmasını sağladığında, kişinin içindeki doğayı değiştiren hiçbir şey olmaz.

            İki Antlaşmacı görüşte, Kutsal Ruh İnanlı'nın içinde yaşar ama İnanlı'nın doğasını değiştirebilir de, değiştirmeyebilir de. İnanlı, etkin bir değişim için içinde yaşayan Ruh'la işbirliği yapmalıdır ki kutsallaşma olayı gerçekleşsin. Bu, İnanlı'nın bir lütuf konumunda olduğu halde, İsa'yı sadece Kurtarıcı olarak kabul etmiş ama Rab olarak kabul etmemiş olan "benlikteki bir Hristiyan" kalmasına neden olur. İnanlı'nın, Mesih'i hem Kurtarıcı ve hem de Rab olarak kabul etmesi gerektiği halde, İnanlı'nın Mesih'e sadece Kurtarıcı olarak boyun eğmesi mümkündür.

            Bu konuda İki Anlaşmacılar arasında da bir tartışma vardır. Bazıları, İnanlı'nın Mesih'e Rab olarak boyun eğmesinin kaçınılmaz olduğunu ama bunun belki de hemen olmayabileceğini söylerler. Kişi, hiç olmazsa bir süre için benlikte kalabilir. Pavlus'un kendisinden benlikte olarak söz ettiği ve İnanlılar'a bazen "benlikte" diye hitap edilen İncil'i kullanırlar. Benlikte olmak "bedensel" olmak, yeni doğaya göre değil, eski doğaya göre hareket etmektir.

            Burada konu, Hristiyanlar'ın günah işleyip işlemediği ya da bazen benlikte olan kişiler gibi davranıp davranmadığı değildir. Konu, kişinin tamamıyla benlikte olup da aynı zamanda yeniden doğmuş olup olamayacağıdır. Bazı İki Anlaşmacılar kişinin tamamen benlikte olup yine de Hristiyan olabileceğine inanırlar. Bu görüş, kişinin doğasında bir değişiklik yaratması gerekmediğini önceden varsayar. İnsan doğasına bir şey eklenmiştir, bu da Kutsal Ruh'un kişinin içinde yaşayan varlığıdır. Ama Ruh günahlıyla birlikte yaşayıp da onun doğasını hiç değiştirmeyebilir. Günahlı, kendi doğası değişmemiş olarak tamamen benlikte olmayı sürdürebilir.

            Reform görüşün, İki Anlaşmacılığın benlikteki Hristiyan teorisine itirazı, yeniden doğuş konusudaki Reform doktrinini temel alır. Yeniden doğan kişinin doğasıdır. Günahlının yüreği gerçekten değişmiştir. Bir zamanlar günaha köle olan günahlı şimdi yaşam yeniliğine özgür kılınmıştır. İtaatin meyvası hem kaçınılmaz hem de gereklidir; hemen gerçekleşir. İtaat hiçbir şekilde kusursuz değildir; kişinin aklanma temeline de hiçbir şekilde katkıda bulunmaz. Ancak yokluğu yeniden doğuşun yokluğuna işaret eder. Tamamıyla benlikte olan biri yeniden doğmamış biridir ve yeniden doğmamış biri kurtulmamış biridir.

            Bu tartışmanın ardında sık sık yarı-Pelagiyusçu kurtuluş görüşü bulunmaktadır. Ayrı Anlaşmacılar "dört maddeli Calvinciler" olduklarını iddia ettikleri halde bazıları dördüncü maddenin yanı sıra, üçüncü maddeyi de reddeder.

            Rablik-kurtuluş tartışmasının merkezinde olan İki Anlaşmacı Zane C. Hodges'in öğretisine bir göz atalım. Hodges, Absolutely Free (Tamamen Bedava) adlı kitabında şöyle yazar: "Yeniden doğuşu gerçekleştirenin Tanrı'nın müjdedeki Sözü olduğuna İncil ayetleri tutarlı bir tanıklık etmektedir. Söz orada imanla kabul edildiğinde insan yüreğine kök salan yaşam veren tohum sadece ve sadece odur."[xliii]

            Hodges, yeniden doğuşun bir mucize olduğunu açıkça söyler. İnsanın kuvvetiyle değil, Tanrı'nın gücüyle gerçekleştirilir. Ancak soru, bu mucizenin ne zaman gerçekleştiğidir. Hodges'e göre Söz imanla kabul edildiğinde gerçekleşir. İman yeniden doğuştan önce gelir ve yeniden doğuş için şarttır. Bu, Hodges'i aynen yarı-Pelagiyusçu kampa koyar. Hodges daha sonra, "Peki, o suyu ["yaşam suyu"nu] kendilerine mal edenlere ne olur? ['Yaşam suyundan karşılıksız alsın' (Esinleme 22:17)] davetine inananlara ne olur?" Onlara bir mucize olur. Yeniden doğarlar. Onlara yeni yaşam verilir. Ve o yaşama sahiplikte Tanrı Oğlu'na da sahip olurlar (1. Yuhanna 5:12). Gerçekten de, O, o hayattır (1. Yuhanna 5:20c) ve böylece Kendisi onların içinde yaşar (Koloseliler 1:27)."[xliv]

 

Hodges görüşünü şöyle özetler:

 

                Birisi müjdenin kurtaran Sözü'ne inandığında gerçekte ne olur? Bu soruyu yanıtlamanın birçok yolu vardır... Ama en az iki şey öylesine temeldir ki bunların asla unutulmaması gerekir.

                Bir tanesi, İnanlı'nın içinde mucizesel yeni bir doğuş gerçekleşir ve bunun aracılığıyla Tanrı'nın hayatının ta kendisine sahip olur.

                Diğeri de İnanlı'nın bu hayata sahip olduğunu bilmesidir.[xlv]

 

            Hodges'in yeniden doğuşu imanın bir sonucu olarak gördüğü açıktır. Yeniden doğuş imandan ötürü gerçekleşir. Hodges için iman kesinlikle yeniden doğuştan önce gelir, ki bu onu TULIP'in sadece I'sından değil, aynı zamanda T'sinden uzaklaştırır. Yeniden doğmamış kişiyi imanla müjdeye yaklaştırdığından, Reform görüş için elzem olan tamamıyla bozulmuşluk ya da tam yozluk doktrinini onaylaması mümkün değildir. Bu yüzden Gerstner, Hodges ve kendilerini İki Anlaşmacılar olarak tanımlayan diğerlerinin Calvinizm'in "sahte" bir biçimini kabul ettiklerini söyler.

            Kurtuluşun sıralamasından söz ederken (ordo salutis), Reform teolojisi her zaman ve her yerde yeniden doğuşun imandan önce geldiğinde ısrar eder. Yeniden doğuş imandan önce gelir çünkü iman için gerekli bir şarttır. Gerçekten de imanın sine qua non'udur. Ancak, kurtuluş sıralamasının, geçici bir sıralama değil, mantıklı bir sıralamadan söz ettiğini anlamak önemlidir. Örneğin, aklanmanın imanla olduğunu söylediğimizde önce imanın gerçekleştiğini sonra da daha ileriki bir tarihte aklandığımızı söylemek istemiyoruz. İmanın orada olduğu anda aklanmanın gerçekleştiğine inanıyoruz. İmanla aklanma arasında bir zaman geçmez. Aynı anda gerçekleşirler. Öyleyse neden imanın aklanmadan önce geldiğini söylüyoruz? İman geçici anlamda değil, mantıklı anlamda aklanmadan önce gelir. Aklanma mantıklı olarak imana bağlıdır, iman aklanmaya değil. Aklandığımız için imanımız yoktur; imanımız olduğu için aklanırız.

            Aynı şekilde Reform teolojisi, yeniden doğuşun imandan önce geldiğini söylediğinde geçici öncelikten değil, mantıklı öncelikten söz eder. Yeniden doğana dek, kurtaran imanı kullanamayız, bu yüzden yeniden doğuşun imana değil, imanın yeniden doğuşa bağlı olduğunu söyleriz. Hodges ve bütün yarı-Pelagiyusçular yeniden doğuşun imanın bir sonucu olduğunu ve ona bağlı olduğunu söylerler. Bu, henüz kurtulmamış kişinin iman kullanabileceğini varsayar.

            Yine özgün günahın kapsamı sorusuna dönüyoruz. Eğer özgün günah, Augustin ve yetkin Reformcular'ın ısrar ettiği gibi ahlaksal yetersizliği içeriyorsa o zaman iman sadece yeniden doğuşun bir sonucu olarak gerçekleşir ve yeniden doğuş da sadece etkin ya da karşı konulamaz lütfun sonucu olarak gerçekleşebilir.

            Yeniden doğuş lütfunun karşı konulmaz olduğunu söylemek sadece, kurtuluşumuz için hayati önem taşıyan bu lütfun egemen olduğunu söylemektir. Bu lütuf, Tanrı tarafından egemen olarak ve özgürce verilir. Bu, içinde hiçbir tür insansal değer karışımı olmayan gerçek lütuftur. Bu lütuf aracılığıyla esirler özgür kılınır ve günahlarında ölü olanlar yeni yaşama diriltilirler. Bu, çocuklarını günah ve ölümden kurtarmak için eğilen Tanrı'nın, şefkatli merhametinin görünen işidir. Tanrı, ruhsal bakımdan cansız olan kil parçalarını alıp onlara kendilerini canlandıran nefesi üfleyerek aynı şeyi başlangıçta yaratılış işinde de yapmıştı.

            Yeniden doğuş doğaüstü, Tanrı'nın tasarlamış olduğu işi gerçekleştiren bir iştir. Ölülerin canlandırılıp aracılığıyla kurtulup Tanrı'nın ailesine evlat edinildikleri fides viva, diri bir iman konumuna getirildiği doğaüstü bir yeniden yaratılıştır.

                                                                

 

 

 

 

 

 

 

 

10

 

           

Tanrı'nın Kutsalları Koruması

 

            TULİP'in P'si, dayanmakla, kutsalların dayanması doktriniyle ilgilidir. TULİP akrostişinde temsil edilen diğer maddeler gibi, dayanma da doğru olmayan düşüncelere yol açabilir. İman ve itaatin devamının İmanlı tarafından tek başına başarıldığını önerir. İmanlı gerçekten de iman ve Tanrı yolunda yürüme konularında dayanır ama bu, Tanrı'nın onun için gerçekleştirdiği lütufkar işinden ötürüdür. Dayanmamızın nedeni Tanrı tarafından korunmamızdır. Eğer kendi kuvvetimize terk edilirsek hiçbirimiz dayanamazdık. Ancak ve ancak lütufla korunduğumuzdan ötürü dayanabiliyoruz.

            Dayanma doktrininin özünü hatırlamanın kolay bir yolu şu sözdür: "Eğer sahipsek, hiçbir zaman kaybetmeyiz. Eğer kaybettiysek hiç sahip olmamışız demektir." Bu, dinden tam ve nihai bir şekilde dönüşün hiçbir zaman Hristiyan'ın kaderi olmadığını gösteren küçük bir sözdür. Bu doktrini kısaca, "Bir kere kurtulan her zaman kurtulmuştur" şeklinde dile getirebiliriz. Mesih'in işi aracılığıyla bizim için ve bizim içimizde gerçekleştirilen

Cetvel 10.1

TULİP'in Beşinci Taç Yaprağı

           1 Tamamen bozulmuşluk                      İnsanlığın radikal yozluğu

           2 Şartsız Seçim                                    Tanrı'nın egemen seçimi

           3 Sınırlı Kefaret                                   Mesih'in amaçlı kefareti

           4 Karşı konulamaz lütuf                       Ruh'un etkin çağrısı

           5 Kutsalların Dayanması                  Tanrı'nın kutsalları koruması

 

kurtuluşun kalıcı gücüne dikkati çektiğinden buna bazen sonsuz güvenlik adı verilir.

            Dayanma doktrini, kurtuluşumuzun kalıcılığıyla ilgilidir. Kurtarmak fiili Kutsal Kitap'ta çeşitli fiil zamanlarıyla kullanılır. Bizler kurtulduk, kurtulmaktayız ve kurtulacağız. Kurtuluşun geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek zaman boyutları vardır. Kurtuluşumuz sonsuzlukta başladı, zamanda gerçekleşti ve cenneti beklemektedir. İncil, "sonuna kadar dayanan kurtulacaktır" diye vaat ederek (Matta 24:13) sona kadar dayanmaktan söz eder. Bu, kurtuluş için bir şart, kayıt ya da sonsuz kurtuluş için örtülü bir vaat olarak anlaşılabilir. İmanda dayanmak, gelecekteki kurtuluş için bir şarttır. Sadece imanla dayananlar sonsuzluk için kurtulacaklardır.

            Bu da açık olan soruyu ortaya çıkarır. Gerçek imana sahip olup da sona kadar dayanmayan ve bu yüzden de nihai olarak kurtulmayan bazıları var mıdır? Yarı-Pelagiyusçular "evet" diye yanıt verirler. Yarı-Pelagiyusçuluk, birisinin gerçek, kurtaran imana gelip de o imandan düşerek kurtuluşunu kaybedebileceğini öğretir. Bu, Roma Katolik kilisesinin öğrettiği şeyin aynıdır. Roma'nın kutsal ayinlere dayanan teoloji sistemi, düşmüş olanlar için kurtuluşa yeniden kavuşmak için tövbe amacıyla ceza çekmekle ilgilidir. Bu kefaret cezasına, "imanlarını yerle bir etmiş olanlar için kurtuluşa giden ikinci yol" adı da verilir.

            Roma, aklanma lütfunu aldıktan sonra ölümcül günah işleyenler için kefaret cezasının ne olduğunu belirler. Bu günaha "ölümcül" denilmesinin nedeni, aklanma lütfunu öldürmüş olmasıdır. Roma, ölümcül ve affedilmesi mümkün günahlar arasında bir ayrım yapar. Affedilmesi mümkün günah, gerçek bir günahtır ama aklanma lütfunu yok edecek kadar ciddi değildir. Tersine, ölümcül günah öylesine ciddi, öylesine kötüdür ki, kişinin kurtuluşunu kaybetmesine neden olur. Kefaret cezası aracılığıyla kurtuluşunu yeniden elde edebilir ve yeniden aklanma konumuna getirilebilir. Yarı-Pelagiyusçuluğun bütün biçimlerinde olduğu gibi Roma için de, konuda Tanrı'dan özel bir vahiy alanlar hariç hiç kimse dayanması konusunda olumlu bir güvene sahip olamaz.

            Kurtuluş konusunda güvence doktrini, kutsalların dayanması doktrininden farklıdır ama bu ikisi birbirleriyle yakından bağlantılıdır. İki doktrin birbirlerinden ayırt edilebilirler ama hiçbir zaman ayrılamazlar. Reform teolojisi hem kurtuluş güvencesini ve hem de kutsalların dayanması doktrinini onaylar.

 

KURTULUŞ GÜVENCESİ

 

Westminster İnanç Bildirisi şöyle bildirir:

 

                İkiyüzlüler ve diğer yeniden doğmamış kişiler Tanrı'nın kayrasına sahip ve kurtuluş konumunda olma konusunda (yok olacak) sahte ümitler ve benlikten kaynaklanan küstahlıkla kendilerini boş yere aldattıkları halde: Rab İsa'ya gerçekten inanan ve O'nu içtenlikle seven, O'nun önünde iyi bir vicdanla yaşamaya gayret edenler bu yaşamda lütuf konumunda oldukları konusunda kesinlikle güvence alacaklar ve Tanrı'nın yüceliği ümidinde sevinebilirler ki bu ümit onları hiçbir zaman utandırmayacaktır.[xlvi]

 

            Bildiri, sahte bir güvence diye bir şey olduğunu kabul eder. Sahte güvence, kurtuluş konusunda doğru olmayan bir görüşten ya da kişinin kişisel imanı hakkında doğru olmayan bir varsayımdan kaynaklanır. Sahte güvence olasılığı gerçek güvence olasılığını saf dışı bırakmaz. Havari Petrus İnanlılara müjdede vaat edilen gerçek güvenceyi aramaları için öğüt verir: "Bunun için ey kardeşler, çağrılmışlığınızı ve seçilmişliğinizi kökleştirmeye daha çok gayret edin. Bunları yaparsanız, hiçbir zaman tökezlemezsiniz. Böylelikle Rabbimiz ve Kurtarıcımız İsa Mesih'in sonsuz egemenliğine girme hakkı size cömertçe sağlanacaktır. Bu nedenle, her ne kadar bu şeyleri biliyorsanız ve sahip olduğunuz gerçekle pekiştirilmişseniz de, bunları size her zaman hatırlatacağım" (2. Petrus 1:10-12).

            Havari bizlere güvencenin peşinden gayretle gitmeye çağırır. Bu, kurtuluşumuzun güvencesi anlamına gelen, seçilmişliğimizin güvencesidir. Bütün seçilmişler kurtulmuştur, bu yüzden seçilmiş olduğumuzdan emin olabilirsek kurtulmuş olduğumuzdan da emin olabiliriz. Havari bizleri neden seçilmişliğimizden emin olmaya çağırıyor? "Bunları yaparsanız, hiçbir zaman tökezlemezsiniz" diyor.

            Bunun anlamı nedir? Seçilmişliğimizin güvencesini kazanırsak hiçbir zaman tökezleyip günah işlemeyeceğimiz anlamına mı geliyor? Belli ki hayır. Kutsal Kitap, günaha düşen seçilmiş ve kurtulmuş kişilerin örnekleriyle doludur. Güvence kusursuzluğu garantilemez. Öyleyse güvencenin hiçbir zaman tökezlemeyeceğimiz anlamına gelişi hangi bakımdan doğrudur? Bu soruyu yanıtlamak kolay değildir. Petrus'un sözünü ettiği tökezlenme, bizleri kurtuluş konumumuzdan düşürecek kadar ciddi midir? Belki. Ya da havari, güvencenin İnanlı'nın yaşamında kutsallığa doğru düzenli ve sağlam bir büyüme sağlayışını mı vurguluyor? Belki de Petrus'un söylemek istediği budur ve hiçbir zaman sözünü kullanışı havarisel bir abartıdır. Kesinlikle bilmiyorum.

            Ancak kesin olan bir şey var. Güvencemizle kutsallaştırılmamız arasında açık bir bağlantı vardır. Kurtuluş güvencesine sahip olmayan kişi, kişisel büyümesi konusunda bir sürü tehdide açıktır. Kurtuluşundan emin olan güvenli Hristiyan, kişisel büyümeyi engelleyebilecek büyük korkulardan uzaktır. Güvence olmadan, canlarımız için bir çapa oluşturan Tanrı'nın vaatleri konusunda şüphe ve belirsizlikle sarılıyızdır.

            Yeni İnanlılar'ın kişisel kurtuluşlarından emin olmaları en önemli noktadır. Bu güvence imanda olgunluğa gitme yolunda büyük bir lütuftur. Westminster Confession şöyle devam eder:

 

                Bu katiyet, hatalı bir ümide bağlı sadece bir varsayım ve olası bir ikna değil; kurtuluş konusundaki vaatlerin hatasız iman güvencesini, bu vaatlerin vaat ettiği o lütufların içsel bir kanıtını, Tanrı'nın çocukları olduğumuz hakkında bizim ruhlarımızla birlikte tanıklık eden ve mirasımızın güvencesi olan ve Kendisi aracılığıyla kurtuluş günü için mühürlendiğimiz oğulluk Ruhu'nun tanıklığının Tanrısal gerçeğini temel alır.[xlvii]

 

            Bildirinin bu bölümü çok önemli teolojik içeriklerle doludur. Önce varsayımla kesinlik arasındaki tezatı görüyoruz. Güvencemizin kesinliği sarsılmaz bir temel üzerindedir. Bu temel, bizim yanılmazlığımız değil, bunu bize bahşeden Tanrı'nın yanılmazlığıdır. Tanrısal olan, Tanrı'nın Kendisinden gelen bir gerçeği temel alır. "Kurtuluş vaatleri" üzerinde durur. Bütün insanların, vaatlerini yerine getirmeyen, yeminlerini yerine getirmeyen ve ant ettiklerini gerçekleştirmeyen antlaşma bozucular olduğunu biliyoruz. Hepimiz, gerçeğin kutsallığına karşı bu tür suçlar işleme gücüne sahip ve bunu yaptığımızdan dolayı suçlu kişileriz. Ancak Tanrı düşmüş insanlığa benzemez olarak kesinlikle antlaşmayı yerine getirendir. Yalan söyleyemez ve hiçbir zaman yeminlerini, antlarını ya da vaatlerini yerine getirmemezlik etmez. Kendisi en mükemmel Vaadi Yerine Getiren'dir. Vaatleri Kutsal Kitap'ta bizler için açık bir şekilde kaydedilmiştir ve bu vaatler sadece kutsal olmakla kalmayıp aynı zamanda gerçek Gerçek Ruhu olan Kutsal Ruh'un Kendisinin emin ve kesin tanıklığı aracılığıyla içsel olarak desteklenip onaylanır.

            Bildiri, Kutsal Ruh'un mirasımızın güvencesi ve bizleri kurtuluş günü için mühürlediği olmak üzere Kutsal Ruh'un yaşamlarımızdaki işi konusunda İncil'deki iki onaydan söz eder. Güvence ya da kaparo sözcüğü ticari dilde kullanılır. Günümüzde özellikle ev ya da başka gayrı menkul alımında kullanılır. Bir gayrı menkul alımında kontrat imzalanırken alıcı genellikle adına "kaparo" denilen bir depozito yatırır. Alıcının kontratı içtenlikle yaptığını ve ödemesi gereken paranın tamamını ödeyeceğini gösterir.

            Bazen insanlar kaparo verip gerisini ödemezler. Paranın geri kalanını ödememeleri kaparonun göstermesi gereken içtenliği yalanlar. Ama Gerçeğin Kutsal Ruhu hiçbir zaman verdiği bir sözden dönmez. Tanrı bizlere Ruhu'nun güvencesini verdiğinde, başlamış olduğunu bitirmeyi vaat eder. Düzenlenenin gelecekte tamamlanacağı gerçekleşmemezlik edemez. Tanrı bir güvence verdiğinde, Tanrısal garantiyi hiçbir şey bozamaz.

            "Mirasımızın güvencesini" almaya ek olarak, Ruh tarafından "mühürlendik." Mühürlenme düşüncesi, eski zamanlarda kraliyete ait özel belgelerin mühürlenmesinden kaynaklanmaktadır. Belgeler, kralın mühür yüzüğünü balmumuna bastırıp kraliyete aitlik ve yetki belirten bozulmayan bir iz bırakılarak doğrulanırdı. Kutsal Ruh bir bakıma Tanrısal Kral'ın mühür yüzüğü görevini görür. Bizlerin Kendisine ait olduğumuzu belirtmek üzere ruhlarımız üzerinde değişmez bir iz bırakır. Mesih'in mezarının hırsızlar tarafından açılmasının önlenmesi için üzerine mühür basıldığı gibi, bizler de kötünün bizleri Mesih'in kollarından çalmasını engellemek için mühürlendik.

            Tanrı'nın vaatleri, Kutsal Ruh'un içinsel tanıklığı, Ruh'un güvencesi ve Ruh'un mührü, hepsi birlikte, İnanlı'nın kurtuluş konusunda tam bir güvene sahip olması için sağlam bir temel oluştururlar.

 

GÜVENCE VE KUTSALLAŞTIRMA

 

Westminster İnanç Bildirisi şöyle ekler:

 

                Bu bozulmaz güvence, sadece imanın özüne ait olmakla kalmaz aynı zamanda gerçek İnanlı ondan pay almadan önce uzun zaman bekleyebilir, birçok zorluklarla mücadele edebilir: buna karşın kendisine Tanrı'dan özgürce verilmiş olan şeyleri bilmesi için Ruh tarafından yardım edilerek sıra dışı bir vahiy olmadan sıradan araçları doğru bir şekilde kullanarak onlara erişebilir. Ve bu yüzden, güvencenin meyvaları olan ve insanları gevşekliğe yatkın olmaktan çok uzak olan yüreğinin Kutsal Ruh'ta esenlik ve sevinçle, Tanrı'ya sevgi ve minnettarlıkla ve itaatin görevlerinde kuvvet ve güler yüzlülükle açılarak çağrısı ve seçilmişliğini kökleştirmek için gayret etmek herkesin görevidir.[xlviii]

 

            Westminster ilahiyatçıları, kurtuluş güvencesinin kurtuluşun bir şartı olmasının gerekli olmadığını açıkça bildirirler. Kurtulabilmek için kurtulduğumuzu bilmemiz gerekmez. İnanç bildirisi, güvencenin "imanın özüne ait olmadığını" söylerken anlatmak istediği şey budur. Güvence imanın bir meyvasıdır ve imana eşlik edebilir ve nihai olarak gerçekten de etmesi gerektir. Ama güvence, kurtaran iman için gerekli değildir ve onsuz da kurtulabiliriz. Örneğin, Mesih'e kişisel güven kurtaran iman için gerekli bir şeydir. Böylesi bir güvene sahip olmayan bir iman kurtaran iman değildir çünkü elzem bir öğeden yoksundur.

            Güvence iman için elzem olmadığı halde, yine de çok önemlidir. Bir madde ya da şeyin varlığı ya da essesi ve bir madde ya da şeyin iyiliği ya da bene essesi arasında antik zamanlarda yapılan ayırt ediş burada bizlere yardımcı olabilir. Kurtuluş güvencesi, Hristiyan yaşamının özü ya da varlığına (esse) değil, Hristiyan yaşamının iyiliğine katkıda bulunur. Kurtuluş güvencesi önemlidir çünkü kutsallıkta büyümemizle bağlantılanmıştır.

            Tam güvence, iman edişin otomatik bir meyvası değildir ve aniden gelişen bir meyvası da değildir. İmanlı, güvenceye ulaşıncaya kadar uzun bir süre kurtaran lütuf konumunda bulunabilir. Ama ona erişmek uzak bir ihtimal değildir; erişilebilir bir şeydir ve arzulanan bir şey olduğu da kesindir. Kurtuluş güvencesi, Hristiyan için büyük bir yarardır buna karşın bir görev olarak peşinden gidilmesi gerektir. Karmaşanın nedeni havarinin seçilmişlik ve çağrımızı kökleştirmemizi buyurmasının imasıdır.

            İnanlı'nın "yüreği Kutsal Ruh'ta esenlik ve sevinçle, Tanrı'ya sevgi ve minnettarlıkta, itaatin görevlerinde kuvvet ve güleryüzlülükte açılması" için güvencenin peşinden gitmesi gerektir. Güvence, Kutsal Ruh'un meyvasıyla bağlantılıdır ve bu meyva da kutsallaştırılmamızın özüdür. Güvence Siyon'da sahte bir rahatlık ya da kendini beğenmiş ya da halinden memnun bir ruhsallığı desteklemez ya da (haşa) ahlaksızca yaşam için bir ruhsat değildir. Tanrı'ya sevgi ve minnettarlık gibi şeyleri destekler. Bu iki öğe, yani sevgi ve itaat, Hristiyan itaatinin arkasındaki motivasyonlardır. Masterımı yaparken profesörüm G. C. Berkouwer bir keresinde sınıfa, "Teolojinin özü lütuf; etiğin özü minnettarlıktır" demişti. Berkouwer, Hristiyan'ın itaatiyle lütuf aracılığıyla kurtulmuş olmaktan ötürü duyduğu minnettarlık arasındaki ayrılmaz bağlantıdan söz ediyordu.

            İman bildirisi şöyle bildirerek son bulur:

 

                Gerçek İnanlıların kurtuluş güvenceleri, onu korumayı ihmal etmelerinde, vicdanlarını yaralayan ve Tanrı'nın yüzünün ışığını onlardan çekip Kendisinden korkanların karanlıkta yaşayıp ışığa sahip olamamalarına neden olan Ruh'u üzen özel bir günaha düşmeleriyle, ani ve şiddetli bir ayartılmayla değişik biçimlerde sarsılabilir, eksilebilir ve geçici olarak ara verilebilir; buna karşın onlar hiçbir zaman Tanrı'nın o tohumundan ve iman yaşamından, Mesih ve kardeşler için olan o sevgiden, o yürek içtenliğinden ve görev bilincinden hiçbir zaman tamamıyla yoksun değildirler ve bunlar aracılığıyla Ruh'un işi sayesinde bu güvence zamanı gelince yeniden uyanabilir; ve yine bunun aracılığıyla, bu arada tamamıyla çaresiz bir duruma düşmeleri engellenir.[xlix]

 

            Bu bölüm, Westminster ilahiyatçılarının teolojiyi Hristiyan yaşamından ayırmadıklarını açıkça ortaya koyar. Sıradan Hristiyan'ı saran birçok ayartılmayı çok iyi anladıklarını göstermektedirler. Güvencenin, artma ya da eksilme kapasitesi olmayan çimentonun içinde donmuş bir şey olmadığını kabul ederler. İmanımız ve güvencemiz zayıf ve kırılabilir olmaya yatkındır. Güvence kolayca bozulup kabaca sarsılabilir. Belirli aralıklarla gelip gidebilir. Özellikle de günaha karşı çok hassastır.

            Martin Luther'in adına, Anfectung, Şeytan'ın "amansız saldırısı" adını verdiği şeyi yaşamayan Hristiyan var mıdır? Her gün, bazıları doğaları ve yoğunlukları bakımından çok ciddi olan birçok ayartılmayla karşılaşırız ve fazlasıyla sık bir biçimde de onlara yeniliriz. Günah, güvencenin en büyük düşmanıdır. Günah işlediğimizde kendi kendimize, "Gerçek bir Hristiyan nasıl böyle şeyler yapabilir?" diye sorarız. Bundan sonra itiraf ve tövbe için Mesih'e kaçmamız, O'nun bağışlamasını istemek ve tesellimizi İsrail'in Tesellisi'nde bulmamız gerekir. Bizleri kurtuluşumuzun sevincine ve güvencesine sadece O kavuşturabilir.

            Vicdanlarımız ciddi bir şekilde yaralandığında, geçmişin azizlerinin "ruhun karanlık gecesi" adını verdiği şeye girebiliriz. Bu konum, İnanlı için anlatılamaz derecede dehşetli olarak tanımlanır ve buna Mesih'in yanında olduğunun verdiği yüce his değil, O'nun yokluğunun verdiği korkunç bir his eşlik eder. Kendimizi Tanrı tarafından tamamen terkedilmiş hissedebiliriz ve ruhumuz cehennem uçurumunun kenarına yaklaşmış olabilir. Havari Pavlus tarafından şöyle bildirilen şeyi yaşıyoruzdur:

 

                Üstün gücün bizden değil, Tanrı'dan kaynaklandığı bilinsin diye biz bu hazineye toprak kaplar içinde sahibiz. Her yönden sıkıştırılmışız, ama ezilmiş değiliz. Şaşırmışız, ama çaresiz değiliz. Kovalanıyoruz, ama terk edilmiş değiliz. Yere yıkılmışız, ama yok olmuş değiliz. İsa'nın yaşamı bedenimizde açıkça görülsün diye İsa'nın ölümünü her zaman bedenimizde taşıyoruz. Çünkü İsa'nın yaşamı bizim ölümlü bedenimizde açıkça görülsün diye, biz yaşayanlar İsa uğruna sürekli olarak ölüme teslim ediliyoruz. Böylece bizde ölüm, sizde ise yaşam etkin olmaktadır. «İman ettim ve bu nedenle konuştum» diye yazılmıştır. Aynı iman ruhuna sahip olarak biz de inanıyor ve bu nedenle konuşuyoruz. Çünkü Rab İsa'yı ölümden dirilten Tanrı'nın, bizi de İsa'yla dirilteceğini ve sizinle birlikte kendi önüne çıkaracağını biliyoruz. Bütün bunlar sizin yararınızadır. Böylelikle Tanrı'nın lütfu çoğalıp daha birçoklarına ulaştıkça, Tanrı'nın yüceliği için şükran artsın. Bu nedenle cesaretimizi yitirmeyiz. Her ne kadar dış varlığımız harap oluyorsa da, iç varlığımız günden güne yenileniyor.

2. Korintliler 4:7-16

 

            Pavlus, her yönden sıkıştırılmış ama ezilmemiş olmaktan, şaşırmış ama çaresiz olmamaktan söz ediyor. Ruhun karanlık gecesine katlanırken çaresizliğe çok yaklaşırız. Sahip olduğumuz kurtuluş güvencesine tırnaklarımızla yapışırız. Çaresizlik bizi sarar ama sonunda bizi yutmaz. Tanrı'nın yüzünün ışığı ciddi bir şekilde gölgelendiği halde, hiçbir zaman tamamıyla söndürülmez. Durum o anda ne kadar karanlık gözükürse gözüksün Ruh, sıkıntılı ruhumuz için her zaman bir umut ışığı saklar. Hristiyan korkabilir ama cesaretini tamamıyla kaybetmez. Dışsal varlığı yok olsa da içsel varlığı günden güne yenilenmektedir.

            Azizin çapası, her sabah Tanrı'nın sevgi dolu merhametini yaşamasıdır. Güvencemiz bir süre tökezleyip parçalansa bile Kutsal Ruh onu tekrar tekrar canlandırır. Kutsal Ruh'u üzüp Baba tarafından cezalandırıldığımız zamanlarda bile, Ruh öç alıcı değildir. Günahımızdan ötürü üzüntüsünü dile getirir ama bizleri yok etmez ve cehenneme terk etmez. Baba sevdiklerini terbiye eder ve onları kurtuluşun doluluğuna getirir.

            Püritanlar, güvence ve onun Hristiyan yaşamıyla bağlantısıyla yakından ilgileniyorlardı. Westminster İnanç Bildirisinin görüşlerini tekrar ettiler. Aklanmayı güvenceye bağlı bir şey yapmayı reddettiler ama aklayan iman ve güvence arasında organik bir bağlantı üzerinde ısrar ettiler. Joel R. Beeke, Assurance of Faith (İmanın Güvencesi) adlı harikulade eserinde şöyle der:

 

                 İmanla güvence arasındaki bu ayırt edişin, Püritanlar için derin doktrinsel ve vaizsel imaları vardı. Aklanmayı güvenceye bağlı kılmak İmanlı'yı kurtuluşun sıralamasında birde üç olan Tanrı'nın yeterliliğine değil kendi sübjektif durumuna güvenmeye iter. Böylesi bir güven sadece sağlam olmayan bir doktrin olmakla kalmaz aynı zamanda kötü vaizsel etkiler doğurur. Tanrı tamam ve kusursuz bir iman değil, gerçek ve "içten" bir iman talep eder. Tanrı'nın vaatlerinin gerçekleşmesi, alınırken var olan güvencenin derecesine değil, alınan şeye, Mesih'in doğruluğuna bağlıdır. John Downame şöyle gözlemler: "Eğer kurtuluş, imanın tam güvencesine bağlı olsaydı birçok kişi çaresizliğe düşerdi çünkü o zaman "imanın çolak eli Mesih'i kabul edemezdi." Neyse ki, kurtuluşun kesinliği, İnanlı'nın kendi kurtuluşu konusundaki eminliğine bağlı değildir çünkü "İnanlılar Tanrı'nın lütuf ve kayrası konusunda aynı güvenceye sahip değildirler, aynı kişiler de ona her zaman sahip değildirler." Vaizsel olarak, aklayan imanla şüphe deneyiminin sık sık birlikte var olduklarını savunmak tehlikelidir.[l]

 

KURTULUŞTA DAYANMAK

 

            Kurtuluş güvencesiyle Hristiyan hayatında dayanma arasında yakın bir bağlantı olduğunu gördük. Ancak, bunların birbirleriyle özdeşleşmemesi ya da eşit tutulmaması gerektiğini de hatırlamalıyız. Birbirlerinden ayırt edilmeli ama ayrılmamalıdırlar. Güvence, hem şimdiki kurtuluşumuzda ve hem de uzatılarak gelecekteki kurtuluşumuzda subjektif güvencemizdir.

            Bazıları, İnanlı'nın şu anki kurtuluşu konusunda güvenceye sahip olabileceğine ama gelecekteki konumundan emin olamayacağına inanırlar. Şu anda lütuf konumunda olduğundan emin olabilir ama bu konumda devam edeceği konusunda güvencesi yoktur. Lütuftan düşmenin ve kişinin şu anda tadını çıkarttığı kurtuluşu kaybetmenin mümkün olduğuna inanırlar.

            Reform inancı, sadece şimdiki kurtuluş konumumuz hakkında değil, aynı zamanda o konumda devam edeceğimiz konusunda da güvenceye sahip olabileceğimize inanır. Geleceğin güvencesi, kutsalların dayanması doktrinini temel alır.

            Westminster İnanç Bildirisi şöyle der:

 

                Tanrı'nın sevgili Oğlu'nda kabul ettikleri, etkin bir şekilde çağırıp Ruhu aracılığıyla kutsallaştırdıkları, lütuf konumundan ne tam olarak, ne de nihai olarak düşebilirler, ama sonuna dek bu yolda devam edecekler ve sonsuza dek kurtulacaklardır.[li]

           

 

            Bizler Tanrı'nın "Sevgili Oğlu'nda" kabul edildik. Bu Kişi, tabii ki Mesih'tir. Aklanmamızın temeli lütfun değeridir, sadece geçici değeri olan bir değer değil, sonsuz değeri ve etkinliği olan bir değerdir. Lütuf değeri bizim için dayanır. Seçimimiz de aynı şekilde Mesih'tedir ve Mesih'in Kendi seçmiş olduklarını kaybetmesinin hiçbir tehlikesi ya da olasılığı yoktur. Sorulması gereken soru, "Tanrı'nın Kendisinde olanları ve Kendisiyle birlikte seçtiklerini kaybedecek midir?" sorusudur.

            İnanç Bildirisi, seçilmişlerin (Tanrı'nın Mesih'te kabul ettiği kişilerin) lütuf konumundan tam ya da nihai olarak düşemeyeceklerini söyler. "Ebilmek" bir şeyi yapma gücünden söz eder, bu yüzden bu söz seçilmiş olanların lütuftan tam ya da nihai olarak düşmesinin mümkün olmadığı anlamına gelir. Ancak İnanlı'nın ciddi ya da radikal bir düşüş yaşaması mümkündür. Kutsal Kitap, ciddi günahlara düşen İnanlılar'ın örnekleriyle doludur. Örneğin, Davut ve Petrus gibi. Düşüşleri korkunç olduğu halde, ne tam ne de nihaiydi. Her ikisi de tövbe ve lütfa döndürüldüler. İnanlılar radikal bir düşüş yaşayabilirler ama bu tür düşüşler kalıcı değil, geçidir.

            İman ettiklerini bildirip Mesih için gayret gösteren sonra da bu bildirilerini yalanlayıp Mesih'e sırtlarını dönen kişileri hepimiz tanımışızdır. Bunun hakkında ne düşünmeliyiz? İki olasılık düşünüyoruz.

            İlk olasılık, iman bildirilerinin içten olmamış olduğudur. Mesih'i ağızlarıyla itiraf etmişler ve sonra bu bildirileriyle söylediklerinden dönmüşlerdir. Toprağı az olan kayalık yerlere düşen ve hemen filizlenen sonra da kuruyup kavrulan tohumlar gibidirler (Matta 13:5-6). Tohum hiçbir zaman kök salmamıştır. Dışsal bir iman belirtisi göstermişlerdir ama iman edişleri gerçek değildir. Mesih'i dudaklarıyla onurlandıran ama yürekleri O'ndan uzakta olan kişiler gibidirler (Matta 15:7-8). İmanları baştan beri sahteydi.

            Yahuda İskariyot'u (İsa onun başlangıçtan beri şeytan olduğunu bildirmişti) ve Yuhanna'nın haklarında şu söylenenleri bu sınıfa koyabiliriz:

 

                Bunlar aramızdan çıktılar, ama bizden değildiler. Bizden olsalardı, bizimle kalırlardı. Ayrılmaları, hiçbirinin bizden olmadığını ortaya çıkardı. Sizler ise kutsal Olan tarafından meshedildiniz; hepiniz bilgilisiniz. Gerçeği bilmediğinizden değil, ama gerçeği ve hiçbir yalanın gerçekle ilgisi olmadığını bildiğinizden ötürü size yazdım. İsa'nın Mesih olduğunu inkar eden yalancı değilse, yalancı kimdir? Baba'yı ve Oğul'u inkar eden, Mesih karşıtıdır. Oğul'u inkar edende Baba da yoktur. Oğul'u açıkça kabul edende Baba da vardır. Başlangıçtan beri işittiğiniz söz içinizde yaşasın. Eğer başlangıçtan beri işittiğiniz söz içinizde yaşarsa, siz de Oğul'da ve Baba'da yaşarsınız. Mesih'in bize vaat ettiği budur, yani, sonsuz yaşamdır.

                I. Yuhanna 2:19-25

 

            Yuhanna, bazılarının İnanlılar'dan ayrıldığını kabul ediyor. Bunlar dinlerini terkedenlerdi. Ama Yuhanna bunların "bizden olmadıklarını" bildiriyor. Ayrılmaları gerçek konumlarını ortaya koymuştu. Ayrılanlar, Tanrı tarafından meshedilmiş olanlara, Tanrı'nın Sözü içlerinde yaşayanlara bir tezat oluşturuyordu. Eğer Söz gerçekten onların içinde yaşıyorsa, o zaman onlar da Mesih'te yaşayacaklar ve sonsuz yaşam vaadini alacaklardır.

            İman ettiklerini bildirip, dışsal olarak iman etmişliğin kanıtlarını gösterip de sonra imanlarını yalanlayanlar hakkındaki ikinci olası açıklama da, ciddi ve radikal günaha düşen gerçek İmanlılar oldukları ama ölmeden önce günahlarından tövbe edip eski konumlarına dönecekleridir. Ölene dek dinden dönmüşlükte devam ederlerse o zaman onlarınki lütuftan tam ve nihai bir düşüştür ki bu da onların başlangıçtan beri gerçek İnanlılar olmadıklarının kanıtıdır.

            Yarı-Pelagiyusçular üçüncü bir olasılık sunarlar: Bu kişiler gerçekten iman etmişlerdi, gerçek iman ve kurtuluşa sahiplerdi, sonra imandan düştüler ve tamamıyla ve nihai olarak kayboldular. Bu görüş, kutsalların dayanması doktrinini yalanlar. Bir zamanlar kurtuluşu gerçekten alanların kurtuluşlarını tam ve nihai olarak kaybettikleri görüşüne yer verir.

 

DAYANMA VE KORUNMA

 

Westminster İnanç Bildirisi şöyle der:

 

Kutsalların bu korunması, kendi özgür iradelerine değil, seçilmişlik doktrininin değişmezliğine bağlıdır, Baba Tanrı'nın özgür ve değişmez sevgisinden İsa Mesih'in değerinin etkinliği ve duada aracılık edişine, Ruh'un kalışına ve onların içindeki Tanrı tohumuna ve lütuf antlaşmasının doğasına akar: Bütün bunlardan bunun kesinliği ve yanılmazlığı çıkar.[lii]

 

            Kutsalların dayanmasına daha doğru olarak Westminster ilahiyatçılarının açıkça bildirdiği gibi kutsalların korunması denilebilir. İnanlı kendisine yardım edilmeyen iradesinin gücüyle dayanmaz. Tanrı'nın koruyan lütfu dayanmamızı hem olası hem de gerçek kılar. Özgür kılınmış bir iradeye sahip olan yeniden doğmuş kişi bile hala günaha ve ayartılmaya açıktır ve günahın arta kalan gücü öylesine kuvvetlidir ki, lütfun yardımı olmadan İnanlı büyük bir olasılıkla imandan düşer. Ama Tanrı'nın buyruğu değiştirilmezdir. O'nun dünyanın kuruluşundan beri seçilmişlerini kurtarmak olan hükümranlık amacı, bizim zayıflığımız tarafından engellenmez.

            Kutsal Kitap, dayanmak hakkında bir şey söylemeseydi, Tanrı'nın seçen lütfu hakkında söyledikleri bizleri dayanma doktrini hakkında ikna etmeye yeterli olurdu. Ama Kutsal Kitap bu konularda sessiz değildir, Tanrı'nın bizler için ve bizim içimizde başlattıklarını açıkça ve sık sık bildirir. Örneğin Pavlus şöyle bildirir: "Sizi hatırladıkça Tanrıma şükrediyorum. İlk günden şimdiye dek Müjde'nin yayılmasındaki işbirliğinizden dolayı her duamda hepiniz için her zaman sevinçle dilekte bulunuyorum. Sizde iyi bir işe başlamış olan Tanrı'nın bunu, Mesih İsa'nın gününe dek bitireceğine güvenim vardır" (Filipililer 1:3-6).

            Pavlus'un, "Sizde iyi bir işe başlamış olan Tanrı'nın bunu, Mesih İsa'nın gününe dek bitireceğine güvenim vardır" derken insanı değil, Tanrı'yı vurguladığına dikkat edin. Tanrı başladığı şeyi bitirir. O'nun işi, bitmemiş yüce bir senfoni gibi kalmaz. Mesih'e kurtuluşumuzun hem imanımızın öncüsü ve hem de tamamlayıcısı denir. Bizler O'nun ellerinin eseriyiz. Usta bir sanatçı olduğundan, ruhsal sanat eserlerini hiçbir zaman yok edip atması gerekmez.

            Tanrı'nın kutsalları koruması, seçilme buyruğundan kaynaklanan sadece soyut bir çıkarımı temel almaz. Değişmez ve özgür sevgisine, hiçbir şeyin kesip atamayacağı kalıcı ve hoşnut olan sevgisine dayanır. Yine Havari Pavlus şöyle bildirir:

 

                Öyleyse buna ne diyelim? Tanrı bizden yana ise, kim bize karşı olabilir? Öz Oğlunu bile esirgemeyen, O'nu hepimizin uğruna ölüme teslim eden Tanrı, O'nunla birlikte bize her şeyi de bağışlamayacak mı? Tanrı'nın seçtiklerini kim suçlayacak? Onları aklayan Tanrı'dır. Kim suçlu çıkaracak? Ölmüş, üstelik dirilmiş olan Mesih İsa, Tanrı'nın sağındadır ve bizim için aracılık etmektedir. Mesih'in sevgisinden bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, elem mi, zulüm mü, açlık mı, çıplaklık mı, tehlike mi, kılıç mı? Yazılmış olduğu gibi: «Senin uğruna bütün gün öldürülüyoruz, kasaplık koyunlar sayılmışız.» Ama bizi sevenin aracılığıyla bu durumların hepsinde galiplerden üstünüz. Eminim ki, ne ölüm, ne yaşam, ne melekler, ne yönetimler, ne şimdiki ne gelecek zaman, ne güçler, ne yükseklik, ne derinlik, ne de yaratılmış başka herhangi bir şey bizi Rabbimiz Mesih İsa'da olan Tanrı sevgisinden ayırmaya yetecektir.

 

Romalılar 8:31-39

 

            Pavlus'un Mesih'in koyunları için olan sevgisini tehdit edip tehlikeye atabilecek şeylerin listesi her şeyi kapsamaz, temsilidir. Pavlus, hiçbir şeyin bizleri Mesih İsa'da olan Tanrı'nın sevgisinden ayıramayacağı hakkında daha önce yaptığı genel bildiriyi vurgulamaktadır. Bu sevgi kalıcıdır. Tanrı bize olan sevgisinde sebat ettiği için bizler de lütufta dayanırız.

            Bizlere verilen lütuf değerinin ya da Mesih'in bizler için sürekli dua edişinin hiçbir sınırı yoktur. Belki de dayanmamızı sağlayan en kuvvetli güç, Baş Kahinimizin bizler için duada aracılık işidir. Ayrıca, Kutsal Ruh'un güvencemiz (kaparomuz) ve mührümüz, ruhlarımıza ekilmiş olan Tanrı'nın tohumu olarak içimizde yaşaması ve son olarak kendisi aracılığıyla Tanrı'nın vaatlerinin bize mutlak bir şekilde sigorta edildiği lütuf antlaşmasının doğası dayanmamıza katkıda bulunur.

            Bu dayanma teminatları, Latince'deki "Tanrı bizden yanadır" anlamına gelen Deus pro nobis sözcüğüyle dile getirilen düşüncenin temelindedir. Havari, "Tanrı bizden yana ise, kim bize karşı olabilir?" şeklinde yanıt beklemeyen bir soru sorar. Tabii ki birçok kişi bize karşıdır. Bizden nefret edilmesini ve bütün gün nefret edilmesini bekliyoruz, çünkü Rab bunun böyle olacağını bize belirtmişti. Şeytan ve dalkavukları bizi küçümserler. Mesih karşıtı olanların hepsi aynı zamanda Hristiyan karşıtıdır.

            Pavlus, "kim bize karşı olabilir?" diye sorduğunda kimsenin (ve hiçbir şeyin) bizi yenemeyeceğini söylemek ister. Tanrı'nın bizleri koruması bizlerin, "galiplerden üstün" olmamızla sonuçlanır. Bu iki sözcük, Yunanca tek bir sözcük olan hypernikon'un tercümesidir ve Latince'de supervincemus sözüyle geçer. Hiper ve süper önekleri, en üstün derecede galip olma düşüncesini taşırlar.

            Westminster İnanç Bildirisi'nin İnanlı'nın geçici olarak güvencesini kaybetme olasılığını belirtmesi gibi, bildiri, dayanmanın ciddi kaymalar olmadan her zaman sağlam, yukarı doğru bir kutsallaşma süreci değildir. Gerçek Hristiyanlar ciddi ve radikal bir biçimde düşebilirler ama lütuftan nihai olarak düşemezler. Bildiri şöyle bildirir:

 

                Yine de, Şeytan'ın ve dünyanın ayartmaları aracılığıyla, içlerinde kalmış olan yozluğun üstün gelmesiyle ve kendi dayanma yollarını ihmal etmelerinden ciddi günahlara düşebilirler; ve bir süre bu yolda devam edebilirler: bunu yaparak Tanrı'nın hoşnutsuzluğuna maruz kalırlar ve Kutsal Ruh'u üzerler, lütuf ve tesellilerinin bazı ölçülerinden yoksun bırakılırlar, yürekleri katılaşabilir ve vicdanları yaralanabilir: başka insanları incitip utandırabilir ve kendi üzerlerine geçici yargı getirebilirler.[liii]

 

            Dayanma, kutsallaştırılmamız sürecinin sadece bir parçası olarak birlikte gerçekleştirilen bir iştir. Bu, Tanrı ve bizim işbirliği içinde çaba gösterdiğimiz anlamına gelir. O bizi korudukça bizler dayanırız. Bu konuda sık sık çocuklar örnek gösterilir. Bir çocukla babası el ele tutuşurken tehlikeli bir yoldan giderler. İki şekilde el ele tutuşabilirler. İlk olarak, çocuk babasının elini kavrayıp sıkı sıkı tutabilir. Eğer bırakırsa düşebilir. İkinci olarak, baba çocuğun elini tutabilir. Çocuk ancak baba elini gevşetirse düşebilir. Birinci durumda çocuğun güvenliği, babasını tutuşunun sürekliliği ve kuvvetine bağlıdır. İkinci durumda, çocuğun güvenliği, babanın kendisini kavrayışının sürekliliği ve kuvvetine bağlıdır.

            Benzetmeyi biraz daha ileriye götürüp çocuk babanın elini kavrayışını gevşettiğinde babanın onun tökezlenip dizini sıyırmasına izin verebileceğini söyleyebiliriz. Çocuk bunu yaparak babasının hoşnutsuzluğuna neden olduğu halde, çocuğu kavrayışını tamamen bırakmaz ve onun bir uçuruma düşmesini engeller.

            Tanrı bizi tuttuğu halde, bizim de aynı zamanda O'nu tutmamız gerekir. Bizler kavrayışımızı gevşetme gücüne sahibiz ve bunu gerçekten de yaparız. O'nun bizi bırakmayacağından emin olsak bile kavrayabileceğimiz kadar sıkı bir şekilde kavrama sorumluluğunu taşıyoruz. İncil bize sık sık bunu yapmamızı söyler ve kavrayışımızı bırakmanın neden olacakları hakkında uyarır. Lütuftan düşebiliriz ama tamamen düşmeyiz. Zaman zaman, Kutsal Kitap nihai olarak imkansız olanı yasaklar ve aynı zamanda yine imkansız olanı buyurur gibidir. Örneğin, bizleri göksel Babamız'ın kusursuz olduğu gibi kusursuz olmaya çağırır (Matta 5:48). Kimse bu kusursuzluk derecesine erişemez. Öyleyse Kutsal Kitap neden bu şekilde konuşur? Luther buna, "yasanın müjdeseller kullanımı" demişti. Bununla söylemek istediği, müjdenin bizleri yasanın en yüksek standartlarına erişmek için yapabildiğimiz kadar gayretle uğraşmaya çağırdığıydı. Bu tür çağrılar bizleri lütfa, gitgide artan bir bağımlılığa yöneltir.

 

 

 

İBRANİLER SORUNU

 

Kutsalların dayanması hakkındaki üzerinde belki de en çok tartışılan metin, İbraniler Kitabı'nda bulunur: "Bir kez aydınlatılmış, göksel armağanı tatmış ve Kutsal Ruh'a ortak edilmiş, Tanrı sözünün iyiliğini ve gelecek çağın güçlerini tatmış oldukları halde yoldan sapanları yeniden tövbe edecek duruma getirmeye olanak yoktur. Çünkü Tanrı'nın Oğlunu adeta yeniden çarmıha geriyor, aleme maskara ediyorlar" (İbraniler 6:4-6).

            Havari, belirli şeyler yaptıkları takdirde bazı insanların kurtuluş konumuna geri getirilemeyeceklerini söyleyerek uyarıyor. İlk soru, ne tür insanları tanımlamakta olduğudur. Bu kişiler İmanlı mı, İmansız mıdır? İlk bakışta yanıt açıkmış gibi gözükür. Bu kişiler aydınlanmış, göksel armağanı tatmış ve Kutsal Ruh'a ortak edilmişlerdir, öyleyse imanlı olmaları gerekir.

            Ancak araştırılması gereken en az bir olasılık daha vardır. Eski Antlaşma’da, İsrail'de olan herkes İsrail'den değildir. Antlaşma toplumunda olanların bazılarının gerçek imanı yoktu. Ve Mesih kilisesinde buğdayların arasında delicelerin büyüyeceğini söylemişti (Matta 13:24-25). Bu nedenle, görünen kiliseye ait olanlarla görünmeyen kilisenin bir parçası olanlar arasında her zaman bir ayrım olmuştur. Augustin'in önerdiği gibi, seçilmiş İnanlılar'dan oluşmuş olan görünmeyen kilise, görünen kilisenin içinde var olmaktadır. Adına "görünmeyen" denir çünkü sadece Tanrı, insan yüreğinin gerçek durumunu okuyabilir. Ruh bizler tarafından görünmez.

            İbraniler 6'da söylenen her şey, bir olası istisna hariç görünen kilisenin iman etmeyen üyeleri hakkında söylenebilir. Bir anlamda görünen kilisenin bütün üyeleri aydınlatılmış ve göksel armağanı tatmışlardır. Ama iman etmemiş üyelerin tövbe etmiş oldukları söylenebilir mi? "Onları yeniden tövbe edecek duruma getirmek" sözü, geçmişte en az bir kez tövbe etmiş olduklarını önceden varsayar. Tövbe eğer Reform teolojisinin inandığı gibi, yeniden doğuşun bir meyvasıysa, o zaman İbraniler'in yazarı, yeniden doğmuş kişileri tanımlıyor. Tövbeleri Esav'ınki gibi sahte ya da taklit olabilir mi? Bu görüşte taklit tövbeden söz edilmesi olası değildir çünkü bu tür bir tövbeyi yenilemenin bir değeri yoktur. Bu tövbeden söz edilmesi beni yazarın yeniden doğmuş imanlılardan söz ettiğine ikna ediyor.

 

            Bu sonuç beni bir ya da iki seçenekle baş başa bırakıyor: (1) Ya yeniden doğmuş Hristiyanlar kalıcı bir biçimde düşebilirler ve kutsalların dayanması doktrinini terk etmeliyiz ya da (2) İbraniler 6'daki öğüt, Luther'in adına, "yasanın müjdesel kullanımı" adını verdiği şeyin bir örneğidir.

            Buradaki konu, Kutsal Kitap'tan bir parçayı başka bir parçayı etkisiz hale getirmek üzere kullanarak değil, Kutsal Kitap'taki ayetlerin birbirlerini yorumlamasına izin verilerek halledilebilir. Eğer Kutsal Kitab’ın geri kalan kısımları dayanma konusunda açıksalar (ve ben öyle olduklarına inanıyorum), o zaman burada belirsiz olanı başka yerlerde belirsiz olmayan ayetlerle yorumlamalıyız. İma edilenler her zaman açıkça bildirilenlerin ışığında, açık olmayanlar açık olanların ışığında yorumlanmalıdır. İbraniler'in yazarı, gerçek bir inanlının inanlılara yapmamaları konusunda uyarıda bulunduğu bir şeyi yaptığını hiçbir yerde bildirmemiştir.

            Eğer hiçbir inanlı, yazarın bizleri uyardığı şeyi yapmıyorsa neden böyle bir uyarıda bulunmalı? Burada çok dikkatli olmalıyız. Bu gerçekten bir uyarı mı, yoksa daha doğru olarak bir tartışma mı? İncil'de sık sık, ad hominem tartışması adı verilen şeyin, "insana" olan örneklerini görürüz. Bir tanesi geçersiz, bir tanesi geçerli olmak üzere iki tür ad hominem tartışma vardır. Reductio ad absurdum adı verilen geçerli ad hominem tartışma, diğer kişinin tartışma nedenlerini alıp onları mantıksal sonuçlarına götürür ki bu bir saçmalıktır. Pavlus bu tür tartışmayı, örneğin 1.Korintliler'de kullanır. "Eğer değilse" türünde bir mantığı izler: "Mesih dirilmemişse, [o zaman] imanınız yararsızdır.

            İbraniler'in yazarının kim olduğunu, kimlere yazdığını ve en önemlisi onlara neden yazdığını bilseydik bize çok yardımcı olurdu. Konunun tam olarak ne olduğunu veya İbrani Hristiyanlar'ı neyin tehdit ettiğini tam olarak bilmiyoruz. Eğer konu, ilk inanlılar topluluğuna büyük bir tehlike oluşturan Yahudileştirme sapkınlığı idiyse o zaman böylesi bir ad hominem tartışma mantıklı olurdu. Yahudileştirme sapkınlığı inanlıların Eski Antlaşma yasasının yükümlülüklerine dönmelerini talep ediyordu ki bu onları Mesih tarafından kaldırılan lanetin altına yeniden yerleştirecekti. Bu, yeni bir kefaret, yeniden bir çarmıha gerilme talep ederek Mesih'in kefaretinin sözsüz ifade olunan reddi olurdu. Ama yeniden bir çarmıha gerilme imkansızdır. Eğer kişi gerçekten de eski konumuna dönerse, bu kişinin kurtuluşu için hiçbir sağlayış kalmazdı.

            Ben yazarın bu şekilde mantık yürüttüğünü ve gerçek inanlıların bu günahı gerçekten işlediklerini söylemediğine inanıyorum. Yazarın daha sonraki bildirisi, bu yorumu destekliyor:

 

                Size gelince, sevgili kardeşler, böyle konuştuğumuz halde, durumunuzun daha iyi olduğuna, yani kurtuluşa uygun düştüğüne eminiz. Tanrı adaletsiz değildir. Emeğinizi ve kutsallara hizmet etmiş olarak ve etmeye devam ederek O'nun adına gösterdiğiniz sevgiyi unutmaz. Ümidinizden doğan tam güvenceye kavuşmanız için her birinizin sona dek aynı gayreti göstermesini arzu ediyoruz. Tembel olmamanızı, vaat edilenleri iman ve sabır aracılığıyla miras alanların örneğine uymanızı istiyoruz.

İbraniler 6:9-12

 

Yazarın, "Ama" dediğine dikkat edin (Türkçe çeviriye dahil edilmemiş*). Ama ağırlık taşıyan bir nitelendiricidir: "Size gelince, sevgili kardeşler, böyle konuştuğumuz halde, durumunuzun daha iyi olduğuna, yani kurtuluşa uygun düştüğüne eminiz." Belirli bir şekilde konuşmaktan söz edilmesi bizleri aceleci ve haksız sonuçlar çıkarma tehlikesine karşı uyanık tutmalıdır. Bu öğüdün tamamı, bir "konuşma biçiminde" verilmiştir. Yazar, hitap ettiği kişilerin kendilerini uyardığı şeyleri yapmamış olduğundan, bunun yerine kurtuluşa uygun düştüklerinden emin olduğunu dile getiriyor. Bu eminlik, kutsalların dayanması doktrininin temelinde yatmaktadır. Bizim içimizde iyi bir iş başlatmış olan Tanrı, kurtuluşun altın zinciri nihai, atanmış amacına erişirken onu hem tam ve hem de nihai olarak sonsuza dek tamamlayacaktır.

 

                                               Son Söz

 

            Eyvah! Kurtarıcım kanını mı döktü?

                        Ve Efendim öldü mü?

            O kutsal başını

            Benim gibi bir solucan için mi adadı?

            Ağacın üzerindeki inlemeleri

                        Benim işlediğim suçlardan ötürü müydü?

            Hayret verici acıma! Bilinmeyen lütuf!

                        Ve derecesi bilinmeyen sevgi!

 

            Yüce Yaratıcı Mesih,

                        Yaratık olan insanın günahı için öldüğünde,

            Güneşin karanlıkta saklanması

                        Ve görkemini göstermemesi iyi olmuş.

 

            Böylece O'nun sevgili çarmıhı gözüktüğünde

                        Kızaran yüzümü saklayabilirim;

            Yüreğim, minnettarlıkla eri,

                        Ve gözlerim gözyaşlarına ak.

 

            Ama üzüntü gözyaşları

                        Sevgi borcumu hiçbir zaman ödeyemez;

            İşte, Rab, kendimi sana teslim ediyorum--

                        Bütün yapabileceğim bu.

                                                           Isaac Watts (1707) 



[i]Martin Luther, What Luther Says: An Anthology, ed. Ewald M. Plass, 3 cilt, (St. Louise: Concordia, 1959), 2:704n.5.

[ii]Ibid., 2:704.

[iii]Ibid., 2:703.

[iv]John Calvin, Institutes of the Christian Religion, 2 cilt., Henry Beveridge tarafından tercüme edilmiştir (1845;

[v]Luther, What Luther Says, 2:921.

[vi]Ibid., 2:710.

[vii]Calvin, Institutes of Christian Religion, 2:115 (3.17.12).

[viii]Ibid., 2:57 (3.11.21).

[ix]Luther, What Luther Says, 1:522.

[x]Ibid., 2:714-15.

[xi]Westminster Ýman Bildirisi, 8.1.

[xii]C.I. Scofield, ed. Scofield Reference Bible (New York: Oxford University, 1909).

[xiii]George E. Mendenhall, Law and Covenant in Israel and in the Ancient Near East (Pittsburgh: Biblical Colloquium,1955).

[xiv]Meredith G. Kline, Treaty of the Great King: The Covenant Structure of Deuteronomy: Studies and Commentary (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1963); By Oath Cosigned: A Reinterpretation of the Covenant Signs of Circumcision and Baptism (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1968).

[xv]The Westminster Confession of Faith, 22.1-2.

[xvi]Ibid., 7.2.

[xvii]Ibid., 7.3. italikler yazarın.

[xviii]Ibid., 7.5-6.

[xix]Adolf Harnack, History of Dogma, çeviren James Millar (1898; yeni baskı, New York: Dover, 1961), s.168-169. Avgustin'den, On the Gift of Perseverance (Ý.S.428), 53.

[xx]John Calvin, Institutes of the Christian Religion, 2 cilt., Henry Beveridge tarafından tercüme edilmiştir (1845; yeni baský, Grand Rapids , Mich.: Eerdmans, 1964), 1:214 (2.1.5).

[xxi]Martin Luther, What Luther Says: An Anthology, ed. Ewald M. Plass, 3 cilt, (St. Louis: Concordia, 1959), 3:1300-1301.

[xxii]The Westminster Confession of Faith, 9.3.

[xxiii]Calvin, Institutes of Christian Religion, 1:228-29 (2.2.6-7).

[xxiv]The Westminster Confession, 9.4-5.

 

[xxv]Albrecht Oepke, "Elkô," Gerhard Kittel'de, ed., Theological Dictionary of the New Testament, ed. ve tercüme, Geoffrey W. Bromiley, cilt 2 (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), s. 503.

[xxvi]John Calvin, A Treatise on the Eternal Predestination of God, tercüme Henry Cole, Calvin's Calvinism'de (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1950), s.31.

[xxvii]John Calvin, Institutes of Christian Religion, 2 cilt., çeviren Henry Beveridge (1845; yeni baskı, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 2:212 (3.22.1).

[xxviii]J. I. Packer, "Introductory Essay," John Owen'in, The Death of Death in the Death of Christ: A Treatise in Which the Whole Controversy about Universal Redemption Is Fully Discussed (1852; yeni baskı, Londra: Banner of Truth, 1959), s. 4.

[xxix]Ibid.

[xxx]Owen, The Death of Death in the Death of Christ, s. 161.

[xxxi]Ibid., s.236.

[xxxii]The Westminster Confession of Faith, 3.1.

[xxxiii]Ibid.

[xxxiv] Owen, The Death of Death in the Death of Christ, s. 45.

[xxxv]J. I. Packer ve O. R. Johnston, "Historical and Theological Introduction" (Tarihsel ve Teolojik Giriş), Martin Luther'in The Bondage of the Will'inden (İradenin Esareti), J. I. Packer ve O. R. Johnston tarafından çevrilmiştir (Cambridge:James Clarke/Westwood, N. J.:Revell, 1957), s. 57-58.

[xxxvi]Ibid., s. 58. Bkz. Martin Luther, Wom unfreien Willen, ed. H.J. Iwand (1954), s. 253.

[xxxvii]Luther, The Bondage of the Will, s. 78.

[xxxviii]Packer ve Johnston, "Historical and Theological Introduction," s. 58-59.

[xxxix]Ibid., s. 59.

[xl]The Westminster Confession of Faith, 10.1.

[xli]John Calvin, Institutes of Christian Religion, 2 cilt, Henry Beveridge tarafından çevrilmiştir (1845; yeni baskı, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 2:240 (3.24.1). Augustine'nin, On the Predestination of the Saints'inden, R. E. Wallis tarafından Basic Writings of Saint Augustine, ed. Whitney'de çevrilmiştir. Wallis'in þu parçayı çevirisini kıyaslayın: "Öyleyse, Tanrısal armağan tarafından insan yüreklerine gizlice verilen bu lütuf hiçbir katı yürek tarafından reddedilmez, çünkü ilk olarak yüreğin katılığını yok etmek için verilmiştir. Öyleyse Baba kişinin içinde duyulduğunda ve öğrettiğinde ve bunun sonucu olarak kiþi Oğul'a geldiğinde, peygamberin bildirisinde vaat ettiði gibi, taştan yüreği alır ve yerine etten bir yürek verir. Çünkü böylece onları çocuklar ve yücelik için hazırlamış olduğu merhamet araçları yapar."

[xlii]John H. Gerstner, Wrongly Dividing the Word of Truth: A Critique of Dispensationalism (Brentwood, Tenn.:Wolgemuth ý Hyatt, 1991).

[xliii]Zane C. Hodges, Absolutely Free! A Biblical Reply to Lordship Salvation (Dallas: Redenciôn Viva/Grand Rapids, Mich.: Zondervan, 1989), s.48.

[xliv]Ibid., s. 49.

[xlv]Ibid., s. 51-52.

[xlvi]The Westminster Confession of Faith, 18.1.

[xlvii]Ibid., 18.2.

[xlviii]Ibid., 18.3.

[xlix]Ibid., 18.4.

[l]Joel R. Beeke, Assurance of Faith: Calvin, English Puritanism, and the Dutch Second Reformation, Amerikan Üniversitesi Etütleri: Teoloji ve Din, dizi 7, cilt 89 (New York: Lang, 1991), s. 143. ilk aktarma John Downame'in, A Treatise of the True Nature and Definition of Justifying Faith'inden aktarılmıştır (Aklayan imanın Gerçek Doğası ve Tanımı Üzerine Bir Tez) (1635), 12-13'cü sayfalar. ikinci aktarma, William Ames'in Medulla ss. theologiae... extracts i methodice disposita'sından (1627), 1. 27.19.

[li]The Westminster Confession, 17.1.

[lii]Ibid., 17.2.

[liii]Ibid., 17.3.




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.