http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

  

Kitap 1. bölüm Kitap 3.bölüm

 

 

Bilinmeyen Lütuf - 2

GRACE UNKNOWN: THE HEART OF REFORM THEOLOGY

R. C. Sproul

 

 

 

                                                                                  4

                            Peygamber, Rahip ve Kral'a Adanmış

            Reform teolojisi, Tanrı doktrini konusunda Katolik Hristiyanlık'la ortak bir temeli paylaştığı gibi, Mesih'in kişiliği ve işi konusunda da ortak bir inancı paylaşır. Dördüncü ve beşinci yüzyılların büyük Mesiholoji konseyleri olan İznik Konseyi (325) ve Kadıköy Konseyi (451), Reform Mesiholojisinin tarihsel temelini oluşturur.

            İlk yüzyıllarda Tanrı Oğlu'nun Baba Tanrı'yla ilişkisi üzerinde hararetle tartışılan bir konuydu. Tektanrıcılık Eski Antlaşma'da o denli önemliydi ki, kilise için Mesih'in tanrılığına olan imanını dile getirirken tarihsel tektanrıcılığı inkar etmemesi önemliydi.

            Kilisenin Mesih'in tanrılığını bildirmesine tehlike oluşturan ciddi sapkınlıklar çıktı. Sapkınlıkların en büyük iki tanesi,

Cetvel 4.1

 

Dördüncü Temel Taş

1 Tanrı'yı merkez alan

2 Sadece Tanrı Sözü'nü temel alan

3 Sadece imana adanmış olan

4 İsa Mesih'e adanmış

5 Üç antlaşma aracılığıyla yapılanmış

 

monarşiyanizm kavramını temel alıyordu. Monarş sözü kraliyetle ilgilidir. Ancak özgün olarak, sözcük Yunanca kaynağıyla daha direkt bir bağlantı içindeydi. Monark sözcüğü, bir önek ve bir kökten oluşan bir bileşik sözcüktür. Mono öneki "bir" anlamına gelir. Arch kökü, "başlangıç" ya da "başkan, yönetici" anlamına gelir. İkisi birleştiği zaman, mono-arch ya da monarş "bir ya da tek başkan ya da yönetici" anlamına gelir. Öyleyse monarşiyanizm düşüncesi, Tanrı'dan bir ya da tek yönetici olarak söz eder.

            Kiliseye tehlike oluşturan ilk monarşiyanizm biçiminin adı modalistik (yani biçimci) monarşiyanizm'di. Bu görüş, bütün dünyayı ya da gerçeği Tanrı'nın varlığının bir biçimi ya da düzeyi olarak gören eski bir panteizm biçimiyle bağlantılıydı. Bu görüş hem gnostikizm ve hem de Neo-Eflatunculuk'ta popülerdi. Sapkın Sabelliyus, Mesih'in Tanrı'yla aynı özden olduğunu ama Tanrı'nın Kendisinden daha alçak bir düzeyde olduğunu savunuyordu. Güneşin ışıkları, güneşle aynı özü ya da maddeyi paylaştıkları ancak güneşin kendisinden ayırt edilebildikleri gibi, Mesih de Tanrı'yla aynı özü paylaşır ama Tanrı değildir.

            Bu modalistik planda, her şeyin Tanrı'nın özünün bir parçası olduğu söylenebilir. O'nun varlığı Tanrı'nın saf varlığının merkezinden "çıkar." Çıkış bu merkezden ne kadar uzağa giderse, Tanrı'yı o kadar az saf bir şekilde gösterir. Kayalar gibi hareketsiz maddeler ilahi varlığın merkezinden uzaktır; melekler, demiurgoslar (Eflatun felsefesinde dünyayı yaratan etmenler) ve diğer ruhsal varlıklar ilahi varlığın merkezine daha yakındırlar. İsa ruhsal bir varlık ya da bir demiurgostur, ilahi varlığın merkezine yakındır, aynı öz ve maddedendir, ilahi varlıktan parlar ya da çıkar ama ilahi varlığın kendisi değildir. İsa "ilahilik"ten pay alır ama gerçekten Tanrı değildir.

            267'deki Antakya Konseyi, Sabelliyus'u ve İsa'nın Baba'yla homo-ousios'tur. Homo-ousios'un anlamı, "aynı özden, maddeden ya da varlıktan"dır. Böylece Sabelliyus, İsa'nın Baba'yla aynı özden olduğunu ama modalistik varlık düzeninden ötürü yine de Tanrı'dan daha aşağı bir düzeyde olduğunu bildiriyordu. Kilise, homo-ousiosun yerine İsa'nın homoi-ousios, "benzer özden" olduğunu bildirdi. Kilise, homo-ousios terimini reddetti çünkü bu terim gnostik modalizm düşüncesiyle doluydu.

 

İZNİK KONSEYİ

 

Dördüncü yüzyılda kilise farklı bir monarşiyanizm türü olan ve adına dinamik monarşiyanizm denilen yeni bir sapkınlıkla karşılaştı. Bir tür hareket ya da değişim içermesinden ötürü "dinamik"ti. Bu görüşte İsa, sonsuz Tanrı değildi ama evlat edinme yoluyla Tanrı "olmuştu." Bu görüş, Samosotalı Pavlus ve Antakyalı Luçiyan'ın öğretilerinden etkilenen sapkın Ariyus tarafından savunulmuştur.

            Ariyus, saf tektanrıcılığı koruma konusunda kıskançtı. Mesih'i en yüceltilmiş yaratık olarak, aslında Tanrı tarafından yaratılan ilk yaratık olarak görüyordu. İlk olarak Mesih yaratılmıştı, bundan sonra O, bir yaratık olarak dünyanın geri kalanını yaratmıştı. Ariyus, Kutsal Kitab’ın Mesih'ten "doğmuş" ya da "bütün yaratılışın ilk doğanı" olarak söz eden metinlerine başvurmuştu. Yunanca'da kullanılan sözcük "olmak" anlamına gelir. Biyolojik bakımdan, doğmak zamanda bir başlangıcı olmak anlamına gelir. Mesih doğduysa, bir başlangıç zamanı olmalıydı ve sonsuz değildi. Sonsuz değilse o zaman Tanrı olamaz.

            Ariyus için, İsa üstün ve yüceltilmiştir ama özgün olarak Tanrı değildi. Tanrılığa kusursuz itaatinin erdemiyle evlat kabul edilmişti ve bununla Baba'yla "birliğini" gösterir. Amaç ve misyon bakımından Baba'yla birdir ama özde bir değildir. Ariyus daha önce Antakya'da kabul edilen, İsa'nın Tanrı'yla homoi-ousios olduğu, yani Tanrı "gibi" olduğu formülünü kabul etti.

            Ariyus ve izleyicileri 325 yılında İznik Konseyi tarafından sapkınlar olarak kınandılar. İznik Konseyi İsa'nın, "yapılmış değil, çıkmış" olduğunu bildirir. Burada İsa'nın Baba'dan sonsuzca çıktığına inanılır. Yunanca çıkmak sözcüğü biyolojik ya da Mesih'in zamanda herhangi bir başlangıcı olduğu anlamında alınmamıştı. Bunun yerine çıkmak sözcüğünün evlada yakışır bir anlamı vardı, Oğul'un Baba'yla eşsiz ilişkisine dikkat çekiyordu. İncil, Mesih'ten Baba'nın "biricik Oğlu," monogenes olarak söz eder. Bu terim, Oğul'la Baba arasındaki tekil, bir kerede ve her zaman için olan ilişkiyi vurgular.

            İznik'teki en ironik gelişmelerden biri, homo-ousios teriminin Hristiyan ortodoksluğunun (yani doğruluğunun) yeni sabit noktası olarak kabul etmesiydi. İznik, homo-ousios terimini kullanarak Mesih'in Baba'yla birlikte sonsuzluktan beri var olduğunu ve aynı özden olduğunu bildirdi. Burada kilise İsa'nın Baba'yla sadece benzer özden olmadığını, Baba'yla aynı özden ve maddeden olduğunu bildirdi.

            İlk bakışta kilise Sabelliyus'un durumuna ve antik gnostik sapkınlığına düşmüş gibi görünebilir. Hiçbir şey gerçekten bu kadar uzak olamaz. Kilise homo-ousiosu onaylayarak 267'de kınadığı modalistik sapkınlığı kabul etmiyordu. Bunun yerine Mesih'in tam Tanrılığını bildirmeye o denli istekliydi ki, homo-ousios formülün içinde var olan tehlikeleri göze almaya razıydı. O zamana dek Sabelliyanizm tehlikesi azalmış ve Arianizm tehlikesi kiliseye öylesine bastırıyordu ki, kilise Arianizm'i durdurdurmak için bir zamanlar reddettiği bir terimi kullanmayı seçti.

            Üçlü Birlik doktrini tehlikedeydi. Kilise, homo-ousios formülüyle hem Üçlü Birliği ve hem de Tanrılığın birliğini açıkça kanıtladı. Konsey, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un sonsuzluktan beri birlikte var olduklarını ve birlikte gerekli olduklarını onayladı.

 

KADIKÖY KONSEYİ

 

Beşinci yüzyıl geldiğinde kilisenin yeni bir tehlikeyle karşı karşıya gelmesi söz konusuydu. Kadıköy Konseyi'nin iki cephede sapkınlıklarla mücadele etmesi gerekiyordu. Mesih'in tam Tanrılığı ve insanlığına hem Eftihes ve hem de Nestoryus tarafından saldırıda bulunuluyordu. Eftihes, adına monofizit denilen sapkınlığı geliştirdi. Yunanca monofizit terimi, "tek doğa ya da öz" anlamına gelen monofisis sözcüğünden gelmektedir. Eftihes, Mesih'in bir tek doğaya sahip olan bir kişi olduğunu savunmuştu. İsa'nın, tanrısal ve insansal olmak üzere iki doğaya sahip bir kişi olduğu düşüncesine saldırmıştı.

            Eftihes'e göre, İsa'nın ne tamamen tanrısal, ne de tamamen insansal bir doğası vardı. İsa'nın doğası, ya insanlaştırılmış tanrısal doğa ya da tanrısallaştırılmış insansal doğa olarak görülebilecek tek bir teantropik (hem ilahi, hem insani) doğa idi. Gerçekte her ikisi de olmayan hem tanrılık ve hem de insanlığın bir karışımıydı.

 

Cetvel 4.2

Mesiholojik Konseyler

                 Antakya Konseyi                   İznik Konseyi                                  Kadıköy Konseyi

Yıl                        267                                         325                                                     451

Sapkın

tanrıbilimci        Sabelliyus                                  Ariyus                                               Eftihes

 

Sapkın             Modalistik                                Dinamik                                          Monofizit

teoloji              monarşiyanizm             Monarşiyanizm                      Mesiholoji

Konseyin         İsa, Baba'yla                              İsa, Baba'yla                                     İsa,

Kararı              homoi-ousios'tur.                      homo-ousios'tur.       gerçekten insan ve gerçekten

Tanrı'dır. İki doğası, karışmaz, karıştırılmaz, ayrılmaz ya da bölünmez.

 

            Diğer yandan Nestoryus, sadece iki kişinin iki doğası olabileceğini söylüyordu. Böylece İsa'nın gerçekte iki kişi olduğunu savunuyordu. Eftihes'in bir araya koyduğunu, Nestoryus bölmüştü. İki doğayı, iki ayrı kişiye ayırmıştı.

            Kadıköy Konseyinde (451) kilise, İsa'nın gerçekten insan ve gerçekten Tanrı olduğunu bildirdi (vere homo, vere Deus). İki doğası, karışmaz, karıştırılmaz, ayrılmaz ya da bölünmez'di. Bu dört olumsuz sapkınlığa karşı koruyan sınırları belirledi. Hem Eftihes'in monofizit sapkınlığı hem de Nestoryus'un ayırma sapkınlığı reddedildi.

            Konsey, dört olumsuza o zamandan beri birçok teolojik tartışmaların temelini oluşturan önemli bir bildiri ekledi. Bu bildiri, her iki doğanın da kendi özelliklerini koruduğunu söylüyordu. Anlamı, Mesih beden alıp insan olduğunda, bütün tanrısal özelliklerini koruduğu ve insansal doğasının da insanlığın özelliklerini koruduğuydu.

            Beşinci yüzyıldan beri Hrıstiyanlığın bütün ortodoks dalları Kadıköy Konseyi'nin formülünü onaylamıştır. Tarihsel Reform teolojisi, Kadıköy Konseyi'nin Mesiholojisi'ne sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Daha önce Reform teolojisinin Tanrı doktrini hakkında söylenenler Mesiholoji hakkında da söylenebilir.

 

REFORM LUTHERCİ'YE KARŞI

 

            Reform hareketinin büyük trajedilerinden biri de, Lutherci ve Reform tanrıbilimcilerin, teolojinin önemli alanlarında kalıcı bir birlik sağlayamamalarıydı. Martin Luther ve John Calvin ve izleyicileri arasındaki ayrılık, Rab'bin Sofrası doktrini konusunda bir görüş farklılığını odaklıyordu. Bu tartışmayı yakından incelersek, bunun kökündeki konunun kutsal ayinlerle ilgili olmaktan çok Mesih bilim ile ilgili olduğunu görürüz.

            Hem Luther hem de Calvin, Rab'bin Sofrası konusundaki Roma Katolik görüşünü, Katolikler'in ekmek ve şarabın İsanın bedeni ve kanına dönüşüm doktrinini reddediyorlardı. Bu doktrin, komünyon mucizesinde ekmek ve şarabın doğaüstü bir şekilde Mesih'in bedeni ve kanına dönüştüğünü öğretmektedir. Ancak bu dönüşüm eşsiz benzersizdir. Tam bir dönüşüm değildir çünkü değişmiş ekmek ve şarap hala ekmek ve şaraba benzer, hala ekmek ve şarap tadındadır ve ekmek ve şarap kokusunu taşır. Duyular için açıkta olan bir değişim yoktur. Buna karşın kilise, ekmek ve şarabın gerçekten Mesih'in bedeni ve kanı haline geldiğini savunur. Adanmış öğeler, tapınakta sunağın üzerinde tutulur ve katılanların diz çöküşüyle kabul edilir. Zaman zaman ayine katılanlar öğeleri yukarı kaldırıp önünde saygıyla eğilirler.

            Görünüşle gerçek arasındaki farkı açıklamak için Roma, ekmek ve şarabın İsa’nın bedeni ve kanına dönüştüğü kavramını kullanır. Aristo tarafından kullanılan metafizik kategorilerden ödünç alarak, Roma bir varlığın cismi ve accidens, yani bir maddenin dışınsal ve algılanabilir nitelikleri arasında bir ayrım yapar. Bu özellikler bir şeyin yüzeyde göründüğü şekilden söz ederler. Yüzeyin altında ya da fiziksel düzeyin ötesinde bir şeyin gerçek özü, gerçek varlığı bulunmaktadır.

            Aristo için bir maddenin kökeni her zaman kendi özünden çıkar. Bir ağacın her zaman kökleri vardır çünkü kök ağacın özü ya da ağaçlığından çıkar. Bir şey, bir ağacın maddesine ve bir filin köküne sahip olamaz.

            Ayin aslında çifte mucize içerir. Ekmek ve şarabın özleri aynı kaldığı halde ekmekle şarabın maddesi Mesih'in bedeni ve kanının maddesine değişir. Mesih'in bedeni ve kanının maddesi artık bedeni ve kanının özleri olmadan var olmaktadırlar ve ekmekle şarabın özleri ekmek ve şarabın maddesi olmadan var olmaktadırlar.

            Luther bu çifte mucizeyi saçma ve gereksiz bularak karşı çıktı. Mesih'in bedeni ve kanının gerçekten var olduğunu ama bunların doğaüstü bir şekilde ekmek ve şarabın içinde, altında ve bunlar aracılığıyla olduğunda ısrar etti. Ekmek ve şarap hem maddede hem de özde ekmek ve şarap olarak kalıyordu. Luther hala, Mesih'in bedeni ve kanının özünün duyulara gizli kalışı sorunuyla karşı karşıyaydı. Lutherci görüş, Mesih'in ekmek ve şarap öğeleriyle "birlikte" (con) olduğudur. Bu görüşe sık sık (consubstantiation) adı verilir ama birçok Lutherci tanrıbilimci bu etiketi reddeder.

            Calvin de, Rab'bin Sofrası adlı kutsal ayinde Mesih'in gerçek varlığının bulunduğunda ısrar etti. Calvin ayini sadece bir simgeye (çıplak bir işarete) indirgeyenlerle tartışırken Mesih'in "gerçek" varlığında ısrar etti. Ancak Lutherciler'le tartışırken onların "fiziksel" olarak yanlış anlayabilecekleri “gerçek” teriminden dikkatle uzak durdu. Calvin, "gerçek" demek istediğinde “gerçek” terimini onayladı ama bu terim "fiziksel" anlamına geldiğinde onu reddetti.

            Calvin için sorun Mesihbilimseldi. Rab'bin Sofrası'nda Mesih'in fiziksel olarak orada bulunduğunu inkar etti çünkü beden ve kan doğru olarak O'nun insansal doğasına aitti, tanrısal doğasına değil. Mesih'in fiziksel bedeni ve kanının aynı anda birden fazla yerde var olması için fiziksel bedeninin aynı anda her yerde bulunabilme özelliğine sahip olması gerekiyordu. Rab'bin Sofrası dünyanın birçok yerinde aynı anda kutlanır. İsa'nın fiziksel bedeni aynı anda nasıl Cenova, Paris ve Londra'da olabilir?

            Calvin, Mesih'in kişiliğinin aynı anda her yerde olabileceğine inanıyordu. Ama aynı anda her yerde var olmak tanrısal bir özellik olduğundan, aynı anda her yerde var olması tanrısal doğasındaydı. Reformcular, Mesih'in şimdi bedeninde bizden uzak olduğuna (yani cennette) ama tanrılığında bizden hiçbir zaman uzak olmadığına inanıyorlardı. İncil, İsa göğe alındığında aramızdan ayrılışından bizden "gitmesi" olarak söz eder, buna karşın O'nun her zaman, çağın sonuna dek bizimle birlikte olduğunu bildirir.

            Tanrı'nın anlaşılmazlığı doktrinine baktığımızda Calvin'in, Finitum non capax infinitum, "Ölümlü ölümsüzü anlayamaz" aksiyomundan söz etmiştik. Capax sözcüğü ya "kavramak" ya da "içermek" olarak tercüme edilebilir. Tanrı'nın anlaşılmazlığı konusunda capax "kavramak" olarak tercüme edilir. Mesih'in beden alıp insan olmasına uyarlandığında "içermek" olarak tercüme edilir.            Calvin, beden alıp insan olmada Üçlü Birliğin ikinci kişisinin insan doğasını aldığını öğretti. Tanrısal doğası, bir insan doğasına katıldığı halde, insan doğasının ölümlü sınırlarında içerilemezdi. İsa'nın insan bedeni yer kaplıyordu ve ölçülebilir sınırları vardı. Tanrı'nın beden alıp insan olmasında aynı anda her yerde birden var olma tanrısal özelliğinden vazgeçtiğini düşünmemeliyiz. Tanrı'nın varlığının tamamı, İsa'nın bedeninin ölümlü sınırları içinde içerilmiyordu. Bu, Tanrı'nın doğasının ta kendisinde radikal bir mutasyon gerektirirdi.

            Roma Katolik Kilisesi bu aynı anda her yerde sorusu üzerinde tartıştı. Ubiquity terimi, Latince (nerede) anlamına gelen ubi ve (eşit) anlamına gelen equos sözcüklerinden gelir. Harfiyen, terim "eşit (bulunduğu) yer" anlamına gelir. Tartışmanın bir kısmı, İsa'nın insansal doğasının aynı anda birden fazla yerde olmasını odaklıyordu. Yanıt, İsa'nın beden alıp insan olmasında bazı tanrısal niteliklerin Mesih'in insansal doğasına iletildiğini savunan bir doktrin olan, "niteliklerin iletişimi" (communicatio idiomata) idi. İnsan doğası kendi başına aynı anda her yerde birden var olan olarak düşünülmediği halde, bu tanrısal niteliğin kendisine iletilmesi" aracılığıyla aynı anda her yerde birden var kılınabilirdi.

            İsa'nın bilgisi konusunda aynı düşünce Thomas Aquinas tarafından açıklanmıştı. Thomas, İsa'nın havarilerine dönüşünün günü ve saati hakkında söylediği, "O günü ve o saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba'dan başka kimse bilmez" sözleri konusunda güçlük çekiyordu (Markos 13:32). İsa, Baba'nın Kendisinin bilmediği bir şeyi, dönüşünün günü ve saatini, bildiğini belirtmekte.

            Thomas, İsa'nın gün ve saati gerçekte bildiğini çünkü Tanrı Oğlu olarak her şeyi bilme niteliğine sahip olduğunu savundu. Mesih'in iki doğası öylesine kusursuz bir biçimde birleşmişti ki, tanrısal doğanın bildiği her şeyi insansal doğa da mutlaka biliyordu. Thomas, İsa'nın havarilerine söylediği sözleri "uyma" teorisiyle açıkladı. İsa gerçekte bildiği bir şeyi bilmediğini söyleyerek kendini duruma uydurdu. Çünkü bu bilgi havarilerinin bilmesi için çok yüksek, çok harika ve çok gizli bir şeydi.

            Thomas'ın görüşündeki apaçık sorun, İsa'nın doğru olmayan bir şey söylemesidir. Belki bu, gerçeğin sadece bunu bilmeye hakkı olanlara söyleneceği ilkesi (Rahav'ın yaptığı gibi, savaşta masum insanları korumak için yalan söylemeyi haklı göstermek için kullanılan bir ilke) zorlanarak mazur görülebilir. Ama İsa'nın konuyu havarilerinden saklı ya da gizli tutmak için yalan söylemesi gerekli değildi. Bunun onları ilgilendirmediğini söyleyebilirdi.

            Thomas'ın açıklaması Mesih'in beden alıp insan olması görüşünü korumuş olabilir ancak kiliseyi Mesih'in dürüstlüğü konusunda ciddi bir soruyla baş başa bıraktı. Aslında Thomas, İsa'nın günahlı bir yalan söylediği sonucuna varmamıştı ama eğer İsa gerçeği kasten saptırdıysa bu sonuca varmak zor değildir.

            Thomas'tan farklı olarak Reformcular, İsa'nın insansal doğası konusundaki bilgisinin sınırını bir sorun olarak görmüyorlardı. İsa, zaman zaman (peygamberler gibi) doğaüstü bir bilgi sergilemişti. Her zaman doğruyu söylediği kesindi. Yanılmazdı ama her şeyi bilmiyordu. Tanrısal doğa, insansal doğaya bilgi iletebilir, bu iletişimin gerçekleştiği kesindir ama nitelikleri iletemez.

            Her iki tartışmada da (İsa'nın insansal doğası hakkındaki bilgisinin sınırı ve sınırlı fiziksel varlığı) konu, Kadıköy Konseyi'nde bildirilen şekliyle İsa'nın beden alıp insan oluşuydu. Kadıköy Konseyi, insan doğasının tanrısallaştırılmasına ya da tanrısal doğasının insallaştırılmasına yol açabilecek herhangi bir yanlış anlama ya da karıştırmadan uzak durmaya çalışmıştı. İsa'nın bedeninin aynı anda birden fazla yerde var olması, monofizit sapkınlık kokmaktadır. Tanrısal doğanın bir tür tanrılaştırılmasını belirtmektedir. İnsansal doğaya tanrısal nitelikler iletmek, insansal doğayı tanrılaştırmaktır.

            Kadıköy Konseyi'ne göre, "Her doğa kendi niteliklerini korur." Calvin bunu, tanrısal doğa her bakımdan tanrısal kalır ve insansal doğa her bakımdan insansal kalır olarak anlamıştı. İnsan olmak, zaman ve mekanla sınırlı olmak demekti. Tanrısal doğadan niteliklerin iletildiğini kabul edenler, bu iş aracılığıyla insansal doğadan bir şey kaybolmadığı, sadece ona bazı şeyler eklediğini savunurlar. "Bu ekleme, Kadıköy Konseyi'nde kınanan iki doğanın karışması ve karıştırılmasından nasıl uzak durabilir?" sorusu var olmaya devam etmektedir.

            John Calvin, Martin Luther'in Rab'bin Sofrası görüşünde ince bir monofizitçilik görmüştü. Luther'in tanrıbilimcileri, Calvin'in niteliklerin iletildiğini reddedişinin kendisini, iki doğanın ayrımı ya da bölünmesini savunan Nestoriyanizm'le bağlantıladığını söyleyerek cevap vermişlerdi.

            Calvin'in Mesih'in iki doğasını ayırmak gibi bir niyeti yoktu. Onları ayırmayı değil, ayırt etmeyi istiyordu. İncil, Mesih'in ağladığından, terlediğinden ya da aç olduğundan söz ettiğinde İsa'nın insansal doğasının gösterimlerini görüyoruz. Ağladığı, terlediği, acıktığı zamanlarda tanrısal doğasıyla hala kusursuz bir birlik içindeydi ama gözyaşları, ter ve açlık tanrısal değildi. Tanrı ağlamaz, terlemez ve acıkmaz. Tanrı-adam ağladı, ama bunu tanrılığında değil, insanlığında yaptı. Aynı şekilde Tanrı-adam çarmıhta öldü ama tanrısal doğası ölmedi. Tanrı çarmıhta ölseydi, evrenin kendisinin varlığı son bulurdu.

            Kadıköy Konseyi, Mesih'in iki doğasında herhangi bir ayrımı reddederken bile onları kesinlikle birbirinden ayırt etmişti. Belki de yapmamız gereken en büyük ayırt ediş, ayırt etmekle ayırma arasındakidir.

            Calvin, Rab'bin Sofrası hakkında, Tanrı-adam Mesih'in gerçekten de aynı anda her yerde birden var olduğunda ve gerçekten özlü bir şekilde var olduğunda ama tanrısal doğasında var olduğunda ısrar etmiştir. Tanrısal doğa, böylesi bir şekilde var olduğunda insansal doğayla olan birliği bozulmaz. Mesih'in insansal doğası şimdi cennettedir. Tanrısal doğayla hala kusursuz bir birlik içindedir. İnsansal doğa cennette yerel bir varlık olmakla sınırlı olduğu halde, tanrısal doğa sınırlı değildir çünkü ölümlü tarafından içerilemez.

            225 gr.lık bir bardak düşünün. Sonsuz miktarda su içerebilir mi? Hayır. Sadece 225 gr. içerebilir. Mesih'in bu bardak gibi olmadığı kesindir. İnsansal doğasında Tanrı'nın doluluğu bedensel olarak O'nun içindedir ama o doluluk hiçbir şekilde o insansal araçta içerilmez ya da onunla sınırlı değildir.

            Calvin, Rab'bin Sofrası'nda Mesih'in sadece bir kısmıyla, tanrısal doğasıyla, iletişim içinde olabileceğimizi önermek istememişti. Bu doğa orada olduğunda Mesih'in kişiliği oradadır. O'nun tanrısal doğasıyla karşılaştığımızda O'nunla karşılaşırız. O'nun tanrısal doğasıyla iletişim içinde olduğumuzda Mesih'in tümüyle iletişim içinde oluruz çünkü O'nun tanrısal doğası, insansal doğasıyla hala birliktedir. Mekansal boşluk, insansal doğanın bize uzanmasıyla değil, tanrısal doğanın insansal doğayla bağlantısının onu bizimle iletişim içine getirmesiyle köprülenmiştir.

 

PEYGAMBER OLARAK MESİH

 

On yedinci yüzyılda, Westminster İnanç Bildirgesi şöyle bildirmişti: "Biricik Oğlu Rab İsa'yı, Tanrı'yla insan arasında Aracı, Peygamber, Rahip ve Kral, Kilisesi'nin Başı ve Kurtarıcısı, her şeyin Mirasçısı ve dünyanın Yargıcı olarak seçmek ve atamak sonsuz amacında Baba'yı hoşnut etmiştir. O'na, Kendi soyu olmak ve zamanı geldiğinde Kendisi tarafından kurtarılmak, çağrılmak, aklanmak, kutsallaştırılmak ve yüceltilmek üzere bütün sonsuzluktan beri bir halk vermiştir."[xi]

            Bu kısa bildiride, Westminster ilahiyatçıları Mesih'in aracılık görevini özetlemiştir. Musa, Eski Antlaşma'nın aracısı olduğu gibi, İsa da Yeni Antlaşma'nın aracısıdır. Aracı, iki ya da daha çok taraf arasında arabuluculuk eden kişidir. Kendi kültürümüzde bizler geleneksel olarak aracıları sendika tartışmalarında aracılık eden kişiler olarak düşünürüz. Çatışmaları sona erdirmeye, bir kavganın ortasında barışı sağlamaya çalışırlar. Kısaca, aracının en büyük görevi bir soğukluk, bir uzaklaşma olan bir yerde barışmayı sağlamaktır.

            Kutsal Kitab’ın kurtarış öyküsü, Tanrı'yla insanlar arasındaki soğukluk ve uzaklığı sona erdiren barıştırmayı odaklar. Düşmüş insanlığın doğal durumu, Tanrı'ya karşı düşmanlıktır. O'nun tanrısal yönetimine karşı asiliğimiz bizleri O'na karşı muhalifler yapar. Bizler O'nun öfkesini kabartırız ve O'nun yargısı bize verilir. Barıştırılmaya olan ihtiyacımız büyüktür. Mesih'i Aracımız olarak atayarak bu tehlikeli soğukluğa son ermek için insiyatifi ele almak Baba Tanrı'yı hoşnut etti.

            Musa'nın Eski Antlaşma'nın aracısı olduğunu söylediğimiz halde, onun aracılık işi nihai barıştırma işi değildi. Tanrı'nın sözcüsü olarak en büyük aracılık işi, Sina'da onların bir ulus oluşturmasını sağladığında Tanrı halkına yasayı vermekti.

            Aslında Musa, Eski Antlaşma'nın tek aracısı değildi. Diğerleri daha az bir derecede bu rolü yerine getirdiler. Aracılığın üç ana görevi vardı: Peygamberlik görevi, kahinlik görevi ve krallık görevi. Bu görevleri yerine getiren kişiler bu etkinlikler için Tanrı tarafından meshedilmişlerdi.

            Eski Antlaşma, en üstün biçimde "Meshedilen" olacak kişiyi beklerken "meshetme" düşüncesinin önemi ve anlamı da büyümektedir. Mesih unvanı, "Meshedilmiş Kişi" anlamına gelmektedir.

            Peygamber, kahin ve kral görevlerini yerine getiren kişiler aracılardı. Temsilci olmak üzere Tanrı tarafından seçilmişlerdi. Peygamber, Tanrı için halkla konuşarak, O'nun Sözü'nü halka ileterek Tanrı'yı temsil ediyordu. Kahin, halk için Tanrı'yla konuşarak halkı temsil ediyordu. (Birçok dua kitabında, rahiplere hem peygambersel ve hem de rahipsel görevlerin bir bileşimi verilir. Kutsal Kitap'tan okuduğunda ya da bir vaaz verdiğinde, peygamberlik rolünü yerine getirir. İnsanlar için dua ettiğinde kahinlik rolünü yerine getirir.)

            Krallık görevi de aracılık gerektiren bir görevdir. Kral özerk ya da nihai olarak egemen değildi. Halkın üzerinde Tanrı'nın yönetimini temsil etmesi gerekiyordu. İsrail kralının kendisi Kral'ın yasasına tabiiydi. Görevini nasıl yerine getirdiği hakkında Tanrı'ya karşı sorumluydu. Eski Antlaşma'da krallar ve peygamberler arasında sık sık görülen çatışmalar, Kral'ın yasasının koyduğu sınırlamalardan özgür olmaya çalışan kralların yozluğundan çıkmaktaydı. Peygamberler, onları tövbeye ve nihai Kral'a boyun eğmeye çağırarak bu krallarla Tanrı'nın namına konuştular.

            John Calvin, Mesih'in üçlü görevi konusunda, Westminster İnanç Bildirgesi daha sonra sözünü ettiği Reform doktrini geliştirdi. Bu üçlü görev (munus triplex), Eski Antlaşma'daki peygamber, kahin ve kral rollerinin Mesih'in kişiliğinde birleşmesinden söz eder.

            Peygamberlik görevi, Mesih'te en yüksek noktasına erişir. Mesih, Kendisinden önce ya da sonra gelen bütün peygamberlik düzeylerinin üzerindedir. Kendisi Kutsal Kitap peygamberliğinin hem nesnesi ve hem de öznesidir. Eski Antlaşma peygamberlerinin en büyük konusu Mesih'in gelişiydi. O'nun doğumunu, hizmetini ve kefaret oluşturan ölümünü önceden bildirdiler. Tanrı halkının Kurtarıcısı olmanın yanı sıra Tanrı'nın meshedilmiş kralı olacak Mesih'i beklediler.

            İsa, peygamberlik görevini de yerine getirdi. İsa vaftizinde Kutsal Ruh tarafından meshedilmişti. Daha sonra Tanrı göklerden, İsa'nın Kendisinin biricik Oğlu olduğunu ve insanların O'nu dinlemeleri gerektiğini bildirmişti. Tanrı'nın Kendisini söylemekle görevlendirdiğinden başka Kendiliğinden bir şey söylemediğini bildirerek peygambersel Tanrı Sözü'nü ilan etmişti.

            İsa sık sık, Eski Antlaşma peygamberleri tarafından kullanılan bildirileri kullanmıştı. Örneğin peygambersel sözler, ya refahı ya da sıkıntıları haber veren tanrısal bildirilerdi. İsa, yazıcılar ve Ferisileri suçlarken konuşmalarına genelde, "Vay halinize" sözleriyle başlıyordu. Dağdaki Vaaz'da olduğu gibi, Tanrı'nın kayrası ve merhametini bildiren konuşmalarına "Ne mutlu..." sözleriyle başlıyordu. İsa'nın kullandığı, "vay" ve "ne mutlu" formülleri, Eski Antlaşma peygamberleri tarafından bildirilen sözlere dayanıyordu.

            Bir sinagogda verilen, kaydedilen ilk vaazi (Luka 4:18-21), peygambersel bir metni temel alıyordu. İsa, Yeşaya 61:1-2'yi okudu ve bundan sonra da vaazına başladı: "Dinlediğiniz bu Yazı bugün yerine gelmiştir."

            İsa, Yeruşalim'in yıkımını önceden bildirmek gibi (Matta 24:1-28) peygambersel bildirilerde de bulundu.

            İsa'nın peygambersel sözlerinin içeriğini analiz edecek olursak, sözlerinin büyük bir kısmının Kendisiyle ilgili olduğunu görürüz. Ancak peygambersel öğretisinin en büyük ve merkezi motifi, gelmekte olan Tanrı'nın egemenliğiydi. Benzetmelerinin büyük bir kısmı bu konuyu odaklar. İsa, dünyadaki hizmetinin başında gelmekte olan egemenlik konusunda Vaftizci Yahya'nın taze bir tövbe düzeyinin gerektiğinden söz eden vaazlarını tekrarladı. Uzun zamandır beklenen ve geleceği uzun zaman önce bildirilmiş olan krallık artık yaklaşmıştı ve insanlar ona hazır değildiler; kirliydiler.

            Yahya'nın hizmetinin skandalı, Yahudi olmayan ulusları değil, İsrailliler'i vaftiz olmaya çağırmasıydı, bununla İsrailliler'in de kirli olduğunu belirtiyordu. Yahya ulusun kendisini Kralı'nın gelişine hazırlamaya çağırmıştı. Kral'ın habercisi görevini yaptı ve agnus Dei'nin geldiğini bildirdi, "İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!" (Yuhanna 1:29).

 

KAHİN MESİH

Mesih peygambersel görevini yerine getirmenin yanı sıra, Eski Antlaşma'daki kahinlik görevini de yerine getirdi. İsa yine kahinlik görevinin de hem nesnesi ve hem de öznesiydi. Eski Antlaşma'da kahinlerin işi esas olarak, kurbanlar sunmak ve halk için dua etmek olmak üzere iki etkinliği merkez alıyordu. İsa her iki işi de üstlenip her ikisini de doruğunda gerçekleştirir. İsa, Başrahip olarak öylesine etkin bir kurban sunar ki, bu kurban bir tek kerede ve her zaman için sunulmuştur. Tekrar edilmesi gerekmez. Tekrar edilmesinin gerekmeyişinin nedeni, etkinlik bakımından kusursuz olmasıdır. Onu tekrarlamak onu küçültmek ve değeri üzerine meşum bir gölge salmaktır.

            İsa'nın kahinliğin nesnesi olduğunu söylediğimizde, halkın günahları için aktif bir şekilde bir sunu sunduğunu söylemek istiyoruz. Bizim namımıza en üstün kurbanı sundu. İncil, İsa'nın bu kurbanı gönüllü olarak sunduğunun altını çizer. Yetkililer tarafından öldürüldüğü halde, O'nun üzerinde Kendisinin onlara gönüllü olarak verdiğinden başka yetkileri yoktu. Hayatını kimsenin Kendisinden alamayacağını, Kendisinin Kendi hayatını koyunları için verdiğini ısrarla bildirdi.

            İsa kahinlik işinin aynı zamanda da öznesiydi. Sunduğu kurban bir boğa ya da bir keçi değil, Kendisiydi. Eski Antlaşma'da sunulan kurbanlık hayvanların kefareti gerçekleştirmek için kendi içlerinde hiçbir değerleri yoktu. Onlar sadece Mesih'in Kendisini sunmasıyla gerçekleşecek nihai kurbanın gölgeleri ya da simgeleriydi. Tanrı'nın adaletini, boğaların ve keçilerin kanı değil, sadece ve sadece O'nun kanı tatmin edebilirdi. O'nun sunduğu kurban, kusursuz kurban, lekesiz kuzunun kurbanıydı. İsa günahsızlığında kefaret için Tanrı'nın talep ettiği niteliklere sahipti.

            İsa kurbanını tapınakta sunmadı. Kanı yeryüzündeki merhamet bulunan yere serpilmedi. Yeruşalim'deki En Kutsal Yer'e girmedi. Tersine, şehrin dışında, Hirodes'in yaptırmış olduğu tapınağın sınırlarının dışında öldürüldü. Buna karşın sunusunu coram Deo, "Tanrı'nın yüzünün önünde" yaptı ve cennetteki tapınakta kabul olundu. Kanını çarmıha serpti, buna karşın bu kan kurbanı cennetteki En Kutsal Yer'e alındı ve günahlar için kusursuz kefaret olarak kabul olundu.

            İsa'nın baş kahin rolünü gerçekleştirmesi birinci yüzyıldaki Yahudiler'in anlamadığı bir şeydi. Baş kahin tam anlamıyla Eski Antlaşma'ya dayanarak Levili kahinlik olarak düşünüyorlardı. İsa, Levi oymağından olmadığından başrahip rolüne nasıl uygun olabilirdi? İbraniler'in yazarı, bu soruyu yanıtlamak için Mezmurlar'dan birini kullandı: "RAB ant içti, kararından dönmez:

'Melkisedek düzeni uyarınca sonsuza dek kahinsin sen!' dedi" (Mezmur 110:4).

            İbraniler'in yazarı, İbrahim'in Melkisedek'le karşılaşması olayını yeniden anlatır. Bu anlaşılması zor kişi, Salem kahini olarak tanımlanır. İsmi Melkisedek, "doğruluk Kralı" anlamına gelir ve Salem, İbranice'deki barış, esenlik sözcüğünden gelir. Melkisedek, İbrahim'den ondalıkları kabul eder ve atayı kutsar.

            İbraniler'in yazarı, Yahudi adetlerine göre, daha az önemli olanın daha çok önemli olan tarafından kutsandığını ve daha çok önemli olanın daha az önemli olandan ondalıklar aldığını söyler. Bunun anlamı Melkisedek'in İbrahim'den daha önemli olduğudur. Bundan sonra yazar okura, İbrahim'in Levi'nin babası olan Yakup'un babası olan İshak'ın babası olduğunu hatırlatır. Yine Yahudi adetlerine göre, baba oğuldan "daha önemlidir," bu da İbrahim'in torunun çocuğu olan Levi'den daha önemli yapar. Eğer Melkisedek İbrahim'den daha önemli idiyse, o zaman anlaşıldığı üzere Melkisedek Levi'den daha önemlidir. Bütün bunlar, Eski Antlaşma'da iki kahinlik düzeni olduğunu ve bunlardan daha önemli olanının Melkisedek düzeni olduğunu gösterir. Tanrı, İsa'yı büyük Baş Rahip olarak atadığında, O'nu Mezmur yazarının önceden bildirdiği gibi Levi düzenine göre değil, Melkisedek düzenine göre kahin yapmıştı.

            İsa kahinlik görevini yerine getirirken sadece günah için en üstün kefaret kurbanını sunmakla kalmadı aynı zamanda insanlar için duada aracılık eder. İncil'de, Yahuda'nın sonuyla Petrus'un sonu arasında tuhaf bir tezat görülebilir. Her iki adam da İsa'nın havarisiydi. Her ikisi de ölümünden önceki gece O'na ihanet ettiler ve İsa her iki hain davranışı da önceden bildirmişti.

            İsa Yahuda'nın ihanetini önceden bildirirken ona, "Yapacağını tez yap!" demişti (Yuhanna 13:27). Petrus'un Kendisini inkar edeceğini önceden bildirirken Petrus'a, "Ama ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir" demiştir (Luka 22:32).

            Petrus'un daha sonra tövbe edeceği ve eski konumuna geleceği konusunda hiçbir şüphe yoktu. Bu, İsa'nın Petrus için duada aracılık etmesiyle güvenceye alınmıştı. Yahuda aynı şeyden yararlanmamıştı. İsa baş kahinsel duasında, "Kendileriyle birlikte olduğum sürece, bana verdiğin kendi adınla onları esirgeyip korudum. Kutsal Yazı yerine gelsin diye, mahva giden adamdan başka içlerinden hiçbiri mahvolmadı" demiştir (Yuhanna 17:12). "Mahva giden adam" kesinlikle Yahuda'dan söz etmektedir.

            İsa'nın kahinsel duada aracılık hizmeti İbraniler'in yazarı tarafından aktarılmıştır: "Gökleri aşmış olan büyük başkahinimiz Tanrı'nın Oğlu İsa varken, açıkça benimsediğimiz inanca sımsıkı sarılalım. Çünkü zayıflıklarımızda bize yakınlık duyamayan değil, tersine, her alanda bizim gibi sınanmış, yine de günah işlememiş bir başkahinimiz vardır. Bu nedenle merhamete ermek ve gerektiğinde bize yardım edecek lütfa kavuşmak için Tanrı'nın lütuf tahtına cesaretle yaklaşalım" (İbraniler 4:14-16).

            Mesih'in rahipsel hizmeti, sadece günahlarımız için Kendini kusursuz kurban olarak sunmasını ve Tanrı'nın adaletini tatmin edecek kusursuz kefareti sunmasının yanı sıra dualarını da içeriyordu:

 

                Nitekim Mesih de başkahin olmak üzere kendi kendini yüceltmedi. Ama kendisine, «Sen benim Oğlumsun, bugün ben sana Baba oldum» diyen Tanrı O'nu yüceltti. Başka bir yerde de diyor ki, «Sen Melkisedek düzenine göre sonsuza dek kahinsin.» Mesih, yeryüzünde olduğu günlerde kendisini ölümden kurtaracak güçte olan Tanrı'ya büyük feryat ve gözyaşlarıyla dua ve yakarışlarda bulunmuş ve Tanrı korkusu nedeniyle işitilmişti. Oğul olduğu halde, çektiği acılardan söz dinlemeyi öğrendi. Yetkin kılınmış olarak Tanrı tarafından Melkisedek düzenine göre başkahin atanan Mesih, sözünü dinleyenlerin hepsi için sonsuz kurtuluş kaynağı olmuştur.

 

                                                                                                                          İbraniler 5:5-10

 

            Mesih'in duada aracılık işi, dünyadaki hizmetiyle birlikte sona ermedi. Cennette sürekli olarak devam etmektedir. İsa’nın göğe alınmasında Baba'nın sağında oturan Kral rolüne yükseltildi ve Baba'nın sağında oturan İsa her gün bizler için dua etmeyi sürdürmektedir.

 

 

KRAL OLARAK MESİH

 

Mesih, Kral olarak Davut ve soyunun sonsuz krallığı hakkındaki Eski Antlaşma peygamberliklerini yerine getirir. Davut'un düşmüş krallığı yeniden egemenliğe geçmiştir. Reform teolojisinde Tanrı'nın krallığı tamamıyla geleceğe ertelenmemiştir. O krallık henüz tamamlanmadığı halde resmen başlamıştır ve şu anda var olan bir gerçektir. Şimdi dünya için görünmezdir. Ama Mesih zaten göğe alınmıştır. Tacını ve krallık giysilerini giymiştir. Şu anda Kendisi kralların Kralı ve Rablerin Rab'bi olarak hüküm sürmektedir.

            İsa, Baba'nın sağında tahtta oturmaktadır ve gökte ve yerde bütün yetki O'na verilmiştir. Mesih'in şu anda evrendeki en üstün yetkiyi elinde tutması derin bir politik gerçektir. Bu dünyanın kralları ve bütün dünyasal hükümetler bu gerçeği görmezlikten gelebilirler ama bunu değiştiremezler. Evren demokratik değildir. Monarşi vardır. Tanrı'nın Kendisi biricik Oğlu'nu en üstün Kral olarak atamıştır. İsa referandumla değil ilahi hakla yönetir. Gelecekte her diz O'nun önünde diz çökecektir, ister isteyerek, ister istemeyerek. Bunu yapmayı reddedenlerin dizleri demir bir çubukla kırılacaktır.

            Şu anda Mesih'in krallığı görünmezdir. Hristiyanlar olarak bizler, Sherwood Ormanı'nda yaşayan Robin Hood ve arkadaşları gibiyiz. Robin ve arkadaşları kötü Prens John tarafından vatandaşlık haklarından mahrum edilmişlerdi. Ama John bir gaspçıydı. Taht, ruhsal bir sefere çıktığından ülkeden uzakta olan Aslan Yürekli Rişar'a aitti. Benzerliği fazla uzatmak istemiyoruz, kilisenin bu dünyadaki durumunu bir mit ya da bir efsaneyle özdeşleştirmek de istemiyoruz.

            Kralımız bu dünyada görülmez ama hükmü gerçektir. Hiçbir gaspçı onu O'nun elinden kapamaz. Bizler bu dünyada toplumun dışına itilmiş kişiler gibiyiz, ama uzak bir ülkeye gitmiş olan Kralımız'a sadık kalmalıyız. Yokluğunda varlığını gerçek kılmaya çalışarak O'nun görkem içinde dönüşünü bekliyoruz. Misyonumuz O'nun hüküm sürdüğüne tanıklık etmektir, Kendisi zaten cennete giderken bize bunu yapmamız için talimat vermiştir.

            John Calvin, kilisenin işinin Mesih'in görünmeyen krallığını görülür kılmak olduğunu savunmuştu. Tanıklık hizmetinin özü, insanların gözlerinden saklı olanı göstermektir. Kralımız aynı zamanda Peygamber ve kahin’dir. Kendi kanıyla ve Kendi kanında mühürlenen Yeni Antlaşma'nın aracısı rolüne de kusursuz bir biçimde uymaktadır.

 

 

            5

 

Diğer Adı Antlaşma Teolojisi

            Reform teolojisine "Antlaşma teolojisi" adı verilmiştir, bu da onu dönemcilikten ayırır. Dönemci teoloji özgün olarak Kutsal Kitap yorumunun anahtarının Kutsal Kitab’ı yedi döneme "bölmek" olduğunu düşünüyordu. Bunlar özgün Scofield Reference Bible'da kurtuluş tarihinin belirli deneme dönemleri olarak tanımlanmışlardır.[xii] Dönemcilik, Kutsal Kitap yorumunun doğru yapısının kapısını açacak bir anahtar aradı.

            Her yazılı belgenin organize edildiği bir yapısı ya da formatı vardır. Paragrafların konuları ve bölümlerin odak noktaları vardır. Reform teoloji, Kutsal Kitap vahyinin ana yapısını bir antlaşma olarak görür. Bu, kurtuluş tarihinin tümünün yazıldığı yapıdır.

            Yirminci yüzyılın ortalarında Michigan Üniversitesi'nden

Cetvel 5.1

 

Beşinci Temel Taş

                                                           1 Tanrı'yı merkez alan

                                                           2 Sadece Tanrı Sözü'nü temel alır

                                                           3 Sadece imana adanmıştır

                                                           4 İsa Mesih'e adanmıştır

                                                           5 Üç Antlaşma tarafından yapılanmıştır

 

George E. Mendenhall, küçük bir monograf bastırttı. Adı, “Law and Covenent in Israel and the Ancient Near East” olan bu monografta Mendenhall, antik Hitit ulusundan kalma belgelerin bulunmasını konu alan şaşırtıcı keşiften söz etti. Bu belgeler, belirli krallarla (hükümdarlar) hizmetçileri arasındaki belgeleri içeriyordu. Mendenhall, bu "hükümdarlık antlaşmaları"nda İsrail'in Kutsal Yazıları'nda buldukları dahil Yakın Doğu'daki diğer belgelerde bulunan bir yapı buldu.[xiii]

            Daha sonra Meredith G. Kline bu antlaşma yapısını, “Treaty of the Great King ve By Oath Cosigned” adlı iki kitapta geniş bir şekilde analiz etti.[xiv]

            Bu antik antlaşmalardan bir tanesi tarihsel bir girişin izlediği bir önsözle başlar. Bundan sonra antlaşmanın şartları ya da maddeleri söylenir, bunlara şartlara uyulmazsa cezaların neler olacağı da eklenir. Antlaşma yeminlerle mühürlenir ve bir ayin "hayvan keserek" onaylanır. Antlaşmanın kopyaları güvenli bir genel yere konulur ve antlaşma belirli aralıklarla yenilenip güncelleştirilirdi. Bu yapı ve biçimin Eski Antlaşma'da nasıl belli olduğuna kısaca bakacağız.

 

 

 

 

BAŞLANGIÇ

 

Amerika Birleşik Devletleri'nin Anayasası gibi, antik antlaşmalar da bir önsözle başlar. Önsöz bölümü antlaşma yapılırken galip gelen tarafın kim olduğunu belirtir. Tanrı İsrail'e On Emir'i verirken, "Tanrın Yahve benim" demişti (Çıkış 20:2). Tanrı Kendisini, çölde yanan çalıda Musa'ya vahyettiği kutsal isimle tanıtmıştı: "Tanrı, "BEN BEN'İM" dedi, "İsrailliler'e de ki: 'Beni size BEN BEN'İM diyen gönderdi.' "İsrailliler'e de ki, 'Beni size atalarınız İbrahim'in, İshak'ın, Yakup'un Tanrısı Yahve gönderdi.' Sonsuza dek adım bu olacak. Kuşaklar boyunca böyle anılacağım" (Çıkış 3:14-15).

            İbranice Yahweh olan kutsal isim burada tanıtılmıştır ve Tanrı'nın antlaşma ismi görevini görür. O, İbrahim'e, İshak'a ve Yakup'a görünen ve onlarla bir antlaşma yapan aynı Tanrı'dır:

 

                 Tanrı ayrıca Musa'ya, "Ben RAB'bim" dedi, "İbrahim'e, İshak'a ve Yakup'a her şeye gücü yeten Tanrı olarak göründüm, ama onlara kendimi Yahve adıyla tanıtmadım. Yabancı olarak yaşadıkları Kenan ülkesini kendilerine vermek üzere onlarla antlaşma yaptım. Mısırlılar'ın köleleştirdiği İsrailliler'in iniltilerini duydum ve antlaşmamı hep andım.

                                                                                                                                 Çıkış 6:2-5

 

TARİHSEL GİRİŞ

 

Bir Hitit antlaşmasının önsözünde kral tanıtıldıktan sonra, kendisi ve hizmetçileri arasındaki ilişkinin kısa bir tarihçesi verilmiş ve bunlarda kralın bahşettiği yararlar tekrarlanmıştır. Aynı şekilde Tanrı halkıyla bir antlaşma yaptığında ya da antlaşmalar yenilendiğinde onların arasında yapmış olduğu eski işlerden söz etmişti. Tanrı, Sina'da, "Seni Mısır'dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrı’n Yahve benim" demişti (Çıkış 20:2).

            Tanrı'nın halkıyla yaptığı antlaşmaların giriş ve önsözlerinde iki noktaya dikkat edilmelidir. Birincisi, Tanrı'nın ismidir. Soyut bir güç ya da şekilsiz bir "daha yüksek güç" değil, kişisel bir Tanrı'dır. O sadece üstün bir varlık değil, halkıyla kişisel bir ilişkiye giren kişisel bir varlıktır.

            İkinci olarak Tanrı halkının yararı için çalışır. O, "...yapan Tanrı'dır." Sina'da Kendini, Mısır'dan çıkışta yaptığı güçlü işlerle İsrail'i kölelikten kurtaran Tanrı olarak tanıtır. Antlaşma Tanrısı tarihte hareket halindedir ve halkıyla ilişkisinin bir tarihçesi vardır. Sağır ve dilsiz bir put değil, yaratılışın, Rabbi'nin ta Kendisidir ve kurtarıcı etkinliğiyle insanlık tarihine karışır.

 

 

ŞARTLAR VE ZORLATICI TEDBİRLER

 

Eski kralların antlaşmalarının şartları, krallar ve hizmetçileri hangi şartlar altında anlaştıklarını gösteriyordu. Günümüzde endüstriyel anlaşmalarda çalışanların sorumlulukları açıkça bildirilir, bunun yanı sıra işverenin vereceği ücret ve başka yararlar da açıktır. Hem işverenin, hem de çalışanın yerine getirmesi gereken sorumluluklar vardır. Hititli kral, hizmetçilerini korumak için ordusunu kullanmaya söz vermişti ve hizmetçiler de ona vergi vermeyi kabul etmişlerdi.

            Eski Antlaşma'da, şartlar Tanrı'nın insanlara vermiş olduğu yasalardı. Örneğin On Emir, Sina'da yapılan antlaşmanın şartlarını taşır. Hristiyan'ın, Tanrı'nın yasasının antlaşma çerçevesinde olduğunu anlaması çok önemlidir. Tanrı'nın yasası, ahlaksal kurallardan oluşan soyut bir liste değildir. Tanrı'nın yasası bizlere lütufkar bir Tanrı tarafından girilen lütufkar bir antlaşma çerçevesinde gelir. Tanrı halkının O'nun yasasına itaat etmeleri gerekir çünkü yasa kendileriyle Tanrı arasındaki kişisel bir ilişkiyi tanımlar. İsa'nın havarilerine söylediği, "Beni seviyorsanız, buyruklarımı yerine getirirsiniz" sözünü önceden görür ileriyi işaret eder. Tanrı'nın bizimle olan antlaşmasının kökleri O'nun sevgisindedir. Buna karşılık bizler de sevgimizi antlaşmanın maddelerine ya da yasalarına itaat ederek gösteririz. Yasaya baktığımızda Tanrı'yı yasanın yazarı olarak görmeliyiz ve O'na olan kişisel adanmışlığımızdan ötürü itaat etmeliyiz.

            Antik Yakın Doğu antlaşmalarında çifte zorlayıcı tedbirler bulunuyordu: Antlaşmanın şartlarını yerine getirenler için yararlar vaat edilmiş ve bu şartlara karşı gelenler için de cezaların neler olacağı bildirilmişti. Eski Antlaşma'daki antlaşmalarda, Tesniye kitabında olduğu gibi kutsanma ve cezaların neler olduğu bildirilmişti.

 

                "Eğer Tanrınız RAB'bin sözünü iyice dinler ve bugün size ilettiğim bütün buyruklarına uyarsanız, Tanrınız RAB sizi yeryüzündeki bütün uluslardan üstün kılacaktır. Tanrınız RAB'bin sözünü dinlerseniz, şu bereketler üzerinize gelecek ve sizinle olacak: "Kentte de, tarlada da kutsanacaksınız. "Rahminizin meyvesi kutsanacak. Toprağınızın ürünü, hayvanlarınızın dölü - sığırlarınızın buzağıları, sürülerinizin kuzuları - bereketli olacak. "Sepetiniz ve hamur tekneniz bereketli olacak. "İçeri girdiğinizde de, dışarı çıktığınızda da kutsanacaksınız.

"RAB size saldıran düşmanlarınızı önünüzde bozguna uğratacak. Onlar size bir yoldan saldıracak, ama önünüzden yedi yoldan kaçacaklar. "RAB'bin buyruğuyla ambarlarınız dolu olacak. El attığınız her işte RAB sizi kutsayacak. Tanrınız RAB size vereceği ülkede sizi kutsayacak.

 

Tesniye 28:1-8

 

            İtaat için vaat edilen bereketlere tezat olarak, itaatsizlik için lanetler vaat edilmişti:

 

             "Ama Tanrınız RAB'bin sözünü dinlemez, bugün size ilettiğim buyrukların, kuralların hepsine uymazsanız, şu lanetler üzerinize gelecek ve size ulaşacak:

"Kentte de, tarlada da lanetli olacaksınız. "Sepetiniz ve hamur tekneniz lanetli olacak. "Rahminizin meyvesi, toprağınızın ürünü, sığırlarınızın buzağıları, sürülerinizin kuzuları lanetli olacak.

            "İçeri girdiğinizde lanetli olacaksınız; dışarı çıktığınızda da lanetli olacaksınız. "RAB'be sırt çevirmekle yaptığınız kötülükler yüzünden el attığınız her işte O sizi lanete uğratacak, şaşkına çevirecek, paylayacak. Sonunda üzerinize yıkım gelecek ve çabucak yok olacaksınız.

Tesniye 28:15-20.

 

ANTLAR VE YEMİNLER

Antik dünyadaki antlaşmalar antlar ve yeminler aracılığıyla kanunlaşırdı. Evlilik törenlerinde vaatler ve sözler kutsal yeminlerle mühürlendiğinde buna benzer bir şey görüyoruz. Bu yeminlere, aile, dostlar ve devlet gibi çeşitli yetki yapıları tanıklık eder. Ama en önemlisi bu yeminlere Tanrı'nın Kendisinin tanıklık etmesidir. Yeminlerin sadece özelde kalmayıp herkesin bilmesi ve evlilik antlaşmasının ciddi ayinini gözlemlemeleri için tanıklara gerek vardır.

            Kutsal Kitap'taki antlaşmalarda yeminler özellikle önemlidir. Bunların tanık olarak Tanrı'ya başvurarak yapılması gereklidir. Tanrı'nın Kendisinden daha aşağı bir şeyle yemin etmek putperestlik olarak yasaklanmıştır. Westminster İnanç Bildirisi kutsal yeminleri gerçek din için öylesine önemli bulur ki, bu konuya tam bir bölüm ayırmıştır. Bu inanç bildirisi şöyle der:

 

                Yasal bir ant, dinsel tapınmanın bir parçasıdır. Burada ciddi bir şekilde yemin eden kişi, Tanrı'yı söylediklerine tanık olmaya ve yemin ettiklerinin doğruluğu ya da  yanlışlığına göre kendisini yargılamaya çağırır.

                İnsanların yemin ederken sadece Tanrı'nın ismini kullanmaları gerekir ve yemin ederken Tanrı'nın ismini kullanırken de tam bir kutsal korku ve saygıyla kullanmaları gerekir. Bu yüzden o yüce ve korkunç İsimle boş yere ya da düşüncesizce yemin etmek, ya da başka bir şeyle yemin etmek günahlı bir davranıştır ve bundan tiksinip uzak durmak gerekir.[xv]

 

            Rab'bin ismini boş yere ağza almaya karşı olan buyruk, esasta Rab'bin ismiyle saçma, önemsiz ve dürüst olmayan yeminler etme konusundadır. Aynı şekilde başka bir şeyle yemin etmek de tiksinti uyandıran bir şeydir çünkü putperestliğin üzerinde ince bir peçe olan biçimidir. Örneğin birisinin annesinin mezarıyla yemin etmek, o yere tanrısal özellikler koymaktır. Mezarın yemini gözlemleyecek gözleri ya da kulakları yoktur ve yemini bozanlara karşı yargı götürme konusunda güçsüzdür. Tanrı aracılığıyla yemin etmek, O'nu bir vaade tanıklık etmeye ve yemini bozanlara karşı yargısını kullanmaya davet etmektir.

            Kutsal Kitap, yemin etmeyi ciddiye alır çünkü antlaşmaları ciddiye alır. Tanrı'yla olan ilişkimizin temeli bir antlaşmadır. Tanrı'yla bizim aramızdaki başlıca etik fark, Tanrı antlaşmayı yerine getiren olduğu halde, bizlerin antlaşmayı bozanlar oluşumuzdur. Umut ve güven içinde yaşarız çünkü Tanrı bizlere kendi yeminiyle mühürlediği vaatlerde bulunmuştur.

            Bunu, Tanrı'nın İbrahim'le yaptığı antlaşmada çok açık bir şekilde görüyoruz: "Güneş batıp karanlık çökünce, dumanlı bir mangalla alevli bir meşale göründü ve kesilen hayvan parçalarının arasından geçti. O gün RAB Abram'la antlaşma yaparak O’na şöyle dedi: "Mısır Irmağı'ndan büyük Fırat Irmağı'na kadar uzanan bu toprakları..." (Tekvin 15:17-18).

            Bu tuhaf parça, kurtuluş tarihindeki çok önemli bir anı anlatır. Tanrı kendisine bereketler vaat ettikten sonra İbrahim, "Ya Rab Yahve, bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?" diye sordu (Tekvin 15:8). İbrahim Tanrı'ya zaten inanıyordu, ama Tanrı'dan bir güvence istemişti. Tanrı kendisine birkaç hayvanı kesip parçalarını yere koyması için talimat verdi. Tanrı İbrahim'i derin bir uykuya daldırdıktan sonra, parçaların arasından geçen dumanlı bir mangalla alevli bir meşale olayı gözüktü. Bunun anlamı nedir?

            Bu ayinde Tanrı'nın Kendisi bir yemin ediyordu. Tanrı'nın görünmesi hayvan parçalarının arasından geçen yanan objelerle temsil ediliyordu. Sembolizm açıktı: Tanrı vaadini yerine getirmezse, hayvanlar gibi parçalara ayrılacaktı. Tanrı, "Eğer size yaptığım vaadi tutmazsam, değişmez varlığım mutasyona uğrasın, sonsuz yüceliğim yok olsun ve Tanrılığımın kendisi yok olsun" diyor. Tanrı yemin edebileceği en yüksek şey olan Kendisiyle yemin ediyor.

            Tekvin'deki bu olaydan İbraniler'de söz edilir:

 

                Tanrı İbrahim'e vaatte bulunduğu zaman, üzerine ant içecek daha üstün biri olmadığı için kendi üzerine ant içerek şöyle dedi: «Seni kutsadıkça kutsayacağım ve soyunu çoğalttıkça çoğaltacağım.» Ve böylece sabırla dayanan İbrahim vaade erişti. İnsanlar kendilerinden daha üstün biri üzerine ant içerler. Onlar için ant, söyleneni doğrular ve her tartışmayı sona erdirir. Tanrı da, kendi amacının değişmezliğini vaadin mirasçılarına daha açıkça belirtmek isteyerek vaadini bir yeminle pekiştirdi. Öyle ki, önümüze konan ümide tutunmak için Tanrı'ya sığınan bizler, Tanrı'nın yalan söylemesi olanaksız olan bu iki değişmez şey aracılığıyla büyük cesaret bulalım. Canlarımız için gemi demiri gibi sağlam ve güvenilir olan bu ümit, perdenin öte tarafına geçer. İsa, Melkisedek düzenine göre sonsuza dek başkahin olup bizim uğrumuza oraya öncümüz olarak geçti.

 

İbraniler 6:13-20

 

ONAYLAMA VE DEPOZİT

 

Antik dünyada antlar ve yeminler edildikten sonra, antlaşmalar tören kesilerek onaylanırdı. Tekvin 15'teki dram böylesi bir ayin içerir. Bir başka örnek de, Tanrı'yla İbrahim (ve soyundan gelenler) arasındaki antlaşmayı onaylamak için kullanılan sünnet törenidir. Sünnette sünnet derisi kesilir. Bu olumlu ve olumsuz tedbirleri simgeliyordu. İbrahim ve soyunun adanmış olması bereketini, Tanrı'nın halkı olmak üzere düşmüş insanlıktan ayrılmış olmalarını simgeler. Sünnet aynı zamanda antlaşmayı bozmanın cezasını da dramatize eder. Yahudi, "Eğer antlaşma yeminimi tutmazsam, sünnet derim bedenimden ayrıldığı gibi ben de Tanrı'nın bereketlerinden ayrılayım" diyordu.

            Antlaşmanın onayını gösteren nihai ayin, Yeni Antlaşma'nın Mesih'in kanıyla onaylanmasıydı. İsa bu antlaşmayı Son Akşam Yemeği sırasında yukarı odada verdi ve bundan sonra ertesi gün çarmıhta kanını dökerek onu onayladı.

 

Cetvel 5.2

 

Antik Antlaşmaların

Yapısı

 

                                               1 Giriş

                                               2 Tarihsel önsöz

                                               3 Şartlar

                                               4 Tedbirler

                                               5 Yeminler

                                               6 Onay

 

            Hitit krallarının antlaşmalarının güvende tutulmaları için halka açık bir yerde tutuldukları gibi, Tanrı da İsrail'e taş levhaları önce buluşma çadırına daha sonra da tapınağa konulan merhamet bulunan yere koymaları talimatını vermişti. Levhaların konulduğu antlaşma sandığına aynı zamanda tanıklık sandığı da deniyordu:

"Kapağı sandığın üzerine, sana vereceğim taş levhaları ise sandığın içine koy. Seninle orada, Antlaşma Sandığı'nın üstündeki Keruvlar arasında, kapağın üzerinde görüşeceğim ve İsrailliler için sana buyruklar vereceğim" (Çıkış 25:21-22).

            Moav'da Musa'nın ölümünde ve Şekem'de Yeşu'nun ölümünde olduğu gibi Tanrı İsrail'le antlaşmasını zaman zaman yeniledi. Bu durumlarda tarihsel önsöz, Tanrı'nın halkı için yapmış olduğu en son kurtarıcı işlerin üzerinden geçilerek güncelleştirildi.

 

 

KURTARMA ANTLAŞMASI

Reform teolojisi alanında ele aldığımız ilk antlaşma doğrudan insanları içermez ama yine de çok önemlidir. Kurtuluş antlaşması, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olmak üzere insan kurtuluşunu etkilemekle birlikte çalışanları içerir. Bu antlaşmanın kökleri sonsuzluktadır. Tanrı'nın kurtuluş planı, cinnet geçiren yaratılışı tamir etmek için tasarlanan, sonradan akla gelen bir fikir değildi. Sonsuz ve her şeyi bilen Tanrı'yla "B planı" diye bir şey yoktur. Tanrı kurtuluş planını yaratılıştan ve hatta düşüşten bile önce hazırlamıştır. Ancak bu planı insanın düşüşünün ışığında tasarlamış ve onun düşüşten kurtuluşunu  sağlayacak biçimde planlamıştır.

            Kurtuluş antlaşması, Üçlü Birlik'teki uyumu gösterir. Tanrılığın bir üyesini diğer ikisine karşı gösteren teorilere karşın, kurtuluş antlaşması kurtuluş planında Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasındaki tam anlaşmayı vurgular. Bu antlaşma, kurtuluşta Üçlü Birliğin kişilerinin rollerini tanımlar. Baba, Oğul'u ve Kutsal Ruh'u gönderir. Oğul, beden alıp insan olarak bu dünyanın arenasına gönüllü olarak girer. O, isteksiz bir Kurtarıcı değildir. Kutsal Ruh, Mesih'in bizim için yapmış olduğu işi bizim kurtuluşumuza uygular. Ruh, Baba'nın isteğini yapmaktan rahatsızlık duymaz. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'u dünyaya göndermekten hoşnut olmuştur ve onlar da Kendi misyonlarını yerine getirmekten hoşnut olmuşlardır.

            Yuhanna 3:16, Tanrı'nın dünyayı o kadar çok sevdiğini ve biricik Oğlu'nu dünyaya gönderdiğini bildirir. Kurtuluş konusunda insiyatif Baba'ya aittir. Oğul, bu gönderilmeye isteyerek tabi olur. Baba'nın isteğini yapmaktan zevk alır. İsa, dünyadaki hizmeti sırasında sık sık Baba'nın amacını yerine getirme isteğinden söz etmiştir. Baba'nın isteğini yapmanın Kendisinin "yiyeceği" olduğunu söylemiştir (Yuhanna 4:34) ve Mesih'in Babası'nın evinin gayretiyle dolu olduğu söylenmiştir (Yuhanna 2:17). Havarilerine, başlangıçtan beri kendileri için hazırlanmış olan krallığı miras alacaklarını söylemiştir (Matta 25:34).

            Bunların hepsi bir tarafa, sonsuzluğa, Üçlü Birliğin her üç kişisinin de amaç birliğine işaret etmektedir. Yaratılış işi Üçlü Birlik'teki her Kişinin katıldığı bir iş olduğu gibi, kurtuluş işi de Üçlü Birlik'teki her Kişi'yi gerektiriyordu: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'u gönderir, Oğul bizim namımıza aracısal kurtuluş işini gerçekleştirir ve Kutsal Ruh, Mesih'in işini bize uyarlar. Kurtuluşun şartlarını, sonsuzlukta üzerinde anlaşılmış şartları yerine getirmek için bütün bu etkinlikler gerekliydi.

 

İŞLER ANTLAŞMASI

 

Tanrı'nın insanlarla yaptığı ilk antlaşma bir işler antlaşmasıydı. Bu antlaşmada, Westminster İnanç Bildirisine göre, "Adem'e ve Adem'in soyuna kusursuz ve kişisel itaat şartıyla yaşam vaat edilmişti."[xvi] Bu ilk antlaşmaya bir şart eklenmiş olduğuna dikkat etmek önemlidir. Şart, kişisel ve kusursuz itaattır. Bu, işlerin şartıdır ve bu, antlaşmanın en önemli maddesidir. Yaşam, antlaşmanın şartını yerine getirenler için itaate ödül olarak vaat edilmiştir.

            İtaat şartı, bu antlaşmanın kayıtsız şartsız olmadığını açık bir şekilde belirtmektedir. Tanrı, insanlar Kendi yasasına nasıl karşılık verdiklerinin bir önemi olmadan bütün insanların sonsuz mutluluğun tadını çıkaracaklarına dair herkesi kapsayan bir vaatte bulunmamıştır.

            Westminster İnanç Bildirisi, bu antlaşmanın talep ettiği hürmetin hem kusursuz ve hem de kişisel olması gerektiğini iddia eder. Kendisine Tanrı'nın kutsal karakterini yansıtma yeteneği verilmiştir. En ufak bir suça yer yoktur.

            Aden'de, antlaşmanın şartlarına karşı gelmenin cezası ölümdü. Bu ceza, ruhsal ölümle sınırlanmamıştı ve cezanın gerçekleştirilmesi geciktirilmeyecekti de. Ölüm cezasının suçun gerçekleştiği gün verilmesi gerekiyordu. Adem'le Havva'nın ilk günahlarını işledikleri gün fiziksel olarak ölmemeleri o zamandan beri Tanrı'nın merhamet ve lütfunu göstermektedir.

            Eski Antlaşma'da daha sonra yer alan tarihte, ölüm cezasını gerektiren günahların ne olduğu Tanrı tarafından belirlenip bir kataloğu hazırlanmıştır. İncil'in bakış açısından bu adalet biçimi, zalim ve görülmedik cezalar gerektiren sert bir sistem olarak gözükebilir. Ancak işler antlaşmasının ışığında, Eski Antlaşma'nın ceza sistemi epey merhametlidir. Özgün olarak bütün günahlar ölüm cezası gerektiriyordu. Her günah, kozmik bir ihanettir, Tanrı'nın haklı yönetimine karşı gelir ve O'nun sonsuz yüceliği ve kusursuzluğuna hakarettir. Özgün emir açıktır: "Günah işleyen can ölecektir."

            Günahın evrensel olduğu, düşmüş bir dünyada yaşadığımızdan, Yaratıcımız'dan almış olduğumuz yaşamın ilk olarak veriliş şartlarını kolayca unuturuz. "Kimse kusursuz değildir" ve "Herkesin bir hata yapmaya hakkı vardır" gibi sözler ederiz. Bu sözlerden ikinci nihai sahte hak programıdır. Tanrı hiçbir zaman hiçbir insana günah işleme hakkı vermemiştir. Her birimize ruhsal ya da ahlaksal bir bağışlama zamanı vermiş olsaydı bile, onu çoktan kullanmış olurduk. Günahı sadece bir "hata" olarak görecek kadar hafife de almamalıyız. Bir ölümlünün kendi isteğini egemen Tanrı'nın isteğine muhalif konuma getirmeye tenezzül etmesi kutsal Tanrı için ahlaksal bir çekilme, anlatılamayacak derecede kibirli bir davranıştır.

            Westminster İnanç Bildirisi, itaatimizin kişisel olması gerektiğini söylediğinde kişiselle, kişisel olmayan arasında bir ayrım yapmamaktadır. Kişisel olmayan şeylerin ahlaksal itaat kapasiteleri yoktur. Ahlaksal bir varlık tanım olarak, iradesiyle hareket etme yeteneğine sahip kişisel bir varlıktır. Kayalar ve kütükler Tanrı'nın antlaşmasına karşı çıkmazlar çünkü kişisel varlıklar değildirler.

            Kişisel itaat, bireysel itaatle ilgilidir. İşler antlaşmasında başkasının yerine yapılmış itaate, birisini başka biri namına Tanrı'nın yasasına itaat etmesine yer yoktur. Bu özellik, özü başkasının yerine itaat olan lütuf antlaşmasıyla tanıtılmıştır.

            Bu iki antlaşmanın, biri işler ve biri de lütuf olan isimleri bizleri yanlış düşüncelere yöneltebilir. İsimler, özgün antlaşmada herhangi bir lütuf öğesinin olmadığı düşüncesini verebilir. Tanrı'nın bizi yaratmış olması ve bizlere yaşam armağanını vermesi bile zaten bir lütuf etkinliğidir. Tanrı'nın kimseyi yaratma zorunluluğu yoktu. Bir kere yaratıldıktan sonra, Tanrı'nın bizimle bir antlaşmaya girmesini talep etmeye hiçbir hakkımız yoktu. Tanrı'nın itaat şartıyla yaşam vaadinin özünde lütuf vardır. İşler antlaşmasında bile, itaat için vaat edilen ödül de pactio'dur. Ödül, işlerin kendilerinin kendi içlerinde var olan bir değerden ötürü Tanrı'ya bunları ödüllendirmesi için bir zorunluluğu zorla kabul ettirdiklerinden ötürü değil, Tanrı'nın Kendi lütfunda bu antlaşmanın bir parçası olarak böylesi bir ödül vaat etmesinden ötürüdür. Teorik olarak Tanrı haklı ve doğru olarak, yaratıklarını, onlara hiçbir ödül vaat etmeden yasasına itaate zorlayabilirdi. Ufukta bir ödül olsa da olmasa da, Yaratanı'na itaat etmek yaratığın doğal görevidir.

 

LÜTUF ANTLAŞMASI

 

Westminster İnanç Bildirisi, lütuf antlaşması hakkında şunu bildirir: "İnsan düşüşü aracılığıyla, birinci antlaşmanın şartları gereği kendini yaşayamaz hale sokunca, Rab adına yaygın olarak lütuf antlaşması denilen, kurtulmaları için günahkarlardan O'na iman talep ederek İsa Mesih aracılığıyla bedava olarak yaşam sunduğu ve kendilerini iman etmeye istekli ve iman edebilir kılmak üzere sonsuz yaşama atanmış olanların hepsine Kutsal Ruhu'nu vermeyi vaat ederek ikinci bir antlaşma yapmaktan hoşnut oldu."[xvii]

            Lütuf antlaşmasıyla ilk antlaşma arasındaki belki de en büyük fark ve adına lütuf antlaşması denilmesinin nedeni, bu antlaşmanın

 

Cetvel 5.3

Üç Antlaşma

 

                                   Kurtuluş                          İşler                                        Lütuf

                                    Antlaşması                  Antlaşması                             Antlaşması   

Taraflar                        Baba, Oğul                        Tanrı ve                             Tanrı ve günahlı

                                   ve Kutsal Ruh                     insanlar                                    insanlar

 

Başlatan                       Baba Tanrı                           Tanrı                                        Tanrı

 

Zaman                          Ezeliyette                          Yaratılışta                           Düşüşten sonra

 

Durum                                                                    Kusursuz             Mesih’e iman

                                                                                    itaat                   (işler anlaşmasının şartlarını yerine getiren)

 

Ödül                                                                           Yaşam                              Ruhsal yaşam

 

Ceza                                                                         Hemen ölüm                       Ruhsal ölüm

                                                                           (fiziksel ve ruhsal)

 

Tanrı ve günahkarlar arasında yapılmış olmasıdır. İşler antlaşması Tanrı ve düşmemiş yaratıkları arasında yapılmıştı. Bu antlaşmaya karşı gelinip de düşüş gerçekleştiğinde insanlığın tek ümidi tamamen lütfa kalmıştı.

            Lütuf antlaşması, işler antlaşmasından farklı olduğu halde ondan tamamen ayrılamaz. Bir önemli anlamda, işler antlaşması bozulmamış bir şekilde durur. Tanrı yasaya karşı gelenler için adil adaletini hala uygulamaktadır. İkinci antlaşma birinciye bir ektir. İlk antlaşmayı iptal etmez. Bazen işler antlaşmasına, ilk antlaşmanın sadece Adem ve Havva'yla olmadığını açıklığa kavuşturan bir söz olan yaratılış antlaşması adı verilir. İlk antlaşma onlar ve soylarıyla yapılmıştı. Bütün insanlar yaratılış antlaşmasına dahildir. O antlaşmayı görmezlikten gelebilir ya da reddedebiliriz ama ondan kaçamayız. Hepimiz işler antlaşmasının şartları altındayız ve lütuf antlaşmasına çok büyük bir ihtiyacımız var.

            Ayrıca, ikinci antlaşmaya karşın, kurtuluş yolunun hala birinci antlaşmayla bağlantılı olduğunu hatırlamak önemlidir. Lütuf antlaşması, özgün antlaşmayı bozmak yerine, işler antlaşmasının gerçekleşmesini olası kılar. İmanla aklanmanın lütufkar doktrini müjdenin özü olduğu halde, kurtuluşumuzun nihai olarak işler antlaşmasının yerine getirilmesiyle gerçekleştiğini unutmamalıyız. Bunu, kusursuz ve kişisel itaatiyle işler antlaşmasının taleplerini yerine getiren ikinci Adem olan Mesih'in Kendisi başarmıştır. Lütuf antlaşmasının bu kadar lütuf dolu olması, Tanrı'nın Mesih'in bizim yerimize işler antlaşmasına itaatini kabul etmiş olmasıdır. O bizler için, bizim kendimiz için yapamadığımızı yapmıştır. Bizim kişisel olarak itaatkar olmadığımız noktalarda, Tanrı O'nun bizim için itaatini kabul eder. Bizim Mesih'e kişisel itaatimiz, kişisel itaatimizin yerine kabul edilmiştir ve lütuf antlaşmasını bu kadar lütufkar yapan da budur.

            Lütuf antlaşması, Tanrı'nın örneğin İbrahim, Musa ve Davut'la yapmış olduğu belirli antlaşmalarda görünmektedir. Bu antlaşmalar, lütuf antlaşmasının genişletilmeleridir. Westminster İnanç Bildirisi şöyle gözlemler:

 

                Bu antlaşma, yasa ve müjde zamanlarından farklı olarak gerçekleştirilmişti: yasanın altında, hepsi de gelecek olan Mesih'i önceden simgeleyen vaatler, peygamberlikler, kurbanlar, sünnet, fısıh kuzusu ve Yahudi halkına verilmiş olan diğer türler ve kurallarla verilmişti. Bunlar Ruh'un işleyişi aracılığıyla, Kendisi aracılığıyla günahların bağışlanmasına ve sonsuz yaşama sahip oldukları vaat edilen Mesih'e imanda seçilmişlere öğretip onları bina etmede bir süre yeterli ve etkindiler ve adına Eski Antlaşma denir.

                ...Öyleyse özde birbirinden farklı olan iki değişik antlaşma değil, farklı dönemlerin altında bir tek ve aynı antlaşma vardır.[xviii]

 

            On yedinci yüzyılda yazılmış olan Westminster İnanç Bildirisinin "dönemlerden” söz etmesi ilginçtir. Bu, dönemcilik olarak tanınan doktrin sisteminin gelişinden önceydi. İnanç bildirisinde, dönem sözcüğü, bir kahyalık ya da yönetim anlamına gelir ki bu sözcüğün klasik dönemcilikteki kullanımından çok farklıdır. Reform teoloji, İsrail ve kilise için farklı sınanma dönemleri ya da farklı kurtuluş programları hakkında hiçbir şey bilmez.

            Westminster İnanç Bildirisi, Reform teolojisinde Eski Antlaşma'daki kurtuluş yolunun özde İncil'dekinin aynısı olduğunu açıkça bildirir. Kurtuluş her zaman iman aracılığıyla lütufladır. Eski Antlaşma'da iman ileriye, vaat edilen gelecekteki Kurtarıcı'ya yöneltilmişti. Yeni Antlaşma'da ise, iman geriye, tarihte gerçekleştirilmiş olan Mesih'in kurtarıcı işine yöneltilmiştir.

                                               KISIM 2

 

                                                           Reform Teolojisinin

                                               Beş Maddesi

 

 

                                                                                                          6

                                                                                         İnsanlığın

                                               Radikal Yozluğu

 

            İnsanın tamamen bozulmuşluğu, Calvinizm'in ünlü beş maddesinden birincisidir. Doktrine, "tamamen bozulmuşluk" denilmesi biraz talihsizliktir çünkü bu ad yanlış anlamalara yol açabilir. İngilizce'de TULİP adı verilen ve İngilizce sözcükler alt alta geldiğinde TULİP sözcüğü çıkan atrostiğe uyduğundan kalmıştır. Tamamen bozulmuşluk TULİP'in T'sini oluşturur. Mutlak bir şekilde bozulmuş bir ahlaksal durumu öneren terim, yanlış yönlendirir. Mutlak bozulmuşluk, bir insanın olabileceğince kötü olduğu anlamına gelir. Mutlak sözü, manevi erdemlere bile sahip olmayan tam ve bütün bir yozluk önerir.

            Ancak, tamamen bozulmuşluk doktrini, insanın olabileceğince kötü olduğunu öğretmez. Örneğin, insansal kötülük numunesi olarak gösterilen Adolf Hitler'in tamamen alçakça olmayan bazı davranış kalıpları olduğu kesindir. Belki Hitler annesini seviyordu ve zaman zaman belki de ona karşı nazik davranıyordu (bu Neron gibilere uymayabilecek olan bir hipotezdir).

 

Cetvel 6.1

 

*TULİP'in İlk Taç Yaprağı

1 Tamamen Bozulmuşluk                İnsanlığın radikal yozluğu

2 Şartsız seçim                                    Tanrı'nın egemen seçimi

3 Kısıtlı kefaret                                   Mesih'in amaçlı kefareti

4 Karşı konulamaz lütuf                       Ruh'un etkin çağrısı

5 Kutsalların dayanması                      Tanrı'nın kutsalları koruması

Mutlak bozulmuşluk'tan ayırt ettiğimiz tamamen bozulmuşluk, günahın etkisi ve kişinin bütününün bozulmasından söz eder. Tamamen bozulmuşluk, kişinin bütününü saran yozluktur. Günah varlığımızın her yönünü etkiler: Bedenimizi, ruhumuzu, kafamızı, irademizi vb. Kişinin bütünü günahla yozlaşmıştır. Hiçbir "doğruluk adası" düşüşün etkisinden kaçamaz. Günah yaşamımızın her yönüne erişir, hiçbir yerde kenarda köşede kalmış bir erdem bulunamaz.

            Belki de tamamen bozulmuşluk doktrini için daha iyi bir terim, radikal yozluk olabilir. Radikal sözcüğü, "kök" anlamına gelen Latince radix sözcüğünden gelir. İnsanlığın radikal bir biçimde yoz olduğunu söylemek, günahın varlığımızın köküne ya da özüne nüfuz etmiş olduğunu söylemektir. Günah bize teğet geçmez ya da çevremizde olmakla kalmaz, varlığımızın merkezinden yükselir. Kutsal Kitab’ın, vücutlarımıza kan pompalayan kastan değil varlığımızın "çekirdeği"nden söz ederek "yürek" dediği yerden çıkar. "Çekirdek" sözcüğü bile Latince'de "yürek" için kullanılan sözcükten gelir.

            İsa bu durumu sık sık doğadan alınan tasvirlerle tanımladı. Kötü bir ağacın kötü meyva verdiği gibi, günah da kötü insan doğasından kaynaklanır. Bizler günah işlediğimizden ötürü günahkarlar değiliz; günahkar olduğumuz için günah işleriz. Düşüşten beri, insan doğası bozulmuştur. Günahlı bir doğayla doğduk. Günahlı davranışlarımız bu bozulmuş doğadan kaynaklanmaktadır.

            Havari Pavlus, Eski Antlaşma'dan aktarma yaparak evrensel günahlı konumu şöyle özetler:

                Şimdi ne diyelim? Biz Yahudiler diğer uluslardan üstün müyüz? Elbette değiliz. Biz daha önce ister Yahudi ister Grek olsun, herkesi günahın buyruğunda olmakla suçladık. Yazılmış olduğu gibi:

                               «Doğru olan kimse yok, bir kişi bile yoktur.

                               Anlayan kimse yok,

                               Tanrı'yı arayan kimse yok.

                               Hepsi yoldan saptılar,

                               birlikte yararsız oldular.

                               İyilik eden yok, bir kişi bile yoktur.» (Mezmur 14:1-3; 53:1-3; Vaiz 7:20).

                               «Ağızları açık bir mezardır,

                               Dilleriyle aldatırlar» (Mezmur 5:9).

                               «Dudaklarının altında yılan zehiri var» (Mezmur 140:3).

                               «Ağızları lanet ve acı sözle doludur» (Mezmur 10:7).

                               «Ayakları kan dökmeye seğirtir.

                               Yollarında yıkım ve dert vardır.

                               Esenlik yolunu da bilmiyorlar» (Yeşaya 59:7-8).

                               «Gözlerinde Tanrı korkusu yoktur» (Mezmur 36:1).

                                                                                                                             Romalılar 3:9-18

 

            Burada havari "günahın altında" oluşumuzdan söz ediyor. İnsan durumundan söz ederken mecaz kullanırız. Çalışkan bir insanın işinin "üzerinde olduğunu söyleriz, bu işini kontrol altında tuttuğu anlamına gelir. Tersine, işlerin "altında" olmak, onların kontrolü altında olduğunuz anlamına gelir. Pavlus, günahın altında olduğumuzu söylediğinde aynı türde sözcükler kullanıyor. Günahın altında olmak, günahlı doğamız tarafından yönetilmek demektir. Günah, ruhu aşağıya bastıran bir ağırlık ya da yüktür.

            Kutsal Kitap, insanlığın tümünü Tanrı'nın hüküm kürsüsünün önüne getirerek, İsa hariç hepimizi istisnasız suçlar. "Doğru olan kimse yok, bir kişi bile yoktur." "Bir kişi bile" sözü, evrensel yargının abartı olmadığını açıklığa kavuşturur. Bu, kimsenin istisna tutulmadığı, evrensel olumsuz bir tekliftir. İsa'nın günahsızlığına baktığımızda, istisnaların olmaması teknik bakımdan mutlak değildir. Ancak bu metin, İsa'nın ahlaksal bakımdan eşsiz benzerliğini ele almamaktadır. İnsanlığın bütününü İsa'dan ayrı olarak değerlendirmektedir.

            Metin bundan sonra, genelden özele büyük bir hamle yapar. Doğru olan kimsenin olmadığını söylemekle kalmaz, aynı zamanda iyilik yapan kimsenin de olmadığını, bir tek kişi bile olmadığını söyler. Günahın pisliği bizim doğruluğumuza karışmış olduğu için doğruluktan uzak sayılmıyoruz. Aleyhimize olan suçlama daha da radikal: Yoz insanlığımızda hiçbir zaman bir tek iyi şey bile yapmıyoruz.

            Bunu nasıl anlamamız gerekiyor? Tanrı'ya iman etmeyen insanların birçok iyi şeyler yaptıklarını her gün görmüyor, duymuyor muyuz? Reformcular bu sorunla uğraştılar ve günahkarların düşmüş durumlarında Reformcular'ın adına, "manevi erdemler" dediği işleri yapma yeteneğini hala taşıdıklarını kabul ettiler. Manevi erdemler, dışsal olarak Tanrı'nın yasasına uygun olan işlerden söz eder. Düşmüş günahkarlar kendilerini çalmaktan uzak tutabilir ve iyi işler yapabilirler ama bu işler nihai bir anlamda iyi olarak kabul edilmezler. Tanrı, insanların davranışlarını değerlendirdiğinde, sadece dışsal davranışları kendi başlarına ele almakla kalmaz, aynı zamanda bu davranışların ardındaki motivasyonları da göz önünde bulundurur. Yaptığımız her şeyde motivasyonumuzun Tanrı sevgisi olması talep edilmektedir. Dışsal olarak Tanrı'nın yasasına uygun olan ama Tanrı'dan uzak bir yürekten çıkan bir davranış, Tanrı tarafından iyi bir iş olarak kabul edilmez. Yapan'ın kalbindeki yatkınlıklar dahil, davranışın tümü, Tanrı'nın incelemesi altına alınır ve eksik bulunur.

            Jonathan Edwards, manevi erdemlerin "aydınlanmış çıkar" tarafından yönlendirildiğini söylemişti. Böylesi dışsal erdemli davranışlar, Tanrı'yı hoşnut etmek ve onurlandırmak amacından değil, kendi çıkarlarımızı koruma arzusuyla yönlendirilir. Örneğin, suç işlemenin bir işe yaramadığı durumlar olduğunu öğrenebiliriz. Trafik cezası almamak için hız sınırlarına itaat edebiliriz. Yasa, kültür ve diğer günahlı insanlarla çatışma ihtimalinden ötürü tam potansiyelimize uygun bir şekilde günah işlemekten alıkonuluruz. Olumlu yönüne bakarsak, "erdemli" işler bile yapabiliriz ama diğer insanların beğenisini kazanma arzusuyla yaparız. Burada da, belirli "erdemler"in bu dünyada insanları bir yerlere getirdiği varsayımı bir rol oynamaktadır. Her iki durumda da eksik olan, Tanrı'ya kalpten duyulan bir sevgidir.

 

ÖZGÜN GÜNAH

 

Radikal yozluk ya da tamamen bozulmuşluk durumu, özgün günah olarak bilinen düşmüş konumdur. Özgün günah doktrini, Adem'le Havva tarafından işlenen ilk günahtan değil, o ilk günahın sonucundan söz etmektedir. Özgün günah, ilk anne-babamızın soyuna ilk günahtan ötürü ceza olarak gelen bozulmuşluktur. Hemen hemen her Hristiyan kilisesinin özgün günah konusunda bir doktrini vardır. Hümanist varsayımlarla derinden etkilenmiş olan liberal teoloji, sık sık özgün günahı kötülediği halde, bütün tarihsel iman bildirileri bu doktrini içerir. Aslında, özgün günahın içerdiği yozluk derecesi tanrıbilimciler arasında uzun süreden beri devam eden bir tartışma konusudur. Ancak tarihsel Hristiyanlık, Kutsal Kitab’ın düşüş konusundaki söylediklerinin özgün günah hakkında bir kavramımız olmasını gerektirdiğinde görüş birliği içindedir.

            Dördüncü yüzyılın en çabuk alevlenen tartışmalarından biri, özgün günah hakkındaydı. Tartışmacılar, ünlü Hippo Piskoposu Aurelius Augustin ve keşiş Pelagiyus'tu. Pelagiyus, Augustin'in ünlü duası, "Buyurduğunu bahşet ve istediğini buyur"dan tökez almıştı.[xix] Pelagiyus, Tanrı'nın bize buyurduğu şeyi bize "bahşetmesi"nin gerekliliğini kabul etmiyordu. Pelagiyus, ahlaksal sorumluluğun kendisiyle birlikte her zaman ahlaksal yeteneği getirdiğini varsayıyordu. Tanrı'nın yarattıklarından kendi güçleriyle yapamayacakları bir şeyi istemesi haksızlık olurdu.

Tanrı ahlaksal kusursuzluk talep ediyorsa, o zaman insanlık, kusursuzluğa erişebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Lütuf, ahlaksal kusursuzluk arayışımızı kolaylaştırdığı halde, ona erişebilmemiz için lütuf gerekli değildir.

            Augustin, lütfun Tanrı'ya itaat çabalarımızı kolaylaştırmakla kalmadığını, düşmüş doğamızdan ötürü lütfun gerekli olduğunu savunuyordu. Düşüşten önce, ahlaksal kusursuzluk talebi zaten vardı. Bu şartı değil, bizi değiştirdi. Bir zamanlar ahlaksal bir olasılık olan şey, lütuf olmadan ahlaksal bir imkansızlık haline geldi. Augustin'in görüşünün kökü özgün günah doktrinindedir. Tartışma kızıştıkça, Pelagiyus saldırılarına bu doktrini hedef aldı.

            Pelagiyus özgün günahı inkar ederek, insan doğasının sadece iyilik yapmak için yaratılmış olmakla kalmayıp aynı zamanda değiştirilemez bir şekilde iyi olduğunu savunuyordu. İnsan doğası değişebilir ama değişimler "gerekli" değil, sadece "rastlantısal" olabilirler. Bu terminoloji yine, rastlantısal sözcüğünün "kasıtsız" anlamına gelmediği, bir şeyin en derin özünü değil, sadece yüzeyini etkileyen değişimlerden söz eden Aristocu kategorileri yansıtmaktadır. Günah, esas ahlaksal doğamızı değiştirmez. Günah işleyebiliriz ama "temelde iyi" kalırız.

            Burada antiparantez, insanlığın temel iyiliği düşüncesinin hümanist felsefenin en büyük öğretisi olduğunu söylemek istiyorum. Ayrıca, son anketler doğruysalar modern Amerikan müjdeciliğinde nüfuz etmektedir. Bir ankette müjdesel olduğunu söyleyenlerin şaşırtıcı çoğunluğu insanların "temelde iyi" oldukları görüşüne katıldıklarını bildirmişlerdir.

            Pelagiyus'un Augustin'le tartışmasının özünde, insanın özgür iradesi düşüncesini korumak vardı. İnsan, özgür iradesinin etkinliğine göre hem Tanrı'ya itaat eder, hem de O'na karşı günah işler. Adem'e özgür irade verilmişti ve Adem'in iradesi düşüşten etkilenmemişti. Suçluluk ve düşmüş yozluk Adem'in soyuna geçmemişti. Pelagiyus'a göre, Adem'in günahı sadece ve sadece Adem'i etkilemişti. Özgün günah olarak bilinen miras alınmış yoz bir konum yoktur. İnsanın iradesi tamamen özgür kalır ve önceden bir kötülüğe yatkınlığı yoktur. Bütün insanlar günah konusunda önceden herhangi bir yatkınlıktan özgür olarak doğmuşlardır. Hepimiz, Adem'in düşüşten önce tadını çıkarttığı ahlaksal durumla aynı durumda doğmuşuzdur.

            Diğer yandan Avgustin, günahın evrensel olduğunda ve insanlığın bir "günah yumağı" (massa peccati) olduğunu savundu. İnsan, içinde Tanrı'nın lütfunun işi olmadan kendini iyiye yükseltemez. Boş bir kap nasıl kendisini suyla dolduramıyorsa bizler de kendimizi Tanrı'ya döndüremeyiz.

            Augustin, insanın düşüşten hem önceki, hem de sonraki çeşitli ahlaksal konumları ya da insanın durumlarını ayırmasıyla ünlüdür. Düşüşten önce Adem günah işleme yeteneğine (posse peccare) ve günah işlememe yeteneğine (posse non peccare) sahipti. Günah işleyememe (non posse peccare) ve günah işlemekten kendini alıkoyamama (non posse non peccare) durumunda değildi.

            Bu konuşma tarzı bize biraz zor gelir çünkü Augustin'in tanımladığı son durum iki olumsuzla anlatılmıştır, non posse non peccare. Düşmüş insanın günah işlemekten kendini alıkoyamadığını söylemek, sadece günah işleyebildiğimiz anlamına gelir. Günah işlemeden yaşayamıyoruz. Ahlaksal bir gereklilikten ötürü günah işliyoruz çünkü düşmüş doğamıza göre hareket ediyoruz. Kötü şeyler yapıyoruz çünkü kötü insanlarız. Düşmüş olmanın anlamı özde budur.

            John Calvin, bu insan yozluğu konusunda Augustin'i izledi: "İlk Hristiyan yazarların Özgün Günah adını verdiği miras alınan yozluk budur. Bu terimle eskiden iyi ve pak olan bir doğanın bozulduğundan söz ediyoruz... ilk insanın günahının bütün soyuna

 

Cetvel 6.2

İnsan Yeteneği Konusunda Augustin'in Söyledikleri

Düşüşten Önce                                 Düşüşten Sonra

Günah işlememe yeteneği                    Günah işlemeden duramama

ve günah işleme yeteneği

 

 

 

geçtiği Kutsal Kitap'tan açıkça kanıtlanmıştır. Bu yüzden ortodokslar ve özellikle de Augustin, edindiğimiz kötülükle bozulmadığımızı, rahimden beri taşıdığımız içimizde var olan bir kötülüğü getirdiğimizi göstermeye uğraşmıştır."[xx]

            İçinsel yozluk konusu, Pelagiyus ve Augustin arasındaki tartışmaya neden oldu. Pelagiyus 418 yılında Kartaca Sinodu'nda suçlu bulunmuştu. Bundan sonraki kilise konseyleri, özgün günah doktrinini onayladılar ve Pelagiyus'un öğretisi hakkındaki uyarılarını tekrarladılar. On altıncı yüzyıldaki Torino Konsey’i bile, Pelagiyanizm'in Kutsal Kitab’ın düşüş konusundaki görüşlerini çarpıttığını açıkça bildirdiler.

            Martin Luther, özgün günah hakkında şunu yazdı: "Havariye ve Mesih İsa'da olanın sade sağduyusuna göre, sorun sadece iradede nitelik eksikliği ya da yeterince zeki olmamak değil, ya da hafıza kuvvetinin eksikliği değildir. Ruhun olduğu kadar bedenin de bütün güçlerinin ve içinsel ve dışınsal kişinin bütün güçlerinin bütün doğruluk, dürüstlük ve yetenekten mahrumiyetidir. Buna ek olarak, kötülüğe bir yatkınlık, iyiden tiksinmek, ışık ve bilgeliğe karşı bir gönülsüzlüktür; yanlış ve karanlığa karşı bir sevgi, iyi işlerden kaçış ve onlardan nefret etmek, kötü olana doğru bir koşuştur..."[xxi]

            Pavlus'un sözünü ettiği Havari Pavlus'tur. Luther bu sözü söylerken belki de Romalılar'ı düşünüyordu. Romalılar 3:11'de Pavlus, "Tanrı'yı arayan kimse yok" diye bildirir. Yüzeyden bakılınca bu şaşırtıcı bir yargıdır. Kutsal Kitap, insanlara sık sık Tanrı'yı aramalarını söyler. Yeniden doğmamış kişinin temel durumu, bir kaçağın durumudur. Doğal yatkınlığımız Tanrı'dan kaçmaktır. Aden'deki ilk günah, Tanrı'dan ve bakıp incelemesinden saklanmak için bir kaçış olan Tanrı'nın huzurundan ilk kaçışa neden olmuştu. Çıplaklık hissi, günahın ilk bilincine varmayla bağlantılıydı. Adem'le Havva utançlarını örtmeye çalıştılar, suçluluklarından kaçabilecekleri bir yer aradılar. Bu insanların ilk yalanıydı, gerçek bir Adengate skandalıydı.

            Müjdesel Hristiyanlar'ın, Hristiyan olmayan arkadaşlarının "Tanrı'yı aradıklarını" ya da "Tanrı'yı bulmaya çalıştıklarını" söylediklerini sık sık duyarız. Kutsal Kitap, yeniden doğmamış olan kimsenin Tanrı'yı aramadığını söylediği halde biz neden böyle bir şey söyleriz. Thomas Aquinas, insanların mutluluk, huzur, suçluluktan kurtuluş, kişisel tatmin ve diğer bu tür yararları aramakta olduklarını gözlemlemişti. Bizler bu yararların nihai olarak sadece Tanrı'da bulunabileceklerini anlıyoruz. İnsanların sadece Tanrı'nın sağlayabileceği şeyleri aradıklarından ötürü, Tanrı'yı arıyor olmaları gerektiği sonucunu çıkarırız. Yaptığımız hata budur. Düşmüş konumumuzda, sadece Tanrı'nın verebileceği yararları arzularız ama Tanrı'yı istemeyiz. Armağanları Veren Kişi olmadan armağanları, Yararları Sağlayan Kişi olmadan yararları isteriz.

            Romalılar 3:12, herkesin "yoldan saptığını" ya da "yoldan çıktığını" ilan eder. Günahkarlar gerçekten de "ters, inatçı" insanlardır. İnanlılar'a (alaycı bir terim olan) "Hristiyan" adı verilmeye başlanmadan önce, onlar kendilerine "Yol'un insanları" diyorlardı. İsa da, biri hayata, diğeri yıkıma götüren olmak üzere değişik "yollar" olduğundan söz etti (Matta 7:13-14). Kimse yeniden doğmamışken Tanrı'yı aramadığından hepimizin yoldan sapıp çıkmamız şaşırtıcı bir şey değildir.

            Tanrı'yı, O'nu arayışımızın sonucu olarak "bulmayız." O'nun tarafından bulunuruz. Tanrı için olan arayış yeniden doğuşla son bulmaz; yeniden doğuşla başlar. Tanrı'yı gerçekten ve içten bir şekilde arayan kişi, yeniden doğmuş kişidir. Jonathan Edwards, Tanrı'yı aramanın Hristiyan yaşamının esas işi olduğunu söylemişti.

 

PUTPERESTLİK

 

Romalılar 3:18, düşmüş insanlığın suçuyla son bulur: "Gözlerinde Tanrı korkusu yoktur." Bu, özgün günahın belki de en yıkıcı etkisidir. Tanrı'nın benzerliğinde yaratılmış olan ve Yaratıcımız'a tapınmak ve saygı göstermek için yaratılmış olan bizler, O'nun önünde kutsal saygı kapasitemizi kaybettik. Düşmüş konumumuza gerçek tapınmadan daha yabancı bir şey yoktur. Bu, tapınmayı tamamen bıraktığımız anlamına gelmez. Bunun yerine, Tanrı yerine yaratılmış düzende bir şeye tapındığımızı söyler. Pavlus şöyle der:

 

                Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Tanrı'ya dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Tanrı hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur. Tanrı'yı bildikleri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını iddia ederken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı'nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa terk etti. Onlar Tanrı'yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır. Amin.

                Romalılar 1:18-25

            Romalılar'ın bu bölümü, evrensel putperestlik uygulamasını tanımlamaktadır. Bu suçlamanın zemini, Tanrı'nın Kendisini doğada açıkça vahyetmiş olması ve bunun sonucunun da her insanın bir Tanrı olduğunu bildiğidir. Ama bu vahye evrensel yanıt, onu bastırmak ve bu açıkça görülen gerçeği bir yalana değişmektir. Bizler Tanrı'nın yüceliğini, yaratıkların yüceliğine değişiyoruz. Putperestliğin özü, Tanrı yerine konulan bir şey için bir sunak yapmaktır. Pavlus'un sözünü ettiği Tanrı korkusu, kişinin bir düşmana karşı duyduğu alçak bir korku ya da dehşet değil, yüreği saygıyla dolduran ve ruhu tapınmaya yönlendiren bir huşudur. Günahkarlar Tanrı'ya doğal olarak hayranlık duymazlar. Bizler doğa olarak, yüreklerinde Tanrı'ya karşı bir düşmanlık taşıyan gazap çocuklarıyız.

            Özgün günah konumunda olmak, Kutsal Kitab’ın adına "benlik" dediği konumda olmaktır. Bu öncelikle fiziksel şeyleri değil, ahlaksal bir yozluk konumunu ima eder. Benlikte, Tanrı'yı hoşnut edemeyiz. Aslında O'nu hoşnut etmek için içimizde hiçbir arzu yoktur. Tanrı'dan uzaklaşmış ve O'na yabancı olmuşuzdur.

            İmanlı olmayan kişilere Tanrı'dan nefret edip etmediklerini sorarsak kategorik olarak bunu inkar edeceklerdir. Buna karşın Kutsal Kitap, yeniden doğmamış kişinin kalbinde ve ruhunda Tanrı'ya karşı derin bir nefret olduğunu açıkça bildirmektedir. Tanrı için sevgi bizler için doğal bir şey değildir. Kurtarılmış konumumuzda bile, ruhlarımız soğur ve O'na karşı ilgisizlik hissederiz. Dua ettiğimizde, aklımız başka yere gider ve hayal kurmaya başlarız. Başkalarıyla birlikte dua ederken, sıkılırız ve saatlerimize bakmaya başladığımızı farkederiz. Bu, çok sevdiğimiz insanların yanındayken yaptıklarımızdan çok farklı bir davranıştır.

            Tanrı'ya karşı yeterli bir doğal sevgimiz olmaması, O'na karşı doğal arzumuzun da yeterli olmayışıyla kanıtlanır. Gençken, Westminster Kısa İlmihalini ezberlemem istenmişti. İlmihalin ilk sorusu, "İnsanın en büyük amacı nedir?" idi. Yanıt şöyledir: "İnsanın en büyük amacı, Tanrı'yı yüceltmek ve sonsuza dek O'ndan zevk almaktır." Bunu pek anlamıyordum. Tanrı'yı yüceltmekle Tanrı'ya itaat etmek arasında bir bağlantı olduğunun farkındaydım. Anlayamadığım, bütün bunlarla Tanrı'dan "zevk almak" arasındaki bağlantıydı. Eğer yaşamımın en büyük amacı Tanrı'dan zevk almak ise, var olmamın nedeninden çok uzaktım. Bunları, günlük hayatımla hiçbir alakası olmayan eski dinsel sözler olarak kabul ederek bir kenara ittim. Sevincimi Tanrı'da aramaya yatkın olmadığım kesindi.

            Daha sonra Luther'in, "Tanrı'yı seviyor musun?" sorusuna "Tanrı'yı sevmek mi? Bazen O'ndan nefret ediyorum!" yanıtını verdiğini okuduğumda duygularımı anladım. Bu insanların ender olarak itiraf ettikleri bir şeydir. Luther'in dürüst yanıtı bile tamamıyla dürüst değildi. Gerçeğin tamamını söylemiş olsaydı, Tanrı'dan her zaman nefret ettiğini söylemek zorunda kalacaktı.

 

AHLAKSAL YETENEK

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Pelagiyus ve Augustin arasındaki tartışmanın büyük bir kısmı, insan iradesinin özgürlüğü hakkındaydı. Pelagiyus, özgün günah doktrininin insan özgürlüğü ve sorumluluğuna karşı şiddet içerdiğine inanıyordu. Augustin, özgün günahı doğru bir şekilde değerlendirmişse ve bizler kendimizi günah işlemekten alıkoyamıyorsak (non posse non peccare), bu özgün iradeye ne yapar? Westminster İnanç Bildirisi şöyle bildirir: "İnsan, günah konumuna düşüşüyle, kurtuluşa eşlik eden her türlü ruhsal iyiliği isteme konusunda bütün yeteneğini tamamen kaybetmiştir: öyle ki, doğal bir insan olarak o iyilikten tamamen uzaktır ve günah içinde ölüdür, kendi kuvvetiyle kendini iman ettirmeye ya da buna hazırlamaya tamamen yetersizdir."[xxii]

            Tamamen bozulmuşluk hakkındaki Reform doktrininin bir tek cümlede bildirildiği bir durum varsa o da buradadır. Düşmüş insanın ahlaksal yetersizliği, tamamen bozulmuşluk ya da radikal yozluk doktrininin özündedir. Kişi TULİP'in T'sinin bu yönünü kabul ederse, geri kalanı mantıken zaten bunu izler. Tutarlı olarak düşünen biri, T'yi kabul edip de geri kalan dört harfi reddedemez.

            Reform'un ahlaksal yetersizlik kavramının bu kısa ve öz özetine dikkatle bakalım. İnanç Bildirisi ilk olarak, düşüşün sonucu olarak insanın, "kurtuluşa eşlik eden her türlü ruhsal iyiliği isteme konusunda bütün yeteneğini tamamen kaybetmiş olduğunu" söyler. Bir şey sadece kaybolmakla kalmamış, tamamen kaybolmuştur. Tamamen ve bütünüyle kaybolmuştur. Kısmi bir kayıp ya da güç ya da yeteneğin azalması değildir. Radikal ve tam bir kayıptır. Buna karşın bu, iradenin seçme yeteneğinin tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Kaybolan, "kurtuluşa eşlik eden her türlü ruhsal iyiliği" isteme yeteneğidir.

            Günahkarın manevi erdemin işlerini yapma yeteneğinden daha önce söz etmiştik. Bu davranışlar Tanrı'nın yasasına dışsal olarak uyarlar ama Tanrı için bir sevgi tarafından yönlendirilmezler. Öyleyse özgün günahta yok olan ahlaksal yetenek, dışsal olarak "ahlaklı" olma yeteneği değil, kişinin kendini Tanrı'nın şeylerine yakın yapma yeteneğidir. Bu ruhsal boyutta ahlaksal bakımdan ölüyüzdür.

            İnanç Bildirisi, doğal adamın " iyilikten tamamıyla uzak olduğu ve günahta ölü olduğunu" söyler. Bu, Kutsal Kitab’ın düşmüş adam tanımını özetler. Pavlus durumu şöyle tanımlar:

 

                Sizler bir zamanlar, içinde yaşadığınız suç ve günahlarınızdan dolayı ölüydünüz. Bu dünyanın gidişine ve söz dinlemeyen insanlarda şimdi etkin olan ruhun, yani havadaki hükümranlığın egemenine uymaktaydınız. Bir zamanlar hepimiz böyle insanların arasında, doğal benliğin ve aklın isteklerini yerine getirerek benliğimizin tutkularına göre yaşıyorduk. Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık. Ama merhameti bol olan Tanrı bizi çok sevdiği için, suçlarımızdan ötürü ölü olduğumuz halde, bizi Mesih'le birlikte yaşama kavuşturdu. O'nun lütfuyla kurtuldunuz...

 

Efesliler 2:1-5

 

            Pavlus bu parçada Ruh'un bizi "yaşama kavuşturmaktaki" ya da bizleri düşmüş konumumuzda yeniden doğmamızı sağlayan işinden söz etmektedir. "Yaşama kavuşturmak" imajını kullanmaktadır. Bu, suçlar ve günahlar içinde "ölü" olan eski durumumuza tam bir tezat oluşturmaktadır. Günahlı biyolojik olarak ölü değildir. Aslında doğal adam çok canlıdır. Cesetler günah işlemezler. Burada söz konusu olan ölüm, ruhsal ölümdür.

            Pavlus ölülerin yürümesinden söz eder. Belirli bir yöne doğru giderler, havari bunun bu dünyanın yönü olduğunu söyler. Bu yol, cennetin yönüne ya da yoluna tam bir tezat oluşturmaktadır. Bu yolu seçmek, bu dünyanın egemenine göre yaşamaktır. Pavlus'un burada bunu söylerken Şeytan'dan söz ettiği açıktır, öyleyse doğal durumumuzda Şeytan'ın istekli havarileriyiz. Ruhsal bakımdan ölü olmak, şeytansal bakımdan diri olmaktır.

            Eski durumumuzda, (özgün günahtan ötürü) doğaları bakımından gazap çocukları olan yaratıklar gibi davranarak beden ve kafanın isteklerini gönüllü olarak yerine getirdik. Pavlus "doğamız bakımından" gazap çocukları olduğumuzu söylediğinde, Pelagiyanizm'in özüne büyük bir darbe indirir. Bu parçada doğal adamın korkunç ve tam bir tasvirini yapar.

            Günahta ölü olmak, ahlaksal ve ruhsal bir kölelik içinde olmaktır. Bizler doğamız bakımından günaha köleyiz. Bu, düşüşün insan iradesini yok ettiği ya da sildiği anlamına gelmez. Düşmüş insan hala seçimler yapabilecek yeteneklere sahiptir. Hala bir aklımız ve bir irademiz vardır. Sorun seçimler yapamayışımız değildir. Doğal insanlar her zaman seçimler yapmaktadırlar. Sorun, düşmüş konumumuzda günahlı seçimler yapmamızdır. Bu seçimleri özgürce yaparız. Günah işlememizin nedeni, günah işlemeyi istememizdir ve tam olarak seçmeyi istediğimiz şeyi seçme yeteneğine sahibiz.

            Öyleyse yeteneksizliğimiz nerede yer alıyor? İnanç Bildirisi, doğal adamın "kendini iman ettirmeye ya da kendini bunu yapmaya hazırlamaya yeteneği" olmadığını söyler. Eğer hala bir irademiz varsa neden kendimizi iman ettiremiyoruz ya da hatta kendimizi iman etmeye hazırlayamıyoruz? Bunun basit yanıtı şudur: Çünkü bunu yapmayı istemiyoruz. Tanrı'nın doğruluğu için içimizde hiçbir arzu yok ve özgür irade tanım olarak arzuladığımız şeyi seçmeyi içerir.

 

ÖZGÜR İRADE

 

Bir bakıma, ahlaksal yeteneksizlik içinde olmamızın nedeni iradelerimizin özgür olmasıdır. Özgür iradenin dikenli konusu, irademizin çalışmasıyla bağlantılıdır. Augustin, Pelagiyus'la tartışmasında düşmüş insanın özgür iradesini koruduğunda (liberium arbitrium) ısrar etmişti. Ancak, özgün günah aracılığıyla insanın düşüşten önce tadını çıkarttığı özgürlüğü (libertas) kaybettiğinde ısrar etmişti. Yüzeysel olarak bakıldığında, Augustin kelimelerle oynuyor gibidir. Bir insan nasıl özgür iradeye sahip olup da özgürlüğe sahip olmaz? Bu bir fark olmadan yapılan bir ayrım olmalıdır. İnsanın hala seçimler yapma yeteneği vardır ve bu anlamda özgürdür. Ama Kutsal Kitab’ın adına kraliyet özgürlüğü dediği, ruhsal itaat özgürlüğüne sahip değildir.

            Calvin de Augustin'inkine benzer bir düşünceyi savundu: "Bu özgürlük bizim bozulmuş, günahın hizmetkarı oluşumuza ve günah işlemekten başka bir şey yapamayışımıza uyar. Öyleyse bu şekilde, iyi ve kötüyü yapma konusunda özgür bir seçimi olduğundan değil, karşı konulamaz bir güdüyle değil isteği doğrultusunda bunu yaptığından insanın özgür iradesi olduğu söylenir. Bu tamamen doğrudur: Ama neden böylesine küçük bir şeye böylesine gururlu bir başlık verilmiştir? Hayranlık duyulacak bir özgürlük! İnsan günahın hizmetkarı olmaya zorlanmaz ancak gönüllü bir köledir, ethelodoulos; iradesi günahın zincirleriyle bağlıdır."[xxiii]

            Calvin, istediğimiz şeyi seçme yeteneğine sahip olduğumuzu onayladığı halde, özgür irade terimini konu için biraz fazla abartılı buluyordu. "Neden böylesine küçük bir şeye böylesine gururlu bir isim veriliyor?" demiştir. Bu sözün kökü gerçekten de insan gururundadır. Sahip olduğumuzdan fazla ahlaksal güce sahip olduğumuzu düşünmekten hoşlanırız. İrademizin özgün günahtan hiç etkilenmediğini düşünmekten hoşlanırız. Bu, hümanizmin en önemli noktasıdır. Özgür irade konusunda hümanist ve putperest görüş, iradenin etkilenmemiş bir konumda çalışmaya devam ettiğidir. Etkilenmemiş sözüyle iradenin ne iyi ne de kötüye yatkın olduğu, ahlaksal bir nötrlük konumumda var olduğunu söylemek istiyoruz. Düşmüş insanın kafasında önyargı, kötülük yapmaya önceden yatkınlık yoktur. Bu özgür irade görüşü, Kutsal Kitab’ın günah konusunda söyledikleriyle tam bir çatışma içindedir.

            Jonathan Edwards iradeyi "kafanın seçimi" olarak tanımlamıştı. Edwards, kafayla irade arasında anlamlı bir fark olduğunu inkar etmemişti. İkisi farklı melekelerdir. Kafa ve irade arasında bir ayrım yapılabildiği halde, bunlar birbirlerinden ayrılamazlar. Ahlaksal davranışlar mantıklı seçimler gerektirir. Kafasız bir seçim, ahlaksal bir seçim değildir. Bitkiler, köklerini bir dizi fiziksel neden aracılığıyla suya doğru uzatırlar. Ama bizler bu hareketi erdem ya da kötülük düşünerek yargılamayız. Bu hareketler istemsizdir. Bizler de istemsiz hareketler yaparız. Yüreklerimizin dolaşım sistemlerimize kan pompalamasına karar vermeyiz. Bu istemsiz bir harekettir. Beyin fizyolojik bir bakış açısından bu sürecin içinde olabilir ama bilinçli bir karar alıp bunu yapmaz.

            Edwards iradeden, "kafanın seçimi" olarak söz ettiğinde, önümüzdeki seçenekler arasında tercih ettiğimize göre seçimler yaptığımızı söylemek istemişti. Edwards, her zaman o anda en kuvvetli olan yatkınlığa göre seçim yaptığımız sonucuna vardı. Bu irade hakkında çok önemli bir gözlemdir. Seçimlerimiz, hiçbir şeyden kaynaklanmayan "kendiliğinden" seçimler değildir. Yaptığımız her seçimin bir nedeni vardır. Dar bir anlamda, yaptığımız her seçim belirlenmiştir.

            Seçimlerimizin "belirlenmiş" olduğunu söylemek, kulağa "belirlenimcilik" olarak gelir. Ancak belirlenimcilik, seçimlerimizin dışsal güçler tarafından yönetildiği anlamına gelir. Bu, özgür iradeyi iptal eden bir tür zorlamaya neden olur. Edwards'ın söylemek istediği şey tamamen farklıdır. Seçimlerimiz, birer nedenleri olduğundan belirlenmişlerdir. Bu neden irademizin yatkınlığıdır. Bu, özgür iradenin özü olan kendi-belirlemedir. Eğer ben seçtiğim şeyi belirlersem bu belirlenimcilik değil, bir tür azimdir. Bir şey yapma konusunda kuvvetli duygularımız olduğunda, "Bunu yapmaya azimliyim" deriz. Bu, belirli bir yöne doğru hareket etme hakkında kuvvetli bir arzu ya da yatkınlıktan söz eder.

            Edwards, her zaman o an en kuvvetli olan yatkınlığımıza göre seçtiğimizi söylediğinde o an en çok istediğimiz şeyi seçebileceğimizin yanı sıra, onu seçmemiz gerektiğini de söylemek ister. Gerçekten de seçimlerimizi aynen böyle yaparız. O anki en kuvvetli yatkınlığınıza göre olmayan bir seçiminizi düşünmeye çalışın. Bazen bu konuda kafamız karışır çünkü bir sürü yatkınlığımız olabilir ve bunların şiddeti bir zamandan diğerine değişebilir.

            Örneğin, büyük bir yemek yedikten sonra rejim yapmaya karar vermek kolaydır. Dolu midelerle yediğimiz kalorilerin miktarını azaltmaya karar veririz. Ancak birkaç saat sonra, yeniden acıkırız ve yemek yeme arzumuz yoğunlaşır. Kilo vermeyi istemekten çok bir parça pasta yemeyi istediğimize karar verdiğimiz bir noktaya gelirsek, diyetin yerine pastayı seçeriz. Normal olarak aslında fazla kilolarımızdan kurtulmak istiyor olabiliriz. İnce olmak için büyük bir arzumuz olabilir. Ama bu arzu ya da yatkınlık damak zevkimize aykırı düşmektedir. Sorun her şeyin eşit kalmadığıdır.

            Bir başka örnek Jack Benny skeçlerinden birinde görülebilir. Benny'nin karşısına kendisine, "Paran ya da hayatın" diyen bir hırsız çıkar.

            Benny yüzünde derin bir düşünce belirten bir ifadeyle bir an sessiz durur.

            Sabırsızlanan hırsız, "Hangisi, paran mı, hayatın mı?" diye sorar.

            Benny, "Düşünüyorum, düşünüyorum" der.

Bu hikaye, seçimler yaptığımızda her şeyin eşit olmadığını vurgular. Hırsız kurbanının seçeneklerini para ya da yaşam olmak üzere ikiye indirger. Ancak ölüm tehlikesi olduğunda arzu düzeyi değişir. Kurbanın yaşamaya devam etme arzusu, cüzdanına sahip olmaya devam etme arzusundan daha büyüktür, bu yüzden parasını hırsıza verir. Bu senaryoda bir zorlama öğesi olduğu kesindir ama zorlama mutlak değildir. Aşırıdır ama nihai değildir. Ödeme ya da ölme seçimi hala oradadır. Birisinin hırsızlığa karşı o kadar kuvvetli hisleri olabilir ki ölmeyi tercih edebilir. "Ya özgürlük ya ölüm" diye bağırabilir, ama bilir ki davası için bir şehit olarak ölse bile hırsız yine de cüzdanını alacaktır.

            Bu örneğin söylemek istediği, o anki en kuvvetli yatkınlığımıza göre seçeriz. Tanrı'ya itaatimizde büyümeyi arzuladığımızda bunu anlamalıyız. Günah işlediğim her seferinde bunu, o an günah işlemeyi itaat etmeye yeğlediğim için yapıyorum. Yüreğimde itaatkar olmak için büyük bir arzu olabilir ama bu arzu günahkar arzularımla çatışma içindedir. Bu, Havari Pavlus'un dile getirdiği ikilemdir:

 

                Ne yaptığımı anlamıyorum. Çünkü istediğim şeyi yapmıyorum; nefret ettiğim ne ise, onu yapıyorum. Ama istemediğim şeyi yaparsam, Yasa'nın iyi olduğunu kabul etmiş olurum. O halde bunu artık ben değil, içimde yaşayan günah yapıyor. İçimde, yani doğal benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum. İçimde iyiyi yapmaya istek var, ama güç yoktur. İstediğim iyi şeyi yapmıyorum, istemediğim kötü şeyi yapıyorum.

Romalılar 7:15-19

 

            Pavlus, iyiye ve kötüye karşı olmak üzere, karşılaştığımız rakip yatkınlıklar arasındaki çatışmayı tanımlıyor. "İstediğim iyi şeyi yapmıyorum" diyor. Bu, Edwards'ın en kuvvetli yatkınlığımıza göre seçim yaptığımız görüşüne ters düşmüyor. Hristiyanlar'ın iyilik yapma arzuları ya da iradeleri vardır. Ama her zaman o iyiyi yapmayız. Bazen kötülük yapma arzumuza teslim oluruz. Yapmayı istediğimiz şeyi yapmayız çünkü iyilik yapmayı yeterli kuvvette istemeyiz. Kutsallaştırma sürecinin tamamı bu mücadeleyi içerir. Pavlus bunu savaşa, ruhla beden arasındaki muazzam bir muharebeye benzetir.

            Ruhla beden arasındaki mücadele yeniden doğmuş kişinin mücadelesidir. Yeniden doğmamış, doğal kişinin böyle bir mücadelesi yoktur. Günaha kölelik içindedir, benliğe göre hareket eder, benliğe göre yaşar ve benliğe göre seçim yapar. O an en baskın olan yatkınlığa göre seçim yapar ve bu yatkınlık hiçbir zaman Tanrı'ya olan doğal bir sevgi yüzünden Tanrı'yı onurlandırma arzusu değildir. Yeniden doğmamış kişilerin arzuları sürekli olarak kötüdür. Bu, özgün günah doktrininin ilgilendiği kölelik ya da ruhsal ölümdür.

 

DOĞAL YETENEK

 

Edward bir başka önemli ayrım daha yapar, bu da doğal yetenekle ahlaksal yetenek arasındaki ayrımdır. Doğal yetenek, yaratığa Yaradan tarafından sağlanır. Örneğin kuşlar, havada makinelerin yardımı olmadan uçma konusunda doğal bir yeteneğe sahiptirler; insanlar buna sahip değildir. Balıklar gibi, bizlerin de denizde yüzme konusunda doğal bir yeteneğimiz vardır. Ancak balıklardan farklı olarak, yapay gereçlerin yardımı olmadan denizin içinde yaşayamayız. Tanrı balıklar için solungaçlar ve yüzgeçler, kuşlar için tüyler ve kanatlar sağlar ama bizleri bu şekilde donatmamıştır.

            Ancak biz insanların seçimler yapabilmek için doğal bir yeteneğimiz vardır. Bizlere bunu yapabilmemiz için gereken doğal gereçler verilmiştir. Bilgi işlemleri yapabilen ve Tanrı'nın yasalarının bize verdiği sorumlulukları anlayacak bir aklımız vardır. Yapmayı istediğimiz şeyi seçmemizi sağlayan bir irademiz vardır. Düşüşten önce, iyi şeylere bir yatkınlığımız da vardı bu da iyiyi seçebilmemizi sağlıyordu. Düşüşte kaybolan işte bu iyiye olan yatkınlıktı. Özgün günah, insanlığımızı ya da seçimler yapma yeteneğimizi yok etmez. Doğal yetenek ya da melekeler aynen kalır. Kaybolan, iyiye yatkınlık ya da itaat etmek için doğru arzudur. Yeniden doğmamış kişi, Tanrı'ya itaat etmeye yatkın değildir. Tanrı için, iradesini Tanrı'yı seçmek üzere harekete geçiren bir sevgisi yoktur. Tanrı'nın şeylerini isteseydi onları seçebilirdi ama onları istemez. İradelerimiz öyledirler ki, seçmeyi arzulamadığımızı özgürce seçmeyiz. Tanrı için olan arzunun temelde yok olması, özgün günahın özündedir.

            Tanrı'nın şeylerine karşı bir isteksizlik bizleri iyiyi seçme konusunda ahlaksal bakımdan yetersiz kılar. Edwards, doğal yetenekle ahlaksal yetenekten söz ettiğinde söylemeye çalıştığı budur. Düşmüş insan, Tanrı'yı seçmek için doğal yeteneğe (seçim için gerekli melekelere) sahiptir, ama bunu yapacak ahlaksal yetenekten yoksundur. Doğru ahlaksal seçimleri yapmak için doğru arzular ve yatkınlıklar gerekir. İyiyi yapmak için olan doğru bir yatkınlık olmadıkça kimse iyiyi seçemez. Seçimlerimiz yatkınlıklarımızı izler. İnsanın Tanrı'nın şeylerini seçebilmesi için, ilk önce onları seçmeye yatkın olması gerekir. Benlik, Tanrı'nın şeyleri için hiçbir tedarikte bulunmaz, onları seçebilmemiz için lütuf gerekir. Yeniden doğmamış kişinin Tanrı için herhangi bir arzusu olabilmesi için yeniden doğması gerekir. Ruhsal bakımdan ölü olanın Tanrı için herhangi bir arzusu olabilmeden önce Kutsal Ruh tarafından canlı kılınması gerekir.

                Yaşam veren Ruh'tur. Beden bir yarar sağlamaz. Sizlere söylediğim sözler ruhtur, yaşamdır. Yine de aranızda iman etmeyenler var.» İsa iman etmeyenlerin ve kendisini ele verecek olanın kim olduğunu başlangıçtan biliyordu. «Sizlere, `Baba'nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez' dememin nedeni budur» dedi.

Bunun üzerine öğrencilerinin birçoğu geri döndüler, artık O'nunla dolaşmaz oldular. İsa o zaman Onikilere, «Siz de mi ayrılmak istiyorsunuz?» diye sordu.

Simun Petrus şu cevabı verdi: «Rab, biz kime gidelim? Sonsuz yaşamın sözleri sendedir.

Yuhanna 6:63-68

 

İsa burada bedenin ahlaksal iktidarsızlığından söz etmişti. Havarilerine bedenin bir yarar sağlamadığını öğretmişti. Belki de en şaşırtıcı yorumu şuydu: "Baba'nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez." Bu cümle evrensel bir olumsuz imadır. Evrensel bir yetersizliği bildirir. "Gelebilmek" sözü izni değil, güç ya da yeteneği tanımlar. Bir şeyi hiç kimsenin yapamadığını söylemek onu yapmaya güçlerinin yetmediği anlamına gelir. İsa tarafından dile getirilen çıplak gerçek, kimsenin Mesih'e kendiliğinden gelemediğini bildirir. Birisinin Mesih'e gelebilmesi için, ilk önce o kişiye Mesih'e gelmenin bağışlanması ya da "verilmesi" gerekir. Mesih'e gelme konusundaki ahlaksız yeterliğimizi yenebilmemiz için Tanrı'nın bir şey yapması gerekir. Mesih'i bedende kucaklayamayız. Kutsal Ruh'un yardımı olmadan Mesih'e gelemeyiz.

            İsa'nın, kendisine gitme konusundaki doğal yetersizliğimiz hakkında söylediği kuvvetli ve radikal bir sözdür. Augustin, Calvin, Luther ve Edwards'ın benimsediği görüş kadar kuvvetlidir.

Gerçekten de bu tanrıbilimciler Mesih'in sözlerinden çok etkilenmişlerdi. İsa'yı dinleyenler İsa'nın öğretisine şiddetle karşı çıktılar: Kendisini izleyenlerin birçoğu O'nu terketti. Herhalde kendi zamanlarının Pelagiyus yanlılarına katılmaya gitmek üzere O'nu terketmişlerdi. Baptist tanrıbilimci Roger Nicole bir keresinde, "Bizler hepimiz doğamız itibariyle Pelagiyus yanlılarıyız" demişti. Pelagiyusçu kategorilerde düşünmeye yatkınızdır ve bunlardan kaçmakta zorlanırız. Mesih'e iman etmek bile bu yatkınlığı hemen tedavi etmez. Pelagiyanizm, müjdesel ev içinde canlı ve sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.

            Bozulmuşluğumuz ve özgün günahın etkilerinden ötürü, özgürlüğü sadece Tanrı'nın lütfunda buluruz. Westminster İnanç Bildirisi şöyle der:

 

                Tanrı bir günahlıyı imana getirip onu bir lütuf konumuna soktuğunda, onu günahın altındaki doğal köleliğinden özgür kılar; ve sadece lütfuyla onu ruhsal bakımdan iyi olanı özgürce arzu etmesini ve yapmasını mümkün kılar; böyle olduğu halde kişinin hala içinde olan yozluktan ötürü kusursuz bir biçimde ya da sadece iyi olanı istemez, bunun yanı sıra kötü olanı da ister.

                İnsanın iradesi sadece yücelik konumunda, kusursuz ve değişmez bir şekilde sadece iyi olanı ister.[xxiv]

           

            İnanç Bildirisi, ister iyiye ister kötüye olsun, sadece bir tek yöne yatkın olan kişinin belirli bir anlamda hala özgür olduğunu kabul eder. Bu özgürlük gerçektir. Örneğin, Tanrı tamamıyla özgürdür, buna karşın ahlaksal bakımdan günah işleyemez. Bunu yapamayışının kökü O'nun hiçbir zaman günah işlemeyi arzulamayan ya da hiçbir zaman günaha yatkın olmayan karakterinde, O'nun içsel doğruluğundadır. Tanrı özgürdür, ama yalnızca iyilik için özgürdür. Kötülüğe arzu eksikliği Tanrı'nın özgürlüğünü azaltmaz, çoğaltır.

            Aynı şekilde, cennette yüceltilmiş konumumuzda bizler de günah işleyemez halde olacağız çünkü günah için her arzu ve özgün günahın bütün kalıntıları bizden alınacak. Hala istediğimizi seçmek için özgür olacağız ama sadece iyiyi seçeceğiz çünkü bu arzuladığımız tek şey olacak. Bu, Augustin'in nihai derecede özgürlük olarak sözünü ettiği özgürlüktür.

7

 

                                  Tanrı'nın Kadir Seçimi

 

            Birisi Calvinizm teriminden söz ettiğinde genel tepki, "Yani önceden belirlenmişlik” doktrininden mi söz ediyorsunuz?"dur. Calvinizm'in önceden belirlenmişlikle bu şekilde özdeşleştirilmesi gerçek ve yaygın olduğu kadar da tuhaftır.

            Calvinizm'in Kutsal Kitab’ın önceden belirlenmişlik doktrinine sağlam bir şekilde inandığı kesindir. Doktrin hakkındaki Reform görüş, tarihsel Calvinizm için merkezidir. Ancak, John Calvin önceden belirlenmişlik hakkında daha önce Martin Luther ve Luther'den önce de Augustin'den (ve hatta Thomas Aquinas'dan) farklı bir görüş taşımıyordu. Luther aynı konuda Calvin'den daha çok şey yazmıştır. Calvin, ünlü Institutes of the Christian Religion adlı kitabında önceden belirlenmişlik konusuna, bu kitapta ele aldığı diğer doktrinlerden daha az yer vermiştir.

            Hemen hemen her kilise, önceden belirlenmişlik konusunda bir tür doktrin geliştirmiştir, bunun nedeni Kutsal Kitab’ın önceden belirlenmişliği öğretmesidir. Önceden belirlenmişlik Kutsal Kitap'ta yer alan bir söz ve Kutsal Kitap'ta yer alan bir kavramdır. İnsan Kutsal Kitap'a uygun bir teoloji geliştirmek istiyorsa, önceden belirlenmişlik doktrinini görmezlikten gelemez. Önceden belirlenmişlik ya da önceden belirlenme terimi Havari Pavlus tarafından sık sık kullanılmıştır:

Cetvel 7.1

TULİP'in İkinci Taç Yaprağı

1 Tamamen bozulmuşluk                     İnsanlığın radikal yozluğu

2 Şartsız seçim                                  Tanrı'nın kadir seçimi

3 Sınırlı kefaret                        Mesih'in amaçlı kefareti

4 Karşı konulamaz lütuf                       Ruh'un etkin çağrısı

5 Kutsalların dayanması                       Tanrı'nın kutsalları koruması

 

                Bizi Mesih'te her ruhsal kutsamayla göksel yerlerde kutsamış olan Rabbimiz İsa Mesih'in Babası Tanrı'ya övgüler olsun. O, kendi önünde, sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih'te seçti. Kendi isteği ve iyi amacı uyarınca, İsa Mesih aracılığıyla kendisine oğullar olalım diye bizi önceden belirledi. Öyle ki, sevgili Oğlu'nda bize bağışladığı yüce lütfu övülsün. Tüm bilgelik ve anlayışla üzerimize yağdırdığı kendi lütfunun zenginliği sayesinde, Mesih'in kanının aracılığıyla Mesih'te kurtuluşa, suçlarımızın bağışına sahibiz. Tanrı Mesih'te edindiği iyi amaç uyarınca bize kendi isteğinin sırrını açıkladı. Zaman dolunca gerçekleştireceği bu tasarıya göre, yerdeki ve gökteki tüm varlıkları Mesih'te birleştirecek. Her şeyi kendi isteği doğrultusunda düzenleyen Tanrı'nın amacına göre önceden belirlenip Mesih'te seçildik. Öyle ki, Mesih'e ilk ümit bağlamış olan bizler, O'nun yüceliğinin övülmesi için yaşayalım.

                                                                                                                                             Efesliler 1:3-12

 

            Pavlus, İnanlılar'ın Tanrı'nın isteğinin amacına göre önceden belirlenmiş olduğundan söz eder. Öyleyse soru, Kutsal Kitap önceden belirlenmeyi öğretir mi? sorusu değildir. Soru, Kutsal Kitap'taki önceden belirlenmişlik kavramı tam olarak ne anlama gelir sorusudur. Önceden belirlenmişlik, en temel anlamında kaderle ilgilidir. Kader ya da varılacak bir yere varmak üzere hareket halinde olduğumuz ama henüz varmadığımız bir noktadan söz eder. Uçak bileti ayırtırken onları hiçbir yer için ayırtmayız. Kafamızdan varacağımız bir yer, varmaya çalıştığımız bir yer vardır.

            Önceden belirlenmişliğe önceden sözcüğünü eklediğimizde belirlenmeden önce gerçekleşen bir yerden önce gerçekleşen bir şeyden söz ediyoruz. Önceden sözü zamanla ilgilidir. Kutsal Kitap kategorilerinde önceden belirlenmişlik, sadece bizler Mesih'e iman etmeden önce değil ve hatta bizler doğmadan bile önce değil, bütün sonsuzluktan beri, evren yaratılmadan önceden açıkça gerçekleşir.

            Önceden belirlenmişliği gerçekleştiren Tanrı'dır. Tanrı egemenliğinde önceden belirler. Önceden belirlediği şeyler insanlardır. Kısaca, önceden belirlenmişlik Tanrı'nın insanlar için, Kendi tarafından sonsuzlukta buyurduğu egemen planından söz eder. Ancak, önceden belirlenmişlik kavramının insanların gelecekteki kaderinden fazlasını içerdiğini eklemeliyiz. Zaman ve mekanda gerçekleşen her şeyi de içerir. Sık sık seçilmişlik terimi önceden belirlenmişlikle eşanlamlı olarak kullanılır. Teknik olarak bu yanlıştır. Seçilmişlik terimi tanrısal önceden belirlenmişliğin kesin olarak bir tek yönünden, yani Tanrı'nın belirli bir bireyi kurtulmak üzere seçişinden söz eder. Seçilmişlik teriminin olumlu bir çağrışımı vardır, seçilmiş olanların kurtuluşuyla sonuçlanan iyi önceden belirlenmişlikten söz eder. Seçilmişliğin adına "lanetleme" denilen olumsuz bir yönü de vardır ki bu da seçilmiş olmayanların önceden belirlenmesiyle ilgilidir.

            Kısaca önceden belirlenmişliği geniş olarak şöyle tanımlayabiliriz: Tanrı sonsuzluktan beri, insanlığın bazı üyelerini kurtarmaya ve diğerlerini de yok olmalarına izin vermeye karar vermiştir. Tanrı bir seçim yapmıştır--bazı bireyleri cennette sonsuz esenlikte kurtulmak üzere seçmiş ve diğerlerini günahlarının sonuçlarından ötürü acı çekmelerine, cehennemde sonsuz ceza çekmelerine izin vererek seçmiştir.

 

ŞARTLI MI, ŞARTSIZ MI?

 

            Bizim bireysel yaşamlarımız Tanrı'nın kararını herhangi bir şekilde etkiler mi? Bu, büyük bir dikkatle ele alınması gereken zor bir konudur. Tanrı seçimini bizler doğmadan önce yapmış olduğu halde, yine de bizler ve hayatlarımız hakkındaki her şeyi bizler hayatlarımızı yaşamadan önce bilir. Seçme konusunda bizim hakkımızda önceden bildiği şeyleri göz önünde bulundurur mu? Bu soruyu yanıtlama biçimimiz önceden belirlenmişlik konusunda Reform görüşü benimseyip benimsemediğimizi ortaya koyar. Konu, "Tanrı bazılarını seçip diğerlerini seçmeme kararına temel olarak neyi alır?"dır.

            TULİP "şartsız seçim"den söz eder. Şartsız seçim, önceden belirlenmişlik hakkındaki Reform doktrini diğer teolojilerden ayırır. A.B.D.'deki İç Savaş sırasında, Ulysses S. Grant'a "Şartsız Teslim" Grant adı takılmıştı. Savaşta şartsız teslim, anlaşma ümidiyle görüşmeler yapılmadan teslimdir. "Sen şunu yaparsan ben de bunu yaparım"a yer yoktu. Teslimiyet tam ve bütündür. Yenik düşman her şeyi teslim eder, zaferi kazanan ise hiçbir şeyi teslim etmez. USS Missouri savaş gemisinde gözlemlenen bu tür teslim, II. Dünya Savaşı'nı sona erdirdi. Şartsız teriminin anlamı basitçe, "ne önceden bilinen ne de başka türlü hiçbir şarta bağlı olmayan"dır.

            Reform olmayan birçok kilise, seçilmişliğin şartlı olduğunu öğretir: Tanrı bazı insanları kurtuluşa seçer, ama ancak belirli şartları yerine getirirlerse. Tanrı onları seçmeden önce bu insanların bu şartları yerine getirmelerini beklemez. Şartlı seçim genelde Tanrı'nın insanların yapacaklarını ve verecekleri yanıtları önceden bilmesini temel alır. Buna sık sık, seçilmişliğin ya da önceden belirlenmişliğin önceden bilinişi görüşü denir. Buradaki düşünce, Tanrı'nın bütün sonsuzluktan zaman tüneline bakması ve kimin müjdeye olumlu bir karşılık verip kimin vermeyeceğini önceden bilmesidir. Kimin imanını kullanıp kimin kullanmayacağını önceden bilmesidir. Tanrı önceden bildiği bu noktayı temel alarak bazılarını seçer. İmanları olacağını bildiğinden onları seçer. Kimin seçilme şartlarını yerine getireceğini bilir ve bunu temel alarak onları seçer.

            Seçilme konusunda önceden biliniş görüşünü desteklemek için kullanmaktan çok hoşlandıkları bir parça Romalılar'dadır: "Tanrı, önceden bildiği kişileri, Oğlunun benzerliğine dönüştürmek üzere önceden belirledi. Öyle ki, Oğul birçok kardeşler arasında ilk doğan olsun. Tanrı, önceden belirlediği kişileri çağırdı, çağırdığı kişileri akladı ve akladığı kişileri yüceltti" (Romalılar 8:29-30).

            Bu metinde Tanrı'nın önceden bilişinin önceden belirlemesinden önce geldiğini görüyoruz. Önceden biliniş görüşünü savunanlar, önceden biliniş önceden belirlenişten önce geldiğinden, önceden bilinişin önceden belirlenişin ana prensibi olduğu sonucuna varırlar. Pavlus böyle söylememektedir. Sadece, Tanrı'nın önceden bildiklerini önceden belirlediğini söylüyor. Başka kimi önceden belirleyebilir ki? Tanrı'nın herhangi birini herhangi bir şey için seçmeden önce seçiminin hedefleri olarak onları düşünmesi gerektir. Pavlus'un önceden belirlenmişliği önceden bilinişle bağlantılaması, bu önceden bilişin kişinin seçilmek için herhangi bir şartı yerine getirmesini içerip içermediği hakkında hiçbir şey söylemez.

            Aslında Romalılar 8:29-30 seçilmişlik konusunda önceden biliniş görüşüne aykırıdır. Pavlus önceden bilinişle başlar ve bundan sonra önceden belirlenmişlik, çağrı, aklanma ve yüceltilme olarak kurtuluşun "altın zinciri"nde ilerler. Buradaki en önemli soru, çağrıyla aklanma arasındaki ilişkidir. Zincir, Tanrı'nın önceden bildiklerini aynı zamanda önceden belirlediğini söyler. Metin, kısaltılmıştır: Hepsi sözcüğünü içermez ama bu söz söylenmeden anlaşılır (Kutsal Kitab’ın çevirilerinin çoğu bu sözcüğü ekler). Metnin anlamı, Tanrı'nın önceden bildiği herkesi (onları hangi anlamda önceden biliyorsa) önceden belirlemiş olmasıdır. Ve önceden belirlemiş olduğu herkesi çağırır. Ve çağırdığı herkesi aklar. Ve akladığı herkesi yüceltir. Zincir şöyledir: önceden bilmek-önceden belirleniş-çağrı-aklanma-yüceltilme.

            Çağrılan herkesin aynı zamanda aklanmış da olması anlamlıdır. Pavlus burada "çağrı" sözüyle neyi kastediyor? Teolojide, dışsal ve içsel çağrı olmak üzere iki tür tanrısal çağrı arasında bir ayrım yaparız.

            Tanrı'nın dışsal çağrısını müjdenin bildirilişinde görürüz. Müjdenin bildirildiğini duyan herkes Mesih'e çağrılır ya da davet edilir. Ama herkes bu dışsal çağrıya olumlu bir şekilde yanıt vermez. Bazıları duymazlıktan gelir, diğerleri resmen reddeder. Bazen müjde sağır kulaklara bildirilir. Kutsal Kitap, müjdeyi dışsal olarak duyan herkesin otomatik olarak aklanmadığını açıkça bildirir. Aklanma, çağrıyı duyarak değil, çağrıya inanarak gerçekleşir. Bu yüzden hiç olmazsa bir anlamda, çağrılan ama seçilmeyen bazıları (hatta birçokları) vardır. Müjdenin dışsal çağrısını işiten birçok kişi hiçbir zaman aklanmaz. Buna karşın Pavlus, altın zincirde, Tanrı tarafından çağrılanların aynı zamanda O'nun tarafından aklandıklarını söyler. Herkesin kurtulacağına inanan biri değilseniz, bunun sadece müjdenin dışsal çağrısından söz ettiği sonucuna varamazsınız.

            Teoloji aynı zamanda Tanrı'nın içsel çağrısından söz etmektedir, bu herkese verilmez. Reform teoloji bunun adına etkin çağrı der (bu bölüm 9'da daha etraflıca ele alınacaktır). Bu çağrıyı alanların hepsi aklanmış olanlara dahildir. Yine bu, metnin çağrılan herkesin aklandığını ima ettiğini varsayar. Metin bunu açık bir şekilde söylemez. Metni, çağrılanların bazılarının aklandığı olarak yorumlamak mümkündür. Ama bazıları terimi zincirin bu noktasında ima ediliyorsa, zincir boyunca ima ediliyor olmalıdır. Bu durumda metin, Tanrı'nın önceden bildiklerinin bazılarını önceden belirlediğini, önceden belirlediklerinin bazılarını çağırdığı, çağırdıklarının bazılarını akladığı ve akladıklarının bazılarını yücelttiğini söylüyor olur. Bu da Pavlus'un sözlerini saçma bir hale getirir. Hepsi iması belirsiz değildir. Metnin yazılış biçiminde açıktır.

 

KURTULUŞ SIRALAMASI

 

Burada kurtuluş sıralamasını ele alıyoruz (ordo salutis). Önceden belirlenmenin çağrıdan önce geldiğini gördük. Eğer çağrı, önceden belirlenmeden önce gelseydi önceden biliniş görüşü savunulabilirdi. Bundan sonra, çağrının önceden belirlenişi değil, önceden belirlenişin çağrıyı temel aldığı varsayılabilirdi (ama dışsal çağrıyla içsel çağrı arasındaki fark yine de sorunlu olurdu).

            Reform teolojisi altın zincirin Tanrı’nın bazı insanları Tanrısal çağrı almaları, diğerlerinin almamaları için önceden seçildiğini anlar . Bu çağrıyı sadece önceden belirlenenler ya da seçilmişler alır ve sadece bu çağrıyı alanlar aklanırlar. Burada bir seçme süreci olduğu çok açıktır. Herkes, sonucu aklanma olan bu çağrıyı almak üzere önceden belirlenmemiştir. Aynı şekilde sadece önceden belirlenenlerin aklandığı açıktır. Aklanma imanla olduğundan sadece önceden belirlenmişlerin imanı olacağını anlıyoruz. Önceden biliş görüşü bizlerin imanımız olduğundan ötürü seçildiğimizi savunur. Reform görüşü, imana ve aklanmaya seçildiğimizi savunur. İman kurtuluş için gerekli bir şarttır ama seçilmişlik için gerekli değildir. Önceden biliş görüşü imanı, seçilmek için bir şart haline getirir; Reform teolojisi imanı seçilmişliğin bir sonucu olarak görür. Bu, şartlı seçim ve şartsız seçim, yarı-Pelagiyancılığın bütün biçimleri ve Augustincilik, Arminyanizm ve Calvinizm arasındaki temel farklılıktır.

            Reform tanrıbilimciler altın zinciri şu şekilde anlarlar: Tanrı seçilmişlerini sonsuzluktan beri biliyordu. Onları yaratmadan önce aklında onların kişilikleriyle ilgili bir fikri vardı. Onları kişisel kimlikleri hakkında önceden bir fikri olarak değil aynı zamanda onları önceden sevme anlamında tanıyordu. Kutsal Kitap, "bilmek"ten söz ettiğinde, birisinin orada olduğunu aklımızda bilmekle o kişi için derin, yakın bir sevgi arasında bir ayrım yapar. Reform görüş, Tanrı'nın önceden bildiklerinin hepsini, içsel olarak çağrılmış, aklanmış ve yüceltilmiş olmaya da önceden belirlediğini öğretir. Tanrı seçilmişlerinin ve sadece seçilmişlerinin kurtuluşunu egemen olarak gerçekleştirir.

Şekil 7.1

Kurtuluşun Altın Zinciri

**şekil s.146

Önceden biliniş

Önceden belirlenme

Çağrı

Aklanma

Yüceltilme

 

Westminster İnanç Bildirisi şöyle der:

 

                Tanrı'nın hükmü doğrultusunda, O'nun yüceliğinin görülmesi için, bazı insanlar ve melekler sonsuz yaşam için önceden belirlenmişler; ve diğerleri sonsuz ölüm için önceden belirlenmişlerdir.

                Bu melekler ve insanlar, önceden belirlenerek seçildiklerinden ve özel olarak ve değişmez bir şekilde tasarlandıklarından, sayıları da belirli ve kesindir. Sayıları arttırılamaz ve azaltılamaz.

               

            İnanç Bildirisi, şartsız seçimle ne demek istendiğini açıkça dile getirir. Seçilmemizin temeli, Tanrı tarafından bizde daha önceden görülen bir şey değil, O'nun egemen iradesini hoşnut edendir. Burada Tanrı'nın egemenliği sadece Tanrı'nın gücü ve yetkisinden değil, aynı zamanda da lütfundan söz eder. Bu, Pavlus'un Romalılar'da büyük şevkle vurguladığı sözlerin yankısıdır:

 

                Bundan başka, Rebeka da bir erkekten, atamız İshak'tan ikizlere gebe kalmıştı. Çocuklar henüz doğmamış, iyi ya da kötü bir şey yapmamışken, Tanrı Rebeka'ya, «Büyüğü, küçüğüne kulluk edecek» dedi. Öyle ki, Tanrı'nın bir seçim yapmaktaki amacı, yapılan işlere değil, kendi çağrısına dayanarak sürsün. Yazılmış olduğu gibi, «Yakup'u sevdim, Esav'dan ise nefret ettim.»

                Öyleyse ne diyelim? Tanrı'da adaletsizlik mi var? Kesinlikle hayır! Çünkü Musa'ya şöyle diyor: «Merhamet ettiğime merhamet edeceğim ve acıdığıma acıyacağım.» Demek ki seçilmek, insanın isteğine ya da çabasına değil, Tanrı'nın merhametine bağlıdır.

 

Romalılar 9:10-16

 

            Pavlus Romalılar'a Tanrı'nın Musa'ya bildirdiği şeyi hatırlatıyor: "Merhamet ettiğime merhamet edeceğim ve acıdığıma acıyacağım." İlke, Tanrı'nın merhameti ve lütfunun egemenliğidir. Tanım olarak lütuf, Tanrı'nın sahip olması gereken bir şey değildir. Onu insanlara vermek ya da vermemek Tanrı'nın egemen seçimidir. Tanrı'nın kimseye karşı lütuf borcu yoktur. Borç olan lütuf, lütuf değildir. Adalet bir zorunluluğu zorla kabul ettirir. Ama lütuf özde gönüllü ve karşılıksızdır.

Tanrı’nın merhametinin hedeflerini seçme temeli sadece kendisini hoşnut eden isteğidir. Pavlus bunu açıkça dile getirir. “Bizi Mesih’te her ruhsal kutsamayla göksel yerlerde kutsamış olan Rabbimiz İsa Mesih’in Babası Tanrı’ya övgüler olsun. O kendi önünde sevgide kutsal ve kusursuz olmamız için dünyanın kuruluşundan önce bizi Mesih’te seçti. Kendi isteği ve iyi amacı uyarınca İsa Mesih aracılığıyla kendisine oğullar olalım diye bizi önceden belirledi. (Efesliler 1:3-5)

            Tanrı'nın isteğinin iyi amacına göre seçmiş olması, seçimlerinin kaprisli ya da keyfi olduğu anlamına gelmez. Keyfi bir seçim hiçbir nedeni olmayan bir seçimdir. Reform teolojisi, Tanrı'nın seçiminin bireylerin yaşamlarında önceden görülen hiçbir şeyi temel almadığında ısrar ettiği halde, bunun anlamı Tanrı'nın seçimi yapmasının hiçbir nedeni olmadığı değildir. Anlamı sadece Tanrı'nın seçimi bizde gördüğü bir şeyden ötürü yapmadığıdır. Tanrı, araştıralamaz, gizemli isteğinde sadece Kendisinin bildiği nedenlerden ötürü seçer. Kendi iyi amacına göre seçer ki, bu O'nun tanrısal hakkıdır. O'nu hoşnut eden şey, O'nun iyi amacı olarak tanımlanır. Bir şey Tanrı'yı hoşnut ediyorsa, iyi olmalıdır. Tanrı'da kötü bir amaç yoktur.

            Yarı-Pelagiyanizm'in bütün biçimlerinde, son analizde, Tanrı'nın seçim nedenleri kaçınılmaz bir şekilde insanların davranışlarını temel alır. Bu noktada, Pelagianizm'in modern kilise üzerindeki nüfuz edici etkisini görüyoruz.

            Pavlus, Tanrı'nın Yakup'u Esav'ın yerine seçmesinin her iki kardeşin de davranışlarını temel almadığını altını çizerek bildirir. Havarinin sözleri hakkında dikkatimizi çeken ilk şey, bunun bireylerden söz ettiğidir. Bazıları bunun yerine Pavlus'un uluslardan ya da gruplardan söz ettiğini ve seçilmişliğin bireylere uyarlaması olmadığını savunmuştur. Ulusların bireylerden oluşmasının yanısıra dikkati çeken nokta Pavlus seçilmişliği Tanrı’nın egemenlik seçiminin iki ayrı tarihsel bireyin örnekleri olarak bahsederek açıklar. Bu bireyler iki kişinin olabileceği kadar birbirlerine yakın kişilerdi. Bir ailede doğmuş iki kardeş olmakla kalmıyorlardı, ikiz kardeşlerdi.

            Pavlus, Tanrı'nın seçim buyruğunun kardeşlerin doğumundan iyi ya da kötü herhangi bir şey yapmalarından önce gerçekleştiğini söylüyor. Havari neden bunu söylüyor? İkizlerin henüz doğmamış ya da henüz iyi veya kötü bir şey yapmamış olduğunu söylemenin öğretici ya da edebi amacı neydi? Şartlı seçim konusundaki önceden biliniş görüşü, Tanrı'nın seçiminin ikizler doğmadan ve iyi ya da kötü herhangi bir şey yapmadan önce gerçekleştiğini kabul eder. Ama bu gereksiz ayrıntılara girmektir.

            Önceden biliniş görüşü, bundan sonra yine de buyruğun ikizlerin gelecekteki davranış ve kararlarını temel aldığını bildirir. Havari bunu hiçbir yerde söylememektedir. Pavlus, önceden biliniş görüşünü öğretmek niyetinde olsaydı, bunu açık bir şekilde dile getirebilirdi. Ama burada karşımızda olan şey sessizliğinden çıkarttığımız bir sonuçtan daha fazladır. Pavlus, Tanrı'nın Yakup'u Esav'ın yerine seçmesini belirleyen şeyin Yakup ya da Esav'ın yaptıkları olmadığını açıkça söyler: "Demek ki seçilmek, insanın isteğine ya da çabasına değil, Tanrı'nın merhametine bağlıdır."

            Arminyanizm'de önceden belirlenmedeki en önemli etken, İnanlı'nın isteğidir. Havari bunun böyle olmadığını, "insanın isteğine...bağlı değildir" demekten daha nasıl açık bir şekilde söyleyebilir? Arminyancılar ve yarı-Pelagiancılar, önceden belirlenmiş görüşlerini nihai olarak Tanrı'nın egemen lütfuna değil, isteyene bağlarlar. Seçilmişlik hakkındaki önceden biliniş görüşü, Kutsal Kitab’ın seçilmişlik doktrininin açıklaması değil, bu doktrinin açıkça inkarıdır.

 

SEÇİLMİŞLİK VE TANRI'NIN DOĞRULUĞU

 

Pavlus, Romalılar'da yanıt beklemeyen bir soru sorar: "Öyleyse ne diyelim? Tanrı'da adaletsizlik mi var?" Yine Pavlus'un bu soruyu neden sorduğunu soruyoruz. Pavlus çok iyi bir öğretmendi. Öğretisine karşı çıkacakların itirazlarını önceden tahmin edebiliyordu ve bunları baştan ele alıyordu. Tanrı'da adaletsizlik olup olmadığı sorusunu ortaya attığında hangi itirazı göz önünde bulunduruyor?

            İlk olarak seçilmişlik konusunda önceden biliniş görüşünü ele alacağız. Buna karşı yükseltilen hangi itirazlar Tanrı'da adaletsizlik olduğu suçlamasını içeriyor? Hiçbiri. Seçilmişlik konusundaki şartlı görüş, iki sınırı korumak için tasarlanmıştır: Bir yanda insan özgürlüğü konusundaki belirli bir görüş vardır ve diğer yanda Tanrı'yı esas alan görüş vardır. Bunlar Tanrı'yı, insanların kendi seçimlerini göz önünde bulundurmadan kurtuluşa seçerek adaletsiz olduğu, keyfi ya da haksız davrandığı suçlamasından korumaya çalışırlar. Kısaca, Arminyancı ya da yarı-Pelagiancılar'ın seçilmişlik konusundaki görüşlerine muhalefet etmek, bunun Tanrı'nın doğruluğuna şüphe düşürdüğü suçlamasını içermez. Eğer Pavlus, önceden biliniş görüşünü kabul etseydi, bu tür bir itiraz olacağını tahmin etmesini beklemezdik.

            Pavlus'un beklediği itiraz, Calvinciler'in sürekli olarak işittiği itirazdır: Calvinci seçilmişlik doktrini Tanrı'nın adaletine gölge düşürür. Şartsız seçimin Tanrı'yı bir tür adaletsizlik içine soktuğu yüksek sesle ve sık sık yapılan bir şikayettir. Tahminim Pavlus, Calvinciler'in duyduğu itirazın aynısının yapılacağını bekliyordu çünkü kendisi Calvinciler'in öğrettiği seçilmişlik doktrininin aynısını öğretmişti. Seçilmişlik doktrinimize saldırıldığında, şartsız seçime karşı çıkanların münakaşalarına katlanmak zorunda kaldığımızda yalnız olmadığımızı, Pavlus'un kendisinin de yanımızda olduğunu düşünerek teselli buluyorum.

            Tanrı'da adaletsizlik olduğu düşüncesi, Tanrı'nın bazılarını kurtuluş için seçmiş olduğu, diğerlerini ise seçmemiş olduğuyla bağlantılıdır. Tanrı'nın bazılarına lütuf verip diğerlerine vermemesi "doğru" ya da adil gözükmez. Esav yerine Yakup'u seçme kararı her ikisi de doğmadan ve iyi ya da kötü hiçbir şey yapmadan önce verildiyse ve eğer seçim gelecekteki davranışları ve verecekleri karşılıklar göz önünde bulundurularak yapılmadıysa o zaman sorulacağı belli olan soru, "Neden biri bereketi aldı da diğeri almadı?" sorusudur. Pavlus bunu Tanrı'nın Musa'ya söylediği sözlere başvurarak yanıtlar: "Merhamet ettiğime merhamet edeceğim." Lütfunu kime uygun görürse ona vermek Tanrı'nın hakkıdır. Ne Yakup'a ne de Esav'a herhangi bir lütuf borcu yoktu. Her ikisini de seçmeseydi hiçbir adalet ya da doğruluk ilkesine karşı gelmemiş olurdu.

            Yine de, eğer Tanrı bir kişiye lütuf verirse, adillik için diğerine de eşit miktarda lütuf vermesi "gerekiyor" gibi görünür. Kutsal Kitap'taki lütuf kavramına tamamıyla yabancı olan şey de bu "gerekme" düşüncesidir. Hepsi de Tanrı'nın önünde günahtan suçlu olan ve O'nun yargısına açılmış olan düşmüş insan kitleleri arasında kimse Tanrı'nın merhametini talep ya da hak edecek bir konumda değildir. Tanrı bu grubun içinden bazılarına merhamet etmeyi seçerse bu O'nun herkese etmesi gerektiğini göstermez.

            Tanrı'nın kurtaran lütfunu bütün insanlığa bahşetme gücü ve yetkisi olduğu kesindir. Bunu yapmayı seçmediği kesindir. Tanrı'nın iyi amacı bu olsaydı, Tanrı'nın hepsini kurtarmaya yetecek gücü ve hakkı olduğu halde bütün insanlar kurtulmaz. Hepsinin kaybolmadığı da açıktır. Kimseyi kurtarmayarak doğru adaletini yerine getirme gücü ve yetkisine sahiptir. Gerçekte bazılarını kurtarmayı seçmiştir ama herkesi kurtarmayı seçmemiştir. Kurtulanlar, O'nun egemen lütfu ve merhametini alanlardır. Kurtulmayanlar O'nun zalimliği ve adaletsizliğinin kurbanları değildirler; adaletini alanlardır. Kimse Tanrı'nın elinden hak etmediği bir cezayı almaz. Bazıları O'nun elinden hak etmedikleri bir lütuf alırlar. Bazılarına merhamet bahşetmenin Kendisini hoşnut etmesi diğerlerinin de aynısını "hak ettikleri" anlamına gelmez. Eğer merhamet hak ediliyorsa, bu gerçekte merhamet değil, adalettir.

            Kutsal Kitab’ın tarihi, Tanrı'nın hiç kimseye karşı hiçbir zaman adaletsiz davranmadığı halde, bütün insanlara eşit ya da aynı davranmadığını açıkça gösterir. Örneğin, Tanrı lütfunda İbrahim'i Kildaniler'in Ur kentinden, putperestlikten çağırmış ve onunla diğer putperestlerle yapmadığı lütuf dolu bir antlaşma yapmıştır. Tanrı Kendisini Musa'ya Firavun'a bahşetmediği bir şekilde vahyetmiştir. Tanrı, Tarsuslu Saul'a Mesih hakkında, Pilatus'a ya da Kayafa'ya vermediği bir vahiy vermiştir. Tanrı, Pavlus Hristiyanlar'a şiddetle zulüm eden biriyken ona karşı çok lütufkar davrandığından aynı vahiysel avantajı Pilatus'a da vermeye mecbur muydu?

            Ya da Saul'da Tanrı'nın onu Pilatus yerine tercih edip seçmesine neden olacak özel bir erdemli nitelik mi vardı? Aynı soruyla yüzyıllardan atlayıp günümüze gelebiliriz. Biz İnanlılar, birçok arkadaşımız iman etmezken neden kendimizin iman ettiğini kendimize sormalıyız. Bizler onlardan daha zeki olduğumuzdan mı Mesih'e iman ettik? Eğer öyleyse, bu zeka nereden geldi? Bu bizim kazandığımız ya da hak ettiğimiz bir şey mi? Yoksa zekamızın kendisi Yaratıcımız'dan bir armağan mıydı? Müjdeye olumlu bir karşılık vermemizin nedeni arkadaşlarımızdan daha iyi ya da daha erdemli oluşumuz mu?

            Bu soruların yanıtlarını hepimiz biliyoruz. Neden kendimin Mesih'e iman edip arkadaşlarımdan bazılarının etmediğini yeterli bir şekilde açıklayamam. Sadece Tanrı'nın bana olan lütfunun yüceliğine bakabilirim, bu lütuf ne o zaman ne de şimdi hak ettiğim bir lütuftur. Zaten en önemli nokta ve kurtuluşu diğerlerinden daha çok hak ettiğimize inanarak gizli bir gururumuzun olup olmadığını keşfettiğimiz yer de budur. Bu Tanrı'nın lütfuna karşı çok büyük bir hakarettir ve kibirimizin anıtıdır. Güvenimizi nihai olarak kendi işimize koyduğumuz, şeriatçılığın en kötü biçimine dönüştür.

 

SEÇİM VE AHLAKSAL YETERSİZLİK

 

Şartlı seçimi ya da seçilmişliğin temeli olarak bir tür önceden bilinişi savunanları ciddi bir zorluk beklemektedir. Düşmüş insanların müjdeye olumlu bir şekilde karşılık verme kapasitesinde olduklarını varsayıyor olmalılar. Bu varsayım yarı-Pelagiyusçu'dur çünkü özgün günahın iradeyi zayıflattığını ama Tanrı'nın şeylerine karşı yatkınlık konusunda ahlaksal bakımdan yetersiz olmadığını önceden varsayar. Özgün günaha karşın, benlikte kendini ruhsal şeylere yatkınlaştıracak kendiliğinden bir güç var olmayı sürdürmektedir. Daha önce kişi, TULİP’in T'si olan tamamen bozulmuşluk doktrinini kabul ederse şartsız seçimini bunu izlemesinin gerekli olduğunu söylemiştik. Kişi şartları yerine getiremiyorsa, o zaman seçilmişlik şartsız olmalıdır. Eğer özgün günah konusunda Reform görüş doğruysa, o zaman Tanrı hiçbir düşmüş yaratığın gelecekte Mesih'i seçeceğini görmez. Tanrı kendi başlarına bırakıldıklarında düşmüş yaratıkların Mesih'i seçmeyeceklerini bütün sonsuzluktan beri biliyordu.

            Gördüğümüz gibi, Yuhanna'nın Müjdesi Mesih'in bu konuyu ele aldığını bildirmektedir:

 

                "Yine de aranızda iman etmeyenler var." İsa iman etmeyenlerin ve kendisini ele verecek olanın kim olduğunu başlangıçtan biliyordu. «Sizlere, `Baba'nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez' dememin nedeni budur» dedi.

Bunun üzerine öğrencilerinin birçoğu geri döndüler, artık O'nunla dolaşmaz oldular. İsa o zaman Onikilere, «Siz de mi ayrılmak istiyorsunuz?» diye sordu.

Simun Petrus şu cevabı verdi: «Rab, biz kime gidelim? Sonsuz yaşamın sözleri sendedir. İman ediyor ve biliyoruz ki, sen Tanrı'nın Kutsalısın.»

                Yuhanna 6:64-68

 

            İsa, kimsenin Kendisine Baba'nın bunu bahşetmesi olmadan gelemeyeceğini söylüyor. Yuhanna bunu, İsa'nın Kendisine inanmayanların ve ihanet edeceklerin kimler olduğunu başlangıçtan beri bildiği yorumuyla bağlantılıyor. Yine İsa'nın öğretisine verilen karşılık, öğrencilerinden birçoklarının Kendisini terk ettiğini söylüyor. Neden İsa'nın sözlerinden alınmışlardı? Eğer sözcüklere Arminyancı bir bakışla bakılırsa alınmaları için bir neden görmeyiz. Ancak İsa'nın sözlerinin ahlaksal yetersizlik ve Tanrı'nın lütfuna tam bir bağımlılık öğrettiğini anlarsak neden alındıkları anlaşılır bir hale gelir. Ahlaksal yetersizlik doktrini birçok kişiyi alındırmıştır ve birçok kişi Reform teolojisini bundan ötürü reddetmiştir.

            Petrus'un İsa'nın sözlerine verdiği karşılık da ilginçtir. İsa, Petrus'a, "Siz de mi ayrılmak istiyorsunuz?" diye sormuştu.

            Petrus, "Rab, biz kime gidelim? Sonsuz yaşamın sözleri sendedir" diye karşılık vermişti.

            Bu yanıt, Petrus'un İsa'nın öğretisini pek beğenmediğini önerir. "Bu doktrini, yanından ayrılıp gidenlerden daha fazla beğenmiyorum, ama nereye gidebilirim? Sen güvenip izlediğimiz öğretmensin. Sen sonsuz hayatın sözlerine sahipsin, bu yüzden bazı zor şeyler öğretsen bile senin yanında kalacağız" diyor olabilir.

            Yuhanna'nın müjdesinin daha önceki bölümlerinde İsa ahlaksal yetersizlik konusunda benzer bir şey söylemektedir: "İsa, 'Aranızda söylenmeyin' diye cevap verdi. 'Beni gönderen Baba bir kimseyi bana çekmedikçe, o kimse bana gelemez. Bana geleni de son günde dirilteceğim'" (Yuhanna 6:43-44). Bu bildirideki anahtar sözcük çekmek sözcüğüdür. Bu çekmek sözüyle ne söylenmek isteniyor? Birisinin Mesih'e gelebilmesi için Kutsal Ruh Tanrı'nın önce onları gelmeleri üzere kazanmaya çalışması ya da baştan çıkartması gerektiği şeklinde açıklandığını sık sık duymuşumdur. Ancak bizlerin bu kazanılmaya çalışmaya karşı koyma ve bu baştan çıkarılmayı reddetme yeteneğimiz vardır. Bu kazanmaya çalışmak, Mesih'e geliş için gerekli bir durum olduğu halde yeterli bir şart değildir. Gerekli ama zorlayıcı değildir. Mesih'e kazanılmaya çalışılmadan önce gelemeyiz ama kazanılmaya çalışılmak Mesih'e geleceğimizi garantilemez.

            Ben bu açıklamanın doğru olmadığına ikna oldum. Kutsal Kitap metnini, özellikle de çekmek sözcüğünün Kutsal Kitab'a uygun anlamına ihlal etmektedir. Burada kullanılan Yunanca sözcük, elkôdur. Gerhard Kittel'in, Theological Dictionary of the New Testament adlı kitabı, elkô sözcüğünü "karşı konulmaz bir üstünlük aracılığıyla zorlamak" olarak tanımlar. Dilbilimsel ve sözlükbilimsel bakımdan sözcük basitçe, "zorlamak" anlamına gelir.[xxv]

            "Zorlamak," "kazanmaya çalışmak"tan daha güçlüdür. Bu fiilin gücünü görmek için, İncil'de elkô sözcüğünün kullanıldığı başka iki parçayı inceleyelim. Birinci parça, Yakup 2:6'dadır: "Ama siz yoksulun onurunu kırdınız. Sizi sömüren zenginler değil mi? Sizi mahkemelere sürükleyen (elkô) onlar değil mi? Ait olduğunuz Kişi'nin yüce adına küfreden onlar değil mi?" Eğer burada kazanmaya çalışmak sözcüğünü koyarsak, metin şöyle okunur: "Sizi mahkemelere kazanmaya çalışanlar onlar değil mi?"

            İkinci parça, Elçilerin İşleri 16:19'dadır: "Kızın efendileri, kazanç umutlarının yok olduğunu görünce Pavlus'la Silas'ı yakalayıp çarşı meydanına, yetkililerin önüne sürüklediler (elkô)."Pavlus'la Silas'ın yetkilerinin önüne "kazanılmaya çalışıldıkları"nı söylemek gülünç olurdu. Zorla yakalandıklarında kazanılmaya çalışılamaz ya da baştan çıkarılamazdılar. Metin yetkililerin önüne "sürüklendiklerini" ya da "zorla götürüldüklerini" açık bir şekilde belirtmektedir.

            Bir keresinde Arminyusçu bir ilahiyat fakültesinde seçilmişlik konusundaki resmi bir tartışmaya katılmaya davet edilmiştim. Hasmım, İncil bölümünün başkanıydı. Tartışmanın çok önemli bir noktasında, dikkatlerimizi Baba'nın insanları Mesih'e "çekmesi" konusuna yönelttik. Hasmım, Tanrı'nın insanları Mesih'e "çektiğini" ama hiçbir zaman gelmeleri için zorlamadığını kanıtlamak için Yuhanna 6:44'e başvurdu. Düşmüş insan üzerindeki tanrısal etkinin, "kazanmaya çalışmak" olarak ifade edilmesiyle yorumladığı çekmekle sınırlı olduğunda ısrar etti.

            Bu noktada ona Kittel'in sözlerinden ve İncil'de elkô sözcüğünü zorla götürmek olarak tercüme eden diğer parçalardan söz ettim. Profesör benim için hazırdı. Eski Yunan dramlarında sözcüğün kuyudan su çekmek anlamında kullanıldığı bir durumu aktardı. Bana bakıp, "Profesör Sproul, insan kuyudan zorla su götürür mü?" diye sordu. Dinleyenler Yunanca sözcüğün bu şekilde kullanımına gülmeye başladılar.

            Gülüşmeler dinince, "Hayır efendim, kuyudan zorla su götürmediğimizi itiraf etmek zorundayım. Ama bir kuyudan nasıl su alırız? Onu kazanmaya mı çalışırız? Kuyunun başında durup, 'Gel su, gel su!' diye mi bağırırız?" diye yanıt verdim.

            Tanrı'nın bizleri Mesih'e döndürmesi, bizlerin kuyudan suyu çekmemiz kadar gereklidir. Ne kadar çok yalvarırsak yalvaralım, su kuyudan kendi başına gelmeyecektir.

            Çekmek ya da kazanmaya çalışmak sorusunu daha da incelememiz gerekmektedir. Arminyusçular, Ruh'un kazanmaya çalışmasından söz ettiklerinde Ruh'un bu işinin kişi için içsel bir şey mi yoksa dışsal bir şey mi olduğuna inanmaktadırlar? Çekmek sadece dışsal bir çekiş mi yoksa Söz'ün bildirilmesinin kalplerini çekmesi mi? Yoksa Kutsal Ruh her nasılsa ruha nüfuz edip baştan çıkarma işini mi gerçekleştirir? Bu içsel bir iknaya çalışma mı? Eğer öyleyse, Ruh'un işi ruh için yine dışsaldır çünkü ruhu gerçekten zorla çeken hiçbir şey yapmamaktadır.

            Bu noktada Arminyusçuları başka zor sorular beklemektedir. İki önemli konu şudur: (1) Tanrı herkesi eşit şekilde mi kazanmaya çalışır ya da kendisine çeker? (2) Neden bazı insanlar Kutsal Ruh'un kazanmaya çalışmasına olumlu yanıt verirler?

            İlk soruya gelince, eğer Tanrı bütün insanları eşit bir şekilde kazanmaya çalışmazsa, o zaman şartsız seçim konusundaki Reformcu görüşe yapılan bütün itirazların burada da dile getirilmesi gerekir. Tanrı'nın bütün insanları eşit bir şekilde çekmemesinin nedeni bazılarının karşılık vermek için diğerlerinden daha büyük bir güce sahip oluşları mıdır? Arminyusçu, Tanrı'nın sadece olumlu yanıt vereceğini bildiği kişileri çektiğini söyleyerek yanıt verecektir. Eğer öyleyse, o zaman Tanrı hiçbir zaman iman etmeyen insanları kazanmaya bile çalışmaz. Böyle bir şeyi kabul edebilecek çok az Arminyusçu vardır.

            İkinci soru şudur: Neden bazıları O'nun kazanmaya çalışmasını reddetmek yerine Kutsal Ruh'a olumlu bir şekilde karşılık verir? Yanıtın kazanılmaya çalışmanın yoğunluğunda olduğunu (yani, Ruh'un bazılarını diğerlerinden daha kuvvetle baştan çıkarmaya çalıştığını) söylersek yine egemen seçim sorununa dönmüş oluruz. Bunun yerine, bazılarının kazanılmaya çalışmaya kendilerinde bulunan bir şeyden ötürü olumlu yanıt verdiklerini söylersek, o zaman kurtuluşumuzun kökünün nihai olarak insan işinde olduğunu söylüyor oluruz. Kişi kazanılmaya çalışılmaya daha zeki olduğundan ya da daha erdemli olduğundan mı olumlu yanıt verir? Eğer öyle ise o zaman övünecek bir şeyimiz vardır.

            Bu soruyu Arminyusçu dostlarıma yönelttiğimde ikilemi hemen görüp, "Olumlu yanıt verenlerde olan bir zeka ya da içlerinde olan üstün bir erdemden ötürü olmadığı kesindir. Bu şekilde yanıt vermelerinin nedeni Mesih'e olan gereksinimlerini daha açık bir şekilde görmeleridir" diyerek ondan uzak durmaya çalışırlar. Bu yanıtları daha da derine batar. Bu yanıt sorunu sadece bir adım öteye atar.

            Neden bazı insanlar Mesih'e olan gereksinimlerini diğerlerinden daha açık bir şekilde görürler? Kutsal Ruh'tan daha büyük bir aydınlanma mı almışlardır? Daha mı zekidirler? Mesih'e karşı daha az önyargılı ve çağrısına karşı daha mı açıktırlar (ki bu kendi başına bir erdemdir)? Kişi bunu ne kadar ertelerse ertelesin eninde sonunda daha çok ya da daha az olan içsel değer sorusuyla karşılaşmak zorundadır.

            Pavlus'un Efesliler'deki kılavuzluğunu izleyen Reform teoloji, imanın kendisinin seçilmişlere verilen bir armağan olduğunu öğretir. Tanrı'nın Kendisi imanlının yüreğinde imanı yaratır. Tanrı kurtuluş için gerekli şartları yerine getirir ve bunu kayıtsız şartsız yapar. Yine Pavlus'un şu sözlerine bakıyoruz: "İman yoluyla, lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı'nın armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir. Çünkü biz, Tanrı'nın önceden hazırladığı iyi işleri yapmak üzere Mesih İsa'da yaratılmış olarak Tanrı'nın eseriyiz" (Efesliler 2:8-10).

            İlk cümlenin anlamı hakkında birçok tartışmalar yapılmıştır. Bu sözcüğünden önce gelen sözcük hangisidir? Lütuf mu, kurtuldunuz mu, yoksa iman mı? Yunanca sözdizimi ve dilbilgisi kuralları, bu sözcüğünden önce iman sözcüğünün gelmesini gerektirir. Pavlus, her Reform kişinin inandığı şeyi, yani imanın Tanrı'nın bir armağanı olduğunu bildirmektedir. İman, kendi çabalarımızla yarattığımız, ya da benliğinin isteğinin sonucu olan bir şey değildir. İman, Ruh'un egemen yeniden doğuş işinin bir sonucudur. Bu bildirinin, Pavlus'un ölü bir konumdayken "canlandırıldığımızı" bildiren sözleriyle başlayan bir parçanın sonu olması bir rastlantı değildir.

 

ÇİFTE ÖNCEDEN BELİRLENME Mİ?

 

Önceden belirlenme ya da seçilmişlik konusunun ortaya çıktığı her seferinde, hemen ardından "Önceden belirlenmişlik tek midir, çift midir?" sorusu gelir. Genelde bu sorunun ardında pusuda yatan, “infra” Tanrı'nın bazı insanlar için olan kurtuluş planının insanın lütuftan düşüşünden sonra geldiği ve bunun bir sonucu olduğu “supralapsarianism” Tanrı'nın bazı insanlar için olan kurtuluş planının insanın lütuftan düşüşünden önce oluşu, önceden belirlenmiş oluşu konusundaki ince bir peçeyle örtülü soru vardır. Bu konu biraz gizemli olduğundan onu burada ele almayacağız. Daha derin olan konu, tövbesizliğin seçilmişlikle bağlantısıdır. Tövbesizlik, seçilmişlik madalyonunun öteki yüzü, birçok endişelere neden olan konunun karanlık yüzüdür. "Korkunç buyruk" etiketine neden olan şey tövbesizlik doktrinidir. Tanrı'nın seçilmişlik konusundaki lütufkar önceden belirlemesinden söz etmekle, bazı talihsiz kişilerin lanetlenmek üzere önceden belirlenmelerini buyurmuş olmasından söz etmek iki ayrı şeydir.

            Önceden belirlenişi savunanlardan bazıları, tekil önceden belirlenmeyi savunur. Bazıları seçilmişliğe önceden belirlendikleri halde kimsenin lanetlenmeye ya da tövbesizliğe belirlenmediğini söylerler. Tanrı kesin olarak seçeceği bazı insanları seçer ama geri kalanlar için kurtuluş fırsatını açık tutar. Tanrı bazı insanlara özel yardımda bulunarak onların kurtulmalarını kesin kılar ama insanlığın geri kalan kısmının kurtulmak için yine de bir fırsatları vardır. Müjdeye olumlu bir yanıt vererek bir şekilde seçilmiş olabilirler.

            Bu görüş, mantık ya da yorumdan çok duygulara dayanır. Bazı insanlar seçilmiş ve diğerleri seçilmemişse o zaman önceden belirlenişin iki yüzü olduğu açık bir şekilde bellidir. Yakup'tan söz etmek yeterli değildir; Esav'ı da düşünmemiz gerekmektedir. Önceden seçilmişlik, ya evrensel seçilmişlik ya da evrensel tövbesizlik olmak üzere evrensel olmadıkça bir anlamda çifte olmalıdır.

            Kutsal Kitab’ın hem seçilmişlik ve hem de kurtulmanın herkes için değil sadece belirli kişiler için mümkün olduğu doktrinini öğrettiği kabul edilirse, çifte önceden belirlenmişlik konusundan kaçamayız. Öyleyse soru, önceden belirlenmişliğin çifte olup olmadığı değil, nasıl çifte olduğudur. Çifte önceden belirlenme konusunda farklı görüşler vardır. Bir tanesi o denli korkutucudur ki birçok kişi çifte önceden belirlenme teriminden tamamen uzak durur. Bu korkutucu görüşe, eşit nihailik adı verilir ve önceden belirlenmişliğin simetrik görüşünü temel alır. Tanrı'nın seçilmişlik ve tövbesizlikteki işi arasında bir simetri görür. İkisi arasında tam bir denge arar. Tanrı'nın yüreklerinde iman yaratmak için seçilmişlerin hayatlarına karıştığı gibi, inançsızlık yaratmak üzere tövbesizlerin yüreklerine de karışır. Diğeri, Tanrı'nın insanların yüreklerini katılaştırdığından söz eden Kutsal Kitap parçalarından çıkarılmıştır.

            Klasik Reform teolojisi, eşit nihailik doktrinini reddeder. Bazıları bu doktrine, "Hiper-Calvinizm" adını verdikleri halde, ben buna "Calvinizm-altı" hatta daha kesin konuşursak "Calvinizm-karşıtlığı" demeyi yeğliyorum. Calvinizm kesinlikle bir tür çifte önceden belirlenmeye inandığı halde, eşit nihailiği kabul etmez. Reform görüşü, Tanrı'nın olumlu ve olumsuz buyrukları arasında önemli bir ayrım yapar. Tanrı bazılarının seçimini olumlu bir şekilde buyurur ve diğerlerinin tövbesizliğini olumsuz bir şekilde buyurur. Olumluyla olumsuz arasındaki fark, (sonuç gerçekten de ya olumlu ya da olumsuz olduğu halde) sonuçla değil, Tanrı'nın buyruklarını tarihte gerçekleştirme yoluyla ilgilidir.

            Olumlu yön, Tanrı'nın seçilmişlerin yaşamlarına onların yüreklerinde iman işletmek için karışmasından söz eder. Olumsuzluk, Tanrı'nın tövbesizlerin yüreklerinde imansızlık işletmesinden değil, sadece onları geçip yeniden doğduran lütfunu onlara vermemesindedir.

            Calvin bu konuda şöyle der: "Eğer Müjde'den gerçekten utanmıyorsak, müjdede açık bir şekilde bildirilmiş olanı, yani Tanrı'nın (Kendi amacından başka hiçbir nedeni olmayan) sonsuz iyi niyeti aracılığıyla diğerlerini ret ederek bunu yapmaktan hoşnut olduklarını kurtuluşa atadığını; ve karşılıksız olarak evlat edinmeyle bereketlediklerini Mesih'te kendilerine sunulan yaşamı kabul etmeleri için Kendi Kutsal Ruhu'yla aydınlattığı oğullar olarak aydınlattığını; bu arada kendi istekleriyle imansızlıkta yollarına devam eden diğerlerinin imanın ışığından yoksun bir şekilde tam bir karanlık içinde bırakıldığını kabul etmemiz gerekmektedir."[xxvi]

            Calvin ve diğer Reformcular için, Tanrı tövbesizleri kendi hallerine bırakarak geçer. Onları günah işlemeye teşvik etmez ya da yüreklerinde yeni kötülükler yaratmaz. Onları kendi hallerine, kendi seçim ve isteklerine bırakır ve onlar da her zaman müjdeyi reddetmeyi seçerler.

            Presbiteryen bir ilahiyat fakültesi dekanının, önceden belirlenmişlik hakkındaki bir soruya, "Tanrı'nın bazı insanları kendi isteklerine aykırı olarak, bağırıp tekmeler ataraktan Kendi krallığına getirdiğine ve aynı zamanda içtenlikle orada olmayı arzulayanların oraya girmesini kabul etmediğine inanmadığım için önceden belirlenmeye inanmıyorum" diye yanıt verdiğini duymuştum. Bu yanıt beni sadece dekanın önceden belirleniş doktrinini herkesin önünde inkar etmesinin Presbiteryen kilisesindeki atanış yeminlerine açıkça karşı gelmesinden ötürü değil, aynı zamanda çok iyi bilmesi gereken bir doktrini radikal bir şekilde yanlış anlamış olduğunu ortaya koyduğundan ötürü şaşırmıştım.

            Reform teolojisi, Tanrı'nın seçilmişleri krallığına "kendi isteklerine aykırı olarak bağırıp çağırıp tekmeler atarak" getirdiğini öğretmez. Tanrı'nın seçilmişlerin yüreklerinde, onları Mesih'e gelmeye istekli ve bundan hoşnut yapacak şekilde işlediğini öğretir. Mesih'e gelmek istedikleri için gelirler. Tanrı, yüreklerinde Mesih için bir arzu yaratmış olduğundan bunu yapmayı isterler. Aynı şekilde tövbesizler Mesih'i içtenlikle kabul etmeyi istemezler. Mesih için hiçbir arzuları yoktur ve O'ndan kaçmaktadırlar.

            Cetvel 7.2, ortodoks Calvinizm'le hiper-Calvinizm adı verilen  şey arasındaki farkı göstermektedir. Bu cetvelde, Tanrı'nın tövbesiz kişiyi geçip ya da  onu doğal durumunda bırakırken seçilmişlerin

Cetvel 7.2

            Seçilmişlerin (SÖB) ve Tövbesizlerin Önceden Belirlenmesi       (TÖB)

            Ortodoks Calvinizm                                                  Hiper-Calvinizm

            SÖB olumludur                                                           SÖB olumludur

            TÖB olumsuzdur                                                         TÖB olumsuzdur

 

            SÖB ve TÖB asimetriktir                                          SÖB ve TÖB simetriktir.

 

            SÖB'nin nihailiği                                                          SÖB'in nihailiği ve TÖB'nin

            ve TÖB'nin nihailiği                                                         nihailiği eşittir.

            eşit değildir.                                        

 

            SÖB: Tanrı tövbesizleri                                                SÖB: Tanrı tövbesizin .                                              geçer                                              yüreğinde imansızlık işler.

           

 

yaşamları ve yüreklerinde işlediği Calvinizm'in olumlu-olumsuz planını görüyoruz. Seçilmişliğin bu derecesinde Tanrı'nın insanlık yığınını düşmüş günahlı durumlarında gördüğünü hatırlamak önemlidir. Bazı insanları bu durumdan kurtarmayı ve diğerlerini bu durumda bırakmayı seçer. Tövbesizlerin  yaşamlarına el atmazken seçilmişlerin yaşamlarına el atar. Bir grup merhamet, diğeri adalet alır.

            Adalet kavramı adil olan her şeyi içine alır. Adil olmama kavramı, adalet kavramının dışında kalan her şeyi içine alır: Adaleti ihlal eden ve kötü olan adaletsizlik; ve adaleti ihlal etmeyen ve kötü olmayan merhamet. Tanrı bazılarına merhametini (adil olmayanı) verir ve diğerlerini adaletine bırakır. Kimse adaletsizlik tehlikesiyle karşı karşıya değildir. Kimse Tanrı'da adaletsizlik olduğu suçlamasında bulunamaz.

            Pavlus, Tanrı'nın Yakup'u sevdiğinden ve Esav'dan nefret ettiğinden söz ettiğinde (Romalılar 9:13), bu tanrısal "nefret" insansal nefretle eş tutulmamalıdır. Bu, kutsal bir nefrettir (bkz. Mezmur 139:22). Tanrısal nefret hiçbir zaman kötü niyetli değildir. Kayrayı vermez. Tanrı, onlara olan sevgisini göstererek özel bir şekilde seçilmişlerinin "lehinde"dir. Yüzünü özel lütfunun hedefleri olmayan o kötü insanlardan çevirir. "Kendi halinden memnun olma sevgisiyle sevdikleri merhametini alırlar. "Nefret ettikleri" adaletini alırlar. Kimseye adaletsiz bir şekilde davranılmaz.

            Kutsal Kitab’ın sözünü ettiği seçilmişliğin şartsız olduğu sonucundayız. Seçilmişlerin önceden görülmüş hiçbir davranışı onların seçilmiş olmasını sağlamaz ya da seçilmişlikleri için bir temel oluşturmaz. İnanlı, kurtuluş ya da aklanmanın şartlarını yerine getirir ama bunlar Tanrı'nın bu şartları egemen lütfu aracılığıyla kendileri için sağladığından ötürü yerine gelirler. Calvin bunu şu şekilde özetlemiştir:

 

                Birçokları koymuş olduğumuz bütün görüşleri, özellikle de yıkılamayacak olan İnanlılar'ın nedensiz seçilmişliklerine itiraz ederler. Çünkü genelde Tanrı'nın insanlar arasında, her bireyin sahip olacağını önceden gördüğü onların erdemlerine göre bir ayrım yaptığını, lütfuna layık olacağını önceden bildiği  kişileri evlat ettiğini ve yaramazlık ve kötülüğe yatkın olduğunu anladıklarını yıkıma terkettiğini düşünürler. Böylece önceden bilinişi bir peçe gibi kullanarak seçilmişliği gölgelemekle kalmaz aynı zamanda ona farklı bir kaynak vermeye çalışırlar.[xxvii]

 

 

 


[i]Martin Luther, What Luther Says: An Anthology, ed. Ewald M. Plass, 3 cilt, (St. Louise: Concordia, 1959), 2:704n.5.

[ii]Ibid., 2:704.

[iii]Ibid., 2:703.

[iv]John Calvin, Institutes of the Christian Religion, 2 cilt., Henry Beveridge tarafından tercüme edilmiştir (1845;

[v]Luther, What Luther Says, 2:921.

[vi]Ibid., 2:710.

[vii]Calvin, Institutes of Christian Religion, 2:115 (3.17.12).

[viii]Ibid., 2:57 (3.11.21).

[ix]Luther, What Luther Says, 1:522.

[x]Ibid., 2:714-15.

[xi]Westminster Ýman Bildirisi, 8.1.

[xii]C.I. Scofield, ed. Scofield Reference Bible (New York: Oxford University, 1909).

[xiii]George E. Mendenhall, Law and Covenant in Israel and in the Ancient Near East (Pittsburgh: Biblical Colloquium,1955).

[xiv]Meredith G. Kline, Treaty of the Great King: The Covenant Structure of Deuteronomy: Studies and Commentary (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1963); By Oath Cosigned: A Reinterpretation of the Covenant Signs of Circumcision and Baptism (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1968).

[xv]The Westminster Confession of Faith, 22.1-2.

[xvi]Ibid., 7.2.

[xvii]Ibid., 7.3. italikler yazarın.

[xviii]Ibid., 7.5-6.

[xix]Adolf Harnack, History of Dogma, çeviren James Millar (1898; yeni baskı, New York: Dover, 1961), s.168-169. Avgustin'den, On the Gift of Perseverance (Ý.S.428), 53.

[xx]John Calvin, Institutes of the Christian Religion, 2 cilt., Henry Beveridge tarafından tercüme edilmiştir (1845; yeni baský, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 1:214 (2.1.5).

[xxi]Martin Luther, What Luther Says: An Anthology, ed. Ewald M. Plass, 3 cilt, (St. Louis: Concordia, 1959), 3:1300-1301.

[xxii]The Westminster Confession of Faith, 9.3.

[xxiii]Calvin, Institutes of Christian Religion, 1:228-29 (2.2.6-7).

[xxiv]The Westminster Confession, 9.4-5.

 

[xxv]Albrecht Oepke, "Elkô," Gerhard Kittel'de, ed., Theological Dictionary of the New Testament, ed. ve tercüme, Geoffrey W. Bromiley, cilt 2 (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), s. 503.

[xxvi]John Calvin, A Treatise on the Eternal Predestination of God, tercüme Henry Cole, Calvin's Calvinism'de (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1950), s.31.

[xxvii]John Calvin, Institutes of Christian Religion, 2 cilt., çeviren Henry Beveridge (1845; yeni baskı, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 2:212 (3.22.1).

[xxviii]J. I. Packer, "Introductory Essay," John Owen'in, The Death of Death in the Death of Christ: A Treatise in Which the Whole Controversy about Universal Redemption Is Fully Discussed (1852; yeni baskı, Londra: Banner of Truth, 1959), s. 4.

[xxix]Ibid.

[xxx]Owen, The Death of Death in the Death of Christ, s. 161.

[xxxi]Ibid., s.236.

[xxxii]The Westminster Confession of Faith, 3.1.

[xxxiii]Ibid.

[xxxiv] Owen, The Death of Death in the Death of Christ, s. 45.

[xxxv]J. I. Packer ve O. R. Johnston, "Historical and Theological Introduction" (Tarihsel ve Teolojik Giriş), Martin Luther'in The Bondage of the Will'inden (İradenin Esareti), J. I. Packer ve O. R. Johnston tarafından çevrilmiştir (Cambridge:James Clarke/Westwood, N. J.:Revell, 1957), s. 57-58.

[xxxvi]Ibid., s. 58. Bkz. Martin Luther, Wom unfreien Willen, ed. H.J. Iwand (1954), s. 253.

[xxxvii]Luther, The Bondage of the Will, s. 78.

[xxxviii]Packer ve Johnston, "Historical and Theological Introduction," s. 58-59.

[xxxix]Ibid., s. 59.

[xl]The Westminster Confession of Faith, 10.1.

[xli]John Calvin, Institutes of Christian Religion, 2 cilt, Henry Beveridge tarafından çevrilmiştir (1845; yeni baskı, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 2:240 (3.24.1). Augustine'nin, On the Predestination of the Saints'inden, R. E. Wallis tarafından Basic Writings of Saint Augustine, ed. Whitney'de çevrilmiştir. Wallis'in þu parçayı çevirisini kıyaslayın: "Öyleyse, Tanrısal armağan tarafından insan yüreklerine gizlice verilen bu lütuf hiçbir katı yürek tarafından reddedilmez, çünkü ilk olarak yüreğin katılığını yok etmek için verilmiştir. Öyleyse Baba kişinin içinde duyulduğunda ve öğrettiğinde ve bunun sonucu olarak kiþi Oğul'a geldiğinde, peygamberin bildirisinde vaat ettiði gibi, taştan yüreği alır ve yerine etten bir yürek verir. Çünkü böylece onları çocuklar ve yücelik için hazırlamış olduğu merhamet araçları yapar."

[xlii]John H. Gerstner, Wrongly Dividing the Word of Truth: A Critique of Dispensationalism (Brentwood, Tenn.:Wolgemuth ý Hyatt, 1991).

[xliii]Zane C. Hodges, Absolutely Free! A Biblical Reply to Lordship Salvation (Dallas: Redenciôn Viva/Grand Rapids, Mich.: Zondervan, 1989), s.48.

[xliv]Ibid., s. 49.

[xlv]Ibid., s. 51-52.

[xlvi]The Westminster Confession of Faith, 18.1.

[xlvii]Ibid., 18.2.

[xlviii]Ibid., 18.3.

[xlix]Ibid., 18.4.

[l]Joel R. Beeke, Assurance of Faith: Calvin, English Puritanism, and the Dutch Second Reformation, Amerikan Üniversitesi Etütleri: Teoloji ve Din, dizi 7, cilt 89 (New York: Lang, 1991), s. 143. ilk aktarma John Downame'in, A Treatise of the True Nature and Definition of Justifying Faith'inden aktarılmıştır (Aklayan imanın Gerçek Doğası ve Tanımı Üzerine Bir Tez) (1635), 12-13'cü sayfalar. ikinci aktarma, William Ames'in Medulla ss. theologiae... extracts i methodice disposita'sından (1627), 1. 27.19.

[li]The Westminster Confession, 17.1.

[lii]Ibid., 17.2.

[liii]Ibid., 17.3.




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.