http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

  

Kitap 2. bölüm Kitap 3.bölüm

 

 

Bilinmeyen Lütuf - 1

GRACE UNKNOWN: THE HEART OF REFORM THEOLOGY

R. C. Sproul

 

 

Reform Teolojisi'ni kucaklayan

Reform Teolojisi'ni seven

ve Reform Teolojisi'ni kucaklayan

bir kilise hizmetlisi olan Jim Seneff'e

İçindekiler

Giriş: Reform teolojisi bir teolojidir.

Bölüm 1: Reform Teolojisinin temelleri

1.      Tanrı’ya odaklanmış

2.      Sadece Tanrı sözünü temel alarak

3.      Yalnız imana adanmışlık

4.      Peygamber, kahin, ve krala adanmışlık

5.      Diğer adı antlaşma teolojisi

Bölüm 2: Reform teolojisinin beş maddesi

6.      İnsanın radikal yozluğu

7.      Tanrı’nın kadir seçimi

8.      Mesih’in amaçlı kefareti

9.      Ruhun etkili çağrısı

10.    Tanrı’nın kutsal koruması

Sonsöz

 

Resimler

 

Şekiller

 

            0.1       Tanrı-Merkezli Teoloji Görüşü      s.*

            0.2       İnsan-Merkezli Teoloji Görüşü             s.*

            7.1       Kurtuluşun Altın Zinciri                        s.*

 

 

Cetveller

           

            1.1       İlk Temel Taş                                                  s.*

            2.1       İkinci Temel Taş                                              s.*

            2.2       Kanon

            3.1       Üçüncü Temel Taş

            3.2       Aklanma

            4.1       Dördüncü Temel Taş   

            4.2       Mesiholojik Konseyler

            5.1       Beşinci Temel Taş       

            5.2       Antik Antlaşmaların Yapısı

            5.3       Üç Antlaşma

            6.1       TULİP'in İlk Taç Yaprağı

            6.2       Avgustin'in İnsansal Yetenek Konusundaki Görüşleri

            7.1       TULİP'in İkinci Taç Yaprağı

            7.2       Seçilmişlerin ve Tövbesizlerin Önceden Belirlenmişlikleri

            8.1       TULİP'in Üçüncü Taç Yaprağı

            8.2       Tanrı'nın İsteği

            9.1       TULİP'in Dördüncü Taç Yaprağı

            10.1     TULİP'in Beşinci Taç Yaprağı

 

           

Giriş

 

Reform Teoloji Bir Teolojidir

 

            Reform teoloji nedir? Bu kitabın amacı, bu soruya basit bir yanıt vermektir. Bilinmeyen Lütuf, sistematik teoloji üzerine yazılmış bir ders kitabı ya da Reform doktrinin her bir maddesinin geniş bir yorumu değildir. Bunun yerine, bir özet, Reform teolojinin özüne açık bir giriştir.

            On dokuzuncu yüzyılda, dünya dinlerinin kıyaslamalı analizleriyle meşgul olan tanrıbilimciler ve tarihçiler, dinin kendisinin özünü damıtmaya ve Hristiyanlığı en küçük ortak paydasına indirgemeye çalıştılar. Varlık ya da öz anlamına gelen Wesen terimi, Adolf Harnack'ın What Is Christianity? (Hristiyanlık Nedir?) adlı kitabı dahil Alman teolojik etütlerinin artmasıyla ortaya çıktı. Harnack, Hristiyanlığı, Tanrı'nın evrensel babalığı ve insanın evrensel kardeşliği olmak üzere iki temel bildiriye indirgedi ki, bu iki düşünce de Kutsal Kitap'ta Harnack'ın ifade ettiği şekilde benimsenmez._

 

BİR DİN DEĞİL, BİR TEOLOJİ

 

            Dini özüne indirgemeye çalışan bu hareketin ince ama dramatik bir etkisi oldu. Din etüdünün yerini eğitim dünyasında teoloji etüdü aldı. Değişim öylesine kurnazcaydı ki, halkın geneli için, din ve teoloji aynı şeydi, bu yüzden halk dramatik bir etki hissetmedi. Eğitim dünyasında bile geçiş fazla bir itiraz görmeden yaygın bir şekilde kabul edildi.

            Birkaç yıl önce, A.B.D.'nin orta bölgelerindeki zengin bir Hristiyan ve Reform geleneği olan ünlü bir üniversitenin bir fakültesinde konuşmaya davet edilmiştim. Okulun rektörü yoktu ve fakülte üniversitenin kimliğini belirlemek için özeleştiri yapıyordu. Benden, "Sadece Hristiyan olan eğitimin diğerlerinden farklı yanı nedir?" sorusuna yanıt vermemi istiyorlardı.

            Konuşmamdan önce bölüm başkanı bana kampüsü gezdirdi. Fakültenin ofis binasına girdiğimizde, kapısında "Din Bölümü" yazılı olan bir ofis gördüm.

            O akşam, fakültede konuşurken, "Fakültenizi gezerken üzerinde 'Din Bölümü' yazılı bir ofis kapısı dikkatimi çekti. İki tane sorum var. Birincisi, 'Bu bölüme her zaman Din Bölümü deniyor muydu?'" dedim.

            Sorum sessizlik ve boş gözlerle karşılandı. Önce sorumu kimsenin yanıtlayamadığını düşündüm. Sonunda fakültenin yaşlıca idarecilerinden biri elini kaldırıp, "Hayır, eskiden adı 'Teoloji Bölümü'ydü. Otuz yıl kadar önce adını değiştirdik" dedi.

            "Neden değiştirdiniz?" diye sordum.

            Odadaki kimsenin hiçbir fikri yoktu, ayrıca da aldırmaz gözüküyorlardı. "Önemli değil" diye düşündükleri belliydi.

            Fakülteye teoloji öğrenimiyle din öğrenimi arasında büyük bir farklılık olmadığını hatırlattım. Tarihsel olarak din öğrenimi, antropoloji, sosyoloji ya da hatta psikoloji başlıkları altına konuyordu. Dinin eğitsel araştırması, bir bilimsel-deneysel yönteme oturtulmaya çalışılmıştı. Bunun nedeni çok basitti. İnsansal etkinlik doğal dünyanın bir parçasıdır. Görünen, deneysel olarak analiz edilebilen bir etkinliktir. Psikoloji, biyoloji kadar somut olmayabilir ama inançlara, dürtülere, düşüncelere ve bu tür şeylere karşılık olarak ortaya çıkan insan davranışı bilimsel yönteme uygun bir şekilde etüt edilebilir.

            Bunu daha basit bir şekilde dile getirirsek, din öğrenimi, ister antropoloji, ister sosyoloji, ister psikoloji başlığı altında olsun belirli türde bir insansal davranışı öğrenmektir. Diğer yandan teoloji öğrenimi, Tanrı konusunda öğrenimdir. Din, insan-merkezlidir; teoloji Tanrı-merkezlidir. Din ve teoloji arasındaki fark, nihai olarak Tanrı ile insan arasındaki farktır ki bunu hiç de küçük bir fark sayamayız.

            Yine, bu bir konu farkıdır. Teoloji’nin esas konusu, Tanrı'dır; dinin konusu insandır.

            Bu basitleştirmeye hemen büyük bir itiraz edilir: Teoloji öğrenimi, insanların Tanrı hakkında söylediklerini içermez mi?

           

 

KUTSAL KİTAP'IN ETÜDÜ

           

            Bu soruya bir tek sözcükle yanıt veririz: "Kısmen." Teolojiyi birkaç şekilde etüt ederiz. Birincisi, Kutsal Kitab’ı etüt ederiz. Tarihsel olarak Kutsal Kitap, kilise tarafından tanrısal vahyin kural oluşturan temeli olarak kabul edilmişti. Nihai yazarının Tanrı'nın Kendisi olduğu kabul edildi. Bu yüzden Kutsal Kitap'a, verbum Dei (Tanrı Sözü) ya da vox Dei (Tanrı'nın sesi) adları verilmişti. Tanrı'nın Kendini bildiriminin ürünü olarak kabul edilirdi. İçindeki bilgi, insanın deneysel araştırmasının ya da insansal varsayımların sonucu olarak değil, doğaüstü vahiy sonucu gelir. Adına vahiy denir çünkü Tanrı'nın düşüncesinden bize gelir.

            Tarihsel olarak Hristiyanlık, insan anlayışı ya da marifetiyle keşfedilen aracılığıyla vahyedilmiş gerçek olduğunu iddia etti ve böyle kabul edildi.

            Pavlus, Romalılar'a mektubuna şu sözlerle başlar: "İsa Mesih'in kulu, Tanrı'nın müjdesini yaymak için seçilip elçi olmaya çağrılan ben Pavlus'tan selam!" (Romalılar 1:1). "Tanrı'nın müjdesi" sözü ne anlama gelir? "Nın" eki, O'na ait olduğunu mu, yoksa O'nun hakkında olduğunu mu belirtir? Pavlus, müjdenin Tanrı hakkında bir şey olduğunu mu, yoksa Tanrı'dan bir şey olduğunu mu söylemekte? Tarihsel Hristiyanlık, bu soruyu sahte ikilem ya o ya da diğeri aldatmacasında bir alıştırma olarak görür. Klasik Hristiyanlık, müjdenin hem Tanrı hakkında ve hem de Tanrı'dan bir mesaj olduğunu söyler.

            Kilise aynı zamanda, Kutsal Kitab’ın Tanrı'nın parmağıyla yazılmadığını her zaman kabul etmiştir. Tanrı bir kitap yazıp onu Cennetsel Yayınevi'nde yayınlayıp sonra da dünyaya paraşütle atmamıştır. Kilise, Kutsal Kitab’ın insan yazarlar tarafından oluşturulup yazıldığını her zaman kabul etmiştir.

            Günümüzdeki hararetle tartışılan konu: Bu insan yazarlar, kendilerine yardım edilmeden kendi düşünce ve anlayışlarını mı yazıyorlardı yoksa vahyin araçları olarak özel bir şekilde donatılmış olarak Tanrı'nın esini ve yönetimi altında mı yazıyorlardı? Kutsal Kitab’ın sadece insan düşüncesi ve anlayışı olduğunu söylersek Kutsal Kitap teolojisinden, Kutsal Kitab’ın Tanrı hakkında insansal öğretişler içerdiğini söyleyerek bahsedebiliriz ama artık Kutsal Kitapsal vahiyden söz edemeyiz. Eğer Tanrı, Kutsal Kitab’ın nihai yazarıysa, hem Kutsal Kitapsal vahiyden hem de Kutsal Kitap teolojisinden söz edebiliriz. Eğer nihai yazar insansa, Kutsal Kitap teolojisi ya da teolojilerinden bahsetmekle sınırlanırız. Durum buysa, Kutsal Kitap teolojisini, Tanrı hakkındaki insansal etütlerin bir yönü olarak dinin bir alt bölümü şeklinde görebiliriz.

 

TARİHİN ETÜDÜ

 

Teolojiyi etüt etmemizin ikinci bir yolu, tarihsel etüttür. Tarihsel teolojiler, vahyin esinlendirilmiş araçları olmayan insanların Tanrı hakkında öğrettiklerini içerir. Tarihsel konseyleri, İnanç Bildirileri'ni ve Augustin, Thomas Aquinas, Martin Luther, John Calvin, Karl Barth ve diğerleri gibi tanrıbilimcilerin yazılarını inceleriz. Her birinin Kutsal Kitap teolojisini nasıl anladığını öğrenmek için çeşitli teolojik gelenekleri etüt ederiz. Bu dinsel düşüncenin bir etüdü olduğundan ötürü buna din etüdü de denilir.

            Sadece dinsel düşüncenin tarihçesini anlamak için tarihsel teolojiyi etüt etmeye motive edilebiliriz. Bu senaryoda konu insan düşüncesidir. Ya da, tarihsel teolojiyi başka insanların Tanrı hakkında neler öğrendiğini öğrenmek için etüt edebiliriz. Bu senaryoda, konu Tanrı ve Tanrı hakkındaki şeylerdir.

            Tabii ki, tarihsel teolojiyi etüt etmeye bu ikisinin bileşimi ya da başka nedenlerden ötürü motive edilebiliriz. İkisinin aynı şey olmadığının bilincinde olduğumuz sürece, önemli olan öncelikle ya teolojik ya da dinsel bir ilgimiz olmasıdır.

 

DOĞANIN ETÜDÜ

 

            Teoloji etüdü yapmanın üçüncü bir yolu, Tanrı'nın karakteri hakkında verdiği ipuçlarını bulmak için doğayı etüt etmektir. Buna doğal teoloji diyoruz. Doğal teoloji, Tanrı hakkında doğadan edinilen bilgilerden söz eder. İnsanlar doğal teolojiye iki değişik noktadan yaklaşırlar. İlk olarak, doğal teolojiyi sadece insansal varsayımlardan çıkarılan--doğa üzerinde bir yerden yardım almayarak sadece mantıkla düşünülen--bir teoloji olarak görenler vardır. İkinci olarak, doğal teolojinin tarihsel yönüyle uygun olarak doğal vahyin bir ürünü ve onu temel alan bir ürün olarak görenler vardır. Vahiy, Tanrı'nın yaptığı bir şeydir. Bu, Tanrı'nın Kendini bildirme etkinliğidir.

            Doğal teoloji bizim edindiğimiz bir şeydir. Ya doğayı kendi başına nötr bir objeymiş gibi gören insansal varsayımların ya da insanların Yaratıcı'nın yarattıklarının içinden ve onlar aracılığıyla verdiği bilgiyi algılayışının sonucudur. İkinci yaklaşım, doğayı sessiz ve nötr bir obje olarak değil, yaratılmış düzen aracılığıyla bilginin yayınlandığı bir tanrısal vahiy tiyatrosu olarak görür.

            On altıncı yüzyıldan yirminci yüzyılın başına dek, bildiğim hiçbir Reform tanrıbilimcisi doğal teolojinin doğal vahiyden alındığı düşüncesinin geçerliliğini inkar etmemiştir. Günümüzde, hiçbir yerden yardım almadan sadece insansal varsayımları temel alan teolojiye karşı olan kuvvetli antipati, kendisiyle birlikte doğal teolojinin tümüne karşı yaygın ve toptan bir reddediliş getirmiştir.

            Kısmen Aydınlanma rasyonalizmine karşı bir tepki olan bu ayrılış, tarihsel Reform teolojisi ve Kutsal Kitap teolojisinden bir ayrılıştır.

            Hem Roma Katolik Kilisesi ve hem de Reform teolojisi, doğal teolojinin doğal vahiyden alındığını kabul eder. Bu önemli görüş birliğinin nedeni, her iki tarafın da özel vahiy olarak gördüğü Kutsal Kitab’ın, Tanrı'nın Kendisini Kutsal Kitap'ta vahyetmesinin yanı sıra, doğada tanrısal vahyin bulunduğu bir alan oluşudur.

            Klasik teoloji, özel vahiy ve genel vahiy arasında kesin bir ayrım yapmıştır. Bu iki tür vahiy, her birinin içerik alanı ve dinleyicilerinden ötürü birbirlerinden özel ve genel terimleriyle ayrılmışlardır.

            Özel vahyin özel olmasının nedeni, Tanrı hakkında doğada bulunamayan belirli bilgiler sağlamasıdır. Doğa bizlere Tanrı'nın kurtuluş planını bildirmez, bunu yapan Kutsal Kitap'tır. Tanrı'nın karakteri ve etkinliklerinin hakkında Kutsal Kitap'tan edindiğimiz kesin bilgiler doğadan edinebileceğimizden çok daha fazladır. Ayrıca Kutsal Kitap'a özel vahiy adı da verilir, çünkü içinde bulunan bilgiler, Kutsal Kitab’ı hiçbir zaman okumamış ya da Kutsal Kitab’ın içindekiler kendilerine hiçbir zaman bildirilmemiş kişiler tarafından bilinmezler.

            Genel vahyin genel olmasının nedeni, Tanrı hakkında genel gerçekler vahyetmesi ve seyircisinin evrensel oluşudur. Herkes doğa aracılığıyla Tanrı'nın vahyinin bir derecesini görmüştür.

            Genel ya da doğal vahiyle ilgili en iyi bildiri, Pavlus'un Romalılar'daki sözleridir:

 

            Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Tanrı'ya dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Tanrı hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur. Tanrı'yı bildikleri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü...

                                                                                                                      Romalılar 1:18-21

 

 

            Tanrı insanların doğal vahyi engellemelerinden ötürü insanlara gazabını yöneltir. Tanrı, Kendisi hakkında bilinebilecekleri "gösterdiğinden" ötürü tanınabilir. Bu gösterim ya da vahiy "belli" ya da açıktır. Doğanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görülmez nitelikleri, görülmez oldukları halde "açıkça görülmektedir" yani bunlar Tanrı'nın yaptığı şeylerde ve onlar aracılığıyla görülmektedirler. Bu, evrensel olarak Tanrı'nın kendisini doğada ve doğa aracılığıyla bildirişi ve bir genel ya da doğal vahiy oluşu olarak anlaşılır.

            Bu görünen vahiy bize "işler" mi ve Tanrı konusunda herhangi bir bilgi edinmemizi sağlar mı? Pavlus bizleri bu konuda şüphede bırakmaz. Pavlus bu tanrısal vahyin "görüldüğünü" ve "anlaşıldığını" söyler. Bir şeyi görmek ve anlamak, onun hakkında belirli bir tür bilgiye sahip olmaktır.   

            Pavlus, "Tanrı'yı bildiklerini" söyler, bunu söylemekle doğal vahyin doğal bir teoloji ya da Tanrı konusunda doğal bir bilgi oluşturduğunu açıkça bildirmiş olur. Tanrı'nın gazabı, insanların Tanrı'nın doğal vahyini kabul etmediklerinden ötürü değil, bu bilgiyi kabul ettikten sonra davranmaları gerektiği şekilde davranmadıklarından ötürü gelir. Tanrı'yı onurlandırmayı veya O'na karşı minnettar olmayı reddederler. Tanrı'nın gerçeğini bastırırlar ve Pavlus'un daha sonra söylediği gibi, "Tanrı'yı tanımakta yarar görmezler" (Romalılar 1:28).

            İnsanlar Tanrı hakkında sahip oldukları doğal bilgiyi reddederler. Ancak bu reddediş, ne vahyi ne de bilginin kendisini yok eder. İnsanlığın günahı, sahip oldukları bilgiyi kabul etmeyi reddetmeleridir. Tanrı'nın vahyettiği ve kendilerinin açıkça gördükleri gerçeğe aykırı hareket ederler.

            Özel vahyi kabul eden İnanlı, şimdi genel vahye doğru bir şekilde karşılık verecek durumdadır. Bu bakımdan Hristiyan'ın hem özel ve hem de doğal vahyin en çalışkan öğrencisi olması gerekmektedir. Teolojimiz hem Kutsal Kitap ve hem de doğa hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Her ikisi de aynı vahyeden kaynaktan, Tanrı'nın Kendisinden gelir. İki vahiy çatışma içinde değildir; Tanrı'nın Kendini bildirmelerinin uyumunu yansıtırlar.

            Teoloji öğrenmemizin son bir yolu da, varsayımsal felsefi teoloji aracılığıyladır. Bu yaklaşım ya doğal vahye daha önceki bir adanmışlıkla ya da doğal vahye karşı koymak için bilinçli bir çaba gösterimiyle güdülür. Bunların birincisi Hristiyan için uygun bir nedendir; ikincisi ise insan özerkliği bahanesini temel alarak Tanrı'ya karşı ihanettir.

            Bütün bu çeşitli yaklaşımlarda sadece bir din analizinden öte bir teoloji etüdü olabilir. Tanrı'yı anlama arayışına girdiğimizde, bu teolojidir. Arayışımız insanların teolojiye tepkilerini anlamakla sınırlı olduğunda, bu dindir.

 

BİLİMLERİN KRALİÇESİ

           

            Teoloji etüdü, insanlığın bir etüdünü içerir ama bu teolojik bir bakış açısından yapılır. Bilim dalımızı şekil 0.1.'deki gibi düzenleyebiliriz. Teoloji disiplininin birçok alt bölümü vardır, bunlardan biri de antropolojidir. Modern yaklaşım daha çok, burada teolojinin antropolojinin bir altkümesi olduğu şekil 0.2'ye benzer.

 

Şekil 0.1.

Teoloji Konusunda Tanrı Merkezli Görüş

 

Teoloji

Kurtuluş Bilimi  Mesiholoji        Antropoloji

 

 Bu iki örnek, insan konusunda Tanrı-merkezli görüş ile din ve Tanrı konusunda antropo-merkezli farkı göstermektedir.

            Klasik müfredatta, teoloji bilimlerin kraliçesi ve bütün diğer disiplinler de onun nedimeleridir. Modern müfredatta insan kraldır ve eski kraliçe önemsiz bir konuma indirgenmiştir.

            David F. Wells, büyük eseri No Place for Truth'da (= Gerçeğe Yer Yok) şöyle yazmıştır:

 

            Teolojinin Kilise'nin hayatından yok oluşunu ve bu yok oluşun Kilise'nin bazı liderleri tarafından düzenlenişini günümüzde görmemek zordur ama tuhaf olan bunu kanıtlamanın kolay olmayışıdır.

 

Şekil 0.2.

Teoloji Konusunda

İnsan Merkezli Görüş

 

Antropoloji

                        Sosyoloji                     Kültür  Din

                                                                                  Teoloji

Örneğin, çok yaygın bir şey olan, iman odağının Tanrı olmaktan çıkıp kişinin kendisi olmaya geçtiği boş tapınmada, bu geçişi izleyen psikolojikleştirilmiş vaazlerde, kesin ve somut inançların yok olmasında, onun tiz pragmacılığında (doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak yalnızca hareketlerin sonuçları ve başarıları ile değerlendiren öğreti), kültür hakkında kesin ve açık bir şekilde düşünememesinde, mantıksızdan zevk alışında bunu görmemek zordur. Wells, Ian T. Ramsey'den aktarma yaparak, şu anki durumumuzdan teolojisi olmayan bir kilise ve Tanrısı olmayan bir teoloji olarak söz eder._

            Teolojisi olmayan bir kilise ya da Tanrısı olmayan bir teolojinin, Hristiyan inancı için bir seçenek olmadığı kesindir. Kişi, Tanrısız bir dine ya da teolojiye sahip olabilir ama kimse bunlar olmadan Hristiyanlığa sahip olamaz.

 

            SİNA'DA TEOLOJİ VE DİN

 

            Teolojiyle din arasındaki farka daha çok örnek vermek için, İsrail'in tarihinden ünlü bir olayı kısaca inceleyelim. Çıkış 24'de şöyle okuyoruz: "Musa dağa çıkınca, bulut dağı kapladı. RAB'bin görkemi Sina Dağı'nın üzerine indi. Bulut dağı altı gün örttü. Yedinci gün RAB bulutun içinden Musa'ya seslendi. RAB'bin görkemi İsrailliler'e dağın doruğunda yakıcı bir ateş gibi görünüyordu. Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı" (Çıkış 24:15-18).

            Bu olayda Musa, daha önce duman, gökgürültüsü ve şimşekler arasında ziyaret ettiği dağa çıkıyor. Tanrı'yla bir görüşmeye çağrılmıştı. Tanrı'nın görkemi halka yakıcı bir ateş olarak gösterilmişti. Ama Tanrı'nın Kendisi, bulutlarla saklanarak onlardan gizlenmişti.

            Musa bulut örtüsünün içine girdi. Misyonu, tamamen teoloji misyonuydu. Tanrı'nın Kendisinin peşindeydi. Bu gösterimin ışığı altında arkada bırakılan kişilerin ateist olmadıklarını varsaymalıyız. Tanrı'nın gerçekliği ve kurtarıcı işinin bilincinde olarak bu kişiler ne sekülerist ne de liberallerdi. Bunlar kendi zamanlarının müjdecileri, özel vahyi alanlar ve kurtarıcı çıkış olayına katılmış olan kişilerdi.

            Ancak daha sonra bu anlatımda, bu kişilerin davranışlarında şaşırtıcı bir değişim okuyoruz: "Halk Musa'nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun'un çevresine toplandı. Ona, 'Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap' dediler, 'Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Musa'ya ne oldu bilmiyoruz!'" (Çıkış 32:1).  

            Bunun ardından benzeri görülmemiş bir dinden dönüş gerçekleşti: Altından bir buzağı yapıldı ve ona tapınıldı. Bu dinsel bir etkinlik, bir yaratığa tapınılışı odaklayan dinsel bir etkinlikti. Türünün en güzeli olan paha biçilmez buzağılarını yaptıklarında, "Ey İsrailliler, sizi Mısır'dan çıkaran ilahınız budur!" dediler (Çıkış 32:4).

            Bunun teolojik bir bildiri olduğuna dikkat edin. Altın buzağının Tanrı olduğunu ve buzağının kendilerini esaretten kurtardığını iddia ettiler. Bu teolojinin sahte olduğu aşikardı. Bu ayrıca sahte dinin sahte teolojiden çıktığının da bir kanıtıydı. Buzağıları, Tanrı'nın gerçeğini bir yalanla değiştiren ve Tanrı'nın yüceliğini bir sanat eserine değişen bir puttu.

            Burada birçok yanlış vardır. İlk olarak, boğa Mısır'ın put tanrılarının kutsal imajıydı. İsrail, kendi boğa-putlarını yaparak etrafındaki dünyanın dinine ayak uydurdu. Yeni dinleri şimdi çevrelerine uygundu. Yönetebilecekleri bir tanrıları olmuştu. Onu yapmışlardı ve onu atabilirlerdi ya da yok edebilirlerdi. İnek hiçbir buyruk vermemişti ve hiçbir itaat talep etmiyordu. Korkulacak bir gazabı ya da adaleti ya da kutsallığı yoktu. Sağır, dilsiz ve acizdi. Ama en azından eğlencelerini bozmazdı ve onları yargıya çağırmazdı. Bu, insanlar tarafından tasarlanmış, insanlar tarafından uygulanan ve nihai olarak insanlar için hiçbir faydası olmayan bir dindi. Onlarınki Tanrısız bir teoloji ve bir dindi. Dinsel uygulamanın öğelerine sahipti ama tapınılan Tanrı değildi. Gerçek Tanrı'nın gerçek karakteri halkın boş teolojisi tarafından soyulmuştu.

            İroninin dahası, Musa'nın dağlardan dönmeyi geciktirme nedeninde görülüyor--24'cü bölümden 32'ci bölümdeki bu ana dek Musa Tanrı'dan ayrıntılı talimatlar almaktaydı. Tanrı, buluşma çadırı, Harun'un soyunun devam ettireceği kahinlik sistemi, tapınma düzeni ve Sept gününün kutsallığı hakkında ayrıntılı buyruklar veriyordu.

            Musa sağlam teoloji öğrenirken başkahin atanan ilk insan olan Harun, altından bir buzağıya bir sunak inşa ediyordu. Tanrı Musa'ya, gerçeğin teolojisini temel alan doğru din hakkında öğretide bulunuyordu.

            David F. Wells şuna dikkat çeker: "Geçmişte, teolojinin uygulanışı, (1) bir itiraf öğesi, (2) bu itiraf üzerinde düşünüş ve (3) ilk iki öğeyi temel alan bir dizi erdemin geliştirilmesi olmak üzere hem Kilise'nin ve hem de bilimsel çevrelerin üç yönünü kapsıyordu._

            Reform teolojisinden söz ettiğimizde, onu bu tarihsel bakış açısına göre inceleyeceğiz. Etüdümüze Reform teolojisinin öncelikle ve en önemli olarak bir teoloji olduğunun üzerine basarak başlıyoruz. Bir teoloji olarak, itirafsal, düşünsel ve davranışsal yönleri vardır.

            Bu kitabın geri kalan kısmı, bu teolojiye neden Reform adı verildiğini inceleyecek ama bunu yapmadan önce bir kez daha bunun sadece teolojisiz bir din değil, bir teoloji olduğunu tekrar etmemiz gerekiyor. Reform teolojisinin Tanrı'nın karakteri öncelikle ve en önemli olarak anlayışla güdülmektedir.

BÖLÜM 1

Reform Teolojisinin Temelleri

 

 

1

 

Tanrı'ya Odaklanmış

 

            Reform teolojisi sistematiktir. Sistematik teoloji bilimi, doktrini tutarlı ve birleşik bir şekilde anlamaya çalıştığından kendisine bu ad verilmiştir. Sistematik teolojinin hedefi, belirli bir felsefeden çıkarılan bir sistemi Kutsal Kitap'a zorla kabul ettirmek değildir. Hedefi, Kutsal Kitab’ın kendisinin öğretilerinin birbirleriyle ne kadar bağlantılı olduğunu anlamaktır. Tarihsel olarak sistematik teoloji, Kutsal Kitab’ın Tanrı Sözü olduğunu ve böyle olduğundan ötürü içinsel çelişki ve karmaşayla dolu olmadığını varsaydı. Birçok konu büyük bir zaman dönemi içinde birçok değişik yazar tarafından ele alındığı halde, çıkan mesajın Tanrı'dan olduğu ve bundan ötürü de uyumlu ve tutarlı olduğu düşünüldü. Bu durumda tutarlılık, "küçük kafaların gulyabanisi" olarak düşünülmedi. Tanrı'nın kafası hiçbir şekilde küçük değildir.

            Modern kilisede geçmişin varsayımları her zaman tutulmadı. Birçokları, Kutsal Kitab’ın Tanrı tarafından esinlendirilmiş olduğunu ve bununla birlikte birlik içinde bir vahye adanmışlığı reddettiler.

 

Cetvel 1.1

 

Birinci Temel Taş

 

                                   1 Tanrı'yı Merkez Alan

                                   2 Sadece Tanrı Sözü'nü merkez alan

                                   3 Sadece imana adanmış olan

                                   4 İsa Mesih'e adanmış olan

                                   5 Üç antlaşma tarafından yapılanan

 

Kişi, Kutsal Kitap'a sadece insansal bir döküman olduğu görüşüyle yaklaştığında çeşitli yazarlarının öğretilerini birbirleriyle bağdaştırma ihtiyacında değildir. Bu bakış açısından sistematik teoloji, genelde Kutsal Kitab’ı, Kutsal Kitap'a dışarıdan getirilen bir sistemin ışığında ve yönetimi altında açıklamaya çalışmadır. Diğerleri sistemleri tamamen saf dışı ederek bilinçli olarak göreceli ve çoğulcu bir teolojiyi kabul ederler. Kutsal Kitap yazarlarını birbirlerine muhalif konumlara korlar ve Kutsal Kitab’ın kendisini birbirine tezat oluşturan teolojilerin bir koleksiyonu olarak görürler.

            Diğer yandan klasik Reform teolojisi, Kutsal Kitab’ı Tanrı Sözü olarak kabul eder. Kutsal Kitab’ın değişik zamanlarda değişik yazarlar tarafından kaleme alındığını kabul etse de tamamının tanrısal esini, Tanrı'nın gerçeğinin birliğini ve tutarlılığını taşır. Bu yüzden sistematik teoloji konusundaki Reform arayış, Kutsal Kitap ayetlerinin kendilerinin Kutsal Kitab’ın içinde öğrettiği doktrin sistemini keşfedip tanımlama çabasıdır.

            Teoloji sistematik olduğundan, inancın her doktrini diğer her doktrine bir şekilde bağlantılıdır. Örneğin, Mesih'in Kişiliği'ni anlayış biçimimiz O'nun kurtarış işini anlayış biçimimizi etkiler. İsa'yı sadece büyük bir insansal öğretmen olarak görürsek, o zaman O'nun misyonunu öncelikle ahlaksal talimatlar ya da etki olarak algılamaya yatkın oluruz. O'nu beden alıp insan olmuş Tanrı Oğlu olarak kabul edersek o zaman bu O'nun misyonunu anlayışımız için bir çerçeve oluşturur. Aynı şekilde, Mesih'in işini anlayışımız da O'nun Kişiliğini anlayışımızı etkiler. Belki de, Tanrı doktrini kadar bütün diğer doktrinleri etkileyen başka hiçbir doktrin yoktur. Tanrı'nın Kendisinin doğasını ve karakterini anlayışımız, Tanrı'nın benzerliğini taşıyan insanın doğasını; Baba'yı tatmin etmek için çalışan Mesih'in doğasını; Tanrı tarafından etkilenen kurtuluşun doğasını; Tanrı'nın karakterini temel alan normları etkiler; ve göz önünde bulundurulması gereken daha birçok teolojik nokta da Tanrı anlayışımızdan kaynaklanır.

            Reform teolojisi öncelikle ve en önemli olarak antropo-merkezli değil, Tanrı merkezlidir. Yani insan merkezli değil, Tanrı merkezlidir. Bu Tanrı-merkezlilik insanların değerini hiçbir şekilde kirletmez. Tersine onların değerini kabul eder. Reform teolojisi, insanlığın düşmüşlüğü ve radikal yozluğu konusundaki ısrarından ötürü sık insanlık hakkında kötü bir düşünceye sahipmiş gibi nitelenir. Ben Reform teolojisinin insanlık hakkında mümkün olan en yüksek düşünceye sahip olduğu konusunda birçok kereler tartışmışımdır. Tanrı hakkında çok yüksek bir görüşümüz olduğundan O'nun benzerliğinde yaratılan insanla çok ilgileniriz. Reform teolojisi günahı ciddiye alır, çünkü Tanrı'yı ciddiye alır ve çünkü insanları ciddiye alır. Günah Tanrı'yı gücendirir ve insanlara hürmetsizlik eder. Bunların her ikisi de ciddi şeylerdir.

            Reform teolojisi, insanların değeri ve onuru hakkında yüksek düşünceler taşır. Bu noktada hümanizmin her biçiminden radikal bir biçimde ayrılır, çünkü hümanizm insana yaratılıştan bir onur verir ancak Reform teolojisi insanın onurunu dışarıdan verilen bir şey olarak görür. Bunun anlamı, insan onurunun insan tabiatında var olmadığıdır. Kendi başına insanda var olmaz. Bizlerinki alınmış, bağımlı ve bize verilmiş bir onurdur. Bizler kendi başımıza topraktan gelmeyiz. Ama Tanrı, Kendi benzerliğinde yaratılmış yaratıklar olarak bizlere müthiş bir değer vermiştir. Yaşamımızın ve varlığımızın özünün kaynağı O'dur. Bize bir değer giysisi giydirmiştir.

            Bazen Tanrı'nın kurtuluş planının amacı ya da hedefi konusunda bir tartışma ortaya çıkar. "Kurtarılışın amacı, Tanrı'nın yüceliğinin gösterilişi midir? Yoksa amaç, düşmüş insanlığın değerinin gösterilişi midir? Hedef, insan-merkezli mi, yoksa Tanrı merkezli midir?" Bu iki seçenekten birini seçmeye zorlansaydık, Tanrı'nın yüceliğinin önceliğini seçerdik. İyi haber, burada bir seçim yapmamız gerekmediğidir. Tanrı'nın kurtarış planında, hem yarattığı insanlara olan ilgi ve alakasını ve hem de Kendi yüceliğinin gösterimiyle ilgilenişini görüyoruz. Tanrı'nın yüceliği, kurtarış işinde ve kurtarış işi aracılığıyla gösterilmiştir. Kötülerin cezalandırılmasında bile gösterilmektedir. Tanrı, tarif olunmaz lütfunu ve doğru yargısını sarsıcı bir görkemle ortaya koyar. Tanrı, yargısında bile insan hayatını mahveden kötülüğü cezalandırarak insanın değerini savunur.

            Teolojik tartışmalarda paradoksların kullanımını pek sevmesem de, şimdi bunlardan birini kullanmaktan kaçınmayacağım. Tanrı hakkındaki Reform doktrininde diğer Hristiyan toplulukların dile getirdikleri doktrinden epey farklı birçok nokta olduğu halde, Reform teolojisinin onu diğerlerinden ayıran en belirgin yönü Tanrı doktrinidir. Bu nasıl doğru bir söz olabilir? Tanrı hakkındaki Reform Teolojisi diğer mezheplerinkinden o kadar farklı olmadığı halde, bu doktrinin Reform Teolojisindeki işlerliği tamamen benzersizdir. Reform Teolojisi, Tanrı doktrinini, teolojinin tümünün en büyük kontrol etkeni yaparak bütün diğer doktrinlere yılmadan uyarlar.

            Örneğin, Hristiyan olduğunu söyleyip de Tanrı'nın her şeyin üzerinde yönetimde ve egemen olduğunu onaylamakta isteksiz olan birine hiç rastlamadım. Hükümranlık, Tanrı'nın tarihsel Hristiyanlık boyunca hemen hemen evrensel olarak kabul edilen bir niteliğidir. Tanrı'nın hükümranlığı doktrinini teolojinin diğer alanlarına götürdüğümüzde bu sık sık zayıflatılır ya da tamamıyla yok edilir. "Tanrı'nın hükümranlığı insanın özgürlüğü tarafından kısıtlanır" denildiğini sık sık duymuşumdur.

Bu cümlede Tanrı'nın hükümranlığı mutlak değildir. Bir sınırla tahdit edilmiştir ve bu sınır insanın özgürlüğüdür.

            Reform Teolojisi gerçekten de, gerçek özgürlük ölçüsünün insana Yaratıcı tarafından verildiğinde ısrar eder. Ama o özgürlük mutlak değildir ve insan özerk değildir. Özgürlüğümüz her zaman ve her yerde Tanrı'nın hükümranlığı tarafından sınırlanmıştır. Tanrı özgürdür ve bizler de özgürüz. Ama Tanrı bizden daha özgürdür. Bizim özgürlüğümüz Tanrı'nın hükümranlığıyla  çarpıştığında, bizim özgürlüğümüzün yol vermesi gerekir. Tanrı'nın hükümranlığının  insanın özgürlüğüyle sınırlı olduğunu söylemek insanı hükümran yapmaktır. Tanrı'nın hükümranlığının insanın özgürlüğü tarafından sınırlandırıldığı sözü Tanrı'nın insanın özgürlüğüne karışmadığı düşüncesini dile getiriyor olabileceği kesindir. Ama tabii ki, bu farklı bir konudur. Eğer Tanrı insan özgürlüğüne hiçbir zaman karışmazsa, bunun nedeni O'nun hükümranlığında herhangi bir sınır olduğu değildir. O'nun hükümranlığının bunu yapmamaya karar vermiş olmasıdır. Bunu yapmak isterse, bunu yapacak yetki ve güce sahiptir. Buradaki herhangi bir sınır, bizim tarafımızdan Tanrı'ya konulmuş bir sınır değil, Tanrı'nın hükümranlığının kendi kendine koyduğu bir sınırdır.

            Reform Teolojisinde, Tanrı yaratılmış düzenin tümünün üzerinde hükümran değilse hükümran değildir. Hükümran sözü fazlasıyla kolay bir biçimde bir kabus halini alır. Tanrı hükümran değilse o zaman Tanrı değildir. Tanrı olarak hükümran olmak Tanrı'ya aittir. O'nun hükümranlığını anlayış biçimimiz sağlayış, seçilmişlik, aklanma ve daha birçok doktrini anlayışımızı radikal bir biçimde etkiler. Aynı şey, sadece birkaç tanesini sayarsak Tanrı'nın kutsallığı, her şeyi bilişi, değişmezliği diğer nitelikleri hakkında da söylenebilir.

 

REFORM TEOLOJİSİ KATOLİKTİR/EVRENSELDİR

 

On yedinci yüzyılda Hollanda'daki Reform toplulukta bir tartışma başladı. Bir grup tanrıbilimci İtirazcılar olarak tanınmaya başladılar çünkü Reform Teolojisinin beş maddesine itiraz etmişlerdi. Bu beş madde daha sonra, popüler bir “akrostiş” (Her dizenin ilk harfi yukarıdan aşağıya doğru okununca ortaya bir söz çıkacak durumda düzenlenmiş manzume) olan TULIP tarafından özetlenen "Calvinizm'in Beş Maddesi" olarak tanındı. 2)ci bölümde daha ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğimiz bu akrostişin içerdiği öğeler, Tamamen Bozulmuşluk, Şartsız seçim, Sınırlı Kefaret, Karşı konulamaz Lütuf ve Kutsalların Dayanmasıdır. Dort Sinodu, İtirazcıları suçladı ve beş maddeyi ortodoks gerçek Reform Teolojisinin ayrılmaz bir parçası olarak yeniden onayladı.

            Bu sinoddan beri, Reform Teolojisini sadece bu beş maddenin ışığında görmek git gide popülerleşmiştir. Bu beş madde Reform Teolojisi için merkezi olduğu halde, bu doktrin sistemini hiçbir şekilde tamamen açıklamaz. Reform teolojisi, bu beş maddeden çok daha fazlasıdır.

            Reform Teolojisi sadece sistematik olmakla kalmaz aynı zamanda katolik/evrenseldir, tarihsel Hristiyanlığın parçaları olan diğer mezheplerle birçok ortak noktayı paylaşır. On altıncı yüzyıldaki Reformcular yeni bir din yaratmakla ilgilenmiyorlardı. Yeni bir şey yaratmakla değil, yenileştirmeyle ilgileniyorlardı. Devrimci değil, reformcuydular. Eski Antlaşma peygamberlerinin Tanrı'nın İsrail'le yaptığı özgün antlaşmayı reddetmeyip bunun yerine vahyedilmiş inançtan ayrılışları düzeltmeye çalıştıkları gibi, Reformcular da kiliseyi havarisel ve Kutsal Kitapsal köklerine dönmeye çağırdılar.

            Reformcular, kilise geleneğinin tanrısal vahyin kaynağı olduğunu reddettikleri halde, böylelikle Hristiyan geleneğinin hepsini küçümsemediler. John Calvin ve Martin Luther sık sık Kilise Ataları'ndan özellikle de Augustin'den alıntılar yaptılar. Kilisenin kendi tarihinden çok şey öğrendiğine inandılar ve bu gelenek içinde doğru olan şeyleri korumayı istediler. Örneğin, Reformcular, 325 yılındaki İznik Konseyi ve 451'deki Kalseduan (Kadıköy) Konseyleri'nde formüle edilen Üçlü Birlik ve Mesih'in kişiliği ve işi dahil, kilise tarihinin büyük ekümenik konseyleri tarafından ifade edilip formül haline konulan doktrinleri kabul etmişlerdir.

            İncil'in kendisinde gelenek konusunda bir çatışma görüyoruz. İsa, hahamların geleneği konusunda Ferisiler ve yazıcılarla sık sık tartışmalara girmişti. İsa, hahamsal gelenekleri bozulmamış olarak görmemişti. Tersine, bu insan geleneğini tanrısal yetki düzeyine yükselterek tanrısal yetkiden ödün verdikleri için Ferisiler'i azarlamıştı. İnsansal geleneği böylesine sert bir şekilde azarladığı için İncil'de oluşturulan geleneğin olumlu yönlerini gözden kaçırmaya yatkın oluyoruz. Buradaki gelenek sözcüğü nesile bırakmaktan söz etmektedir. Pavlus, içinde çalıştığı müjde geleneğinden sıcak bir şekilde söz eder. Bir sonraki nesle bir gelenek bırakmak her nesildeki Hristiyanlar'ın görevidir. İsrail'den Tanrı'nın vermiş olduğu gelenekleri çocuklarına aktarmaları istendiği gibi, kilisenin de her yeni nesle havarilerin geleneklerini aktarması gerekmektedir.

            Ancak bu süreçte, havarilerin geleneklerine özgün geleneklere aykırı ekler yapılması tehlikesi bulunmaktadır. Reformcular'ın reform işlerinin tamamen başarılmamış olduğunda ısrar etmelerinin nedeni buydu. Kilise semper reformanda'ya yani "her zaman reform yapmaya" çağrılmıştır. Her Hristiyan toplumu, kendi adet ve geleneklerinden oluşan alt kültürünü yaratır. Bu gelenekleri aşmak ya da terketmek sık sık çok zor olur. Yine de, havarilerin gelenekleriyle tutarlı olup olmadığını görmek için kendi geleneklerimiz konusunda özeleştiri yapmak her nesle düşen bir görevdir.

            Reformcular, kilise tarihini çok ciddiye alıyorlardı ve günümüzde bizler de aynı şeyi yapmalıyız. Çeşitli mezheplerden öğrencilerin gittiği Reform bir ilahiyat fakültesinde sistematik teoloji öğretmenliği yapıyordum. Öğrencilerin birçoğu Baptistti. Kutsal törenleri öğretirken, bebeklerin vaftizi konusunu kabul etmediklerini biliyordum. Kendilerine, bebek vaftizinin kilise tarihindeki Hristiyan topluluklarının çoğunda çoğunluk tarafından kabul edilen bir nokta olduğuna işaret ediyorum.

Kendilerine kendi görüşlerinin tarihsel olarak azınlığın benimsediği bir inanç olduğu halde bunun onların görüşlerini hiçbir şekilde sahte yapmadığını hatırlatırım. Baptist öğrencilerimden, çoğunluğun kabul ettiği görüşü incelemelerini isterim. Aynı şekilde Baptistlerin görüşüne katılmayan öğrencilerin Baptistlerin İnanlı vaftizini savunuşlarını dikkatle dinlemelerinde ısrar ederim.

            Bunu yapmamın birkaç nedeni vardır. Bu konu, her iki taraf da Tanrı'yı hoşnut etme arzusuyla dolu olan içten Hristiyanlar'ı birbirinden ayırır. Bu iki gruptan hiç olmazsa bir tanesinin hatalı olduğu bellidir. Bebeklerin vaftizi, ya Tanrı'nın isteğine uygundur, ya da değildir. Taraflardan biri hatalıdır, buna karşın her iki taraf da haklı olduğunu düşünür. Bu konudaki tarihsel tartışmaları inceleyerek düşüncelerimizi değiştirmeye ikna olunabiliriz. En azından çapraşık konuları daha derin bir şekilde anlarız. Bu da ciddi bir görüş farklılığında karşılıklı anlayış atmosferi yaratır.

 

REFORM TEOLOJİSİ MÜJDECİDİR

 

Müjdeci terimi Reform sırasında önem kazandı. O zamanlar protestanla eş anlamlıydı. Tarihçiler sık sık, Reform'un en önemli iki nedeninin, yetki ve aklanma olduğunu önermişlerdir. Sık sık, yetki konusuna Reform'un resmi nedeni ve aklanma konusuna ise Reform'un materyal nedeni adı verilir. Bunu söylerken, Reform'daki en önemli konunun aklanma olduğunu ve tartışmanın zemininin yetki olduğunu söylemek istiyoruz. “Sola Scriptura” ve “sola fide” olan ikiz slogan, Reform'un savaş naraları haline geldi. Bu iki konuyu daha sonra ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğiz. Şimdi sadece Müjdeci teriminin, farklı mezheplere ayrılmalarına karşın , bu iki temel konuda Roma Katolik Kilisesi'ne karşı olma konusunda görüş birliği içinde olan birçok gruba uyarlanan geniş bir terim olduğunu söylemekle yetiniyoruz.

            Reform Teolojisinin Müjdeci olduğunu söylediğimizde, Reform teolojisinin diğer Protestan gruplarla birlikte sola Scriptura ve sola fidenin tarihsel doktrinlerine adanmışlığını bildirmek istiyoruz. Müjdeci terimi on altıncı yüzyıldan beri önemli bir şekilde gelişmiştir öyle ki günümüzde onu tanımlamak artık zordur. Yirminci yüzyılda, hem Kutsal Kitap otoritesine ve hem de sadece imanla aklanmanın doğası ve önemine müjdeci olduklarını söyleyen kişiler toplumu tarafından meydan okunmuştur. Kendisine müjdeci adını veren birinin, sola Scripturaya ve de sola fideye adanmış olduğunu varsaymak artık güvenli bir şey değildir.

            Yeni çıkan bir kitapta Katolik bir yazar kendini “müjdeci bir Katolik" olarak tanımladı ve ortodoks Katolikliğe adanmışlığını yeniden bildirdi. Müjdeci etiketini kendine mal etmesinin nedeni, "müjde"ye inanmasıydı. Bu yazar müjdeci sözcüğünün kök anlamını anlamıştır.

            Reformcular'ın kendilerine müjdeci demelerinin nedeni, sadece imanla aklanmanın müjde için merkezi ve öz bir konu olduğuna inanmalarıydı. Müjde için Kutsal Kitap'taki sözcük Müjde olduğundan sola fidenin müjde olduğu konusundaki inançlarını dile getirmek için müjdeci terimini kullandılar. Tabii ki on altıncı yüzyıldaki Roma Katolik Kilisesi, Reformcular'la aynı görüşte değildi ve sola fide'nin müjdenin ciddi bir çarpıtması olduğunu söyleyerek tartıştı. Tarihsel tartışmanın ışığında, her iki tartışma tarafının izleyicilerinin günümüzde kendilerine Müjdeciler demelerine şaşmamalı. (Tabii ki, Roma Katolik Kilisesi içinde Protestanlar'ın anladığı anlamda müjdeci olan, Müjde konusunda Roma Katolik Kilisesi'nin görüşüne değil, Reformcu görüşe inanan kişiler bulunduğu kabul edilmelidir.) Her halikarda, Reform teolojisinin müjdeci olduğunu söylediğimde, terimi klasik ve tarihsel anlamıyla kullanıyorum. Reform Teolojisi, diğer Hristiyan topluluklarla ortak, müjdeci bir doktrinler topluluğunu paylaşır.

 

TANRI ANLAŞILAMAZ

 

            Reform teolojinin, sistematik, katolik (evrensel) ve müjdeci olduğunu gördük. Bütün bu bakımlardan doktrini açısından Tanrı-merkezli olmaya çalışır. Reform tanrıbilimciler imanlarını bildirdiklerinde ya da sistematik teoloji konusunda kurslar verdiklerinde teoloji öğretimine vahiy veya "Tam teoloji" yani, Tanrı'nın Kendisinin doğası ve karakteri doktriniyle başlarlar.

            Tam teoloji eğitimi, Tanrı'nın anlaşılmazlığıyla başlar. Bu terim, okura Tanrı'nın temelde bilinemez ve anlaşılmaz olduğuna inandığımızı önerebilir. Ancak gerçekte durum böyle değildir. Bizler Hristiyanlığın öncelikle vahyedilmiş bir din olduğuna inanıyoruz. Tanrı'nın kurtulabilmemiz ve Kendisiyle paydaşlığı yaşayabilmemiz için Kendisini bizlere yeterli biçimde bildirdiği düşüncesine bağlıyız.

            Tanrı'nın anlaşılamazlığı doktrini, her şeyin üzerindeki Tanrı'yla O'nun ölümlü yaratıkları arasındaki uzaklığa dikkatleri çeker. John Calvin tarafından öğretilen kabul edilmiş gerçeklerin en önemlilerinden biri, Reformcu tarafından Latince Finitum non capax infinitum sözüyle dile getirilmişti. Bu söz "Ölümlü olan ölümsüz olanı kavrayamaz (ya da içeremez)" anlamına gelir. Tanrı varlığında ölümsüz, sonsuz ve bizler ölümlü hem de zaman ve mekanla sınırlı olduğumuzdan O'nun hakkındaki bilgimiz hiçbir zaman kapsamlı değildir. Tanrı hakkında endişeli bir bilgimiz vardır ama bu anlaşılır bilgi değildir.

            Tanrı'yı kapsamlı bir şekilde tanımak için, O'nun ölümsüzlük niteliğini paylaşmamız gerekmektedir. Ölümsüzlük, kendisine haklı olarak "ifade olunamaz" adı verilen bir niteliktir, bunun anlamı Tanrı'nın bizleri tanrılar yapamayacağıdır. Tanrı bile ikinci bir tanrı "yaratamaz." İkinci tanrı gerçekten bir tanrı olamaz çünkü tanım olarak bir yaratık olur. Özgün Tanrı'ya bağımlı olur ve O'ndan çıkmış olur. Tanrı hakkındaki şeyleri şu anda anladığımızdan çok daha dolu bir şekilde anlayacağımız cennetteki yüceltilmiş konumumuzda bile, Tanrı hakkındaki her şeyi bilmeyeceğiz. Yüceltilmemiz tanrılaştırılmamız anlamına gelmez. Hala yaratıklar olmaya devam edeceğiz ve hala fani olacağız. “Finitum non capax infinitum” aksiyomu cennette bile hala geçerli olacaktır.

            Tanrı hakkında kapsamlı bir bilgiye sahip olmadığımız halde, şüpheciliğe ya da agnostikliğe indirgenmiş değiliz. Tanrı'yı anlıyoruz. İlk İnanlılar topluluğu sözde gnostisizm gibi çok tehlikeli bir sapkınlıkla karşı karşıyaydı. İsimlerini Grekçe'de bilgi anlamına gelen gnosis sözcüğünden alan gnostikler, mantıklı anlayışın normal yolları ya da duyular aracılığıyla Tanrı hakkında doğru bir bilgiye sahip olamayacağımıza inanıyorlardı. Bu bilginin tek kaynağı, sadece armağanlı "Gnostikoi" elitlerinin ya da "gizli şeylerden haberi olan"ların sahip olduğu mistik bir sezgiydi. Gnostikler, Havariler'in bilgisinden daha üstün düzeyde ya da türde bir bilgiye sahip olduklarını iddia ediyorlardı ve onların yetkilerini ele geçirmek istiyorlardı. Gnostik sorun daha sonra neo-Platonizm'in ortaya çıkışıyla şiddetlendi.

            Neo-Platonizm, Hristiyanlığa alternatif bir felsefe sağlamak için yapılan bilinçli bir çabaydı. Hristiyan inancı geleneksel Grek felsefesini fethettiğinden neo-Platonizm Grek felsefesine eski önemini vermek için yapılan bir çabaydı. Neo-Platonik filozofların en önemlisi olan Plotinus Tanrı'yı, "Tek Olan" olarak tanımlamıştı. Plotinus, Tanrı hakkında hiçbir olumlu şeyden emin olunamayacağı konusunda ısrar etmişti. Tanrı bilinemezdi. Tanrı hakkındaki belirli düşüncelerin etrafında dönebiliriz ama hiçbirine hiçbir zaman inemeyiz. Plotinus, Tanrı hakkında, bir şeyin ne olmadığını söyleyerek onu tanımlama olan "inkar/olumsuz yol" (via negationis) yöntemini popülerleştirdi.

            Hristiyan teolojisi, gnostisizm ve neo-Platonizm'in şüpheciliğini reddeder. Ancak teolojide olumsuzluk yolu bazen kullanılır. Örneğin, Tanrı'nın ölümsüzlüğü ve değişmezliğinden söz ederiz. Bunların her ikisi de olumsuz terimlerdir. Tanrı'nın ölümsüz olduğunu söylemek Tanrı'nın ölümlü olmadığını söylemektir. Tanrı'nın değişmez olduğunu söylemek de O'nun değişmediğini bildirmektir. Bu anlamda, Tanrı'yla yaratıklar arasındaki farklılıklara işaret ediyoruz. Tanrı'yla insan arasında sadece farklılıklar olsaydı, Tanrı hakkında hiçbir bilgimiz olamazdı.

            Günümüzde Tanrı hakkında "tamamıyla başka" olarak söz etmek moda olmuştur. Bu söz, Tanrı'nın üstünlüğünü, Tanrı'yla özdeşleşmeye ya da O'nu evrenin içinde tutmaya çalışan panteizm'in bütün formlarına karşı korumak için icat edilmişti. Harfi olarak ele alınırsa "tamamıyla başka" terimi Hristiyanlık için ölümcül olur. Tanrı'yla insanın benzer olduğu hiçbir yön yoksa, o zaman aramızda iletişim için hiçbir ortak temel yoktur. Birbirlerinden tamamıyla farklı olan varlıkların birbirleriyle konuşabilmelerinin bir yolu yoktur.

            Kutsal Kitap bizlere, bizlerin Tanrı'nın benzerliğinde yaratıldığımızı öğretir. Bunun anlamı bizleri küçük tanrılar olduğumuz değildir. Benzerlik, Tanrı'yla insan arasındaki farklılığı karartmaz. Ancak aradaki benzerliklerin her ne kadar sınırlı olursa olsun iletişimi mümkün kıldığı konusunda güvence verir.

            Kilise, Tanrı konusundaki bildirilerinde olumsuzluk yolunu kullandığı gibi, bu bildirisi neo-Platonizm'de olduğu gibi bu yöntemle sınırlı değildir. Bizler ayrıca "onay yolu" (via affirmatas) ve öncelik yolu"nu (via eminentia) kullanırız. Onay yolu Tanrı hakkında, "Tanrı, kutsal, egemen ve adildir" gibi olumlu bildirilerde bulunur. Öncelik yolu Tanrı'yı, yaratıksal kategorileri en yüksek ya da nihai düzeye çıkararak tanımlar.

            Örneğin, güç ve bilgi kategorilerini biliriz. Güç kullanırız ama gücümüz sınırlıdır. Tanrı'nın yarattıkları üzerindeki gücü sınırlı değil; mutlaktır. Bu yüzden Tanrı'nın gücünün her şeye yettiğini söyleriz. Aynı şekilde, bizim bilgimiz sınırlı olduğu halde, O'nun gücü sınırlı değildir. Tanrı'nın her şeyi bildiğini söyleriz.

            Tanrı hakkında kullandığımız dil, hem O'nunla bizim aramızdaki benzerlikleri ve hem de aramızdaki farklılıkları göz önüne alır. Tanrı'nın anlaşılmazlığı, Tanrı'nın bizim tarafımızdan bilinen ve bilinmeyen yönlerine saygı göstermeye çalışır.

            Martin Luther, "saklı Tanrı" (Deus absconditus) ve "bildirilmiş Tanrı" (Deus revelatus) arasında bir ayrım yapmıştır:

 

            İlahi Varlık bilgisi ya da daha kesin söylemek gerekirse İlahi Varlık konusu üzerinde konuşulduğunda bir ayrım gözlemlenmelidir. Tartışma ya gizli (abscondita) ya da vahyedilmiş (revelato) Tanrı konusunda olmalıdır. Tanrı'nın vahyedilmediği noktalarda Tanrı'ya iman, Tanrı hakkında bilgi ve Tanrı'yı anlayış mümkün değildir. Bizden yukarıda olan bizim işimiz değildir. Çünkü daha üstün, daha yüksek ve Tanrı hakkında vahyedilenlerin dışında kalan şeyleri araştırmayı isteyen bu tür düşünceler şeytansıdır. Bunlar aracılığıyla kendimizi yıkıma atmaktan başka hiçbir şey başaramayız, çünkü bunlar bize araştırılması mümkün olmayan bir objeyi, vahyedilmemiş Tanrı'yı bilmeyi teklif ediyorlar. Böyle yapmak yerine Tanrı'nın buyruklarını ve gizemlerini saklı tutmasına izin verilmelidir._

 

            John Calvin de, Tanrı hakkında bilebildiklerimizle bizim için bilinmeyen kalanlar arasında bir ayrım yapmıştı. "O'nun özü, gerçekten de anlaşılmazdır; bütün insansal düşüncelerin tamamıyla üzerindedir; ama işlerinin her birinde yüceliği öylesine parlak, açık ve resim gibi harflerle kazılmıştır ki, ne derece anlayışsız ve bilgisiz olurlarsa olsunlar hiçbiri mazeret olarak bilgisizliklerini gösteremez."_

            Daha önce, Calvin sahip olduğumuz Tanrı bilgisini övmüştü: "Kusursuz mutluluk, Tanrı bilgisinden oluştuğundan, Tanrı, kimse mutluluğu alma yollarından mahrum edilmesin diye kafalarımıza daha önce sözünü ettiğimiz o din tohumunu ekmekten ve kusursuzluklarını evrenin yapısının tamamında göstermekten ve Kendisini, O'nu görmeye çağrılmadan gözlerimizi bile açamayacağımız şekilde, her gün gözümüzün önüne koymaktan hoşnut olmuştur."_

            Calvin ve Luther, Tanrı'nın anlaşılamazlığı doktrini konusunda, hem Tanrı bilgisinin ve hem de O'nun gizliliği ve Kendini bildirmesinin yönlerini savunarak Kutsal Kitab’ın öğretisine sadık kalmaya çalıştılar. "Gizlilik Tanrımız RAB'be özgüdür. Ama bu yasanın bütün sözlerine uymamız için açığa çıkarılanlar sonsuza dek bize ve çocuklarımıza aittir" (Tesniye 29:29).

            Reform Teolojisinin insan-merkezli değil, Tanrı-merkezli olduğunu önceden görmüştük. Aynı zamanda Tanrı konusundaki anlayışımızın, O'nun benzerliğinde yaratılmış olan insanlığı anlayışımızı radikal bir şekilde etkilediğinin de bilincindeyiz. İnsan bilgisi ve Tanrı bilgisi birbirleriyle bağlantılıdır. İkisi birbirine bağlıdır. Bir anlamda, kendimizin bilincine vararak kendi ölümlülüğümüzün ve yaratık oluşumuzun bilincine varıyoruz. Bağımlı yaratıklar olduğumuzu farkediyoruz. Düşmüş doğamızda bu yol işaretinden uzak durmaya ya da onu görmezlikten gelmeye çalıştığımız halde bu şeyler bizleri Yaratan'a yöneltiyor. Diğer bir anlamda, Tanrı'nın kim olduğunu yeterli bir biçimde anlayana dek kendimizin kim olduğunu anlamıyoruz.

            John Calvin, klasik eseri Institutes of the Christian Religion'un baştan itibaren şöyle diyor:

 

            Gerçek ve sağlam bilgelik kabul edilebileceği kadarıyla bilgeliğimiz, neredeyse tamamen, Tanrı bilgisi ve kendimiz hakkımızdaki bilgimiz olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Ancak bu ikisi birçok bağlarla birbirleriyle bağlantılı olduklarından hangisinin önde gelip öbürünü oluşturduğunu belirlemek kolay değildir. Çünkü ilk olarak, kimse düşüncelerini, Kendisinde yaşayıp hareket ettiği, Tanrı'ya yöneltmeden kendisini inceleyemez; çünkü sahip olduğumuz donanımların kendimizden olamayacağı tamamıyla kesindir; varlığımızın ta kendisi sadece Tanrı'da var olmaktadır._

Daha sonra Calvin dikkatini madalyonun diğer yüzüne yöneltir:

 

            Diğer yandan insanın, önceden Tanrı'nın yüzü üzerinde derin düşünmeden ve bu derin düşünüşten sonra da kendi içine bakmadan kendisi hakkında gerçek bilgiye hiçbir zaman erişmediği kesindir. Yeryüzünün ötesine bakmadığımız sürece, kendi doğruluğumuz, bilgeliğimiz ve erdemimizden hoşnutsuzdur; kendimize en övücü sözlerle hitap ederiz ve yarı-tanrılardan biraz aşağı görünürüz. Ama düşüncelerimizi Tanrı'ya yükseltmeye başlar başlamaz ve O'nun ne tür bir Varlık olduğunu ve o doğruluğun, bilgeliğin, erdemin kusursuzluğun ne kadar mutlak olduğunu ve bütün bunları birer standart olarak düşünür düşünmez, değişeceğiz. Sahte doğruluk şovuyla eskiden bize zevk veren şeyler en büyük kötülükle kirlenecek; bizlere bilgelik adıyla zorla yıkılanlar aşırı akılsızlıklarıyla bizi iğrendirecek ve erdemli enerji görünüşünde sunulanlar en zavallı güçsüzlük olarak kınanacaktır. İçimizde en kusursuz görünen nitelikler tanrısal paklığın yerini tutmaktan işte bu kadar uzaktırlar._

 

 

 

TANRI KENDİ KENDİNE YETER

 

Reform teolojisi, Tanrı'nın kendi kendine yeterliliğini büyük ölçüde vurgulayan bir teolojidir. Bu özellik, Tanrı'nın Kendi varlığının temelinin sadece Kendisi olduğu düşüncesi olan Tanrı'nın kendiliğinden meydana gelmesiyle bağlantılıdır. Varlığını Kendisi dışında hiçbir şeyden almaz. O Kendi kendine vardır. Konuşma dilinde sık sık, Tanrı'dan Üstün Varlık ve kendimizden de insansal varlıklar olarak söz ederiz. Her iki tanımda da varlık sözü geçer. Tanrı'yla insan arasındaki temel farkın üstün ve insan sıfatlarında bulunduğu sonucuna varabiliriz. Bir anlamda bu doğrudur.

            Ama bu sıfatlar, Tanrı'nın varlığıyla insanın varlığı arasındaki farklılığa işaret ederler. Tanrı, sadece saf bir varlıktır. O, olduğu Kişi, Eski Antlaşma'nın Yahvesi'dir. Buna tezat olarak bizim varlığımız alınmış, bağımlı ve şarta bağlıdır. Bizler var olmak için Tanrı'nın varlığına bağımlıyızdır. Kısaca, bizler yaratıklarız. Yaratık, tanım olarak varlığını bir başkasına borçludur.

            Tanrı'nın kendiliğinden var oluşu hakkındaki en sevdiğim anekdotlardan biri, iki çocuk arasında geçen bir konuşmadır. Birinci çocuk, "Ağaçlar nereden gelir?" diye sorar.

            İkinci çocuk, "Ağaçları Tanrı yapar?" diye yanıtlar.

            "Biz nereden geldik?"

            "Bizleri Tanrı yaptı."

            Birinci çocuk, "Peki öyleyse Tanrı nereden geldi?" diye sorar.

            İkinci çocuk hemen, "Tanrı kendini yaptı" diye yanıt verir.

            İkinci çocuğun ilk iki yanıtı doğruydu. Teolojik bakımdan başını derde sokan üçüncü yanıtıydı. Tanrı Kendini yapmadı. Tanrı bile kendini yapamaz çünkü böyle bir şeyin olabilmesi için işi yapmak için kendisinin önceden orada olması gerekir. Kendiliğinden meydana gelmenin önemli yanı Tanrı'nın yapılmamış olmasıdır. Kendisinden önce bir neden yoktur. Tanrı kendiliğinden meydana geldiğinden, kendi kendine var olduğundan sonsuzdur. Tanrı'nın var olmadığı bir zaman hiç olmamıştı. O Kendi içinde var olmanın gücüne sahiptir. O sadece varlığa sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda Varlık'tır.

            Reform İnanç Bildirilerinden biri olan Westminster İnanç Bildirisi Tanrı hakkında şöyle der: "Tanrı, Kendi içinde bütün yaşama, yüceliğe, iyiliğe, kutluluğa kendisinde ve kendisinden sahiptir. Yaptığı yaratıkların hiçbirinden hiçbir şeye, ya da onlardan yücelik almaya ihtiyacı yoktur. O sadece Kendi yüceliğini onlarda, onlar aracılığıyla, onlara gösterir. O her varlığın kaynağıdır; her varlık Kendisinden, Kendisi aracılığıyla ve Kendisinedir; ve onlar üzerinde en egemen yönetime sahiptir, onlar aracılığıyla, onlar için ve onlar üzerine Kendi hoşnut olduğu şeyleri yapar."_

 

 

 

TANRI KUTSALDIR

 

 

Reform teolojisi, Eski Antlaşma'ya ve onun Hristiyan yaşamına uygunluğuna büyük önem verir. Eski Antlaşma'nın en büyük değerlerinden biri, Tanrı'nın karakterini zengin bir şekilde vahyetmesidir. Reform teolojisi Tanrı doktrinine çok önem verdiğinden Eski Antlaşma'ya çok ilgi göstermesi şaşırtıcı değildir. Kutsal Kitab’ın tümünün Tanrı'nın ilahi karakterini bize gösterdiği kesindir. Yine de Eski Antlaşma, Tanrı'nın görkemi ve kutsallığı hakkında canlı bir portre çizer.

            Tanrı'nın kutsallığı iki ayrı ama birbiriyle bağlantılı düşünceden söz eder. Kutsal terimi, ilk olarak Tanrı'nın "başkalığı"na, O'nun bizden farklı ve yüksek oluşuna dikkat çeker.

O'nun büyüklüğüne ve üstün yüceliğine dikkatleri çeker. Kutsallığın ikinci anlamı, Tanrı'nın paklığıyla ilgilidir. O'nun doğruluğunun kusursuzluğu O'nun kutsallığında gösterilir.

            Augustin, Thomas Aquinas, Martin Luther, John Calvin, John Owen ve Jonathan Edwards gibi büyük tanrıbilimcilerin eserlerinde Tanrı'nın ululuğu, heybeti işlenir ve bu konular onların eserlerinde büyük bir yer tutar. Bu, saygı ve tapınma dolu zihni durum Kutsal Kitab’ın sayfaları boyunca görülür. Calvin şöyle yazar:

 

Kutsal Kitab’ın birlik içinde bildirdiği gibi, kutsal insanlar Tanrı'nın varlığıyla karşı karşıya geldikleri her seferinde o korku ve hayretle çarpılmış ve dolmuşlardı. Daha önce sağlam ve güvenli bir şekilde duranların korkuyla titrediklerini, ölüm korkusunun onları sardığını, yutulmuş ve yok olmuş olduklarını gördüğümüzde bundan çıkarılacak sonuç, insanların kendilerini Tanrı'nın yüceliğiyle kıyaslayana dek önemsizlikleri konusunda hiçbir zaman gerektiği gibi ikna olmadıkları ve bu kendi üzerlerinde bir yer etmediğidir. Bu korku ve hayreti hem Hakimler kitabında ve hem de Peygamberler'in yazılarında görüyoruz (Hakimler 13:22; Yeşaya 6:5; Hezekiyel 1:28; 3:14; Eyüp 9:4; Tekvin 18:27; 1.Krallar 19:18); öyle ki, "Öleceğiz, çünkü Rab'bi gördük" sözü Tanrı halkı arasında yaygın bir söz haline gelmiştir._

 

            Tanrı doktrininin teolojisinin merkezi önemini bu kadar iyi yakalayan başka bir söz bilmiyorum. Calvin'in teolojisini ve kilisedeki işini güden tutkunun kiliseyi her tür putperestlikten kurtarmak olduğu söylenmiştir. Calvin, putperestliğin animist ya da totemleri olan dinlerde bulunan kaba ya da ilkel biçimlerle sınırlı olmadığını anlamıştı. Putperestliğin incelikle gizli ve sofistike olabileceğinin bilincindeydi. Putperestliğin özü, Tanrı'nın karakterinin çarpıtılmasıyla ilgilidir.

            Pavlus'un Romalılar'da bildirdiği gibi, putperestlik, Tanrı'nın yüceliğini bir yalanla değiştirmekten, yaratığı yükseltip Yaratıcı'yı lekelemekten oluşur. Pavlus: "Akıllı olduklarını iddia ederken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı'nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa terk etti. Onlar Tanrı'yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır. Amin" der (Romalılar 1:22-25).

            Calvin, insan yüreğinin bir put fabrikası (fabricum idolarum) olduğunu söyleyerek putperestlik eğiliminin günahlı insanlığın yüreğinde derinden kökleri olduğunu vurgulamıştı. Tanrı'nın gerçeğinin yalanla değişimi, Tanrı'nın karakteri hakkında teolojimize yavaş yavaş (ya da belki de aniden) giren her çarpıtmada gerçekleşen bir şeydir. Bu, kıskançlıkla korumamız gereken bir şeydir. Calvin şöyle yazar:

 

            Tanrı'nın işlerinin aynasında hem Kendisi ve hem de ölümsüz krallığı hakkında verdiği gösterimler ne kadar parlak olursa olsun, bizim akılsızlığımız o denli büyüktür ve bu parlak gösterimler karşısında o denli kafasızızdır ki, bunlardan hiçbir yarar edinemeyiz...ama bunda hepimiz aynıyız, tek diri ve gerçek Tanrı'nın yerine O'nun hakkındaki korkunç uydurmaları koyarız...hemen hemen herkesin kendi putu olmuştur. Bilgisizliğin karanlığına küstahlık ve zevk düşkünlüğü eklenmiştir, böylece Tanrılığın yerine bir put ya da aslı olmayan bir şey koymamış olan birini bulmak zordur. Geniş ve bol bir kaynaktan fışkıran su gibi, insan kafasından büyük tanrı kalabalıkları çıkmıştır. Herkes kendi görüşlerine uymak üzere kendine özel bir tanrı yaratmak üzere kendisine tam izin vermiştir._

 

            Hristiyanlar, Tanrı'nın öğüdünün tümünü bildirmeye, öğretmeye ve ona inanmaya çağrılmışlardır. Tanrı'nın karakterinin herhangi bir çarpıtılışı teolojimizin geri kalanını zehirler. Putperestliğin nihai biçimi, her şeyin ölçüsü olarak insanı gören hümanizmdir. İnsan, hümanizmin en çok ilgi gösterdiği, odakladığı merkez ve hakim motiftir. Etkisi o kadar kuvvetli ve yaygındır ki, Hristiyan teolojisine her noktadan nüfuz etmeye çalışır. Ancak Kutsal Kitap'taki Tanrı doktrinine çok dikkat edip ona sadakatle bağlı kalarak bu zehiri tatmaktan hatta yutmaktan korunabiliriz.

 

 

2

           

            Sadece Tanrı'nın Sözünü Temel Alarak

 

 

            "Kutsal Kitap ayetleri ya da açık mantık aracılığıyla ikna olmadıkça sözlerimi geri almayacağım. Vicdanım Tanrı Sözü tarafından esir alınmış durumda ve vicdana aykırı hareket etmek ne doğru ne de güvenli bir şeydir."Bu ölümsüz sözler Martin Luther tarafından Worms Kurultayı'nda söylenmişti. Ciddi sapkınlıkla suçlanarak hem kilise ve hem de devlet yetkilileri önünde ölüm cezası istemiyle yargılanıyordu. İmanla aklanma doktrinini yalanlaması istendiğinde doktrininin Kutsal Kitab’ı temel aldığında ısrar etti. Önde gelen Katolik tanrıbilimcilerle yaptığı daha önceki tartışmalarında hem Papa ve hem de kilise konseylerinin hata yapabileceklerinin mümkün olduğu kendisine itiraf ettirilmişti.

            Tarihçiler, Protestan Reformu'nu sık sık materyal ve resmi nedenini tanımlayarak açıklamışlardır. Materyal nedeni, sadece imanla aklanma (sola fide) doktrini konusundaki tartışmaydı;

Cetvel 2.1

 

                                                           İkinci Temel Taş

                                                          

                                                           1 Tanrı'yı merkez alan

                                                           2 Sadece Tanrı Sözü'nü merkez alan

                                                           3 Sadece imana adanmış olan

                                                           4 İsa Mesih'e adanmış

                                                           5 Üç antlaşma tarafından yapılanmış