http://www.hristiyan.net

 

Kitaplar Ana Sayfa

  

Kitap 2. bölüm Kitap 3.bölüm

 

 

Bilinmeyen Lütuf - 1

GRACE UNKNOWN: THE HEART OF REFORM THEOLOGY

R. C. Sproul

 

 

Reform Teolojisi'ni kucaklayan

Reform Teolojisi'ni seven

ve Reform Teolojisi'ni kucaklayan

bir kilise hizmetlisi olan Jim Seneff'e

İçindekiler

Giriş: Reform teolojisi bir teolojidir.

Bölüm 1: Reform Teolojisinin temelleri

1.      Tanrı’ya odaklanmış

2.      Sadece Tanrı sözünü temel alarak

3.      Yalnız imana adanmışlık

4.      Peygamber, kahin, ve krala adanmışlık

5.      Diğer adı antlaşma teolojisi

Bölüm 2: Reform teolojisinin beş maddesi

6.      İnsanın radikal yozluğu

7.      Tanrı’nın kadir seçimi

8.      Mesih’in amaçlı kefareti

9.      Ruhun etkili çağrısı

10.    Tanrı’nın kutsal koruması

Sonsöz

 

Resimler

 

Şekiller

 

            0.1       Tanrı-Merkezli Teoloji Görüşü      s.*

            0.2       İnsan-Merkezli Teoloji Görüşü             s.*

            7.1       Kurtuluşun Altın Zinciri                        s.*

 

 

Cetveller

           

            1.1       İlk Temel Taş                                                  s.*

            2.1       İkinci Temel Taş                                              s.*

            2.2       Kanon

            3.1       Üçüncü Temel Taş

            3.2       Aklanma

            4.1       Dördüncü Temel Taş   

            4.2       Mesiholojik Konseyler

            5.1       Beşinci Temel Taş       

            5.2       Antik Antlaşmaların Yapısı

            5.3       Üç Antlaşma

            6.1       TULİP'in İlk Taç Yaprağı

            6.2       Avgustin'in İnsansal Yetenek Konusundaki Görüşleri

            7.1       TULİP'in İkinci Taç Yaprağı

            7.2       Seçilmişlerin ve Tövbesizlerin Önceden Belirlenmişlikleri

            8.1       TULİP'in Üçüncü Taç Yaprağı

            8.2       Tanrı'nın İsteği

            9.1       TULİP'in Dördüncü Taç Yaprağı

            10.1     TULİP'in Beşinci Taç Yaprağı

 

           

Giriş

 

Reform Teoloji Bir Teolojidir

 

            Reform teoloji nedir? Bu kitabın amacı, bu soruya basit bir yanıt vermektir. Bilinmeyen Lütuf, sistematik teoloji üzerine yazılmış bir ders kitabı ya da Reform doktrinin her bir maddesinin geniş bir yorumu değildir. Bunun yerine, bir özet, Reform teolojinin özüne açık bir giriştir.

            On dokuzuncu yüzyılda, dünya dinlerinin kıyaslamalı analizleriyle meşgul olan tanrıbilimciler ve tarihçiler, dinin kendisinin özünü damıtmaya ve Hristiyanlığı en küçük ortak paydasına indirgemeye çalıştılar. Varlık ya da öz anlamına gelen Wesen terimi, Adolf Harnack'ın What Is Christianity? (Hristiyanlık Nedir?) adlı kitabı dahil Alman teolojik etütlerinin artmasıyla ortaya çıktı. Harnack, Hristiyanlığı, Tanrı'nın evrensel babalığı ve insanın evrensel kardeşliği olmak üzere iki temel bildiriye indirgedi ki, bu iki düşünce de Kutsal Kitap'ta Harnack'ın ifade ettiği şekilde benimsenmez._

 

BİR DİN DEĞİL, BİR TEOLOJİ

 

            Dini özüne indirgemeye çalışan bu hareketin ince ama dramatik bir etkisi oldu. Din etüdünün yerini eğitim dünyasında teoloji etüdü aldı. Değişim öylesine kurnazcaydı ki, halkın geneli için, din ve teoloji aynı şeydi, bu yüzden halk dramatik bir etki hissetmedi. Eğitim dünyasında bile geçiş fazla bir itiraz görmeden yaygın bir şekilde kabul edildi.

            Birkaç yıl önce, A.B.D.'nin orta bölgelerindeki zengin bir Hristiyan ve Reform geleneği olan ünlü bir üniversitenin bir fakültesinde konuşmaya davet edilmiştim. Okulun rektörü yoktu ve fakülte üniversitenin kimliğini belirlemek için özeleştiri yapıyordu. Benden, "Sadece Hristiyan olan eğitimin diğerlerinden farklı yanı nedir?" sorusuna yanıt vermemi istiyorlardı.

            Konuşmamdan önce bölüm başkanı bana kampüsü gezdirdi. Fakültenin ofis binasına girdiğimizde, kapısında "Din Bölümü" yazılı olan bir ofis gördüm.

            O akşam, fakültede konuşurken, "Fakültenizi gezerken üzerinde 'Din Bölümü' yazılı bir ofis kapısı dikkatimi çekti. İki tane sorum var. Birincisi, 'Bu bölüme her zaman Din Bölümü deniyor muydu?'" dedim.

            Sorum sessizlik ve boş gözlerle karşılandı. Önce sorumu kimsenin yanıtlayamadığını düşündüm. Sonunda fakültenin yaşlıca idarecilerinden biri elini kaldırıp, "Hayır, eskiden adı 'Teoloji Bölümü'ydü. Otuz yıl kadar önce adını değiştirdik" dedi.

            "Neden değiştirdiniz?" diye sordum.

            Odadaki kimsenin hiçbir fikri yoktu, ayrıca da aldırmaz gözüküyorlardı. "Önemli değil" diye düşündükleri belliydi.

            Fakülteye teoloji öğrenimiyle din öğrenimi arasında büyük bir farklılık olmadığını hatırlattım. Tarihsel olarak din öğrenimi, antropoloji, sosyoloji ya da hatta psikoloji başlıkları altına konuyordu. Dinin eğitsel araştırması, bir bilimsel-deneysel yönteme oturtulmaya çalışılmıştı. Bunun nedeni çok basitti. İnsansal etkinlik doğal dünyanın bir parçasıdır. Görünen, deneysel olarak analiz edilebilen bir etkinliktir. Psikoloji, biyoloji kadar somut olmayabilir ama inançlara, dürtülere, düşüncelere ve bu tür şeylere karşılık olarak ortaya çıkan insan davranışı bilimsel yönteme uygun bir şekilde etüt edilebilir.

            Bunu daha basit bir şekilde dile getirirsek, din öğrenimi, ister antropoloji, ister sosyoloji, ister psikoloji başlığı altında olsun belirli türde bir insansal davranışı öğrenmektir. Diğer yandan teoloji öğrenimi, Tanrı konusunda öğrenimdir. Din, insan-merkezlidir; teoloji Tanrı-merkezlidir. Din ve teoloji arasındaki fark, nihai olarak Tanrı ile insan arasındaki farktır ki bunu hiç de küçük bir fark sayamayız.

            Yine, bu bir konu farkıdır. Teoloji’nin esas konusu, Tanrı'dır; dinin konusu insandır.

            Bu basitleştirmeye hemen büyük bir itiraz edilir: Teoloji öğrenimi, insanların Tanrı hakkında söylediklerini içermez mi?

           

 

KUTSAL KİTAP'IN ETÜDÜ

           

            Bu soruya bir tek sözcükle yanıt veririz: "Kısmen." Teolojiyi birkaç şekilde etüt ederiz. Birincisi, Kutsal Kitab’ı etüt ederiz. Tarihsel olarak Kutsal Kitap, kilise tarafından tanrısal vahyin kural oluşturan temeli olarak kabul edilmişti. Nihai yazarının Tanrı'nın Kendisi olduğu kabul edildi. Bu yüzden Kutsal Kitap'a, verbum Dei (Tanrı Sözü) ya da vox Dei (Tanrı'nın sesi) adları verilmişti. Tanrı'nın Kendini bildiriminin ürünü olarak kabul edilirdi. İçindeki bilgi, insanın deneysel araştırmasının ya da insansal varsayımların sonucu olarak değil, doğaüstü vahiy sonucu gelir. Adına vahiy denir çünkü Tanrı'nın düşüncesinden bize gelir.

            Tarihsel olarak Hristiyanlık, insan anlayışı ya da marifetiyle keşfedilen aracılığıyla vahyedilmiş gerçek olduğunu iddia etti ve böyle kabul edildi.

            Pavlus, Romalılar'a mektubuna şu sözlerle başlar: "İsa Mesih'in kulu, Tanrı'nın müjdesini yaymak için seçilip elçi olmaya çağrılan ben Pavlus'tan selam!" (Romalılar 1:1). "Tanrı'nın müjdesi" sözü ne anlama gelir? "Nın" eki, O'na ait olduğunu mu, yoksa O'nun hakkında olduğunu mu belirtir? Pavlus, müjdenin Tanrı hakkında bir şey olduğunu mu, yoksa Tanrı'dan bir şey olduğunu mu söylemekte? Tarihsel Hristiyanlık, bu soruyu sahte ikilem ya o ya da diğeri aldatmacasında bir alıştırma olarak görür. Klasik Hristiyanlık, müjdenin hem Tanrı hakkında ve hem de Tanrı'dan bir mesaj olduğunu söyler.

            Kilise aynı zamanda, Kutsal Kitab’ın Tanrı'nın parmağıyla yazılmadığını her zaman kabul etmiştir. Tanrı bir kitap yazıp onu Cennetsel Yayınevi'nde yayınlayıp sonra da dünyaya paraşütle atmamıştır. Kilise, Kutsal Kitab’ın insan yazarlar tarafından oluşturulup yazıldığını her zaman kabul etmiştir.

            Günümüzdeki hararetle tartışılan konu: Bu insan yazarlar, kendilerine yardım edilmeden kendi düşünce ve anlayışlarını mı yazıyorlardı yoksa vahyin araçları olarak özel bir şekilde donatılmış olarak Tanrı'nın esini ve yönetimi altında mı yazıyorlardı? Kutsal Kitab’ın sadece insan düşüncesi ve anlayışı olduğunu söylersek Kutsal Kitap teolojisinden, Kutsal Kitab’ın Tanrı hakkında insansal öğretişler içerdiğini söyleyerek bahsedebiliriz ama artık Kutsal Kitapsal vahiyden söz edemeyiz. Eğer Tanrı, Kutsal Kitab’ın nihai yazarıysa, hem Kutsal Kitapsal vahiyden hem de Kutsal Kitap teolojisinden söz edebiliriz. Eğer nihai yazar insansa, Kutsal Kitap teolojisi ya da teolojilerinden bahsetmekle sınırlanırız. Durum buysa, Kutsal Kitap teolojisini, Tanrı hakkındaki insansal etütlerin bir yönü olarak dinin bir alt bölümü şeklinde görebiliriz.

 

TARİHİN ETÜDÜ

 

Teolojiyi etüt etmemizin ikinci bir yolu, tarihsel etüttür. Tarihsel teolojiler, vahyin esinlendirilmiş araçları olmayan insanların Tanrı hakkında öğrettiklerini içerir. Tarihsel konseyleri, İnanç Bildirileri'ni ve Augustin, Thomas Aquinas, Martin Luther, John Calvin, Karl Barth ve diğerleri gibi tanrıbilimcilerin yazılarını inceleriz. Her birinin Kutsal Kitap teolojisini nasıl anladığını öğrenmek için çeşitli teolojik gelenekleri etüt ederiz. Bu dinsel düşüncenin bir etüdü olduğundan ötürü buna din etüdü de denilir.

            Sadece dinsel düşüncenin tarihçesini anlamak için tarihsel teolojiyi etüt etmeye motive edilebiliriz. Bu senaryoda konu insan düşüncesidir. Ya da, tarihsel teolojiyi başka insanların Tanrı hakkında neler öğrendiğini öğrenmek için etüt edebiliriz. Bu senaryoda, konu Tanrı ve Tanrı hakkındaki şeylerdir.

            Tabii ki, tarihsel teolojiyi etüt etmeye bu ikisinin bileşimi ya da başka nedenlerden ötürü motive edilebiliriz. İkisinin aynı şey olmadığının bilincinde olduğumuz sürece, önemli olan öncelikle ya teolojik ya da dinsel bir ilgimiz olmasıdır.

 

DOĞANIN ETÜDÜ

 

            Teoloji etüdü yapmanın üçüncü bir yolu, Tanrı'nın karakteri hakkında verdiği ipuçlarını bulmak için doğayı etüt etmektir. Buna doğal teoloji diyoruz. Doğal teoloji, Tanrı hakkında doğadan edinilen bilgilerden söz eder. İnsanlar doğal teolojiye iki değişik noktadan yaklaşırlar. İlk olarak, doğal teolojiyi sadece insansal varsayımlardan çıkarılan--doğa üzerinde bir yerden yardım almayarak sadece mantıkla düşünülen--bir teoloji olarak görenler vardır. İkinci olarak, doğal teolojinin tarihsel yönüyle uygun olarak doğal vahyin bir ürünü ve onu temel alan bir ürün olarak görenler vardır. Vahiy, Tanrı'nın yaptığı bir şeydir. Bu, Tanrı'nın Kendini bildirme etkinliğidir.

            Doğal teoloji bizim edindiğimiz bir şeydir. Ya doğayı kendi başına nötr bir objeymiş gibi gören insansal varsayımların ya da insanların Yaratıcı'nın yarattıklarının içinden ve onlar aracılığıyla verdiği bilgiyi algılayışının sonucudur. İkinci yaklaşım, doğayı sessiz ve nötr bir obje olarak değil, yaratılmış düzen aracılığıyla bilginin yayınlandığı bir tanrısal vahiy tiyatrosu olarak görür.

            On altıncı yüzyıldan yirminci yüzyılın başına dek, bildiğim hiçbir Reform tanrıbilimcisi doğal teolojinin doğal vahiyden alındığı düşüncesinin geçerliliğini inkar etmemiştir. Günümüzde, hiçbir yerden yardım almadan sadece insansal varsayımları temel alan teolojiye karşı olan kuvvetli antipati, kendisiyle birlikte doğal teolojinin tümüne karşı yaygın ve toptan bir reddediliş getirmiştir.

            Kısmen Aydınlanma rasyonalizmine karşı bir tepki olan bu ayrılış, tarihsel Reform teolojisi ve Kutsal Kitap teolojisinden bir ayrılıştır.

            Hem Roma Katolik Kilisesi ve hem de Reform teolojisi, doğal teolojinin doğal vahiyden alındığını kabul eder. Bu önemli görüş birliğinin nedeni, her iki tarafın da özel vahiy olarak gördüğü Kutsal Kitab’ın, Tanrı'nın Kendisini Kutsal Kitap'ta vahyetmesinin yanı sıra, doğada tanrısal vahyin bulunduğu bir alan oluşudur.

            Klasik teoloji, özel vahiy ve genel vahiy arasında kesin bir ayrım yapmıştır. Bu iki tür vahiy, her birinin içerik alanı ve dinleyicilerinden ötürü birbirlerinden özel ve genel terimleriyle ayrılmışlardır.

            Özel vahyin özel olmasının nedeni, Tanrı hakkında doğada bulunamayan belirli bilgiler sağlamasıdır. Doğa bizlere Tanrı'nın kurtuluş planını bildirmez, bunu yapan Kutsal Kitap'tır. Tanrı'nın karakteri ve etkinliklerinin hakkında Kutsal Kitap'tan edindiğimiz kesin bilgiler doğadan edinebileceğimizden çok daha fazladır. Ayrıca Kutsal Kitap'a özel vahiy adı da verilir, çünkü içinde bulunan bilgiler, Kutsal Kitab’ı hiçbir zaman okumamış ya da Kutsal Kitab’ın içindekiler kendilerine hiçbir zaman bildirilmemiş kişiler tarafından bilinmezler.

            Genel vahyin genel olmasının nedeni, Tanrı hakkında genel gerçekler vahyetmesi ve seyircisinin evrensel oluşudur. Herkes doğa aracılığıyla Tanrı'nın vahyinin bir derecesini görmüştür.

            Genel ya da doğal vahiyle ilgili en iyi bildiri, Pavlus'un Romalılar'daki sözleridir:

 

            Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Tanrı'ya dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Tanrı hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur. Tanrı'yı bildikleri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü...

                                                                                                                      Romalılar 1:18-21

 

 

            Tanrı insanların doğal vahyi engellemelerinden ötürü insanlara gazabını yöneltir. Tanrı, Kendisi hakkında bilinebilecekleri "gösterdiğinden" ötürü tanınabilir. Bu gösterim ya da vahiy "belli" ya da açıktır. Doğanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görülmez nitelikleri, görülmez oldukları halde "açıkça görülmektedir" yani bunlar Tanrı'nın yaptığı şeylerde ve onlar aracılığıyla görülmektedirler. Bu, evrensel olarak Tanrı'nın kendisini doğada ve doğa aracılığıyla bildirişi ve bir genel ya da doğal vahiy oluşu olarak anlaşılır.

            Bu görünen vahiy bize "işler" mi ve Tanrı konusunda herhangi bir bilgi edinmemizi sağlar mı? Pavlus bizleri bu konuda şüphede bırakmaz. Pavlus bu tanrısal vahyin "görüldüğünü" ve "anlaşıldığını" söyler. Bir şeyi görmek ve anlamak, onun hakkında belirli bir tür bilgiye sahip olmaktır.   

            Pavlus, "Tanrı'yı bildiklerini" söyler, bunu söylemekle doğal vahyin doğal bir teoloji ya da Tanrı konusunda doğal bir bilgi oluşturduğunu açıkça bildirmiş olur. Tanrı'nın gazabı, insanların Tanrı'nın doğal vahyini kabul etmediklerinden ötürü değil, bu bilgiyi kabul ettikten sonra davranmaları gerektiği şekilde davranmadıklarından ötürü gelir. Tanrı'yı onurlandırmayı veya O'na karşı minnettar olmayı reddederler. Tanrı'nın gerçeğini bastırırlar ve Pavlus'un daha sonra söylediği gibi, "Tanrı'yı tanımakta yarar görmezler" (Romalılar 1:28).

            İnsanlar Tanrı hakkında sahip oldukları doğal bilgiyi reddederler. Ancak bu reddediş, ne vahyi ne de bilginin kendisini yok eder. İnsanlığın günahı, sahip oldukları bilgiyi kabul etmeyi reddetmeleridir. Tanrı'nın vahyettiği ve kendilerinin açıkça gördükleri gerçeğe aykırı hareket ederler.

            Özel vahyi kabul eden İnanlı, şimdi genel vahye doğru bir şekilde karşılık verecek durumdadır. Bu bakımdan Hristiyan'ın hem özel ve hem de doğal vahyin en çalışkan öğrencisi olması gerekmektedir. Teolojimiz hem Kutsal Kitap ve hem de doğa hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Her ikisi de aynı vahyeden kaynaktan, Tanrı'nın Kendisinden gelir. İki vahiy çatışma içinde değildir; Tanrı'nın Kendini bildirmelerinin uyumunu yansıtırlar.

            Teoloji öğrenmemizin son bir yolu da, varsayımsal felsefi teoloji aracılığıyladır. Bu yaklaşım ya doğal vahye daha önceki bir adanmışlıkla ya da doğal vahye karşı koymak için bilinçli bir çaba gösterimiyle güdülür. Bunların birincisi Hristiyan için uygun bir nedendir; ikincisi ise insan özerkliği bahanesini temel alarak Tanrı'ya karşı ihanettir.

            Bütün bu çeşitli yaklaşımlarda sadece bir din analizinden öte bir teoloji etüdü olabilir. Tanrı'yı anlama arayışına girdiğimizde, bu teolojidir. Arayışımız insanların teolojiye tepkilerini anlamakla sınırlı olduğunda, bu dindir.

 

BİLİMLERİN KRALİÇESİ

           

            Teoloji etüdü, insanlığın bir etüdünü içerir ama bu teolojik bir bakış açısından yapılır. Bilim dalımızı şekil 0.1.'deki gibi düzenleyebiliriz. Teoloji disiplininin birçok alt bölümü vardır, bunlardan biri de antropolojidir. Modern yaklaşım daha çok, burada teolojinin antropolojinin bir altkümesi olduğu şekil 0.2'ye benzer.

 

Şekil 0.1.

Teoloji Konusunda Tanrı Merkezli Görüş

 

Teoloji

Kurtuluş Bilimi  Mesiholoji        Antropoloji

 

 Bu iki örnek, insan konusunda Tanrı-merkezli görüş ile din ve Tanrı konusunda antropo-merkezli farkı göstermektedir.

            Klasik müfredatta, teoloji bilimlerin kraliçesi ve bütün diğer disiplinler de onun nedimeleridir. Modern müfredatta insan kraldır ve eski kraliçe önemsiz bir konuma indirgenmiştir.

            David F. Wells, büyük eseri No Place for Truth'da (= Gerçeğe Yer Yok) şöyle yazmıştır:

 

            Teolojinin Kilise'nin hayatından yok oluşunu ve bu yok oluşun Kilise'nin bazı liderleri tarafından düzenlenişini günümüzde görmemek zordur ama tuhaf olan bunu kanıtlamanın kolay olmayışıdır.

 

Şekil 0.2.

Teoloji Konusunda

İnsan Merkezli Görüş

 

Antropoloji

                        Sosyoloji                     Kültür  Din

                                                                                  Teoloji

Örneğin, çok yaygın bir şey olan, iman odağının Tanrı olmaktan çıkıp kişinin kendisi olmaya geçtiği boş tapınmada, bu geçişi izleyen psikolojikleştirilmiş vaazlerde, kesin ve somut inançların yok olmasında, onun tiz pragmacılığında (doğruluğu ve gerçekliği tek yanlı olarak yalnızca hareketlerin sonuçları ve başarıları ile değerlendiren öğreti), kültür hakkında kesin ve açık bir şekilde düşünememesinde, mantıksızdan zevk alışında bunu görmemek zordur. Wells, Ian T. Ramsey'den aktarma yaparak, şu anki durumumuzdan teolojisi olmayan bir kilise ve Tanrısı olmayan bir teoloji olarak söz eder._

            Teolojisi olmayan bir kilise ya da Tanrısı olmayan bir teolojinin, Hristiyan inancı için bir seçenek olmadığı kesindir. Kişi, Tanrısız bir dine ya da teolojiye sahip olabilir ama kimse bunlar olmadan Hristiyanlığa sahip olamaz.

 

            SİNA'DA TEOLOJİ VE DİN

 

            Teolojiyle din arasındaki farka daha çok örnek vermek için, İsrail'in tarihinden ünlü bir olayı kısaca inceleyelim. Çıkış 24'de şöyle okuyoruz: "Musa dağa çıkınca, bulut dağı kapladı. RAB'bin görkemi Sina Dağı'nın üzerine indi. Bulut dağı altı gün örttü. Yedinci gün RAB bulutun içinden Musa'ya seslendi. RAB'bin görkemi İsrailliler'e dağın doruğunda yakıcı bir ateş gibi görünüyordu. Musa bulutun içinden dağa çıktı. Kırk gün kırk gece dağda kaldı" (Çıkış 24:15-18).

            Bu olayda Musa, daha önce duman, gökgürültüsü ve şimşekler arasında ziyaret ettiği dağa çıkıyor. Tanrı'yla bir görüşmeye çağrılmıştı. Tanrı'nın görkemi halka yakıcı bir ateş olarak gösterilmişti. Ama Tanrı'nın Kendisi, bulutlarla saklanarak onlardan gizlenmişti.

            Musa bulut örtüsünün içine girdi. Misyonu, tamamen teoloji misyonuydu. Tanrı'nın Kendisinin peşindeydi. Bu gösterimin ışığı altında arkada bırakılan kişilerin ateist olmadıklarını varsaymalıyız. Tanrı'nın gerçekliği ve kurtarıcı işinin bilincinde olarak bu kişiler ne sekülerist ne de liberallerdi. Bunlar kendi zamanlarının müjdecileri, özel vahyi alanlar ve kurtarıcı çıkış olayına katılmış olan kişilerdi.

            Ancak daha sonra bu anlatımda, bu kişilerin davranışlarında şaşırtıcı bir değişim okuyoruz: "Halk Musa'nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun'un çevresine toplandı. Ona, 'Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap' dediler, 'Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Musa'ya ne oldu bilmiyoruz!'" (Çıkış 32:1).  

            Bunun ardından benzeri görülmemiş bir dinden dönüş gerçekleşti: Altından bir buzağı yapıldı ve ona tapınıldı. Bu dinsel bir etkinlik, bir yaratığa tapınılışı odaklayan dinsel bir etkinlikti. Türünün en güzeli olan paha biçilmez buzağılarını yaptıklarında, "Ey İsrailliler, sizi Mısır'dan çıkaran ilahınız budur!" dediler (Çıkış 32:4).

            Bunun teolojik bir bildiri olduğuna dikkat edin. Altın buzağının Tanrı olduğunu ve buzağının kendilerini esaretten kurtardığını iddia ettiler. Bu teolojinin sahte olduğu aşikardı. Bu ayrıca sahte dinin sahte teolojiden çıktığının da bir kanıtıydı. Buzağıları, Tanrı'nın gerçeğini bir yalanla değiştiren ve Tanrı'nın yüceliğini bir sanat eserine değişen bir puttu.

            Burada birçok yanlış vardır. İlk olarak, boğa Mısır'ın put tanrılarının kutsal imajıydı. İsrail, kendi boğa-putlarını yaparak etrafındaki dünyanın dinine ayak uydurdu. Yeni dinleri şimdi çevrelerine uygundu. Yönetebilecekleri bir tanrıları olmuştu. Onu yapmışlardı ve onu atabilirlerdi ya da yok edebilirlerdi. İnek hiçbir buyruk vermemişti ve hiçbir itaat talep etmiyordu. Korkulacak bir gazabı ya da adaleti ya da kutsallığı yoktu. Sağır, dilsiz ve acizdi. Ama en azından eğlencelerini bozmazdı ve onları yargıya çağırmazdı. Bu, insanlar tarafından tasarlanmış, insanlar tarafından uygulanan ve nihai olarak insanlar için hiçbir faydası olmayan bir dindi. Onlarınki Tanrısız bir teoloji ve bir dindi. Dinsel uygulamanın öğelerine sahipti ama tapınılan Tanrı değildi. Gerçek Tanrı'nın gerçek karakteri halkın boş teolojisi tarafından soyulmuştu.

            İroninin dahası, Musa'nın dağlardan dönmeyi geciktirme nedeninde görülüyor--24'cü bölümden 32'ci bölümdeki bu ana dek Musa Tanrı'dan ayrıntılı talimatlar almaktaydı. Tanrı, buluşma çadırı, Harun'un soyunun devam ettireceği kahinlik sistemi, tapınma düzeni ve Sept gününün kutsallığı hakkında ayrıntılı buyruklar veriyordu.

            Musa sağlam teoloji öğrenirken başkahin atanan ilk insan olan Harun, altından bir buzağıya bir sunak inşa ediyordu. Tanrı Musa'ya, gerçeğin teolojisini temel alan doğru din hakkında öğretide bulunuyordu.

            David F. Wells şuna dikkat çeker: "Geçmişte, teolojinin uygulanışı, (1) bir itiraf öğesi, (2) bu itiraf üzerinde düşünüş ve (3) ilk iki öğeyi temel alan bir dizi erdemin geliştirilmesi olmak üzere hem Kilise'nin ve hem de bilimsel çevrelerin üç yönünü kapsıyordu._

            Reform teolojisinden söz ettiğimizde, onu bu tarihsel bakış açısına göre inceleyeceğiz. Etüdümüze Reform teolojisinin öncelikle ve en önemli olarak bir teoloji olduğunun üzerine basarak başlıyoruz. Bir teoloji olarak, itirafsal, düşünsel ve davranışsal yönleri vardır.

            Bu kitabın geri kalan kısmı, bu teolojiye neden Reform adı verildiğini inceleyecek ama bunu yapmadan önce bir kez daha bunun sadece teolojisiz bir din değil, bir teoloji olduğunu tekrar etmemiz gerekiyor. Reform teolojisinin Tanrı'nın karakteri öncelikle ve en önemli olarak anlayışla güdülmektedir.

BÖLÜM 1

Reform Teolojisinin Temelleri

 

 

1

 

Tanrı'ya Odaklanmış

 

            Reform teolojisi sistematiktir. Sistematik teoloji bilimi, doktrini tutarlı ve birleşik bir şekilde anlamaya çalıştığından kendisine bu ad verilmiştir. Sistematik teolojinin hedefi, belirli bir felsefeden çıkarılan bir sistemi Kutsal Kitap'a zorla kabul ettirmek değildir. Hedefi, Kutsal Kitab’ın kendisinin öğretilerinin birbirleriyle ne kadar bağlantılı olduğunu anlamaktır. Tarihsel olarak sistematik teoloji, Kutsal Kitab’ın Tanrı Sözü olduğunu ve böyle olduğundan ötürü içinsel çelişki ve karmaşayla dolu olmadığını varsaydı. Birçok konu büyük bir zaman dönemi içinde birçok değişik yazar tarafından ele alındığı halde, çıkan mesajın Tanrı'dan olduğu ve bundan ötürü de uyumlu ve tutarlı olduğu düşünüldü. Bu durumda tutarlılık, "küçük kafaların gulyabanisi" olarak düşünülmedi. Tanrı'nın kafası hiçbir şekilde küçük değildir.

            Modern kilisede geçmişin varsayımları her zaman tutulmadı. Birçokları, Kutsal Kitab’ın Tanrı tarafından esinlendirilmiş olduğunu ve bununla birlikte birlik içinde bir vahye adanmışlığı reddettiler.

 

Cetvel 1.1

 

Birinci Temel Taş

 

                                   1 Tanrı'yı Merkez Alan

                                   2 Sadece Tanrı Sözü'nü merkez alan

                                   3 Sadece imana adanmış olan

                                   4 İsa Mesih'e adanmış olan

                                   5 Üç antlaşma tarafından yapılanan

 

Kişi, Kutsal Kitap'a sadece insansal bir döküman olduğu görüşüyle yaklaştığında çeşitli yazarlarının öğretilerini birbirleriyle bağdaştırma ihtiyacında değildir. Bu bakış açısından sistematik teoloji, genelde Kutsal Kitab’ı, Kutsal Kitap'a dışarıdan getirilen bir sistemin ışığında ve yönetimi altında açıklamaya çalışmadır. Diğerleri sistemleri tamamen saf dışı ederek bilinçli olarak göreceli ve çoğulcu bir teolojiyi kabul ederler. Kutsal Kitap yazarlarını birbirlerine muhalif konumlara korlar ve Kutsal Kitab’ın kendisini birbirine tezat oluşturan teolojilerin bir koleksiyonu olarak görürler.

            Diğer yandan klasik Reform teolojisi, Kutsal Kitab’ı Tanrı Sözü olarak kabul eder. Kutsal Kitab’ın değişik zamanlarda değişik yazarlar tarafından kaleme alındığını kabul etse de tamamının tanrısal esini, Tanrı'nın gerçeğinin birliğini ve tutarlılığını taşır. Bu yüzden sistematik teoloji konusundaki Reform arayış, Kutsal Kitap ayetlerinin kendilerinin Kutsal Kitab’ın içinde öğrettiği doktrin sistemini keşfedip tanımlama çabasıdır.

            Teoloji sistematik olduğundan, inancın her doktrini diğer her doktrine bir şekilde bağlantılıdır. Örneğin, Mesih'in Kişiliği'ni anlayış biçimimiz O'nun kurtarış işini anlayış biçimimizi etkiler. İsa'yı sadece büyük bir insansal öğretmen olarak görürsek, o zaman O'nun misyonunu öncelikle ahlaksal talimatlar ya da etki olarak algılamaya yatkın oluruz. O'nu beden alıp insan olmuş Tanrı Oğlu olarak kabul edersek o zaman bu O'nun misyonunu anlayışımız için bir çerçeve oluşturur. Aynı şekilde, Mesih'in işini anlayışımız da O'nun Kişiliğini anlayışımızı etkiler. Belki de, Tanrı doktrini kadar bütün diğer doktrinleri etkileyen başka hiçbir doktrin yoktur. Tanrı'nın Kendisinin doğasını ve karakterini anlayışımız, Tanrı'nın benzerliğini taşıyan insanın doğasını; Baba'yı tatmin etmek için çalışan Mesih'in doğasını; Tanrı tarafından etkilenen kurtuluşun doğasını; Tanrı'nın karakterini temel alan normları etkiler; ve göz önünde bulundurulması gereken daha birçok teolojik nokta da Tanrı anlayışımızdan kaynaklanır.

            Reform teolojisi öncelikle ve en önemli olarak antropo-merkezli değil, Tanrı merkezlidir. Yani insan merkezli değil, Tanrı merkezlidir. Bu Tanrı-merkezlilik insanların değerini hiçbir şekilde kirletmez. Tersine onların değerini kabul eder. Reform teolojisi, insanlığın düşmüşlüğü ve radikal yozluğu konusundaki ısrarından ötürü sık insanlık hakkında kötü bir düşünceye sahipmiş gibi nitelenir. Ben Reform teolojisinin insanlık hakkında mümkün olan en yüksek düşünceye sahip olduğu konusunda birçok kereler tartışmışımdır. Tanrı hakkında çok yüksek bir görüşümüz olduğundan O'nun benzerliğinde yaratılan insanla çok ilgileniriz. Reform teolojisi günahı ciddiye alır, çünkü Tanrı'yı ciddiye alır ve çünkü insanları ciddiye alır. Günah Tanrı'yı gücendirir ve insanlara hürmetsizlik eder. Bunların her ikisi de ciddi şeylerdir.

            Reform teolojisi, insanların değeri ve onuru hakkında yüksek düşünceler taşır. Bu noktada hümanizmin her biçiminden radikal bir biçimde ayrılır, çünkü hümanizm insana yaratılıştan bir onur verir ancak Reform teolojisi insanın onurunu dışarıdan verilen bir şey olarak görür. Bunun anlamı, insan onurunun insan tabiatında var olmadığıdır. Kendi başına insanda var olmaz. Bizlerinki alınmış, bağımlı ve bize verilmiş bir onurdur. Bizler kendi başımıza topraktan gelmeyiz. Ama Tanrı, Kendi benzerliğinde yaratılmış yaratıklar olarak bizlere müthiş bir değer vermiştir. Yaşamımızın ve varlığımızın özünün kaynağı O'dur. Bize bir değer giysisi giydirmiştir.

            Bazen Tanrı'nın kurtuluş planının amacı ya da hedefi konusunda bir tartışma ortaya çıkar. "Kurtarılışın amacı, Tanrı'nın yüceliğinin gösterilişi midir? Yoksa amaç, düşmüş insanlığın değerinin gösterilişi midir? Hedef, insan-merkezli mi, yoksa Tanrı merkezli midir?" Bu iki seçenekten birini seçmeye zorlansaydık, Tanrı'nın yüceliğinin önceliğini seçerdik. İyi haber, burada bir seçim yapmamız gerekmediğidir. Tanrı'nın kurtarış planında, hem yarattığı insanlara olan ilgi ve alakasını ve hem de Kendi yüceliğinin gösterimiyle ilgilenişini görüyoruz. Tanrı'nın yüceliği, kurtarış işinde ve kurtarış işi aracılığıyla gösterilmiştir. Kötülerin cezalandırılmasında bile gösterilmektedir. Tanrı, tarif olunmaz lütfunu ve doğru yargısını sarsıcı bir görkemle ortaya koyar. Tanrı, yargısında bile insan hayatını mahveden kötülüğü cezalandırarak insanın değerini savunur.

            Teolojik tartışmalarda paradoksların kullanımını pek sevmesem de, şimdi bunlardan birini kullanmaktan kaçınmayacağım. Tanrı hakkındaki Reform doktrininde diğer Hristiyan toplulukların dile getirdikleri doktrinden epey farklı birçok nokta olduğu halde, Reform teolojisinin onu diğerlerinden ayıran en belirgin yönü Tanrı doktrinidir. Bu nasıl doğru bir söz olabilir? Tanrı hakkındaki Reform Teolojisi diğer mezheplerinkinden o kadar farklı olmadığı halde, bu doktrinin Reform Teolojisindeki işlerliği tamamen benzersizdir. Reform Teolojisi, Tanrı doktrinini, teolojinin tümünün en büyük kontrol etkeni yaparak bütün diğer doktrinlere yılmadan uyarlar.

            Örneğin, Hristiyan olduğunu söyleyip de Tanrı'nın her şeyin üzerinde yönetimde ve egemen olduğunu onaylamakta isteksiz olan birine hiç rastlamadım. Hükümranlık, Tanrı'nın tarihsel Hristiyanlık boyunca hemen hemen evrensel olarak kabul edilen bir niteliğidir. Tanrı'nın hükümranlığı doktrinini teolojinin diğer alanlarına götürdüğümüzde bu sık sık zayıflatılır ya da tamamıyla yok edilir. "Tanrı'nın hükümranlığı insanın özgürlüğü tarafından kısıtlanır" denildiğini sık sık duymuşumdur.

Bu cümlede Tanrı'nın hükümranlığı mutlak değildir. Bir sınırla tahdit edilmiştir ve bu sınır insanın özgürlüğüdür.

            Reform Teolojisi gerçekten de, gerçek özgürlük ölçüsünün insana Yaratıcı tarafından verildiğinde ısrar eder. Ama o özgürlük mutlak değildir ve insan özerk değildir. Özgürlüğümüz her zaman ve her yerde Tanrı'nın hükümranlığı tarafından sınırlanmıştır. Tanrı özgürdür ve bizler de özgürüz. Ama Tanrı bizden daha özgürdür. Bizim özgürlüğümüz Tanrı'nın hükümranlığıyla  çarpıştığında, bizim özgürlüğümüzün yol vermesi gerekir. Tanrı'nın hükümranlığının  insanın özgürlüğüyle sınırlı olduğunu söylemek insanı hükümran yapmaktır. Tanrı'nın hükümranlığının insanın özgürlüğü tarafından sınırlandırıldığı sözü Tanrı'nın insanın özgürlüğüne karışmadığı düşüncesini dile getiriyor olabileceği kesindir. Ama tabii ki, bu farklı bir konudur. Eğer Tanrı insan özgürlüğüne hiçbir zaman karışmazsa, bunun nedeni O'nun hükümranlığında herhangi bir sınır olduğu değildir. O'nun hükümranlığının bunu yapmamaya karar vermiş olmasıdır. Bunu yapmak isterse, bunu yapacak yetki ve güce sahiptir. Buradaki herhangi bir sınır, bizim tarafımızdan Tanrı'ya konulmuş bir sınır değil, Tanrı'nın hükümranlığının kendi kendine koyduğu bir sınırdır.

            Reform Teolojisinde, Tanrı yaratılmış düzenin tümünün üzerinde hükümran değilse hükümran değildir. Hükümran sözü fazlasıyla kolay bir biçimde bir kabus halini alır. Tanrı hükümran değilse o zaman Tanrı değildir. Tanrı olarak hükümran olmak Tanrı'ya aittir. O'nun hükümranlığını anlayış biçimimiz sağlayış, seçilmişlik, aklanma ve daha birçok doktrini anlayışımızı radikal bir biçimde etkiler. Aynı şey, sadece birkaç tanesini sayarsak Tanrı'nın kutsallığı, her şeyi bilişi, değişmezliği diğer nitelikleri hakkında da söylenebilir.

 

REFORM TEOLOJİSİ KATOLİKTİR/EVRENSELDİR

 

On yedinci yüzyılda Hollanda'daki Reform toplulukta bir tartışma başladı. Bir grup tanrıbilimci İtirazcılar olarak tanınmaya başladılar çünkü Reform Teolojisinin beş maddesine itiraz etmişlerdi. Bu beş madde daha sonra, popüler bir “akrostiş” (Her dizenin ilk harfi yukarıdan aşağıya doğru okununca ortaya bir söz çıkacak durumda düzenlenmiş manzume) olan TULIP tarafından özetlenen "Calvinizm'in Beş Maddesi" olarak tanındı. 2)ci bölümde daha ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğimiz bu akrostişin içerdiği öğeler, Tamamen Bozulmuşluk, Şartsız seçim, Sınırlı Kefaret, Karşı konulamaz Lütuf ve Kutsalların Dayanmasıdır. Dort Sinodu, İtirazcıları suçladı ve beş maddeyi ortodoks gerçek Reform Teolojisinin ayrılmaz bir parçası olarak yeniden onayladı.

            Bu sinoddan beri, Reform Teolojisini sadece bu beş maddenin ışığında görmek git gide popülerleşmiştir. Bu beş madde Reform Teolojisi için merkezi olduğu halde, bu doktrin sistemini hiçbir şekilde tamamen açıklamaz. Reform teolojisi, bu beş maddeden çok daha fazlasıdır.

            Reform Teolojisi sadece sistematik olmakla kalmaz aynı zamanda katolik/evrenseldir, tarihsel Hristiyanlığın parçaları olan diğer mezheplerle birçok ortak noktayı paylaşır. On altıncı yüzyıldaki Reformcular yeni bir din yaratmakla ilgilenmiyorlardı. Yeni bir şey yaratmakla değil, yenileştirmeyle ilgileniyorlardı. Devrimci değil, reformcuydular. Eski Antlaşma peygamberlerinin Tanrı'nın İsrail'le yaptığı özgün antlaşmayı reddetmeyip bunun yerine vahyedilmiş inançtan ayrılışları düzeltmeye çalıştıkları gibi, Reformcular da kiliseyi havarisel ve Kutsal Kitapsal köklerine dönmeye çağırdılar.

            Reformcular, kilise geleneğinin tanrısal vahyin kaynağı olduğunu reddettikleri halde, böylelikle Hristiyan geleneğinin hepsini küçümsemediler. John Calvin ve Martin Luther sık sık Kilise Ataları'ndan özellikle de Augustin'den alıntılar yaptılar. Kilisenin kendi tarihinden çok şey öğrendiğine inandılar ve bu gelenek içinde doğru olan şeyleri korumayı istediler. Örneğin, Reformcular, 325 yılındaki İznik Konseyi ve 451'deki Kalseduan (Kadıköy) Konseyleri'nde formüle edilen Üçlü Birlik ve Mesih'in kişiliği ve işi dahil, kilise tarihinin büyük ekümenik konseyleri tarafından ifade edilip formül haline konulan doktrinleri kabul etmişlerdir.

            İncil'in kendisinde gelenek konusunda bir çatışma görüyoruz. İsa, hahamların geleneği konusunda Ferisiler ve yazıcılarla sık sık tartışmalara girmişti. İsa, hahamsal gelenekleri bozulmamış olarak görmemişti. Tersine, bu insan geleneğini tanrısal yetki düzeyine yükselterek tanrısal yetkiden ödün verdikleri için Ferisiler'i azarlamıştı. İnsansal geleneği böylesine sert bir şekilde azarladığı için İncil'de oluşturulan geleneğin olumlu yönlerini gözden kaçırmaya yatkın oluyoruz. Buradaki gelenek sözcüğü nesile bırakmaktan söz etmektedir. Pavlus, içinde çalıştığı müjde geleneğinden sıcak bir şekilde söz eder. Bir sonraki nesle bir gelenek bırakmak her nesildeki Hristiyanlar'ın görevidir. İsrail'den Tanrı'nın vermiş olduğu gelenekleri çocuklarına aktarmaları istendiği gibi, kilisenin de her yeni nesle havarilerin geleneklerini aktarması gerekmektedir.

            Ancak bu süreçte, havarilerin geleneklerine özgün geleneklere aykırı ekler yapılması tehlikesi bulunmaktadır. Reformcular'ın reform işlerinin tamamen başarılmamış olduğunda ısrar etmelerinin nedeni buydu. Kilise semper reformanda'ya yani "her zaman reform yapmaya" çağrılmıştır. Her Hristiyan toplumu, kendi adet ve geleneklerinden oluşan alt kültürünü yaratır. Bu gelenekleri aşmak ya da terketmek sık sık çok zor olur. Yine de, havarilerin gelenekleriyle tutarlı olup olmadığını görmek için kendi geleneklerimiz konusunda özeleştiri yapmak her nesle düşen bir görevdir.

            Reformcular, kilise tarihini çok ciddiye alıyorlardı ve günümüzde bizler de aynı şeyi yapmalıyız. Çeşitli mezheplerden öğrencilerin gittiği Reform bir ilahiyat fakültesinde sistematik teoloji öğretmenliği yapıyordum. Öğrencilerin birçoğu Baptistti. Kutsal törenleri öğretirken, bebeklerin vaftizi konusunu kabul etmediklerini biliyordum. Kendilerine, bebek vaftizinin kilise tarihindeki Hristiyan topluluklarının çoğunda çoğunluk tarafından kabul edilen bir nokta olduğuna işaret ediyorum.

Kendilerine kendi görüşlerinin tarihsel olarak azınlığın benimsediği bir inanç olduğu halde bunun onların görüşlerini hiçbir şekilde sahte yapmadığını hatırlatırım. Baptist öğrencilerimden, çoğunluğun kabul ettiği görüşü incelemelerini isterim. Aynı şekilde Baptistlerin görüşüne katılmayan öğrencilerin Baptistlerin İnanlı vaftizini savunuşlarını dikkatle dinlemelerinde ısrar ederim.

            Bunu yapmamın birkaç nedeni vardır. Bu konu, her iki taraf da Tanrı'yı hoşnut etme arzusuyla dolu olan içten Hristiyanlar'ı birbirinden ayırır. Bu iki gruptan hiç olmazsa bir tanesinin hatalı olduğu bellidir. Bebeklerin vaftizi, ya Tanrı'nın isteğine uygundur, ya da değildir. Taraflardan biri hatalıdır, buna karşın her iki taraf da haklı olduğunu düşünür. Bu konudaki tarihsel tartışmaları inceleyerek düşüncelerimizi değiştirmeye ikna olunabiliriz. En azından çapraşık konuları daha derin bir şekilde anlarız. Bu da ciddi bir görüş farklılığında karşılıklı anlayış atmosferi yaratır.

 

REFORM TEOLOJİSİ MÜJDECİDİR

 

Müjdeci terimi Reform sırasında önem kazandı. O zamanlar protestanla eş anlamlıydı. Tarihçiler sık sık, Reform'un en önemli iki nedeninin, yetki ve aklanma olduğunu önermişlerdir. Sık sık, yetki konusuna Reform'un resmi nedeni ve aklanma konusuna ise Reform'un materyal nedeni adı verilir. Bunu söylerken, Reform'daki en önemli konunun aklanma olduğunu ve tartışmanın zemininin yetki olduğunu söylemek istiyoruz. “Sola Scriptura” ve “sola fide” olan ikiz slogan, Reform'un savaş naraları haline geldi. Bu iki konuyu daha sonra ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğiz. Şimdi sadece Müjdeci teriminin, farklı mezheplere ayrılmalarına karşın , bu iki temel konuda Roma Katolik Kilisesi'ne karşı olma konusunda görüş birliği içinde olan birçok gruba uyarlanan geniş bir terim olduğunu söylemekle yetiniyoruz.

            Reform Teolojisinin Müjdeci olduğunu söylediğimizde, Reform teolojisinin diğer Protestan gruplarla birlikte sola Scriptura ve sola fidenin tarihsel doktrinlerine adanmışlığını bildirmek istiyoruz. Müjdeci terimi on altıncı yüzyıldan beri önemli bir şekilde gelişmiştir öyle ki günümüzde onu tanımlamak artık zordur. Yirminci yüzyılda, hem Kutsal Kitap otoritesine ve hem de sadece imanla aklanmanın doğası ve önemine müjdeci olduklarını söyleyen kişiler toplumu tarafından meydan okunmuştur. Kendisine müjdeci adını veren birinin, sola Scripturaya ve de sola fideye adanmış olduğunu varsaymak artık güvenli bir şey değildir.

            Yeni çıkan bir kitapta Katolik bir yazar kendini “müjdeci bir Katolik" olarak tanımladı ve ortodoks Katolikliğe adanmışlığını yeniden bildirdi. Müjdeci etiketini kendine mal etmesinin nedeni, "müjde"ye inanmasıydı. Bu yazar müjdeci sözcüğünün kök anlamını anlamıştır.

            Reformcular'ın kendilerine müjdeci demelerinin nedeni, sadece imanla aklanmanın müjde için merkezi ve öz bir konu olduğuna inanmalarıydı. Müjde için Kutsal Kitap'taki sözcük Müjde olduğundan sola fidenin müjde olduğu konusundaki inançlarını dile getirmek için müjdeci terimini kullandılar. Tabii ki on altıncı yüzyıldaki Roma Katolik Kilisesi, Reformcular'la aynı görüşte değildi ve sola fide'nin müjdenin ciddi bir çarpıtması olduğunu söyleyerek tartıştı. Tarihsel tartışmanın ışığında, her iki tartışma tarafının izleyicilerinin günümüzde kendilerine Müjdeciler demelerine şaşmamalı. (Tabii ki, Roma Katolik Kilisesi içinde Protestanlar'ın anladığı anlamda müjdeci olan, Müjde konusunda Roma Katolik Kilisesi'nin görüşüne değil, Reformcu görüşe inanan kişiler bulunduğu kabul edilmelidir.) Her halikarda, Reform teolojisinin müjdeci olduğunu söylediğimde, terimi klasik ve tarihsel anlamıyla kullanıyorum. Reform Teolojisi, diğer Hristiyan topluluklarla ortak, müjdeci bir doktrinler topluluğunu paylaşır.

 

TANRI ANLAŞILAMAZ

 

            Reform teolojinin, sistematik, katolik (evrensel) ve müjdeci olduğunu gördük. Bütün bu bakımlardan doktrini açısından Tanrı-merkezli olmaya çalışır. Reform tanrıbilimciler imanlarını bildirdiklerinde ya da sistematik teoloji konusunda kurslar verdiklerinde teoloji öğretimine vahiy veya "Tam teoloji" yani, Tanrı'nın Kendisinin doğası ve karakteri doktriniyle başlarlar.

            Tam teoloji eğitimi, Tanrı'nın anlaşılmazlığıyla başlar. Bu terim, okura Tanrı'nın temelde bilinemez ve anlaşılmaz olduğuna inandığımızı önerebilir. Ancak gerçekte durum böyle değildir. Bizler Hristiyanlığın öncelikle vahyedilmiş bir din olduğuna inanıyoruz. Tanrı'nın kurtulabilmemiz ve Kendisiyle paydaşlığı yaşayabilmemiz için Kendisini bizlere yeterli biçimde bildirdiği düşüncesine bağlıyız.

            Tanrı'nın anlaşılamazlığı doktrini, her şeyin üzerindeki Tanrı'yla O'nun ölümlü yaratıkları arasındaki uzaklığa dikkatleri çeker. John Calvin tarafından öğretilen kabul edilmiş gerçeklerin en önemlilerinden biri, Reformcu tarafından Latince Finitum non capax infinitum sözüyle dile getirilmişti. Bu söz "Ölümlü olan ölümsüz olanı kavrayamaz (ya da içeremez)" anlamına gelir. Tanrı varlığında ölümsüz, sonsuz ve bizler ölümlü hem de zaman ve mekanla sınırlı olduğumuzdan O'nun hakkındaki bilgimiz hiçbir zaman kapsamlı değildir. Tanrı hakkında endişeli bir bilgimiz vardır ama bu anlaşılır bilgi değildir.

            Tanrı'yı kapsamlı bir şekilde tanımak için, O'nun ölümsüzlük niteliğini paylaşmamız gerekmektedir. Ölümsüzlük, kendisine haklı olarak "ifade olunamaz" adı verilen bir niteliktir, bunun anlamı Tanrı'nın bizleri tanrılar yapamayacağıdır. Tanrı bile ikinci bir tanrı "yaratamaz." İkinci tanrı gerçekten bir tanrı olamaz çünkü tanım olarak bir yaratık olur. Özgün Tanrı'ya bağımlı olur ve O'ndan çıkmış olur. Tanrı hakkındaki şeyleri şu anda anladığımızdan çok daha dolu bir şekilde anlayacağımız cennetteki yüceltilmiş konumumuzda bile, Tanrı hakkındaki her şeyi bilmeyeceğiz. Yüceltilmemiz tanrılaştırılmamız anlamına gelmez. Hala yaratıklar olmaya devam edeceğiz ve hala fani olacağız. “Finitum non capax infinitum” aksiyomu cennette bile hala geçerli olacaktır.

            Tanrı hakkında kapsamlı bir bilgiye sahip olmadığımız halde, şüpheciliğe ya da agnostikliğe indirgenmiş değiliz. Tanrı'yı anlıyoruz. İlk İnanlılar topluluğu sözde gnostisizm gibi çok tehlikeli bir sapkınlıkla karşı karşıyaydı. İsimlerini Grekçe'de bilgi anlamına gelen gnosis sözcüğünden alan gnostikler, mantıklı anlayışın normal yolları ya da duyular aracılığıyla Tanrı hakkında doğru bir bilgiye sahip olamayacağımıza inanıyorlardı. Bu bilginin tek kaynağı, sadece armağanlı "Gnostikoi" elitlerinin ya da "gizli şeylerden haberi olan"ların sahip olduğu mistik bir sezgiydi. Gnostikler, Havariler'in bilgisinden daha üstün düzeyde ya da türde bir bilgiye sahip olduklarını iddia ediyorlardı ve onların yetkilerini ele geçirmek istiyorlardı. Gnostik sorun daha sonra neo-Platonizm'in ortaya çıkışıyla şiddetlendi.

            Neo-Platonizm, Hristiyanlığa alternatif bir felsefe sağlamak için yapılan bilinçli bir çabaydı. Hristiyan inancı geleneksel Grek felsefesini fethettiğinden neo-Platonizm Grek felsefesine eski önemini vermek için yapılan bir çabaydı. Neo-Platonik filozofların en önemlisi olan Plotinus Tanrı'yı, "Tek Olan" olarak tanımlamıştı. Plotinus, Tanrı hakkında hiçbir olumlu şeyden emin olunamayacağı konusunda ısrar etmişti. Tanrı bilinemezdi. Tanrı hakkındaki belirli düşüncelerin etrafında dönebiliriz ama hiçbirine hiçbir zaman inemeyiz. Plotinus, Tanrı hakkında, bir şeyin ne olmadığını söyleyerek onu tanımlama olan "inkar/olumsuz yol" (via negationis) yöntemini popülerleştirdi.

            Hristiyan teolojisi, gnostisizm ve neo-Platonizm'in şüpheciliğini reddeder. Ancak teolojide olumsuzluk yolu bazen kullanılır. Örneğin, Tanrı'nın ölümsüzlüğü ve değişmezliğinden söz ederiz. Bunların her ikisi de olumsuz terimlerdir. Tanrı'nın ölümsüz olduğunu söylemek Tanrı'nın ölümlü olmadığını söylemektir. Tanrı'nın değişmez olduğunu söylemek de O'nun değişmediğini bildirmektir. Bu anlamda, Tanrı'yla yaratıklar arasındaki farklılıklara işaret ediyoruz. Tanrı'yla insan arasında sadece farklılıklar olsaydı, Tanrı hakkında hiçbir bilgimiz olamazdı.

            Günümüzde Tanrı hakkında "tamamıyla başka" olarak söz etmek moda olmuştur. Bu söz, Tanrı'nın üstünlüğünü, Tanrı'yla özdeşleşmeye ya da O'nu evrenin içinde tutmaya çalışan panteizm'in bütün formlarına karşı korumak için icat edilmişti. Harfi olarak ele alınırsa "tamamıyla başka" terimi Hristiyanlık için ölümcül olur. Tanrı'yla insanın benzer olduğu hiçbir yön yoksa, o zaman aramızda iletişim için hiçbir ortak temel yoktur. Birbirlerinden tamamıyla farklı olan varlıkların birbirleriyle konuşabilmelerinin bir yolu yoktur.

            Kutsal Kitap bizlere, bizlerin Tanrı'nın benzerliğinde yaratıldığımızı öğretir. Bunun anlamı bizleri küçük tanrılar olduğumuz değildir. Benzerlik, Tanrı'yla insan arasındaki farklılığı karartmaz. Ancak aradaki benzerliklerin her ne kadar sınırlı olursa olsun iletişimi mümkün kıldığı konusunda güvence verir.

            Kilise, Tanrı konusundaki bildirilerinde olumsuzluk yolunu kullandığı gibi, bu bildirisi neo-Platonizm'de olduğu gibi bu yöntemle sınırlı değildir. Bizler ayrıca "onay yolu" (via affirmatas) ve öncelik yolu"nu (via eminentia) kullanırız. Onay yolu Tanrı hakkında, "Tanrı, kutsal, egemen ve adildir" gibi olumlu bildirilerde bulunur. Öncelik yolu Tanrı'yı, yaratıksal kategorileri en yüksek ya da nihai düzeye çıkararak tanımlar.

            Örneğin, güç ve bilgi kategorilerini biliriz. Güç kullanırız ama gücümüz sınırlıdır. Tanrı'nın yarattıkları üzerindeki gücü sınırlı değil; mutlaktır. Bu yüzden Tanrı'nın gücünün her şeye yettiğini söyleriz. Aynı şekilde, bizim bilgimiz sınırlı olduğu halde, O'nun gücü sınırlı değildir. Tanrı'nın her şeyi bildiğini söyleriz.

            Tanrı hakkında kullandığımız dil, hem O'nunla bizim aramızdaki benzerlikleri ve hem de aramızdaki farklılıkları göz önüne alır. Tanrı'nın anlaşılmazlığı, Tanrı'nın bizim tarafımızdan bilinen ve bilinmeyen yönlerine saygı göstermeye çalışır.

            Martin Luther, "saklı Tanrı" (Deus absconditus) ve "bildirilmiş Tanrı" (Deus revelatus) arasında bir ayrım yapmıştır:

 

            İlahi Varlık bilgisi ya da daha kesin söylemek gerekirse İlahi Varlık konusu üzerinde konuşulduğunda bir ayrım gözlemlenmelidir. Tartışma ya gizli (abscondita) ya da vahyedilmiş (revelato) Tanrı konusunda olmalıdır. Tanrı'nın vahyedilmediği noktalarda Tanrı'ya iman, Tanrı hakkında bilgi ve Tanrı'yı anlayış mümkün değildir. Bizden yukarıda olan bizim işimiz değildir. Çünkü daha üstün, daha yüksek ve Tanrı hakkında vahyedilenlerin dışında kalan şeyleri araştırmayı isteyen bu tür düşünceler şeytansıdır. Bunlar aracılığıyla kendimizi yıkıma atmaktan başka hiçbir şey başaramayız, çünkü bunlar bize araştırılması mümkün olmayan bir objeyi, vahyedilmemiş Tanrı'yı bilmeyi teklif ediyorlar. Böyle yapmak yerine Tanrı'nın buyruklarını ve gizemlerini saklı tutmasına izin verilmelidir._

 

            John Calvin de, Tanrı hakkında bilebildiklerimizle bizim için bilinmeyen kalanlar arasında bir ayrım yapmıştı. "O'nun özü, gerçekten de anlaşılmazdır; bütün insansal düşüncelerin tamamıyla üzerindedir; ama işlerinin her birinde yüceliği öylesine parlak, açık ve resim gibi harflerle kazılmıştır ki, ne derece anlayışsız ve bilgisiz olurlarsa olsunlar hiçbiri mazeret olarak bilgisizliklerini gösteremez."_

            Daha önce, Calvin sahip olduğumuz Tanrı bilgisini övmüştü: "Kusursuz mutluluk, Tanrı bilgisinden oluştuğundan, Tanrı, kimse mutluluğu alma yollarından mahrum edilmesin diye kafalarımıza daha önce sözünü ettiğimiz o din tohumunu ekmekten ve kusursuzluklarını evrenin yapısının tamamında göstermekten ve Kendisini, O'nu görmeye çağrılmadan gözlerimizi bile açamayacağımız şekilde, her gün gözümüzün önüne koymaktan hoşnut olmuştur."_

            Calvin ve Luther, Tanrı'nın anlaşılamazlığı doktrini konusunda, hem Tanrı bilgisinin ve hem de O'nun gizliliği ve Kendini bildirmesinin yönlerini savunarak Kutsal Kitab’ın öğretisine sadık kalmaya çalıştılar. "Gizlilik Tanrımız RAB'be özgüdür. Ama bu yasanın bütün sözlerine uymamız için açığa çıkarılanlar sonsuza dek bize ve çocuklarımıza aittir" (Tesniye 29:29).

            Reform Teolojisinin insan-merkezli değil, Tanrı-merkezli olduğunu önceden görmüştük. Aynı zamanda Tanrı konusundaki anlayışımızın, O'nun benzerliğinde yaratılmış olan insanlığı anlayışımızı radikal bir şekilde etkilediğinin de bilincindeyiz. İnsan bilgisi ve Tanrı bilgisi birbirleriyle bağlantılıdır. İkisi birbirine bağlıdır. Bir anlamda, kendimizin bilincine vararak kendi ölümlülüğümüzün ve yaratık oluşumuzun bilincine varıyoruz. Bağımlı yaratıklar olduğumuzu farkediyoruz. Düşmüş doğamızda bu yol işaretinden uzak durmaya ya da onu görmezlikten gelmeye çalıştığımız halde bu şeyler bizleri Yaratan'a yöneltiyor. Diğer bir anlamda, Tanrı'nın kim olduğunu yeterli bir biçimde anlayana dek kendimizin kim olduğunu anlamıyoruz.

            John Calvin, klasik eseri Institutes of the Christian Religion'un baştan itibaren şöyle diyor:

 

            Gerçek ve sağlam bilgelik kabul edilebileceği kadarıyla bilgeliğimiz, neredeyse tamamen, Tanrı bilgisi ve kendimiz hakkımızdaki bilgimiz olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Ancak bu ikisi birçok bağlarla birbirleriyle bağlantılı olduklarından hangisinin önde gelip öbürünü oluşturduğunu belirlemek kolay değildir. Çünkü ilk olarak, kimse düşüncelerini, Kendisinde yaşayıp hareket ettiği, Tanrı'ya yöneltmeden kendisini inceleyemez; çünkü sahip olduğumuz donanımların kendimizden olamayacağı tamamıyla kesindir; varlığımızın ta kendisi sadece Tanrı'da var olmaktadır._

Daha sonra Calvin dikkatini madalyonun diğer yüzüne yöneltir:

 

            Diğer yandan insanın, önceden Tanrı'nın yüzü üzerinde derin düşünmeden ve bu derin düşünüşten sonra da kendi içine bakmadan kendisi hakkında gerçek bilgiye hiçbir zaman erişmediği kesindir. Yeryüzünün ötesine bakmadığımız sürece, kendi doğruluğumuz, bilgeliğimiz ve erdemimizden hoşnutsuzdur; kendimize en övücü sözlerle hitap ederiz ve yarı-tanrılardan biraz aşağı görünürüz. Ama düşüncelerimizi Tanrı'ya yükseltmeye başlar başlamaz ve O'nun ne tür bir Varlık olduğunu ve o doğruluğun, bilgeliğin, erdemin kusursuzluğun ne kadar mutlak olduğunu ve bütün bunları birer standart olarak düşünür düşünmez, değişeceğiz. Sahte doğruluk şovuyla eskiden bize zevk veren şeyler en büyük kötülükle kirlenecek; bizlere bilgelik adıyla zorla yıkılanlar aşırı akılsızlıklarıyla bizi iğrendirecek ve erdemli enerji görünüşünde sunulanlar en zavallı güçsüzlük olarak kınanacaktır. İçimizde en kusursuz görünen nitelikler tanrısal paklığın yerini tutmaktan işte bu kadar uzaktırlar._

 

 

 

TANRI KENDİ KENDİNE YETER

 

Reform teolojisi, Tanrı'nın kendi kendine yeterliliğini büyük ölçüde vurgulayan bir teolojidir. Bu özellik, Tanrı'nın Kendi varlığının temelinin sadece Kendisi olduğu düşüncesi olan Tanrı'nın kendiliğinden meydana gelmesiyle bağlantılıdır. Varlığını Kendisi dışında hiçbir şeyden almaz. O Kendi kendine vardır. Konuşma dilinde sık sık, Tanrı'dan Üstün Varlık ve kendimizden de insansal varlıklar olarak söz ederiz. Her iki tanımda da varlık sözü geçer. Tanrı'yla insan arasındaki temel farkın üstün ve insan sıfatlarında bulunduğu sonucuna varabiliriz. Bir anlamda bu doğrudur.

            Ama bu sıfatlar, Tanrı'nın varlığıyla insanın varlığı arasındaki farklılığa işaret ederler. Tanrı, sadece saf bir varlıktır. O, olduğu Kişi, Eski Antlaşma'nın Yahvesi'dir. Buna tezat olarak bizim varlığımız alınmış, bağımlı ve şarta bağlıdır. Bizler var olmak için Tanrı'nın varlığına bağımlıyızdır. Kısaca, bizler yaratıklarız. Yaratık, tanım olarak varlığını bir başkasına borçludur.

            Tanrı'nın kendiliğinden var oluşu hakkındaki en sevdiğim anekdotlardan biri, iki çocuk arasında geçen bir konuşmadır. Birinci çocuk, "Ağaçlar nereden gelir?" diye sorar.

            İkinci çocuk, "Ağaçları Tanrı yapar?" diye yanıtlar.

            "Biz nereden geldik?"

            "Bizleri Tanrı yaptı."

            Birinci çocuk, "Peki öyleyse Tanrı nereden geldi?" diye sorar.

            İkinci çocuk hemen, "Tanrı kendini yaptı" diye yanıt verir.

            İkinci çocuğun ilk iki yanıtı doğruydu. Teolojik bakımdan başını derde sokan üçüncü yanıtıydı. Tanrı Kendini yapmadı. Tanrı bile kendini yapamaz çünkü böyle bir şeyin olabilmesi için işi yapmak için kendisinin önceden orada olması gerekir. Kendiliğinden meydana gelmenin önemli yanı Tanrı'nın yapılmamış olmasıdır. Kendisinden önce bir neden yoktur. Tanrı kendiliğinden meydana geldiğinden, kendi kendine var olduğundan sonsuzdur. Tanrı'nın var olmadığı bir zaman hiç olmamıştı. O Kendi içinde var olmanın gücüne sahiptir. O sadece varlığa sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda Varlık'tır.

            Reform İnanç Bildirilerinden biri olan Westminster İnanç Bildirisi Tanrı hakkında şöyle der: "Tanrı, Kendi içinde bütün yaşama, yüceliğe, iyiliğe, kutluluğa kendisinde ve kendisinden sahiptir. Yaptığı yaratıkların hiçbirinden hiçbir şeye, ya da onlardan yücelik almaya ihtiyacı yoktur. O sadece Kendi yüceliğini onlarda, onlar aracılığıyla, onlara gösterir. O her varlığın kaynağıdır; her varlık Kendisinden, Kendisi aracılığıyla ve Kendisinedir; ve onlar üzerinde en egemen yönetime sahiptir, onlar aracılığıyla, onlar için ve onlar üzerine Kendi hoşnut olduğu şeyleri yapar."_

 

 

 

TANRI KUTSALDIR

 

 

Reform teolojisi, Eski Antlaşma'ya ve onun Hristiyan yaşamına uygunluğuna büyük önem verir. Eski Antlaşma'nın en büyük değerlerinden biri, Tanrı'nın karakterini zengin bir şekilde vahyetmesidir. Reform teolojisi Tanrı doktrinine çok önem verdiğinden Eski Antlaşma'ya çok ilgi göstermesi şaşırtıcı değildir. Kutsal Kitab’ın tümünün Tanrı'nın ilahi karakterini bize gösterdiği kesindir. Yine de Eski Antlaşma, Tanrı'nın görkemi ve kutsallığı hakkında canlı bir portre çizer.

            Tanrı'nın kutsallığı iki ayrı ama birbiriyle bağlantılı düşünceden söz eder. Kutsal terimi, ilk olarak Tanrı'nın "başkalığı"na, O'nun bizden farklı ve yüksek oluşuna dikkat çeker.

O'nun büyüklüğüne ve üstün yüceliğine dikkatleri çeker. Kutsallığın ikinci anlamı, Tanrı'nın paklığıyla ilgilidir. O'nun doğruluğunun kusursuzluğu O'nun kutsallığında gösterilir.

            Augustin, Thomas Aquinas, Martin Luther, John Calvin, John Owen ve Jonathan Edwards gibi büyük tanrıbilimcilerin eserlerinde Tanrı'nın ululuğu, heybeti işlenir ve bu konular onların eserlerinde büyük bir yer tutar. Bu, saygı ve tapınma dolu zihni durum Kutsal Kitab’ın sayfaları boyunca görülür. Calvin şöyle yazar:

 

Kutsal Kitab’ın birlik içinde bildirdiği gibi, kutsal insanlar Tanrı'nın varlığıyla karşı karşıya geldikleri her seferinde o korku ve hayretle çarpılmış ve dolmuşlardı. Daha önce sağlam ve güvenli bir şekilde duranların korkuyla titrediklerini, ölüm korkusunun onları sardığını, yutulmuş ve yok olmuş olduklarını gördüğümüzde bundan çıkarılacak sonuç, insanların kendilerini Tanrı'nın yüceliğiyle kıyaslayana dek önemsizlikleri konusunda hiçbir zaman gerektiği gibi ikna olmadıkları ve bu kendi üzerlerinde bir yer etmediğidir. Bu korku ve hayreti hem Hakimler kitabında ve hem de Peygamberler'in yazılarında görüyoruz (Hakimler 13:22; Yeşaya 6:5; Hezekiyel 1:28; 3:14; Eyüp 9:4; Tekvin 18:27; 1.Krallar 19:18); öyle ki, "Öleceğiz, çünkü Rab'bi gördük" sözü Tanrı halkı arasında yaygın bir söz haline gelmiştir._

 

            Tanrı doktrininin teolojisinin merkezi önemini bu kadar iyi yakalayan başka bir söz bilmiyorum. Calvin'in teolojisini ve kilisedeki işini güden tutkunun kiliseyi her tür putperestlikten kurtarmak olduğu söylenmiştir. Calvin, putperestliğin animist ya da totemleri olan dinlerde bulunan kaba ya da ilkel biçimlerle sınırlı olmadığını anlamıştı. Putperestliğin incelikle gizli ve sofistike olabileceğinin bilincindeydi. Putperestliğin özü, Tanrı'nın karakterinin çarpıtılmasıyla ilgilidir.

            Pavlus'un Romalılar'da bildirdiği gibi, putperestlik, Tanrı'nın yüceliğini bir yalanla değiştirmekten, yaratığı yükseltip Yaratıcı'yı lekelemekten oluşur. Pavlus: "Akıllı olduklarını iddia ederken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı'nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa terk etti. Onlar Tanrı'yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır. Amin" der (Romalılar 1:22-25).

            Calvin, insan yüreğinin bir put fabrikası (fabricum idolarum) olduğunu söyleyerek putperestlik eğiliminin günahlı insanlığın yüreğinde derinden kökleri olduğunu vurgulamıştı. Tanrı'nın gerçeğinin yalanla değişimi, Tanrı'nın karakteri hakkında teolojimize yavaş yavaş (ya da belki de aniden) giren her çarpıtmada gerçekleşen bir şeydir. Bu, kıskançlıkla korumamız gereken bir şeydir. Calvin şöyle yazar:

 

            Tanrı'nın işlerinin aynasında hem Kendisi ve hem de ölümsüz krallığı hakkında verdiği gösterimler ne kadar parlak olursa olsun, bizim akılsızlığımız o denli büyüktür ve bu parlak gösterimler karşısında o denli kafasızızdır ki, bunlardan hiçbir yarar edinemeyiz...ama bunda hepimiz aynıyız, tek diri ve gerçek Tanrı'nın yerine O'nun hakkındaki korkunç uydurmaları koyarız...hemen hemen herkesin kendi putu olmuştur. Bilgisizliğin karanlığına küstahlık ve zevk düşkünlüğü eklenmiştir, böylece Tanrılığın yerine bir put ya da aslı olmayan bir şey koymamış olan birini bulmak zordur. Geniş ve bol bir kaynaktan fışkıran su gibi, insan kafasından büyük tanrı kalabalıkları çıkmıştır. Herkes kendi görüşlerine uymak üzere kendine özel bir tanrı yaratmak üzere kendisine tam izin vermiştir._

 

            Hristiyanlar, Tanrı'nın öğüdünün tümünü bildirmeye, öğretmeye ve ona inanmaya çağrılmışlardır. Tanrı'nın karakterinin herhangi bir çarpıtılışı teolojimizin geri kalanını zehirler. Putperestliğin nihai biçimi, her şeyin ölçüsü olarak insanı gören hümanizmdir. İnsan, hümanizmin en çok ilgi gösterdiği, odakladığı merkez ve hakim motiftir. Etkisi o kadar kuvvetli ve yaygındır ki, Hristiyan teolojisine her noktadan nüfuz etmeye çalışır. Ancak Kutsal Kitap'taki Tanrı doktrinine çok dikkat edip ona sadakatle bağlı kalarak bu zehiri tatmaktan hatta yutmaktan korunabiliriz.

 

 

2

           

            Sadece Tanrı'nın Sözünü Temel Alarak

 

 

            "Kutsal Kitap ayetleri ya da açık mantık aracılığıyla ikna olmadıkça sözlerimi geri almayacağım. Vicdanım Tanrı Sözü tarafından esir alınmış durumda ve vicdana aykırı hareket etmek ne doğru ne de güvenli bir şeydir."Bu ölümsüz sözler Martin Luther tarafından Worms Kurultayı'nda söylenmişti. Ciddi sapkınlıkla suçlanarak hem kilise ve hem de devlet yetkilileri önünde ölüm cezası istemiyle yargılanıyordu. İmanla aklanma doktrinini yalanlaması istendiğinde doktrininin Kutsal Kitab’ı temel aldığında ısrar etti. Önde gelen Katolik tanrıbilimcilerle yaptığı daha önceki tartışmalarında hem Papa ve hem de kilise konseylerinin hata yapabileceklerinin mümkün olduğu kendisine itiraf ettirilmişti.

            Tarihçiler, Protestan Reformu'nu sık sık materyal ve resmi nedenini tanımlayarak açıklamışlardır. Materyal nedeni, sadece imanla aklanma (sola fide) doktrini konusundaki tartışmaydı;

Cetvel 2.1

 

                                                           İkinci Temel Taş

                                                          

                                                           1 Tanrı'yı merkez alan

                                                           2 Sadece Tanrı Sözü'nü merkez alan

                                                           3 Sadece imana adanmış olan

                                                           4 İsa Mesih'e adanmış

                                                           5 Üç antlaşma tarafından yapılanmış

 

resmi nedeni ise Kutsal Kitab’ın yetkisi (sola Scriptura) hakkındaki tartışmaydı. Aklanma tartışmasının arka planında sola Scriptura ilkesi gizliydi. Luther'in Worms'da sözlerini geri almayı reddetmesi bunu ön plana çıkardı. Bu noktadan sonra, sola Scriptura Protestanlar için savaş çığlığı haline geldi.

            Sola Scriptura terimi "sadece Kutsal Kitap aracılığıyla" anlamına gelir. Bu slogan, İnanlılar'ın vicdanlarını bağlama yetkisine sadece Kutsal Kitab’ın sahip olduğunu bildiriyordu. Protestanlar, kilise makamları, devlet yetkilileri ve kilise İnanç Bildirileri gibi başka yetki biçimlerini de kabul ediyorlardı. Ama bu yetkileri, Tanrı'nın yetkisinden alınmış ve Tanrı'nın yetkisine bağımlı olarak görüyorlardı. Bu daha az önemli olan yetkilerin hiçbiri mutlak kabul edilmiyordu, çünkü hepsi hata yapabilirdi. Hata yapamayan sadece Tanrı'ydı. Hata yapabilen yetkililer vicdanı mutlak bir şekilde bağlayamazlardı; bu hak sadece Tanrı ve Sözü için saklıydı.

            Protestanlar'ın Kutsal Kitab’ın yanılmaz yetkisine inandığı, Katolik Kilisesi'nin ise sadece kilise ve geleneklerinin yanılmaz yetkisine inandığı hakkında yaygın bir yanlış anlayış vardır. Bu tartışmanın bir çarpıtılışıdır. Reform zamanında her iki taraf da Kutsal Kitab’ın yanılmaz yetkisini kabul etmişti. Önemli olan: "Kutsal Kitap, özel vahyin tek yanılmaz kaynağı mıdır?" sorusuydu.

            Katolikler, yanılmaz özel vahyin, Kutsal Kitap ve gelenekler olmak üzere iki kaynağı olduğuna inanıyorlardı. Gelenek yetkisini kiliseye atfettiklerinden kimsenin Kutsal Kitab’ı bu geleneğe aykırı bir biçimde yorumlamasına izin vermediler. Luther ise aynen bunu yaptı, bu da onun kiliseden aforoz edilmesine ve doktrininin kınanmasına yol açtı.

            Reformcular, genel ve özel olmak üzere iki tür tanrısal vahiy olduğu konusunda görüş birliğindeydiler. Bazen adına, doğal vahiy denilen genel vahiy, Tanrı'nın Kendisini doğada vahyetmesinden söz eder. Havari Pavlus bunu Romalılar'da bildirir: "Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Tanrı'ya dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Tanrı hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur" (Romalılar 1:18-20).

            Gördüğümüz gibi, bu vahye etki alanı ve içeriğinden ötürü "genel" adı verilir. Tanrı'nın doğadaki vahyini herkes alır; herkes (özel vahiy olan) Kutsal Kitab’ı okumamış ya da öğretisini duymamıştır. Genel vahiy, kurtuluşun tarihçesini ya da Mesih'in kişiliği ve işini açıklamaz; bunu yapan özel vahiydir.

            Reformcular, genel ve özel vahiy arasında bir ayrım yapmış oldukları halde, özel vahyin sadece bir tek yazılı kaynağı olduğunu ve bunun da Kutsal Kitap olduğu konusunda ısrar etmişlerdir. Sola Scriptura'nın solası (yani sadecesi) buydu. Sadece sözünün en büyük nedeni, kiliselerin İnanç Bildirileri insanların eseriyken Kutsal Kitab’ın Tanrı tarafından esinlendirilmiş olduğu inancıydı. Bu daha az önemli eserler, doğru ve gerçekten olduğu gibi aktarılmış, bilgili bilginlerin en iyi düşüncelerini aktarıyor olabilirdi; ama esinlendirilmiş Tanrı Sözü değildiler.

 

KUTSAL KİTAP'IN ESİNİ

 

            Reformcular, Kutsal Kitab’ın esini konusunda yüksek görüşlere sahiptiler. Kutsal Kitap, Tanrı Sözü, verbum Dei, ya da Tanrı'nın sesi, vox Dei'dir. Örneğin John Calvin şöyle yazmıştır:

 

            Tanrı Sözü olduğu bildirilenin böyle olduğu kabul edildiğinde, sağduyusu ve insansal duyguları kayıp olmadıkça kimse konuşmacıyı ciddiye almamazlık etme cüretine sahip olamaz. Ama cennetten günlük tepkiler verilmediğinden ve Kutsal Kitap da Tanrı'nın Kendi gerçeğini sürekli olarak hatırlatmak üzere emanet ettiği tek kayıt olduğundan, direkt olarak Tanrı'nın bu sözleri söylediği duyulmuşçasına, cennetten gelmiş olduklarına inanılmadıkça sadık olanlar üzerindeki tam yetkisi anlaşılmaz._

 

            "Muşçasına" sözü, Calvin'in Kutsal Kitab’ın cennetten direkt olarak aşağıya atıldığına ya da Tanrı'nın Kendisinin sözleri Kutsal Kitab’ın sayfalarına yazdığına inandığı anlamına gelmez. Bunun yerine "muşçasına" sözü, Kutsal Kitap'a eşlik eden tanrısal otoritenin ağırlığından söz eder. Bu otoritenin kökü ve temeli Kutsal Kitab’ın özgün olarak tanrısal esin altında verildiği gerçeğindedir. Bu iddia, Kutsal Kitab’ın kendi yetkisini bildirişiyle aynı çizgidedir: "Kutsal Yazıların tümü Tanrı esinidir ve öğretmek, azarlamak, yola getirmek ve doğruluk konusunda eğitmek için yararlıdır. Bunlar sayesinde Tanrı adamı her iyi iş için donatılmış olarak yetkin olur" (2.Timoteyus 3:16-17).

            Pavlus'un Kutsal Kitab’ın esinini bildirmesi onun özgün konumundan söz eder. "Tanrı'nın nefesinden gelmiş" anlamını taşıyan Yunanca sözcük theopneust sözcüğünü kullanır. Bu sözcük genelde "nefes almak" anlamına gelen "esinlendirilmiş" olarak tercüme edildiği halde, theopneust teknik olarak nefes verme anlamına gelir. Pavlus, Kutsal Kitab’ın Tanrı'nın nefesi tarafından verildiğini söyler. Bu sadece iki anlamlı bir söz değildir. Nefes verilebilmesi için önce nefes alınması gerektiği açıktır. Söylenmek istenilen, tanrısal esin işinin, Tanrı'nın nefes verişiyle gerçekleştiğidir. Pavlus, Kutsal Kitab’ın Tanrı'nın nefesinden geldiğini söylediğinden Kutsal Kitab’ın kaynağı Tanrı'nın Kendisi olmalıdır.

            Calvin ve diğerleri Kutsal Kitab’ın esininden söz ettiklerinde, Tanrı'nın Kutsal Kitab’ın insan yazarlarını her sözcüğü tanrısal yönetim altında yazmalarını sağlayışından söz ediyorlardı. Esin doktrini, Tanrı'nın Kutsal Kitab’ın insan yazarlarını tanrısal vahyin aracıları olmalarını sağladığını böylece yazdıklarının sadece kendi yazdıkları değil, daha yüksek bir anlamda Tanrı Sözü'nün ta kendisi olduğunu bildirir. Kutsal Kitab’ın içeriğinin kaynağı nihai olarak Tanrı'dadır.

            Bu tanrısal esinin tam olarak nasıl olduğu ya da hangi yöntemle verildiği konusunda birçok tartışmalar olmuştur. Bazıları, insan yazarları robot gibi makinelere ya da Tanrı tarafından kendilerine dikte ettirilen sözcükleri sadece yazan pasif stenoculara indirgeyerek mekanik bir esin ya da dikteyi savunmuşlardır.

            Ancak Kutsal Kitab’ın kendisi böyle bir iddiada bulunmaz. Tanrısal esinin biçimi ya da tam olarak nasıl olduğu hecelenmemiştir. Kutsal Kitab’ın yetki iddiasının en önemli noktası, sözünü nefesiyle verenin Tanrı olduğudur. Kutsal Kitab’ın kendisinin etüdünden yazarların bireysel stillerinin değişmemiş olduğu açıkça görülür. Kutsal Kitab’ın esini, Kutsal Kitab’ın kendisini insan hatasının girmesinden koruyan tanrısal yönetiminden söz eder. Tanrı'nın Sözü'nü insan yazarlar aracılığıyla korumasından söz eder.

 

 

KUTSAL KİTAP'IN YANILMAZLIĞI

            Reformcular, Kutsal Kitab’ın kaynağı Tanrı'da olduğundan ve O'nun esiniyle yönetildiğinden onun yanılmazlığından emindiler. Yanılmazlık, hatasızlık ya da hatalı olmasının imkansızlığından söz eder. Hatasız olan hata yapamayandır. Tanrı'nın doğası ve karakterinden ötürü Tanrı'ya ve işine hatasızlığı atfederiz.

Tanrı'nın doğasına saygı duyarız çünkü Tanrı her şeyi bilen kabul edilir. Karakterine saygı duyarak, kutsal ve tamamıyla doğru kabul edilir.

            Teorik olarak, doğru olan ama bilgisi sınırlı bir varlığı düşünebiliriz. Böylesi bir varlık, kandırma ya da aldatma arzusundan ötürü değil bilgisizliğinden ötürü söylediklerinde yanlışlar yapabilir. Onunkiler dürüst hatalar olur. İnsansal düzeyde insanların yalan söylemeden yanlış bildirilerde bulunmalarını anlayabiliriz. Yalanla basit bir hata arasındaki fark, niyet düzeyidir. Diğer yandan, her şeyi bilen ama kötü olan bir varlık da düşünebiliriz. Bu varlık bilgisizlikten ötürü bir hata yapamaz ama yalan söyleyebilir. Bunda açıkça kötülük ve kötü niyet vardır. Ancak Tanrı hem her şeyi bildiği ve hem de ahlaksal bakımdan kusursuz olduğundan yalan söyleyemez ve hata yapamaz.

            Kutsal Kitab’ın kaynağının hatasız olduğunu söylediğimizde, bütün yaptığımız Kutsal Kitab’ın kaynağının hatasız olan Tanrı olduğunu söylemek oluyor. Bu, Kutsal Kitap yazarlarının kendilerinin hatasız ve yanılmaz oldukları anlamına gelmiyor. Kutsal Kitap yazarları, diğer insanlar gibi, Errare humanum est, "Hata etmek insanlara mahsustur" aksiyomunu kanıtlayan insanlardı. İnsanlar hata yapabildikleri için, Kutsal Kitab’ın Tanrı Sözü olabilmesi için, insan yazarlarının işlerini yaparken yardıma ihtiyaçları olmuştu.

            Günümüzde Kutsal Kitab’ın esini sorusu yine gündemdedir. Bu noktada bazı tanrıbilimciler ikili oynamaya çalıştılar. Kutsal Kitab’ın esinini savunurken bir yandan da Kutsal Kitab’ın yanılmazlığını inkar ediyorlar. Kutsal Kitab’ın tanrısal esinine karşın hala yanılabildiğini söylüyorlar. Tanrı tarafından esinlendirilmiş bir hata gerçekten de boğaza takılacak bir lokmadır. Tanrı'nın hatayı esinlendirebileceği düşüncesi korkuyla irkiltir. Tanrı'nın hatayı esinlendirebilmesi için ya her şeyi bilmemesi ya da kötü olması lazımdır.

            Belki de esinlendirilmiş hata düşüncesiyle söylenilmek istenen, esinin iyi ve her şeyi bilen bir Tanrı'dan çıktığı halde

yapılacak iş için yetersiz olduğudur. Yani yerine getirilmesi amaçlananı gerçekleştirmekte yetersizdir. Bu şekilde Tanrı'nın bir başka niteliği olan her şeye gücü yetmesi bertaraf edilmiştir. Belki de Tanrı, Kutsal Kitab’ın yazılımını insan yazarların hata eğilimlerini yenecek yeterli güçle yönetememişti.

            Esini hatayla birleştirmek yerine esini tamamen inkar etmek çok daha anlamlı olurdu. Kutsal Kitab’ın hatasızlığını eleştirenlerin çoğu, baltalarını ağacın dibine vurarak esini tamamen reddederler. Bu daha dürüst ve mantıklı bir yaklaşım gibi görünmektedir. Tanrı'nın Kendisinin temel niteliklerini inkar etme hürmetsizliğinde bulunmaz.

            Günümüzde biraz geçerliliği olan bir formülü kısaca inceleyelim: "Kutsal Kitap, hata yapabilen Tanrı Sözü'dür."Şimdi bu sözcüklerin bazılarını çıkaralım. "Kutsal Kitap...dür" sözünü çıkaralım. Formül, "Tanrı Sözü hata yapabilir" olur. Şimdi "Sözü"nü çıkarın ve sonuç: "Tanrı hata yapabilir" olur. Kutsal Kitab’ın hata yapabilen Tanrı Sözü olduğunu söylemek açıkça saygısız bir kandırmacadır. Eğer Tanrı Sözü'yse hatasızdır. Eğer hata yapabilirse, Tanrı Sözü değildir. Tanrı hakkında hatalı bir şey duymamız mümkündür ama Tanrı'dan gelen hatalı bir söz olamaz.

            Kutsal Kitab’ın kaynağının Tanrı olduğu Kutsal Kitap boyunca tekrar tekrar bildirilmiştir. Daha önceden belirtilen bir örnek Pavlus'un Romalılara Mektubu'nda bulunur. Pavlus kendisinden, "İsa Mesih'in kulu, Tanrı'nın müjdesini yaymak için seçilip elçi olmaya çağrılan" diye söz etmektedir (Romalılar 1:1). "Tanrı'nın müjdesi" sözünde nın sözcüğü, sahiplik ekidir. Pavlus sadece Tanrı hakkında olan bir müjdeden değil, Tanrı'ya ait olan bir müjdeden söz ediyordu. Tanrı'ya aittir ve O'ndan gelir. Kısaca, Pavlus bildirdiği müjdenin insanlardan olmadığını ve insanların uydurduğu bir şey olmadığını; tanrısal vahiyle verildiğini bildiriyor. Kutsal Kitab’ın esini ve hatasızlığı konusundaki tartışmanın tümü temelde doğaüstü vahiy hakkında bir tartışmadır. Reform teolojisi vahyedilmiş bir inanç, insansal anlayışı üzerine değil, bizlere Tanrı'nın Kendisinden gelen bilgiye dayalı olarak Hristiyanlığa adanmıştır.

 

 

 

 

 

KUTSAL KİTAP'IN HATASIZLIĞI

 

Reform Teolojisisi, Kutsal Kitab’ın yanılmaz oluşunun yanı sıra Kutsal Kitab’ı hatasız kabul eder. Yanılmazlık, bir şeyin yanılamayacağı anlamına gelir, hatasızlık ise onun hata yapmadığını bildirir. Yanılmazlık bir yetenek ya da potansiyeli tanımlar. Olamayacak bir şeyi tanımlar. Hatasızlık gerçeği tanımlar.

            Örneğin, bir imla testinde 100 üzerinden 100 alabilirim. Bu sınırlı deneyimde "hatasız"dım; testte hiç hata yapmadım. Buradan yola çıkarak hatasız olduğum sonucuna varılması haklı çıkarılmaz. Hatalı insanlar her zaman hata yapmazlar. Bazen, aslında sık sık, hata yapabilirler çünkü hatasız değildirler. Hatasız birisi hiçbir zaman hata yapmaz, çünkü bu şekilde hatasızlık herhangi bir hata olasılığını saf dışı bırakır.

            Günümüzde bazı bilginler Kutsal Kitab’ın yanılmaz ama hatalı olabileceğini söylemişlerdir. Bu epey karmaşa yaratan bir sözdür. Gördüğümüz gibi, yanılmaz sözü iki söz arasında daha kuvvetli olanıdır.

            Öyleyse neden bu bilginler yanılmaz sözünü tercih etmişlerdir? Bunun yanıtı herhalde duygusal alanda bir yerlerde yatmaktadır. Bazı eğitsel çevrelerde hatasızlık sözü hoş karşılanmaz. Alçaltıcı anlamlarla yüklüdür. Bu sözcük sık sık, sofistike olmayan ve bilginlikten uzak türde muhafazakarlıkla bağdaştırılır. Diğer yandan, yanılmazlık sözü özellikle de Katolik bilginliğinde eğitsel saygınlık tarihine sahiptir. İnsanlar, yanılmazlık konusunda Katolikler'in görüşlerini reddedebilirler ama onu kaba, ilkel teolojiyle özdeşleştirmezler. Örneğin Cizvitler, sofistike olmayan bir bilginlikle tanınmazlar. Bazıları antientellektüel çevrelerle bağdaşmaktan suçlu bulunmamak için hatasızlık sözünden kaçınıp yanılmazlık sözüne sığınmışlardır. Ancak süreç içinde yanılmazlık, hatasızlıktan daha az bir şey ifade edecek şekilde tanımlanmışsa o zaman terminolojideki değişim aldatıcı bir bahanedir.

            Tarihsel Reform Teolojisi için hem hatasızlık ve hem de yanılmazlık ayrılmaz parçalar oldukları halde, Kutsal Kitab’ın güvene layıklığı konusundaki modern tartışmalar başkalarını, hatasızlık kavramının yetkili Reformcular tarafından savunulmadığını, bu düşüncenin on yedinci yüzyıldaki bilginsel ya da rasyonalist tanrıbilimciler tarafından çıkarıldığını söyleyerek konuyu tartışmaya itmiştir. Hatasızlık kavramının daha sonra moda olduğu doğru olduğu halde, bu kavramın on altıncı yüzyıldaki Reformcuların eserlerinde var olmadığını söylemek hiçbir şekilde doğru değildir. Martin Luther'in birkaç gözlemine dikkat edelim:

 

            Bu kitabın Yazarı, Kutsal Ruh'un Kendisi ve her şeyin Yaratıcısı Tanrı'dır._

 

            Kutsal Kitap, insan tarafından da yazılmış olduğu halde, insandan değil Tanrı'dandır._

 

            Bu öyküleri boşuna okumayacak olan kişi Kutsal Kitab’ın insansal değil, tanrısal bilgelik olduğuna kesinlikle inanmalıdır._

 

            Tanrı'nın Sözü durmalıdır, çünkü Tanrı yalan söyleyemez; ve O'nun Sözü'nün en önemsiz bir harfi ya da virgülü yerine gelmeden önce gök ve yer yok olmalıdır._

 

            Kutsal Kitap'tan başka hiçbir şeyle övünme niyetimiz yok ve Kutsal Ruh'un Kendi Kendine karşı çıkmayacağı ve çelişkiye düşmeyeceğinden eminiz._

 

            Aziz Augustin, Aziz Jerom'a yazdığı mektubunda, "Kutsal Kitab’ı hatasız kabul etmeyi öğrendim" der._

 

            Aziz Augustin'in kitaplarında beden ve kanın konuştuğu birçok parça bulursunuz. Ve bana gelince hizmetten başka şeylerde, evde, sofrada ya da başka bir yerde konuştuğumda Tanrı'nın Sözü olmayan birçok söz söylüyorum. Bu yüzden Aziz Avgustin, Aziz Jerom'a yazdığı bir mektupta sadece Kutsal Kitab’ın hatasız sayıldığını söyleyen iyi bir aksiyom bildirmiştir._

 

            Hatasızlık kavramının yeni bir keşif olmadığı açıktır. Eski zamanlarda sadece Aziz Augustin gibi kişiler tarafından değil, aynı zamanda İrenyus tarafından da açıkça bildirilmişti. Luther, Avgustin'in görüşlerini açık bir onayla aktarır. Aynı onay John Calvin'in yazılarında da görülür.

            Açık hatasızlık ve yanılmazlık, Kutsal Kitab’ın nüshaları ve tercümeleri için geçerli değildir. Reform teolojisi, hatasızlığı Kutsal Kitab’ın özgün el yazmalarıyla ya da autographa'yla sınırlar. Autographa, Kutsal Kitap yazarlarının ilk işleri günümüzde bizler için direkt olarak kullanıma açık değildir.

            Bundan dolayı, birçokları özgün elyazmalarıyla kontrol edilerek doğruluklarının ya da yanlışlıklarının onaylanamayacağından ötürü bunun tartışılabilir bir nokta olduğunu söyleyerek yanılmazlık doktriniyle alay eder. Bu eleştiri konudan tamamen uzaktır. Nüshaları yazanlar ya da tercümanların esini hakkında yazılı belgelerimiz yoktur. Yanılmazlık doktrininin esas ilgilendiği konu, özgün vahiydir. Kutsal Kitab’ı yazanların kendi yazılarıyla yazmış oldukları nüshalara sahip olmadığımız halde bunları hayret verici bir doğrulukla yeniden oluşturabiliriz. Metinsel eleştiri bilimi, var olan metnin hayret verici bir saflıkta ve son derece güvenilir olduğunu ortaya koyar.

            Ulusal Standartlar Bürosu'nda tutulan, kaide oluşturan ölçü çubuğunun bir yangında yok olduğunu düşünün. Artık üç fitlik bir uzaklığı doğru bir şekilde kestiremez miydik? Var olan kopyaların bolluğundan özgün ölçü çubuğunu neredeyse kusursuz bir doğruluk içinde yapabilirdik. Yanılmazlığı özgün belgelerle sınırlamak, Kutsal Kitapsal vahyin kaynağını yani vahyini alıp kaydetmek üzere Tanrı tarafından esinlendirilmiş araçlara dikkat çekmektir.

            Reform teolojisi, tercümelerin yanılmazlığı hakkında hiçbir savunuda bulunmaz. Kutsal Kitab’ı okuyan, yorumlayan ya da tercüme eden bizler yanılabiliriz. Roma Katolik Kilisesi, özellikle de Papa ex cathedra'dan (Aziz Petrus'un sandalyesinden) konuştuğunda kilisenin Kutsal Kitap yorumunun yanılmaz olduğunu söyleyerek yanılmazlığa bir başka öğe ekler. Bu ikinci bir kat yanılmazlık eklediği halde, yine de Katolikler bireyler olarak yanılmaz Kutsal Kitab’ın yanılmaz yorumunu, yanılabilir bir şekilde yorumlamaya terkedilmişlerdir. Protestanlar'ın, yanılmaz Kutsal Kitab’ın kilise tarafından yapılan yanılabilir yorumunu yanılabilir bir şekilde yorumlamakla karşı karşıya oldukları yerde, Katolikler çifte yanılmazlık düzeyinin var olduğunu kabul ederler.

            Kutsal Kitab’ın yanılmazlığı, Kutsal Kitap tarafından yönetilmeyi isteyen sıradan bir Hristiyan için ne anlama gelir? Kutsal Kitab’ı kabul etmenin son aşaması, yanılabilir anlayışımızdaysa özgün belgelerin yanılmazlığı neden bu kadar önemlidir? Bu, Hristiyan hayatını derinden etkileyen pratik bir sorudur.

            Diyelim iki kişi Kutsal Kitap'tan bir parça okuyorlar ve anlamı hakkında görüş birliğine varamıyorlar. Birinin ya da her ikisinin de metni yanlış anladığı açıktır. Aralarındaki tartışma yanılabilir insanlar arasındaki bir tartışmadır.

            Ancak, metnin açık olduğunu ve ikisinin de metnin anlamı konusunda tartışmadığını varsayalım. Bir tanesi, metnin Tanrı'nın yanılmaz vahyi olduğuna ikna olmuşsa o zaman buna boyun eğip eğmemesi gerektiği sorusu yanıtlanmıştır. Diğer kişi metnin kendisinin (özgün verilişinde) hatalı olduğuna ikna olmuşsa ona itaat etme konusunda ahlaksal bir sorumluluğu yoktur.

 

 

KUTSAL KİTAP'IN YETKİSİ

 

Kutsal Kitab’ın esini ve yanılmazlığı konusunun ucunda onun yetkisi konusu vardır. Amerika'da arabaların arkasına takılan popüler levhalardan birinde şöyle yazılıdır: "Tanrı öyle diyor. Ben inanıyorum. Bu da konuyu kapatıyor."

            Bu sözün ne yanlışlığı var? Sağlam olmayan bir öğe katıyor. Kutsal Kitab’ın yetkisi konusunun, kişi Kutsal Kitap'a inanana dek hallolmamış olduğunu öneriyor. Halbuki slogan, "Tanrı söylemiştir. Bu da konuyu kapatıyor" olmalıydı. Tanrı bir şey vahyederse, bu vahiy Tanrı'nın yetkisini taşır. Daha yüksek bir yetki mercii yoktur. Tanrı kutsal ağzını açtığında konu kapanmıştır. Bu, Reform teolojisi için kendiliğinden bellidir.

            Sola Scriptura konusu temelde bir yetki sorunudur. Burada en yüksek yetki kiliseye değil, Kutsal Kitap'a; insana değil, Tanrı'ya aittir. Üniversitedeyken aynı yatakhanede olduğumuz eski bir arkadaşımla konuşurken bunu anladım. Birbirimizi uzun süredir görmemiştik ve benim Kutsal Kitab’ın yetkisi konusunda konuşmakta olduğum bir teoloji konferansında yeniden karşılaştığımızda görüşmeyeli yirmi yıl olmuştu. Toplantıdan sonra birlikte yemek yedik ve arkadaşım bana, "R. C., ben artık Kutsal Kitab’ın yanılmazlığına inanmıyorum" dedi.

            Eski günlerimizden hala inandığı neler olduğunu sordum. "İsa'ya hala Kurtarıcım ve Rab'bim olarak inanıyorum" dedi.

            Bunu duyduğuma sevindiğimi belirttim ama, "İsa senin hayatında Rabliğini nasıl uyguluyor?" diye sordum.

            Biraz kafası karışan arkadaşım, "Ne demek istiyorsun?" dedi.

            "Eğer İsa senin Rabbinse, bunun anlamı senin üzerinde yetkisi olduğudur. Senin nasıl yaşamanı istediğini Kutsal Kitap'tan öğrenmiyorsan nasıl biliyorsun?"

            "Kilisenin öğretisinden" dedi.

            Karşımda neyi protesto ettiğini unutmuş olan bir Protestan vardı. Sola Scriptura'yı atıp onun yerine kilisenin yetkisini koyarak tamamen değişmişti. Kiliseyi Kutsal Kitab’ın üzerine koymuştu. Bu, Roma'da gerçekleşen olaydan pek farklı değildi. Roma, arkadaşımın yaptığı gibi Kutsal Kitab’ın yanılmaz yetkisini inkar etmediği halde gerçek ve kritik bir anlamda Kutsal Kitab’ı kiliseden daha aşağı bir düzeye koymuştu.

            Kutsal Kitab’ın ikinci düzeye konulması Reformcular için çok önemli bir konuydu. John Calvin, "Çok tehlikeli bir hata genel olarak yayılmış bulunuyor--yani, sanki Tanrı'nın sonsuz ve bozulmaz gerçeği insanların isteğine bağlı olabilirmiş gibi, Kutsal Kitap sadece Kilise'nin onayını aldığı sürece önemlidir. Kutsal Ruh'a büyük bir hakaretle 'Kutsal Kitab’ın Tanrı'dan geldiğine bizi kim ikna edebilir?' sorusu sorulmaktadır...." demişti _

            Calvin bundan sonra okura, Kutsal Kitab’ın kendisinin (Efesliler 2:20) kilisenin havarilerin ve peygamberlerin temeli üzerine kurulduğunu hatırlatır. Sözlerine şöyle devam eder: "Öyleyse, Kilise'nin Kutsal Kitab’ı yargılama yetkisine sahip olduğu ve Kutsal Kitab’ın kesinliğinin onun onayına bağlı olduğu masalından daha gülünç bir şey olamaz. Kilise onu kabul edip ona yetkisinin mührünü verdiğinde başka türlü olsa şüpheli ya da değişmiş olacak bir şeyi gerçek kılmaz, onun Tanrı'nın gerçeği olduğunu kabul ederek tereddütsüz onayıyla saygısını gösterme sorumluluğunu taşımaktadır."_

            Calvin burada Kutsal Kitap kanonunu göz önünde bulundurmaktadır. Kutsal Kitab’ın altmış altı kitabı birlikte Kutsal Kitab’ın kanonunu oluştururlar. Kanon sözcüğü "ölçü değneği" ya da "kuralı" anlamına gelir. Reformcular Apokrif kitaplarını (antlaşmalar arası dönemde yazılan kitapları) kanonun bir parçası olarak kabul etmediler. Roma, Apokrif'i kanona dahil etti. Hangi kitapların kanona dahil edileceği hakkında ilk İnanlılar topluluğunda tartışılmıştı. Son analizde kilise şimdi İncil'i oluşturan kitapları kabul etti.

            Kilise bu süreçte yer aldığından, bazıları Kutsal Kitab’ın yetkisini kilisenin yetkisine borçlu olduğunu, bu yüzden de yetkisinin kilisenin yetkisinden daha az önemli olduğunu söylerler. Bu, Calvin'in şiddetle karşı çıktığı bir noktadır. Kilisenin, "başka türlü şüpheli ve tekzip edilen noktaları inanılır kılmadığını, sadece Tanrı'nın gerçeği olduğunu kabul ettiğini bildirir. Calvin, kilisenin Kutsal Kitab’ın yetkisini kabul etmesiyle kilisenin Kutsal Kitab’ın yetkisini yaratması arasında büyük bir fark olduğunu söyler. Kilise, Kutsal Kitab’ın kitaplarının kendi içlerinde zaten oldukları şey, yani Tanrı Sözü olduklarını kabul etmek için "kabul ediyoruz" anlamına gelen Latince “recepimus” sözcüğünü kullanmıştır.

            Luther de, Kutsal Kitab’ın yetkisi ve kilisenin yetkisi arasındaki ilişki hakkında Calvin'le aynı çizgide yazmıştı: "Kilise söylediği için Tanrı Sözü olmaz; ama Tanrı Sözü'nün söylenmesiyle kilise var olur. Kilise Sözü yaratmaz, kilise Söz tarafından yaratılır."_ Luther sözlerine şöyle devam eder: "Kilise, tıpkı ataların eserlerini onaylayıp kabul ettiği ama bununla onları iyi kılmadığı gibi, bir kitaba kendi sahip olduğundan daha çok yetki ve güvenilirlik veremez."_

            Katolikler, kanonu yanılmaz kitapların yanılmaz bir koleksiyonu olarak görmektedirler. Protestanlar kanonu, yanılmaz kitapların yanılabilir bir koleksiyonu olarak görmektedirler. Roma, kilise hangi kitapların İncil'e ait olduğunu belirlediğinde kilisenin yanılmaz olduğuna inanır. Protestanlar, kilisenin bu süreçte doğru davrandığına ama yanılmaz davranmadığına inanır.

            Bunun anlamı, Reform teolojisinin İncil kanonuna dahil edilmiş olan kitapların kanonik konumundan kuşku duyduğu değildir. Bazı Protestan tanrıbilimciler, kiliseye kalıcı ya da kendi içinde bir yanılmazlık atfetmeden Tanrısal sağlayışın özel işinin kiliseyi bu konuda hatadan koruduğuna inanırlar. Öyleyse Reform, sola Scriptura doktrini, Kutsal Kitab’ın Tanrı'nın halkının imanı ve yaşamı için tek yazılı yetki olduğunu onaylar.

 

 

 Cetvel 2.2

 

                                               Kanon

                                              

                                               Kilise yasaları                          Kutsal Kitap

 

            Katolik görüşü             yanılmaz                                  yanılmaz

            Protestan görüşü          yanılabilir                                 yanılmaz

Kilisenin daha az olan yetkisine saygı gösterip boyun eğiyoruz ama o bizleri Kutsal Kitab’ın yetkisi gibi mutlak bir şekilde bağlamıyor. Kilisenin reformunun sürekli devam eden bir süreç olduğunu belirten semper reformanda ilkesinin temeli budur. İman ve uygulamamızı Tanrı Sözü'ne uydurmak için her zaman daha fazlasını aramaya çağrıldık.

 

 

KUTSAL KİTAP'IN YORUMU

 

Reform'un büyük miraslarından biri de özel yorum ilkesidir. Reform, Kutsal Kitab’ı din adamı olmayan kişilerin ellerine etkin bir şekilde koymuştur. Kutsal Kitab’ı halkın diline çevirenlerden bazıları bunun bedelini hayatlarıyla ödediklerinden bu, büyük bir bedel karşılığı gerçekleştirilmişti. Özel yorum hakkı, her Hristiyan'ın Kutsal Kitab’ı kendisi için okuyup yorumlama hakkına sahip olduğu demektir. Bu, bireye Kutsal Kitab’ı yanlış yorumlamak ya da çarpıtmak hakkını vermemektedir. Kutsal Kitap, kişinin kafasına uygun bir şekilde biçimlendirilecek bir oyuncak değildir. Özel yorum hakkıyla birlikte Kutsal Kitab’ı dikkatle ve doğru bir şekilde ele alma sorumluluğu gelir. Bu hak, öğretmenler, yorum kitapları ve bu gibi yardımcı kaynakların gereksiz ve yararsız olduğunu da ima etmez. Tanrı kilisesi için öğretmenleri boşuna armağanlandırmamıştır.

            Kutsal Kitap keyfi bir şekilde yorumlanmamalıdır. Subjektif ya da hayali yorumlardan uzak durulması için yorum konusundaki temel kurallar, (hermenitiks) yorum bilimi tarafından geliştirilen kurallar izlenmelidir. Hermenitiks terimi etimolojik olarak bir Yunan tanrısı olan Hermes'ten gelir. Hermes, tanrıların mesajcısıydı, Romalılar'ın Merküri adlı tanrısıyla aynıydı. Mitolojide Merküri her zaman mesajları hızla götürebilmek için ayakkabılarında kanatlarla tasvir edilmiştir.

            Hermenitiks, bir mesajı anlamaya çalıştığımız sürecin nasıl olduğunu bildirir. Reform hareketi, Kutsal Kitab’ı yorumlama konusunda çok önemli kurallar koymuştu. Bu kurallardan belki de en önemlisi ya da merkezi kural iman kıyasıdır. Bu, Kutsal Kitab’ın kendi kendisini yorumlama kuralıdır (Sacra Scriptura sui interpres). Kutsal Kitap ayetlerini, Kutsal Kitap ayetleriyle yorumlamalıyız. Kutsal Kitap Tanrı Sözü ise, kendisiyle uyum içinde ve tutarlıdır. Tanrı karmaşa tanrısı değildir. Kendi kendini tekzip etmez. Bu yüzden Kutsal Kitab’ın bir kısmını diğer kısmının aleyhinde kullanmamalıyız. Bir yerde açık olmayan ya da karanlık olan bir nokta başka bir yerde açıklanıyor olabilir. Karanlık olanı açık olanın ışığında, ima edileni açıkça söylenenin ışığında, anlatımı didaktik (öğretiye dayalı) olanın ışığında yorumlamalıyız.     Hermenitiks bilimi teknik düzeyde epey karmaşık bir hal alır. Kutsal Kitap bilgini, Kutsal Kitap içinde yer alan farklı edebi türleri anlamayı (tür analizini) öğrenmelidir. Örneğin, Kutsal Kitab’ın bazı kısımları tarihsel anlatım biçiminde, diğerleri şiir biçimindedir. Şiirin yorumu, anlatımın yorumundan farklıdır. Kutsal Kitap, ciddi bir yorum çalışmasında anlaşılmaları gereken, mecaz, benzetme, atasözü, eğitici hikaye (mesel), abartı, paralellik ve daha başka birçok edebi dal kullanır.

            Reform'un gerçekleştirdiği başlıca şeylerden biri, Kutsal Kitab’ın harfiyen yorumu ilkesidir. Bu kavram, sık sık bön ya da ruhsuz harfiyetle eşanlamlı görülerek ciddi yanlış anlamalardan zarar görmüştür. Sensus literalis adı verilen esas ilke, Kutsal Kitab’ın yazıldığı biçime göre yorumlanması gerektiğidir. Harfiyen sözü, Kutsal Kitab’ın edebi biçiminden söz eder. Luther bu konuda şöyle der:

 

            Kutsal Kitap'taki hiçbir şey, metnin çerçevesi bunu gerektirmedikçe ya da imanın maddesine açıkça, militanca aykırılığı bunu açıkça talep etmedikçe,  bir sonuç ya da bir mecaz kabul edilmelidir. Tersine, her yerde sözcüklerin basit, saf ve doğal anlamlarına yapışmalıyız. Bu, Tanrı'nın insanlara vermiş olduğu dilbilgisi kurallarına ve konuşmanın kullanımına(usus loquendi) uygundur. Çünkü eğer herkesin kendi kaprislerine göre sonuçlar ve mecazlar icat etmesine izin verilirse imanın herhangi bir maddesi hakkında insanların bir mecaz aracılığıyla bir kusur bulamayacağı hiçbir şey olmaz ve hiçbir şey kesinlikle belirlenemez ve kanıtlanamaz. Bunun yerine, Kutsal Kitab’ın kendisi bizleri bir parçada mecaz bulmaya zorlamadıkça bütün mecazlardan en ölümcül zehirmiş gibi uzak durmalıyız._

 

            Harfi yorum ilkesi, Orta Çağ'da popüler hale gelen bir yöntem olan quadriga'ya son vermek için ortaya çıkarılmıştı. Bu, her Kutsal Kitap parçasında, harfi, ahlaksal, mecazi ve kıyaslanır olmak üzere dört ayrı anlam arayan bir yöntemdi. Bu yöntem metnin aşırı mecazlaştırılmasına ve anlaşılmamasına yol açmıştı. Buna tezat olarak, sensus literalis Kutsal Kitab’ın açık anlamını araştırmak ve bir tek anlamı odaklamak üzere tasarlanmıştı. Bir metnin birçok uygulaması olabildiği halde, sadece bir tek doğru anlamı vardır.

            Sensus literalis, gramatik-tarihsel yorum yöntemiyle yakından bağlantılıdır. Bu yöntem, ayetlerin yazılmış olduğu tarihsel zemini odaklar ve Kutsal Kitap metninin gramatik yapısına yakından dikkat eder. Daha geniş bir anlamda, bu yöntem sadece Kutsal Kitab’ın herhangi bir başka kitap gibi yorumlanması gerektiği anlamına gelir. Vahiysel doğası, onu bu anlamda diğer kitaplardan farklı kılmaz. Hala herhangi bir diğer kitap gibi okunması gerektir. Kutsal Kitap'ta fiiller fiil ve isimler isimdirler. Edebiyatın normal yapısı Kutsal Kitap için de geçerlidir. Yine Luther şöyle demektedir:

            Kutsal Ruh, gökte ve yerdeki en açık Yazar ve Konuşmacı'dır. Bu yüzden söylediklerinin birden fazla anlamı olamaz ve o anlam da çok açıktır. Harfiyen ya da doğal anlamda dediğimiz şey budur. Ama Tanrı'nın açık Sözü derken söylenmek istenen de daha öte ve farklı bir şey demek olabilir ve böylece bir şeyin başka bir şey anlamına gelmesi sözcükler ve dillerden öte bir şeydir. Çünkü bu Kutsal Kitab’ın dışındaki her şey için doğrudur, Aziz Augustin ve bütün öğretmenlerin bildirdiği gibi, Tanrı'nın bütün eserleri ve yaratıkları Tanrı'nın yaşayan işaretleri ve sözleridir. Ama buna bakarak Kutsal Kitab’ın ya da Tanrı Sözü'nün birden fazla anlamı olduğunu söylememeliyiz._

 

                                                                                                                      3

 

                             Sadece İmana Adanmışlık

 

            Sadece imanla aklanma (sola fide) doktrini tarihsel müjdeselliğin en çok üzerinde durduğu konudur. Reform teolojisinin birçok diğer Hristiyan mezheple paylaştığı bir doktrindir. Bu doktrin sadece Reform teolojiye has olmadığı halde onsuz Reform teolojisi olmazdı. Reform hareketi sırasında Martin Luther bunun, "kendisiyle ve kendisi aracılığıyla kilisenin ayakta durduğu ve bunsuz kilisenin yere yıkıldığı madde" (articulus stantis et cadentis ecclesiae) olduğunu söylemişti.[i] Eğer Luther haklı idiyse o zaman sözleri sadece Lutherci kiliseler için değil, bütün kiliseler için geçerlidir.

            Luther sadece imanla aklanma konusunda şunları söylemiştir: "Bu doktrin baş ve köşe taşıdır. Tanrı'nın kilisesini doğuran, besleyen, bina eden, koruyan ve savunan sadece budur; ve bu olmadan Tanrı'nın kilisesi bir saatliğine bile var olamaz...."[ii]

            Luther başka bir yerde şöyle bildirmiştir: "Aklanma maddesi, her türlü doktrinin üzerinde efendi ve prens, hakim ve yönetici ve

 

Cetvel 3:1

 

Üçüncü Temel Taş

 

                                                           1 Tanrı'yı merkez alır

                                                           2 Sadece Tanrı Sözü'nü temel alır

                                                           3 Sadece imana adanmıştır

                                                           4 İsa Mesih'e adanmıştır

                                                           5 Üç antlaşma tarafından yapılanmıştır

 

yargıçtır; bütün kilise doktrinlerini korur ve yönetir ve vicdanımızı Tanrı'ya yükseltir. Bu madde olmadan dünya tam bir ölüm ve karanlık içindedir. Bu maddenin bilgisi ve düşüncesinden yoksunsak hiçbir hata insan mantığına yeterince kötü gözükmez hatta onu hoşnut bile edebilir."[iii]

            Aklanma doktrini, bir insanın yüz yüze gelebileceği en derin varoluş sorunu diyebileceğimiz şeyi ele alır: Nasıl olur da bir günahlı, doğru olmayan biri kutsal ve adil bir Tanrı'nın yargısı karşısında durabilir? Mezmur yazarının söylediği gibi, "Ey RAB, sen suçların hesabını tutsan, kim ayakta kalabilir, ya Rab?" (Mezmur 130:3). Sorunun cevap beklemediği açıktır. Hiçbirimizin ayakta kalması mümkün değildir, çünkü hiçbirimiz doğru değiliz. Doğru olmayan bir kişinin doğru bir Tanrı'nın önünde ayakta durması için o kişinin aklanması gerekir.

            Reform hareketi, "Kişi nasıl aklanır?" sorusunu odaklamıştı. Aklanmanın Tanrı tarafından yasal bir yargıyı ve O'nun tarafından doğru olduğumuzu bildirilmesini gerektirdiği açıktır. Bundan sonra en önemli soru şu olur: "Tanrı insanların aklanmış olduğunu neyi temel alarak bildirir?" Tanrı böyle bir bildiriyi yapmadan önce tabiatımızın doğru olması mı gerekmektedir? Yoksa biz kendimiz doğru olmadan o bizim aklanmış olduğumuzu mu bildirir? John Calvin bu soruyu şöyle yanıtlamıştı:

 

                Kişi, Tanrı'nın yargısında doğru kabul edildiğinde ve doğruluğundan ötürü kabul edildiğinde Tanrı'nın önünde aklanmış olduğu söylenir. Çünkü kötülük Tanrı için nasıl mekruh bir şeyse, günahkar da, günahkar olduğu sürece ve günahkar olarak görüldüğü sürece O'nun önünde lütuf bulamaz. Bu yüzden günahın olduğu her yerde Tanrı'nın gazabı ve öcü vardır. Öte yandan, günahkar değil, doğru kabul edilen ve bütün günahkarların suçlu çıkarıldığı Tanrı'nın yargı tahtının önünde beraat etmiş olarak duran kişi aklanmıştır...Böylece aklanmayı, Tanrı'nın bizleri doğruymuşuz gibi kayrasına kabul ettiği kabul olunuş olarak tanımlıyoruz; ve aklanmanın günahların bağışlanması ve Mesih'in doğruluğunun bize verilmesi olduğunu söylüyoruz.[iv]

 

Calvin'den yapılan bu aktarmada, olarak görülmek, kabul edilmek, gibi şeklinde çok önemli bazı sözcükler görüyoruz. Tanrı'nın gözünde doğru olarak görüldüğümüzü, öyle kabul edildiğimizi söylemek O'nun gözünde böyle olduğumuzu söylemektir. Bu, Calvin'in de işaret ettiği gibi, Tanrı'nın bizlere doğru"ymuşuz gibi" davrandığıdır.

 

ADLİ AKLANMA

 

Reform aklanma doktrinine sık sık adli aklanma adı verilir. Adli terimi ağır ceza mahkemelerinde sık sık duyulan bir terimdir. adli kanıt ve  adli tıp sözlerini duyarız. Adli sözcüğü sık sık yasal bildirilerde yer alır. Adli aklanmanın anlamı, Tanrı tarafından yasal anlamda doğru ilan edilmiş olmamızdır. Bu yasal bildirinin temeli, Mesih'in doğruluğunun bizim hesabımıza konulmuş olmasıdır.

            Luther, adli aklanma düşüncesini, ünlü Latince sözü, “simul iustus et peccator”'da yakalamıştır. "Aynı anda hem doğru hem de günahlı" anlamına gelmektedir. Luther bir çelişkiyi onaylamaya çalışmamıştı. İki bildiri de, doğru ve günahlı, aynı anda aynı kişiden söz etmekle beraber aynı ilişkiden söz etmemektedir. Söz konusu kişi, kendi başına hala günahlı olmayı sürdürmektedir, buna karşın aynı zamanda Mesih'in doğruluğunun kendisine geçmesiyle o kişi Tanrı'nın gözünde doğru sayılmaktadır.

            Adli aklanma kavramı Roma Katolikleri tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Bir kişi aslında doğru değilken, Tanrı'nın o kişiyi doğru ilan ettiğinin söylenmesiyle Tanrı'nın doğruluğuna gölge düşürdüğünü söyleyerek buna karşı çıkarlar. Tanrı'nın doğru olmayan bir şeyi doğruya dönüştürmesi Tanrı'nın bir tür sahtekarlık yapmasıdır. Roma için Tanrı bir kişiyi ancak o kişi doğru olursa ve gerçekten doğruysa doğru ilan edebilir. Bu olmadıkça gerisi hayal ürünüdür.

            Eğer Roma bu konuda haklıysa, o zaman Luther ve Reformcular müjdenin kendisinin bir roman olduğunu söyleyebilirler. Gerçekten de bir kişide hiçbir doğruluk yokken Tanrı'nın o kişiyi doğru ilan etmesi için Tanrı'nın sahtekar olması gerekir. Roma, aklanmış kişinin gerçekten de doğruluğa sahip olması gerektiğinde ısrar etmekte haklıdır. Soru, "Günahlı gereken doğruluğu nereden edinebilir?" dir. Reform tartışmasının özü budur.

            Birçok Reform tanrıbilimci, Roma'nın bundan hiçbir zaman gerçekten kaçamadığını söylese de, Roma Katolik Kilisesi, antik çağlardaki Pelagiyusçu sapkınlığını şiddetle ve tekrar tekrar kınamıştır. Pelagiyus, Adem'in günahının sadece Adem'i etkilediğini, kendisinden başka kimseyi etkilemediğini söyleyerek özgün günah doktrinini inkar etmişti. Pelagiyus, insanın tanrısal lütfun yardımı olmadan doğru olabileceğini savunmuştu. Lütfun, doğruluğa erişimi kolaylaştırdığını kabul etmişti ama doğruluğa erişmekte gerekli olmadığını söylemişti. Lütuf eğer onu kullanırsak bize yardımcı olacağı halde lütuf olmadan doğru olabiliriz. Roma, Pelagiyus'u kınarken lütuf olmadan doğru olamayacağımızda ısrar etmişti.

            Roma için, aklanmada gerekli olan lütuf iki yönlüdür. Birinci durumda, Tanrı'nın cezalandırıcı adaletinin taleplerini tatmin etmek için bir kefaret gerekmektedir. Bu kefaret bizler için lütufkar bir şekilde Mesih tarafından yapılmıştır. Mesih çarmıhta günahlarımızın borcunu ödemiştir. Ancak Mesih'in işinin tamamının bize uyarlanabilmesi için başka bir şeyin daha gerçekleşmesi gerekir. Bizlerin aklanabilmesi için ilk olarak doğru kılınmamız gerekmektedir. “Doğru kılınmak" düşüncesi, Latince'de aklanma anlamına gelen, iustificare'ye bağlıdır.

            Öyleyse nasıl doğru kılınırız? Roma Katolikler'inin aklanma doktrini karmaşıktır. Bu görüşü özetleyelim: Aklanma, aklanmanın "araçsal nedeni olan" vaftizle başlar. Bu kutsal tören aracılığıyla Mesih'in doğruluğu insanın ruhuna yüklenir. Vaftiz olan kişi, özgün günahtan temizlenir ve şimdi bir lütuf konumundadır. Kişinin doğru olabilmesi için yüklenen lütufla işbirliği yapması ve onu onaylaması gerekmektedir. Aklanmanın lütfu kalıcı değildir. Ölümcül günahın işlenmesiyle kaybedilebilir.

            Roma, ölümcül ve affı mümkün günahlar arasında bir ayırım yapar. Affı mümkün günah da gerçek günahtır ama daha az ciddidir. Ölümcül günaha ölümcül denilmesinin nedeni, ruhtaki aklayan lütfu öldürmesidir. Ölümcül günah lütfu yok eder ama imanı yok etmez. Kişi gerçek imanına sahip ama yine de aklanmamış olabilir.

            Kişi ölümcül günah işlediğinde ve vaftizde aldığı aklanmanın lütfunu kaybettiğinde kefaret cezası kutsal töreniyle aklanma konumuna yeniden gelebilir. Bu kutsal tören, Roma tarafından, "ruhlarını perişan edip mahvedenler için aklanmaya giden ikinci iskele" olarak tanımlanır. Günahlı günahını papaza itiraf eder, pişmanlığını gösteren bir etkinlikte bulunur, papazdan günahlarının bağışını kabul eder ve bundan sonra yeniden lütuf konumuna gelebilmek için "tatmin edici işler" yapar.

            On altıncı yüzyıldaki tartışmaların çoğunun ardında bu tatmin edici işler vardı. Tatmin edici işler, tövbekar için uygun bir sevap hakkı doğururdu. (meritum de congruo). Uygun erdem, layık erdem (meritum de condigno), o denli hak edilmiştir ki adil bir Tanrı'nın ödüllendirmeye mecbur olduğu bir erdem değildir. Uygun erdemin kökleri lütuftadır ve Tanrı'yı bir şey yapmaya mecbur edecek kadar erdemli değildir. Bunun yerine bu tür bir hakkı ödüllendirmek Tanrı için "uygun"dur.

            Martin Luther bu uygun sevap kavramına şiddetle karşı çıktı:

 

                Skolastiklerin, uygun sevap ve layıklık (de merito congrui et condigni) hakkındaki bu tartışmaları, boş insanların değersiz konulardaki boş düşünceleri ve hayali varsayımlarından başka bir şey değildir. Buna karşın bunlar papalığın temelini oluştururlar ve papalık bugün bile bunun üzerine kuruludur. Çünkü her keşiş şöyle hayal eder: "Mezhebimin  kutsal kurallarını yerine getirerek uygunluk lütfunu kazanabilirim, ama bu lütfu kazandıktan sonra yaptığım işlerle öylesine büyük bir hak biriktirebilirim ki, bu sadece bana sonsuz yaşam kazandırmak için yeterli olmakla kalmayıp onu satıp başkalarına da vermeye yeterli olur.[v]

 

            Luther'in bu konudaki hiddeti, Reform mücadelesi zemininde anlaşılmalıdır. Büyük yangının tövbenin bir yönüyle başlatıldığını söylemek doğru olur. Endülijans (pişmanlık oluşunca kilise tarafından günah cezasından bir kısmının affolması) konusundaki tartışma, günahın kefareti kavramının çok önemli bir parçası olan tatmin işlerini odaklayan Luther'in ünlü Doksan-Beş Tezini ortaya çıkarttı. Tövbekarın yapabileceği tatmin işlerinden bir tanesi sadaka vermektir. Sadakanın etkin olabilmesi için kesinlikle doğru bir ruhta verilmesi gerekmektedir.

            On altıncı yüzyılda Roma, St. Peter Bazilikası'nı bina etmek için büyük bir kampanya başlattı. Papa, bu işi desteklemek için sadaka verenlere özel endülijanslar sağladı. Papa'da "anahtarların gücü" vardır, buna cennete girebilmek için yeterli sevaba sahip olamadıklarından ötürü Araf'ta bulunan kişiler için endülijanslar verme gücü de dahildir. Papa, sevap hazinesinden çekip bunları Araf'takilerin gereksinimleri için kullanabilir. Bu hazine, azizler tarafından orada biriken sevaplardan oluşur. Azizler sadece cennete girebilecek kadar sevap kazanmakla kalmamışlar aynı zamanda sevapları olmayanlar için de sevap biriktirmişlerdir . Bu fazla sevaplar, şehitlik gibi, görev çağrısının ötesinde olan, vazife dışında yapılan işleri yaparak elde edilir.

            Johann Tetzel, (Roma tarafından yetkisi olmadan) endülijans satışındaki kaba yöntemiyle Luther'i çileden çıkarttı. Tetzel endülijansları, "Sunu tabağına bir para düştüğü her seferinde Araf'tan bir ruh göğe yükselir" şeklinde bir sloganla pazarladı. Köylülere, tövbe ruhu olsun ya da olmasın sadece sadaka verme suretiyle ölmüş dostları ve akrabaları için kurtuluş satın alabilecekleri izlenimini verdi. Luther, hayatının bu noktasında bu endülijanslarla yakından ilgileniyordu. Anne-babasının hala hayatta olmasından ötürü üzgünlük duyduğunu çünkü bu durumun onlar için endülijans alarak cennete girmelerini garantilemesini engellediğini dile getirmişti. Bunun yerine büyük anne ve büyük babaları için sadakalar vermişti.

            Luther, Tetzel'in yöntemlerini sorguladığında, kendisi dahil endülijans sisteminin tümünü yeniden değerlendirmeye başladı. İster Tanrı’dan ister insandan her türlü sevap işlerini yapma kavramına özellikle dikkat ederek sistemin tümüne saldırdı. Bir günahlının aklanmasını sağlayabilecek tek sevabın Mesih'in sevabı olduğunda ısrar etti.

            Roma, Mesih'in sevabının kurtuluş için gerekli olduğuna katılıyordu. Aynı şekilde Roma da, aklanma için lütuf ve imanın gerekliliğinde ısrar ediyordu. Roma'nın aklanma konusunda görüşüyle Protestan görüşü arasındaki fark sık sık yanlış dile getirilir. Bazıları, Roma'nın aklanmaya, Protestanlar'ın ise lütufla aklanmaya inandıklarını söyler. Roma, işlerle aklanmaya, Protestanlar ise imanla aklanmaya inanırlar. Roma, kilise aracılığıyla aklanmaya, Protestanlar ise, Mesih aracılığıyla aklanmaya inanırlar. Farklılıkları bu şekilde dile getirmek konuyu radikal bir biçimde çarpıtmak ve Roma'ya karşı çok büyük ve çirkin bir iftira atmaktan suçlu olmaktır.

            Roma Katolik Kilisesi, günahlının aklanması için lütuf, iman ve Mesih'in gerekli olduğuna inanır. Bunlar gerekli durumlardır ama yeterli durumlar değildirler. Lütuf aklanma için gerekli olduğu halde, yeterli değildir. Sevap (hiç olmazsa uygun sevap) lütfa eklenmelidir.

            Roma, imanın aklanma için gerekli olduğunu bildirir. İmanın, aklanmanın temeli (fundamentum) ve kökü (radix) olduğu söylenir.

Ancak aklanmanın gerçekleşmesi için işlerin imana eklenmesi gerekir.

            Aynı şekilde aklanma için Mesih'in doğruluğu da gereklidir. Bu doğruluk, kutsal ayinler aracılığıyla ruha yüklenmelidir. Günahlı bu sayılan doğrulukla işbirliği yapmalı ve onu kabul etmelidir, böylece gerçek doğruluk, kişi aklanmadan önce onun içinin bir parçası olur.

            Aklanma konusundaki Roma Katolik formülünde eksik olan çok önemli bir sözcük olan sadece sözcüğüdür. Reform kasırgasının merkezinde bu küçük sözcüğün bulunduğunu söylemek abartı olmaz. Reformcular, aklanmanın sadece lütufla (sola gratia), sadece imanla (sola fide) ve sadece Mesih aracılığıyla (soli Christo) olduğunda ısrar ettiler.

 

AKLANMA SADECE İMANLADIR

Aklanma konusunun tam önemini kavramak için, dikkatimizi aklanmanın sadece imanla olduğunu söyleyen Reform doktrinine çevirmeliyiz. Roma, aklanmanın aracının nedeninin vaftiz olduğunu savunduğu halde, Reformcular aracının nedeninin iman olduğu konusunda ısrar ettiler. Aracı bir neden, bir şeyin gerçekleşmesine "neden olan yol"dur. Örneğin, bir heykeltraş bir heykel yarattığında, heykelin araçsal nedeni heykeltraşın keskisidir. Keski, heykeltraşın sanatını taştan biçimlendirmesinin aracıdır.

            Aklanmamızda iman, Mesih'le bağlantılanmamızın ve O'nun kurtarıcı işinin yararlarını almamızın aracıdır. İmanla Mesih'in doğruluğunu kendimize transfer edebilir ya da kendimize yükleyebiliriz. Mesih'in doğruluğunun bize sayılması için iman sadece gerekli bir şart olmakla kalmaz aynı zamanda yeterli bir şarttır. Mesih'in doğruluğuyla aklanmak için bütün talep edilen iman, gerçek imandır. İman, bizim kendimizin olmayan bir doğruluğa güvenir ve onu elde eder.

            "Sadece imanla aklanma, "sadece Mesih'in doğruluğu aracılığıyla aklanma"nın kısa bir söyleniş biçimidir. Sadece O'nun hüneri Tanrı'nın adaletinin taleplerini tatmin etmek için yeterlidir. Bize imanla verilen işte bu hüneridir. Mesih bizim doğruluğumuzdur. Tanrı kirli yaratıklarına Mesih'in doğruluğunun ceketini giydirir. Sadece İncil'de değil, Eski Antlaşma'da da dile getirilen müjdenin özü budur.

            Aklanmak için doğruluğa sahip olmamız gerekir. Mühim olan, "Bizi aklayan kimin doğruluğudur? İçimizde var olan bir doğruluk aracılığıyla mı aklanırız, yoksa başka birisinin doğruluğu mu bize sayılır?" sorusudur. Luther ve Reformcular, bizim içimizde var olmayan, bizim dışımızda olan (extra nos) bir aklanma aracılığıyla aklandığımızda ısrar ettiler. Luther şöyle demiştir:

 

                Bir Hristiyan, dışsal bir kutsallık aracılığıyla doğru ve kutsaldır--bunu öğreti amacıyla böyle adlandırıyorum--yani, Tanrı'nın merhameti ve lütfu aracılığıyla doğrudur. Bu merhamet ve lütuf insansal bir şey değildir; yüreğin bir konumu ya da niteliği değildir. Günahımızın Mesih'in lütfu ve hüneri aracılığıyla bağışlandığını bildiğimiz ve buna iman ettiğimizde bizlere Müjde'nin gerçek bilgisi aracılığıyla verilen tanrısal bir berekettir....Bu doğruluk yabancı bir doğruluk değil midir? Tamamıyla bir başkasının hoşgörüsünden oluşur ve tamamıyla Mesih'in uğruna merhamet ve kayra gösteren Tanrı'nın bir armağanıdır....Bu yüzden Hristiyan, resmi olarak doğru değildir; öz ve niteliğe göre de doğru değildir....[vi]

 

            Luther'in sözünü ettiği "dışsal doğruluk" Mesih'in doğruluğudur. Bu doğruluk içimize yapışmaz; bizim için kazanılmıştır. Reformcular tabii ki, Mesih'in ve Kutsal Ruh'un Hristiyan'ın içinde yaşadığı konusunda görüş birliği içindeydiler. Ancak aklanmamızın temeli Mesih'in içimizde yaşaması değil, Mesih'in bizde değil Kendisinde gerçekleştirdiği iş hünerdir. Aracılığıyla doğru olduğumuzun ilan edildiği Kendi doğruluğunun yasal bir uyarlanmasıdır. Bu yasal bir masal değildir çünkü gerçek doğruluk gerçekten sayılmıştır. Mesih'in doğruluğunun hiçbir hayali yanı yoktur.

            Sayılma, Hristiyan inancının özündedir. Sayılma hayaliyse o zaman kefaret de hayalidir. Mesih'in çarmıhı gerçekti ve bizim yerimize aldığı ceza da aynı şekilde gerçekti. Bizim günahlarımızı üzerine alan Tanrı kuzusuydu. Bunu nasıl yapmıştı? Eski Antlaşma'da simgelendiği gibi, günahlarımız aktarılma yoluyla değil Mesih'e sayılma yoluyla transfer edilmişti. Tanrı, Mesih'in çektiği acıları suçumuz için yeterli tatmin olarak görmüştü.

            Kurtuluşumuz sadece Mesih'in kefaret eden ölümünü değil, kusursuz ve aktif itaat dolu hayatını temel alır. Eğer Mesih'in kurtuluşumuzu garantilemek için bizler için sadece kefaret etmesi gerekiyor olsaydı, cennetten gelip direkt olarak çarmıha gidebilirdi. Ama Tanrı'nın yasasının her noktasına itaat ederek bütün doğruluğu yerine getirmesi de gerekmişti. Günahsız hayatıyla pozitif hünere erişti, bu hüner O'na iman eden herkes için sayılmaktadır. Mesih bizim için sadece ölmekle kalmadı, aynı zamanda bizim için yaşadı da.

            Mesih'in doğruluğunun aktarılma yoluyla O'nun doğruluğunun bize sayılması konularındaki tartışma küçük bir tartışma değildir. Aklanmamın temelinin benim içimde mi olduğu, yoksa benim için mi gerçekleştirildiği çok şey fark ettirir. Mesih benim için yasayı yerine getirdi ve aklanmam için gerekli sevabı kazandı. Bu sadece aklanmamın değil, aynı zamanda kurtuluş güvencemin de temelidir. Bana aktarılan Mesih'in doğruluğuyla işbirliği yapana dek, içimde doğal olarak doğru olacağım dereceye kadar, beklemem gerekiyorsa kurtuluşa erişme konusunda umudumu yitirirdim. Böyle bir şey, müjde ya da "iyi haber" değil, kötü haberdir.

            Kiliseyi çok seviyorum. Kilise, Mesih'in bedenidir. Ruhumu besler ve kutsallaştırılmama yardımcı olur. Ama kilise beni kurtaramaz. Beni sadece ve sadece Mesih kurtarabilir. Kutsal ayinler benim için değerlidir. Beni geliştirir ve kuvvetlendirirler, ama beni aklayamazlar.

 

KURTARAN İMAN

 

            Martin Luther, aklanmanın sadece imanla olduğunu bildirdiğinde, kurtarıcı imanın doğası hakkında daha çok sorular ortaya çıktı. Roma, Reform doktrinini yalanlamak için Yakup 2:24'e başvurdu: "Görüyorsunuz, insan yalnız imanla değil, eylemle de aklanır."

            İlk bakışta Kutsal Kitap sadece imanla aklanma doktrinini bundan daha açık bir şekilde yalanlayamayacakmış gibi gözükür. Romalılar'da Pavlus'un şu sözlerini okuyoruz: "Öyleyse neyle övünebiliriz? Hiçbir şeyle! Hangi ilkeye dayanarak? Yasa'yı yerine getirme ilkesine mi? Hayır, iman ilkesine. Çünkü insanın, Yasa'nın gereklerini yapmakla değil, imanla aklandığı kanısındayız" (Romalılar 3:27-28).

            Bir yandan, Yakup kişinin sadece imanla değil, eylemle de aklandığını söylüyor. Diğer yandan, Pavlus yasanın işlerinden ayrı olarak imanla aklandığımızı söylüyor. Hem Yakup'un, hem de Pavlus'un söylediklerini kanıtlamak için İbrahim'e başvurduklarını gördüğümüzde sorun daha da kızışır.

            Hem Pavlus ve hem de Yakup, "aklanmak" için kullanılan aynı Yunanca sözcüğü kullanmış oldukları halde, ikisi de bu sözcüğü aynı anlamda kullanmamışlardır. Değişik konuları ele almaktadırlar. Pavlus'un aklanma konusunu açmakta olduğu, aklanmanın işlerle değil imanla olduğunu açıklığa kavuşturduğu bellidir. İbrahim'in iman ettiği anda Tanrı tarafından doğru sayıldığı Tekvin 15'e başvuruyor. Pavlus İbrahim'in, herhangi bir itaat eylemini yerine getirmeden önce aklandığını savunuyor.

            Yakup, İbrahim'in İshak'ı sunakta sunduğu Tekvin 22'ye başvuruyor. Burada İbrahim "aklanmıştır" ama bu başka bir anlamda olmuştur. Yakup'un ele aldığı sorun, 2'ci bölümün başlarındadır: "Kardeşlerim, eğer bir kimse iyi eylemleri yokken imanı olduğunu söylerse, bu neye yarar? Öyle bir iman o kimseyi kurtarabilir mi?" (Yakup 2:14).

            Yakup, hangi tür imanın kurtaran iman olduğunu soruyor. Kimsenin sadece iman ettiğini bildirmekle kurtulmadığını açıkça bildiriyor. Herkes imanı olduğunu söyleyebilir. Ama bunu söylemekle buna gerçekten sahip olmak aynı şey değildir. Gerçek iman kendini her zaman işlerle gösterir. İmandan hiçbir eylem kaynaklanmazsa o zaman var olduğu söylenen iman "ölü" ve yararsızdır.

İbrahim imanını işleriyle gösterdi. Gerçek imanı olduğunu "gösterdi" ve böylece imanı olduğunu kanıtladı. İbrahim'in imanı olduğunu söylemesi, Tekvin 22'de imanını göstermesiyle kanıtlanmıştır.

            Pavlus, İbrahim'in gerçek imanı olduğundan ötürü Tekvin 15'te zaten aklanmış olduğunu savunur. İbrahim'in imanının gerçekliğini Tanrı'ya kanıtlamaya ihtiyacı yoktu. Tanrı insanın kalbini okuyabilir. Bizler okuyamayız. Ben başka bir insanın imanını sadece onun işlerini gözlemlemek yoluyla görebilirim. John Calvin şöyle der:

 

                Yakup'u diğer ayetlerle ve kendisiyle tutarlı bir hale getirecekseniz, aklanma sözcüğüne kendisi tarafından kullanıldığı şekilde, Pavlus'un kullandığından farklı bir anlam vermeniz gerekmektedir. Pavlus'un sözcüğü kullandığı anlamda, doğruluktan uzaklığımız silindiğinde ve bizler doğru sayıldığımızda aklanırız. Yakup da sözcüğü aynı anlamda kullansaydı, Musa'nın "İbrahim Tanrı'ya iman etti," vb. sözlerini aktarması saçma olurdu. Metnin çerçevesi şöyledir: "Atamız İbrahim, oğlu İshak'ı sunağın üzerinde Tanrı'ya adama eylemiyle aklanmadı mı? Görüyorsun, onun imanı eylemleriyle birlikte etkindi; imanı, eylemleriyle tamamlandı. Böylelikle, «İbrahim, Tanrı'ya iman etti ve böylece aklanmış sayıldı» diyen Kutsal Yazı yerine gelmiş oldu." Etkinin nedenden önce olduğunu söylemek saçmaysa, Musa yanlış bir şekilde İbrahim'in imanının kendisine doğruluk sayıldığını söylüyor, ya da İbrahim İshak'ı sunma itaatiyle doğruluk yapmamıştır.... Öyleyse ne? "Gerçek imanla aklananlar aklanmışlıklarını çıplak ve hayali bir iman benzerliğiyle değil, itaat ve iyi işlerle kanıtlarlar" diyormuşçasına, doğruluğun sayılmasından değil, gözükmesinden söz ettiği kesinlikle bellidir. Özetle söylersek, aklanmanın biçiminden söz etmiyor, İnanlılar'ın aklanmasının faal olmasını talep ediyor. Ve Pavlus insanların eylemlerinin yardımı olmadan aklandıklarını savunduğu gibi, Yakup da iyi işleri olmayanların aklanmış sayılmalarına izin vermemektedir.[vii]

 

            Burada söz konusu olan gerçek imandır. Reformcular, "sadece imanla aklanma"dan söz ettiler, "yalnız olan bir iman"dan değil. Gerçek iman hiçbir zaman yalnız değildir. Kendisini her zaman işlerle gösterir. Ancak imandan kaynaklanan işler hiçbir şekilde aklanmamızın temelini oluşturmazlar. Tanrı'nın önünde hiçbir sevaba katkıda bulunmazlar. Aklanmamız için tek temel Mesih'in kazandığıdır. İman da tek başına sevap bir iş ya da aklanmamızın temeli değildir. İman, Tanrı'nın lütfunun bir işidir, bu yüzden kendisine ait bir sevaba sahip değildir.

            Luther de Yakup gibi, ahlak kurallarına karşı gelmeye karşıydı. Kurtaran iman ölü değildir. Canlı ya da yaşayan bir imandır (fides viva). Canlı iman gerçek işler üretir. Sahip olduğumuz imandan hiçbir iş çıkmazsa bu imanımızın canlı olmadığını kanıtlar, Calvin'in "hayali bir benzetme" olduğunu söylediği şeydir.

            Luther'in “simul iustus et peccator” eğer bu nokta açıklanmazsa yanlış anlamalara açık olabilir. Kendimiz doğru olmadan önce aklanıp doğru sayıldığımız halde yine de doğru olma sürecinde olan günahkarlarız. Kutsallaştırılmamız imana sahip olup aklandığımız anda başlar. Aklanmış bir kişinin değişmiş bir kişi olduğunu hatırlamalıyız. Gerçek imana sahip olan kişi yeniden doğmuştur ve içinde Kutsal Ruh vardır. Bu değişimin etkisi sadece gerekli ve kaçınılmaz olmakla kalmaz aynı zamanda hemendir. Eğer hiçbir meyva gelmezse o zaman iman yoktur. Eğer iman yoksa o zaman aklanma da yoktur.

            Roma için, aklanma iman artı işlerin sonucudur. Reform teolojisinde, aklanma sadece imanın, her zaman işler ürünü veren bir imanın sonucudur. Antinominiyanizm (Tanrı'nın lütfuyla kurtulanların ahlaksal yasadan özgür olduklarını öğreten sapkın akım) aklanmanın işler olmadan imanla olduğunu öğretir. Reform teolojisi hem Katolik hem de antinominyan görüşleri reddeder.

            İlk Reform tanrıbilimciler geleneksel olarak kurtaran imanın çeşitli öğeleri ve yönleri arasında bir ayrım yaptılar. Çoğunlukla, notitia, assensus ve fiducia olarak bilinen üç ana yöne ayırdılar.

            Noticia, kurtaran imanın içeriğinden söz eder. İmanın bir objesi vardır. Boş ya da hiçbir şeye iman değildir. Hristiyanlık, "İçten olduğunuz sürece neye inandığınız önemli değildir" sözünü reddeder. İçtenlik bir erdem olduğu halde, içtenlikle yanlış olmak ve imanınızı kurtaramayacak olan bir şeye ya da birine koymak mümkündür. İnsanlar putlara içtenlikle tapınabilir ve iman edebilir. Böylesi bir iman Tanrı için tiksindiricidir ve kurtaramaz. Kurtaran imana sahip olmak için belirli bir bilginin bilinmesi, anlaşılması ve inanılması gerekir. Örneğin, kurtulmak için, Tanrı'ya ve İsa'nın kişiliğine ve işine iman etmemiz gerekir. Bu imanın verisidir (notae). Hristiyanlığın temel noktalarına inanç olmadan kurtaran iman olmaz.

            Bu veri ya da içeriğe ek olarak kişi bu bilginin doğruluğunu kafasal olarak onaylamalıdır. Kurtaran iman, Mesih'in tanrılığına, kefaretine, dirilişine ve bu gibi konuların gerçeğine entelektüel onayda bulunmalıdır. İnandığımız şeylerin mit olduğuna inanmıyoruz. Müjdenin gerçek iddialarını reddedersek aklanamayız.

            Hem notitia ve hem de assensus'un varlığı yine de aklanma için yeterli değildir. Şeytan bile bu öğeleri kullanır. Şeytan müjdenin verisinin bilincindedir ve bunların gerçeğinden bizden daha çok emindir. Buna karşın Mesih'in gerçeğinden nefret eder ve onu küçümser. Mesih'in düşmanı olduğundan Mesih'e ya da O'nun doğruluğuna dayanmaz. Notitia ve assensus aklanmak için gerekli şartlardır (bunlar olmadan aklanamayız), ama bunlar yeterli şartlar değildir. Aklayan imana sahip olmadan önce üçüncü bir öğe var olmalıdır.

            Bu öğe, kişinin aklanması için Mesih'e ve sadece Mesih'e kişisel güven ve dayanma olan fiduciadır. Fiducia, aynı zamanda kişinin sevgisini de içerir. İnanlı, Kutsal Ruh'un gücü aracılığıyla Mesih'in tatlılığını ve güzelliğini görür, kucaklar ve kabul eder. Kurtaran iman, imanımızın objesi olan İsa'nın Kendisini sever. Aklanma konusundaki tartışmada bu öğe çok önemlidir. Bir günahlı kendi işlerine ya da kendi doğruluğuyla Mesih'in doğruluğunun bir karışımına güveniyorsa o zaman müjdeye güvenmiyordur.

 

SENTETİK AKLANMA

 

Aklanma konusundaki Reform doktrine "sentetik aklanma;" ve Katolik doktrinine de "analitik aklanma" adı verilmiştir. Analitik bir cümle tanım olarak doğrudur. Bu gereksizce tekrarlanan bir ifadedir. "Bekar kişi, evli olmayan biridir" sözü tanım ya da analiz olarak doğrudur çünkü "evli olmamak" zaten bekar sözünde içerilmektedir. Yüklem, cümleye öznede zaten var olmayan bir şey eklememektedir. Aynı şey, "Üçgen, üç kenarı olan bir şekildir" ya da 2+2=4 için de geçerlidir.

            Diğer yandan sentetik bir bildiri, yüklemde öznenin içinde var olmayan bir bilgi eklemektedir. "Bekar adam kel" cümlesinde kellik yeni bir bilgidir. Bütün bekarlar evli olmayan kişiler oldukları halde, bütün bekarlar kel değildirler. Burada, yükleme, öznede var olmayan bir fikir eklenmiştir.

            Bu, teolojiye nasıl uygulanır? Roma Katolik aklanma doktrininin "analizci" olduğunu söylediğimizde Tanrı'nın İnanlı'yı, kişi doğru olduğu için analizi altında doğru bildirdiğini söylemek isteriz. Tanrı sadece zaten doğru kılınmış olanları aklar. Tanrı sadece doğru olanların doğru olduğunu bildirir. Onları doğru kılmak için içlerinde var olan doğruluğa hiçbir şey eklemez. Aslında bir şey eklenmiştir, bu da Mesih'in doğruluğunun lütfunun aktarılmasıdır. Bu ek, doğruluğu etkilememiştir, sadece İnanlı'nın işbirliğiyle mümkün olmuştur.

            Aklanma konusundaki Reformcu görüşte yükleme öznede bulunmayan bir şey eklenmiştir. Sayılma yoluyla Mesih'in doğruluğunun eklenmesinden ötürü bir "sentez" vardır. Tanrı günahlıyı, kendi kendine doğru sayıldığı için doğru ilan etmez. Tanrı onu hesabına eklenen şeyden, yani Mesih'in doğruluğunun hünerinden ötürü doğru sayar.

            Aklanma imanla olduğu halde, başka bir açıdan bakılırsa aklanmanın işlerle olduğunu söylemek doğru olur. Mesih'in işleriyle aklandığımız için aklanma nihai olarak işlerledir. Burada lerle sözünün farklı bir kaynağı vardır. Normalde lerle, iman olan aklanmanın araçsal nedeninden söz eder. Mesih'in hünerinin bize uyarlanması iman aracılığıyladır. İşlerle aklandığımızı söylediğimizde lerle sözü, aklanmanın hüner gerektiren temeli ya da nedeni olan  Mesih'in işlerinden söz eder. Mesih aracılığıyla bizim için gerçekleştirilen işlere imanla, aklandığımızı söyleyerek bu iki kavramı birleştirebiliriz.

 

GÜNAHLARIN BAĞIŞLANMASI

 

Aklanma, günahların bağışlanmasını içerir. Bağışlanma sözünü iki şekilde kullanırız. Kanserli bir tümör küçüldüğünde ya da yok olduğunda kanserin yok olduğunu söyleriz. Bir faturayı ödediğimizde faturanın ödendiğini söyleriz. İngilizce'de bağışlama sözcüğünün (remission) kökünde "gönderme" vardır. Misyon ya da misyoner sözcüğünü de bu kökten alırız. (Mektup ve misil sözcükleri de aynı kökten gelir.) Temel anlamda, günahların bağışlanması günahların gönderilmesini içerir. Günahın hesabımızdan silinmesidir. Günahların bağışlanmasında, Tanrı günahlarımızı ilahi hesap defterinden siler ve günahlarımızı bizden uzaklaştırır. Bu silinme, ilahi bağışlamanın ayrılmaz bir parçasıdır.

            John Calvin şöyle der: "...imanla aklanma Tanrı'yla barışmaktır ve ... bu tamamıyla günahların silinmesinden oluşur... Çünkü Rab'bin Kendisiyle barıştırdıkları işlerinden ötürü önem kazansalardı pak ve günahtan özgür olmaları gerekirken gerçekte hala günahkarlar oldukları kanıtlanırdı. Bu yüzden Tanrı'nın kucakladıklarının doğru kılınmalarının bir tek yolu vardır o da kirliliklerinin günahların bağışlanması aracılığıyla silinmesidir, öyle ki, bu aklanma bir tek sözle, günahların bağışlanmasıyla adlandırılır." [viii]

Havari Pavlus aklanmanın bu yönünü vurgular:

 

            ...Eğer İbrahim yaptığı iyi işlerden dolayı aklandıysa, övünmeye hakkı vardır; ama Tanrı'nın önünde değil. Kutsal Yazı ne diyor? «İbrahim Tanrı'ya iman etti ve böylece aklanmış sayıldı.» Çalışana verilen ücret lütuf değil, hak sayılır.

            Oysa çalışmayan, ama tanrısızı aklayana iman eden kişi imanı sayesinde aklanmış sayılır. Nitekim, iyi işlerine bakmaksızın Tanrı'nın aklanmış saydığı kişinin mutluluğunu Davut da şöyle anlatır: «Suçları bağışlanmış, günahları örtülmüş olanlara ne mutlu! Günahı Rab tarafından sayılmayana ne mutlu!»

                                                                                                                       Romalılar 4:2-8

            Havari burada, günahın bağışlanmasının sayılmakla olan bağlantısını açıkça açıklamaktadır. Tanrı'nın Mesih'in doğruluğunu İnanlı'ya saymasına eşlik eden mutluluktan söz eder. Bu sayılmanın olumlu yanıdır. Ayrıca Tanrı'nın bir şeyi yani günahımızı saymayışından da söz eder. Bu olumsuz yönüdür. Tanrı bizi aklarken bir şeyi (Mesih'in doğruluğunu) sayar ve bir şeyi (günahımızı) saymaz.

            Martin Luther günahların bağışlanması düşüncesini şöyle özetler:

 

                Hristiyan aynı zamanda hem bir günahlı, hem de bir azizdir; aynı anda hem kötü ve hem de dindardır. Kişiliklerimiz açısından günahlardayız ve kendi ismimizle günahkarlarız. Ama Mesih bizlere başka bir isim getirir, bu ismin içinde günahların bağışlanması, günahların O'nun uğruna silinmesi ve bağışlanması vardır. Günahlar vardır, çünkü eski Adem henüz tamamıyla ölü değildir; buna karşın günahlar burada değildir. Bunun nedeni, Tanrı'nın Mesih'in uğruna onları görmek istememesidir. Benim gözlerim onların üzerindedir. Ben onları yeterince iyi bir şekilde hissediyor ve görüyorum. Ama orada bana tövbe edip kendimin günahlı olduğunu itiraf ederek O'nun isminde günahların bağışlanmasına inanmamı buyuran Mesih var. Tövbe için, vicdan azabı ve günah işlediğini bilmek gerekli olduğu halde yeterli değildir; bunlara Mesih'in isminde günahların bağışlanmasına iman da eklenmelidir. Ama böylesi bir imanın olduğu yerde Tanrı artık hiçbir günahı görmez; çünkü bundan sonra Tanrı'nın önünde kendi isminizle değil Mesih'in isminde durursunuz. Siz kendi gözünüzde ve kişisel olarak zayıflık ve inançsızlık dolu zavallı bir günahkar olsanız bile sizi lütuf ve doğrulukla süsler.[ix]

 

            Günahların bağışlanması Mesih'in kefaret işiyle bağlantılıdır. Kefarette hem öfkenin yatıştırılması (kurban) ve hem de suçun cezasını çekerek ödemek vardır. Öfkenin yatıştırılması (kurban), Mesih'in Tanrı'nın bizi bağışlamasını uygun kılarak Tanrı'nın adaletini tatmin etmesinden söz eder. Öfkenin yatıştırılması (kurban), Mesih'in Baba'ya yönelttiği dikey bir etkinlik olarak görülebilir. Aynı zamanda Mesih, günahlarımızı bizden uzaklaştırıp alıp götürerek günahlarımız için bir bedeldir. Tanrı'nın Kuzusu olarak İsa, günahlarımızı alıp götürerek onları bizim için yüklenen günahlarımızı taşıyandır. Mesih çarmıhta, hem Eski Antlaşma kurbanlarının kesilen kuzusu ve hem de halkın günahlarının üzerine geçirildiği günah keçisinin simgelediklerinin yerine gelişidir. Günah keçisi kurban edilmezdi, halkın günahlarını uzaklara götürmek için uzak kırsal bir bölgeye gönderilirdi. Bu hareket, günahların bağışlanmasını simgeliyordu.

 

MESİH'İN TEK MÜJDESİ

           

            On altıncı yüzyılda, aklanma doktrini üzerinde yapılan tartışmalar müjdenin doğasının ta kendisini odaklıyordu. Her iki taraf da, Hristiyanlığın elzem bir noktasının tehlikede olduğunu anlamıştı. Kilise her zaman hatalarla mücadele etmelidir ama bu tartışma müjdenin hem merkezi ve hem de elzem bir noktasıyla ilgiliydi.

            Havari Pavlus, Hristiyanlar'a sık sık kavgacı ve bölücü olmamalarını öğütler. Sabır, sevgi ve hoşgörü erdemlerini yüceltir. Buna karşın müjdenin kendisi söz konusu olduğunda aynı havari ödün vermezdi. Bazı şeyleri tamamıyla yenilmez yutulmaz buluyordu ve bunlardan biri de müjdenin çarpıtılmasıydı. Galatya'daki kiliseye şöyle yazmıştı:

 

                Sizi Mesih'in lütfuyla çağıranı bırakıp değişik bir müjdeye böylesine çabuk dönmenize şaşıyorum. Aslında başka bir müjde yoktur. Ancak aklınızı karıştıran ve Mesih'in müjdesini çarpıtmak isteyen kimseler vardır. Biz ya da gökten bir melek bile, size bildirdiğimiz müjdeye ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona! Daha önce söylediğimizi şimdi yine söylüyorum, bir kimse size, kabul ettiğinize ters düşen bir müjde bildirirse, ona lanet olsun! Şimdi ben insanların onayını mı, Tanrı'nın onayını mı arıyorum? Yoksa insanları mı hoşnut etmeye çalışıyorum? Eğer hala insanları hoşnut etmek isteseydim, Mesih'in kulu olmazdım.

                                                                                                                                                  Galatyalılar 1:6-10

 

            Burada havari müjdenin çarpıtılmasını kınamak için kuvvetli bir dil kullanıyor. Sadece bir tek müjde olduğunun üzerinde ısrarla duruyor. Galatyalılar'a mektubunda vurguladığı müjde, imanla aklanmanın müjdesidir. Yahudileştirmeye çalışanlar buna işleri ekleyerek müjdeyi çarpıtıyorlardı. Pavlus bu çarpıtmaya karşı havarisel bir kınamada bulunur. 

            On altıncı yüzyıldaki Roma Katolik Torino Konseyi'nde, Roma sadece imanla aklanmayı savunan Reform doktrinini kınadı ve bunun bir lanet olduğunu ilan etti. Bunu yapmalarının nedeni, Reform doktrininin "başka bir müjde," Kutsal Kitap'taki müjdenin bir çarpıtılması olduğuna inanmalarıydı.

            Reformcular, Roma kilisesinin sadece imanla aklanmayı kınayarak Kutsal Kitap'taki müjdenin ta kendisini kınadığına inanıyorlardı. Eğer sadece imanla aklanma gerçekten de Kutsal Kitab'ın müjdesiyse o zaman Roma bunu kınayarak kendini kınamıştı. Roma, Hristiyan inancının birçok elzem gerçeğine kuvvetli bir adanmışlığı sürdürdüğü halde Torino'da kilisenin üzerinde durduğu ya da yıkıldığı maddeyi reddetti ve bu yüzden Roma bir kilise olarak düştü.

            Cetvel 3.2'de, Roma Katolik Kilisesi'nin ve Reform kiliselerin aklanma konusundaki doktrinleri listelenmiştir. Liste kapsamlı değildir ama yaklaşımların farklı olmakla kalmayıp sistematik de olduğunu göstermektedir. Mesih'in rolü ve bizim rolümüz dahil kurtuluş kavramının tamamı farklıdır. Her iki görüş temelden farklı ve zıttır. Her ikisini uyum içine getirme çabaları başlangıçtan itibaren başarısızlığa mahkumdur.

Cetvel 3.2

 

Aklanma

            Roma Katolik Görüşü                                              Reform Görüş

            Araçsal neden: Vaftiz                                                 Araçsal neden: İman

            Aktarılan doğruluk                                                   Doğruluk sayılması

            İçinde var olan doğruluk                                           Dışsal doğruluk

            Analizci aklanma                                                       Sentetik aklanma

            Lütuf artı sevap                                                        Sadece lütuf

            İman artı işler                                                            Sadece iman

            Mesih'in doğruluğu artı                                             Sadece Mesih'in doğruluğu

            Bizim doğruluğumuz

            Kurtuluş güvencesi olmaması                                      Kurtuluş güvencesi

 

            Sadece imanla aklanma doktrinini akıllarımızla anlamak görece kolaydır. Ama onu kemiklerimizin içindeki iliğe ve damarlarımızın içine geçirmek için her zaman tetikte olmalıyız. Onu unutmak ya da açıklığının örtülmesine izin vermek kolaydır. Martin Luther şu gözlemde bulunmuştu:

 

                Bu maddeyi bilen ve anlayan birkaç kişiyiz ve bu konuyu tekrar tekrar ele alıyorum çünkü biz öldükten sonra onun çok geçmeden unutulacağından ve yeniden yok olacağından çok korkuyorum...Ve gerçekten de, sonsuz Doğruluk olan Mesih'i bir vaazle ya da bir düşünceyle ne kavramamız ne de tamamıyla anlamamız mümkündür; çünkü O'nu takdir etmeyi öğrenmek ne bu hayatta ne de bundan sonraki hayatta bitiremeyeceğimiz sonsuz bir derstir.[x]

 

 



[i]Martin Luther, What Luther Says: An Anthology, ed. Ewald M. Plass, 3 cilt, (St. Louise: Concordia, 1959), 2:704n.5.

[ii]Ibid., 2:704.

[iii]Ibid., 2:703.

[iv]John Calvin, Institutes of the Christian Religion, 2 cilt., Henry Beveridge tarafından tercüme edilmiştir (1845;

[v]Luther, What Luther Says, 2:921.

[vi]Ibid., 2:710.

[vii]Calvin, Institutes of Christian Religion, 2:115 (3.17.12).

[viii]Ibid., 2:57 (3.11.21).

[ix]Luther, What Luther Says, 1:522.

[x]Ibid., 2:714-15.

[xi]Westminster Ýman Bildirisi, 8.1.

[xii]C.I. Scofield, ed. Scofield Reference Bible (New York: Oxford University, 1909).

[xiii]George E. Mendenhall, Law and Covenant in Israel and in the Ancient Near East (Pittsburgh: Biblical Colloquium,1955).

[xiv]Meredith G. Kline, Treaty of the Great King: The Covenant Structure of Deuteronomy: Studies and Commentary (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1963); By Oath Cosigned: A Reinterpretation of the Covenant Signs of Circumcision and Baptism (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1968).

[xv]The Westminster Confession of Faith, 22.1-2.

[xvi]Ibid., 7.2.

[xvii]Ibid., 7.3. italikler yazarın.

[xviii]Ibid., 7.5-6.

[xix]Adolf Harnack, History of Dogma, çeviren James Millar (1898; yeni baskı, New York: Dover, 1961), s.168-169. Avgustin'den, On the Gift of Perseverance (Ý.S.428), 53.

[xx]John Calvin, Institutes of the Christian Religion, 2 cilt., Henry Beveridge tarafından tercüme edilmiştir (1845; yeni baský, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 1:214 (2.1.5).

[xxi]Martin Luther, What Luther Says: An Anthology, ed. Ewald M. Plass, 3 cilt, (St. Louis: Concordia, 1959), 3:1300-1301.

[xxii]The Westminster Confession of Faith, 9.3.

[xxiii]Calvin, Institutes of Christian Religion, 1:228-29 (2.2.6-7).

[xxiv]The Westminster Confession, 9.4-5.

 

[xxv]Albrecht Oepke, "Elkô," Gerhard Kittel'de, ed., Theological Dictionary of the New Testament, ed. ve tercüme, Geoffrey W. Bromiley, cilt 2 (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), s. 503.

[xxvi]John Calvin, A Treatise on the Eternal Predestination of God, tercüme Henry Cole, Calvin's Calvinism'de (Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1950), s.31.

[xxvii]John Calvin, Institutes of Christian Religion, 2 cilt., çeviren Henry Beveridge (1845; yeni baskı, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 2:212 (3.22.1).

[xxviii]J. I. Packer, "Introductory Essay," John Owen'in, The Death of Death in the Death of Christ: A Treatise in Which the Whole Controversy about Universal Redemption Is Fully Discussed (1852; yeni baskı, Londra: Banner of Truth, 1959), s. 4.

[xxix]Ibid.

[xxx]Owen, The Death of Death in the Death of Christ, s. 161.

[xxxi]Ibid., s.236.

[xxxii]The Westminster Confession of Faith, 3.1.

[xxxiii]Ibid.

[xxxiv] Owen, The Death of Death in the Death of Christ, s. 45.

[xxxv]J. I. Packer ve O. R. Johnston, "Historical and Theological Introduction" (Tarihsel ve Teolojik Giriş), Martin Luther'in The Bondage of the Will'inden (İradenin Esareti), J. I. Packer ve O. R. Johnston tarafından çevrilmiştir (Cambridge:James Clarke/Westwood, N. J.:Revell, 1957), s. 57-58.

[xxxvi]Ibid., s. 58. Bkz. Martin Luther, Wom unfreien Willen, ed. H.J. Iwand (1954), s. 253.

[xxxvii]Luther, The Bondage of the Will, s. 78.

[xxxviii]Packer ve Johnston, "Historical and Theological Introduction," s. 58-59.

[xxxix]Ibid., s. 59.

[xl]The Westminster Confession of Faith, 10.1.

[xli]John Calvin, Institutes of Christian Religion, 2 cilt, Henry Beveridge tarafından çevrilmiştir (1845; yeni baskı, Grand Rapids, Mich.: Eerdmans, 1964), 2:240 (3.24.1). Augustine'nin, On the Predestination of the Saints'inden, R. E. Wallis tarafından Basic Writings of Saint Augustine, ed. Whitney'de çevrilmiştir. Wallis'in þu parçayı çevirisini kıyaslayın: "Öyleyse, Tanrısal armağan tarafından insan yüreklerine gizlice verilen bu lütuf hiçbir katı yürek tarafından reddedilmez, çünkü ilk olarak yüreğin katılığını yok etmek için verilmiştir. Öyleyse Baba kişinin içinde duyulduğunda ve öğrettiğinde ve bunun sonucu olarak kiþi Oğul'a geldiğinde, peygamberin bildirisinde vaat ettiði gibi, taştan yüreği alır ve yerine etten bir yürek verir. Çünkü böylece onları çocuklar ve yücelik için hazırlamış olduğu merhamet araçları yapar."

[xlii]John H. Gerstner, Wrongly Dividing the Word of Truth: A Critique of Dispensationalism (Brentwood, Tenn.:Wolgemuth ý Hyatt, 1991).

[xliii]Zane C. Hodges, Absolutely Free! A Biblical Reply to Lordship Salvation (Dallas: Redenciôn Viva/Grand Rapids, Mich.: Zondervan, 1989), s.48.

[xliv]Ibid., s. 49.

[xlv]Ibid., s. 51-52.

[xlvi]The Westminster Confession of Faith, 18.1.

[xlvii]Ibid., 18.2.

[xlviii]Ibid., 18.3.

[xlix]Ibid., 18.4.

[l]Joel R. Beeke, Assurance of Faith: Calvin, English Puritanism, and the Dutch Second Reformation, Amerikan Üniversitesi Etütleri: Teoloji ve Din, dizi 7, cilt 89 (New York: Lang, 1991), s. 143. ilk aktarma John Downame'in, A Treatise of the True Nature and Definition of Justifying Faith'inden aktarılmıştır (Aklayan imanın Gerçek Doğası ve Tanımı Üzerine Bir Tez) (1635), 12-13'cü sayfalar. ikinci aktarma, William Ames'in Medulla ss. theologiae... extracts i methodice disposita'sından (1627), 1. 27.19.

[li]The Westminster Confession, 17.1.

[lii]Ibid., 17.2.

[liii]Ibid., 17.3.




Hristiyan.Net'i Açılış Sayfanız yapmak için tıklayınız.
9 Ağustos 2003 tarihinden beri  sayfa gösterimi aldık.
Destek olmak ya da reklam vermek için, lütfen webmaster@hristiyan.net adresine mail atınız.